menu

Gecenin Şövalyesi / Ahmet Ümit

Yazan: Oğuz Eren
Yayın Tarihi: November 19, 2011 14:15








Ahmet Ümit yazılarıyla Cinairoman'da!Ahmet Ümit de ricamızı kırmayıp, yazılarını sitemizde yayınlama izni verdi geçenlerde. Ömer Türkeş, Erol Üyepazarcı, Sevin Okyay ve Bekir Karaoğlu yazılarının yanısıra, bir de Ahmet Ümit yazıları başlığını açtık. Şimdi iş ünlü yazarımızın cinai yazılarını derlemekte.

Ahmet bey'e tüm takipçilerimiz adına teşekkür ederiz.

İlk yazı olarak Raymond Chandler'ı seçmemiz tesadüf değil, ya da en azından 10 dakika kadar önce değildi; zira bu yazıyı usta yazarın doğumgününde yayınlama şansını on dakika ile kaçırdık.


Onu böyle adlandırmışlardı, ama büyük olasılıkla "Gecenin Şövalyesi" olarak tanımlanmaktan nefret ederdi. Böyle tumturaklı laflar ona göre değildi, o basitin içindeki ayrıntıları sever, gerçeğin de, hayatın da bu basitliğin üzerinde yükseldiğini bilirdi. Cinayetleri çözerken de, konuşurken de, düşünürken de hep basit olandan yola çıkardı. Evet, Philip Marlowe'dan söz ediyorum; Raymond Chandler'ın uzun boylu, yakışıklı, duygusal ama gerektiğinde bir buz kalıbı gibi soğuk olabilen, satranca, pipoya ve içkiye düşkün ünlü dedektifinden. Raymond Chandler öyle bir karakter yaratmıştı ki, ardından gelen bütün polisiye yazarları, Philip Marlowe'un etkisinden kurtulamadılar. Raymond Chandler bu ünlü dedektifini kendi ağzından bize şöyle tanıtıyor:
Lisanslı özel dedektifim, uzun bir süredir bu işi yapıyorum. Orta yaşa merdiven dayamış, evlenmemiş yalnız bir kurdum, zengin değilim. Birkaç kez hapse düştüm, boşanma vakalarına bakmam. İçkiyi, kadınları, satrancı ve birkaç şeyi daha severim. Aynasızlar benden pek hazzetmez, ama iyi anlaşabildiğim bir iki tanesi var. Buraların yerlisiyim, Santa Rosa'da doğdum, annem de babam da öldü, kardeşim yok, bizim meslekteki herkese olabileceği gibi, eğer bir gün arka sokakların birinde zımbalanırsam, kimse hayatının temel direğinin çöktüğünü falan hissetmeyecek.
Evet, suçun içinde yaşayan adamlardan biridir Marlowe. Cinayetlerin arasında, kötülükle yan yana, her gün insanoğlunun başka bir acımasızlığını görerek yaşamak... Böylesi bir hayat, insanı aziz yapmaz. Kötülük, kaçınılmaz olarak size de bulaşır. Eski bir polisin söylediği gibi, kömür taşıyanların kirlenmemesi olanaksızdır. Kirlenmemenin tek çaresi kötülükle mücadele etmektir, ama siz sivrisinekleri haklamakta ne kadar usta olursanız olun, çevrenizi saran pis sular durmadan sivrisinek ürettikçe, bu mücadeleniz ne işe yarar ki?
Yaşama bağlılığınızı yitırmemeniz için tek çare, sık sık kendinize de yönelteceğiniz, o iflah olmaz alaycılıktır. Bizim Marlowe da bunu yapar. Böylece, belki suçu tümüyle yeryüzünden kaldıramaz ama, en azından biraz da viskinin yardımıyla akıl sağlığını korumuş olur.

