Arşiv

Abonelik

Cins-i Latif Polisiyeleri

(CinaiRoman Geleneksel “Kadınlar Günü” Yazıları II)

Girizgâh

Çağdaşlarının yakıştırdığı isimle kırk beygir gücünde bir yazı makinası imiş Ahmet Mithat Efendi. Monte Kristo’dan esinlendiği ilk romanı Hasan Mellah’ın 1874’te yayımlanmasından, İkinci Meşrutiyetin 1908’deki ilanına dek ellinin üzerinde roman yazmış. Bugün yüksek edebiyat eserleri ile –mazallah- karıştırılmasın diye “popüler edebiyat” başlığı altında andığımız türlerin de önünü açmış kişidir. Gazetelerde tefrika edilen eserleri heyecanlı bir yerinde kalırsa, ertesi günü okurlarının basımevini kuşattığı söylenir.

O dönemden başlayarak, onyıllar boyunca yazarlarımız batıdan ithal ettiğimiz roman türüyle, batılılaşma serüvenimizi anlatıp durdular. 20. asrın ilk yarısında yazılan romanlarda batılı değer yargılarının toplumumuzda yerleşmesinin sancılarını görmek mümkün. Kadının toplumsal hayatta giderek daha fazla yer almasının izlerini de görüyoruz romanda; elbette, lehte ve aleyhte görüşlerle. Örnekse Peyami Safa’ya göre kadının ebediyeti zekasında değil, rahmindedir. Asri zamanın bataklığına saplanmış kadın karakterler Safa romanlarının mutat kişilerindendir. Dönemin verimi yüksek yazarlarından Mehmed Celâl bir yandan roman yazmakta kendince bir mahzur görmezken, bir yandan kadın namına kimsenin roman okumasını arzu etmediğini söyler. Zât-ı âlilerine göre hiçbir namuslu kadın yoktur ki, bir romanın ilk sahifelerini çevirirken yüzü kızarmasın. Tevfik Fikret ise, Halid Ziya’nın Aşk-ı Memnu’sundaki Bihter karakteri için şöyle buyurur: “Romanlar öyle mikroplardır ki, hayat üzerinde bir ahlâki tesirleri daima görülür. Bir Bihter bütün ihtiyar kocalı genç kadınları arkasında sürüklemez; fakat, Bihter mizacında, onun terbiyesinde, onun ahlâkında yahut ahlâksızlığında, hasılı onun mevkiinde bulunan kadınlara, pek meş’ûm bir rehber, pek zehirli bir misal-i sükût olacağında şüphe yoktur.

Kadın kısmının roman okumasının bile kuşkuyla karşılandığı bu yıllarda kadın yazarlara ne gözle bakıldığını tahmin etmek güç olmasa gerek. Nitekim, Halide Edip ve şimdilerde yeniden keşfedilen Suat Derviş gibi birkaç öncü dışında, Türk kadın edebiyatının 50’lerde Nezihe Meriç, Sevim Burak ve Leyla Erbil ile başlayıp, 70’lerin başından itibaren yükselişe geçtiği kabul edilir.

Oysa örneğin Leyla Erbil geçmişin kadınlarının hiçbirşey yazmadan göçüp gittiklerine inanmaz; şimdilik elimizde bulunanın erkek

http://www.cinairoman.com/seriler.php?d=2,37,247&item=18694namı müstearlarla yazılan tek tük metinler olduğunu vurgular. Aslı Erdoğan da bir söyleşisinde kadın yazarların geçmişte erkek isimleri ile yazdıklarını belirtirken George Sand örneğini veriyor. Hâsılı, yirminci asrın ilk yarısında kadın yazarlarca kaleme alınan eserlerin bir kısmı yazık ki kayıptır.

İlk Türk Kadın Polisiye Yazarı Kimdir?

Tercüme ve adaptasyonlar konusunda eskiden beri bolluk içerisinde olsak da, telif eserlerin sayıca azlığı, hele bunlar arasında kadın eli değmiş olanların iyice nadirattan sayıldığı göz önüne alınırsa, suç romanımızda kadın emeğine dair sonuçlar çıkarmanın olanaksızlığı anlaşılır.

Bir kadın yazarca kaleme alınmış ilk polisiyeyi bile kimse doğru dürüst bilmez! Doğan Hızlan’a göre ilk Türk kadın polisiyeci Esmahan Aykol’dur. Nilüfer Kuyaş kendisiyle yapılan bir söyleşide annesi Zuhal Kuyaş’a layık görür bu sıfatı.  Kod Adı C.E.Y.D.A yazarı Müzeyyen Yılmaz ve Kertenkelenin Uykusu ile Nihan Taştekin de, medyamız tarafından ilk kadın polisiyeci olarak sunulmuştur.

Gerçekte, bir kadın yazar tarafından kaleme alınmış ilk polisiye çok daha eski bir tarihte, 1933’te basılmıştır. Erol Üyepazarcı’dan edinilen bilgiye göre, Fahriye Şükrü Pembe Evin Esrarı’nı yazdığında sadece 16 yaşındadır.

Tekil örnekleri gözardı edersek, türe birden fazla eser vermiş ilk yazarımız Müzehher Vâ-Nû’dür, diyebiliriz. Aynı zamanda en çok polisiye eser veren kadın yazar da Müzehher hanımdır.

Bu makalede başlangıçtan bugüne seçtiğim on yapıt ile kadın elinden çıkmış polisiyelerin gelişimine bakmak istedim. Üyepazarcı kaynaklı bir liste çalışmasını da yazının sonunda bulacaksınız.

1937 /  Yolpalas Cinayeti – Halide Edip Adıvar

Yolpalas Cinayeti, Halide Edip’in bir cinayet mahkemesi üzerinden dönemin sıkıntılarını ustalıkla ortaya koyan bir romandır. Cinayeti işleyen Kaz Ak-kız, hizmetçilik adı ile Nadire, daha ilk sayfadan itiraf eder cürmünü; ancak şoför Mükerrem’i neden vurduğunu söylemez. Dadılık ettiği evin hanımı Bayan Sallabaş da Nadire’nin bir bıçak darbesine hedef olup yaralanmıştır.

Roman iki zıt kadın karakteri, Ak-kız ile sonradan görme Sacide Sallabaş’ı karşı karşıya getirir. Ak-kız bir katildir; Sacide ise Ak-kız’ı katil yapan düzenin bir ferdidir. Sacide’nin yeğeni, Fransa’da eğitim görmüş olan avukat Rıfkı, gönüllü olarak Ak-kız’ın savunmasını üstlenir. Teyzesiyle yıldızı hiç barışmayan bu genç komünist de kalbi temiz katilimizin safında yerini alır.

Selim İleri romanda cinaî romanda ‘merhamet’ aramak isteyen çok değişik, çok farklı bir Halide Edip’i” yakaladığımızı, romancının cinayetin arkasındaki masumiyet’i anlattığını vurgular.

Sultan Abdülhamit’in sarayda –nedense- esvapçıbaşısına Sherlock Holmes öykülerini tercüme ettirip okuttuğu yıllarda, Halide hanım da Doyle’u eşi Salih Zeki bey ile babasına aynı şekilde okurmuş. Eugene Sue’dan Paris Esrarı’nın çevirisini de yapmış bulunan Halide hanım, polisiyeye elbette yabancı değildir.

Yolpalas’ta ise bu avrupalı örneklerden farklı olarak muamma romanı yerine, erken bir siyasi suç romanı görürüz. Kesinlikle özgündür; suç romanının onyıllar sonra konu edineceği toplumsal suçu temel alır.

1941 / Neclâ – Güzide Sabri

Döneminin çok okunan yazarlarından Güzide Sabri’nin elli yıldır hiçbir romanı yayınlanmadı. Bugün olsa olsa Ölmüş bir kadının evrak-ı metrukesi yazarı olarak hatırda kalmıştır. Meşhur melodram, 1901’de yayımlanmasından sonra ilki 56’da, ikincisi 69’da olmak üzere iki kez filme çekildi; ikincisinde Ediz Hun ile Hülya Koçyiğit rol aldılar.

Halide Edip’e oranla daha şanssız bir yazarımızdır Sabri: Daha çocuk yaşta yazmaya başlamış; hocasının “Şairliğe özeneceğine farzı, sünneti öğren” tepkisiyle karşılaşmıştır. Evlendiğinde eşinin izin vermemesi üzerine, geceleri gizli kapaklı roman yazmaya koyulmuştur.

Neclâ, Sabri’nin diğer eserleri gibi bir melodram. Şadiye hanım, ikinci eşi Kadri’nin baskılarına dayanamayıp kızı Neclâ’yı başından defetmiştir. Kadersiz kızcağız, ilk aşkının da kendisini karnında bir bebekle yüzüstü bırakmasıyla yataklara düşer; bebek ölür, Neclâ da ölümden döner. Ancak çekecekleri bununla da sınırlı değildir. Bir fabrikatörün zevcesi olur, paraya kavuşur. Annesi ve üvey kızkardeşi İrfan onun parasından yararlanmakta mahzur görmemekle beraber, ahlâksızlığından utandıklarını gizlemezler; nihayet ona ihtiyacı kalmadıklarında ise, ikinci kez hayatlarından çıkarırlar.

Neclâ bütün bu ciğersiz insanların arasında bir iyilik timsali olarak sunulur; romanın sonunda hakettiği mutluluğa kavuşurken, asri zamanın bataklığına saplanmış ailesi ise cinayete kurban giderek cezalarını bulurlar.

Güzide Sabri’nin Neclâ’sı, zaman zaman rastgele bir cinai hadise ile süslenmiş, dönemin ucuz romanlarının tipik bir örneğidir. Semih Lütfi, İnkılap ve Hilmi gibi yayıncıların seriler halinde yayınladıkları ucuz roman külliyatı dışarlıklı değil, bize özgüdür. İskender Fahreddin, Server Bedi, Aka Gündüz ve Vâlâ Nureddin gibi isimlerin eserleri ile Sabri’nin romanı fazlaca farklılık göstermez.

