Meşhur Dedektif, Everest’in Dünya Klasiklerinde

Everest yayınevi tarafından bize iletilen basın duyurusunu yayınlıyoruz. İlk defa tam ve düzgün bir Sherlock Holmes edisyonu dilimize kazandırılmış olacak, bunun için Everest yayınevine teşekkür ederiz !..

Edebiyat tarihinin kuşkusuz en meşhur dedektiflerinden Sherlock Holmes, yakında Everest Yayınları’nın dünya klasikleri dizisi kapsamında, eşsiz bir edisyonla Türkçe okurlarıyla buluşacak. Son zamanlarda çok ses getiren film uyarlamalarının da uzman danışmanı olan Leslie S. Klinger’ın editörlüğünde hazırlanan Sherlock Holmes, dedektifin tüm maceralarını kapsayan üç ciltten oluşuyor. İçerdiği açıklamalı dipnotlar ve yüzden fazla çizimle bu dolu dolu edisyon, Strand dergisinde yayımlanan özgün metinleri temel aldığından farklı baskılardaki karışıklıkları da ortadan kaldırıyor.

Everest, ilk cildi Bahar 2012’de, Kaya Genç ve Berrak Göçer’in çevirisiyle yayımlanacak olan külliyatla, dünya klasiklerinde imza attığı ilklere bir yenisi eklemiş oluyor. Yayınevi daha önce Karel Çapek, Flann O’Brien ve Konstantin Vaginov gibi yazarları Türkiye’de ilk defa yayımlamış; Andrey Belıy, Hans Fallada ve Stefan Zweig gibi isimlerin ise Türkçeye ilk defa çevrilen farklı eserlerini basmıştı. Everest ayrıca Anton Çehov külliyatı gibi tekrar basımlarda da eserlerin çevirmenleriyle ortak çalışarak yeni ve kusursuz edisyonlar hazırlıyor; Gargantua, Oblomov ve Muhteşem Gatsby gibi, halihazırda Türkçeleştirilmiş olan eserlerin yeni, yetkin çevirileriyle okurlara dünya klasiklerinde önemli alternatifler sunuyor. Everest bu kapsamda Ahmet Arpad, Esin Gören, Sabri Gürses, Gülden Hatipoğlu, Püren Özgören, Mehmet Özgül, Birsel Uzma ve Kayhan Yükseler gibi rüştünü ispatlamış çevirmenlerle çalışıyor.

2012’de Fitzgerald külliyatı Buruktur Gece’yle devam ederken Fallada’dan Ayyaş okurlarla buluşacak. Everest Klasikler, listesine Sir Arthur Conan Doyle’ın yanı sıra Erich Maria Remarque, Mihail Bulgakov ve Siegfried Lenz gibi isimler de ekleyecek.

Nazım Hikmet (RAN)-Yeşil Elmalar / A. Ömer Türkeş

“Yeşil Elmalar” adı ilk kez, Akşam gazetesinde 4 Nisan 1936 tarihli ilanla duyuldu. Tam on dört gün sürmüştü Nazım Hikmet’in “pek yakında neşriyatına başlanacak ilk romanı”nın ilanı. Hatta, dönemin ünlü karikatür ustası Cemal Nadir’in 17 Nisan tarihli “Bay Amca” köşesindeki çizgiler de “Yeşil Elmalar”ı konu almıştı. Tefrika, 18 Nisan 1936 tarihinde göründü Akşam’ın sayfalarında, 73 sayı sürdü ve 30 Haziran 1936’da sonlandı. Aynı yıl İnkilap Kitapevi’nin “Yerli Romanlar” serisinde kitaplaştırılan “Yeşil Elmalar”, farklı yayınevleri tarafından birkaç kez yayınlandı, ama ilgi bulduğu söylenemez. Hatta yazarın böyle bir roman yazdığını bilenlerin sayısı bile pek azdır Türkiye’de. Oysa, çok eğlenceli bir hikayesi var “Yeşil Elmalar”ın.

