"Hayata tutkunum, ama ölümden korkmuyorum. Sadece mümkün olduğu kadar geç ölmek isterim."
Georges Simenon

Mr. Bean’den Komiser Maigret’ye


Mr. Bean, Johnny English veya Edmund Blackadder gibi canlandırdığı absürt komedi tiplemelerinden tanıdığımız Rowan Atkinson, bu sefer alışılmışın dışında yepyeni bir karakterle izleyicilerin karşısına çıkıyor. Belçikalı yazar Georges Simenon’un, 1931 ve 1972 yılları arasında yazdığı ve dünya çapında 853 milyon satan 75 romanının ana karakteri Komiser Jules Maigret’yi oynayacak olan 61 yaşındaki aktör, kendisine rol için ilk teklif götürüldüğünde geri çevirir.

Rowan Atkinson’a göre Komiser’i canlandırmaktaki en büyük problem; “Maigret ne topal, ne de peltek, ne bir Fransız aksanı, ne de opera sevgisi veya bunlara benzer genelde kurgu dedektiflerde görülen değişik özelliklere sahip biri. Komiser Maigret sadece olağanüstü işler yapan alelâde bir adam.” olmasıdır. Zaten en nihayetinde Atkinson’un fikrini değiştirmesine de yine bu sıradanlık neden olur. “Genel olarak konuşursak, şimdiye kadar pek sıradan insanı oynamadım; daha çok tuhaf ve eksantrik karakterleri canlandırdım.” diyen aktörü, Maigret rolüne en cok yakıştıranlardan biri de Simenon’un oğlu John’dur. Dizinin yapımcılarından olan John Simenon’a göre, Atkinson,  Komiser Maigret gibi suçlularla empati kurabilme yeteneği taşırken aynı zamanda tıpkı babasına benzer şekilde pipo içiyordur.

Önümüzdeki Pazartesi İngiliz TV kanalı, ITV’de yayınlanacak  ilk bölüm, “Maigret Tuzak Kuruyor”da, Komiser bir seri katilin peşinde olacak.

Ayrıntılı bilgi için http://www.itv.com/

Detektifler ve Sağkolları

Polisiye kurgunun başlıca özelliklerinden biri de esas detektifin yanında bulunan ve kendisine gizem çözümünde yardımcı olan kişilerdir. Ecnebilerin “sidekick” dedikleri bu tiplerle ilgili birkaç ana kuralı hatırlattıktan sonra, sizi ünlü polisiye ikilileri eşleştirmeye çağırıyoruz.

  1. Bir sağkol asla esas detektifden daha zeki olamaz. Sağkol bazen durduk yerde parlak bir şeyler üretse de bu tamamiyle bilinçsizcedir. Ancak bir esas detektif, yardımcısının söylediklerini/yaptıklarını değerlendirip gizem çözme yeteneğine vakıftır.
  2. Bir sağkol asla esas detektifden daha ilginç veya karmaşık özelliklere sahip olamaz. Poirot’un düzen tutkusunu, Holmes’un uyuşturucu bağımlılığını ya da Wolfe’un gurme yemeklerin yanında orkide yetiştirmeye düşkünlüğünü hatırlayın. Sağkol, ruh ve mizaç olarak daha yavan olmak zorundadır.
  3. Bir sağkol güvenilir ve sadık olmak mecburiyetindedir. Nadiren de olsa esas detektif ile anlaşmazlığa düştüklerinde bu kısa sürmelidir.

 

 

 

HAFİF BİR TARTIŞMA

MARGERY
Christie.

MIKE
Chandler.

MARGERY
Marsh.

MIKE
Kim?

MARGERY
Ngaio.

MIKE
Ah, evet… Şu Yeni Zelandalı.
(Berbat ötesi.)
Spillane. (Sessizlik… Şehvetle ekler.) Mickey

MARGERY
Eğer terbiyeli davranmayacaksan daha fazla devam etmem.
(Sessizlik… Birbirlerine pis pis bakarlar.)

MIKE
Ross Macdonald.

MARGERY
Bu daha iyi… Margery Allingham.

MIKE
(Gömleğinin yaka düğmesini çözer ve kravatını gevşetir. Sırıtarak.)
Walker.

MARGERY
(Endişeyle bakışlarını kaçırarak çaydanlığın örtüsünü düzeltir.)
Kim?

MIKE
Francis X. Walker, tatlım. Detroit’ten, hafiyesi de Mickey Reilly.

MARGERY
Zar zor birinci ligden biri bana göre. (Tereddütle) Michael Innes. Yok — P.D. James olsun. (Duraksar.) Innes’i sonraya saklıyorum.

MIKE
Gores.

MARGERY
(Sessizlik.) Kendininkileri uyduruyor musun?

MIKE
(Gömleğinin kollarını sıvar ve dirseklerini çat diye masaya çarpar.)
Joe Gores. Senin bilebileceğin biri değil, bebeğim. Amerikan suç kurgusunun en büyük detektif romancılarından biridir sadece. (Margery meymenetsizce çay fincanını tıkırdatır.)

MIKE
Bana bunu yapma, Maggie. Sırf Gores, efemine Oxford profesörlerinin birbirlerini Afrika silahlarıyla vurması yerine, gerçek kişilerin gerçek nedenlerle yine gerçek kişileri öldürmesini yazıyor diye burun kıvırman gerekmez.

MARGERY
Yumurtayı çenene damlattın. (Burnunu çeker.) Belki de yumurtanı ‘çok katı’ pişirmeliydim. (Gazetesini -London Observer – açar ve bir çığlık atar.)

MIKE
(Gazetesini -Daily News- hızla yere çalarak.) Hay, s…

MARGERY
John Dickson Carr ölmüş.

MIKE
(Sessizlik) Kim?

MARGERY
Şaka yapıyor olmalısın. Carr yüzyılın en büyük polisiye ustasıdır. Üstelik kitapları kapalı-oda türünün en muhteşemlerindendir.

MIKE
(Bir sigara yakar, dumanı karısının gözlerine üfürür.)
Tabii, anlıyorum.

MARGERY
Bu da ne demek oluyor şimdi?

MIKE
Akademik ukalanın tekinin mortu çekmesine sadece tanıdığım bir karı kafaya takar böyle.

MARGERY
(Örgüsünü eline alır ve vahşice şişleri şakırtdatmaya başlar.)
O zaman Mickey Spillane öldüğünde kederlere boğulup, bir bara gidip tüm hafta boyunca içip yas tutmayacaksın sanırım.

MIKE
(Boş Lucky Strike paketini buruşturur ve soğuk çiroz tabağının içine fırlatır.)
Dinle tatlım – belki Parker ve Stark gibi adamlar bir katedralin içini hiç yakından görmemişlerdir ama katedral şimdi nasılsa öyle anlatırlar, bir zamanlar olduğu gibi değil.

MARGERY
Bana Nicholas Blake’in edebi bilgeliğini veya Edmund Crispin’in nükte gücünü taşıyan birisini söyle.