1942 / Ben Vurmadım – Peride Celâl

Peride Celâl, yarım yüzyılı aşkın kariyerinde popüler melodram ve serüven romanlarından, Kurtlar gibi ödüllü sanat ve düşün romanlarına doğru aşama kaydetmiş bir yazarımız. Yapıtlarını araştırmacılar iki dönem halinde ele alırlar; mazallah, popüler edebiyatla yüksek edebiyat karışmasın diye.

Oysa Ben Vurmadım, kanımca unutulmayı hakedecek roman değildir. Bir kere, yazar bir sene evvel neşrettiği muammalı aşk ve cinayet romanı Kızıl Vazo’daki laf kalabalığı ve konu dağınıklığından bir nebze kurtulmuş gibidir. İkincisi, roman kişileri dönemin diğer örneklerine göre daha derinlikli ve gerçekçidir. Resim hocası Akif Cemal’i silahla vurup yaralamaktan yargılanan Ferda, aşık olduğunu kimseye itiraf edemediği Akif Cemal, aşk üçgenini tamamlayan Yusuf,  hepsi gel-gitleri olan, iyi / kötü gibi net ayrımlara tabi olamayacak gerçek kişilerdir.

Celâl’in romanı, Yolpalas gibi bir mahkeme romanıdır. Bu sefer mücrim suçunu kabul etmemekte direnir; roman boyunca en yakınları bile kendisine inanmazken, son bölüme dek korunan muammanın çözülmesi genç kızı haklı çıkaracaktır. Ben vurmadım, tek eksiği bir hafiye olan kalburüstü bir hafiye romanıdır.

1962 / Esrarengiz Çorap – Nihal Karamağaralı (Müzehher Vâ-Nû)

Annesinin kızlık ismini kendine müstear seçen Müzehher hanım, eşi Vâlâ Nureddin’in de etkisiyle, yerli edebiyatın verimi en yüksek kadın polisiye yazarı payesine sahip olmuş. Vâlâ beyin buradaki payı hakkında Erol Üyepazarcı’nın şüphelerini not düşelim: Üyepazarcı eserlerin aslen tamamıyle Vâlâ Nureddin’e ait olup, kendisine çalışmalarında yardımcı olan karısına jest olsun diye onun ismiyle yayınlandıklarını savunur.

Gerçekten, karı kocanın yazı tarzlarındaki benzerlik Üyepazarcı’yı haklı çıkarır düzeydedir. Diğer yandan, Bursa cezaevinden Vâ-Nû’lara yazdığı mektuplarda Nazım Hikmet’in, Müzehher hanıma defalarca romanları hakkındaki görüşlerini okuruz. Hikmet, Müzehher hanımda romana karşı yetenek olduğu, gazete tefrikası olarak düşünmeden, derli toplu bir roman yazdığı takdirde mutlaka büyük bir yazar olacağı görüşündedir.

Belli ki Müzehher hanım, hissi ve cinâi romanlar yazmayı o kadar önemli görmez; Nâzım ise bir mektubunda kendisini şu sözlerle yanıtlar: “Sakın bir daha aşk romanları yazmanın komik bir iş olduğunu söyleme. Romanda da olsa, hatta bu roman Akşam gazetesine tefrika için bile yazılsa, Hasan’la Ayşe’nin sevişmeleri güzel ve mübarek bir iştir.

Müzehher Vâ-Nû, 40’lı yıllardan başlayıp, gazetelerde roman tefrikası geleneğinin sona erdiği 60’lara dek polisiye romanlar yayınlar. Öksüz ve yetim kalmış genç Güler ile dadısı Anberbu’nun maceralarını konu ettiği “Hacı Kurye” ve “Perçemli Adam”, Müzehher hanımın eşi ile beraber kaleme aldığı polisiyelerdendir. Sadece Nihal Karamağaralı imzasını taşıyan tefrika romanlar arasında da “Konsolosun Karısı”, “Bir Perde Kapandı” gibi örnekleri sayabiliriz. Gerçek birer polisiye olan Nihal Karamağaralı tefrikaları bunlarla sınırlı değildir; tam bir dökümünü çıkarmak için Akşam’dan Cumhuriyet’e kadar birçok gazeteyi arşivlerde taramak lâzımdır.

Nihal Karamağaralı polisiyelerinden sadece üçü kitap olarak yayınlanmıştır. Bunların ilki Vâ-Nû ile ortak imza taşıyan Kim Zehirliyor Bunları? (1944), bir Yılmaz Ali macerasıdır. John Dickson Carr’ın 1932 tarihli Poison in Jest romanının tıpatıp aynısı olan bu öykü, hem uyarlama olduğu fazlaca belli olduğu için, hem de karmaşık öykünün fazlaca kısaltılmasından ötürü başarısızdır. Uyarlama olduğu da maalesef yazarlarımız tarafından gizlenmiştir!..

Ak yayınevi polis romanları serisinden 1962’de çıkan Esrarengiz Çorap ve Uğursuz Fotoğraf ise özgün polisiye eserlerdir. Esrarengiz Çorap’ta fabrika sahibi Doktor İhsan’ın hem bir cinayeti, hem de karmaşık bir aşk ilişkisini çözme gayretleri konu edilir. Cinayete kurban giden, İhsan’ın baba dostu Osman bey’dir. Görünüşe göre Osman bey zehir içerek intihar etmiştir; ama ne İhsan, ne de babasının ölümünden kısa bir süre sonra yurtdışından dönen kızı Aslınur buna inanmaz.

Doktor İhsan’ın şüphelenmekte haklı gerekçeleri vardır: Osman bey ölümünden iki gün evvel İhsan’a, ortakları Haşmet ile Aydın’ın yolsuzluk yaptıkları şüphesini açmış, bunu ispat edeceğini de vadetmiştir. İhsan’ın evlenme hayalleri kurduğu Aslınur ise babasının intihar edecek yaradılışta olduğuna inanmaz. O da İhsan’a aşıktır, ancak İhsan’ın alkolik olması ve kendisinden uzak durması nedeniyle tutar Aydın’la evleniverir.

Enez’deki bir av partisi bütün amatör hafiye ve şüphelileri biraraya getirir, yeni cinayetlere gebe tehlikeli bir atmosferde bizlere keyifli bir yerli polisiye öyküsü sunar.

1970 / Sonuncu Oda – Zuhal Kuyaş

Sıra, on roman içerisinde benim en beğendiğime geldi. Zuhal Kuyaş, gazeteci (ve şimdilerde roman yazarı) Nilüfer Kuyaş’ın annesidir. Kitap olarak yayınlanmış tek romanı olan Sonuncu Oda, 1970 gibi görece yakın bir tarihte basılmasına karşın sahaflarda çok zor bulunur.

Avrupa’da sürtüp duran mirasyedi genç Ferruh, parası suyunu çekince İstanbul’daki teyzesinin yalısına döner. Teyzesi Ferruh’a zırnık koklatmayınca, Ferruh yalıdaki bir tabloyu antikacı Kohen’e satıp, yerine de kimseye farkettirmeden bir kopyasını koymaya niyetlenir. Ufak ve zararsız bir sahtekarlık gibi başlayan olaylar, tablonun gerçek bir Da Vinci olduğunun ortaya çıkması ve işlenen iki cinayetle birlikte tehlikeli bir hal alır. Cinayetlerin gerçek sebebini bilen Ferruh, aynı zamanda birinci derece şüpheli konumundadır.

Roman, yazarının türe verdiği tek eser olmasına karşın şaşırtıcı ölçüde başarılıdır. Anlatımı dengelidir, öykü gereksiz detaylarla fazla uzatılmamıştır. Elimdeki daktilo nüshası ile karşılaştırdığımda, yazarın bazı gereksiz kısımları daha sonradan çıkararak titiz bir çalışma sergilediğini anlıyorum.

Ferruh, şüpheli durumuna düştüğünden, kendini temize çıkarmak için cinayeti çözmek zorunda kalan amatör tiplemesinin tipik bir örneğidir. Yalı da İngiliz klasiklerine yakışacak bir cinayet romanı atmosferi sunar. Gizli geçidi de eklerseniz, tadından yenmez.

Bunun yanısıra, yapıt çeviri benzerlerinin bir taklidi olmakla eleştirilemez. Polisiye şablonlarını kullansa da kişileriyle, kişilerin yaşayış biçimleri ve ilişkileri ile tamamen yerlidir.

1989 / Bir Cinayet Romanı – Pınar Kür

Klasik cinayet romanı, suçlunun ortaya çıkarılmasına okurun da katılmasına olanak verecek şekilde yazılırdı. Türün önde gelen isimlerince yazıya dökülmüş kurallar, cinayetin çözümünde detektif ile okurun eşit şartlara sahip olması, yazarın okuyucuyu yanıltmaması, dedektifin bilip de okuyucudan gizlenen ipuçlarının olmaması gibi koşulları güvence altına almıştır.

Peki dedektifle okur arasındaki bu çekişmeye yazar da bizzat katılırsa ne olur? Üst kurmaca tekniği ile yazılmış Bir Cinayet Romanı, hem cinayet soruşturmasını, hem de yazarın bu kurguyu üretme serüvenini anlatır. Bu şartlarda amatör detektifimiz Emin Köklü yazarla, okuyucu da her ikisiyle rekabet halindedir.

Hoş, bu yöntem edebiyatımıza post-modern teknikle girmiş değildir. Ta yüz yıl öncesinden Ahmet Mithat’ın Müşahedat’ında da yazar roman kişileri arasında yer alıp, karakterleri yönlendirerek romanın yazımına ortak eder.

Pınar Kür’ün yapıtını birkaç açıdan çok önemli görüyorum.

Öncelikle, edebiyatımızda saygın bir yeri olan usta bir yazarın türe dışarıdan yaptığı bir ziyaret olarak görmek gerekir bu eseri. Polisiye nihayet bir tür edebiyatıdır; ve tüm dünyada polisiyeler, polisiye yazarları denen bir yazar cinsi tarafından yazılırlar. Umberto Eco, Paul Auster gibi bazı önemli isimlerin türe bir iki katkı sağlaması önemli görülür; polisiye okuru denen, polisiyeden gayrı birşey okumayan (daha da acayip) okur cinsinin de gönlünü okşar.

