Arşiv

Abonelik

Çağan Dikenelli Polisiyeleri (A. Ömer Türkeş)

I- Kör Fahişe Bıçağı Cinayetleri

Çağan Dikeneli’nin ilk romanı mizahi ikincisi gerilimliydi. Yeni romanı polisiye türde; kapakta “Bir Melek Teyze Polisiyesi” olarak takdim edilen “Kör Fahişe Bıçağı Cinayetleri” ile bir seriye başlıyor Dikeneli. Serinin ikinci kitabı ise hazırlanıyormuş; “Yüreksöken Cinayetleri”.

Kitap isimleri sert, ama serinin kahramanı yaşını başını almış dul bir kadın; Melek Ardalı. Mahallenin, karakolun, hatta hayat kadınlarının Melek Teyzesi o. İki oğlu var. Biri polis memuru; “Beyoğlu Emniyet Amirliği’nde idari bürosunda gün bo­yu vizite kağıtlarıyla, dosyalarla uğraşarak nirvanaya ulaşmasına az bir süre kalan hödük Tuğrul”. Diğeri ise annesinin kıymetlisi genç irisi Oğul. Bir de bunamanın eşiğine gelmiş kayınpederi Nedim dede var onlarla birlikte yaşayan.

Mahalle esnafının sevip saydığı, komşu kadınların şerrinden korktuğu Melek hanım, geleneksel hayat tarzlarının çözülmediği her mahallede rastlayacağımız meraklı, dedikoducu, hazır cevap, altın günlerini kaçırmayan, kimi zaman hassas kimi zaman taş kalpli kadın tiplerinden. Ama diğerlerinden önemli bir farkı var; Melek teyze, Beyoğlu Emniyeti’nin başı sıkıştıkça yardım istediği amatör bir detektif. Yani Agahta Christie’nin Mis Marple’ına benziyor Melek Teyze. İki kadın arasındaki en önemli fark sınıfsal ve sosyal konumları. Mis Marple, İngiliz kırsalında pastoral bir hayat sürdürürken, Melek Teyze, yorgunluktan şişmiş ayaklarıyla Beyoğlu’nun karanlık ve yırtıcı sokaklarını arşınlıyor. Birisi zenginlerin malikanelerinde “five o’clock tea”lerde araştırıyor cinayetleri, diğeri pezevenk ve hırsızların takıldığı kıraathanelerde. Eh bu “küçücük” fark dillerine de yansıyor elbette. Anlayacağınız Melek Teyze’mizin hem ağzı biraz bozuk hem dili fazlasıyla masküler.

Belki de ne zamandır hiçbir olaya karışmadığı, adale­te bir katilcik bile teslim edemediği için stres yaparken tanışıyoruz Melek teyzeyle. İhtiyar kadınların kolunu kesen balici genci bulduğundan bu yana da neredeyse üç ay geçmiş. Sıkıntıdan patlayacak­mış gibi geçen, yaşlı kadını mahallenin ufak sorunlarıyla haşır neşir eden bunaltıcı üç ay… Sonunda bir sabah gazeteyi açtığında ist­ekle beklediği cinayet önündeki sayfada pırıl pırıl parıl­dıyor. Aslında gçen ay deniz kıyısında bıçakla boğazı kesilen ve cinsel organı deşilen fahişeyi gördüğünde, bunun bir seri cinayet başlangıcı olduğunu anlamış teyzemiz. Ve şimdi bir kurban daha bulununca tezi doğrulanmış oluyor; evinin banyosunda saldırıya uğrayan kadın da bir fahişe.

Neyse ki genç yaşında, yani kırkbeşinde karısından boşa­nan Asayiş Büro Amiri Cevahir komiserle ona kız bulmak için elinden geleni ar­dına koymayan Melek teyze arasından su sızmıyor… Cevahir’den hem olayların ayrıntılarını hem de her yere girip çıkabilme sini sağlayan resmi izin belgesini koparan Melek teyzenin kocaman çantası ve azman oğlu ile sokaklara fırlama zamanı gelmiştir. “O çantada neler yok ki. Bir izci çakısı, bir elektroşok tabancası, matbaacı Ekrem’in hazırladığı sah­te kimlikler, Çilingir Osman’ın hediyesi bir maymuncuk, zehirli köpek maması, ses alma aleti, gizli yaka merceği­ne sahip bir dijital görüntüleme aleti ve elektronikçi Po­lat’ın Melek Teyze için hazırladığı bir sürü akla hayale gelmez buluş… Çoğu hediye, kalanı da emekli maaşın­(lan biriktirip aldığı şeyler. Dışarıdan aksi, pinpon bir ihtiyar olarak görünen Melek Teyze araştırma bürosu açan birçok detektiften çok daha donanımlı geziyor sonuçta.”

Doğrusunu söylemek gerekirse çantadaki araç gereçten çok Oğul’un acı kuvvetinden ve her yaşlı bir kadına her kapıyı açan halk kültüründen yararlanıyor Melek teyze. Zaman zaman yüksek sesle güldürecek kadar mizahi bir uslupla sürüp giden kovalamaca sonunda cinayetler çözülüyor elbette. Ama biz de bir şerh düşmek zorunda kalıyoruz; mizahın ağırlığı o kadar öne çıkıyor ki işin polisiye yanı gölgede kalıyor. Dağarcığında birkaç sözcük ve birkaç davranış tarzından fazlası bulunmayan Oğul’un romanın her anında göz önünde bulunması anlatımı yeknesaklaştırmış. Ancak vaatkar bir “detektif” tipi yakalamış Dikeneli; ilk romanındaki mizahtansa ikinci romanındaki gerilim atmosferine ağırlık vermesini önereceğim.

