Haliç’te Cinayet – Barbara Nadel / A. Ömer Türkeş

“Haliç’te Cinayet”, Oğlak yayınlarının “Türkiye Polisiyeleri” dizisi çerçevesinde başlattığı Çetin İkmen polisiyelerinin dördüncüsü… Hikayelerin arkasındaki İstanbul manzaralarının, insan tiplerinin ve kimi olayların sahiciliğini yirmi yıldır yaptığı Türkiye ziyaretleri ile sağlayan Barbara Nadel, diziyi yazmaya devem ediyor.

Barbara Nadel’in komiseri de bu toprakların insanı olduğu hususunda ikna edici. Orta halli bir devlet memuru olarak canlandırılan Çetin İlkmen, davranış ve düşünüş biçimleriyle kimi zaman yerli yazarların kaleminden çıkan polis tiplemelerinden daha sahici. Bir yandan karısı Fatma’nın kaprisleri, ihtiyar babasının huysuzlukları ve geçim dertleri ile bunalan, öte yandan amirlerinin baskılarına akılcı manevralarla direnmeye çalışan, güç bela kontrol altına alınmış bir ülsere sahip, sigara tiryakisi, stresli bir adam o. Üstelik tam dokuz çocuk sahibi!… Ama bu umarsız ya da tevekkel erkeklik hali komiserimizin ateist ve aydınlanmacı kimliğine hiç uygun düşmemiş. Kısacası, Çetin İkmen tiplemesinin yegane kusuru, Türklerin çok çocuklu bir millet özelliğini de üstlenmesinde. Sanıyorum Nadel, kahramanı üzerinden doğu-batı sentezine varmak, daha doğrusu Batı okuyucusunun ilgisini -bu tarzdan hayali sentezlerle- çekmek istemiş. Yardımcısı Süleyman da –üstesinden gelmek zorunda olduğu gündelik dertleriyle- tanıdık biri.

Çetin İkmen, Hüseyin Rahmi’nin “Kesik Baş”ta canlandırdığı polis komiserine çok benziyor. “Kesik baş cinayetinin tahkikına memur edilen, bu gibi esrarengiz vakaları tedkik ve araştırmadaki tecrübe, ihtisas ve muvafakiyetlerile maruf” Remzi ve Seyid efendiler polisiye edebiyatın klasik ikilisinin özgün bir adaptasyonuydular. Barbara Nadel polisiyeleri gibi “Kesik Baş”ta da olaylar Beyoğlu, Şişli, Kuledibi, Eyüb gibi semtlerde, İstanbul’un gizemli atmosferinde, metruk mekanlarında, yazarın mümkün olduğunca geniş tutmaya çalıştığı İstanbul coğrafyasında cereyan ediyordu. Üstelik insan tiplemeleri de çok zengindi; yahudiler, ermeni ve rumlar, levantenler, arabacılar, bıçkınlar, randevu evi sahibi madamalar, zanlıları takip etmek için taksi kiralayan polisler, küçük memurlar, zengin tüccarlar, mirasyediler, kısaca İstanbul ahalisinin tekmil-i birden, kendilerini çok iyi yansıtan lehçeleriyle boy göstermişlerdi.

Pek çok polisiye dizide olduğu gibi Barbara Nadel polisiyelerinde de birtakım kalıplar göze çarpıyor. Bunlardan en önemlisi muammanın pek çok farklı etnik kökenli insan tipi etrafında kurgulanması. Öyle ki, etnik kültürlerin –aslında neredeyse unutulmuş- ritüelleri zaman zaman polisiye kurguyu perdeliyor. “Baltazzar’ın Kızı”nda Ekim devriminden kaçıp gelen Ruslar, “Arabesk”te Yezidiler vardı. Bu kez sıra Arnavutlara gelmiş. Arnavutlara, büyülerine ve kan davalarına…

1990’ların başında Arnavutluk’tan İstanbul’a göçen Berisha ailesinin oğlu Rıfat’ın boğazı kesilmiş bir halde bulunması üzerine şüpheler Vlora ailesinin oğullarına toplanmıştır. Ancak otopside çok sağlıklı görünen Rıfat’ın bir böbreğinin alındığı, Rıfat’ın yakın bir tarihte İngiltere’ye gittiği ve lüks bir otomobil satın aldığı anlaşıldığında, böbrek bağışı yaptığı Evren ailesi de sorgulanacaktır. Üstelik çok çirkin olduğu halde kendisini çok güzel sanan Felicity Evren, Rıfat’ı tutkuyla sevmekte, büyük bir servetin sahibi baba İlhan Evren, karanlık ilişkiler çevirmekte, küçük kardeş Ali(David) ise psikolojik tedavi görmektedir.