Marlowe'la ilk buluşma
Marlowe'la tanışmam bir film sayesinde olmuştu: Howard Hawks'ın yönettiği, Raymond Chandler'ın aynı adlı romanından 1946 yılında uyarlanan Big Sleep adlı film. Philip Marlowe'u Humphrey Bogart oynuyordu.
Bogart, oldukça inandırıcı bir Marlowe karakteri canlandırmıştı. Üstelik romandaki dedektiften oldukça kısa boylu olmasına rağmen. Bu yüzden, filmin senaristi William Faulkner -evet, yanlış okumadınız filmi senaryolaştıran Faulkner'dı- romanda, Sternwood'ların küçük kızının Marlowe'a, "Amma da uzun boylusun" diye seslendiği diyalogu, "Pek de uzun sayılmazsın" diye değiştirmek zorunda kalmıştı.
Film bende etkisini hemen göstermiş, Raymond Chandler'ın romanını aramaya başlamıştım. Bulmakta da gecikmedim. Fatih Özgüven, bu güzel romanı enfes bir çeviriyle dilimize kazandırmıştı. Türkçedeki adı ise Büyük Uyku olmuştu. İtiraf etmeliyim ki, romanını daha çok sevdim.
Hep öyle olur demeyin; örneğin Kubrick'in Shining'i, uyarlandığı Stephen King metninden daha iyidir. Romanını daha çok sevmiştim çünkü; Philip Marlowe etiyle kemiğiyle, o muhteşem alaycı diliyle canlanıvermişti kafamda Ardından Raymond Chandler'ın öteki romanlarını araştırdım. Eskiden basılmış olanları vardı, ama yapıtlarının tümü yayımlanmamıştı. Yayımlanmışları oradan buradan toplamaya çalıştım, pek de başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim. Ama talihin cilvesi mi, şans mı, ne diyeceksek diyelim, Raymond Chandler'ın bütün kitaplarının editörlüğünü yapmak bana düştü. Gerçekten benim için büyük şeref. Neyse. Marlowe'un deyimiyle lafı fazla uzatmayalım. Böylece Raymond Chandler'ın sonuncusu yarıda kalmış yedi romanını yayımlanma işine başladık.
Dizinin ilk kitabı "The High Window" oldu. Romanı Türkçeye Pınar Güncan çevirdi. Raymond Chandler, bu romanı "eğer karmaşık bir cinayetle karşılaşırsanız, katili bulmak için parayı takip edin" sözünden yola çıkarak yazmış gibidir. Dedektifimiz Philip Marlowe, hiç de nazik olmayan müşterisi Bayan Murdock tarafından özel koleksiyonundan çalınan nadir bir parayı bulmak için kiralanmak istenir. Bizimki hiç nazlanmadan işi kabul eder. Çünkü at suratlı müşterisi günde yirmi beş dolan ve masrafları ödemekte sakınca görmediği gibi, yüz dolarlık avans çekini de hiç sorun çıkarmadan hemen takdim etmiştir.
Böylece, dedektifimiz Marlowe olayı soruşturmaya başlar. Hava sıcaktır, şehir kalabalık, kadınlar güzel, erkekler kaba ve insanlar acımasız. Yani dünya hep aynı, bildik dünyadır. Antika parayı izleyen Marlowe, çok geçmeden, sıkıcı apartmanların zevksiz dairelerinde cesetlerle karşılaşır. Hiçbir inceliği olmayan, günlük yaşamın akışına bir virgül gibi sıkıştırılmış cinayetler. Ardı ardına yoluna çıkan cesetler, kuşkusuz kahramanımızın şık bir alaycılıkla incelmiş zekâsını, gösterişsiz cesaretini köreltmez. Hatta müşterisinin "davayı bırak" diye diretmesine rağmen, Marlowe kendinden bekleneni yapar ve işin sonuna kadar gider. Vardığı sonuç ise, en sıradan insanların bile bir sırrı olduğudur. Ama bazı sırların merkezinde bir cinayet vardır ve her cinayetin merkezinde maktulün dışında birkaç kurban...

"Kara Roman" örneği
Yüksek Pencere de Raymond Chandler'ın öteki yapıtları gibi "Kara Roman" türü olarak anılır. Hard Boiled ya da Roman Noir, adına ne dersek diyelim bu türden romanlar, suçun ekonomik ve sosyal nedenleri üzerinde yükselir. Suç ve birey arasındaki o karmaşık şifreyi açıklamaya çalışır. Bu yüzden "Kara Roman"ın ortaya çıkış tarihi kapitalist buhran yıllarına rastlar. "Kara Roman"ın Amerika'daki 1929 bunalımının hemen ardından doğması kuşkusuz rastlantı değil. Toplumun her alanında görülen ekonomik çöküşle birlikte artık suç Avrupa'da yazılan polisiye romanlardaki gibi bireysel olma özelliğinden kurtulmuş, örgütlü bir nitelik göstermeye başlamıştır. İçki ve silah kaçakçılığı, cinayetler, kumar, fuhuş, rüşvet artık örgütlü çetelerin elinde ulusal bir yapıya bürünmüştür. Suçun kazandığı bu yeni nitelik, kuşkusuz dedektiflik romanlarına dayansıyacaktır. Bu türün ilk büyük ustası Dashiell Hammett'tır. Onun da tıpkı Philip Marlowe gibi bir dedektifi vardır; Sam Spade. Raymond Chandler, Marlowe'u yaratırken Dashiell Hammett'ın Spade'inden etkilenmiştir. Bunu açıkça söylemekten de çekinmez. Ama iki dedektif arasında farklar da yok değildir. Marlowe, Spade'e göre daha romantiktir, kentin görüntüleri onu derinden etkiler, biraz daha ahlaklı olduğunu da söyleyebiliriz. Örneğin Sam Spade ortağının karısıyla yatmakta bir sakınca görmezken, Marlowe harama uçkur çözmez.