II- Yüreksöken Cinayetleri

Çağan Dikeneli’nin “Melek Teyze Polisiyeleri”nin ilkinin yayımlanmasının üzerinden çok geçmeden serinin ikinci kitabı da hazırlanmış; “Yüreksöken Cinayetleri”…

Detektif tiplemesi farklı ve sevimliydi. Ama Dikenelli hem bu sevimliliğe fazla prim verip mizah öğesini abartmış hem de dağarcığında birkaç sözcükten, birkaç davranış tarzından fazlası bulunmayan Oğul’un fiziksel gücünü çok öne çıkarmıştı. Bunun serinin sonraki maceraları için ciddi tehlikeler barındırdığını vurgulamıştım. Ne yazık ki yazar “Yüreksöken Cinayetleri”nde ilkindeki anlatı kalıplarını yinelemiş ve potansiyel tehlikeler faaliyete geçmiş. “Yüreksöken Cinayetleri” bir cinayet romanı olmaktan çok Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eski İstanbul gündelik hayatından kesitler aktardığı hikayelerine benziyor. Ama Hüseyin Rahmi’nin tatlı, yumuşak ve mizahi bir uslubu vardı. Melek teyzenin bu macerasında şiddet ve o şiddeti taşıyan kaba ifadler hikayenin her bir yanına sinmiş. Şiddet kriminal olaylardan kaynaklanmıyor. Hatta neredeyse son yüz sayfasına kadar cinayetlerin sadece bilgisiyle yetiniyoruz. Şiddetin kaynağı bizzat Melek teyze ve oğlu Oğul. Kendisine iyi davranmayan mahalle esnafına türlü kumpasla dünyayı zindan eden, yaptığı şantaj planlarıyla büyük oğlunun sevdiği genç kızın ölümüne neden olan, Oğul’a ikide bir adam dövdüren Melek teyze, bu macerada bütün sevimliğini yitirip habis bir kişiliğe bürünüyor. Küfürden, tacizden, darptan dayaktan geçilmeyen hikayede, parçalanmış insan uzuvlarına bakarken ‘Valla, bu resimler de çörekle pek güzel gidiyor ayol, tavsiye ederim çocuklar” diyen bir roman kahramanını hiç de sevimli bulamıyoruz.

Bulunan parçalanmış, başları gövdelerinden ayrılıp iç organları çıkarılmış iki cesetle başlıyor hikayenin polisiye kısmı. Melek teyze işe el atıyor. Yaşlı kadının şiddetle yoğrulmuş ruh halini de yansıtan kısa bir alıntıyla aktaracağım cinayetlerin mahiyetini: “Başlar yalnızca göz­dağıydı. Başka bir anlamı olduğunu sanmıyordu. Hımm. Ya iç organlar? İşkembeyi oyalarken gözlerini kısıp du­daklarını şaplattı. Bu rahatsızlık veren hissin kaynağını bir türlü bulamıyordu. Allah Allaah! Tahtanın üstüne yerleştirdiği işkembeyi küçük küp parçalara keserken Meki ile Kurtuluş’un özelliklerini karşılaştırdı bir silme. Başka başka alanlarda da olsa ikisi de suça bulaşmış adi tiplerdi. Mutlaka katille bir noktada çatışnıış olmalıydı­lar. Ama çatıştıysalar bile o piskopat niçin iç organlarını da çıkarsın? Kümesteki tavuklara yedirmek için mi? Yoksa bu adam bir kedi sever mi? Yamyam mı yoksa? O zaman beyni niye kaçırsın, en lezzetli yeri niye çöpe atsın? Yanaklar falan da mis gibi olur haşlandığı zaman. Kasap? Hadi canım. İç organları ne yaptı bıı herif? Ne yaptı? Bunu bulmalıyım…”

Her ne kadar işe koyulsa bile etrafındaki insanlara zarar vermekten cinayetleri kovalamaya bir türlü vakit bulamıyor Melek teyze. Nitekim Çağan Dikenelli de polisiye kurgunun işlemediğinin farkına varmış olacak ki, birkaç yerde kahramanına “bir türlü şu cinayetlerle ilgilenemedim” dedirtmiş. Yukarıda da belirttiğim gibi, işin polisiye kısmına son yüz sayfada sıra gelecek, teyzemizin yolu organ ticareti yapan kötü ve karanlık insanlarla çakışacak ve olay biraz Oğul’un bilek gücü biraz da mahalledeki çocukların yardımlarıyla sonlanacaktır. Anlatılan onca gereksiz ayrıntıdan sonra sabrınız kaldıysa elbette…

Gerek polisiye kurgusu gerek içerdiği şiddet ve gerekse de kaba saba diliyle “Yüreksöken Cinayetleri” sıkıcı ve başarısız. Umarım Melek teyze polisiyelerinin sonuncusudur.

Küçücük Hatalar (M. Şeref Özsoy)

Agatha Christie’nin 11 kayıp gününün Orhan Veli’yle birlikte geçirdiğini iddia eden Deniz Kutlukan’ın Nisan 1997 tarihli Negatif dergisindeki yazısını görünce şok oldum.

“Agatha Christie kocası Archie’nin aldatması sonucu on bir gün ortalıktan kayboldu ve biz onun bilinmeyen bu on bir gününü nerede, kiminle ve nasıl geçirdiğini ortaya çıkardık… Bu tarihi bilgiyi siz okurlarımızla paylaşmaktan gurur filan duyuyoruz. Agatha Christie, bu on bir günü Orhan Veli’yle birlikte geçirmiş. Ve iki ünlünün ilişkisi başlangıçta tamamen arkadaşlık ilişkisiymiş. Aşk sonradan gelmiş… Ve aşkları sırasında Orhan Veli tam 30 mektup göndermiş Agatha’ya.”

1926 yılında benim bildiğim kadarıyla on gün boyunca ortalıkta gözükmeyen ve kendisinden hiçbir haber alınamayan Agatha Christie’nin arabası bir göl kenarında bulunur. Üstelik ağaca çarpmış olan arabanın içindeki bavullar etrafa dağılmıştır. Yazarın gölde boğulduğu düşünülmüşse de on gün sonra hiçbir şey olmamışçasına ortaya çıkan yazar, 1976 yılında 85 yaşında ölür ama, bu sır olan on gün ne yaptığını hiç bir zaman açıklamaz.

Orhan Veli’nin 1914′te doğduğunu bilmesem, 1926′da 12 yaşında olduğunu hesaplayamasam ben de bu şahane habere hemen inanacağım ama, ne yazık ki hayretler içerisinde yazıyı okumaya devam ettim:

“Orhan Veli, şairliği ve akşamcılığının yanında sıkı bir polisiye okuruydu aslında. İşte bu gizli kalmış yönünü yıllar sonra ortaya Negatif çıkardı. O yıllarda ülkemizde polisiye roman pek popüler bir yazın türü olmadığından şairimiz hep yabancı kaynaklara yönelmek zorunda kalıyor, yurt dışına giden bir arkadaşına büyük bir hassasiyetle verdiği siparişlerin başında hep dedektif romanları geliyordu. Conan Doyle okuyarak başlamış sanırız bu işlere.