Arnavutluktan yeni geldikleri için geleneklerini muhafaza eden Beria ve Vlora aileleri arasındaki gerilimle uğraşan Çetin İkmen, kendisini doğrudan ilgilendiren sırlarla da yüzleşmek zorunda. Kahramanımız, küçük yaşta kaybettiği annesinin bir cinayete, Arnavutların “gjakmario” dedikleri kan davasına kurban gittiğini öğrenecek ve iki cinayeti bir arada çözmeye çalışacaktır.

Barbara Nadel, polislerle şüpheliler arasında kurduğu kişisel ilişkiler sayesinde olaylara dramatik bir boyut kazandırırken iki koldan akan hikayesini çok sayıda insan tipi ve çözülmesi gereken çok sayıda problemle renklendirmiş. Mesela Beriaların ve Vloraların cesetleri bulunamayan kayıp çocukları, Ali’nin ablası Felicity’nin yüzünün aynada görünmediği iddiası, Çetin İkmen’in annesinin ölümünün ardındaki sırlar sürekli meşgul ediyor zihnimizi. Nadel, her zamanki gibi cinselliği de sokmuş işin içine. Eh, elbette sona geldiğinde tempo hızlanıyor ve Ayasofya’nın karanlık dehlizlerinde geçen birkaç saatlik gerilimle hikaye bir çözüme bağlanıyor.

Suçluları bulmak için İstanbul sokaklarını arşınlayan Çetin İkmen ve arkadaşlarının okuyucuyu kandıracak hilelere yer vermeksizin yürüttükleri soruşturmalar, okuyucuyla paylaşarak topladıkları suç delilleri ve akılcı çözümler, Barbara Nadel polisiyelerinin olumlu yanları. Hikayelerin yaşandığı zamanın toplumsal, ekonomik ve siyasal olaylarının gözler önüne serilmesini de önemli buluyorum. Mesela Kocaeli depreminin insan hayatlarında açtığı yaralar ve yarattığı korkular, ekonomik kriz, F-tipi cezaevlerinin ürkütücülüğü, güneydoğudaki savaşın travmatik etkileri, yerli romanlarda göremediğimiz bir netlikle vurgulanmış.

Barbara Nadel polisiyelerinin “zayıf karnı”na, seçtiği okuyucunun isteklerini karşılamak için hikayeye kattığı motiflerle dokunabiliriz: Çetin İkmen’in dokuz çocuğuna ve Arnavut kökenine değinmiştim. Romanda karşımıza çıkan insan tiplerinin hemen hepsi sanki toplumsal mozaik yaratmak için bir araya getirilmişler. Felicity ve Ali’nin annesi İngiliz, Psikiyatrist Birgül Halman’ın annesi İrlandalı, adli tıp doktoru Arto Sarkisyan Yahudi, ürkütücü sorgu memuru İsak Çöktin Kürt, depremde belden aşağısı kesilen polis memuru Baltazar Kohen Rum, İkmen’in yardımcısı Mehmet Süleyman Osmanlı aristokrasisine mensup bir ailenin evladı….

Hikayesini İstanbul’un polisiye atmosfer yaratmaya elverişli semt, sokak ve evleri, kökleri Osmanlıya kadar uzanan tarihi ve zengin kültürel çeşitliliği ile renklendirmek için, Barbara Nadel de bütün oryantalistler gibi gözünü kültürel fark­lılıklara, garip gö­rünen törenselliklere, anlaşılmaz davranışlar sergileyen in­sanlara çeviriyor. Diğerleri kurtulmuş, ama Arnavutlarla ilgili yargılar aşağılayıcı. Birkaç örnek verelim; “Arnavutluk acımasız bir yerdir… Orası cadılar, ifrit­ler, diktatörler, gangsterler ve yalancılar üretir”, “erken ölen annesi ve bir kaçığın abuklamasına benzediğini söylediği dili küçümseyen babası arasında, Çetin çok az Arnavutça öğrenmişti”, “merhum babası, annesinin Arnavutluk’ta bir hukuk sistemi fikri karşısında bile kahkahalarla güldü­ğünü anlatmıştı. Annesi, hukukla Arnavutluk’un bağdaş­mayacağını söylemişti”, “Ar­navutlar’ı düşün ve buna annemi de dahil ediyorum, ke­sinlikle cehalet içinde yaşıyorlar”… Neyse ki sonunda Aryan için “O iyi bir adam, Arnavutlar’ın bu dünyada gerçekten bir gele­cekleri olduğuna inanmamı sağladı” diyen Çetin İkmen, baştan beri söylenenleri biraz olsun dengeliyor.