“Yeşil Elmalar”, Pınar yayınevince yapılan 1965 tarihli baskısının Ş.H. imzalı önsözünde şu cümlelerle tanıtılmıştı; “Olayları İstanbul’da ve Yeni Gine’de geçen bu cinayet ve macera romanının İstanbul’da geçen heyecanlı sahnelerinden sonra, romancı bizi sömürge memleketlerin egzotik hayatile yakından temasa getiriyor. Sonsuz bir servete kavuşmak hırsı içinde yanıp tutuşan altın arayıcılarının yerli sömürge halkına karşı giriştikleri ölüm kalım mücadelelerile, Göksel’in kişiliğinde canlandırılan o günün iş adamı, hiç bir ahlak kuralını tanımayan, daha doğrusu ahlak anlayışı menfaat münasebetlerinin dar çerçevesi içine sıkıştırılan iş adamı arasında içten ve gizli bir bağ vardır. Bu özellikleri anlatan sayfalar insana Rönesans devri Avrupasında altın aramak için memleket fethine çıkan maceracı ilk İspanyol “conquistador”larını hatırlatıyor. Türkiye’de –küçük çapta da olsa- kapitalizmin gelişmeğe başladığı yıllarda ortaya çıkan iş adamı tipinin ilk taslağını çizen bu roman çeşidi, ne yazık ki, Nazım Hikmet’ten sonra devam etmemiştir.”

Romanın muhteviyatını kısaca özetleyen bu cümlelerde yanlış bir şey yok, ancak anlaşıldığı kadarıyla, Nazım’ın kişiliği, şiirleri ve siyasi fikirleri, onun basit bir macera romanı yazdığını söylemeyi engelliyor ve romanın alt temalarından birine, ahlaksız iş adamı tipine dikkat çekiliyor. Elbette Nazım bir çok yerde ideolojisine uygun ifadeler kullanıyor, hikayenin mekanına uygun biçimde sömürü ve sömürülenler hakkında cümleler sıkıştırıyor araya. Ancak yazarken kendisinin de çok eğlendiği hemen farkedilen “Yeşil Elmalar”a siyasi bir kılıf geçirmek zor doğrusu.

II.Meşrutiyet öncesinde başlıyor hikaye. Tesadüfler, talihsizlikler, insani zaaflar birbirini kovalıyor, Göksel, Hüseyin ve Muhtar Güyan’da kürek cezasına çarptırılmış buluyorlar kendilerini. Güyan cehennemini şöyle canlandırmış Nazım; “Güneşi göremezsiniz. Ağaçların tepesinden gök görünmez ki, güneş görünsün. Orman ebedi, korkunç bir alacakaranlık içindedir. Güyan ormanlarında çimen bitmez. İz yoktur”…. Ve o cehennemde yaşayanlar, yani mahkumlar; “her dokunuşlarında çıplak vücutlarını yakan ateş kamışlarına ve kırmızı karıncaların hücumlarına rağmen yaşıyorlardı hala. Elbiseleri parça parça oldu. Nihayyet çıplak kaldılar. Barındıkları yere yakın iki limon ağacı vardı. Fakat dallarda limonlar tükenince, bataklığın suyunu içer oldular. Artık sıtma girmişti kanlarına. Sıtma, o akrepten, yılandan, kırmızı karınca ve ateş kamışlarından daha korkunç düşman almıştı onları ellerine. Nöbetleri sıklaştı, sıklaştı ve bir sabah Messabro, küreğin en kuvvetli vücudu, dişlerini birbirine çarparak ve toprağın üstünde çırılçıplak debelenerek can verdi.”

Hikayenin heyecan ve gerilimi, mahkumların Güyan’dan kaçıp altın aramak amacıyla Yeni Gine’ye yerleşmeleri ile tırmanıyor. Üç arkadaş zangin bir altın madenine rastlıyor, büyük bir servet yapıyor, ancak geriye dönerken Göksel ve Hüseyin hastalanan Muhtar’ı kaderine terkediyorlar. Göksel, Istanbul’a dönünce Muhtar’ın –olup bitenlerden habersiz- kızı Ayşe ile evlenecek, ne var ki kısa sürede birbirinden öldüresiye nefret eder hale gelecekler, Ayşe’yi Halit Cemil adlı dürüst bir genç kurtaracaktır Göksel’in işkencelerinden.

