Birol Oğuz – “Suat Erez Polisyeleri” / A. Ömer Türkeş

Çok değil, 2000’li yıllara kadar Türkiye’de polisiye edebiyat çok cılızlaşmış, Kaktüs Kahvesi de bu edebiyatı teşvik amacıyla bir polisiye roman yarışması açmıştı. Yarışma birincisi Celil Oker’di ve kararın ne denli isabetli olduğunu birbiri ardına yazdığı polisiyeleriyle kanıtladı. Birol Oğuz, 1999 yılında yapılan yarışmada dereceye giremese bile dikkat çekmiş ve ilk romanı “Siyah Beyaz” “Bir Suat Erez Macerası” alt başlığıyla Oğlak yayınları tarafından yayımlanmıştı. Ardından “Siyah Mavi”(2001) geldi. “Siyah Kırmızı”, Suat Erez serisinin üçüncü macerası.

Sekiz yılda üç kitap -2000’li yıllarda Türkiye’de polisiye yazımının hayli yol kat ettiği göz önüne alındığında- seri mantığına pek uygun düşmüyor; hele ki serinin her bir kitabı ayrı bir yayınevinden çıkmışsa. Bu nedenle Suat Erez ve yaratıcısı Birol Oğuz, yeterince tanınmıyorlar. Önce Birol Oğuz’la başlayalım: Asıl adı Hugh Wyndram Bruel Hawes’ı telaffuzu zor olduğu gerekçesiyle Türkçeleştiren ve Birol Oğuz ismini kullanan yazar 1957 İngiltere doğumlu. Güzel sanatlar eğitimini İngiltere ve Amerika’da tamamlamış. 1980 yılında evlenip Türkiye’ye yerleşmiş. Türk vatandaşlığına geçmiş. Dergi editörlüğü, öğretmenlik, tercümanlık, reklam metni yazarlığı, gazetecilik yapan Birol Oğuz’un hikaye ve senaryoları da var. İngiltere’deki ITN televizyonu ile IRN radyosunun Türkiye temsilciliğini yapıyor.

Hafiyesi Suat Erez
Gelelim özel detektif Suat Erez’e… O, eski bir polis memuru. Üstelik de bir kadın. Birol Oğuz ilk kitabı “Siyah Beyaz”ın sonuna dek bir açıklık getirmemişti cinsiyet meselesine. Türkçede hem kadınlar hem de erkekler için kullanılan Suat adı nedeni ile, bu yeni kahramanımızı -cinsiyetinin apaçık ortaya döküldüğü bölüme dek- nedense kadın olarak algılamıştım. Her ne kadar son yıllarda detektifler arenasında bol miktarda kadın karakter tiplemesi olsa bile, anladım ki ben hala özel detektiflik mesleğini “erkeklere mahsus” olarak değerlendiriyormuşum.

Suat Erez, Cihangir semtinde, kedisi Tıkır ile birlikte Boğaz ve Haliç manzaralı bir evde ikamet ediyor. Beyoğlu ve İstiklal caddesi düşkünü. Polisliği babadan kalma, bir süre teşkilatta çalışmış, ordu istihbaratında görevli bir Amerikalı ile evlenmiş, bu nedenle işinden ayrılmış, ABD’ye yerleşmiş, bir de kızı olmuş. Ne var ki uzun sürmemiş evlilik; kocası çocuğunu alıp sırra kadem basınca, Suat Erez çaresizlik içinde Türkiye’ye dönmüş. Şans eseri de özel deteklifliğe başlamış Sekiz yıldır kızına kavuşmak umudu, kocasına duyduğu nefret, kriminal vakalar ve arada bir evine gelip giden marjinal arkadaşlarıyla sürdürüyor yaşamını.

Suat Erez, özel detektif tipinin hemen bütün özelliklerine sahip. Öncelikle yalnız bir kadın. Geçim sıkıntısı kendisini hep hissettiriyor. Buna rağmen burnundan kıl aldırmıyor, satın alınamaz bir karakteri var. Karşısındaki güçlü holdinglere, uluslararası –tekinsiz- kuruluşlara boyun eğmiyor, rüşvet kabul etmiyor, gerektiğinde fiziksel güç kullanmaktan çekinmiyor.

İlk macerası “Siyah Beyaz”da ABD Konsolosluğu aracılığıyla kendisiyle temasa geçen Amerikalı bir ailenin İstanbul’da kaybolan oğullarının izini sürmüş, yolu Türkiye’nin “güçlü” bir ailesiyle kesişmişti. İstanbul’un çeşitli semtlerinde, gece kulüplerinde, büyük otellerin lobilerinde ipucu peşinde koşan Suat Erez, kayıp gencin gay olduğunu, İstanbul’da ünlü gay sanatçı ve yazarların hayatı hakkında bir araştırma yaptığını, araştırılan yazarın James Baldwin olduğunu anlamış, meselenin çözümünün geçmişteki günahlarda gizlendiğini ortaya çıkarmıştı.

Maceranın Güney sahillerimize taşındığı “Siyah Mavi”de Suat Erez tarihi eser kaçakçılığı ile ilgileniyordu. Bu nedenle yanına bir de arkeolog verilmişti; Arif. Araştırma ilerledikçe batık denizaltının sırları aydınlanırken cinayetler de eksik kalmamış, Arif ile aralarındaki yakınlaşma sayesinde Suat’ın hayatı biraz olsun renklenmiş, ama kızına olan hasretinde değişen bir şey olmamıştı. Detektifin cinsiyetinin belirsizliği esprisi önemini yitirdiği için, Birol Oğuz “Siyah Mavi”de Suat Erez’in özel hayatını daha çok öne çıkarmış, kahramanına daha sevimli ve insani bir kimlik kazandırmıştı.