MIKE
(Mırıldanarak.)
Raymond Chandler.

MARGERY
(Küçümseyerek bir yuh çeker.)
Korkarım John D. MacDonald, Michael Innes’den daha iyi bir yazardır diyeceksin.

MIKE
Tamam, demek kavga etmek istiyorsun?
(Sessizlik. Portakal suyuna bir kadehlik Jack Daniels katar. Margery yüzünü buruşturur.)
En azından MacDonald iyi bir hikaye anlatıcısıdır. Şu İngiliz tavuklarını okuduğunda, eğer Etrüsk mezar heykelleri konusunda doktoran yoksa konuyu bile takip edemezsin.

MARGERY
(Örgüsünden başını kaldırarak zalimce gülümser.)
Bir kadının sütyen ölçüsünden daha farklı bir entelektüel bilgi, senin kahramanlarının zihin kapasitelerinin çok yukarısında kalır.

MIKE
(Ayağa kalkar, paltosunu kavrar.)
O zaman senin anlayacağın bir şekilde söyleyeyim, Maggie. KAPA ÇENENİ!

MARGERY
Niye bunu her tartıştığımızda, klasik maço alınganlığına bürünüyorsun?
(Sessizlik.)
Michael, işe bu pis trençkot ile mi gideceksin gerçekten?

MIKE
Başlama maçoluğundan şimdi. Bir parça normal seks tüm o baskı altında tutulmuş papaz ve akraba evliliği sonucunda doğmuş züppelerin misafir odasında oturup bulmaca çözmelerinden daha sağlıklıdır.
(Duymak icin eğilirken sendeler. Margery’nin örgüsünü kapar.)
Ve sen tüvit elbiseler ile şu İngiliz çarıklarını giymeyi bıraktığın zaman ancak, bana nasıl giyineceğimi söyleyebilirsin… tatlım.

MARGERY
(Asabice.) Toplumsal anlamda… ee… bazı eski yazarlarla oran değişiyor… itiraf ediyorum…
(Çayından bir yudum alarak geriye çekilir.)
Fakat belirtmeliyim ki; aile sosyal yapısı her zaman senin yalnız-kurt faşistlerine göre ayrı bir avantaja sahiptir. (Sessizlik) Biraz daha çay?

MIKE
Bir avuç ufak çeneli züppe… (Sessizlik.) Kahve.

MARGERY
(Tatlı tatlı.)
Sanırım sen bu gizli kadın düşmanı, kan ve bağırsak dökücü takımını hiç analiz etmedin, değil mi?

MIKE
(Kahvesinin içine Jack Daniel’s boca eder)
Dalga geçme benimle, yoksa parmaklarını çekmeceye kıstırırım.

MARGERY
George V. Higgins, tabii. (Sessizlik.) Sanırım Travis McGee de gizli bir eşcinsel değil.

MIKE
(Homurdanır.) Bir avuç ufak çeneli züppe i.. ler!

MARGERY
(Öfkeyle çöreğine tereyağı sürerek.)
Ergen zihniyetler kendi iktidarsızlıklarını telafi etmek için çalışıyor.

MIKE
(Gitgide anlaşılmaz bir şekilde)
Lester Dent … Henry Kane …
(Bourbon şisesine uzanmak isterken devirir.)

MARGERY
Cinsel sadistler!

MIKE
(Sırtını dikleştirerek)
Seni uyarıyorum, bebeğim…

MARGERY
(Elindeki suteresini hırsla lime lime eder.)
Hepsini yok etmek istiyorsun – bulmaca, gidişat, atmosfer, edebi ipuçları.
(Duraksar. Hıçkırır.) Bileşik-karmaşık cümle.

MIKE
(Trençkotunun cebinden bir tabanca çıkarır.)
Hiçbir jüri beni mahkum bile etmez.

MARGERY
Fırındaki suflenin kokusunu alıyor musun? (Sessizlik…) Bu senin ilk baskı Büyük Uyku’n!

MIKE
İşte bunu yapmayacaktın tatlım!
(Ateş açar. Margery masanın üzerine kapaklanırken suteresini yere saçar.)

MIKE
Otuz sekiz kalibrelik otomatik. Güzel ve temiz bir delik açar. Çok fazla kan akıtmaz. (Sessizlik.) Maggie kandan hiç hoşlanmazdı.
(Boğazını tutar. Aniden sandalyesinden düşer.)

MARGERY
(Halsizce.) Potasyum Siyanür. İki granül. Kimyasal sembolü: KCN. Şu özellikleri olan kristal tuz: renksiz, çözünebilir, zehirli. (Sessizlik.) Elektrokaplamada kullanılır.
(Ölür.)

MIKE
Gözyaşlarımı senin için akıtmayacağım, meleğim.
(Ölür.)

-SON-

Marilyn Stasio & Richard Hummler
Karı-koca yazarlar Marilyn Stasio ve Richard Hummler, Murder Ink (1977) için bu skeci kaleme aldılarında tiyatro ve çesitli dergilerde çalışıyorlardı. Kitabın 1984 yılındaki genişletilmiş baskısında ise çiftin boşandığı belirtiliyor. Marilyn Stasio, yaklaşık 30 yıldır The New York Times’ın polisiye köşesinde yazıyor.

 

YERİNİZDE OLSAM ORAYA GİTMEZDİM
Bir İngiliz Kır Köşkünde Sakınılması Gereken Odalar

* Bazı Agatha Christie polisiyelerindeki kurbanlar ve ölüm şekilleri hakkında yoğun spoiler içerir.

Whitehaven Konağı,
Londra

Cher Monsieur,

Bu mesele hakkında yardımımı isteyen mektubunuz elime geçti. Endişeleriniz var ve korkuyorsunuz, öyle değil mi? Sussex’te bir “haftasonu”na davet edildiğinizi yazmışsınız, fakat cahil biri değilsiniz ki, n’est-cepas? Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu bilirsiniz; pusuya yatıp adam boğanlar, zehirli bir fincan, gecenin bir yarısında sıkılan tabanca. Böyle bir yerde hayatımı nasıl koruyabilirim, kendinize sormanız gereken soru bu!

Kurulu düzeninizi bozmayın Mösyö, size yalvarıyorum! Öte yandan, bu gibi durumlarda, siz taşralıların şeytani yöntemlerini Hercule Poirot’dan daha iyi kim bilebilir? İnsan dikkatli olmalı, doğru ama eğer uygun önlemler alınırsa böyle bir tatilde muhteşem zaman geçirmek de mümkündür.

Ecoutez! Ben, Hercule Poirot size yol göstereceğim.

Eğer becerebilirseniz bütün yatak odalarından uzak durun – en tehlikeli yerlerdir. Ülkenizdeki ilk davamda, hani şu Styles’taki üzücü hadise, cinayet kadının yatak odasında işlendi. Zavallı Mrs. Inglediorp. Ne iyi kalpli bir kadındı. Ama kurbanların yalnızca ilkiydi. Yatağında öldürülen Cora Lansquenet’i, hani şu Cenazeden Sonra’daki biçare kadıncağızı nasıl unutabiliriz? Veya Koltuktaki Ölü’den Laura Welman ile Kapıyı Kim Vurdu’daki Miss Blanche?