İkincisi, uzunca bir süredir doğru dürüst polisiye yüzü görmemiş yerli edebiyatımıza nitelikli bir eser katarak bugünkü çeşitliliğe öncülük etmiştir.

Kür, Sonuncu Sonbahar ve Cinayet Fakültesi ile bir üçleme haline getirdiği Emin Köklü polisiyelerinin devamını da getirir umarız.

1991 / Haberci Çocuk Cinayetleri – Perihan Mağden

Mağden’in ilk romanı “Haberci Çocuk Cinayetleri”, düşsel bir atmosfer içerisinde geçen bir seri cinayet öyküsü anlatıyor. Cücesi, prensi ve hancısı da eksik değil masal kişilerinin. Mor pelerinli ve kösele bavullu kahramanımız, müzik okulundan atıldıktan sonra  masalsı şehrine dönmüştür. Kentin, birer genetik mucizesi olan haberci çocukları birer birer öldürülmektedir. Hemşehrileri, cinayetlerin durdurulması için son ümidini kahramanımızda görürler. Önce sahaf Jacob, ardından Bay Kurtbilgini’nden edindiği bilgilerle ayağının tozuyla işe girişir; herkesin katil olabilirliği, ya da kimsenin katil olamazlığı sorunu ile cebelleşmek üzre, işe dedesi Avukat Stavrogin’in yıllardır kullanılmayan ofisine yerleşir.

Özgünlük konusunda hiçbir soru işareti bırakmayan bir ilk roman karşımızdaki. Romanda Mağden, bilimkurgu, polisiye ve fantastik edebiyat gibi popüler türleri harmanlamış; hem modern toplumumuzun, hem de Karındeşen Jack döneminin izlerini taşıyan bir atmosfer kurmuş. Kahramanımız dedesinin odasında Moby Dick’in ilk baskısını gördüğüne göre zaman yirminci asrın ilk yarısı olmalıdır; ama haberci çocukların genetik mühendisliği ürünü olmasıyla da yakın geleceğe aittir.

Zor bir deneme olduğu kesin, ama yazarın bildik rahatlığı ile bunu kotarabildiği görülüyor. Hiç değilse, romanında “bir” kelimelerini sayı ile yazmamış!..

2000 / Kertenkelenin Uykusu – Nihan Taştekin

Altın çağ polisiyesinin cinayet oyunu şablonunu yeniden üreten bir ilk roman, Kertenkelenin Uykusu. Son dönemde Emrah Serbes, Algan Sezgintüredi gibi önemli yazarlarımızın mizahi tarzlarının bir öncüsü olduğu da söylenebilir.

Cem Beyoğlu, polisiye okuru bir hafiye özentisi, parodinin birinci kahramanı. Beyoğlu birinci ağızdan öyküsünü anlatıp sırasını savdıktan sonra kurgu bir üst düzleme taşınıyor, Oktay Palamut devreye giriyor. Finalde iki hafiyemizin öyküsü birleşiyor, kandırmacaların ardındaki gerçeği keşfediyoruz.

Taştekin bu romandan iki yıl sonra Yağmur Başlamıştı isimli bir suç romanı daha yayımladı. 2005 tarihli Karganın Güldüğü de Cem Beyoğlu’nu yeniden karşımıza çıkaran bir öykü derlemesi.

2001 / Kitapçı Dükkanı – Esmahan Aykol

Aslı Erdoğan, bir söyleşide kadınların “kendi seslerini duymak için” yazdıklarını söyler. Erdoğan’a göre erkek yazar diye bir kavramdan söz edilmez; çünkü yazar zaten erkektir. Kimlik sorunu azınlıkların sorunudur; ve kadın azınlık olarak görülmektedir.

Gerçekten de, kadın yazarların yapıtlarında kimlik sorunlarının daha ön planda olduğu görülür. Bunu özellikle son dönem yapıtlarında daha iyi algılarız. Zira eski örneklerde kadın edebiyat dünyasına daha çok erkeklerin kalıplarına uyarak girmiştir. Yazımızda geçen örnekler verirsek, bir Nihal Karamağaralı veya Güzide Sabri romanını, bir Server Bedi veya İskender Fahreddin eserinden ayırmak çok mümkün değildir. Kadınların kadın gibi yazmaya başladıkları tarih çok eskiye uzanmaz.

Esmahan Aykol bu anlamda gerçek bir kadın polisiye yazarı. Aykol’un ilk Kati Hirşel polisiyesini ele alalım. Kati Hirşel her yönü ile azınlık bir karakter. Bir kere kadın, ikincisi İstanbul’da yaşayan bir Alman. Üçüncüsü, Almanya’da yaşasa da Yahudi azınlığın mensubudur. Son olarak, doğum yeri İstanbul ve çocuk yaşta göçmüşler Almanya’ya. Tünel’de sırf polisiye eserler satan bir kitapçı dükkanı işletiyor olmakla, bu alanda da azınlık – hatta tek- olmayı başarıyor. Dükkandaki yardımcısının eşcinsel bir İspanyol olması da cabası.

Romanda kimlik sorunları üzerinde fazlaca duruluyor. Türklük / Almanlık, İstanbulluluk / Türkiyelilik, gibi. Kati Hirşel, İstanbul’a film çekimleri için gelen ekibin yönetmeni öldürülünce, ekipteki kadın başrol oyuncusu olan çocukluk arkadaşı vasıtasıyla cinayeti çözmeye heveslenir.

Bir polisiye olarak Kitapçı Dükkanı’nı doyurucu bulmadığımı söylemeliyim. Birincisi, Kati Hirşel’i bu cinayet soruşturması içinde tutacak inandırıcı bağlar kurulmamıştır. Nedense sürekli birileri gelip Hirşel’e olayda yardımcı oluyor. İkincisi, romanın finaline epey yaklaşmışken Hirşel’in zorunlu Almanya yolculuğu gerilimin üstüne tüy dikiyor. Son olarak, çözüm tesadüfen gerçekleşiyor.

2006 / Dansözün Ölümü – Şebnem Şenyener

“Sadece bir kere yattım onunla, hayatım ebediyen değişti, Komiser.” gibi vurucu bir tümce ile açılır Dansözün Ölümü. Hoş, romandaki bütün kişiler bu tür tumturaklı cümleler kurma yetisine sahiptir.

Dansözün Ölümü, dedektif Simontaut’u tanıtır bize: yazarlık da yapan bir cinayet masası detektifi. Müstehcenliği dolayısıyla ilk kez bir müzede sergilenmesi olay yaratan “Dünyanın Kökeni” tablosudur cinayetin sebebi. Sert tepkilere aldırış etmeyen müze yönetimi, serginin açılışını da Mısırlı dansöz Mu’nun erotik yedi tül dansı ile yapar. Öldürülen Mu’nun cesedi tablodaki görüntüyü hatırlatacak pozisyonda bırakılmış, cinsel organının çevresine de bir çerçeve yerleştirilmiştir.

Soruşturma, Mu’nun yedi tül dansında birer birer tüllerini üzerinden atması gibi, yedi kişinin sorgulanması ile yürütülüp sonuçlanır. Katilin kim olduğunun fazla da önemi yoktur; roman hafızamızda polisiye kurgusu veya muamması ile değil; şiirsel dili ve düşündürdükleri ile kalır.

Mu ölmüş ve sanki herkes rahat bir nefes almış gibidir. Dansözün baştan çıkarıcılığı, doğurganlık değil, salt zevk almak için yaratılmışa benzeyen vücut yapısı, kuvvetli orgazmı sanki bir tehdittir ve bu cinayet ile savuşturulmuştur.

Kadın cinselliği üzerine cüretkâr bir polisiye.

Eser Listesi

1933: Fahriye Şükrü, Pembe Evin Esrarı

1937: Halide Edip Adıvar, Yolpalas Cinayeti

1941: Güzide Sabri, Neclâ

1941: Peride Celal, Kızıl Vazo

1942?: Sabiha Meçkoğlu, Gizli Vazife

1942?: Neşide Çapanoğlu, İnsan Kasapları

1942: Peride Celal, Ben Vurmadım

1944: Nihal Karamağaralı, Kim Zehirliyor Bunları?

1962: Nihal Karamağaralı, Uğursuz Fotoğraf

1962: Nihal Karamağaralı, Esrarengiz Çorap

1963: Zehra Aysun, K.M. 29?

1963: Zehra Aysun, Bir Gönül Muamması

1963: Zehra Aysun, Kadın Değil Şeytan

1965: Emel Dilman, Hanri Luter Katil mi?

1967: Pakize Başaran, Döner Koltuk

1970: Zuhal Kuyaş, Sonuncu Oda

1974: M.Melih BAYRI, Valizimi Arıyorum

1974: M.Melih BAYRI, Vampirin Kamburu

1976: Lale ORALOĞLU, Kızım

1989: Pınar KÜR, Bir Cinayet Romanı

1991: Perihan MAĞDEN, Haberci Çocuk Cinayetleri

1992: Pınar KÜR, Sonuncu Sonbahar

1994: Piraye ŞENGEL, Gölgesiz Bir Kadın

1999: Ayşe AKDENİZ, Ve Bir Erkeği Sevmek

2000: Nıhan TAŞTEKIN, Kertenkelenin Uykusu

2001: Meltem ARIKAN, Evet… Ama… Sanki

2001: Şebnem ŞENYENER, Bir Türk Casusunun Mektupları

2001: Esmahan AYKOL, Kitapçı Dükkanı

2002: Ayşe AKDENİZ, Rüzgar , Kan ve Kelebek

2002: Nıhan TAŞTEKIN, Yağmur Başlamıştı

2002: Şebnem İŞİGUZEL, Sarmaşık

2002: Perihan MAĞDEN, İki Genç Kızın Romanı

2003: Esmahan AYKOL, Kelepir Ev

2003: Sibel ATASOY, Venüs Bağlantısı

2004: Ayşe AKDENİZ, Ateşle Tango

2004: Cahıde BİRGÜL, Ah Tutku Beni Öldürür müsün?

