okuyalı çok oldu ama hatırladığım kadarıyla yazarımızın diğer romanlarından belirgin bir tarih duygusu, çok daha gerçekçi karakterler ve hayli siyasi bir sorunsalla ayrılan bu kitaba bayılmıştım. biraz daha unutunca tekrar okuyacağım : )
benim gibi türkiyede doğup muhtemelen (yani umarım : ) türkiyede ölecek insanlar için edinburgh'ta doğup berlin başta olmak üzere dünya alemin kentlerini avucunun içi gibi bilen, çok gerçekçi tarihsel sahneler kuran biri hayranlık uyandırır tabi. mart menekşeleri ile başlayıp metropolis adını taşıyan 14. kitapla sona eren bernie günther serisine ben bayıldım. 1920lerden savaş sonrasına uzanan, dünyayı ateşe atan nazizmin asıl rengini verdiği suç/polisiye öyküleri okumak hem çok zevkli, hem çok bilgilendirici, hem uyarıcı. ne yazık ki devamı gelmeyecek zira yazarımız philip kerr, 2028 yılında bu dünyadan ayrıldı...
Kapak tasarımının çok kötü bir yapay zekâ tasarımı olmasını geçtim (ChatGPT bedava sürümde yapılabiliyor bu tarz görseller) arka kapak metnini niye komple yapay zekâya yazdırdınız yahu?
2005 yazında G8 zirvesi Edinburgh’da gerçekleşirken; dedektifimiz John Rebus ve yardımcısı Siobhan küreselleşme karşıtı eylemlerle uğraşırlarken bir politikacının Edinburgh Kalesinden düşmesi de tuz biber eker. Rebus’ın politikacının ölümüyle ilgili araştırması, onu şirket lobicilerine, siyasi yozlaşmaya ve gerçeği saklayan aktivistlere götürür. Aynı anda Scotland Yard, hapisten yeni çıkmış olası bir seri katilin izini sürmek için yerel polislerden yardım ister. Siobhan bu ikinci soruşturmaya yoğunlaşır ve öldürülen birkaç erkeğin isimlerinin internette “değersiz ölüler” olarak listelendiği bir anma sitesi bulur.
İskoç yazar Ian Rankin’in dedektifi Rebus’un bu macerası hem farklı konuları aynı anda ilerletmesi hem de politik yozlaşmayı da merkeze almasıyla öne çıkıyor. Adalet her zaman tertemiz değil ve ona hizmet eden sistemler, göründüklerinden daha kırılgan ve yozlaşmaya açık.
1950’lerin İngiltere kırsalında yaşayan 11 yaşındaki zeki, meraklı ve kimya tutkunu Flavia de Luce, bir sabah evlerinin kapısında ölümcül şekilde yaralı bir adam görür. Adam Flavia’nın önünde ölür ve babası bu olayla ilgili tutuklanır. Gerçeği ortaya çıkarmaya karar veren Flavia, hem ailesinin geçmişindeki karanlık gerçeklerle hem de kasabanın yıllardır sakladığı sırlarla yüzleşir.
Roman, klasik İngiliz polisiyesinin nostaljik atmosferini, modern bir çocuk dedektifin zekâsı ve alaycı mizahıyla birleştiriyor. Çağdaş gizem edebiyatında önemli bir yere sahip olan romandan sonra Flavia karakteri serileşti. Molly Belle Wright, Martin Freeman ile Toby Jones gibi önemli oyuncuların yer aldığı bir film versiyonu duyurulmuştu. Halen merakla çıkmasını bekliyoruz.
SS Üsteğemeni ve askeri soruşturmacı olan kahramanımız Heinrich Hoffmann, 1943 yılı yazında savaşla parçalanmış Beyaz Rusya’nın ölüm tarlalarındaki bir kasaba ahırında öldürülmüş ve vücutları kesilmiş haldeki Alman generalinin ve karısının katilini bulmakla görevlendirilir. Olayın tek tanığı konuşmakta zorlanan, dehşete düşmüş altı yaşında bir kız çocuğudur. Heinrich gerçeğin peşine düştükçe, yakılmış köylerden, toplu mezarlardan ve savaşın harabeye çevirdiği topraklardan geçen bir yolculuğa çıkar.