“Tam aşağıda Boğaz’ın köpüren suları ve bunun ötesinde gizemli, yasak Çin’e kadar uzanan Asya”, “Rıfat, Orta Asya Bozkırlarından gelen sert, yakıcı rüzgara kapıyı açtı” gibi bilinçli kullanılan uygunsuz coğrafik imgeler, “ilerlemeliyiz, eğitmeliyiz, öğretmeliyiz. En azından çocuklarımıza nefret etmemeyi öğretmeliyiz” tarzında Batıdan Doğuya verildiği aşikar olan mesajlar da pek sevimsiz. Ancak polisiye metinlerin barındırdıkları ideolojileri didiklemek kolaycılık olur. Bir polisiyesever için önemli olan muammanın nasıl kurulduğudur; Barbara Nadel, bu konuda işinin hakkını veriyor.

Asaladan Bir Kız Sevdim, 8 Yalnız Kadın, Agnes Hatice Kemahlıoğlu’nun Aşkı – Erdal Erkut / A. Ömer Türkeş

Asaladan Bir Kız Sevdim

Asala’dan Bir Kız Sevdim, Yayın hayatına yeni başlayan Erko yayınevi Cep Kitaplarınden çıkan bir ilk roman. Ancak kitabın girişindeki yazar bilgilerinden anladığımız kadarıyla, Erdal Erkut’un Komiser Agnes’in maceralarını anlattığı yayına hazır bekleyen iki polisiyesi daha var.

Aslında bu ilk romanı da polisiyenin alanına giriyor; Paris’te başlıyor hikaye. Ancak kahramanları yabancı değil; genç Türk diplomatı Ferit, Ermeni teröristlerin peşindeki Türk istihbarat elemanı Adnan, İstanbullu Ermeni yazar Jirayir ve yine İstanbul’dan Arjantin’e göç etmiş güzel bir Ermeni kadını Araksi, tarihin garip cilvesi, dönüp dolaşıp Paris’teki bir sanat galerisinde buluşuyorlar. Türk istihbaratının aldığı bilgiye göre galeri Ermeni teröristlerin merkezidir ve imha edilecektir. Siz imha anında içerdekilerin akibetlerini düşüne durun, ben size roman kahramanların geçmişinden söz edeyim biraz.

Ferit, Adnan ve Jirayir gençlik arkadaşları. Hatta ilk cinsel deneyimlerini bile birlikte yaşamışlar. Üstelik üçü de Araksi’ye aşık olmuş, ama koşulların hiçbirinin vuslata ermesine izin vermemiş, Araksi, zengin bir koca bulup uçuvermiş Arjantin’e. Delikanlıları da koparmış yıllar. Adnan, faşistlerin safında yer alınca Ferit’le arasına siyasi görüş ayrılığı girmiş. Okullar bitiiğinde Adnan, -nedense hiç şaşırtıcı gelmiyor- teşkilatın tetikçisi olmuş, Ferit’se geleceği parlak bir hariciyeci.