Renklerden Kırmızı
“Siyah Mavi”de olaylar sekiz gün içerisinde olup bitiyordu. Yeni romanı “Siyah Kırmızı”da bir günlük tasarrufta bulunmuş Birol Oğuz; Pazar günü öğlen vakti başlayan macera Cumartesi gecesi sonlanıyor. Aslında çözülmesi gereken bir değil iki ayrı macera var. Böylelikle her Suat Erez hikayesi gibi “Kırmızı Siyah” da çok hızlı akıyor.

İşin profesyonellikle ilgili bölümü, bir film çekimine düzenlenen sabotajlarla ilgili. Birol Oğuz, burada biraz mizaha kaçmış. Türk filmlerinin Hollywood prodüksiyon­larından daha fazla para getirdiği bir dünyadayız. Çekilecek film de Türk-ABD ortak yapımı. Üstelik sadece Türkiye’nin değil, aynı zamanda Avrupa’nın da 2002’den bu yana çekilen en yüksek bütçeli film. Gel gör ki film ilerledikçe ortaya çıkan terslikler prodüksiyonu yavaşlatıp bütçenin yükselmesine neden olmuş. Ekipman bo­zulmuş, bazı eşyalar kaybolmuş… Sonra sette garip şeyler bulunmaya başlamış; muskalar, ölü hay­vanlar vesaire… Ama daha yakınlarda olay­lar daha tehlikeli bir hale gelmeye başlamış; kurcalanmış ekipmanlar nedeniyle meydana gelen kazalar ve geçen hafta aktör­lerden birinin ölüm tehdidi alması gibi. Senaryonun milliyetçi muhafazakar kesimleri kızdırmaması için özenle hazırlanmasına rağmen “Da Vinci Şifresi”nin İslami versiyonu sayılan bir romandan uyarlanan filmin İslam radikallerini kızdırdığından şüpheleniliyor. Yönetmen Mert Yayla’nın Suat Erez’den beklediği Amerikalı ortakları tedirgin et­meden bir çözüme ulaşmasıdır.

Suat Erez daha işe ısınmadan, eline geçen bir fotoğrafla alt üst olur; çünkü fotoğraftaki “arka masada gülen üç adamdan ikisini tanıyordu. İçlerinden biri Amerikan Konsolosluğu’nda Suat’a kızını bul­mayı vaat eden Bay Carter’dı. Yanında oturan ve Carter’la gü­lüşen adamsa; kızını kaçırıp koskoca Amerika’da kaybolan, Türk ve Amerikan mahkemelerinin velayeti Suat’a verdiği ka­rarları hiçe sayan, Türkiye’ye adım atar atmaz tutuklanması gerektiği halde, sanki resmi koruma altında olan, son sekiz se­nedir Suat’ın tüm zamanını harcayarak bulmaya çalıştığı eski kocasıydı…”

Kocasının Suat’ın açtığı davalarda verilen onca mahkeme kararına rağmen Türkiye’ye rahatlıkla girmesi kendisinden ne kadar emin olduğunu gösteriyor. Kocasının bu güveni güçlü bir istihbarat subayı olmasından. İşte bu noktada hikaye gerilere uzanıyor. Suat’ın kocası Rob’la tanışması, Rob’un İncirlik üssünden Orta Doğu ve Asya’ya düzenlediği operasyonlar, Suat-Rob ilişkisinin karanlık yüzü ortaya çıkıyor.

Hikayenin özel hayatlara fazla dalıp polisiyeyi ihmal ettiğini düşündüğümüz bir sırada, cinayetle karşılaşıyoruz. Yönetmen Mert Yayla, ofisinde parçalanmış bir halde bulunmuştur. Üstelik olay milli güvenlik boyutlarında olduğu için, soruşturma gizlilik içerisinde yürütülecek maktulün doğal nedenlerden dolayı ölmüş olduğu açıklanacak­tır.

Suat Erez, hem kocasını hem de katili yakalamak için işe koyulur…

Gerilim Azalıyor
Suat Erez serisinin üç kitabına baktığımızda ortaklaşan bir yan görüyoruz. Hikayenin polisiye örgüsüne çok yüklenilmemiş. İlk iki romanda katilin kimliği ve kimler tarafından yönlendirildiği daha ilk sayfalarda belli oluyordu. Son romanda ise cinayet faslı ve katilin kimliği Suat’ın kocasıyla giriştiği mücadelenin yanında sönük kalıyor. Özel detektif hikayelerinin detektiflerin özel hayatlarına evrildiği bu tarz hafifletilmiş polisiyelerde, mesele beyin fırtınaları yapmak, olmadık ipuçlarını birleştirmek, “anahtar deliğinden Hindistan’ı görmek” değil. Önemli olan detektif ile birlikte gezip tozmak, karanlık alemlere, suç dünyasına dalmak, maceranın heyecanını duymak önemli olan. Birol Oğuz, ilk iki kitabında ama özellikle –Suat Erez’in mahremiyetini koruduğu- ilkinde böyle bir düzey yakalamıştı.

Uzun yıllar İstanbul’da yaşamışlığın ve Beyoğlu aşkının izlerini taşıyan mekan anlatımlarının zenginleştirdiği Suat Erez serisi, mekanlarla suç arasındaki ilişkiyi tesis ederken hafif de olsa eleştirel bir bakış taşıyor. “Kırmızı Siyah”ta uydu kent denilen zengin sitelerinden birine misafir oluyoruz. Güvenlik fikriyatından hareketle inşa edilen sitelerde kendisini en güvende hissedenler tekinsiz kişiler. Ve yerli polisiyelerde bu türden mekanlar giderek artan bir hızla suç mahalline dönüşüyorlar. Dikkate değer!..

