1940'ların başında, İstanbul'da geçen bir uluslararası casusluk öyküsü. Ordu terk, yeni yayıncı Cemil, eski tanıdığı Sahaf Barati'nin cinayetini, Barati'nin kızı Mona ile birlikte araştırıyor. Tarihi bilgilerle birlikte, oldukça gerçekçi bir siyaset/savaş komplosu okudum. Tam benlik bir kitap.
Cumhuriyet dönemi hikayeciliğine övgü atıflarını, Lovecraft göndermelerini, mezat sahnesini çok sevdim. Kapaktan nefret ettim. Oğlak şu kadar güzel, rengarenk sinematografik bir atmosfer sunan kitaba, bu sıkıcı, mesajsız, anlamsız kapaktan çok daha iyisini yapabilirmiş.
2025 yılı Kristal Kelepçe Yılın Polisiye Romanı ödülünü de eve götürdü. Yakıştı, helal hoş olsun.
Günay Gafur'un kalemi çok kuvvetli. Roman okuru içine çekiyor, kendisini hızla okutuyor. Aile içi şiddet mağduru Yusuf, ablasını ve annesini babasından korumak için babasını öldürünce hapse düşer. Burada 'Baba'nın koğuşuna kabul edilir. Kendince bir etik ve adalet anlayışı olan koğuş ağası Baba, bir gün ortadan yok olur ve yerine Yusuf'u (Kaşif) halef bırakır. İşleri ele alan Kaşif, Baba'ya kimin ihanet ettiğini bulmak durumundadır.
Kitap kuantum fiziğini arkasına alarak farklı evrenlerde aynı kişilerin var olmasını önerme olarak bizlere sunuyor ve bu önermeyi iyi bir kurguda işliyor. Arada vampir temaları da var. Çok boyutlu ve zengin bir kurgu.
Günay Gafur’un Kristal Kelepçe'ye aday olan ikinci romanı bu. Ben ilkini daha çok beğenmiştim ama bunu da çok sevmediğim zannedilmesin. Bazı mutlu sonlar ruhuma işliyor, bu kitap da öyle. Nitekim işin sonu 2024 Kristal Kelepçe Yılın Polisiye Romanı ödülüne bağlandı.
Kitabı ilk okumaya başladığımda takma isimler, izole ada, kapalı oda vs. derken; yine parodi dahi olamayan kötü bir Agatha Christie taklidiyle (yerlisiyle, yabancısıyla epeyce var, bazıları direkt kopyalama usulüyle üretiliyor, siz de okumuşsunuzdur) karşı karşıyayız dedim. Neredeyse bırakıyordum. (Neyse ki kolay kolay kitap bırakmam.) Derken olaylar bambaşka bir boyuta evrildi ve hiç de On Küçük Zenci taklidi olmayan, gayet komplike kurgulu, çok iyi bir Japon kilitli oda polisiyesi olduğunun farkına vardım. Sonrasında okuma zevkim çok arttı.
Tsukishima Adası, eksantrik mimar Kiyoshi’nin mülküyken, Mavi Köşk Cinayetleri olarak bilinen korkunç bir trajediye sahne olmuştur. Köşkte gerçekleşen gizemli yangından sonra Kiyoshi, eşi Kazue ve köşkün hizmetlisi olan çift, cinayete kurban gitmiş olarak bulunmuştur. Bahçıvan o günden beri kayıptır. Bu olaydan aylar sonra, Polisiye Kulübü üyesi yedi üniversite öğrencisi, ünlü polisiye yazarlarından esinle edinmiş takma isimlerle (Agatha, Poe, Leroux vb.), bir hafta geçirmek üzere adaya gelirler ve adadaki müştemilat olan Ongen Ev’de kalmaya başlarlar. Eksik tabaklar, garip mesajlar ve adada başkalarının varlığına işaret eden tuhaf detaylar ortaya çıkar. İlk ölüm gerçekleştiğinde, artık izole adada bir ölüm kalım oyununun içinde olduklarını anlarlar. Bu arada ana karada olaylar gelişir: Meğerse intihar eden polisiye kulübünün eski üyesi Chiori, eksantrik mimar Kiyoshi’nin kızıymış. Kulübün bir diğer eski üyesi Kawaminami isimsiz bir mektup alınca, Chiori’nin amcasının arkadaşı olan Shimada ile araştırmalara başlar. Böylece adaya yapılan gezinin masum bir tatil değil, kasıtlı ve karanlık bir planın parçası olabileceği anlaşılır.
Ongen Ev Cinayetleri, modern Japon polisiyesinde 'honkaku' (geleneksel mantık bulmacası) akımını canlandıran eser olarak kabul ediliyormuş. Mimariye dayalı kurgu, çift zaman çizgisi kullanımı, adil ipuçları, izole mekân atmosferi, Agatha Christie’ye ve diğer altın çağ yazarlarına yapılan bilinçli göndermeler… Listenize ekleyin.
(Ancak çeviride sürekli ve ciddi Türkçe hataları var, okuma zevkini azaltıyor. Söylemedi olmasın.)
Kocası Gabriel ile harika bir evliliği varmış gibi görünen ünlü ressam Alicia bir gün sandalyeye bağlanmış ve defalarca ateş edilerek öldürülmüş kocasının başında kanlar içinde dikilirken bulunur. O günden sonra da konuşmayı bırakır. Grove isimli bir psikiyatri hastanesine yatırılır. Alicia’nın vakasını bir nevi takıntı haline getiren psikoterapist kahramanımız Theo Faber, kadının neden konuşmadığını çözmek için Grove’da çalışmaya başlar. Elbette burada kalmaz ve ‘bir yerlerde bir travma olmalı’ diyerek kadının geçmişini de yetkisizce araştırmaya başlar. Kendi eşiyle de problemleri olduğu için Alicia ile birlikte Theo’nun da psikolojisi bizim için mesele haline gelecektir. Peki Gabriel’i gerçekten Alicia mı öldürmüştür, yoksa Alicia aslında suçsuz mudur?
Alicia’nın neden konuşmadığıyla ilgili gayet iyi bir ‘twist’ içeriyor bu roman. Sosyal medyada “Ay ben ne olduğunu kitabın yarısında anladım,” diyenler gördüm, şaşırdım. Vallahi bravo, ben hiç anlamadım, sonunu da beğendim.
Trendeki Kız ve Kayıp Kız gibi metropol sakinlerinin evlilik buhranlarından yola çıkan cinai gerilimler, polisiyede yeni bir alt tür oluşturuyor. Bu kitabı da oraya koyabiliriz.
Psikiyatri hastanesinde Alicia ile husumeti olan saldırgan ve sıkıntılı hastanın Elif isminde bir Türk kızı olduğunu da dip not olarak düşeyim.
İlk bölümden itibaren sürükleyici, merak ettirici, kaliteli bir polisiye. Ben çok beğendim. 2019’dan bu yana halen filme uyarlanmamış olması şaşırtıcı. Brad Pitt’in yapım stüdyosu bir uyarlama üzerinde çalışıyormuş diye bir rivayet var. Bakalım.