2004: Havva Gulbeyaz COŞKUN, Mavi Gözlü Adam

2004: Havva Gulbeyaz COŞKUN, Mazideki Sırlar

2005: Havva Gulbeyaz COŞKUN, Arayış

2005: Zuhal KALKANDELEN, Utanmış Sessizlik

2005: Canan Parlar, Sıfır Baskı

2005: Olcay ÖNDER, Gölgedekiler

2005: Şule ŞAHİN, Kopmuş İp

2005: Müzeyyen YILMAZ, Kod Adı Ceyda

2005: Nihan Taştekin, Karganın Güldüğü Sekendiz Öyküleri

2006: Piraye ŞENGEL, Ay Çöreği

2006: Gülten SUVEREN, Makasçı

2006: Şebnem ŞENYENER, Dansözün Ölümü

2006: Pınar KÜR, Cinayet Fakültesi

2007: Esmahan AYKOL, Şüpheli bir Ölüm

2007: Sibel Köklü, Yalan Dünya

2008: Piraye ŞENGEL, Cenin ve Ceset

Kadınlara Göre: Suç Edebiyatında Kadın Yazarlar

(CinaiRoman Geleneksel “Kadınlar Günü” Yazıları I)

Rex Stout eksantrik detektifi Nero Wolfe’u, “Benim evime, benimle aynı çatının altına bir kadın yerleştirmeyi nereden akıl ettiğini sorabilir miyim sana?!” diye bağırttıktan yirmi yıl sonra modern polisiye edebiyatın ilk kadın özel hafiyesi Cordelia Gray okuyucuların karşısına çıkar. P. D. James romanına Kadınlara Göre Değil adını verirken kitabın kahramanı genç kıza da kişiliğini göstemek istercesine renksiz bir soyadı yakıştırır. Kimsesiz Cordelia henüz yirmili yaşlarının başındayken, ortağının intihar etmesinin ardından kendini detektiflik bürosunun sahibi olarak bulmuştur. Genç kız kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışan, içine kapanık biridir. Fakat tüm tecrübesizliği ve çekingenliğine karşın aynı zamanda cesur ve inatçıdır da. Borçlara ve “Herhalde sen de kendine yeni bir iş arayacaksın. Detektiflik bürosunu kendi başına yürütecek değilsin ya. Kadınlara göre bir iş değil bu.” diyenlere rağmen hiç müşterisi olmayan ajansı açık tutmaya kararlıdır.

Cordelia Gray, ‘sert adam’ların dünyasına giren ilk kadın değildir elbette. Yakın zamana kadar suç edebiyatı erkeklerin, maceradan maceraya koşan hemcinslerini yazdıkları bir tür olarak görüldü. Edgar Allan Poe’dan başlayıp, Arthur Conan Doyle, sonrasında Dashiell Hammett ile devam eden kronolojiler oluşturuldu. Ama edebiyat tarihine bakıldığında, türün doğmasında ve geliştirilmesinde erkekler kadar en az kadınların da büyük rolü olduğu görülür.

Detektif Edebiyatının Anaları

Suç öğelerine hemen her türlü kitapta rastlanılmasına rağmen genel olarak kabul edilen suç edebiyatının 19. yüzyıl başlarında doğmuş olduğudur. Bundan bir asır önce, bugünkü korku ve polisiye edebiyatlarının atası olarak bilinen gotik romanlar ortaya çıkar. Ürkütücü ve karanlık bir atmosfer, dehlizlerle dolu şatolar, şeytansı kötülüğe karşı mücadele eden naif kahramanlar türün belli başlı özelliklerindendir. Horace Walpole’un 1764 yılında yazdığı The Castle of Otranto, genellikle “ Karanlık ve fırtınalı bir geceydi…” diye başlayan bu romanların ilki olarak kabul edilirken, bundan yirmi iki sene sonra bir kadın yazarın klasik gotik elementlerini kullanarak yazdığı The Mysteries of Udolpho türün en önemli eserlerinden biri sayılır. Romanda dünyada yapayalnız kalmış öksüz ve masum bir genç kızın, tehlikeli ve kötü bir adama karşı koymasını anlatılır. Felsefi anarşizmin ilk temsilcilerinden İngiliz William Godwin’in 1794’te basılan romanı Caleb Williams bazı eleştirmenlerce suç edebiyatının ilk örneği olarak gösterilirken, kızı Mary Shelley Frankenstein (1818) ile gotik edebiyatın belki de en ünlü romanını yazar. Modern detektif hikayelerinin kurucusu Edgar Allan Poe da eserlerinde bolca grotesk öğeye yer vermekle beraber eski sabıkalı, sonraları Paris’te ilk emniyet gücünü kuran renkli kişilik Eugéne-François Vidocq’un 1828’de yayınlanan anılarından çok etkilenir.

Zeki ve romantik kahramanlar yavaş yavaş sahneye çıkma hazırlıkları yaparken gotik edebiyat yerini heyecanlı duygusal romanlara bırakmak üzeredir. Bu sansasyonel romanlar suçu karanlık ve ürkütücü şatolardan çıkarıp okuyucunun yanıbaşına getirirler. Bu dönemde kadın yazarlar peşpeşe eserler verirler. Suçun ve suçluların bir kadın tarafından anlatılmasını pek tasvip etmeyen yayıncılar bu kitapları basmakta gönülsüzdür. Dönemin ünlü yazarı Nathaniel Hawthorne ise, “Çalakalem yazan şu kahrolası kadınlar!” diyerek tepkisini dile getirir. Öte yandan kadınlar yazmaya, okuyucular da hevesle bu kitapları almaya devam ederler. İngiliz Mary Elizabeth Braddon 1862 yılı basımlı Lady Audley’s Secret’ta yoğun bir romantizm ile birlikte detektiflik kurgusu ve psikolojik gerilim öğelerine yer verir. Bundan beş yıl sonra ise Seely Regester, Dead Letter isimli romanı ile okuyucuların karşısına çıkar. Kitap her ne kadar bir Amerikalı kadın tarafından yazılmış ilk detektif romanı olma özelliği taşıyorsa da bu paye 1878’de yazdığı The Leavenworth Case ile Anna Katharine Green’e verilir.

Beyazlı Kadın ile sansasyonel akımın en önemli eserlerinden birini vermiş olan Wilkie Collins, yaklaşık on yıl sonra basılan, gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı Aytaşı’yla detektif romanları yazarı ilk İngiliz olur. Yakın arkadaşı Charles Dickens, Kasvetli Ev’de işçi sınıfından sade polis müfettişi Bucket’ı yaratmış olmasına rağmen amacı muammadan çok toplum sorunlarını yansıtmaktı. Aytaşı’nın yayınladığı yıl Amerikalı genç bir yazar da altı senedir üzerinde gizlice çalıştığı romanını bitirmek üzeredir. Sıra daha Arthur Conan Doyle’a gelmeden, 1878’de ilk Sherlock Holmes hikayesinin yayınlanmasından dokuz yıl önce, The Leavenworth Case : A Lawyer’s Story basılır. Babasının ceza avukatı olması dolasıyla suç ve hukuk dünyasına yabancı olmayan Anna Katharine Green, bu kitabı ile birlikte detektif romanlarının anası olarak anılır.

Anna K.’nın detektif Bucket karakterinden esinlenerek oluşturduğu polis memuru Ebenezer Gryce süper kahraman olmaktan ziyade sade biridir. Roman zengin bir tüccarın evindeki kütüphanede ölü bulunmasıyla başlar, şüpheliler tüccarın iki kızkardeş yeğenleri üzerinde toplanır. Günümüze dek bir milyondan fazla satan kitap, entrikanın zekice ve karışık olmasının yanı sıra; adli tabip soruşturması, bilirkişi görüşleri, suç mahallinin şeması, sonradan değiştirilen mektup gibi gibi öğelerle klasik detektif romanlarının öncülüğünü yapar. Cinayetleri somut kanıtlar altında çözen ilk polisiye seri roman kahramanı olan polis memuru Gryce’ın ilk davasından yirmi yıl sonra bir yardımcısı olur. Başkalarının işine burnunu sokan, meraklı yaşlı kız Amelia Butterworth kendisinden sonra gelecek olan Dr. Watson veya Yüzbaşı Hastings gibi küçümsenecek biri olmanın tersine zekası ve kadınca sezgileriyle saygı uyandırıcıdır. Yirminci yüzyılın ilk onlu yıllarında kadınların toplumdaki statüsü büyük değişimler geçirirken Anna K. , Violet Strange ile adalet duygusu gelişmiş, zeki ve atak bir kadın detektif yaratarak bir ilke daha imza atar.

Bir diğer öncü, ekonomik zorluklar yüzünden hikaye ve roman yazarlığına başlayan Mary Roberts Rinehart ise zamanının tipik kadın kalıplarının dışına çıkmak için büyük savaş vermektedir. 1908’de çıkan romanı Ölüm Merdiveni dünya çapında tanınmasını sağlayacaktır. Kitap zamanında büyük ses getirmiş ama artık birkaç duygusal gerilim yazarı haricinde tümüyle bırakılmış olan, “baştan bilseydim” akımını doğurur. Ünlü polisiye klişesi “Katil uşak!” terimininin de yaratıcısı Mary R. Rinehart, öldüğü zaman kitaplarının satışı on milyonu aşmıştı. Bu yazarlara içerdikleri yoğun romantizm ve ağdalı dil yüzünden günümüz polisiye okurları pek rağbet göstermezler.

Ölüm Merdiveni’nin çıkışından bir sene sonra, Macar asıllı İngiliz yazar Barones Orczy’nin bir dergi için yazdığı hikayeleri, The Old Man in the Corner adı altında toplanarak kitaplaştırılır. Bir kafede oturduğu köşe masadan olayları çözen, adı hiç verilmeyen bu yaşlı adam, sonraları Rex Stout’un Nero Wolfe ve Lawrence Block’un Chip Harrison karakterleri için örnek teşkil edecektir. Barones Orczy İngiltere’de kadınların polis memuru olmasından önce yazdığı Lady Molly of Scotland Yard ile bir kadın polis karakteri kurgular. Aslında yıllar önce, kadın ve suç çözmenin ilginç bir tezat oluşturacağı düşünüldüğü içindir ki; ‘Hanım Detektif” alt başlığı altında birçok kitap yazılmıştır. Getirilen açıklama ise, “Eğer bir erkek detektife talep varsa yanında ona yardımcı olacak bir kadın da bulunmalıdır. Erkeklerin kulak misafiri olamayacağı durumlarda kadınların çok daha başarılı olacağını okuyucu kuşkusuz anlayacaktır.” şeklindedir.