O dönem sık sık yurtdışına giden bir arkadaşı şöyle diyor; ‘Ne zaman garpa yolum düşse, elime bir liste tutuşturur ve bunları almadan gelme sakın derdi rahmetli. Ona yapabileceğiniz en büyük kötülük henüz okumadığı bir polisiye öyküdeki katili söylemek olurdu…’

Orhan Veli’nin bu merakı Agatha Christie’nin kitaplarıyla tanışınca gerçek bir tutku halini aldı. Arkadaşları Orhan Veli’nin bir dönem kendisine bir safari şapkası aldığını ve ortalıkta Hercules Poirot gibi pipo içerek dolaştığını söylüyorlar. Tavırları ve imajıyla gerçek bir dedektif görüntüsü çizerek Beyoğlu meyhanelerinde boy gösterirmiş kendisi. Onun bu merakını bilen arkadaşları kendisine Şair Poirot diye bir lakap takmışlar. Rakı muhabbetlerinin sonlarına doğru herkes iyice kafayı bulduğunda Orhan Veli ayaklanır ve Poirot’nun mühim monologlarını ezberinden okumaya başlarmış.

Orhan Veli Agatha Christie’ye olan hayranlığı sonucu ona mektup yazmaya başlamış. Derin bir hayranlıkla kaleme aldığı bu mektupların çoğu şimdi kayıp.

Fakat yine o dönemki bir arkadaşının anlattığına göre rakı muhabbetlerinin sonlarına doğru bu mektuplar hep mevzu edilir ve arkadaşları Orhan Veli ile bu umutsuz aşkı yüzünden dalga geçerlermiş. Ama Orhan Veli hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmaz, onların değdirmelerine aldırmazmış.

Orhan Veli yaklaşık üç yıl boyunca İngiltere’ye otuz kadar mektup yazmış. Tabii Agatha Christie’nin bu mektupları fark etmesi biraz zaman almış. Günde yüzlerce mektup alan Agatha bu mektuplar içinden Türkiye’den gelen özel bir tanesini fark edene kadar uzunca bir zaman geçmiş. Fakat sonra Orhan Veli’nin duygu dolu, hisli mektuplarından birini keşfedince, ki bir iddiaya göre zarfın içinde kuru ve sarı bir gül varmış, o da cevap yazma gereği duymuş.

Kafka ile Milena gibi mektuplar sayesinde bir arkadaşlık doğmaya başlamış aralarında. Orhan Veli ona şiirlerini İngilizce’ye çevirerek yazmış, Agatha da o sırada yazmakta olduğu yeni kitap hakkında bilgilendiriyormuş şairimizi.

Bu iki önemli edebiyatçı arasındaki arkadaşlık yavaş yavaş aşka dönüşmüş olmalı ki Agatha bir ara Doğu Ekspresine atlayıp İstanbul’a gelmiş. Kendi hayat hikayesi içinde 11 günlük bir muamma olan bu günleri İstanbul’da, Orhan Veli’yle birlikte geçirdiğine dair sağlam kaynaklar var elimizde. Görünen o ki Agatha, Orhan Veli’nin yoğun ve ısrarlı davetlerine en sonunda karşılık vermeye karar vermiş olmalı. Aralarındaki mektup arkadaşlığının nasıl ve ne zaman bir aşka dönüştüğü belirsiz fakat Beyoğlu sokaklarının ve meyhanelerinin bu işte parmağı olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Yine arkadaşlarının anlattıklarına göre Orhan Veli, Agatha’yı bir akşam Degüstasyon meyhanesine götürmüş ve rakı içmeyi sevmeyen mektup-sevgilisine rakı içirerek, onu sarhoş etmiş. Tabii sonra Agatha’yı Degüstasyon’dan Pera Palas’a kadar taşımak zorunda kalmış. Gecenin geri kalanının nasıl geçtiği konusunda elimizde yeterli doküman yok, o yüzden kimsenin günahını alamayız.

Orhan Veli’nin dostları, onun on bir gün boyunca hayattan çok zevk alan, mutlu bir insan olduğundan söz ediyorlar. Agatha ile beraber Piyerloti’ye, Emirgan’a gitmişler. Onları Sultanahmet’te nargile içerken gören bir görgü tanığı bile var. O yıllarda Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde mangalcılık yapan bir tanığın ağzından dinliyoruz;

‘Orhan Veli yanında ecnebi bir bayanla gelince çok şaşırdık. Zira genelde yalnız gelirdi. Beraber iki elmalı nargile içtiler. Yanındaki bayanla bizim anlamadığımız bir dilde uzun uzun konuştular. Kırk yıllık ahbap gibiydiler.’ Edebiyat çevrelerinde hatırı sayılır bir şaşkınlığa yol açacağına inandığımız bu önemli bilgileri tarihin tozlu sayfaları arasından çekip çıkarmayı kendimize görev bildik. Bu iki önemli şahsiyet arasındaki aşkın bu güne kadar bilinmemesi, bu aşkın ne kadar özel ve anlamlı olduğunu gösterir diye düşünüyoruz.”

Bir solukta okunan yazı, soğuk havada denize düşmüşçesine etkiliyor insanı. 12 yaşındaki Orhan Veli’yi düşünmeyi bir kenara bırakıyorum, Fransızca değil de İngilizce bilen bir şair Orhan Veli’yi hayal etmeye çalışıyorum. Kendisinden 23 yaş büyük bir kadınla birlikte olamaz diyemedim. Ne de olsa kendisi, aşklarından bahsettiği Aşk Resmigeçidi’nde yazmıştır bunu:

Üçüncüsü Münevver Abla, benden büyük
Yazıp yazıp bahçesine attığım mektupları
Gülmekten katılırdı, okudukça.
Bense bugünmüş gibi utanırım
O mektupları hatırladıkça.

Tüm bunları düşünürken yazının altındaki bit kadar harflerle, baş aşağı yazılan birkaç kelime dikkatimi çekiyor:

“Yukarıdaki yazı bir nisan parodisidir. Ciddiye almayınız”

İşte o zaman kafamda şiir kaçkını şimşekler çaktı ve neden hiç tarih verilmediğini ya da ‘bir arkadaşın’ isminin söylenmediğini anlayabildim… ‘Parodi’yi hoş bulduğumu belirtmemin yanı sıra; yaş ve yabancı dil bilgisi gibi bir iki ufak (!) detayı daha uygun olabilecek bir yazar yerine Orhan Veli’yi seçerek bana bu yazıyı yazmaya malzeme hazırlayan Deniz Kutlukan’a ve Negatif’in o dönemdeki yazı işlerine teşekkürü bir borç bilirim.