İlk iki kitapta rahatsız etmemişti. Ama “Siyah Kırmızı”da, bilhassa miş’li geçmiş zaman kipiyle aktarılan bölümlerde dilin teklediği hissine kapıldım. Belki gerilim eksikliğindendir.

Siyah’ın yanına katılacak daha dört renk olsa bile, Suat Erez maceraları sanki sonuna gelmiş gibi görünüyor. Zaten renklerin hikayelerle organik bir ilişkisi de yok.

Torsten Krol-Callisto / A. Ömer Türkeş

2006 yılında “The Dolphin People” romanı yayımlanana kadar hiç kimse Torsten Krol adını duymamıştı. Duyamazdı da. Torsten Krol, muhtemelen Avustralya doğumlu, yaşamını Quensland’de sürdüren bir yazarın kullandığı takma bir isim. İkinci romanı “Callisto”dan sonra edebiyat çevrelerinin dikkatini iyiden iyiye toplayan ve hakkında çeşitli spekülasyonlar dolaşan Krol’un aslında tanınmış bir yazar olduğu söyleniyor. Elbette Krol’un sırrına vakıf olanlar var. Nitekim üçüncü romanı yazdığı fısıldanıyor ve sanıyorum çok geçmeden yazarın asıl kimliğini okuyucuları da öğrenebilecek.

Türkçeye henüz çevrilmeyen “The Dolphin People”da, II.Dünya Savaşı sırasında Latin Amerika ormanlarında geçen bir hikaye anlatmış. Bu kez güncel bir meseleyi konu ediniyor. “Callisto”, 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonrasında ABD toplumunu saran paranoyaları, paranoyaların yol açtığı aslında komik, ancak insan hayatlarında yarattığı sonuçlarla trajik durumları işleyen bir roman.

Sadece Tesadüf

Kahramanımız Odell Deefus, 1.90 boylarında, 90 kilo ağırlığında, kadınlara ilk bakışta çekici gelen ama kıvrak olmayan zekasıyla çarçabucuk itici buluna 21 yaşında genç bir adam. ABD’nin güneyinden. Daha baştan kaybetmiş biri. “Wyoming’in 2.774 nüfuslu Yoder kasabasında doğduysanız, herhangi bir şeyden gurur duymanız zordur” diyecektir Odell; “Kit Carson Lisesi’nde üç tür öğrenci vardır. Futbol oynayan Sporcular, beysbol şapkalarını ters takan, bol kıyafetler giyen ve kaykayları üzerinde dolaşan Kaykaycılar ve kot pantolon, çizme ve kovboy şapkası giyen Kovboylar vardır.” Bu liseyi bile bitiremeyince, zaten aralarında sıcak bir ilişki olmayan babasına haber bile vermeden, il bulduğu otobüse atlayıp evden ayrılmış. Bir süre araba yıkama servisinde çalışmış, parasızlık canına tak deyince de Irak’ı işgal eden ABD ordusuna yazılmak niyetiyle hurda arabasıyla Kansas’a doğru yola çıkmış. Odell, fiziksel testlerden geçeceğinden emin. Lise diplomasının yokluğundan endişe etmiyor. O saf haliyle bile Müslümanlara ateş etmenin okulda öğrendiği herhangi bir şeyle ilgisi olmayacağının farkında.

Hikayesini kendi ağzından, başından bütün bu olaylar geçtikten sonra aktaran Odell, eğitimi ve görgüsü kıt ama saf ve temiz gürbüz bir çocuk. Hikayenin baştan sona ironik yapısı, olayları onun bakış açısı ve yorumlarıyla izlememizden kaynaklanıyor;

“Büyük olasılıkla benim budala bir taşralı olduğumu düşünüyorlardır, ama bu konuda yanılıyorlar. Yanıldıklarını biliyorum, çünkü Yavru Geyik (“The Yearling”) adlı kitabı on altı defa okudum ve Pulitzer Ödülü almış bir kitabı okuyabilen kişi budala olamaz. Bunun dışında başka üç tane daha kitabı okumayı denedim, ama o kitaplar Yavru Geyik kadar hoşuma gitmediler.”

Okuma haznesi “Yavru Geyik”le sınırlı kalmış bu genç adamın otomobili, Güney’in unutulmuş kasabalarından birinde, “Callisto”da arızalanınca, Odell’in hayatını alt üst edecek birkaç haftalık inanılmazı zor olaylar dizisi de başlıyor.

Dean isimli bir adamın teyzesi Bee ile birlikte oturduğu çiftlik evine yardım istemeye gelen Odell, Florida’ya gittiği söylenen teyzenin yokluğunda Dean’in misafiri olur. Ne var ki tuhaf birdir Dean. Katı bir Hristiyan olan teyzesine inat müslümanlıkla ilgilenmekte, günlerini içki içerek geçirmektedir. Dean’in işlerine yardım ederek bir süre orada kalmayı uman Odell, bir gece vakti yanlışlıkla Dean’i öldürüverir. Henüz ne yapacağına karar verememişken ortaya ansızın yeni insanlar çıkar. Yeniden Doğuş Vakfı cemaati lideri vaiz Bob’un yardımcısı Chet, teyzesi tarafından şikayet edilen Dean’le konuşmaya gelmiştir. Ardından Dean’in Hapishanede gardiyanlık yapan kız kardeşi Lorraine çalar kapıyı. Sonra da Dean’den bir tahsilat yapması gerektiğini söyleyen Darko. Dean’in cesedini henüz saklama fırsatı bulamayan Odell, tüm gelenleri küçük yalanlarla atlatıp rahatlamışsa da, kilerdeki buzdolabını açtığında Bee teyzenin cesedini görüverince işler sarpa sarar. Yine de kendince bir formül bulacak, Dean’i arka bahçeye gömecek, ilk görüşte aşık olup evlenme hayalleri kurduğu Lorraine’i arayarak Bee teyzeyi bulduğunu haber verecektir.