Altın Çağ’ın Altın Kızları

Arthur C. Doyle, bilimsel yetiler ve analitik bir zekayla donattığı metodik detektifi Sherlock Holmes ile detektiflik kurgusuna ölümsüzlük kazandırmışken, polisiye edebiyatı en verimli dönemini 1920- 30 yılları arasında İngiltere’de yaşar. Altın Çağ diye adlandırılan bu zaman diliminde bir dizi analiz ve tümevarım içeren detektif ve muamma romanlarının sayısı artarken; ‘kim yaptı’, ‘kapalı oda’ veya ‘salon polisiyeleri’ ağırlıktadır. Yazarlar kendi aralarında özel bir kulüp kurarak kesin çizgilerle sınırlanmıs bir takım kurallar belirlerler. Agatha Christie bu katı kuralları Roger Ackroyd Cinayeti ile bozar ve büyük tartışmalara yol açar.

Dönemin erkek yazarları tamamen unutulmuşken ön plana dört kadın yazar çıkmaktadır. ‘Polisiye Edebiyatının Kraliçeleri’ olarak adlandırılan bu dörtlü; İngiliz Agatha Christie, Dorothy L. Sayers, Margery Allingham ve Yeni Zelandalı Ngaio Marsh’dan oluşur. Sonraları bir beşinci isim, İskoç Josephine Tey de bu kraliçeler arasında sayılacaktır. Kuşkusuz içlerinden en ünlüsü, kitapları hemen hemen her dile çevrilmiş olan Agatha Christie’dir.

Sherlock Holmes ve feminist detektiflerin ilk çıktığı yetmişli yıllar arasında sayısız kadın polisiye yazarı olmasına rağmen çoğu kitaplarına kahraman olarak erkekleri seçer. Erkek yazarlar ise kitaplarında kadınları, ya meraklı yaşlı kızlar ya da esas oğlana yardımcı olması için seçilen genç ve güzel kadınlar olarak gösterirler. Öte yandan Agatha Christie yumurta kafalı, komik bıyıklı özel detektif Hercule Poirot; Dorothy L. Sayers canı sıkıldığı için cinayetler peşinde koşan züppe soylu Lord Peter Wimsey; Margery Allingham maskara snop Albert Campion; Ngaio Marsh bir baron oğlu olan polis müfettişi Rodderick Alleyn ve Josephine Tey Scotland Yard’tan hüzünlü Alan Grant karakterleriyle detektiflik kurgusuna unutulmaz erkek kahramanlar armağan ederler. Bunlardan en popüler olan ilk üçünün Holmesvari feminen özellikler taşıması dikkat çekicidir.

Günümüz polisiye yazarı feministlerin Agatha Christie’ye çok şey borçlu olduklarını söylemek yanlış olmaz. Kitaplarında Miss Marple ve Ariadne Oliver gibi yaşlıların haricinde, Anne Beddingfield, Lady Eileen Brent (Bohça) ve Emily Trefusis ile zeki ve genç kızlar da merkezi rollerde yer aldı. Christie özellikle Miss Marple hikayelerinde toplumun kadına bakış açısını belirgin bir şekilde verir. Dönemin kadınlarından beklenen iyi bir eğitim görüp çalışmak yerine, fiziksel görünüşlerine dikkat edip mutlu aşkı yakalamalarıdır. Popülerlikte Poirot’nun ardından gelen Miss Marple’ın yalnız gözleri ve kulakları değil, zekası da keskindir. İnsanların yaptığı hemen hiçbir şey onu şaşırtamaz. Zira küçük bir köyde yaşamasına rağmen hayat deneyimi fazladır, insan kişiliklerinin belli başlı birkaç prototipten oluştuğunu, dolayısı ile orta hizmetçisi Glayds’in yaptıklarının rahatlıkla bir leydiye de uyarlanabileceğini düşünür.

Dorothy L. Sayers türe önemli yenilikler getiriren yazarlardandır, özellikle son kitaplarında yalnızca ‘kim yaptı?’yı değil, ‘nasıl, neden yaptı?’ sorularını da sorar. Sayers önceleri iyi bir detektif romanının giriş, gelişme ve sonuçtan ibaret olması gerektiğini düşünür ve ikincil karakterlerin işlenişine pek önem vermez. Ona göre bir detektif amatör de olsa cinayetin peşinde koşmalıdır, aşk gibi saçmalıklarla vakit harcamamalıdır. Suçluları yakalamak ise erkeklerin işidir, o kadar deneyimli ve mesleğinin erbabı erkek hafiyeler boş oturmuş beklerken cinayetleri çözmek genç kızların haddi değildir. Fakat sonraları kendisiyle çelişkiye düşecek ve Lord Wimsey’in yanına ondan daha akıllı bir kadın katacaktır. Okuyucuların karşısına ilk kez Şüpheli Kadın ile çıkan Harriet Vane bohem bir hayat yaşadığı için toplum tarafından tasvip edilmeyen bağımsız ve güçlü bir kadındır.

İki büyük savaş arasında üst-orta sınıf İngilizler, çaydanlıktaki suyun geç kaynamasından katilin bulunduğu muamma romanları ile avunurken; Amerika’da S.S. van Dine, Ellery Queen ve ‘kapalı-oda’ türünün ustası, bir İngilizden daha İngiliz J. D. Carr akımın yeni kıta ayağını oluştururlar. Amerikalı kadın yazarlar Phoebe A. Taylor ve Craig Rice ise katilin kim olduğunu eğlenceli bir dille, okuyucularını güldürerek yazmayı tercih ederler. Ancak tüm bu üretken yazarlara rağmen Amerika’da femme fatale sarışınlarla dolu ucuz romanlar daha popülerdir.

I. Dünya Savaşı sonrası Amerika büyük depresyon sonrası doğan ekonomik zorlukluklar, yolsuzluk ve politik çalkantılarla sarsılmaktadır. Dashiell Hammett adını hiç vermediği şişman hafiyesi Continental Op ile kült bir kahraman yaratır. Hammett kimi eleştirmenlerce gerçekçi polisiye olarak da nitelendirilen ‘katı detektif’ akımın öncüsü olurken Arthur C. Doyle ile birlikte modern polisiye edebiyatının babası kabul edilir. Sonraları özel hafiyeler Philip Marlowe karakteriyle Raymond Chandler ve Lew Archer ile Ross MacDonald türün en önemli isimlerinden olurlar. Acımasız sokakların yalnız kovboylarını anlatan bu yazarlar toplumun dışında kaldığını düşündükleri klasik polisiyelere karşı alaycı bir yaklaşım içerisine girerler ve her vesilede bunu vurgularlar. Hammett, yaratıcısının S.S. van Dine olduğu, türün belki de en antipatik detektifi züppe Philo Vance için, “İngilizce konuşmasını bile bilmeyen kız kılıklı detektif parçası” derken, Ellery Queen’e de sataşmaktan geri kalmaz ve bir makalesinin başlığını, “Bay Queen, sakıncası yoksa kahramanınızın cinsel tercihini söyleyebilir misiniz, eğer varsa tabii?” şeklinde atar.

Sert hafiyelerin ‘kötülük her yerde bulunur, özellikle kırmızı rujların ve rimelli gözlerin altında’ felsefesi bu romanlarda kadınların rolünü önceden belirler. Edebiyat tarihinin en seksist karakterlerinden Mike Hammer’ın peşinden bütün kadınlar koşarken o ağzının ucundan sarkan sigarasıyla gözünü bile kırpmadan kurşunu kötü kadının midesine gömmekte tereddüt etmez. Kadın yere yavaş yavaş yığılırken sorar; “Nasıl yaptın?”, Mike’ın yanıtı ise kısaca “Kolaydı.” olur. Oysa Sam Spade ve Philip Marlowe gibi hafiyeler duygularını alaycı bir maske altında saklarken asla bu kadar acımasız değildirler. Hammett İnce Adam’da alkolik detektif Nick Charles kadar karısı Nora’yı da polisiye edebiyatının unutulmaz karakterleri arasına sokar. Edebiyat eleştirmenleri tarafından kocası Ross MacDonald ile aynı derecede önemli bir yazar olarak gösterilen Margaret Millar ne yazık ki okuyuculardan aynı ilgiyi görmedi. Yazmaya eşinden daha önce başlayan Margaret Millar, insanın en temel korkularına seslenen psikolojik polisiye romanlarına ağırlık verdi.

İkinci Dalga Kraliçeler

Patricia Highsmith, Ruth Rendell ve P.D. James suç edebiyatının ikinci dalga kraliçeleri olarak adlandırılırlar. Bloody Murder’da kadın yazarların önemini tamamen yadsıdığı icin maskulin olmakla suçlanan Julian Symons’a göre; Patricia Highsmith dönemin en güçlü suç edebiyatı yazarıdır. Polisiyede keskin ayrımlardan bahsedecek olursak, Agatha Christie için güven verici, Highsmith’e ise tedirgin edici diyebiliriz. Patricia Highsmith kadınların naif yazdığı önyargısını tamamen değiştirirken klostrofobik psikoloji gerilimleriyle öne çıkar. Tom Ripley’nin kişiliğinde suçlu kahraman figürünü yaratırken suç işlendikten sonra duyulan vicdan azabı veya adaletin yerini bulacağı gibi ahlakçı bir düşünceyi benimsemez. Suç romanlarındaki diğer erkek kahramanlar zayıf karakterli, umutsuz, intihara yatkın veya psikopat gibi özelliklerle verilirken Edith’in Güncesi dışında kadın karakterler daha çok ikinci rollerde görülür; ya hesapçı ve manipulatif ya da Ripley’nin karısı Heloise gibi tamamen vurdumduymazdırlar.