Roman kişilerinin kişisel tarihleriyle sınırlı kalsa iyi, Erdal Erkut, bu cep romanında daha eski tarihlere de götürüyor okuyucuyu. Üstelik tartışmalı bir dönemi, Ermeni tehcirini anlatıyor; hatta resmi tarihten daha da resmi bir bakışla… Anlıyoruz ki(!), sorun abartıldığı gibi değil, Ermeni kayıpları ya Osmanlı ordusu ile giriştikleri savaştanmış ya da Kürt aşiretlerinin saldırılarından, az birazı da ne yazık ki tehcirde teslim etmiş canını… Ama tehcirin sorumlularını da hükümet cezalandırmış zaten!.. Ne diyelim, herkesin tarihi kendine güzel, işinize gelirse…

Aşık bir tetikçiye, onun budala yardımcısına, cinsel çeşitlemelere, tarihi “gerçeklere” yer veren Erdal Erkut, ne yazık ki, patlama saati yaklaşan “milli” bombaya rağmen heyecan katamamış romanına. Umarım duyurusu yapılan polisiye dizisinde bu romandaki hatalarını yapmaz, tarihi ve siyasi meselelerden uzak durur ve polisiye kurguya ağırlık verir.

II – “8 Yalnız Kadın”, “Agnes Hatice Kemahlıoğlu’nun Aşkı”

Bu yıl içinde yayımlanan Asala’dan Bir Kız Sevdim romanıyla tanıştığımız Erdal Erkut, arka arkaya yazdığı iki Agnes polisiyesi ile 2005 yılının –hiç kuşkusuz- en üretken yazarı… Ama, ilginç kapak tasarımları, boyutları ve kahramanın adıyla, Agnes serisi yazarın üretkenliği kadar dikkat çekici.

Söze polisiye dünyamızın bu çiçeği burnunda detektifini –aslında polis memurunu- tanıtmakla başlayacağım; Babası bir Türk mimar, annesi Almanyayı olimpiyatlarda temsil etmiş bir jimnastikçi olan Agnes Hatice Kemahlıoğlu, çocukluğunu Almanya’da geçirmiş. Ekonomik kriz sonrasında işsiz kalıp evde huzursuzluk yaratmaya başlayan babasıyla birlikte -on sekiz yaşındayken- Türkiye’ye dönüp hukuk fakültesine kaydolmuş. O, bir seksene yakın boyu ve siyah saçlarıyla çok güzel bir kadın. Çocukluğunda film artisti, genç kızlığın­da manken olmayı, podyumlarda salınarak gezinmeyi, ışıkların kendi üstünde yoğunlaşmasını, siyah uzun saçlarını başının bir hareketiyle arada bir geriye atmayı, erkeklerin aç, kadınların haset dolu bakışlarını hissetmeyi hayal ederken -nedense- hiç sevmediği halde polisliği seçivermiş kahramanımız. Gönlüne göre bir sevgili bulamamaktan, emniyetteki geleneksel ilişkilerden, en çok da kadınların ciddiye alınmamasından şikayetçi. Ancak merak etmeyin; okuduğumuz bu iki macerada gösterdiği başarılar, meslektaşlarında kendisiyle ilgili kuşkuları tümden giderecek kadar parlak.

İlk macerada, hali vakti yerinde kadınlardan oluşan bir briç gurubunu hedef alan zehirlenme vakalarını kovalıyor Agnes. Başrolde birbirinden şüpheli kadınlar var; geçmişlerinde mesleki rekabet yaşayan iki ünlü profesör, Çiğdem ve Fatmagül, Fatmagül’ün kızkardeşi Ayşegül, banka müdiresi Meral, iki sene evvel tesettüre giren Aynur, en genç ve en güzelleri olan kırk yaşlarındaki eczacı Aysel… Zehirlenme vakaları arttıkça işin içine bu kadınlarla gönül ilişkileri olan başka kadın ve erkeklerle evdeki hizmetçiler de katılırken, Agnes’in zehirlenmesiyle birlikte muamma daha karmaşık bir hal alıyor.

8 Yalnız Kadın, “katil kim” tarzı polisiyelerden, ancak sorunun cevabını verebilmek için katilin psikolojisine odaklanmanız gerekecek. Serinin ikinci kitabı Agnes Hatice Kemahlıoğlu’nun Aşkı’nı da dikkate aldığımızda, Erdal Erkut’un cinsel kökenli psikolojik gerilim tarzını benimsediğini söyleyebiliriz; seri mantığıyla yazılan bir polisiyenin müsaade ettiği kadar elbette… İlkindeki psişik sorunlar yüzeysel kalmıştı, ama ikinci romanın seri cinayetler işleyen sapık katil tipi hiç fena değil. Üstelik Agnes Hatice Kemahlıoğlu’nun Aşkı’nda kurgusunu da değiştirmiş Erkut. 8 Yalnız Kadın’ın üçüncü tekil şahıs ağzından aktarılan hikayesi zaman zaman monotonlaşıyordu. Agnes Hatice Kemahlıoğlu’nun Aşkı’nda ise iki anlatıcı var; ana hikayeyi yine üçüncü tekil şahısın bakış açısından izliyoruz, ama araya giren bölümlerde hayat hikayesini ve eylemlerini katilin kendisi aktarmış. Mutsuz aile ilişkileri, baba şiddeti, arkadaşları tarafından dışlanmışlık, ilk cinsel deneyim travması gibi klişelere rağmen, özellikle cinayetleri işlerken sergilediği ruh halini aktaran iç monologları başarılı buldum.