Her Şey Vatan İçin!…

Küçük bir Güney kasabasının basit ve görünürdeki huzurlu yaşamı bir anda bozulmuştur. Örnek bir Hristiyan olan teyzesini öldüren müslümanlığa eğilimli Dean’in ortadan yok oluşu, kasabaya doluşan medya mensuplarının heyecanlı bir haber yaratmalarına, Yeniden Doğuş Vakfı gibi cemaatlerin muhafzakarlık propogandalarına ve istihbarata servislerinin durumdan vazife çıkarmalarına çanak tutar. Öte yandan kasaba polislerinin ayağına da eşi bulunmaz bir fırsat gelmiştir. Her kes Dean’in harıl harıl ararken, Odell cesedin yerini değiştirmek için defalarca çukur kazmak zorunda kalacaktır. Öte yandan Lorraine ve Dean’in bir uyuşturucu trafiği içinde yer aldığını ve Lorraine’in kendisini oyaladığını da fark etmiştir. İçine düştüğü durumdan kurtulmak için çırpındıkça saflığı nedeniyle başına dertler açmayı sürdürecek, olay büyütüldükçe büyütülecek ve patlayan bir bomba yeni bir 11 Eylül vakası olarak takdim edilerek Odell, “Amerika Birleşik Devletleri’nin düşmanları için özel olarak hazırlanan Guantanamaro benzeri bir anti-terör kampına götürülecektir…

Adını var olmayan bir Güney kasabasından alan “Callisto”, yanlışlıkların yol açtığı gülünç durumlarla Moliere komedilerinden Faulkner’ın, Caldwell’in, Steinbeck’in Amerikan taşrasını, taşranın acımasız yaşamını anlattıkları romanlarına kadar pek çok metine gönderme yapıyor. Bunlara savaş eleştirisi içeren Toole’un “Alıklar Birliği”ni ya da Haşek’in “Aslan Asker Şvayk”ını da ekleyelim. Odell tipini Salinger’ın “Gönül Çelen” romanından çıkıp gelmiş gibi görenler de olabilir. Polisiye meraklıları için Jim Thompson romanlarının esintilerinden söz edebilirim. Yaşı daha eskileri hatırlamaya elverenler, All Cap’ın çizgi roman kahramanı Hoş Memo’yu hayal etsinler. Gerçekten göndermesi çok zengin, mizahi üslubu çok yerinde bir roman okuyoruz. Pek çok mizahçı gibi Krol da gülünç olanı mevcut siyasi, ideolojik ve toplumsal durumun teşhiri ve eleştirisi için kullanmış.

11 Eylül sonrasında ABD’yi saran terör paranoyasını taşlama niteliği taşıyan komik bir hikaye şeklinde aktarırken toplumun ötekine duyduğu korkuların, homofobinin, medyanın insanları biçimlendirme gücünün, Amerikan taşrasında budalalığa varan cehaletin, bencilliğin, dini cemaatlerin ve siyasilerin çıkar hesaplarının, vatan için her şey mübah mantığıyla işkenceyi zevke dönüştüren ordu mensuplarının ortaya döküldüğü “Callisto”, baştan sona yitirmediği temposuyla da, son yıllarda okduğum en eğlenceli romanlar arasında. Ancak sonlarına doğru yüzünüzdeki tebessüm donuklaşmaya başlıyor. Baktığı her yerde terörist izi arayan, şüpheli her kişiye terörist damgası vurmaya hazır bir bakış açısı toplumun en üzt katlarından en altına kadar yayılmış, ABD’nin yüce çıkarları için birey hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınmışken ve bütün bunların gerçek olduğunu, yaşandığını, Obama’nın seçim vaadlerine rağmen Guantanamara’da suçlu olup olmadığı bilinmeyen insanlara işkence yapıldığını bilirken kendinizi rahat hissedemiyorsunuz. Odell’in başına gelenler kurmaca bir dünyaya ait, ama artık hepimiz kurmaca bir gerçekliğin içinde yaşamıyor muyuz?

Odell, içine düştüğü cehennemden kurtulacaktır, ama artık o eski Odell değildir;

“Kendi pisliğimin üzerinde oturduğum o an hayatta olduğum için son derece mutluydum. Hükümetimin bana verdiği mesaj, çok açık ve net bir şekilde duymuştum ve bir daha asla kötü muameleye maruz kaldığım için şikâyet etmeyecektim. Hiçbir zaman bir mahkûm olmamıştım, bir süre kend

 

i odamda konuk olarak kalmıştım. Teşekkür ederim. İşkence görmemiştim, sadece kapsamlı bir sorgulama yürütülmüştü. Teşekkür ederim. Hiçbir zaman şüphelendikleri biri olmamıştım, yalnızca ilgilerini çekmiştim. Bir kez daha teşekkür ederim. Hükümetim beni denizaşırı bir ülkeye götürmüş, tüm masraflarımı karşılamış ve hiçbir ücret talep etmeden eve dönüş yolculuğumda bana büyük heyecanlar yaşatmıştı. Teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim. Üzer

ine bağlanarak havada uçtuğum koltuğumda canlı cenaze gibi otururken Teğmen Harding’in dediği gibi şükrediyordum. Uçak yana doğru yatıp motorlarının hızını keserek bir havaalanına inmeye hazırlanana kadar defalarca şükretmiştim. Burnuma kendi idrarımın ve kakamın kokusu geliyordu. Zihnim korku ve minnettarlık duygularıyla doluydu. Son derece pişmandım ve bir daha asla böyle bir şey yapmayacaktım. Artık her şeyin bir son bulmasını ve bu işten kurtulmayı istiyordum. Bitmesini istiyordum. Son bulmasını.”