Öte yandan Ruth Rendell’ın işlediği cinayetler yanında kâr kalan Tom Ripley gibi bir karakteri yazacağını düşünmek güçtür. Her ne kadar geride kalan masumlar eski yaşamlarına geri dönemeseler bile Rendell, adaletin insan eliyle veya tanrı tarafından mutlaka yerine getirilmesini ister. Ruth Rendell psikolojik gerilimlerinde ironik bir tarz ile monotonluğun öldürülüğücünü ve trajedilerin önemsiz gibi görünen küçük noktalardan doğuşunu anlatır. Taştan Hüküm’de ‘eğer’lerin önemi görülür. Eğer Coverdale ailesi Eunice’nin problemlerinin daha once farkına varsaydı… eğer Eunice’nin televizyonu bozulmasaydı… eğer Eunice Joan Smith ile tanışmasaydı… Barbara Vine takma adıyla yazdığı kitaplar, ‘eski günahların gölgesi uzun olur’ temalı olup, sıradan insanların normal yaşamlarını sürdürürken ya bir cinayete kurban gitmesini ya da bir cinayet işlemesini anlatır. Genelikle bu cinayetler önceden tasarlanarak değil, kaza sonucu ortaya çıkar. Detektif serisinin kahramanı Başmüfettiş Wexford, elli iki yaşında, mutlu bir evliliği olan ve kendini iki kızına adamış biridir. Holmes’un yeteneklerine sahip değildir ama babacan detektif insan karakterinden iyi anlar. Wexford’a göre hiçbir insan öldürülmeyi hak etmiyorsa da cinayetin en büyük sebebi yine kurbanın kendisidir.

P. D. James’in romanları detektif kurgusunun tüm özelliklerini taşımakla beraber detaylara verdiği önem ve derin karakter çizimleriyle, Agatha Christie gibi yazarların yalnızca diyaloglardan kurulu yazım stilinden ayrılır. Bazı eleştirmenlerce 19. yüzyıl yazarlarına benzetilip, bir polisiye roman için fazla uzun yazdığı iddia edilse de kitaplarının başarısı ve farkı buradan gelir. Scotland Yard polis müfettişi ve profesyonel bir şair olan Adam Dalgliesh ve özel detektif Cordelia Gray seri detektif romanlarının iki ana karakterleridir. Kadınlara Göre Değil ile büyük ses getiren Cordelia Gray serisi yalnızca iki kitapla sınırlı kalırken, otoriteyi temsil eden Adam Dalgliesh’ın maceraları sürmektedir.

Bıçkın Kadın Hafiyeler

Seksenli yıllarda feminist hareketlerinin çoğalmasıyla birlikte polisiye romanlarda kadın özel detektifler patlaması yaşandı. Bu akımın öncülüğünü Marcia Muller, Sara Paretsky ve Sue Grafton yaptılar. Cordelia Gray bu yolu önceden açmış olmasına rağmen Sara Paretsky kahramanı V.I. Warshawski ile yerleşmiş kalıpları yıkar, kadınların da acımasız sokakların dilinden anlayabileceğini gösterir. Şeytan zekalı Warshawski alaycı ve güçlü bir kişiliğe sahiptir. İlişkilerinde mantığı asla elden bırakmaz ve sevgili bile olsa erkeklere güvenilmeyeceğini düşünür. Sara Paretsky, 1986 yılında kadın polisiye yazarları, okurları, yayınevleri, ajanslar, kitapçılar ve kütüphanecilerden oluşan ‘Sisters in Crime’ adında bir organizasyonun kuruculuğunu yaptı. “Polisiye dalında kadınlara yapılan ayrımcılığa karşı mücadele etmek, bu haksızlığın iyileştirilmesi konusunda yayıncıları ve toplumu eğitmek, kadın yazarların türe yaptıkları katkının farkında olunmasını ve profesyonel anlamda kazanmalarını sağlamak” misyonuyla yola çıkan Sisters in Crime şu an 46 ülkeden 3600 üyeye sahiptir.

Alfabe serisi milyonlar satan Sue Grafton’un, nasihat dinlemeyen inatçı kahramanı Kinsey Millhone ‘yeni kadın’ın sembolü olur. Kinsey çoğu çetin ceviz kadın detektifler gibi kimsesizdir. Polis memurluğu yaparken istifa eder ve kendi özel detektiflik bürosunu açar. Garajdan dönüştürülmüş küçük bir evde yaşar, eski bir volkswageni ve her türlü ortamda giyebileceği siyah bir elbisesi ile minimalist bir yaşam tarzı vardır. İki kere boşanmış olan Kinsey, dönem dönem sevgilileri olsa bile bağımsızlığından ödün vermez. Seri boyunca yorulmadan insanlara sorular sorar, saatlerce kapı önlerinde nöbet bekler, artık bu işin çözülmesi zor denildiği anda, bir klasik detektif romanında olduğu gibi ansızın her şey yerli yerine oturur. Serinin okuyucuları Kinsey’in olayı çözerken dayak yiyip yemeyeceğinin yanında, ev sahibi Henry ve kardeşleri, Macar restaurantının sahibi Rosie gibi karakterlerin ne yaptığını da merak eder.

1990’da bir yazar altı senedir yayınevleri tarafından geri çevrilen romanı üzerinde son değişiklikleri yapmaktadır; konuyu o sıralarda kamuoyunun yoğun ilgisini çeken bir seri tecavüz vakası ile değiştirirken merkeze de kadın doktoru yerleştirir. Çıkar çıkmaz satış rakamlarını alt üst eden, belli başlı bütün polisiye ödülleri alan Otopsi, yazarı Patricia Cornwell’e büyük ün kazandırmasının haricinde suç edebiyatında yeni bir çığır açar. Kadın doktorların seri katiller peşinde bir polis detektifi gibi hareket ettikleri, yaptıkları otopsilerin en ince detaylarına kadar anlatıldığı adli tıp polisiyeleri çok tutulur. Cornwell’in kahramanı, Adli Tabip Şefi Dr. Kay Scarpetta üst-orta sınıfa mensup, cumhuriyetçi, FBI hayranı, yeğeni Lucy’e çok düşkün ve canı sıkıldıkça yemek yapan orta yaşlı çekici bir kadındır. Adli tıp sekreterliği, bilgisayar operatorlüğü gibi çeşitli işlerde çalışmış olan biseksüel yazar, Scarpetta ve yeğeni Lucy karakterlerinde kendisini yansıtır. Aynı şekilde Kathy Reichs kahramanına kendi özelliklerini yakıştırmaktan kaçınmaz. Adli antropolog olan Reichs’in kahramanı Tempe Brennan,Pazartesi Cinayetleri’nde bilirkişi olarak katıldığı bir mahkemede uzmanlığına ait bir soruya sayfalarca yanıt verirken yazarın anlattığı kendisidir. Bir diğer kadın doktor yazar Tess Gerritsen ise seri polisiyelerinde ana karakter olarak iki kadını birden alır. Serinin ilk iki kitabında hırslı polis detektifi Jane Rizzoli’ye daha çok yer verirken, sonraları adli tabip Maura Isles üzerine yoğunlaşır. Türün çoksatan yazarlarından Karin Slaughter doktor değildir ama kahramanı Dr. Sara Linton ile bunu giderir. Diğerlerine oranla daha fazla şiddet unsuruna yer veren yazar, çocuk tacizi, tecavüz gibi rahatsız edici konuları ele almaktan kaçınmaz.

İskoç polisiyeci Ian Rankin’e göre eğer bir kadınsanız ve vahşi ayrıntılarla dolu kitaplar yazıyorsanız satmamanız mümkün değildir, çünkü trend bu yöndedir. Rankin’in bu sözlerine ilk karşı çıkan vatandaşı Val McDermid olur. “Hiçbir erkeğe neden şiddet konularını ele alıyorsunuz diye sorulmaz. Ama nedense yazan kadın olunca dikkat çekiyor.” dedikten sonra devam eder, “Sonuçta kadın erkek fark etmez. Eğer iyi yazıyorsanız okuyucular bunu anlayacaktır.” Delidolu özel detektif Kate Brannigan, lezbiyen gazeteci Lindsay Gordon ve kriminal psikolog Tony Hill ile polis detektifi Carol Jordan serilerinin yazarı Val McDermid, 1994 basımı, özel detektif olarak çalışan kadınlarla yaptığı röportajlarını topladığı, P.D. James’e atfen ismini Kadınlara Göre koyduğu kurgu dışı kitabı ile dikkatleri çeker. Eğlenceli ve hafif polisiyeler olan Brennigan serisinin tam aksine, Tony Hill & Carol Jordan romanları kanlı ayrıntılar, seri katiller ve vahşi cinayetlerle doludur. Val McDermid son derece karanlık bir yapısı olan serinin ana karakterlerinden psikolog Tony Hill’i iktidarsız yaparak bir şekilde erkek egemen topluma ironik bir göndermede bulunur.

Kadın polisiye yazarlarda anglosakson egemenliği göze çarpsa da son yıllarda başta İskandinavya ülkelerinden olmak üzere birçok kadın yazar polisiye ve detektif romanlarına yeni bir soluk getirdiler. İçlerinden bol ödüllü Fransız yazar Fred Vargas, Paris başkomiserlerinden Jean-Baptiste Adamsberg’in maceralarıyla büyük ün kazandı. İçgüdüleri kuvvetli olan Adamsberg garip biridir, çirkin olmasına rağmen kadınlara çok çekici gelir. Ama yıllar önceki sevgili Carmelle’yi kafasından söküp atamaz bir türlü. Amerikalı olmasına rağmen Donna Leon İtalya’da geçen polisiye romanlar yazıyor. Venedikli Komiser Brunetti tıpkı ünlü meslektaşları Komiser Maigret ve Müfettiş Wexford gibi eşine çok bağlıdır. Okumaya düşkün olan Brunetti’yi en çok rahatsız eden toplumun yozlaşmışlığıdır. Diğer önemli kadın polisiye yazarları olarak Brezilyalı Patricia Melo, Alman Ingrid Noll ve Petra Hammesfahr, Kuzey Avrupa’dan Karin Alvtegen, Müfettiş Konrad Sejer ile Karin Fossum, avukat-dedektif Thora Gudmundsdottir ile Yrsa Sigurdardottir ve gazeteci Annika Bengzton karakteriyle Liza Marklund’u sayabiliriz.