Romanın bundan sonraki bölümleri Ayşe ve Halit Cemil’in, Ayşe’nin babası Muhtar’ı bulmak için Yeni Gineye yaptıkları seyehate ve Gine’nin egzotik atmosferinde geçen macera dolu günlere ayrılmış. Büyüler, kabileler, kabile şefleri, yabani hayvanlar, balta girmemiş ormanlar, erkeklerin çok eşliliği, gizli cemiyetler, kısaca o dönem okuyucusunun bir macera romanında görmek istediği her şey var “Yeşil Elmalar”da. Özellikle oryantalizmin fethedilecek o uzak diyarlarda varlığını vaadettiği “huri”leri çok çarpıcı cümlelerle canlandırmış Nazım Hikmet. Hikayesine cahil, çocuksu, her an kandırılmaya hazır, birbirlerinin etini yemekten hoşlanan insanlar olarak kattığı yerli halkı sık sık da “vahşi” ya da “yamyam” sözükleri ile niteleyerek bizi şaşırtan Nazım, tam bu emperyal söyleme kapılıp gittiğini sandığımız bir anda sözü “medeniyet”e getirip siyasi mesajlarını –dolaylı yoldan- yolluyor okucusuna; “insan eti yemenin kötülüğünü nasıl, hangi bakımdan anlatalım! İnsan eti yemenin kötü bir şey olduğunu anlatmadan önce, insan öldürmenin kötülüğünü söylemek lazım. Bunu hangi beyaz insan söyleyebilir! Biz beyazlar birbirimizi vahşilerden çok öldürmüyor muyuz?”

Ayşe ve Halit Cemil, bu tarz anlatılardaki “ritüellerin” hemen hepsini eksiksiz yerine getirdikten sonra, bir kabilede büyücülük yapıp o kabilenin reisliğine kadar yükselen Muhtar’ı buluyorlar. Romanın sonunda sıkıldığı anlaşılan Nazım, bu karşılaşmanın akabinde olayları hızlı bir akış içerisinde özetliyor ve yaban ellerdeki üç Türk sağsalim Istanbul’a dönüyorlar…

“Yeşil elmaları”, o dönemde yaygınlaşan seyehat kitapları ve bu kitaplara duyulan ilgiyle birlikte ele almak gerekir. Siyah beyaz Holywood filmlerindeki egzotik doğu yolculuklarıın ya da Tarzan filmlerinin yarattığı şaşkınlığın rolünü de azımsamıyorum elbette… Zaten Nazım da romanın bir yerinde Holywood’a bir gönderme yapıyor. Doğu’ya, Uzak Doğu’ya, Afrika’ya gitmenin çok zor olduğu bir devrin düşgücüne hitap ediyordu bu anlatılar. Gidilmesi imkansız topraklarda kendilerinin yaşamalarının mümkün olmayan maceraları kovalamak isteğiyle edebiyata başvurulduğu, uzak diyarların egzotik atmosferinin romanlar ve filmler aracılığıyla teneffüs edildiği, dünyanın keşfedilmemiş bir karış yer kalmayacak kadar küçülmediği ve bu nedenle insanların hala hayal kurabildiği belki çocuksu ama bugüne göre kuşkusuz çok daha heyecan ve umut dolu günlerde yazılmıştı Yeşil Elmalar.