Celil Oker – Bir Şapka Bir Tabanca / A. Ömer Türkeş

Remzi Ünal polisiyelerinin sonu “Ceset”le biten isimlerine alışmıştık: Çıplak Ceset’te(1999) uyuşturucu ve pornografi dünyasında gezinmiş, Kramponlu Ceset’te(2000) futbol sahalarını ve podyumları gözlemiş, Bin Lotluk Ceset’te(2000) finans çevrelerine, bir borsa şirketindeki ilişkilere tanık olmuş, Rol Çalan Ceset’te(2001) biraz sahne tozu yutmuş, Son Ceset’te(2005) ise bilgisayar dünyasına teğet geçip siyasetin karanlık sularına dalmıştık.

Remzi Ünal’ın “Bir Şapka Bir Tabanca” adlı yeni macerası hem ismiyle hem de belli bir uzmanlık alanına yönelmeyişiyle öncekilerden biraz farklı. Ama Celil Oker’in alışılageldik kalıpları yerli yerinde. Mesela kahramanımız her zamanki gibi nakite sıkışık. 2004 versiyonuna geçmiş ama sado-mazohistçe bir tutkuyla Flight Simulator oynamaktan vaz geçmemiş henüz. Pek çok kez hayatta kalmasını sağlayan Aikido antremanlarını sürdürüyor. Ve yine yalnız yaşıyor; ne var ki, geçen macerada hayatına giren Yıldız Turanlı’lı ile ilişkileri bir hayli ilerlemiş, Remzi Ünal’ı radikal bir karar almanın eşiğine getirmiş! Evet; Yıldız hanımın düzenli, huzurlu ve birlikte yaşamak konusundaki ısrarları detektifimizin kafasını bir hayli karıştırmış görünüyor. Sanki bir veda’nın arifesindeyiz. Ama daha önce, bu maddi sıkıntılar içinde, son bir iş daha alıyor Remzi Ünal.

İlk bakışta basit bir mesele. Tanınmış bir reklam ajansı sahibi, sosyete dünyasının tanınan simalarından Noyan Sert, eceliyle ölen yaşlı babasının dairesinde bulduğu bir şapka ve bir tabancanın oraya nasıl ve nereden geldiğini bulmasını istiyor. Remzi Ünal da soluğu ölen adamın evinde alıyor elbette. Gerçekten de dolabın üzerinde Humprey Bogard stili bir fötr şapka, şapkanın altındaysa bir tabanca var. Ancak kısa bir süre sonra evde olmaması gerekenler arasına bir de ceset eklenince olaylar farklı bir boyut kazanıyor.

Ölen adamın geride bıraktığı servet, hikayedeki hemen her şahısı şüpheli durumuna sokmuştur. İlk başta maddi açıdan sıfırı tüketmiş bir adam olan Noyan Sert ve hırslı karısı Yasemin hanımı. Ama diğerlerinin de, yani Noyan Sert’in sevgilisi aşk romanları yazarı Simin Saraylı’nın, Noyan Sert’in kızkardeşi Ayça Sert’in, Ayça’nın tefecilik yapan eski kocası Murat Girgin’in, yaşlı adamın bakımını üstlenen genş tıp öğrencisi Pelin Biçer’in… hepsinin de cinayetleri işleyecek nedenleri ve zamanları var. Cinayetleri diyorum, çünkü Remzi Ünal işin üzerine gittikçe ceset sayısı da artıyor.

En sonda detektif, Hercule Poirot’a nazire yaparcasına herkesi yaşlı adamın evine toplayacak, olup bitenleri ortaya dökecek, suçluyu ortaya çıkaracak ve perdeyi kapatacaktır: “Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendisine saygısı olan hiçbir frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, şu sıralar sayenizde MS Flight Simulator’ın Cessna’sına her çakışında inatla bir daha yükselen eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur ve artık emekliliğe niyetli özel detektif Remzi Ünal. Kafasında epey kullanılmış bir Humprey Bogard şapka” ile çıkıp gidecektir…

Özel Detektifliğin kısa tarihi
Orta yaşlı yalnız bir erkeğin gündelik, sıradan hayatını sürdüren, deteklifliğe özel bir anlam yüklemeyen, kahramanlık taslamayan, adaletin yeryüzündeki temsilciliğine hiç soyunmayan, biraz hayat küskünü, sosyal ilişkilerinde biraz korkak, üzülen, sevinen, yemek yiyip uyuyan, yani bizim gibi bir insan olan Remzi Ünal, hiç şüphesiz polisiye tarihimizin şimdiye dek yaratılmış en inandırıcı detektif tiplemesidir.

Yeniden romana dönebiliriz: Serinin altıncı kitabını yazmanın da verdiği deneyimle, Celil Oker, önceki romanlarından daha da akıcı bir anlatım tutturmuş. Zengin ve saygın kesimden insanların yoksullarla kesiştiği anları kriminalleştirirken suçun ahlaki boyutlarıyla ilgilenmiyor, cinayeti çözümlerken toplum vicdanını rahatlamayı amaçlamıyor. Devletle ilişkilerini mümkün olduğunca aza indirgeyen Remzi Ünal, kendisini hakim ve infaz savcısı yerine koyacak kadar ilerletmek istemiyor mesleğini.