Benzer hatalar ya da eksiklikler her zaman olmuştur. Bir başka örnek Asım Bezirci’nin hazırladığı yaşamı, kişiliği, sanatı, eserleri ile Orhan Veli’dedir. Kitabın hiçbir baskısının sonundaki kaynakçada, Orhan Veli’nin çevirilerinin arasında Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında yayımlanan Jean Anouilh’un Antigone adlı eseri bulunmamaktadır. Oysa ki Orhan Veli’nin iki basım yapan tek çevirisi budur ve üstelik Ankara’da Küçük Tiyatro’da (açık saçık bulunan sahneleri çıkarılarak da olsa) oynanmıştır da… Bunun yanı sıra Moliere’den yaptığı çeviriler kimi baskıda (Can Yayınları ve Altın Kitaplar) iki, kiminde (Evrensel Yayınları) üç çeviri gözükse de sadece 1979 tarihli dördüncü basımda (Gözlem Yayınları) doğru rakam verilmiştir. Orhan Veli, Moliere’in dört eserini (Tartuffe, Sicilyalı Yahut Resimli Muhabbet, Versailles Tuluatı ve Scapinin Dolapları) Türkçe’ye çevirmiştir.

Yine Asım Bezirci’nin incelemesindeki bir başka ‘baskılar arası ilginçlik’ ise kitabın sonundaki ‘Basında Yankılar’dadır. Mehmed Kemal 7 Kasım 1972′de Barış Gazetesi’nde bu kitapla ilgili yazdığı yazıda Asım Bezirci’nin bir yanlışını düzeltir:

“Sayın Bezirci izin verirse, bir noktayı açıklığa kavuşturmak istiyorum: Orhan’ın ‘Böyle havalarda istifa ettim… Evkaftaki memuriyetimden…’ diye iki dizesi vardır. Bezirci, ‘Buradaki Evkaf sözü için bütün hayatını daire ile ev arasında geçiren, bundan başka hayat bilmeyen küçük memuru anlatmaya en elverişli kelime idi’ diyor. Çünkü Orhan, PTT’de çalışıyor, ordan istifa ediyor, evkaf sözcüğünü kullanıyordu. Bunu açıklayacağım işte.

Orhan’ın çalıştığı PTT, Evkaf apartmanında idi. Orhan, Evkaf’taki PTT’de çalıştığı için oradan ayrıldı. Bu sözü bunun için de söylemiş olabilir. Bunu Şahap Sıtkı’dan ve Melih Cevdet’ten de sorabilir. Başka tanıklar da vardır sanıyorum. Avukat Mennan Cemil, Reşat Cemal Emek, Kemal Zeki Gençosman….”

Ne var ki Asım Bezirci, Mehmed Kemal’in bu düzeltmesini Cem Yayınları’nın baskısına koysa da sonraki baskılardan bu paragraflar nedense çıkarılır. Böylece bu not da diğer yayınevleri sayesinde küçücük hatalar listesine dahil edilir.

Memet Fuat’ı da dikkati için kutlamak gerek. Varlık Yayınları’nın hazırladığı Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri’nin sekizinci basımında bir yanlış bulmuş. Destan Gibi’nin birinci baskısıyla karşılaştıran yazar, Yaşar Nabi’ye bu yanlışı ‘özel olarak’ söyler. Dokuzuncu baskıda bu yanlışın düzeltilmemiş olması üzerine bir yazı yazar:

“Destan Gibi’nin birinci baskısına göre bu parçada iki yanlış var: ‘İskeleye yanaşsın’ dizesi, ‘Hele şu Haliç vapuru’ndan sonra gelecek; ‘Ne de gurbet elde yalnız’ dizesinin sonunda ise virgül değil, nokta olacak.

Kitabı baştan sona inceleyip de bulmuş değilim bunları. Sekizinci baskıyı karıştırırken gözüme çarpan yanlışların en önemlisi bu dize yanlışıydı, dokuzuncu baskıda düzeltilmiş mi diye baktım, düzeltilmemiş. Bütün Şiirleri’nin onuncu baskısını Orhan Veli’nin kendi yayımladığı ilk baskılarla karşılaştırarak hazırlamak gerekiyor.”

Yaşar Nabi böylesi bir tepki karşısında ne yaptı bilmiyoruz ama, Bütün Şiirleri’nin onuncu basımında bu yanlışın düzeltildiğini görebilirsiniz.

Aile Dergisi’nin 1947 yılının ilk sayısında yaptığı ise bambaşka bir yanlışlıktır. Aileler için yayımlanan bir dergide Denizi Özliyenler İçin şiirinin bazı mısraları yer alamazmış, bu yüzden çıkarılan mısralar şunlardır:

Köpükler ki insanlarla
Zinaları ayıp değil.

Aynı Aile dergisi, Orhan Veli’nin ölümünden sonra da (İlkbahar 1951 sayısında) iki şiir yayımlar. Şevket Rado’nun şiirlerle ilgili yaptığı açıklama daha sonradan unutulanlar denizinde dibe gömülerek balçık tarlasında kaybolur. Böylece bu şiir Orhan Veli’nin istemediği şekilde yayımlanmaya başlar:

“Bu sayımızda Orhan Veli’nin en son yazdığı iki şiirini neşrediyoruz. Orhan Veli bu şiirleri bana ölmeden iki ay evvel getirmişti. İkisinin de yaşamaya dair oluşu şimdi insanın yüreğini sızlatıyor.

Arka sahifelerde göreceğiniz bu şiirleri, Aile dergisi üç ayda bir çıktığı için hemen neşredememiştik. Orhan Veli şiirleri bıraktığından bir ay sonra tekrar geldi. Yaşamak adlı şiirinin son üç mısraını çıkaracağını söyledi. Ben bu üç mısraın, şiirdeki en güzel mısralar olduğunu söyledim.

-Evet, dedi, öyle ama lüzum yok. Ondan evvelki mısralarda her şey anlatılmış oluyor. Son üç mısra bir tekrardır; lüzumsuz tafsilattır. Çıkarırsak şiir daha tamam, daha mükemmel olur.

Ben kendisine aynı fikirde olmadığımı tekrarlamakla beraber neşrederken çıkaracağımı söyledim. Müsterih; çıktı gitti.

Orhan Veli’nin şiir anlayışı ve çalışma tarzı hakkında bir fikir verir ümidiyle aramızda cereyan eden konuşmayı da, şiirin sonunda ayrı karakterlerde harflerle yazılan:

Yaşamak kolay değil ya kardeşler
Ölmek de değil?
Kolay değil bu dünyadan ayrılmak

mısralarını da aynen, ilk yazmış olduğu gibi neşrediyorum. Şair hayatta olsaydı şiirde bu son kısım bulunmıyacaktı.

Bu sayıda neşrettiğimiz her iki şiirin de Orhan Veli’nin en güzel şiirlerinden olduğunu söylemeğe bilmem hacet var mı?