Okullu-alaylı farkı
Kuşkusuz bu ayrım iki yazarın hayata farklı bakmalarından kaynaklanmakta, ikisi de içkiye düşkün olmasına rağmen, bu iki büyük yazarın yaşamları da birbirlerinden oldukça farklıdır. Dashiell Hammett yazarlığa sokaklardan gelmiştir, hatta bir ara gerçek bir dedektiflik bürosunda büe çalışmıştır. Yani tam bir alaylıdır. Raymond Chandler ise okullu sayılır; kötü bir aile yaşamı olmasına rağmen İngiltere'de iyi bir eğitim görmüştür. Mezun olduktan sonra bir süre devlet hizmetinde çalıştıysa da dikiş tutturamamış, bir süre yazar, gazeteci ve çevirmen olarak hayatını kazanmış, sonra da orduya gönüllü yazılarak Birinci Dünya Savaşı'na katılmıştır. Savaş sonrası baş gösteren ekonomik krizle işsiz kalınca, polisiye yazmaya başlamış, ilk öykülerini Black Mask dergisinde yayınlamıştır. 1939'da ilk romanı The Big Sleep, ardından 1940'ta Farewell, My Lovely ve 1942'de The High Window okurla buluşmuştur. 1943'te Hollywood'da senarist olarak çalışmış; Billy Wilder'in Double Indemnity, Alfred Hitchcock'un Strangers on a Train filmleriyle The Blue Dahlia filminin senaryolarını kaleme almıştır. Ardından The Lady in the Lake (1944) ve The Little Sister'ı (1949) yazmış ve Büyük Uyku, Howard Hawks tarafından Humphrey Bogart ve Lauren Bacall ile filme çekilmiştir. 1954'te, The Long Goodbye yayımlanmıştır. Aynı yıllarda ölümüne kadar yakasını bırakmayacak alkol bağımlılığı kendini iyice dışarı vurmuş ve kronik bir tedavi dönemi başlamıştır. Ancak karısının ölümüyle, içine düştüğü karamsarlık iyice artmış, yazarımız kahramanı Marlowe'da görmeye alıştığımız alaycılığım ve umudunu yitirerek yaşamına son vermek istemişse de başardı olamamıştır. 1958'de son romanı Playback yayımlanmış, 1959'da ise The Poodle Springs Story adlı romanını bitiremeden yaşama gözlerini yummuştur. Ama sonuncusu tamamlanmayan yedi roman bile Raymond Chandler'ı sadece polisiye edebiyatın değil, dünya yazınm vazgeçilmez yazarları araşma sokmaya yetmiştir.
Bu büyük yazan ve onun ayrıksı dedektifi Philip Marlowe'u tanımanın şimdi tam zamanı. Sadece polisiye sevenlerin değil, iyi edebiyattan hoşlanan herkesin ilgisini çekebilecek bu ilginç yazarın romanları okurlarını bekliyor.
Radikal Kitap, 16 mart 2007

Kategori: Ahmet Ümit Yazıları
Yorumlar


July 28, 2010 16:01

Chandler'in tüm eserlerinin dilimize çevrilmesi çok güzel bir girişim. Fakat, bu öyle her çevirmenin rutin bir şekilde yapabileceği bir iş değil. Çevirmenin Philip Marlowe'un iç dünyasını yaşıyor olması, onun hayat felsefesini, kullandığı dille yansıtabilmesi gerekir. Umarım bu güzel girişime layık bir çeviri olur.
Ayrıca, bence en önemli eseri The Long Goodbye hiç çevrilmedi galiba, onu bir an önce çevirseler iyi olurdu.


Yorum yaz
mode_edit