Çok sayıda insan tipinin birden çok cinayet etrafında bir araya geldiği, şüpheli listesinde polislerin bile adının geçtiği Komiser Agnes serisi, birbirinden güzel, yakışıklı, becerikli ve tahsilli emniyet mensuplarıyla, ne yazık ki inandırıcılığından çok şey kaybediyor. Polis memurlarının gerçekte olduğu gibi resmedilmelerindense ABD’li meslektaşlarının TV dizilerinden yansıyan görüntülerinden çoğaltılmaları, polisiye edebiyatımızda giderek yaygınlaşıyor. Sadece hikayeye renk katmakla sınırlayamayacağımız bu eğilimin nedenlerini tartışmak, sanıyorum toplumsal zihniyet dünyamızı anlamak açısından hayli vaatkar… Teşkilata üniversite mezunlarının alınmasını sağlayan yasal düzenlemeye herhalde en çok polisiye yazarları sevinmiştir!..

Stieg Larsson – Ejderha Dövmeli Kız / A. Ömer Türkeş

2005 yılında İsveç’te başlayan Stieg Larsson humması, Fransa’da üç milyon altı yüzbin, İspanya’da üç milyon dörtyüzbin, Almanya’da iki milyon iki yüzbin, ABD’de bir milyon beşyüz bin, Danimarka’da bir milyon altı yüzbin, İngiltere’de bir milyon üç yüzbin, Hollanda’da bir miyon yüzbin okuyucuyu etkisine aldı. Stieg Larsson’un Millennium Üçlemesi, 41 ülkede 20 milyona yaklaşan satış rakamı ve kazandığı edebiyat ödülleri ile kitap endüstrisi için global ölçekte fenomen olmuştu. Ne yazık ki, 50 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda eden Larsson “Amerikan Rüyası”nı andıran bu sürpriz başarıyı göremedi.

Gençlik yıllarında Komünist İşçi Birliğinin aktivistlerindi. Geçimini fotoğrafçılık yaparak sürdürüyor, İsveç bilimgurgu hayranları topluluğunu da yönetiyordu. Daha sonra İsveç Troçkistlerinin dergisi “Fjärde Internationalen”in editörlüğünü üstlendi, düzenli haftalık makaleler yazdı. 1977-1999 yılları arasında en büyük İsveç haber ajansı Tidningarnas Telegrambyrå”da grafik tasarımcı olarak çalıştı. Politik ilgisi ve heyecanı dinmemişti. Irkçılığa, neo Nazi guruplara ve her türlü ayrımcılığa karşı mücadele eden Expo vakfına katıldı ve vakfın dergisi Expo’nun editörlüğünü üstlendi. Bu nedenle aşırı sağcı ve ırkçı hareketlerin hedefi haline gelecek, ani ölümü şüphe yaratacaktı.

Millenium Üçlemesi”nin ilk kitabı “Män som hatar kvinnor”(Kadınlardan Nefret Eden Adamlar”), Ali Arda’nın İsveç dilinden yaptığı titiz çeviri ile -yayımlandığı diğer ülkelerede kullanılan- ”Ejderha Dövmeli Kız” adıyla, sonunda Türkçeleştirildi.