RUBAİ

Ömrün o büyük sırrını gör bir bak da
Bir tek kökü kalmış ağacın toprakta
Dünya ne kadar tatlı ki binlerce kişi
Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta

YAŞAMAK

Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Gönül verip türkü söylemek yar üstüne;
Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,
Gündüzleri gün ışığında ısınmak;
Şöyle bir fırsat bulup, yarım gün,
Yan gelebilmek Çamlıca tepesine…
-Bin türlü mavi akar Boğaz’dan-
Herşeyi unutabilmek maviler içinde.

II

Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hala yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda.
Yaşamak kolay değil ya, kardeşler,
Ölmek de değil;
Kolay değil bu dünyadan ayrılmak”

Bu ‘lüzumsuz tafsilat’ları unutmamak şartıyla bir kenara bırakalım ve bir başka şiire uzanalım:

Bir çocuk uzaklarda ve keçiler
Sazlıklar arkası bakarken ufka
Şarabı iki sevgi arası ver
İki dost arası Orhan’la Kafka

İki dost arası şarabı yudumlayan şair Oktay Rifat, 1988 yılının nisan ayında ölerek kötü bir şaka yapmıştır ama, arkasından yazılanlara bakacak olursak, bu küçücük hatalara ek yapma şansımız doğar…

20 Nisan 1988 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, ilk sayfadan duyurur şairin ölümünü. Bir de fotoğraf kullanırlar. Orhan Veli, Şinasi, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in yan yana oturdukları bu fotoğrafın altında bir şiir ve şiirin Oktay Rifat’ın ölümü üzerine yazıldığını açıklayan bir not yazılıdır. Oysa bu şiir, Melih Cevdet’in 1946 tarihinde yayımlanan Rahatı Kaçan Ağaç adlı kitabındaki Fotoğraf şiiridir ve son mısrada Oktay Rifat’ın ölümü ardından yazılmadığı açıkça bellidir:

Dört kişi parkta çektirmişiz;
Ben, Oktay, Orhan bir de Şinasi.
Anlaşılan sonbahar:
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli;
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar.
Henüz babası ölmemiş Oktay’ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan Süleyman Efendi’yi tanımamış.
Lakin ben hiç böyle mahzun olmadım.
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Halbuki hayattayız hepimiz.

Ne şanssız bir ölüm Oktay Rifat’ın ölümü çünkü, ardından yazılanlarda hep hata var. İşte 1 Mayıs 1988 tarihli Nokta dergisi ve dergide yazılanlar:

Bugünlerde Oktay’la ben / aynı kıza aşığız” diyordu Orhan Veli bir şiirinde. Oktay da bildiğimiz Oktay Rifat. Nasıl olmuştu da aynı kıza aşık olmuşlardı bilinmez ama, bilinen bir şey, her akşam kızın evinin bulunduğu sokaktan geçtikleri ve bir adam boyu pencerenin altına geldiklerinde, birbirlerinin omuzuna basarak pencereye yükseldikleri… Bir başka bilinen şey de, bu yükselmelerden birinde Orhan’ın pencerede kızın babasıyla yüz yüze gelmesi ve atladığı gibi Oktay Rifat’ın omuzlarından, arkasına bile bakmadan tüymesi…

Orhan her zaman olduğu gibi aceleciydi. 36 yaşında terk etti diğer ‘Garip’leri. Oktay Rifat’la Melih Cevdet’in ise geçen zaman içerisinde ‘Garip’liklerinden eser kalmadı. Ama Orhan Veli’nin arkasından ‘Son Yaprak’ı neşreden Oktay Rifat, bir ‘Son Yaprak’ da kendisi için isterdi herhalde… Oysa Orhan Veli’nin yanına gömülmesine bile izin vermediler…


Bir zamanlar ‘Güzellemeler’ söylemişti. ‘Perçemli Sokak’ta ‘Aşağı Yukarı’ dolanarak. Sonra aynı sokağın ‘Aşık Merdivenleri’nde oyalandı. ‘Bir Cigara İçimi.’ Aradan yıllar, yıllar geçti. ‘Koca Bir Yaz’ boyunca ‘Dilsiz ve Çıplak’ hissetmeye başladı kendisini. Sonra yaz bitti, ‘Elleri Var Özgürlüğün’ dedi bir gün ve ‘Denize Doğru Konuşma’lar yapmaya gitti…

Gidiş o gidiş…”

Nokta’nın yazarı, bu yazıyı yazarken hangi kaynakları kullandı bilmiyorum ama, benim elimdeki kaynaklara göre Orhan Veli’nin Oktay’a Mektuplar ismiyle yayımladığı şiirinin ikinci bölümü şöyle:

Şu anda dışarıda yağmur yağıyor
Ve bulutlar geçiyor aynadan
Ve bugünlerde Melih’le ben
Aynı kızı seviyoruz.

Yani yazının daha ilk cümlesinde çukura düşmüş Nokta’nın sayın yazarı… Ve çukurdan uydurmaya devam etmiş…

Son Yaprak’ı çıkaranlardan biri olan Oktay Rifat, kendisi için de bir Son Yaprak istermiş! Hiç sanmıyorum şairin böyle bir şey isteyeceğini, hem ne anlamı kalır o zaman Yaprak’ın Son olmasının?

Bir de Orhan’ın yanına gömülmesine izin verilmemesi meselesi var ki şairin Pembe Yalı şiirinin şu dizelerini okuyanlar bunu da istemeyeceğini düşünürler sanırım:

Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı
Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem
Taze ekmek bir parça beyaz peynir
Şimdi olsa şuracıkta rakı içer
Denize mi bakar kim bilir.

Bu da yetmez derseniz, şiirinin kapılarını Orhan Veli için sonuna kadar açan şairin;

Gel gel kardeşim Orhan
Benim ellerimi al
Benim gözlerimi kullan

diyen şairin Karacaahmet adlı şiirini de okutayım sizlere, benim yerime şakağınıza dayayacağınız bir silahın zoruyla:

Akşamları parka çıkmaktı
En büyük eğlencesi
Şair Orhan Veli’yi
Melih Cevdet’i severdi hayatında
Ağaçlardan kavağı severdi
Yıldızları da severdi
Ve en rahat
Anasının serdiği döşekte uyurdu
Şimdi burada yatıyor

M. Şeref Özsoy

KANIK’sadığım biri ORHAN VELİ

Ayna Yayınları – Nisan 2001

Türkiye’de Geçen Yabancı Polisiyeler (Bölüm:2)

Agatha Christie

Doğu Ekspresinde Cinayet

Polisiyenin “kraliçesi”, Guiness rekorlar kitabında tüm zamanların en çok satan yazarı ünvanına sahip. Buna karşın, yaşamında hiçbir zaman, herhangi bir romanı ile en çok satanlar listesinin zirvesinde yer almaması ilginçtir.

