Morel’in Buluşu – Adolfo Bioy Casares / A. Ömer Türkeş

Çocukluğumda, hafta sonlarında  arka arkaya filmler oynardı sinemalarda. Türk sinemasından westernlere, Baytekin’den Karaoğlana kadar uzanan geniş bir yelpazede bir tek biletle dört, beş film izlemek mümkündü. Sinema salonuna seyirci çekmek için kapı önüne dikilen çığırtkanın sesi hala kulaklarımdadır; “Tekmili birden birarada”!… Adolfo Bioy Casares’in “Morel’in Buluşu” bu çağrıyı hatırlattı. Issız adaya sığınmış bir kaçak, gizemli –hayaletimsi- ziyaretçiler, tutkulu bir aşk, akıllara zarar bir labirent ve nihayetinde hikayenin metafizikten fiziğe doğru kayıp bilimkurgulara selam veren bir son. Borges’in kusursuz bulduğu entrikanın çözümüne tam olarak vakıf olamadığımı itiraf etmeliyim. Ancak öyle bir entrika ki, zaten yüz sayfayı bulmayan romanı bitirmeden kalkmanıza izin vermiyor. Bitirdiğinizdeyse olup bitenleri kavrayabilmek için bazı sayfalara geri dönmek ihtiyacı hissedeceksiniz.

Borges’in Gölgesinde

1914-1999 yılları arasında yaşayan Arjantinli yazar Adolfo Bioy Casares, Türkiye’de çok tanınan bir yazar değil. Sısnırlı tanınmışlığını Jorge Louis Borges’e borçlu olduğu bile söylenebilir. Üretken bir yazar olmasına rağmen bugüne kadar –doğrudan kendi imsasıyla yayımlanan- sadece iki kitabının çevrisi yapılmıştı. İkisi de roman türünde olan; “Morel’in Buluşu”(ilk baskısı 1990 yılında Gece yayınları tarafından) ve “Bir Fotoğrafçının La Plata Maceraları”(altıkırkbeş yayınları tarafından 2005 yılında). Metis yayınlarından çıkan “Don İsidro Parodi’ye Altı Bilmece”nin yazar hanesinde görülen Bustos Domecq, Casares ve Borges’in birlikte yazdıkları kitaplarda kullandıkları müstear bir isimdi. Bunun dışında edisyonunu Borges’le birlikte yaptıkları “Olağanüstü Masallar” derlemesi var(Mitos yayınları, 1995).

Oysa on iki hikaye kitabı, yedi romanı, makaleleri, tezleri, seyehat notları, mektupları, dev bir anı kitabı, Borges’le birlikte yazdıkları çok sayıda hikaye kitabı ve senaryoları olan Adolfı Bioy Casares, Arjantin edebiyat tarihinin elli yıllık bir süresine damgasını vurmuş, İspanyol edebiyatının en prestijli ödülü Cervantes ödülüne değer bulunmuş önemli bir yazardı. “Morel’in Buluşu”ndan önce üç hikaye kitabı yayımlanmış ama pek ses getirmemişti. Bu sıralarda Borges’le arkadaşlıkları hızla ilerliyordu. Edebiyatın merak, heyecan, eğlence, fantastik öğeler barındıran ürünlerine duydukları sevginin ortaklaşalığı, Casares’in ve Borges’in ürünlerine yansımıştır. Anlatı dilinden, üsluptan ziyade anlatılan hikayelere dair bir ortaklaşalıktı bu. Söz konusu yansımanın ilk örneği ve belki de en önemlisi olan “Morel’in Buluşu” Borges’in önsözüyle yayımlandığında, tam da onun önsözde işaret ettiği üzere, İspanyol-Amerikan edebiyatında gerçekten de büyük bir etki yaratacaktı…

Borges’le birlikte yazdıkları, yazarken de çok eğlendikleri –anlaşılan- polisiye hikayelerini çok sevmiştim. Bustos Domecq’in polisiye hikayelerinin devamı ne yazık ki Türkçeleştirilmedi. Borges’in eserlerinin toplu yayını sürmekle birlikte Borges’in büyük hayranlık duyduğu biricik dostu Casares’le ilgilenen olmadı. “Morel’in Buluşu”nun hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Erken Dönem Matrix’i(!)

Herhalde merakınız uyanmıştır. Daha fazla uzatmadan kısaca özetleyelim; Roman kahramanı haksız yere ölüme mahkum edilmiş bir kaçak. Hakkında korkunç felaket efsaneleri üretilen bir adaya bile isteye yerleşmiş ve yapayalnız çileli bir hayat sürdürmeye başlamıştır. Aslında ölümü beklemektedir. Olup bitenleri onun kaleme aldığı notlardan izliyoruz.