Eğlenceli, Sürükleyici ve Gerçekçi
Stieg Larsson, iş dışındaki zamanlarında biraz da hoşça vakit geçirmek için, gazetecilik mesleğinde edindiği tecrübelerden yararlanarak yazmış romanlarını. 1997 yılında başladığı üçlemenin ilk iki cildini tamamlamasına rağmen, yayımlatmak için 2003 yılına kadar hiçbir girişimde bulunmamış. ”Ejderha Dövmeli Kız” ile başlayıp “The Girl Who Played With Fire” ve “The Girl Who Kicked the Hornets’ Nest” ile sonlanan serinin –bulunmayan el yazmalarında saklı- bir dördüncüsünün varlığına, bu serinin aslında on kitap biçiminde tasarlandığına dair rivayet de dolanıyor.

İç içe geçmiş karmaşık polisiye kurgularla altıyüz elli sayfa hacmindeki “Ejderha Dövmeli Kız”ı özetlemek için ne kadar gayret edersek edelim, konusu hakkında aydınlatıcı bir fikir vermek kolay olmayacak. Bu nedenle belli başlı noktalarına dikkat çekmekle yetinip, “Millenium”un kazandığı dünya çapındaki başarı üzerinde duracağım.

Millenium dergisinin yayın yönetmeni ve baş yazarı Mikael Blomkvist, güçlü ve başarılı iş adamı Wennerström’ün yatırımları/yolsuzlukları hakkında yaptığı haberin doğruluğunu kanıtlayamayınca para cezasına çarptırılır. Derginin ayakta kalabilmesi için bir süre gazetecilik mesleğini bırakması gereken Blomkvist, en umutsuz zamanlarında beklenmedik bir teklif alacaktır; bir başka endüstri devi Henrik Vanger’in kırk yıl önce kaybolan yeğeni Harriet Vanger’i bulması ve Vanger’lerin aile tarihini yazması teklif edilmiştir.Alacağı paradan daha önemisi Henrik Vanger’in Wennerström hakkında Blomkvist’i aklayacak bilgiler vereceğini söylemesi, teklifi kabul etmek için yeterli olur.

Romanın diğer kahramanı Lisbeth Salander ise 25 yaşlarında tuhaf bir kızdır. Aile içi şiddete maruz kalmış, yetiştirme yurtlarında büyümüş, tacize uğramış ama etrafına giderek katılaşan bir kabuk örerek ayakta kalmayı başaran tuhaf bir genç kız. Bir araştırma bürosu için çalışan Lisbeth ile Blomkvist’in yan yana akan hikayeleri, Harriet’in geçmişini ortaya çıkarmak için kesişecektir.

Harriet, kırk yıl önce, ailenin geleneksel toplantılarının düzenlendiği bir hafta sonu Vanger’lerin görkemli şatosundan hiçbir iz bırakmadan kaybolmuş, kaçırılıp öldürüldüğüne karar verilerek dosyası kapatılmıştır. Amcası Harriet Vanger ise otuz yıldır her yaş gününde gönderilen egzotik çiçeklerin Harriet’in hala hayatta olabileceğine dair bir işaret kabul etmektedir. Blomkvist ve Lisbeth, soğuk kış mevsiminde misafir edildikleri Vanger şatosunda işe koyulacak, olayın arkasında aile tarihine uzanan karanlık sırları, acımasız seri katillerin varığını ve Harriet’in akibetini ortaya çıkaracaklardır. Şimdi sıra Blomkvist’in Wennerström ile hesaplaşmasına gelmiştir. Vanger’in verdiği bilgilere, Lisbeth’in bilgisayar kullanma becerisi de eklenince, Blomkvist savaşı kazanmaya çok yakındır artık…

Neden Millenium?
Yazının girişinde verdiğim satış rakamları Millenium Üçlemesi’nin dünya çapında yakaladığı ilgiyi kanıtlıyor. Doğrudan İngilizce yazılmamış pek az kitaba çarpan piyangonun nedenlerini tartışmak, Millenyum çağı toplumlarının sıkıntı ve arayışlarını anlamak için önemli görünüyor.