Okurlara yazarın en bilinen romanını sorsanız, ilk akla gelenlerden biri, şüphesiz, “Doğu Ekspresinde Cinayet” olacaktır. Özgün basım tarihi 1934 olan roman, iki yıl sonra dilimize Vakit cep kitapları serisinden çıkan “Şark Ekspresindeki Cinayet” ile kazandırıldı. Roman İstanbul’da geçmez; ancak Poirot, Suriye dönüşü, İstanbul’da birkaç gün gezinmek için, Toros ekspresi ile ülkemize gelir. Ner var ki, Tokatlıyan oteline yerleşmesinin hemen ardından gelen acil bir telgraf sonucu, Orient ekspresinde yer ayırtıp, ülkemizi terk etmek zorunda kalır.

Romanın ilginç yanı, finalinde Poirot’nun takındığı tavrın meşruiyetinin su götürür olmasıdır. Cinayetten hiç hoşlanmadığını her fırsatta tekrarlayan Belçikalı detektifimiz, istisna oluşturacak bir karara varır. Nitekim, bu kararı kendisine daha sonraki bir macerasında, Ölümle Randevu’da anımsatılır; Poirot bu ithama sinirlenir.

İstanbul Yolunda Bir Macera

Parker Pyne, Agatha Christie’nin pek bilmediğimiz bir karakteri. Pyne, Doğu Ekspresinde Cinayet ile aynı sene yayınlanmış olan Parker Pyne Investigates’de 12 adet öyküde yer alır. Daha sonra eklenecek iki öyküyle, yazarın Parker Pyne öyküleri 14 adedi bulacaktır.

Parker Pyne, bildiğimiz anlamda bir detektif değildir. Gazetelere verdiği ilanla mutsuz insanlara yardım etme vaadinde bulunan Pyne, bir tür yaşam koçudur. Müşterilerine bazı muammaların çözümünde yardımcı olur, ancak cinayet soruşturmaları üstlenmez. Agatha Christie’nin Parker Pyne öyküleri, cinai romanlarına göre daha hafif, keyifli bir okuma sunar.

Dilimizde Parker Pyne öykülerinin altısı, 1963 yılında Hareket gazetesinin ilavesi olarak yayın şansı buldu. İstanbul Yolunda bir Macera, Parker Pyne Investigates’de “Have You Got Everything You Want?” adıyla yer alır. Öyküde Parker Pyne, kocası ile İstanbul’da buluşmaya giden yol arkadaşına, çalınan mücevherlerini bulması için yardım eder. Muammanın çözümü İstanbul’da Tokatlıyan otelinde gerçekleşir. Öyküde Agatha Christie, bir iki cümle ile, Haliç’te cami minarelerine karşı, bir akşamüstü manzarasının güzelliğini betimlemekle yetinir.

Çeviride ise Parker Pyne, “İstanbul!.. Dünyanın en güzel şehri!” diye başlayıp, Yeni Cami’den Üsküdar’a, Yüksekkaldırım’dan Topkapı Sarayı’na kadar, paragraflar dolusu methiyeler düzer. Çevirmenin Parker Pyne’ı, sokakta “bul karayı al parayı” oynar, alaturka müzikten hoşlanır, nerdeyse müslüman olup ülkemize yerleşecek kıvama gelir.

Dennis Wheatley

Edgar Wallace, gerilimin kralı ise, Wheatley -bir zamanlar- prensi idi. Kariyerine 30′lu yıllarda yazdığı macera ve katil kim romanlarıyla başlayan Wheatley, 60′lı yılların çok satan yazarları arasına girdiğinde, 50′den fazla eseri vardı. Wheatley, ilk eseri The Forbidden Territory’nin (1933) kazandığı başarı ile Hitchcock’ın ilgisini çekmiştir. Ancak asıl ünü, bir sene sonra yayınlanan The Devil Rides Out ile gelir.

İstanbul’un Hadımı

Devil Rides Out’tan bir sene sonra Wheatley, İngiliz gizli servisinde görev yapan bir dostuna ithaf ettiği bir casus / entrika romanı kaleme aldı. The Eunuch of Stamboul, doğrudan filme çevrilmek üzere yazılmıştı; aynı yıl içerisinde de filmi gösterime girdi. Romanın başlığında geçen hadım kelimesi dolayısıyla filme farklı bir isim verildi: The Secret of Stamboul.

Romanda, yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nde bir darbe tezgahlayıp, yönetimi ele geçirmek isteyen bir Arap prensi vardır. Prens Ali’yi durdurmak, kız arkadaşının babası tarafından İstanbul’da bir tütün ambarında görevlendirilmiş olan eski bir ordu mensubuna düşer.

Georges Simenon

Abidin Dino, Kısa Hayat Öyküm adlı otobiyografide Simenon’a boğazda kurdukları bir komployu anlatır. Boğazda, Ostrorog ailesine ait bir yalıda, İstanbul’a yolu düşen her ünlü Fransız için mutlaka bir davet düzenlenirmiş. Simenon’un yolu düşünce, yazarı uydurma bir esrar tekkesine götürüp, uydurma bir polis baskını ile karşıladıktan sonra, bu yalıya davet etmişler, İstanbul’da geçen bir polisiye yazmak isteyeceği düşünülerek, buna uygun bir tezgah kurmuşlar.

Dino’ya göre, Simenon bu oyunu yutmuş görünmüş, ancak intikamını da Avrenos’un Müşterileri’ni yazarak almıştı.

Ne var ki Simenon, İstanbul’a Paris Soir adına Troçki’yle söyleşi yapmak için geldiği 1933 senesinde, Maigret romanları yazmaya son verip, kendini drama türünde kanıtlamak arzusundaydı. Maigret serisine bir daha döndüğünde, aradan sekiz yıl geçmiş olacaktı. Dolayısıyla Simenon’un, konusu Türkiye’de geçen bir polisiyesi maalesef yoktur. 1933 senesindeki İstanbul / Büyükada seferinden evvel, Sovyetler Birliği’ne de yolculuk etmiş, bu ziyaretlerinin ilk sonucu olarak Les gens d’en face (Karşı Penceredeki İnsanlar) romanını yazmıştı. Roman, Türkiye’nin Batum konsolosluğu görevine atanmış Adil Bey’in öyküsünü anlatır. Konusu Batum’da geçen, yeni atanan Türk konsolosunun Stalinci sistemin korkulu ve güvensiz atmosferinde geçirdiği günleri anlatan, başarılı bir romandır. 1962 yılında Hürriyet yayınları tarafından dilimize çevrilip yayımlandı.