Çekici hikayesine dalıp gidince biçimsel arayışları farkedemeyebilirsiniz. İlk romanını –hem de tefrika formatında- yazıyor olmasına rağmen, Nazım romanın geleneksel anlatı kalıplarını kırmaya çalışıyor. Şimdi şaşırtıcı gelmeyebilir belki. Ancak Sosyalist Gerçekçilik’in -biçimsel anlamda- 19.yüzyıl romanını fetişleştirdiği bir dönemde, sosyalizme sıkı sıkıya bağlı bir yazar için bu türden arayışlar küçümsenemez. Nazım Hikmet, “bakış açısı” ve “zaman”dan kaynaklanan anlatım sorunlarıyla boğuştuğunu görüyoruz. Halit Cemil’in hatıra defterinden okuduğumuz sayfalarla –birinci tekil şahıs ağzından- başlıyor roman. İkinci kısmda anlatıcı giriyor devreye ve anlatı zamanı di’li geçmişe dönüyor. Ancak bu zamana takılıp kalmamış Nazım ve kimi zaman gelişen olayları bir tiyatro oyunu gibi sergilemeye çalışmış. Mesela Ayşe’nin intihar sahnesine; “Kendine Geldi. Akıntıburnu’nun demir parmaklıklı rıhtımından denize baktığını farketti” cümleleri ile başlıyor, sahneyi daha canlı ve etkileyici bir biçimde tasvir etmek için bir anda değiştiriyor zaman kipini ve “Boğaz’ın suları kıvrılarak, büyük bir balığın sırtı gibi pul pul, rengarenk akıyor. Ayşe’nin önü denizdir. Bir akşam denizi. Üstünden otomobiller geçiyor. Daha uzaklarda bir gazino. Üstünden otomobiller geçiyor. Gazinoda bir ince saz: ‘İndim yarin bahçesine, gülden geçilmez’ türküsünü bayıltıcı bir gül kokusu gibi havalara dağıtıyor” cümleleriyle tamamlıyor sahneyi. Hatıra defterleri, doğrusal zaman akışını kırmak ve geçmişi şimdiki zamanda anlatabilmek için de yardımcı olmuş Nazım’a.

“Yeşil Elmalar”ın bir başka dikkat çekici özelliği, mekan ve eşya tasvirlerine verdiği önem. Ayşe ile Halit Cemil’in ilk karşılaşma anında Ayşe Halit Cemil’in merceğinde şöyle yansımış; “Karşımda, Avrupa’dan gelen moda mecmualarının resimlerinden biri gibi hareketsiz duruyordu. Elleri, koyu kahverengi meşin spor ceketinin ceplerinde. Koyu kahverengi ceket fenerin altında ışıldıyor. Yakası açık, daha doğrusu ceketin düğmeleri iliklenmemiş, altından koyu renkli ipek bir elbisenin parçası görünüyor. Elbise spor elbisesi değil. Göğsüne yakın bir yerde küçük, minimini, kırmızı bir fil var. Evet, neden yapıldığını kestiremediğim, fil biçiminde bir iğne…”

Edgar Adayınızı Nasıl Alırdınız: kitap mı, e-kitap mı?

Son günlerde hiç amazon.com’u ziyaret ettiniz mi? Ana sayfada sizi büyük bir Kindle resmi karşılıyor. Tabii bu boşuna değil. Daha yolun başında olunan yeni bir yayıncılık  devri başlıyor ve milyonlarca dolarlık yeni bir pazar söz konusu: e-kitaplar.

Publishers Weekly’nin haberine göre, amazon.com geçtiğimiz hafta açıklanan 2012 Edgar Ödülü adaylarının hem baskı hem de e-kitap versiyonlarının kitap mağazasında sunumunu yaptı. İlk sonuçlara göre üç kitap dışında e-kitap satışlarının önde olduğu ve polisiye eserlerin e-kitap satışlarında genel olarak öne çıktığı belirtiliyor. Bu şaşırtıcı bir haber değil aslında, amazon.com e-kitap satışlarının basılı kitap satışlarını geçtiğini aylar önce duyurmuştu…

Konu e-kitap olunca, iPad,  iBooks ve App Store ile yeni yayıncılık dönemini şekillendiren baş aktör Apple’dan söz etmemek olmaz. Apple geçtiğimiz hafta New York’ta düzenlediği özel bir etkinlikte e-kitap anlayışına farklı bir boyut getiren iBooks2 ve iBooks Author uygulamalarını tanıttı.  iBooks2, interaktif kitapları destekleyen kitaplık uygulaması ve Author da ücretsiz olarak interaktif kitap geliştirmeyi sağlayan yazarlık uygulaması. Apple bu yeni uygulamalar ile eğitim ve ders kitapları alanına önemli yenilikler getirmiş oldu. iBooks Author ile geliştirilen ders kitapları gerçekten etkileyeci, örneklerini Apple’ın web sitesinden inceleyebilirsiniz; “Apple ders kitabını yeniden tanımlıyor” sloganının yerinde olduğunu göreceksiniz.