Ah, siz İngilizler! Ne soğuksunuz. Benim memleketimden hangi taşralı Noel’de cinayet işlemeyi düşünür? Ama Simon Lee’nin işi yatak odasında bitirildi. Gerçekten de Tatilde Bir Cinayet! İsimler saymakla bitmez. Rosaleen, Celia, Pat yalnızca benim gördüklerim. Eğer edebiyattan çetele tutacak olursak durum hayretler uyandırıcı. Saygıdeğer Miss Marple tarafından çözülen Daktilodaki Parmak’taki Mona Symmington cinayeti; Sıfıra Doğru’da Lady Tressilian; Çarpık Ev’den M. Leonides, bunlardan yalnızca birkaçı.

Olayı kavradınız mı? Bon. Yatak odalarından kaçınınız.

Şimdi, salonlarda ve oturma odalarında da dikkatli olun. Neden mi diye soruyorsunuz? Anlatacağım mon ami. Briç Masasında Cinayet’ten M. Shaitane’yi hatırlıyor musunuz? En sevdiği koltukta sessizce otururken, birden –voila– ölüverir, hem de bıçaklanarak. Ne kadar hazin. Saatler’deki salonu anımsayın, hani zavallı kurbanın öldüğü yer. Ya Mrs. McGinty, sıradan bir kulübe, sıradan bir salon – hiçbir koruma yok. Ee, Mrs. McGinty’nin öldüğünü hepimiz biliyoruz, değil mi?

İnsan kütüphanelerde ihtiyatı elden bırakmamalı. Miss Marple’in Kütüphanedeki Ceset’ini kim unutabilir? Zavallı kadıncağız kitapların arasında mütemadiyyen cesetler bulup durdu. Albay Protheroe, tamam çok hoş biri değildi ama buna rağmen, Ölüm Çığlığı’nda kütüphanede öldürülmesi?! Son derece yakışıksızdı. Her ne yaparsanız yapın, asla kütüphanede çay içmeyin. Porsuk Ağacında Cinayet’den Adele Fortescue ve yarısı yenmiş çöreğini hatırlayın lütfen.

Akşam yemeklerinde tetikte olmayı kesinlikle bırakmayın, yalvarırım size. Ne yiyip içtiğinize dikkat edin. Asla ama asla yatmadan önce uyku ilacı veya bir fincan sıcak çikolata istemeyin, siz İngilizlerin deyimiyle belayı çağırmış olursunuz. Bu gibi durumlarda neredeyse her zaman birileri, birilerini zehirlemeye calışır. Hizmetlilerin nasıl olduklarını ise söylememe gerek var mı, bir fincan rahatlıkla başkasınınkiyle karıştırılabilir.

Öylelerini biliyorum ki, böyle bir haftasonunda yanlarında kendi yiyeceklerini götürür ve odalarında kilit altında tutarlar. Evsahiplerine belki bir fincan papatya çayı için güvenirler ama çok nadir. Biraz abartı mı dediniz? Muhtemelen. Eh, insan kendisi yaşayıp görmeli, non?

Hiçbir koşulda, salonda, oturma odasında veya kütüphanede üç kişiden az insanla bulunmamaya dikkat edin. Buna rağmen güvenliğiniz garanti altında değil tabii. Dışarıya da çıkmamaya çalışın; Uğursuz Malikhane’de yüzme havuzunun yanındaki cesedi hatırlayın. Ya Cesetler Ağlamaz’da çimenlikte, Sonuncu Kurban’da kayıkhanede, Filler de Hatırlar’da kayalıklarda olanlar?..

Yola çıkarken, sizi götürecek tren konusunda dikkatli olmanızı söylememe gerek var mı? Örnek olarak karşımızda her zaman Rachette var, hani şu kaderiyle Doğu Ekspresi’nde karşılaşan kötü şöhretli adam. Ya Rudi Kettering? Mavi Trenin Esrarı’ndan hatırlarsınız elbette.

Gördüğünüz gibi Mösyö, bu taşrada bir haftasonu seyahati hiç de hafife alınacak bir şey değil. İngilizlerin kırsal yerlere olan tutkusunu çok iyi biliyorum ama doğrusunu isterseniz bunu anlamakta güçlük çekmiyor değilim. Tehlikeli böcekler, tahmin edilemez havalar, şu kocaman, cereyanlı odalar – aklıma geldikçe ürperiyorum. Ve tabii, o kasvetli tuğla yığınlarında, kelimenin gerçek anlamıyla tehlikeye atılan yaşamlara ne demeli!

Ben, şahsen Londra’yı tercih ederim. Fakat siz, sevgili bayım, bu macerada ısrar ediyorsanız eğer, size söyleyeceğim tek şey bonne chance olur.

Tüm içten dileklerimle,
HERCULE POIROT

Dick Riley – The Bedside, Bathtub & Armchair Companion to Agatha Christie

 

Deli Gönlüm, Selma ve Gölgesi-Server Bedi/A. Ömer Türkeş



I- Deli Gönlüm

Server Bedi imzasını taşıyan “Deli Gönlüm”, Münih Fehim imzalı kapak ilistürasyonu ile “Semih Lütfinin Ucuz Romanlar Serisi” içerisinde basılmış. Elimdeki örnek ücüncü baskıdan. Her ne kadar Peyami Safa, bu adla yazdığı romanlarının edebi değeri olmadığını düşünse de, “Deli Gönlüm” aksini kanıtlıyor bize; o, polisiye ile edebiyatın kesiştiği güzel bir roman.

 

Tam bir “noir” yani “kara” roman okuyoruz; hayatı “sergüzeştlerle” geçen ve maddi bakımdan sıfırı tüketen Cevdet için tek kurtuluş yolu, zengin bir eve iç güveysi girmektir. Karşısına çıkan varyemez Mahmut Efendi’nin saf kızı Nezihe’yi, Nezihe’nin genç ve güzel üvey annesi Vuslat’ın da yardımı ile kandırır ve Mahmut Efendi’nin muhalefetine rağmen Fatih’teki büyük eve kapağı atar. Etyemezli Vuslat olarak bilinen bu yerli “femme fatal” tipi, feleğin çemberinden birkaç kez geçmiş, erkekleri parmağının ucunda oynatabilen ve son derece çekici bir kadındır. Mahmut Efendi’nin cimriliğinden bıkan bu iki insan, sonunda onu öldürmeğe karar verirler ve uygularlar da bu kararlarını. Romanın ikinci bölümünde, alafranfga yaşam tutkunu Cevdet’in karısı Nezihe ve metresi Vuslat’la birlikte Fatih’i terkedip Şişli’ye taşınmaları ile gelişiyor olaylar. Önce sosyete ve sosyetedeki ahlakça düşük hayatla tanışıyorlar. Bu hayat giderek koparıyor aralarındaki bağları. Cevdet ve Vuslat’ın kirli mazileri de yavaş yavaş ortaya dökülünce, trajik son kaçınılmaz oluyor…

Öykünün iki merkezi var. Birincisinde, Peyami Safa’nın temel sorunsalı Doğu-Batı karşıtlığı hemen kendini gösteriyor. Yazarın 1931 tarihli “Fatih-Harbiye”si, bu kez Fatih-Şişli olarak yeniden üretilmiş, Fatih geleneksel değerlerin, Şişli ise modernizmin sembolu olmuş. Ancak, Peyami Safa’yı bu düşünce eksenine göre değerlendiren çok sayıda inceleme olduğundan, ben öykünün ikinci merkezi, yani polisiye örgüsü üzerinde durmak istiyorum.