Bir cinayet soruşturması olarak başlayan roman, Alman birlikleri içindeki yozlaşma, sivillere uygulanan kitle şiddeti, ideolojik fanatizm ve insanların aşırı koşullar altındaki ahlaki çöküntüsü üzerine bir anlatıya dönüşüyor. İnsanın içini acıtacak gerçekler, melodrama kaçmadan en yalın ve gerçek haliyle bize sunuluyor. Savaşın karanlık köşelerini sorgulayan, unutulması zor bir anlatı.
Delhi’nin ünlü özel dedektifi Vish Puri en tuhaf davalarından birinin içine sürükleniyor. Hayatını sahtekâr guruları ifşa etmeye, batıl inançları çürütmeye adamış Dr. Suresh Jha’nın sansasyonel şekilde ölmüştür. Tanıklara göre, sabah yapılan kahkaha yogası seansında Tanrıça Kali dumanlar arasında belirmiş, Jha’yı kılıçla öldürmüş ortadan kaybolmuştur. Puri adım adım doğaüstü görüntünün perdesini aralayacak, şantaj ve dolandırıcılık ağını da ortaya çıkartacaktır. Tarquin Hall, mizahla harmanladığı gözlemleri, Puri’nin yemek düşkünü ama inatçı kişiliği ve Delhi’nin canlı atmosferiyle hem eğlenceli hem de sağlam kurgulu bir polisiye okutuyor. Günümüz Hindistan’ının inanç, sahtekârlık ve güç ilişkilerini hem komik hem de düşündürücü bir dille keşfediyoruz.
1940'ların başında, İstanbul'da geçen bir uluslararası casusluk öyküsü. Ordu terk, yeni yayıncı Cemil, eski tanıdığı Sahaf Barati'nin cinayetini, Barati'nin kızı Mona ile birlikte araştırıyor. Tarihi bilgilerle birlikte, oldukça gerçekçi bir siyaset/savaş komplosu okudum. Tam benlik bir kitap.
Cumhuriyet dönemi hikayeciliğine övgü atıflarını, Lovecraft göndermelerini, mezat sahnesini çok sevdim. Kapaktan nefret ettim. Oğlak şu kadar güzel, rengarenk sinematografik bir atmosfer sunan kitaba, bu sıkıcı, mesajsız, anlamsız kapaktan çok daha iyisini yapabilirmiş.
2025 yılı Kristal Kelepçe Yılın Polisiye Romanı ödülünü de eve götürdü. Yakıştı, helal hoş olsun.
Günay Gafur'un kalemi çok kuvvetli. Roman okuru içine çekiyor, kendisini hızla okutuyor. Aile içi şiddet mağduru Yusuf, ablasını ve annesini babasından korumak için babasını öldürünce hapse düşer. Burada 'Baba'nın koğuşuna kabul edilir. Kendince bir etik ve adalet anlayışı olan koğuş ağası Baba, bir gün ortadan yok olur ve yerine Yusuf'u (Kaşif) halef bırakır. İşleri ele alan Kaşif, Baba'ya kimin ihanet ettiğini bulmak durumundadır.
Kitap kuantum fiziğini arkasına alarak farklı evrenlerde aynı kişilerin var olmasını önerme olarak bizlere sunuyor ve bu önermeyi iyi bir kurguda işliyor. Arada vampir temaları da var. Çok boyutlu ve zengin bir kurgu.
Günay Gafur’un Kristal Kelepçe'ye aday olan ikinci romanı bu. Ben ilkini daha çok beğenmiştim ama bunu da çok sevmediğim zannedilmesin. Bazı mutlu sonlar ruhuma işliyor, bu kitap da öyle. Nitekim işin sonu 2024 Kristal Kelepçe Yılın Polisiye Romanı ödülüne bağlandı.