Bu yeni interaktif kitap dünyasına henüz yabancıysanız, şu örneğe bakmanızı öneririm: Apple’ın eski kullanıcı arayüzü tasarımcısı Mike Matas’ın geliştirdiği, -ki kendisi birkaç ay önce Facebook ile çalışmaya başladı, önümüzdeki aylarda Facebook’ta Matas etkisinin ortaya çıkacağını düşünüyor ve merakla bekliyorum!- Our Choice/Al Gore kitabının tanıtımı.

Apple tarafından açıklanan rakamlarda iBooks 2’nin sadece 3 günde 350 bin kişi tarafından, kendi interaktif kitaplarınızı oluşturabileceğiniz iBooks Author programının ise 3 günde 90 bin kişi tarafından  indirilip kullanılmaya başlandığı belirtiliyor. Bu yeni uygulamaların beni neden heyecanlandırdığına gelince, iBooks Author ile geliştirilebilecek nefis Cinairoman katologlarını ve e-dergileri hayal etmekten kendimi alamıyorum. Ne yazık ki bir Mac’im yok, eğer olsaydı, Author yazılımını ilk gün indiren 90 bin birinci kişi ben olurdum kesinlikle. Mac sahibi Cinairoman okuyucuları orada mısınız, ses verin! 🙂 iBooks Author yazılımını kullananların görüşlerini çok merak ediyorum…

 

2012 Edgar Ödülü Adayları Açıklandı

Amerikan Polisiye Yazarları Birliği (Mystery Writers of America) 2012 Edgar Ödülü adaylarını açıkladı. 2012 ödülleri 26 Nisanda New York’ta yapılacak ödül töreninde açıklanacak.

En İyi Roman: The Ranger by Ace Atkins (G.P. Putnam’s Sons); Gone by Mo Hayder (Atlantic Monthly Press); The Devotion of Suspect X by Keigo Higashino (Minotaur Books); 1222 by Anne Holt (Scribner); Field Gray by Philip Kerr (Marion Wood Books).

Amerikan Yazarlarından En İyi İlk Roman: Red on Red by Edward Conlon (Spiegel & Grau); Last to Fold by David Duffy (Thomas Dunne Books); All Cry Chaos by Leonard Rosen (The Permanent Press); Bent Road by Lori Roy (Dutton); Purgatory Chasm by Steve Ulfelder (Thomas Dunne Books).

En İyi Ciltsiz Baskı: The Company Man by Robert Jackson Bennett (Orbit Books); The Faces of Angels by Lucretia Grindle (Felony & Mayhem Press); The Dog Sox by Russell Hill (Caravel Mystery Books); Death of the Mantis by Michael Stanley (Harper); Vienna Twilight by Frank Tallis (Random House Trade Paperbacks).

Best Fact Crime: The Murder of the Century: The Gilded Age Crime That Scandalized a City and Sparked the Tabloid Wars by Paul Collins (Crown); The Savage City: Race, Murder, and a Generation on the Edge by T.J. English (William Morrow); Destiny of the Republic: A Tale of Madness, Medicine and the Murder of a President by Candice Millard (Doubleday); Girl, Wanted: The Chase for Sarah Pender by Steve Miller (Penguin Group); The Man in the Rockefeller Suit: The Astonishing Rise and Spectacular Fall of a Serial Imposter by Mark Seal (Viking).