Öncelikle edebiyat içinden bakalım. İlk aklıma gelen, Stieg Larsson’un Amerikan Best-Seller” polisiyelerinin hikaye kalıplarını çok iyi analiz etmesi ve bu kalıpları İsveç’te geçen bir hikayedee özgün bir biçimde kullanması. Aslında biraz daha genişletmek gerekiyor. Sadece “Best-Seller” kalıpları da değil. Polisiye tarihinin bir dolu farklı akımını tek bir hikayeye yedirmesini bilmiş. Harriet’in kalabalık bir şatodan güpegündüz kaybolması, olayın nasıl ve kim tarafından gerçekleştirildiği, klasik polisiyelerin “kapalı oda” muammalarından alınmış(J.D.Carr’a selam olsun). Kırk yıl sonra soruşturma başladığında, kadınları hedef alan ve eski ahite dayalı alıntılarla işlenen kanlı seri cinayetler ortaya çıkıyor ve günümüz polisiyelerinin sıklıkla işlediği konulara açılıyor. Ve bu iki akımı, romanın ana teması olan ekonomik yolsuzluklarla birleştirerek, yine günümüz polisiyelerinin en saygın ve etkili damarına, siyasi/toplumsal eleştiriye yöneliyor.

Polisiyenin bu üç türünün melezlenmesindeki başarısını, mekanların korku hikayelerini aratmayan atmosferini, muammanın kurgulanmasını, karakterlerin canlılığını, dinamik anlatısını bir kenara bıraktığımızda ise, aklımızda neo-librelizme yönelik çok sert bir eleştiri kalacak. Muhalif gazeeci yazar kimliğinin öne çıktığı bölümlerde, Larsson’un kapitalizme, yeni dünya düzenine tiksintisi çok açık. Öyle ki, neo liberalizmin ürünü ve simgesi olan Wenneström şirketlerinin organizasyonu bir suç örtgütlenmesinden farksız onun gözünde. Ve Larsson onları adlı adınca anmaktan çekinmiyor; ‘sistemli sahtekarlık’, ‘mafya ve gangster dünyası’… Ya da devamında; “Wennerström’den, genç borsa simsarlarının yer aldığı yakın çevresinden, ortaklarından ve Armani kostümlü avukatlarından, bir soyguncu çetesi ya da eroin tüccarlarından bahsedilir gibi bahsediliyordu”.

İsveç’te liberal hükümetin ekonomik uygulamalarının yol açtığı ahlak ve moral değerleri yerle bir eden toplumsal tablo, ekonomik krizin dünya çapındaki etkisiyle, romanın yayımlandığı diğer ülkelerdeki okuyucuların da hislerine tercüman olmuş. Günümüz insanının devlet ve kapitalizmin yarattığı –finas çevreleri, borsa, medya, vb.- kurumlar karşısındaki çaresizliğini, kuşkularını, tiksintisini polisiye bir kurguyla toplumsal eleştiriye çeviriyor Larsson. Ama tuhaf yanı kinik ve karamsar olmaması; umut ilkesini canlı tutan bir eleştiri bu. Umut ilkesinin taşıyıcısı ise –romanın en çarpıcı ve çekici karakteri- Lisbeth Salander, yani ejderha dövmeli kız; “Mikael, Lisbeth’in omzundaki ejderha dövmesine baktı. Sonra dövmelerini saymaya başladı. Omzundaki ejderha ve boynundaki arı dövmesinin dışında, sol ayak bileğini ve sol pazısını bilezik gibi saran iki dövme daha vardı. Ayrıca kalçasına bir Çin sembolü, bir baldırına da gül işlenmişti. Ejderha dövmesinin dışındakiler daha ölçülü ve küçüktü.”

Utandığı cılız fiziğine, çocuksu görünümüne hiç de uygun düşmeyen ejderha döğmeleriyle Lizbeth, bir yanıyla Travenian’ın Shibumi’sindeki “zeki, soğukkanlı, hiçbir millete ve kültüre ait olmayan, olamayan, sıradışı roman kahramanı Nicolai Hel” benziyor, diğer yanıyla çok sevilen ünlü İsveç çocuk romanları kahramanı Pippi Longstocking’in –Pippi Uzunçorap’ın- büyütülmüş haline. Kimileri Lizbeth’in olağanüstü maharetlerini Lara Croft’la karşılaştırıyor. Ama psikolojik derinliğini ortaya koyan yırtıcı sahnelerle tanıdığımız Lisbeth’te bunların hepsini birleştiren ve aşan bir yan var. Bu sert görünüşlü kırılgan kızın başkaldırısı ilk bakışta umuttan değil acıdan, dışlanmışlıktan, dışlayanlara duydukları nefretten kaynaklanıyor. Ancak sayfalar ilerledikçe toplumun kendisine ihanetini ödetirken yeni bir yol seçen Lizbeth, özgürlük tutkusu, gururu, incelikli duyguları, kendine özgü ahlakı ve isyanıyla yeni bir insan arayışına cavap veriyor. Larsson’un Lizbeth’i çağımızın, Millenium çağının bir kahramanı!…