Eminönü’nde Avrenos Meyhanesi

Simenon’un 1935 yılında yazdığı Les clients d’Avrenos ise, Ankara’da başlayıp İstanbul’da devam eden bir dramadır. Bu sefer kahramanımız, Türkiye’de Fransız konsolosluğu’nda çalışan Bernard de Jonsac’tır. Jonsac, Ankara’da Kara Kedi gece kulübünde çalışan Macar kız Nouchi’yi de peşine takarak İstanbul’a gelir. Kısa sürede ümitsizce bağlandığı 17 yaşındaki dansözün sınırdışı edilmesini engellemek için onunla evlenir.

Les clients d’Avrenos, dilimize ilk olarak Çetin Altan tarafından çevrilip 1949 yılında Zafer gazetesinde tefrika edilmiş. Ardından 1991 tarihinde Yılmaz yayınları, son olarak da 2007 yılında Çiviyazıları yayınevi tarafından farklı çevirilerle yayınlandı. 1996′da Fransız televizyonu için çevrilen TV filminde Menderes Samancılar, Mahir Günşıray gibi oyuncularımız da rol aldılar.

Ahmet Tulgar – “Volkan’ın Romanı” (A. Ömer Türkeş)

Gazete yazılarıyla tanıdığımız Ahmet Tulgar, “Volkan’ın Romanı” ile ilk kez romanı denerken alışılageldik gazeteci-yazar romanlarından gerek içerik gerekse de uslup açısından farklılaşan çarpıcı bir metin koymuş ortaya.

“Volkan’ın Romanı” siyasi polisiyenin iyi bir örneği. Olaylar bildik, katiller belli, kurbanlar malum… Okuyucuyla hikaye arasındaki ilişkinin bu denli organik olması, kimi zaman olumsuz sonuçlar doğurabilir. Ne var ki Tulgar bu hataya düşmüyor. Yıllardır gözlerimizin önünde cereyan eden siyasi toplumsal olgular arasından gözden kulaktan kaçanları bir yazar duyarlılığı ile toplamış ve özgün bir hikaye kurgulamasını bilmiş.

Babalar ve oğullar

Roman kahramanı Volkan Öztoprak, sıradan ve silik bir polis memuru. Teşkilatta adı hala saygıyla anılan babasının gölgesinde kalmış. Sadece polisliği değil gölgede kalan; Volkan, babasının güçlü erkek kimliğinin altında da ezilen, cinsel tercihini yapamayan bir genç. Babasının hiç şaşırmadığı yollarda o hep kaybolmuş. Nitekim, ait olmadığı bir kimlikle yaşamanın daralmışlığından sıyrılmak isterken, bir futbol takımına düzenlenen silahlı bir saldırı etrafında gelişen  komplonun içinde buluyor kendisini. [...]

İlk Okudukları Polisiye / Hikmet Hükümenoğlu

Yaş beş ya da altı; okuduğum ilk resimsiz kitaplar, aynı zamanda okuduğum ilk polisiye romanlar olmalı: Enid Blyton’ın Afacan Beşler ve Gizli Yediler serileri… O zamanlar işin polisiye boyutundan çok ağaç evlerin, zencefilli kurabiyelerin ve limonataların büyüsüne kapıldığımı itiraf etmem lazım. Bir de  kahramanların suçluları takip ederken gürültü yapmamak için giydikleri lastik tabanlı ayakkabılar aklımda kalmış. Yaz tatillerinde Kıbrıs’a gidenlere kaçak Converse ayakkabı sipariş ettiğimiz yıllardan bahsediyorum.

Ortaokulda ilgim korku ve bilimkurgu alt-türlerine kaydı. Tabii bir yandan da elime geçen bütün Agatha Christie’leri okudum. Aslında onları romandan ziyade bir nevi sudoku olarak kabul ediyorum, fakat On Küçük Zenci’yi ayrı bir yere koymam lazım. Okuduğumda öyle etkilenmiştim ki, oldum olası kusursuz polisiye romanın o olduğunu düşünürüm. Kim bilir, şimdi tekrar okumaya kalksam belki hayal kırıklığına uğrarım. Bir de Pınar Kür’ün Bir Cinayet Romanı’ndan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Hem eli yüzü düzgün yerli bir polisiye olmasından, hem de zamanında çok yenilikçi sayılacak postmodern kurgusundan [...]

Türkiye’de Geçen Yabancı Polisiyeler (Bölüm:1)

Konusu Türkiye’de geçen yabancı polisiyelere göz attığımızda, ülkemizin iki farklı sebeple mekan olarak seçildiğini görürüz. Birincisi, klasik polisiyede, İngiliz salon polisiyesi şablonundan uzaklaşılıp, egzotik mekanlara yer verme eğilimidir.

İkincisi, Türkiye’nin, klasik casus romanında düşman addedilen SSCB ile komşu, Batı müttefiki bir ülke olmasıdır. Bu tür casus romanlarında, ülkemizin İngiliz veya Amerikalı ajanlarla, Rus meslektaşları arasında geçen çarpışmalara sahne olduğunu görürüz.

Soğuk savaş dönemi casus romanlarının yerini bugün, uluslararası terör ve suç örgütlerini, uyuşturucu mafyasını konu eden suç romanları aldı. Bunlar arasında da, Kurtlar İmparatorluğu gibi örnekler görüyoruz.

Yazımda, mekan olarak ülkemizi seçen polisiyelerin olabildiğince tam bir dökümünü vermeye çalıştım. Çoğu dilimize çevrilmemiş eserleri, kimine daha çok, kimine sadece bir iki cümle yer vererek, tanıtmak istedim. Yazının ilk bölümünde, orijinal yayın tarihi 1960 ve öncesinde olan polisiyeleri ele aldım.

İki öncül

Listemizdeki ilk iki roman, Allen J. Hubin’in Suç Romanı bibliyografyasında yer bulmuştur. Buna karşın, polisiye kurgunun özelliklerini tam olarak taşımazlar. Her ikisi de birer [...]