En İyi Eleştiri/Biyografi: The Tattoed Girl: The Enigma of Steig Larsson and the Secrets Behind the Most Compelling Thrillers of our Time by Dan Burstein, Arne de Keijzer and John-Henri Holmberg (St. Martin’s Griffin); Agatha Christie: Murder in the Making by John Curran (HarperCollins); On Conan Doyle: Or, the Whole Art of Storytelling by Michael Dirda (Princeton University Press); Detecting Women: Gender and the Hollywood Detective Film by Philippa Gates (SUNY Press); Scripting Hitchcock: Psycho, The Birds and Marnie by Walter Raubicheck and Walter Srebnick (University of Illinois Press).

En İyi Kısa Öykü: “Marley’s Revolution” – Alfred Hitchcock Mystery Magazine by John C. Boland (Dell Magazines); “Tomorrow’s Dead” – Ellery Queen Mystery Magazine by David Dean (Dell Magazines); “The Adakian Eagle” – Down These Strange Streets by Bradley Denton (Penguin Group USA – Ace Books); “Lord John and the Plague of Zombies” – Down These Strange Streets by Diana Gabaldon (Penguin Group USA – Ace Books); “The Case of Death and Honey” – A Study in Sherlock by Neil Gaiman (Random House Publishing Group – Bantam Books); “The Man Who Took His Hat Off to the Driver of the Train” – Ellery Queen Mystery Magazine by Peter Turnbull (Dell Magazines).

En İyi Çocuk Kitabı:  Horton Halfpott by Tom Angleberger (Abrams/Amulet); It Happened on a Train by Mac Barnett (Simon & Schuster); Vanished by Sheela Chari (Disney-Hyperion); Icefall by Matthew J. Kirby (Scholastic Press); The Wizard of Dark Street by Shawn Thomas Odyssey (Egmont USA).

En İyi Gençlik Kitabı:  Shelter by Harlan Coben (Putnam); The Name of the Star by Maureen Johnson (Putnam); The Silence of Murder by Dandi Daley Mackall (Knopf); The Girl Is Murder by Kathryn Miller Haines (Roaring Brook); Kill You Last by Todd Strasser (Egmont USA).

The Simon & Schuster – Mary Higgins Clark Ödülü: Now You See Me by S.J. Bolton (Minotaur Books); Come and Find Me by Hallie Ephron (William Morrow); Death on Tour by Janice Hamrick (Minotaur Books); Learning to Swim by Sara J. Henry (Crown); Murder Most Persuasive by Tracy Kiely (Thomas Dunne Books).

Grand Master: Martha Grimes

 

Nicolas Remin – Venedik’te Kar / A. Ömer Türkeş

Yayımlandığı ülkelerde kısa zamanda çok satarlar listesine giren “Venedik’te Kar” hafif, hoşça zaman geçirtmeyi önüne koyan ama polisiye olduğunu hiç unutmayan bir roman: 1862 yılı Şubat ayında kar ve sis kaplı Venedik kentinde, soğuğu ve nemi hissediyoruz. Venedik’te Avusturya hanedanlığının hüküm sürdüğü, ama Garibaldi’nin İtalyan birliğini kurmak için başlattığı isyanın Venedik’e de sıçradığı zamanlar. Ortam karışık, kent gergin, Habsburg Hanedanı’nın askerleri her köşe başını tutmuş isyancı arıyor. Tam o günlerde bir gece, limana yanaşan gemide işlenen çifte cinayet, kentteki bütün üst düzey yetkilileri alarma geçiriyor. Aynı yatakta bulunan genç kadının cesedinde darbe ve ısırık izleri, saray müşavirinde ise kurşun delikleri var. Soruşturma için komiser Tron çağrılıyor. Tron’lar Venedik’in köklü ailelerinden ama artık sahip oldukları saray yavrusunu zar zor idare ediyor, yılda bir kez düzenledikleri maskeli baloya para yetiştirmeye zorlanıyorlar. Artık orta yaşlarının üzerinde seyreden yaşıyla sevimli Kont Tron’un asaletle, parayla, hatta hayatla fazla bir ilgisi yok. Pek fazla cinayetin işlenmediği Venedik’te rutin bir iş sürdürüyor, annesi yaşlı kontesin kaprislerini aile yadigarı antikaları satarak karşılıyor ve geçmişin Venedik’ini hüzünle yad ederek yaşayıp gidiyor.