1980 ve 1993 yılları arasında, ana karakterlerin kadın özel detektifler olduğu 68 polisiye basıldı, bunlardan yalnızca dördünün yazarı kadın değildi. Kadın polisiye yazarlarda Anglo-Sakson egemenliği göze çarpsa da son yıllarda başta İskandinavya ülkelerinden olmak üzere birçok kadın yazar türe yeni bir soluk getirdiler.Kadınlar tarafından yazılan polisiye romanlarda şimdiki akımlardan hangilerinin süreceği veya ne yöne doğru, nasıl değişeceklerini tahmin etmek kuşkusuz imkansızdır. Bununla birlikte kadın yazarların geçmişte olduğu gibi gelecekte de suç edebiyatına yön vermeye devam edeceklerini söylemek yanlış olmaz.

Kaynakça:
Stefano Benvenuti, Gianni Rizzoni – The Whodunit : An Informal History of Detective Fiction, Collier MacMillian, New York 1980
Stephen Knight - Crime Fiction, 1800-2000: Detection, Death, Diversity, Palgrave Macmillan 2004
Sally R. Munt - Murder By The Book: Feminism and The Crime Novel, Routledge 1994
Katheen Gregory Klein (ed.) - Great Women Mystery Writers Classic to Contemporary, Greenwood 1994
Martha Hailey DuBose - Women of Mystery, The Lives and Works of Notable Women Crime Novelists, St. Martin’s Minotaur 2000

Türkiye’de Geçen Yabancı Polisiyeler (Bölüm:6)

Konusu Türkiye’de geçen polisiyelerin olabildiğince tam bir dökümü, 80’den bu yana yayınlananlarla birlikte, bu sayıda tamama eriyor. Eserleri belirli kategorilere sokmak da giderek güçleşiyor. Suç romanı, altın çağ polisiyesinin asli ögesi olan bilmecenin çok uzağında seyrediyor şimdilerde. Yüzyılın son çeyreğinde tam bir dağılma görüyoruz; eski detektiflerimizin yerini tam bir teknik donanımla çalışan ekipler alırken, bireysel suçların yerini de organize suçlar, seri katiller, psikopatlar alıyor.

İsmail Güzelsoy’un, “bugün yazılan her roman biraz polisiyedir” şeklindeki tespiti özrümüz olsun; ülkemizi mekan edinen polisiye eserlerin 12 Eylül sonrasına bir göz atalım.

I. Dünden Kalanlar

a. Sert Abiler

Yazının geçen ayki bölümünde tanıtılan Nick Carter, Killmaster – bizde bilinen adıyla Casuslar Azraili – 60’ların ortalarından 90’a değin yayınlanan 250’den fazla romanı ile tam bir seri üretim karakteri. Casus romanında, özellikle yaratıcı yazarın tekelinden kurtulmuş karakterlerde ipin ucu kaçabiliyor. Casuslar Azrailinin 180.nci macerası, The Istanbul Decision (1983) bildiğimiz kadarıyla ülkemizde geçen son macerasıdır.

Amerikan Marvel çizgiroman karakteri Punisher’a esin kaynağı olmuş bir başka karakter, Mack Bolan, nam-ı diğer Executioner, Don Pendleton tarafından yaratıldıktan sonra yetmişten fazla yazarın 600’ü aşkın romanında da başrolü almış. Executioner’ın ülkemizde geçen maceraları Double Crossfire (1982) ile Black Hand (1993)

Don Pendleton’ın Executioner serisinden ilhamını almış başka bir seri, Phoenix Forse, 82’de başlayıp, 50’den fazla maceradan sonra 90’ların başlarında sona erdi. Yazar hanesinde Gar Wilson ismini görsek de, bunun birden fazla yazarın ortak kullandığı bir mahlas olduğunu biliyoruz. Serinin 14. macerası Phoenix in Flames (1984) Phoenix Force ekibinin ülkemizde teröristlere karşı katıldığı bir operasyonu konu edinir.

b. Romantikler

Yeni evlendiği kocasının birdenbire kaybolması, Frances’i Yunanistan’a, oradan da Van’a, ayrılıkçı Kürt örgütlerine kadar uzanan bir serüvene sürükler. Hissi roman ile cinai romanın içiçe geçtiği türün öne çıkan örneklerinden Turkish Rondo. (1981) Yazarı Anne Stevenson sadık bir okur kitlesi edinmiş.

Susan Moody’nin 1990’da Playing with Fire, bir sene sonra ise Mosaic adıyla yayınlanan romanı da benzer bir şekilde, kayıplara karışan sevgilisinin izini süren bir kadın kahramanı anlatır. Frances, İstanbul’da tanıştığı sevgilisinin kaybolmasından başta şüphelenmez; ancak işkence edilerek öldürüldüğünü öğrenince, sevdiği adamın katilinin izini sürmeye başlayacaktır.

Anne Melville’in Longest Silence (1996) romanında kadın kahramanımızın adı bu sefer Susan; kaybolan şahsiyet ise Türkiye’ye yerleştikten sonra işe aldığı Türk dadı. Kahramanımız yine kendince hafiyeliğe soyunup, başını derde sokmakta gecikmiyor.

c. Amatörler

Anne Brooks Brauer’ın The Crazy Eight Murder’ı (1999), klasik muamma roman kalıplarına sadık kalmış. Klasik polisiyeden alıştığımız bir şablon, yalıtılmış bir ortamda sınırlı sayıda şüpheli arasında bir cinayet işlenmesi. Bu roman da İstanbul’a yol alan bir gemide geçer; cesedi bulan kadın kahramanımız aynı zamanda cinayeti çözmeye de çalışır.

Ted Cron’un 2005 tarihli Assignment Istanbul’ında, Dünya Bankası müfettişi Jerry Stern, milyarlarca doların konuşulduğu bir projeyi takip için İstanbul’a gönderilir. İlimizdeki deniz yolları ve raylı ulaşımın genişletilmesi için yürütülen projede kirli işler dönmektedir; Stern birçok badireler atlattıktan sonra yolsuzluğun izini İngiltere ve Amerika’da da sürmeye koyulur.

İlginç bir örnek, Dharma yayınları tarafından 2006’da basılan Pera Palas. 2000 tarihli Gérard Oberlé imzasını taşıyan roman, bir kitap koleksiyoneri ile buluşma göreviyle İstanbul’a gelen Chassignet’in öyküsünü anlatıyor. Arkadaşlarının eşlerini ayartmak, İstanbul’da erkeklerin eşcinsel hamamında değişik hazlara dalmak gibi zararsız (!) zevkleri olan kahramanımız, “Alaturka numarasıyla dünyanın en kullanışsız tuvaletlerini icat eden” ülkemizde polis tarafından tutuklanınca neye uğradığını şaşırır.

d. Arkeolojik Serüven Romanları

Lucas / Spielberg ikilisinin 81’de çektikleri Kutsal Hazine Avcıları, 40’lı yıllar Amerikan Sinemasında bolca yer alan serüven filmlerinden esinlenerek girişilen bir denemeydi. Bugünlerde son bölümü gösterime giren filmlerin Kamçılı Adam’ı Indiana Jones, sinemadan popüler edebiyata ve çizgi romana da taşındı, onlarca romandan oluşan bir seri karakteri haline geldi.

Bantam yayınevi, 90’larda başlayan ve bir düzine Indy macerasından oluşan bir seri yayınladı. Serinin dördüncü macerasında kahramanımız, Ağrı dağında Nuh’un gemisinin peşine düşüyor. (Indiana Jones and the Genesis Deluge / Rob MacGregor, 1992)

Özellikle Amerikalı yazarlarda, Spielberg tarzı serüvenin birçok takipçisine rastlamak mümkün. Mark Graham’dan Fire Theft (1993), İngiltere’de başlayıp, Pers İmparatorluğunun Anadolu’daki gizli ateş tapınağına doğru akan bir gerilim romanı.

Clint Kelly’nin karakteri Reg Danson, ilk macerasında Ağrı Dağı’na gelip Nuh’un gemisini bulur, şükür ki yerinden oynatamaz; ardından bir tür Jurassic Park macerası için Afrika’ya yollanır.

Baptist yazarımız Gary E. Parker’ın 1999 tarihli Ephesus Fragment’ı ise, Meryem Ana’ya ait olduğuna inanılan bir parşömenin Türkiye’de ortaya çıkarılması ile açılır. Parşömeni elde etmeye çalışan güçlerin mücadelesi Türkiye’den Costa Rica’ya ve Washington’a kadar yayılır.

İlk Okudukları Polisiye / Mustafa Arslantunalı

Klasikleri okumanın, ruhsal olgunlaşma için elzem sayıldığı 1970’li yıllarda, özetlenmiş ama yine de ciltli basılmış, kapağında romantik resimler bulunan klasik romanlar bugüne kıyasla daha çok okunuyor olmalıydı. O zamanlar internet yoktu, klasiklerin çizgi romanları da henüz icat edilmemişti  ama, “100 Büyük roman” gibi vaatkâr isimler taşıyan kitaplar, romanları okumadan okumuş gibi yapmanın yollarını öğretiyor, bir yandan da hangi kitapların okunması gerektiğine dair bir fikir veriyordu. Ortaokula gelmiş bir delikanlının çocuk dergisi ya da çizgi roman okuması ne kadar ayıptı! Hafif şeylerle vakit kaybedilmemeli, önce klasikler sindirilmeli, daha sonra lisede politika ve felsefeye geçilmeliydi. Günümüz kültürünün enfantil dünyası için ağır sorumluluklar.