 

Noir” yani kara adı verilen polisiye tür edebiyatta ve sinemada özellikle 1940’lı yıllardan sonra popülerleştiler, ama “Postacı Kapıyı İki kere Çalar”ın yazarı J.M.Cain ve türün babası sayılabilecek William Irish’in romanları 1930’lu yıllarda da oldukça ses getirmişlerdi. Dikkat edilirse, “Deli Gönlüm”le “Postacı Kapıyı İki Kere Çalar” arasındaki temasal benzerlik kolayca farkedilecektir. Aslında bu tema, “noir”ların hemen hepsinde tekrarlar kendini. İki erkek ve baştan çıkarıcı bir kadının bir cinayet etrafında biraraya geldiği ve sonuçta hepsinin mahvolduğu “kara” öyküler, ABD patentli olmakla birlikte, Fransız yazar ve yönetmenler tarafından daha başarılı roman ve filmlerle canlandırılmıştır. G.Simenon, Frederic Dard ve Boris Vian edebiyat, Renoir ve Marcel Carne ise sinema alanında ilk akla gelen Fransız “noir” ustalarıydılar.

 

Söz konusu türde çözümlenecek cinayet değil, cinayetin işleniş sürecidir önemli olan. Yazarlar, okuyucuların nefeslerini kesecek bir biçimde, adım adım aktarırlar cinayet planlarını ve cinayet sahnesini. Bu sahnelerin gerilim dozu gerçekten yüksektir. Peyami Safa da aynı yolu izliyor; üstelik çok başarılı bir Poe göndermesi ekleyerek… Poe’nun, “Amantillado Fıçısı”, “Geveze Yürek” ve “Kara Kedi” öykülerinde okuduğumuz gibi, Cevdet ve Vuslat da Mahmut Efendi’yi evin bodrumundaki duvarın arkasına kapatıyorlar. Öykünün bu bölümünde, Mahmut Efendi’nin duvarın arkasından yansıyan iniltilerinin onların vicdanlarına yaptığı etkiler, Poe’nun katillerinin hezeyanlarıyla benzerlikler taşıyor.

 

Çoğu muhafazakar yazar gibi Peyami Safa da asıl ismini kullandığı romanlarında doğuyu erkek batıyı kadın üzerinden simgelemiş, toplumsal bozulmanın sorumluluğunu dolaylı olarak kadına yüklemiştir. Ancak ”yüksek edebiyat” içerisinde mütalaa edilen eserlerinde, bu romanındaki Vuslat ya da “Selma ve Gölgesi’ndeki Selma tipinde gerçek “meş’um kadın”lar yaratamamıştır. Bir adım daha atalım; roman tarihimizin gelmiş geçmiş en çarpıcı “meş’um kadın”larıdır onlar; bir tek Neriman Köksal’ın canlandırabileceği kadar çekici ve tehlikeli!…

 

Elbette Peyami Safa’nın Poe ya da “serie noire” okuyucusu olup olmadığını bilmiyorum. Ancak okuduysa ve etkilendiyse bile asla basit bir taklide düşmediğini söyleyebilirim. Yazar, o yılların İstanbul hayatını, mahalle ilişkilerini, mimari yapısını, düşünce tarzlarını kullanarak özgün bir hikaye yaratmış. Romanın ufak tefek kusurları yok değil; mesela dünya görüşünü aralara sıkıştırıveriyor, dili kimi yerde ağdalanıyor, gereksiz uzunluktaki tasvirlerle hikayeyi dağıtıyor, ikincil derecedeki roman kişilerini ihmal ediyor. Ama bütün bunlar hikayenin tamamını etkilemiyorlar; “Deli Gönlüm”, edebiyatımızda çok az rastlananan bir türün başarılı bir örneği….

 

II- “Selma ve Gölgesi”

Peyami Safa’nın Server Bedi takma ismini kullanarak yazdığı “Selma ve Gölgesi”, yazarın her iki isim altında yazdığı sayısını bilemediğim kadar çok romanı arasında en iyilerinden biridir. Nedense üstada sahip çıkılmak adına yıllardır gün yüzü gösterilmeyen “Selma ve Gölgesi”, içerdiği psikolojik tahliller, femme fatal kadın tipi ve muhafazakar motifleriyle üzerinde durulması gereken bir roman.

Server Bedi ve “Kara”ları

Peyami Safa imzalı on bir roman yayımlanmıştı. “Peyami Safa’yı maddi olarak korumak vazifesini üzerine almış olan Server Bedi ise daha çok çalışmak” zorundaydı. Peyami Safa’nın kendi eliyle yarattığı bu ikinci kişiliği, bu “ucuz yazar”, çok sayıda aşk ve macera romanıyla birlikte “Cingöz Recai” serisini ve çok sayıda ilgiye değer polisiyeyi kazandırmıştı edebiyatımıza.

 

Peyami Safa ile Server Bedi ilişkisi Dr.Jeykll ve Mr.Hyde ilişkisine benzer. Ve her iki ilişkide de bastırılan kimliklere haksızlık yapılmıştır. Kendisini dünya zevklerinden mahrum bırakmayan Mr.Hyde gibi eğlenceli romanlar yazan Server Bedi de yok edilmek istenmiştir. Oysa, Peyami Safa’nın muhafazakar çevrelerin duayeni sayılmaya başlandıktan sonra tekrar basımlarına izin verilmeyen Server Bedi müstearı ile yazdığı romanları çok daha ilgi çekici; üstadın “ucuz edebiyatçı” saydığı kimliği ile yazdığı bu “sergüzeştler” yüksek edebiyatçı sıfatıyla imzaladığı ve “yüksek meselelere” açılan romanlarına nazaran çok daha eğlenceli ve sürükleyicidirler. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben de Server Bedi’yi Peyami Safa’ya yeğleyenlerdenim. Özellikle kara roman türündeki “Selma ve Gölgesi” ile “Hey Deli Gönlüm”ün polisiye edebiyatımızda benzersizliklerinin altını çiziyorum.