Cihat Taşçıoğlu - “Gereği Düşünüldü; İstanbul’da Seri Cinayetler” (A. Ömer Türkeş)

Cihat Taşçıoğlu imzasıyla yayımlanan “Gereği Düşünüldü; İstanbul’da Seri Cinayetler”, adı üstünde, bir seri katil vakası etrafında gelişiyor. Gerçek hayatta pek seyrek rastlanmakla birlikte, yerli polisiyelerde giderek çoğalan yerli seri katillerin belki de en zekisiyle karşı karşıyayız. Buna mukabil bir savcı, bir detektif, bir profil uzmanının yönettiği kriz masası ekibi de yabancı filmlerdeki ekipleri aratmayacak kadar donanımlı. Hal böyle olunca, tarafların satranç oyununu andıran taktiklerle sürdürdüğü dinamik, heyecanlı ve gerilimli bir hikaye çıkıyor ortaya.

Bir bahar sabahı Şişli’de bir çöp tenekesinde bulunan insan organları, ürkütücü cinayetlerin habercisidir. Çok geçmeden önce mankenlik yapan üç kadının bir mağaza vitrinine yerleştirilmiş cesetleriyle karşılaşacaktır ekibimiz. Ardından iki ünlü gazeteci öldürülür. Katil cinayet işlemekle yetinmemiş, cesetleri topluma vermek istediği mesaja uygun kareografilerle sergilemiştir. Artık sıra savcı Necip, komiser Oya ve psikiatrist Ayda’dadır. Oya’ya yardımcı olabilecel bilgilere sahip yegane kişi ise esrarengiz çöp toplayıcı Gürgen’dir. Cinayet sayısı ona ulaşacak ve katil ekip üyelerine kadar yaklaşacaktır…

Yargıç adını kullanan katilin [...]

Don Lee / Silinen Geçmiş (A.Ömer Türkeş)

Üçüncü nesil Koreli Amerikan olan Don Lee, ilk romanı Silinen Geçmiş (Country of Origin) ile ABD’de “En İyi İlk Roman” ödülünü kazanmış. Çocukluk yıllarını babasının görevi nedeniyle Tokyo ve Seul’de geçiren, orta eğitimini Japonya’daki Amerikan okulnda tamamlayan Lee, Silinen Geçmiş’te Japonya’da kuruyor sahneyi.

Anne ve babasını trafik kazasında kaybedince evlat edinildiğini öğrenen Amerikalı Üniversite öğrencisi Lisa’nın gerçek anne ve babasını bulmak için Tokyo’ya yaptığı yolculukla başlayan olaylar 1980 yılında geçiyor. Lisa’nın seyehatini finanse edebilmek için okulundan aldığı burs, Japonya kadınlarının sosyal konumunu araştırmakla ilgili.  Lisa, araştırmasını yaparken kendisini seçkin Japon iş adamlarına ve politikacılara hizmet veren bir hostes kulübünde çalışırken bulacak ve hayatı ona tutkulu zengin bir adamın evinde aşırı dozdan sonlanacaktır.  İşte bu noktada kız kardeşi girer devreye. Lisa’yı bulmaları için Amerikan Elçiliğini ve Japon dedektiflerini harekete geçirir. Böylelikle hikyenin iki renkli karakteriyle, elçilik memuru Tom Hurley ve dedektif Kenzo Oto’yla tanışırız. Ne var ki, düğümün çözülmesi için aradan 25 yıl [...]

İktisat Profesörü Hercule Poirot Rolünde

Ömer Türkeş yazıları Cinairoman’da.
Ömer Türkeş’in polisiye edebiyatı ile ilgili yazılarını sitemizde yayınlamak, cinairoman’ın ilk aylarından beri aklımızdaydı, ancak fırsatımız oldu. Bunun üzerine ana sayfamızda göreceğiniz “Ömer Türkeş Yazıları” bölümünü açtık.
Ömer Bey’e yazılarını bize iletip yayınlamamıza izin verdiği için teşekkür ederiz.

İki ABD’li iktisatçının Marshal Jevons müstearıyla kaleme aldıkları “Marjinde Cinayet”, polisiye klasiklerine ve iktisat alemine yaptığı göndermelerle, parodik yaklaşımıyla, mizahla gerilim arasında tutturduğu dengesi ve polisiye kurgusuyla hem gerçekten de değişik, hem de çok başarılı bir polisiye.

Hikayeninkini tartışmadan önce yazar kimliğindeki muammaya bir çözüm getirelim; “Marshall Jevons; anlaşıldığına göre bir iktisatçı. Ama “Marshall Jevons” adında bir iktisatçı yok. Alfred Marshall büyük bir ekonomistti, William Jevons da öyleydi, ama birincisi 1924′de, ikincisi ise daha da ön­ce, 1882′de ölmüştü, demek ki ilk baskısı 1978′de çı­kan bu kitap onların işbirliğiyle yazılmış olamaz. O esrarı artık çözmüş bulunuyoruz; William Breit ve Kenneth Elzinga adlı iki yazar var. Elzinga, Virginia Üniversitesinde ekonomi profesörü, Breit de, eskiden [...]

Türklerin Sherlock Holmes'i Amanvermez Avni

İLGİNÇ VE BAŞARILI BİR YERLİ POLİSİYE DİZİ:
“TÜRKLERİN SHERLOCK HOLMES’İ AMANVERMEZ AVNİ”
Erol Üyepazarcı

Erol Üyepazarcı’nın, bu sene içinde Oğlak Yayınları’ndan çıkmasını beklediğimiz polisiye incelemesini (Bu yazı eski sitemizden taşındı; ilk yayınladığımızda Erol Bey’in “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes” isimli iki ciltlik polisiye incelemesi henüz yayınlanmamıştı), yayın dünyamızda büyük bir boşluğu dolduracağına inanarak, heyecanla bekliyoruz. Bu dev eserin “Amanvermez Avni” maddesinin taslağını Erol Bey’in izni ile sitemize taşıdık.

Ebülbehzat’ın devam etmeyen bu girişiminden sonra yeni bir polisiye dizi 1913 yılı sonlarında yayınlanmaya başladı; başarılı bir şekilde devam edip 10 kitaplık bir seri olarak 1914 yılında tamamlandı. Dizinin başarısının etkisi uzun yıllar sürdü ve onu taklit eden yeni diziler piyasaya çıktı. 1928 yılındaki “Amanvermez Sabri” ve 1944′de yayınlanan “Amanvermez Ali” dizileri bunun kanıtıdır.

Dizinin yazarı Ebüssüreyya Sami hakkında bulabildiklerimiz çok azdır. Yazarın gazeteci kökenli olduğunu sanıyoruz. 1909 Şubat’ında beş sayı çıkabilen Arz-u hâl isimli haftalık mizah gazetesinin başmuharriri olarak görülmektedir. Daha sonra Mart 1910 ile Ocak 1911 [...]