Bu sebeplerden ötürü ilk okuduğum polisiye, daha doğrusu polisiye niyetine okuduğum ilk kitap, Victor Hugo’nun Sefiller’inin bir özeti olmuştur sanırım. Mazlum Jan Valjan’a karşı acımasız Javert! Çizgi roman günah, klasikler makbul, hafif kitaplar –polisiye adı bugünkü kadar jenerik değildi- mekruhtu…

Üzerinde kedi kafalı logosuyla Akba’dan çıkan Aytaşı ise , okuduğum ilk gerçek [...]

Jerzy'nin namusunu kurtarmak (Sevin Okyay)

Geçenlerde, normalde okumadığım bir gazete karşıma çıktı, merak ettim, açtım baktım. Gazetenin bir köşe yazarı bir vesileyle Jerzy Kosinski’yi yerin dibine batıran bir anekdotu ikinci elden nakletmiş. Diyor ki, sözde Jerzy (kendi dilinde ‘Yeji’, Amerikancada ‘Cörzi’ diye telaffuz ediliyor) İstanbul’a geldiğinde Yazarlar Sendikası Selahattin Hilav’ı onu gezdirmekle görevlendirmiş. Bir pavyonda kavga çıkıp ’sakaletin şairi’ Jerzy masanın altına saklanınca Hilav onu ensesinden yakalayıp çıkarmış ve kendisine ‘Hergele!’ diye hitap ederek, asıl bunları yazmasını tavsiye etmiş.

Hiç de akla yakın değil. Bir defa, kimsenin Hilav’ı herhangi bir şeyle görevlendirme cüretinde bulunması söz konusu olamaz. İkincisi, gerektiğinde insanı bir bakışta yerine mıhlamasını bilen Selahattin Hoca, değil bu şartlar altındaki korkmuş bir insana, hiç kimseye böyle hitap etmez. Üçüncüsü, Jerzy dokuz yaşından itibaren bundan bin beterini görmüştür. Ayrıca o gece kendi tecrübelerinin etkisiyle önce hafiften siner gibi olsa da, hemen ardından kurşun sesleri arasında öyle bir aslan kesildi ki, birincisi ‘Otur oturduğun yerde!’ olan üç [...]

Üç Kör Fare

Üç Kör Fare
Üç Kör Fare
Nasıl koşuyorlar bak,
Nasıl koşuyorlar bak!
Hepsi de çiftçinin karısının peşinden koştular.
Kadın da kuyruklarını et bıçağıyla kesti.
Hayatında böyle garip bir şey gördün mü hiç?
Şu
Üç Kör Fare gibi…

II. Dünya Savaşı sona ermek üzereyken, İngiltere’de iki küçük kardeşin yaşam savaşı tüm acımasızlığıyla devam etmekteydi. Sekiz çocuklu yoksul bir aileden gelen O’Neill kardeşler, 8 yaşındaki Dennis ve 5 yaşındaki Terence, 1940 senesinde devlet tarafından himaye altına alınmıştı. Dört yıl boyunca birçok koruyucu aile yanında kalan kardeşler, en son Reginald and Esther Gough’ların çiftliğine yerleştirildiler. Henüz altı ay geçmemişti ki, 9 Ocak günü Bayan Gough doktora telefon açarak oğlanlardan birinin durumunun kötü olduğunu bildirdi. Doktor hemen çiftliğe koşturmasına rağmen ne yazık ki küçük çocuğu kurtarmayı başaramadı. Dennis O’Neill şiddet ve açlık yüzünden öldüğünde daha 12 yaşındaydı.

9 yaşındaki kardeşi Terence’in mahkemede yaptığı şahitlik tüyler ürpertici gerçekleri ortaya çıkardı. Çocukları evlatlık edinmelerinin karşılığında devletten para alan çiftçi ve eşi, O’Neill kardeşlere korkunç işkenceler yapmıştı. [...]

Suçun ve ruhsal karmaşaların ustası / Ezgi Ceren Kayırıcı

Ezgi Ceren Kayırıcı’nın bu yazısı Radikal Kitap ekinde Ekim 2009′da yayınlanmıştı. Kendisine yazıyı siteye taşımamıza izin verdiği için teşekkür ederiz.

İlk kitabını 1964′te yayımlayıncaya kadar, ev işleriyle meşgul ve kendi halinde bir evhanımıdır Ruth Rendell, birbiri ardına yayımladığı kitapları onu ‘gerilim kraliçesi’ yapar. Rendell’in kitapları, gücünü şiddet ve vahşi cinayet sahnelerinden almaz. Onun yaptığı, bir şekilde yaşamak durumunda kaldığımız bu suç dünyasının, hastalıklı içeriğini göstererek bir duyarlılık, farkındalık yaratmak

// EZGİ CEREN KAYIRICI

1930 yılında Londra’da doğan Ruth Rendell, İngiltere’ye Danimarka’dan gelen, Dan bir baba ve İsveç bir annenin kızıdır. Sorunlu bir aile yaşamı vardır ve üstelik yazar, genç yaşta annesini kaybeder. On beş yaşından beri yazan Rendell’in yazılarını yayımlama girişimleri reddedilir. Liseyi bitirdikten sonra gazeteciliğe başlar. 1950’de evlenir ve bir oğlu olur. Doğum sonrasında, ‘hayal gücü’nü bir haberde kullanınca işten atılır; katılmadığı bir kutlama hakkında haber yazmıştır. Bundan sonra ise, ilk kitabını (From Doon with Death) 1964’te yayımlayıncaya kadar, ev işleriyle meşgul [...]

Türkiye’de Geçen Yabancı Polisiyeler (Bölüm:5)

Amatörler

Eric Ambler’dan Günışığı (Topkapı)

Ambler’in 1962 tarihli romanı The Light of Day, Jules Dassin’in Topkapı başlığını taşıyan uyarlamasından sonra, filmle aynı isimde de basıldı. Bizde ise 1963-64 yıllarında, Bahar, Tekin ve Karaca yayınlarının “Günışığı” başlığını taşıyan üç farklı basımı bulunuyor.

Geçen ay bahsettiğimiz iki Ambler romanından (Dimitrios’un Maskesi ve Korkuya Yolculuk) farklı olarak, Ambler’in bu romanı bütünüyle Türkiye’de geçmektedir. Yunanistan’da yaşayan, paralı turistlere arabasını kiralamak gibi işlerle idare eden Arthur Simpson, bu şekilde tanıştığı Mr. Harper’dan, kabul etmeye mecbur bırakıldığı bir iş alır. Harper’ın bir dostunun lüks arabasını, karayolu ile İstanbul’a getirmesi gerekmektedir. Simpson, çeşitli silahların gizlendiği araçla sınırda yakalanıp cezaevine atılır.

Türk polisi, Simpson’ın siyasi bir amaç güttüğünden şüphelenir. Zira romanın yazıldığı yıllar ilk askeri darbemizin güncelliğini koruduğu bir dönemdir; romanda “o yıllarda Türkiye’de siyasi suçlu olmak pek tekin bir iş değildi” denir. Simpson da silahların ne amaçla taşındığını bilmez; ama bunu ortaya çıkarmak [...]

Polisiye Okuma Tarihim (A. Ömer Türkeş)

Polisiye roman okumaya ne zaman başladım? Yaş 50’ye gelince bir solukta yanıtlamak kolay değil. Ama polisiye roman merakımın babamdan geçtiğini,  henüz okumayı sökmediğim yıllarda, gözüme ilk ilişen kitaplar arasında polisiyelerin bulunduğunu söyleyebilirim. Çocukluğumun o döneminde polisiye, macera ve korku türüne merak salmamda sinema daha etkiliydi. Özellikle Christopher Lee’nin canlandırdığı Dracula serisi unutulmazlarım arasındadır.

Okuyucu olarak polisiye kültürüm(!) romanlardan önce çizgi romanlar sayesinde başlamıştır. Gazetelerdeki gündelik çizgi bantlar, Ceylan, Zıpzıp ve Doğan Kardeş’teki detektif maceraları ilk göz ağrılarım. Okumayı ilerletince, polisiye kurgusundan ziyade serüven ve maceraya ağırlık veren çocuk romanları ilgimi çekmişti. Kuşkusuz ilk sırada Jules Verne romanları yer alıyor.

Daha sonra babamın kütüphanesine dadandım. Özellikle ilkokul üçüncü  sınıftayken Siirt’e taşındığımızda başgösteren kitap sıkıntısını  gidermenin en iyi yolu babamın polisiyelerini okumaktı. Televizyonun olmadığı, gazetelerin kış mevsiminde sürekli aksadığı yıllarda polisiye romanlar ev halkının ortak zevkiydi. [...]

Aliyar Dengiz – Baba Oğul ve Hayal (A. Ömer Türkeş)

Kitapevi raflarında 370 sayfalık büyük boy bir ilk romanla karşılaşmak gözünüzü korkutabilir. Ama hiç merak etmeyin; Aliyar Dengiz, biraz uzatmış olsa bile, baştan sona hiç sıkılmadan okutuyor hikayesini.

Hitler’in bir çocuğun varlığı ya da gen teknolojisinin böyle bir çocuk yaratıp yaratamayacağı 1940’lardan beri magazinel tarih kadar bilimkurguların konusu da olmuştur. Aliyar Dengiz, söz konusu varsayımın doğruluğu üzerine yapmış kurgusunu, çocuğu da savaşın sonlarında Almanya’dan bir denizaltıyla gizlilik içinde taşımış Trabzon kıyılarına. Ne var ki, onun kimliği hakkında bilgi sahibi olanlar ya operasyonun selameti için Nazilerce öldürülmüşler ya teker teker ecelleriyle göçüp gitmişler. Zaman günümüze geldiğinde, kendilerini Nazilerin varisi olarak gören Büyük Tötön Girişim Şövalyeleri, Dördüncü Reich’i kurmak için bu çocuğun peşindeler. Onları çocuğa götürecek yegane kişi ise, geçmişteki olayın tanığı olan babasının bildiklerine ulaşabileceğini düşündükleri gazeteci Akın.

Akın’ı bu ekonomik kriz ortamında işsiz güçsüz bir haldeyken tanıyoruz. Evliliği de pek [...]