Selma ve Gölgesi”nin ilk baskısı 1941 yılında “Semih Lütfinin Ucuz Romanlar Serisi”içerisinde yapılmış. Münih Fehim imzalı kapak resmi sayesinde daha ilk bakışta kriminal ve kötücül bir hikaye barındırdığı izlenimi veren kitap gerçekten de beklentilerimizi boşa çıkarmıyor: “Selma ve Gölgesi”, başrolünde şeytani bir kötülüğe sahip çok güzel bir kadının yer aldığı etkileyici bir polisiye. Ama daha dikkatle incelendiğinde, “Selma ve Gölgesi”, Osmanlı-Türk romanından miras kalan motifleriyle, aslında tam bir erkek romanı!.. Tuhaf gelebilir. Ne var ki, Peyami Safa bahsinde de söylediğim gibi, muhafazakar yazarlarımız “yaratılış efsanesinden”, “Adem ve Havva” hikayesinden esinlenirler; batıyı temsil eden kadın, doğuyu temsil eden erkeğin kurdudur!… Hele ki o kadın Selma gibi hem çok çekici hem çekiciliğinin farkındalığıyla baştan çıkarıcı ve mahfediciyse; yani tam bir “femmefatal”se.

 

Hazır “femmefatal” demişken kısa bir ekleme yapmakta yarar var: Türk romanını temal alarak yapılan kültürel incelemelerde, – Şerif Mardin’e atıfta bulunularak- bizim kültürümüzün romanda “femmefatal” kadın tipleri yaratmamışlığına dair tespitlerde bulunuluyor. Bu tespitlerin geçerliliğinin “yüksek edebiyat” ürünleriyle sınırlı kaldığını söylemek gerekir. Türk romanında “femmefatal” yokluğu tesbiti yapan incelemecilerin satış rakamlarıyla zihin dünyamızda “yüksek edebiyat” ürünlerinden çok daha derin izler bırakan popüler romanları ihmal etmeleri ciddi bir eksikliktir. Peyami Safa’nın batılılaşmış kadın tipleri üzerinde durup Server Bedi’nin meş’um kadınlarını görmemek, Türk muhafazakarlığının öteki yüzünün farkına varamamak demektir.

 

Psikolojik gerilim

Tekrar romana dönelim: Selma, Çubuklu’daki yalısında hizmetçisiyle yaşayan, komşularınca tekinsiz sayılan dul bir kadın. Babası o on yedi yaşındayken Trabzon’da intihar etmiş. Sonra evlenmiş Selma; ama önce ilk kocası balayı için gittikleri Viyana’da, çok geçmeden on bir yaşındaki beslemesi İzmir’de ve en sonunda ikinci kocası Edirne’de hayatlarına kendi elleriyle son vermişler. Şimdi roman kahramanlarından Nevzad’la nişanlı. Ancak Nevzad, oldukça tedirgin. Nitekim yardımını istediği arkadaşı Halim’e olayları anlatırken şöyle diyecektir; “Bu kadın aşkı ve ölümü bir anda hatıra getiriyor.” O kadar güzel, cazip; o kadar da karanlık, sır dolu bir kadın. Emin ol ki mübalâğa etmiyorum”

 

Halim, başlangıçta Nevzad’ın zayıflığına yorar bu ifadeleri; yıllar önce mektep hayatında şahit olduğu gibi, Nevzad’ın kadınsı, alıngan, vesveseli, huysuz ve hırçın hallerine… Ne var ki Selma, kışkırtıcı ve cömert cinselliği, esrarlı sigaraları, sert içkileriyle, gitgelli ruh halleriyle kısa zamanda Halim’i de baştan çıkaracak ve bu kez çılgınca düşünceler Halim’in zihninde dolaşmaya başlayacaktır; “Bu kadın oynamıyor, rol yapmıyor; bir hilesi varsa, ne içinde yaşadığı dekorda, ne tavırlarında, ne de ölümler ve garabetler doluhayatındadır. Hile başka tarafta. Nerede? Ne yapmak istiyor bu kadın?(…) Bu kadın çılgın mıdır? İsterik midir, meş’um ihtiraslar sahibi midir, canavar mıdır, vampir midir?”

 

Sözü uzatmayalım; bir intihar haber haberiyle bir anda yön değiştiriyor hikaye. İntihar eden Halim’dir. Nevzad, artık bu intiharların bir tesadüf olmadığına kanaat getirerek Venedik’e giden Selma’nın peşine düşecek ve roman Venedik dekorunda sürpriz bir sonla noktalanacaktır….

 

Server Bedi, Çubuklu’daki yalı gibi Venedik kentini de kahramanların ruh haline uygun bir atmosfere büründürmüş; “Gondol, gürültü ve acele tanımıyan bu lâgünlerin esrarlı ve loş dehlizlerinden büyük kanalı çıkınca, gri -lâcivert parıltılarla harelenen suların içinden yeni bir rüya âlemi doğdu. Mermer saraylarla çevrili ve enine, boyuna bütün şehri kateden bu kanalın üstünde, Venedik, bir anda, sayısız gondolların, kano otomobillerin, küçük vapurların çevik hareketlerine, düdük seslerine kavuşuyordu. Ufukta sıkışan bulutlar, birdenbire, bıçak yemiş bir nar kabuğu gibi yarıldı ve içinden yakut ışık taneleri fışkırdı. Sanki bu donanma Nevzadı bekliyordu. Yarabbi! Cidden bu şehir Selmanın ruhuna nekadar benziyordu: Hep o karanlıklar, o sessizlikler, umulmadık anda fışkıran renkler, hareketler, hep o korku veren güzellik, hep o ölümle aşkı, cinayetle aşkı, büyük ve isimsiz ihtiraslarla hayatı birleştiren esrar âlemi…”

 

İki erkek ve baştan çıkarıcı bir kadının bir cinayet etrafında bir araya geldiği “Kara Roman” yapısına denk düşen “Hey Deli Gönlüm” ile “Selma ve Gölgesi”, polisiye edebiyatımızın en iyileri arasında sayılmayı hak ediyorlar. Zaman zaman iç monologlarla başlayıp kişi, olay ve mekanların tetiklediği kaotik bir bilinç akışına dönüşen anlatım biçimiyle, “Katil kim” sorusuna odaklanmayan ama cinayetin işleniş sürecine ve roman kişilerinin iç karmaşasının derinliklerine nüfuz etmemizi sağlayan olaylarıyla, adım adım ilerleyen cinayet sahnelerinin gerilimli atmosferleriyle, sadece bu iki roman bileServer Bedi kimliğine iade-i itibar kazandıracak düzeyde.

Altın Ahududu Kapakları

Altın Ahududu Ödülleri, 1980’den beri en kötü filmleri onore etmeye devam ediyor. Neden ahududu? Çünkü İngilizce’de “Blowing a raspberry” deyimi dilimizi iki dudak arasına koyup o “pffft!” sesini çıkarmamızı anlatan bir deyim. Dolayısıyla Golden Raspberry, kısaca Razzie, deyim yerindeyse “rezil” gibi filmlere verilen bir ödül.