Yerleştiği adada terk edilmiş büyük bir bina(içindeki kıymetli, süslü eşyalar nedeniyle müze diyecektir binaya), küçük bir kilise ve bir havuz dışında hiçbir şey yok. “Müze”de eşyalardan başka kahramanımızın işlevlerini çözemediği makineler bulunuyor. Bunların dışında ise dışında verimsiz tropik bitki dokusu, ağaçlar, kuşlar, böcekler ve kurbağalar…

Her şey bir sabah duyduğu müzik ve insan sesleriyle başlar. Yakalanmamak için ağaçlık bölgeye saklanan kahramanımız “müze”ye yerleşmiş, yiyip içip eğlenen bir gurup insanla karşılaşır. İçlerinden biri, güzel bir kadın her gün sahile yalnız başına gelecek ve kahramanımızın yakınında kah manzarayı seyredip kah okuyarak vakit geçirecektir. Adam önce saklandığı kadına yavaş yavaş bağlanmaya başlar, aşık olur ve dikkatini çekmek ister. Ne var ki, her ne yaparsa yapsın kadın sanki görmezlikten gelmektedir. Diğer konuklarla da istemeden de olsa karşılaşır ama yine de fark edilmez. Adadaki doğal düzen de bozulmuş denizin gelgitleri artmış, sıcaklık yükselmiş, dahası gökyüzünde ay ve güneşin iki görüntüsü belirmiştir. Sanrılar geçirir kahramanımız; öldüğünü, bir hayalete dönüştüğünü  bile düşünür. Ancak bir gece “Müze”ye girip konukların toplantısına kulak misafiri olduğunda olayların ardındaki gizemi çözecek, sanal bir gerçekliğin içine düştüğünü öğrenecektir. Morel’in icat ettiği bir aletin perdeye, karanlığa ihtiyaç bırakmadan yarattığı üç boyutlu görüntüler, adada çok önceden yaşanmış bir haftalık bir süreyi sonsuza dek tekrarlamaktadır. Görüntüsüne aşık olduğu kadına duyduğu aşkı sonsuz kılabilmek için kendisini de filme katmak isteyecektir kahramanımız…

Entrika Gerçekten Çözülüyor mu?

Sonucu öğrendiğimizde başa dönüyor ve adanın lanetli ününü yaratan olayların Morel’in icat ettiği aletin çalışmasıyla başladığını öğreniyoruz. Kahramanımız tanıklık ettiği bilimin yarattığı bu inanılması güç olayları başkalarına ulaştırmak için yazmaya karar vermiştir. Öyleyse adaya birilerinin ulaştığını ve defteri bulduğunu düşünüyoruz. Ama o takdirde kimi yerlere muhalefet şerhi düşerek anlatıcıyı düzelten yayımcının bu konuda da bir şeyler söylemesi gerekmez miydi? Bu tutarsızlıktan yola çıkarak olup bitenlerin adadaki adamın akıl sağlığını yitirmesi sonucu gördüğü hayallerin mahsülü olduğunu düşünmek de mümkün.

Anlatıcının ve anlatılanların tekinsizliği/güvenilmezliği gerçek ve kurmaca, edebiyatla oyun arasındaki ilişkiyi deşeleyen Borges’in de sevdiği bir tarzdı. Ayna oyunu, kahramanımızın müzede düştüğü labirent yine Borgesvari öğeler. Ama romana damgasını vuran bir düşünce var ki, hikayenin Borges’in oyunlarından ziyade Adolfo Bioy Casares’in hayata bakışından filizlendiğini ortaya koyuyor.  Yıllar sonra onuruna verilen bir davette, yaşlı Casares şunları söyleyecektir; “”koşullarına bakmadan imzalardım bir sonsuz yaşam sözleşmesini”. “Morel’in Buluşu” romanının kahramanının bu buluştan beklediği de sonsuz yaşamdır. Aldığı notlar bu buluşun eksik yanlarının tamamlanması içindir.

2008 yılının bilgisayar teknolojisi ile donanmış, Matrix filmlerini izlemiş, sanal gerçeklik bahsinden haberdar ve hatta yaşanan anın sanallaştığına inanan okuyucusu “Morel’in Buluşu”nu 1940’ların okuyucularından çok daha farklı alımlayacaklar. Ancak maddi hayatı etkileyen sanal gerçeklik üzerinden genişleyen hikayenin çarpıcı bir bilimkurgu romanı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik teknoloji hala Casares’in öngördüğü aşamaya ulaşmamışken.

Casares basitçe gelecekte bilim ve teknolojnin sağlayacağı imkanlar üzerine kurmamış hikayesini. Aslolan az önce sözünü ettiğim “sonsuz yaşam” arayışı ve onun insan zihninde ve psikolojinde yarattığı etkiler. İşte hikayenin buralara açılan kapısıdır ki Borges’i önsözde psikolojik romanla macera romanı arasında kıyaslamaya götürecektir. Robenson Crueso ile başlayıp Jules Verne tarzına dönen “Morel’in Buluşu”nda maceranın yanı sıra insanın iç dünyasının tasviri de önemlidir. Borges’in Casares’in romanını yeni bir türün başlatısı olarak selamlamasının nedeni budur.

Borges Casares’in yakın dostuydu. “Entrikanın ayrıntılarını yazarıyla tartıştım, onu yeniden okudum; onu kusursuz olarak nitelemenin bir yanlışlık ya da abartma olacağını sanmıyorum” dediğinde kuşkusuz ikna edici. Bizim ise bu sonuca varmanız için hikayeyi çok didiklememiz gerekiyor. Keşke biraz daha ipucu verseymiş Borges. Ne var ki o Casares’in oyununa katılmayı yeğlemiş;

“Adolfo Bioy Casarés, belki de daha zor bir sorunu mutluluk verici bir biçimde çözüyor. Simgeden ve sanrıdan başka bir anahtar kabul etmez gibi görünen savurganlıklar Odisseus’unu kullanır, sonra bunları fantastik ama doğaüstü olmayan bir tek ön gerçeğe (postulat) dayanarak tamamiyle açıklar. Sınırlı ve henüz erken olabilecek açıklamalarda bulunma korkusu, konuyu ve uygulamadaki sayısız ve bilgece incelikleri araştırmamı yasaklıyor bana”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.