Remzi Ünal serisi, deteklif mesleğine ilişkin hayali bir yasal düzenleme varsayılarak kurgulanmasına rağmen, yani gerçeklikle ilişkisi daha ilk başta gerçek dışı olurken, okuyucuda bir an bile “saçma” duygusu yaratmıyor. Bunu nasıl gerçekleştiriyor Oker? Bence ilk vurgulanması gereken, varolmayan bir meslek erbabını bile çok gerçekçi bir biçimde canlandırabilmesi… Celil Oker, gündelik hayatın küçük ayrıntılarının cok canlı tasvirleriyle polisiyelerde sık rastlanmayan gerçek bir insan tipi yaratıyor. Keyifle okunurluğunu sağlayan ikinci nedense hikayelere İstanbul atmosferini taşıyabilmesinde gizli. Kahramanımız ile birlikte Istanbul’un çeşitli semtlerinde, sokaklarında dolaşırken mekan hemen canlanıveriyor gözümüzde. Bazen zenginlerin villakentlerine, bazen Cihangir’in karanlık sokaklarına, bazen gecekondu bölgelerine, bu son romanında Beşiktaşa, Akmerkez manzaralı sitelere götürüyor okuyucusunu.

Remiz Ünal’ın emekli olma düşüncesiyle çıkıp gidişine aldırmayın; geri dönüş yolları her zaman açıktır. Pek çok polisiye yazarı okuyucu taleplerini geri çevirmemiş, ünleri kendilerini aşan kahramanlarını öteki dünyaya göndermiş olsalar bile yeniden göreve çağırmışlardır. Remiz Ünal da, daha bir süre aramızdan ayrılmayacaktır.

Larry Collins -Yarınlar Bizim / A. Ömer Türkeş

“Yarınlar Bizim”, bütün şablonlarıyla; uluslararası haber alma teşkilatları ve uluslararası suç örgütleri arasındaki “savaş”ı konu ediniyor.

Romanın bahse değer en önemli özelliği, hikaye içerisinde Türkiye’den, medyamızda boy gösteren tanıdık isimlerden ve olaylardan sözediliyor olmasında. Doğru tahmin ettiniz; Susurluk kazası, uyuşturucu trafiğinde Türkiye’nin rolü, Çatlı, Çakıcı, Ağar, Bucak gibi sevilen simalarımız var karşımızda..! Afganistan’da üretilen ham maddenin Türkiye’de eroine dönüştürülüp dünya pazarlarına ulaştırılması ve İran’ın bu yolla Batılı ülkeleri çökertmesi üzerine kurulu hikaye, ne yazık ki bir çok yerde aksıyor. Yazar, radikal islama yönelttiği eleştirisini sürdürebilmek için, Türkiye’deki kazayı ve mafya-siyasetçi-devlet ilişkisinde yer alan aktörleri İran’a, dolayısıyla Refah partisine bağlamaya çalışmış. Oysa, Susurluk’taki kazanın arkasında kimlerin olduğu malumumuz. Üstelik derin devletin kadrolarının ABD patentli oldukları da gizlenecek gibi değil. Yani, bu romanda dünyayı uyuşturucu belasından korumak için var güçleriyle savaşan CIA ajanlarının, gerçek hayatta bu uyuşturucu ticaretini ellerinde tutanları nasıl eğittiklerini görmezden gelmiş Larry Collins. Yaşanmış olaylardan yola çıkarak hayali yargılarda bulunuyor ve asıl meselesinin radikal islamın “kötü” emellerini ortaya dökmek olduğunu gizleyemiyor. Bu tür metinlerin soğuk savaş dönemlerinde üretilen anti-komünist içeriklileriyle büyümüştük, bugünlerde ise -sıklıkla- her tarafından “şarkiyatçılık” akanları yazılıyor.

Kısaca özetlemek gerekirse, kitabın girişindeki -uzun tutulmuş- teşekkür yazısında belli oluyor aslında Larry Collins’in İran karşısında ABD tezlerini kanıtlamak gayreti ile işe soyunduğu. Afgan savaşında Ruslara karşı savaşan, ama politikacıların basiretsizliği nedeniyle görevinden ayrılan ajan Duffy, işler kötüye gidince geri çağrılıyor ve hem gençleri uyuşturucuya alıştırarak Batıyı içerden vurmak, hem de Tel-Aviv kentinde küçük çaplı bir nükleer bomba patlatmak niyetindeki İranlı’lara dersini veriyor. Ruslarla savaşmak için eğittikleri Afgan gerilları da dahil olmak üzere, doğulu ve müslüman olan hemen herkes kaba bir kötü kategorisine sokuluyor hikayede; CIA ise “hizmet, fedakarlık ve sadakat” üzerine kurulu melekler örgütü! Unutmadan ekleyelim, kahraman ajan Duffy, İranlı kocası mollalar tarafından öldürülen güzel ve zengin beyaz kadının kalbini çalmayı da başarıyor bittabii…

Aydınlanma – Maureen Freely / A. Ömer Türkeş

60’lı yıllarda çok yaygındı “Çirkin Amerikalı” deyimi. Siyasi bir çirkinlikti kast edilen. O yıllarda, komünizmle mücadele bahanesiyle sürekli seferberlik halindeki ABD; açık ve gizli işgalleriyle, üçüncü dünya ülkelerinde tezgahladığı darbelerle, darbelerin doğurduğu insan hakları ihlalleri ve Vietnam’da yürüttüğü kirli savaşla işbirlikçileri dışında herkes için tehditti. Dünyanın bütün 68’lileri “Go Home Yankee” sloganında birleşirken Beyaz Saray’ı, Pentagon’u, Altıncı Filo’su ve özellikle CIA’sı ile geçekten de çehresi çok çirkindi ABD’nin. Süleyman Demirel başkanlığındaki AP iktidarı, sermaye, ordu, yeni yeni palazlanan milliyetçi ve İslamcı guruplar ABD’ye olan göbek bağlarını kesmemişlerse bile, Türkiye’de 60’lı yılların sonlarına doğru sol hareketin ve halkın geniş bir kesimin ABD’ye tepkisi -solculuk, yurtseverlik ve emparyalizm karşıtlığıyla karışık anti-amerikancılık- güçleniyordu.