Eğer katalogumuzdaki yedi bine yakın kitaptan, sadece kapaklarına bakarak, bu tür bir ödül dağıtmak isteseydik, sayıları hiç de az olmayan aday arasında birinciyi seçmekte epey zorlanırdık sanıyorum.

Gerekçeli aday listemi sizlere sunuyorum; sizlerin favorilerini de merak ediyorum.

Irving Wallace’a memleketimizde doğru dürüst bir ilgi oluşmadıysa bunun başlıca müsebbibi Altın yayınları olsa gerek: kapakların hepsi birbirinden beter!

İşte Titreşim ! ABD Başkanının karısına şaşırtıcı derecede benzeyen Rus ajanı, first lady’nin yerine geçiyor. Kapak da birbirine geçmiş görüntülerle sunulmuş. Güvercin Dosyası’nın da aşağı kalır yanı yok. Bu da uzun yaşamın sırrını bulmayı başaran bir Sovyet bilim adamının öyküsü, Wallace’ın kalburüstü gerilim romanlarından. Gölgeler hakkında bir fikrim yok, ama bu abi ve ablanın nasıl bir kompozisyon ile bu pozu verdiklerine akıl sır ermiyor!

Jak Brown maceraları, yanılmıyorsam üç adet, 1970 yılından meçhul bir kapak ressamımızdan bizlere hediyedir. Kalıbımı basarım, işbu satırlar dışında da haklarında bir yazıda bir cümle dahi kurulmamıştır. Kapakların hepsi birbirinden iç gıcıklayıcı olup, Esrar ve Büyü’yü aralarında bir adım öne çıkartan da sigara tüttüren abimizin hülyalı bakışlarıdır.

Jak Brown, serinin karakterinin adı. Yazar adı ise Lomax Quinn gözüküyor. İki isme de literatürde rastlamak olası değil. Yerli üretim olması muhtemel.

Öldüren Miras, Agatha Christie’nin “Mavi Trenin Esrarı” romanının Taner yayınevi imzalı baskısı. Roman hakkında söylenecek bir şey yok, ama kapaktaki çizim feci. Aşk Virajı, polisiye seriler içinde koleksiyonerlere fazla zorluk yaşatmayıp, bir iki James Hadley Chase ve hatta taa 72’de basılmış bir Lawrence Block içermesi ile vazgeçilmez olan Anten Heyecan dizisinden bir parça. Listemize kapak resmi ile değil, sağ alttaki tanıtım yazısı ile giriyor:

“Bir katil var ama bulana aşkolsun!”

Sırada Yeşilçam esintili bir Mayk Hammer romanımız var: Sarı yüzlü İblis. Ablamızdaki yüz ifadesi iblisin ne menem bir şey olduğu konusunda bir fikir veriyor. Bir Sevda Yüzünden’de ise katil o kadar korkunç olmasa gerek, zira müstakbel maktulümüz korkmaktan ziyade katile sinirlenmiş gibi görünüyor. Hanım kızımız ise heyecandan olsa gerek, olaya bakamıyor.

Thomas Tryon, Altın yayınevinde 70’lerin başlarından 80’lerin ortalarına dek çalışma fırsatı bulan o insafsız kapak tasarımcısının bir başka kurbanı. Tryon’ın Öç romanının iki baskısında da bir samanlıkta çıplak bir kadın resmi var. Samanlığın ve kadının aynı olduğunu tahmin ediyorum ama bunu anlamak kolay değil, sizlerin de tahminini merak ediyorum.

Son olarak Tatmin’de, Irving Wallace’daki grafik tarz benimsenmiş gibi görünüyor. Bu arada bu romanı görürsem kapağına bakmadan alacağım, zira referansları sağlam gözüküyor.

Rukas: Perde Açılıyor- İsmail Güzelsoy / A. Ömer Türkeş

“Sana her şeyi olduğu gibi anla­tacağım. Söz!” diye başlıyor söze Rukas; “yüreğini burkan hüzünlü bir aşk masalının arka­sından patlayan tabancalar, ölen sevgililer, ihanetler göreceksin.” Ve gerçekten de sözünü tutuyor. İsmail Güzelsoy’un “Banknot Üçlemesi”nin bu ikinci kitabında hüzünlü aşklar, ihanetler, ölümler, velhasıl bir polisiye romandan beklenecek hemen her şey mevcut. Üstelik bütün bunları her zamanki anlatım biçimi ile, sürükleyici bir ana hikayeye eklenmiş birbirinden şaşırtıcı yan hikayeciliklerle kurgulamış Güzelsoy.

Hikayenin anlatıcısı Rukas, ismini “Rumeli Kasabı”nın kısaltılmasından alıyor, ama mekan Anadolu Kavağı. Rukas, ölen karısının cesedini doğa ile kucaklaşması için küçük parçalara ayırarak İstanbul’un dört bir yanına dağıtmış on altı yıl önce. Elbette memleketi bir “seri katil” korkusu sarmış. Durumdan istifade eden açıkgöz siyasetçi Tufan, onu yakalamak için her yöntemi kullanmış, sonunda kağıt paraları okuma meziyeti ile ünlü Salih Sartuk sayesinde ulaşmış Rukas’a. Ortada gerçek bir cinayetin olmadığı anlaşılmasın diye de her türlü kumpası kurmuş, işin aslını bilen Salih’i öldürtmüş, Salih’in geride bıraktığı mektubu bulabilmek için Kavak halkına eziyet etmiş ve Rukas’ı on altı yıl sürecek hapishane hayatına mahkum ettirmiş. Tahliye olan Rukas, yalnız Salih’in değil, Kayak sa­kinlerinin de alnına sürülen lekeyi temizleyebilmek için o mektubun peşinde. Hem içinde biriken intikam ihtirasını tatmin etmek, hem de adalet açlığını doyurmak istiyor.

Ne var ki işi hiç de kolay değil. Çünkü haya­tı boyunca banknotların üzerindeki işaretleri okumayı zevk ha­line getirmiş Salih Sartuk, ölüme giderken son sözlerini paraların üzerine yazmış. Kötü adam Tufan, işte bu yüzden o kadar uğraşmasına rağmen Salih’in mektubunu bulamamış. Aslında merhumun Tufan’a dair bütün pislikleri tek tek sayıp döktüğü bu mektup, Kavak sakinleri arasında sakince tedavül edilmekteymiş. Rukas, kendisini ve Salih’i yakından tanıyıp seven ama içlerinde bir muhbirin olduğu bilgisiyle korkup susan Kavak sakinlerini iki gün içerisinde sorgulamak ve olayın sırrını çözmek zorunda.