Siyasi sonuçlar doğurabilecek cinayet heyecanlandırmıştır Tron’u. Gemide ifadesi alınması gereken subaylar vardır. Ne var ki, olaya el koyan Albay Pergen, saray müşavirinin yanında imparatoriçeye yapılacak suikastle ilgili belgeler taşıdığını iddia ederek Venedikli detektif Kont Tron’u soruşturmadan uzaklaştırmak ister. Bir süre sonra sanık olarak isyancıları desteklediği söylenen bir hukukçu tutuklanır. Otuz yıl önce zorba hükümdarların öldürülmesi hakkındaki araştırılması yasaklanan bu adam hücresinde ölü bulunduğu için dava kapanmış ama suikast belgeleri bulunamamıştır. Üstelik bu belgelerin peşinde başka kimselerin de bulunduğu sürüp giden cinayetlerden bellidir. Kentte bulunan genç kraliçe kendi hayatı ve özgürlüğü için devreye girer. Tron ise Albay’ın bütün engellemelerine rağmen soruşturmayı kendi başına sürdürmektedir. Kraliçe ve Tron’un yolları Tron ailesinin verdiği maskeli baloda kesiştiğinde gizli belgelerin ordu mensuplarına dair karanlık sırlar barındırdığı, olayın sıistimal ve şantajla ilgili oldığu anlaşılır. Hepsinden önemli cinayetleri yıllar öncesinden sürüp gelen sadist bir katilin varlığıdır…

Karmaşık bir olaylar zincirini sarih bir biçimde anlatmış Nicolas Remin. Farklı saiklerle işlenen cinayetler arasındaki ilişki çözümü güçleştirirken merak duygusunu yükseltiyor. Ama “Venedik’te Kar”ın en çekici yanı tarihsel malzemeyi, dekor ve kostümleri, Venedik kentini, kış mevsimini çok iyi kullanmasında. Modernizmin ayak seslerinin duyulduğu, aristokrasinin can cekiştiği, yeni bir sınıfın iktidara yürüdüğü bir sırada geçmişin kötü siyasi mirasının bekçiliğini yapan bir kesim etrafında kurgulanmış hikaye baştan sona büyük bır hızla ve görsel zenginlikle ilerliyor.

Bartitsu mu, o da nesi?

Benim de ilk okuduğumda verdiğim tepki bu oldu.   Peki, “baritsu” ve “Boş Ev Vakası- The Adventure of the Empty House” dersem… Bazıları için bu ipuçları yeterli  olmuştur belki ama Boş Ev Vakası’nı iki kere okumuş olmama karşın Ivy Press’ten çıkmış “The Sherlock Holmes School of Self Defence: The Manly Art of Bartitsu as used against Professor Moriarty”  isimli kitabı görene kadar  bartitsu hakkında hiçbir şey hatırlamıyordum.

Bilindiği gibi Boş Ev Vakası’nda, Profesör Moriarty ile  Reichenbach şelalesinde yaptığı karşılaşmada uçurumdan düşerek öldüğü sanılan Holmes tekrar ortaya çıkar:

“Doğru duydun Watson, hiç düşmedim. Ama sana bıraktığım notta kesinlikle samimiydim. Kurtuluşa giden dar yolun üstünde duran Profesör Moriarty’nin o sinsi siluetini gördüğümde kariyerimin sonuna geldiğimden emindim. O gri gözlerine tarif edilmez bir kararlılık hakimdi. Biraz konuştuktan sonra sana o kısa notu bırakmama izin verdi. Yanına sigara tabakamla bastonumu da bıraktıktan sonra ben önde, Moriarty arkamda yürümeye başladık. Yolun sonuna geldiğimizde gardımı aldım. Moriarty silah çekmedi, bunun yerine üstüme atılarak uzun kollarıyla boynuma yapıştı. Oyununun sonuna geldiğinin farkındaydı ve bir an önce intikam almaktan başka hiçbir düşüncesi yoktu. Şelalenin ağzında boğuşmaya başladık. Ben baritsu denen Japon güreş tekniğinden biraz anlarım, ki daha önce de defalarca işime yaramış olan bir beceridir bu. Sayesinde elinden kurtuldum ve o, korkunç bir çığlık attı ve birkaç saniye çılgınca debelenerek elleriyle boşluğa tutunmaya çalıştı. Bütün çabalarına rağmen yine de dengesini sağlayamadı. Düşüşünü izledim. Aşağıda bir kayaya çarptı ve ardından da suya düştü.”  (Sherlock Holmes Bütün Hikayeleri3-Neptün Yayınları, Sf.14)

Holmes ve Moriarty’nin Reichenbach şelalesindeki karşılaşmasını betimleyen Sidney Paget illüstrasyonu
ve Moriarty’nin mağlup olduğu Reichenbach Şelalesinde bulunan plaket.

Holmes üstün bir zekâya ve bilimsel yeteneklere sahip olduğu kadar üniversitede boks ve eskrim dersleri almış iyi bir dövüşçüdür de. Boş Ev vakasında kendi ağzından dinlediğimiz üzere, ezeli düşmanı Moriarty’den kurtulmasını sağlayan şey de bu yeteneği olmuştur.

Gelelim bartitsu veya Sir Arthur Conan Doyle’un kurgusal dünyasındaki karşılığı olan “baritsu”nun wikipedia‘dan özetlediğim hikayesine.  Bartitsu, 1898 yılında bir mühendis olan Edward William Barton-Wright’ın üç yıl kaldığı Japon İmparatorluğu’ndan ülkesi İngiltere’ye döndüğünde geliştirdiği bir dövüş ve savunma sanatı. Barton-Wright dövüş ve savunma sanatlarına ilgi duyan ve daha önce boks, güreş, eskrim gibi sporlarda çalışmalar yapmış bir kişi olarak Japon dövüş sanatları ile mevcut birikimlerini birleştirerek pek çok teknikten unsurlar içeren bu dövüş sanatını geliştirmiş. Bartitsu ismi ise, Barton-Wright’in soyadı ile  bir Japon dövüş sanatı olan “jüjitsu”nun bir araya gelmesinden oluşuyor.

Bartitsu’ya olan ilgi, ilk ortaya çıktığı Edwardian dönemi Londra’sından günümüze kadar sürmüş. 2002 yılında kurulan uluslararası “bartitsu severler” derneğinin 2006 yılından beri yayında olan resmi web sitesinden bartitsu ile ilgili pek çok bilgiye ve güncel etkinliklere erişmek mümkün. İsterseniz, Robert Downey, Jr.’ın “Sherlock Holmes- A Games of Shadow” filmindeki dövüş sahnelerine ilişkin “bartitsu severlerin” değerlendirmesine ve filmin dövüş sahnelerinin koreografı ile yapılan söyleşiye bir göz atabilirsiniz.

Bununla birlikte Doyle’un Holmes’u yeniden hayata döndürdüğü “Boş Ev Vakası”nda bu dövüş sanatına yer vermesinin bartitsuyu ölümsüzleştirdiği söylenebilir. Doyle’un öyküde bartitsu yerine “baritsu” terimini kullanmış olmasının yazım hatası, yanlış hatırlama veya telif hakları nedeniyle bilinçli bir seçim olabileceği belirtiliyor.

Son olarak, 2011 yapımı  Bartitsu: The Lost Martial Art of Sherlock Holmes isimli belgeseli ve Edwardian döneme ait ilginizi çekebilecek fotoğrafları önererek bu dövüşlü yazıya artık bir son verebilirim. Dönemin fotoğraflarından aklımdan kalan tek şeyin kadınların korselerle olan imtihanı olduğunu belirtmeliyim!