Maureen Freely, “Aydınlanma” romanının merkezine işte bu dönemi yerleştirmiş. Dönemi yaşayanların ya da fikir sahibi olanların çok iyi hatırlayacağı “sandık cinayeti”nden esinlenerek kurguladığı hikayesinin arka planında Türkiye Cumhuriyeti’nin son otuz yıllık tarihi yer alıyor. Arka plan dedim, ama romanı okuyup bitirdiğinizde arka planın roman kişilerinden ve hikayesinden daha önde olduğunu fark edeceksiniz.

Kolej Devrimcileri
Freely, bir Amerikalı kadının bakış açısından, Amerikan vatandaşlarını da işin içine katarak anlatıyor hikayesini. Bu nedenle mekan olarak İstanbul’da küçük bir Amerikan kolonisi barındıran Robart Kolej’i seçmiş. Bir yanda yerli güvenlik güçleriyle iç içe geçmiş CIA görevlileri ve taşeronları diğer yanda İstanbul’da yaşamayı tercih etmiş -çoğu öğretmen- sivil ve barışçı Amerikalılar var. Ve elbette onların en kolay iletişim kurdukları İstanbul zenginleri, o zenginlerin 68 rüzgarına kapılmış isyankar çocukları.

Hikayeyi M adlı bir kadın gazetecinin bir arkadaşına yolladığı notlardan izliyoruz. M’nin anne ve babası 60’larda ABD’nin siyasi atmosferinden, yeni McCarthy Dönemi’nden usanarak seçmişler Rober Kolej öğretmenliğini. Pek çok meslektaşları gibi siyasi açıdan sola mey­lettikleri ve bir parça bohem hayatı yaşadıkları için Amerikan Kon­solosluğu nezdinde pek muteber değiller. M, Robert Kolej’de okumuş, ilk aşkını yaşadığı İstanbul’dan 1970’de ayrılmış. Sevgilisi tarafından terk edildiği için İstanbul’a karşı biraz mesafeli. Ne var ki 2005’te Türkiye yaptığı bir ziyaret esnasında aldığı yardım çağrısı geçmişin derinliklerine çekecektir M’yi. Çünkü çağrıyı yapan Jeannie Wakefield hem Robert Kolej’çevresinden hem de M’nin eski sevgilisi Sinan’ın karısı.

Artık uluslar arası bir üne sahip olan Sinan, JFK Havaalanında terörist suçlamasıyla tutuklanmış, yanında bulunan beş yaşındaki oğlu ise himaye altına alınmıştır. Jeannine M’den kocasının ve oğlunun izini sürmesini, kamuoyu yaratmak için haber yapmasını istemektedir. Biraz gönülsüzce işe koyulur M. Sinan’a bunca yıl sonra terörist denmesinin ardında 1971’de işlenmiş siyasi bir cinayetin olduğunu düşünmektedir. Ancak kısa bir süre sonra Jeannie, geriye Internet üzerinden gönderilmiş bir hatıra defteri bırakarak ortadan yok olacaktır.

1970’lerde başlayan defteri okudukça işin göründü­ğünden daha karışık olduğunu fark eder M. Robert Kolej’de başlayan çocuksu ilişkilere karışan öylesine aktörler vardır ki, hala aydınlanmamış sandık cinayetini her an patlamaya hazır bir bombaya dönüştürmektedir. Öncelikle Jeannie’nin babası bir CIA ajanıdır ve Robert Kolej çevresindeki öğretmenlerle takılmıştır. Sinan’ın diplomat babası ve şarkıcı annesiyle çok önceden tanışıktır. Sinan ve arkadaşlarının muhbir olduğu gerekçesiyle öldürdükleri iddia edilen ama cesedi bulunamayan öğretmenleri Duch Harding, ABD’nin 68’lilerinden diye bilenmektedir. Olayları soruşturan siyasi şube şefi İsmet Şen Sinan’ın akrabasıdır. Ve 70’lerde Jeanniene’nin babasının şaibeli yardımcısı Jordan Frick, şimdilerde önemli bir gazeteci olarak dolaşmaktadır. Sinan, Haluk, Chloe, Lüset ve Suna’dan müteşekkil örgüt, darbe sonrasında tutuklanıp işkencelerden geçirilmiştir. 12 Mart’ta sahte bir öldürme suçundan yargılanan gençler 12 Eylül’de bu kez siyasi bir derginin yazı kurulu üyeleri olarak çıkacaklardır hakim karşısına. 2000’li yıllarda ise başka başka hayatlara akmışlar ama ilişkilerini korumuşlardır. Belki de onları bir arada tutan sakladıkları büyük sırlardır. Jeannine, bu gurubun hep yakınında olmuş ama içlerine girmeyi başaramamıştır.

M, İstanbul’a geldiğinde pek çok şeyin değiştiğini görür. Değişmeyen tek şey cinayetin üzerindeki esrar perdesidir. Üstelik eskinin siyasi polisi İsmet Şen de, şimdilerde karanlık bir iş adamı olarak hala olayların içindedir. Sinan’ın ABD’ye davet edilmesinde de tuzak kokusu alan M, e-maillerine kadar izlendiğini fark ettiğinde olayın boyutunun tahmin ettiğinden çok daha ötelere uzandığını anlayacaktır…

Siyasi Romanda Suç Kurgusu
“Aydınlanma” Türkiye siyasi ve toplumsal tarihi etrafında gelişen ama aynı zamanda ABD’nin özellikle dış politikaları üzerinde de duran insan hakları ve demokrasiden yana saf tutarak yazılmış bir roman.