Muhtar, Harun, Sibel, Sibel’in kardeşi Mesut, Salih’in kızı Lidya, Tufan ve diğerleri teker teker sahneye çıkıp on altı yıl öncesini farklı bakış açılarıyla aktarırken ölmüş olmasına rağmen anımsalar yoluyla Salih oturuyor hikayenin merkezine. Ama bir kağıt parayı inceleyip ve onun tarihini en ince ayrıntısına kadar sayıp döken, paranın üzerindeki lekelerden, izlerden yola çıkarak akla hayale gelmeyecek şeyler söyleyen, o pa­rayı kısa bir süre için bile olsa elinde tutan insanlara dair akılla­ra ziyan hikayeler anlatan Salih’i herkes bir başka hikaye ile hatırlayacaktır. Aslında anlattıkları biraz da kendi hikayeleridir, dile gelmiş suçluluk duyguları!  Türlü hikaye ve maceradan sonra paralar yan yana geldiğinde çıkar ortaya üç boyutlu bir Salih hikayesi. Rukas’ın hikayesi ise sürpriz bir sonla noktalanır…

İsmail Güzelsoy, daha ilk kitabında -“Seni Seziyorum”da(2000)- başlamıştı edebiyatla polisiyeyi bir araya getirmeye. Polisiyelerin macera ve heyecan uyandırıcı potansiyelinden “Ruh Hastası”(2004) ve “Banknot Üçlemesi”nin ilk kitabı “Sincap”ta da sonuna kadar yararlanmıştı. Güzelsoy için “gerçeğin kapısını açacak sırlara, metinler arasında yapılan gezintilere, kurmacanın büyüsüne, şehvetle anlatılan hikayelere önem veren okuyucuları hemen içine çekecek hikayeler anlatan” bir yazar demiştim önceki yazılarımda.  Yeni romanı “Rukas: Perde Açılıyor” ise yazdıkları arasında en iyisi.  Yan yollara sapmasına rağmen asıl kurgusunu hiç bozmuyor, tempoyu düşürmüyor, muammayı sonuna kadar diri tutmasını başarıyor. Öncekiler gibi bu romanında da her türden oyunu kullanmış, şaşırtmacayı vermiş, ama okuyucu yazar sözleşmesini kötüye kullanmamış Güzelsoy. “Rukas: Perde Kapanıyor”, kurgusallığını gizlemeyen ve nasıl okunacağını ima eden bir roman. Nitekim meselesini Rukas’ın ağzından şöyle özetlemiş;

“Bak yavrum, her insanın hayatta zararsız bir çatlaklığı olma­lı. Bu da benimki işte! (…) Anlayamadığım bir şekilde bu yazdıklarım beni de etkiledi. Artık vazgeçilmez bir iptila halini aldı bu yazma işi. Artık vücu­dumun bir yerlerinde hastalıkların oluşmasını istemiyorum. Bu defterde ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Bazı nesnelerin ruhu var. Buna gitgide daha çok inanıyorum. Bazen basit, her­kese gülünç gelebilecek kadar sıradan bir şey bizde heyecan ya­ratmaz mı? (…) “Her şeyi aklileştirirsek heyecanlanacak o kadar az şey kalı­yor ki geriye. Bu mektupları Salih’e mi yazıyorum, kendime mi, yoksa bir grup okura mı, bunu bilmiyorum; zaten önemli olan buraya işlenen sözlerin dünyamı zenginleştirmesi.”

 

Yukarıdaki satırlar bizim okuma nedenimizi de anlatmıyor mu? “Bir insanın diğer insanlar arasında kendine yol açışını, aklının ve ruhunun dünya ile çatışmasını, değişmesini, insanın çevresiyle, eşya ile olan ilişkisini ve yazarın bütün bu hareketi izlerken kullandığı kelimeleri, kararlılığını, dikkatlerini” izlemek için okumuyor muyuz? Evet, “okuduğumuz şeyin hem yazarın hayal gücünün ürünü olduğunu, hem de şu yaşadığımız dünyanın malzemesiyle yapıldığını biliriz. Romanlar ne bütünüyle hayaldir, ne de bütünüyle gerçek. Roman okumak hem yazarın hayal gücüyle, hem de ait olduğumuz, merakımızla kurcaladığımız bir gerçeklikle yüzleşmek demektir”. “Rukas: Perde Açılıyor” tam da böyle bir okuma süreci sunuyor bize. Barındırdığı polisiye hikayesi ise romanın “bonus”u!..

Sincap – İsmail Güzelsoy / A. Ömer Türkeş

İsmail Güzelsoy, ilk kitabı “Seni Seziyorum”da(2000) yer alan son hikayesinde polisiye ile post-modern edebiyatı çok iyi birleştirmiş, aynı yöntemi 2004 yılında yayımlanan ilk romanı “Ruh Hastası”nda da kullanmıştı. Gerçeğin kapısını açacak sırlara, metinlerarasında gezintilere, kurmacanın büyüsüne, şehvetle anlatılan hikayelere önem veren okuyucuları hemen içine çekecek hikayeler anlatan yazar, polisiyelerin macera ve heyecan uyandırıcı potansiyelinden “Sincap”ta da yararlanmış.

Sincap, yazarın ‘Banknot Üçlemesi” adını verdiği üçlemenin ilk kitabı. Meraklıları için bir hatırlatma yapalım: Üçlemenin tanıtım mahiyetindeki kısa bir versiyonu 2003 yılında Cosmopolitan dergisiyle birlikte -ek olarak- dağıtılmıştı. Ancak “Rukas” isimli “novella”nın para izleği dışında “Sincap” romanıyla ilişkisi yok.

Paralar pul olunca

1966 kışında başlayıp yaz aylarında sonlanıyor hikayemiz. İstanbul’un soğuğuna rağmen, roman kahramanımız İskender, arkasındaki Milli İstihbarat ajanlarını atlatmak için var gücüyle koştuğundan kan ter içinde. İskender, ünlü bir şair. Pek çok aydın gibi yazdıkları nedeniyle -ama hapislikle, ama serseri bir kurşunla- o da susturulmak isteniyor. Neyse ki bu seferlik şansı yaver gidiyor kahramanımızın. Peşindekileri atlatmayı başarıp bir zamanlar yanında çalıştığı Nazif Usta’nın matbaasına, Ankara’ya atıyor kapağı. Yakayı kurtarmış ama en sevdiği üç yakınından birisinin ihanetinden kuşkulandığı için huzura kavuşamamıştır. İşte tam bu sırada karşılaşırlar Sincap’la…

Romanın diğer kahramanı Sincap’ın hikayesini öğrenmek için biraz daha gerilere gideceğiz; 1918 yılına. “Altüst oluşların, savaşla­rın, halkların halklar üzerine zulüm uyguladığı mağdur olanla kadir olanın birbirine karıştığı bir devir”de,  dünya üzerinde üç ülkeye komşu tek yerleşim yeri olan Iğdır’dayız. Sincap, babasının da mensubu olduğu bir tarikat sayesinde zehir konusunda uzmanlaşmış, uzmanlığını da birkaç cins yılanın zehirine yüklü para ödemeye hazır bir İngiliz sayesinde nakite çevirmesini bilmiş bir genç. Ancak hayatı hep düz bir çizgide ilerlemeyecek, çok sevdiği ve evde sakladığı bütün parasını emanet ettiği karısını küstürünce servetini göz göre göre yitirecektir. Kocasını kaybetmektense ölümü seçen karısı, ölmeden önce bütün paraları tedavülden kalkmak üzere olan yüz liralıklar haline getirmiş ve saklamıştır. Servetine yeniden kavuşması için sadece üç ayı kalan Sincap, bütün uğraşına rağmen gizli yeri zamanında bulamaz; tedavülden kalkan paraları pul olmuş, geriye devlete duyduğu öfke ve intikam duygusu kalmıştır.