Hikaye olup bitenleri bilen, en azından sağlam kanaatlere sahip gibi görünen birinci tekil şahıs tarafından aktarılıyor. Ne var ki anlatıcımız aslında bir başkasının anlatımın yorumcusu; ve her ikisi de yaşananları bilecek kadar kadar bilgiye sahip olmamaları bir yana, bildiklerini doğru biçimde yorumlayacak kadar da tanımıyorlar Türkiye Cumhuriyeti’ni, insanlarını ve toplumunu. Yaptıkları yorumlar çoğu kez Batılı bir bakış açısını yansıtır tarzda, duygularını öne çıkaran öznellikte. Bu güvensiz anlatıcılar karşısında okuyucudan katılım bekliyor metin; anlatıcının onu nasılsa gerçeklerle buluşturacağına güven duymadan, kendisini anlatının seyrine bırakmadan, M’nin sesiyle Jeannine’nin sesini ayırarak, çelişkili ifadeleri ya da duyguların saptırdığı gerçekleri ayıklayarak düze çıkabilirsiniz.

Freeman, doğrusal bir akış izlemeksizin, zamanlar arasında gidip gelerek, uzun bir tarihsel sürecin neredeyse kronolojisini çıkarmış. Aradan geçen otuzbeş yıl bir cinayet vakasıyla bağlanmış birbirine. Öncelikle romanın sürükleyiciliği açısından doğru bir seçim bu. Diğer yandan, söz konusu otuz beş yılın karakteristiğinin siyasi cinayetlerde bulunmasına kim itiraz edebilir? Vicdan sahibi bir yazarın gördükleri ve yaşadıklarından yansıyan kriminal dünya, bir gerçeğin teşhiridir.

Tarihin sürekliliğini göstermek için kullanılan suç kurgusuyla, “Aydınlanma” Fransız yazar Didier Daeninckx’in “Hatırlamak İçin Öldürmek” (Türkçe baskısında “Geçmişin Ayak İzleri”) romanını hatırlatıyor. Ancak çok daha kapsamlısı. Daeninckx, Fransa derin devletini sorgulamakla yetinmişti. Freeman, sorguladığı derin devlet ABD; aslında emperyalizm çağında sadece bir tek derin devlet olmadığını, suçun küresel sermaye sahiplerinden yerli işbirlikçilerine, Pentagon’dan üçüncü dünya gizli servislerine kadar yayıldığını işaret ediyor.

Romanın polisiye kurgusunda kayıp bir şahsın, kayıp bir cesedin, olayın arkasında kimlerinin bulduğunun araştırılması yer almakla birlikte, her yanı kriminal bir ülkede –hatta dünyada- ipuçlarını ya da suçluyu tahmine çalışmak bizi bir yere götürmez. Sorunun yanıtı polisiyenin sınırlarından taşmış siyaset alanına girmiştir artık. Üstelik devletlerle suç kurumu arasında gelişen ve sermaye tarafından teşvik edilen ortak yaşamın sırrı ne çapraşık ne de kötülük gerektiriyor; tersine sır denilen şey, hepimizin bizzat deneyimleyerek öğrendiğimiz kadar basit. Sırrın arkasında kapitalizmin yasaları; rekabet, pazarı büyütmek, paraya el koyma kaygısı var.

Bir yanlış anlamaya meydan bırakmamak için yeniden kolej devrimcilerine dönelim. Hikayenin Robert Koleli çevresinden müteşekkil devrimci hücresi Türkiye solunun modeli küçük bir modeli değil Onların sınıfsal aidiyetleri, Marksizmle tanışıklıklarının sınırlılığı, kitlelerden yalıtılmışlıkları ve kendileri dışındaki sol hareketten uzaklıkları çok açık. Etraflarındaki olaylardan gençliğin verdiği romantik isyan duygusuyla etkilenen, olgunlaşmaları 70’lerden sonraya sarkan ve her biri kendi yolunu seçen bu gençlerin ajan provakatörlerce kullanılmış olmasıyla 60’lı, 70’li, 80’li yılların sol hareketi ve eylemlerinin birkaç CIA ajanıyla üç beş ajan provakatöre indirgenemeyeceğini açıkça vurgulamış Freely. Asıl vurguladığı ise karanlık kimliklerin, muhalif hareketleri gözden düşürmek için her daim iş başında oldukları; yasadışı yollara sistemli biçimde başvurmaları ve gerek sermayenin gerek çıkarlarını koruyan devlet aygıtının yozlaşmışlığı.

70’lerden 2005, Türkiye tarihinin pek çok olayının yanı sıra ilginç kentsel toplumsal değişimlerinin yer aldığı hikayede, sona gelindiğinde değişen fazla bir şey olmadığı irkilerek fark edeceksiniz. Komünizm korkusu yerini terörizm korkusuna bırakmış, özgürlükler yine gasp edilmiştir. “Irak’taki savaş ve savaşa karşı savaş. İsyancılar. Bombala­malar. Dalgalar halinde yayılan Amerikan karşıtlığı, teröristler ve karşı teröristler, izm’ler. Vahşet olayları. Görünmeyen tehdit. Para­noya. Casuslar. Çoğu zaman da – aynı casuslarla” dünya her geçen gün 1970 yılını daha çok andırır hale gelmiştir.

Roman kahramanlarının akibetlerini merak edebilirsiniz. Maureen Freely, burada belirsizliği tercih etmiş; çünkü hepimizi ilgilendiren daha farklı bir şeyin peşinde. Kendi ifadesiyle bitireyim; “Önce, adalet. Önce, hakikat”