Artık çalışmak zorundadır Sincap. Bir matbaaya girer. Hayatını yeniden düzene koymuştur. Ancak elinin çizime yatkınlığını farkettiğinde, devletin bir kararıyla yitirdiği yasal servetini yasa dışı bir yolla da olsa geri almaya karar verecektir. Niyeti kusursuz banknotlar basmaktır.  Fırsat ayağına gelir; devlet ilk kez Türk parasını -Ingiltere, Al­manya ya da ABD’de değil- Türkiye’de basmaya hazırlanmaktadır.

Yeni banknotların çıkmasıyla yaşanacak karmaşadan yararlanmak isteyen Sincap, malzeme temini için Nazım Usta’nın matbaasının kapısını çaldığında İskender’le karşılaşacak, farklı dünyalarda da olsa hayatlarının kararlarını almak üzere olan iki adam, birlikte yola koyulacaklardır. Son hazırlıklar Iğdır’da yapılacaktır. Ne var ki İskender’in şiirlerine hayran milli istihbaratçı Metin izlerini bulmuş, peşlerine takılmıştır bile. Kahramanlarımız kaderi ve olayların akışı Varto depremiyle değişecektir…

Gerçek ve kurmaca

İsmail Güzelsoy, romanın ana hikayesini pek çok yan hikayecikle zenginleştirmesini seven bir yazar. “Sincap”ta da her bir karakteri kimi zaman kısa kimi zaman uzun bir hikaye ile katmış romanına. Böylelikle şair İskender’in, zoraki kalpazan Sincap’ın, istihbarat ajanı Metin’in, gişe memuresi Meryem’in, Sincap’ın baldızı Süreyya’nın  ve Merkez Bankası Müdürü Salih Saltuk’un hayatlarını okuyucuya yakınlaştırabiliyor. İtiraf edeyim ki, içlerinden en yaşlısı olan Sincap’ın başından geçenler hepsinden hem daha ilginç, hem daha eğlenceli; özellikle yazarın mizah duygusunu da sergileyen -“yerli malı” Tommiks ve Teksas neşriyatının yer aldığı- bölümler. Bir alıntıyla örnekliyorum:

“Artık yalnızca müstehcen çizimler değil, kendilerini Tom­miks’in, Fantom’un, Mandrake’nin yoldaşı olarak hayal eden gençler için kağıtlara çizdiğim tek nüshalık, birkaç sayfalık çizgi masallar da bana hatırı sayılır paralar bırakıyordu. Dini bütün hacılar için Kerbela hadisesini çiziyorum, bu ihtiyarlardan birini Hazreti Hüseyin’in yanına konduruyorum. Bazen küçük sürp­rizler yapıyor, Çelikbilek’i Iğdır sokaklarında gezip esnafla hoş-beş ederken resmediyorum, insanları güldürmek için kendimi kötü adam olarak görüntülediğim kısa hikayelerde, halkı benim gibi bir beladan kurtaran Batman’i omuzlarında Şehit Mehmet Çavuş Caddesi’nden Kars Caddesi’ne kadar omuzlarında taşı­yan hemşerilerimi görüntülüyorum. Tek kareden oluşan o son resimde kendilerini görenler bu kitapçıklara iyi paralar verdiler. Öyle ki matbaam yalnızca müstakbel bir kalpazanlığın değil, ay­nı zamanda bu çizimlerimi pazarlamak amacıyla da kullandığım bir paravan haline geldi.”

Yaptığım alıntıda anlatı zamanı 1950’li yıllar. “Bu tarihlerde Tommiks ya da Çelikbilek maceraları Türkiye’de yayımlanıyor muydu”, diye soracak olursanız, doğrusu bilmiyorum. Ancak Güzelsoy’un bildiğinden, eğer tarihsel bir uyumsuzluk durumuna düşmüşse de, bunu bilerek yaptığından hiç kuşkum yok. Zaten bu sevimli yerel yayımcılık hikayesini tarihsel tutarlılık ölçütüyle sorgulamanın bir anlamı da yok. Sahte para basımı, sahte çizgi romanlar, Sincap’ın karısının düşüncelerine nüfuz etmek için onun yerine geçmeye çalışması, hatta Süreyya ile Salih Saltuk’un ölen karısı arasındaki benzerlikler, tam da yazarın sevdiği motifler. Önceki romanlarındaki gibi “Sincap”ta da gerçekle taklitin, hakikatle hayalin içiçe geçtiği ya da birbirine karıştığı anlara tanık oluyoruz.

Roman bir kurmaca metin; o halde gerçekle taklidin, hakikatle hayalin içiçe geçmesine, kurmaca metnin bizi davet ettiği iç gerçeklik zedelenmediği sürece itiraz edilemez. Üstelik Güzelsoy, bu romanında tam tersini yapmış; kurmaca dünyasını dış gerçekliğin yaşanmış olaylarıyla ve siyasi atmosferiyle örtüştürmüş. Mesela yüz liralıkların tedavüle çıkışı ve tedavülden kalkışı, 1966’daki yeni para basımı ya da İskender’in firarının Orhan Kemal’in komünizm propogandası yaptığı gerekçesiyle tutuklandığı günlere denk gelmesi bunlardan bazıları.

“Sincap” eğlenceli ve oyuncaklı bir metin, ama okurken hüzünleneceğiniz insani dramlar da var. Birkaç istisnası dışında, roman kişileri kategorik olarak iyi ya da kötü değiller; iyi ve kötü halleriyle, kimi zaman zayıf kimi zaman güçlü, kimi zaman dost kimi zaman düşman olarak canlandırılmışlar. İşte bu nedenle, İskender kadar İskender’i adım adım izleyen milli istihbarat ajanı Metin’le de yakınlık kurabilirsiniz. Hem Merkez Bankası Müdürü Salih Saltuk’la Sincap’ın baldızı Süreyya’nın mahçup aşklarının mutlu sona ermesini dilemek, hem de zoraki kalpazan Sincap’la birlikte saf tutmak da mümkün.

İsmail Güzelsoy’un ele aldığı konulara yakınlık duymayabilirsiniz, ama malumatfuruşluğuyla, dili ve uslubuyla yakaladığı anlatım zenginliğini, hikaye anlatmaktan aldığı hazzı mutlaka farkedeceksiniz. Onu sözlü kültürün hikaye anlatıcısına bağlayan şey de, işte bu haz duygusu.