“Millenim Üçlemesi”nin başarısı çağın ruhunu yakalamasında. Ekonomik ve toplumsal sorunlar globalleşirken organize suçlar da globalleşiyor suçu konu edinen polisiyeler de…

Varoluş Projesi – Serkan Dulkadir / A. Ömer Türkeş

Serkan Dulkadir’in politik bilimkurgu romanı olarak tanıtılan “Varoluş Projesi” 2005-2007 yılları arasında sıklıkla karşılaştığımız komplocu romanlarından biri. “Ceviz Kabuğu” tarzındaki TV tartışma programlarından hatırlayacağınız hikayesini özetlerken sözünü ettiğim zihniyeti biraz detaylandırabilmek için alıntıları uzun tutacağım. Karakterlerin tanıtıldığı, gençlikteki yozlaşmayı işaret eden giriş bölümünü kahramanımız Altuğ’un kısa hayat hikayesi izliyor ve kitabın ana fikrine geliyoruz; Siyonizmin hazırladığı hain plana…

“Netice itibariyle Türk Haberal­ma Kurumunun yapmış olduğu teknik ve mantıki tetkikler gösteriyor ki, İsrail devletini kuran Siyonistler, Türkiye’deki sözde “Kutsal Topraklar”ına kavuşmak için Amerika’yı ve Amerika’nın uşakları Avrupa ülkelerini kullanarak, etnik ırkçıligı fitillemekte, dilimizi ve kültürümüzü parçalamakta ve bu yolla da Türkiye’yi bölerek, sözde topraklarına ulaş­mayı hedeflemektedir. Öyle ki yıllarca Türkiye’nin başına musallat olmuş terör örgütleri bahsolunan ülkeler tarafindan kimi zaman açıkça diplomatik ilişkilerde, kimi zaman ise gizliden gizliye maddi ve manevi yönden desteklenmiş ve ülkemizdeki “siyasi kompradorlar” tarafından milli eğitimi­miz dahil tüm alanlarda Türkçe’miz geri plana atılarak kül­türümüzde delikler açılması sağlanmıştır”.

İşte bu durumu tebit eden ruhbilimi ve fizik uzmanı Dr. Kıvanç Albayrak devletin denetiminde ve yüce Türk ulusunun geleceği için on beş yıldan beri etrafına topladığı çeşitli uzmanlarla “Varoluş Projesi” üzerinde çalışmaktadır; “Varoluş Projesi”sinin amacı isminden de anlaşılacağı gibi “varolmaktır”. Milletlerde “varolmak” ancak ve ancak gelecek nesillerin kültür bilinciyle yetişmesine ve bu nesille­rin devamlılığına bağlıdır. Yani, milletimizin devamlılığı için hayati önem taşıyan bu proje, doğrudan olarak eğitimle ala­kalıdır. Projeye; Yabancı dille eğitim saçmalığının bulaşıcı hastalık gibi yayıldığı, anaokulu çaglarından başlayıp ev­renkentlere kadar ulaştığı ülkemizde, yeniden Türk diliyle eğitime dönülmesinin sağlanmasıdır da diyebiliriz”.

Elbette uzmanların projesini hayat geçirecek birimlere de ihtiyaç var. Ancak kendisini bir eğitim seferberliği olarak sunan projenin ve birimlerin eğitimle uzaktan yakından ilgisi yok. Onlar sadece dövüşmek için eğitilmiş, ağır psikolojik deneylerden geçirilmiş “tetikçi”ler. Kahramanımız Altuğ; “polis akademisini bitirmiş, zeki, çevik, aldığı spor eğitimleriyle atletik bir yapıya sahip, gitti­ği her yerde bayanlar tarafından arzu edilen, yeşil gözlü, yakışıklı, bir doksanın biraz üzeri boylarda, yüreği vatan aş­kıyla yanıp tutuşan, “Şovenist Türk­çülük” kültürünü devam ettirmek yerine, ülkesinin tamamı­nı bir bütün olarak benimseyen, ülkedeki bütün güvenlik güçleri­nin hayranlığını kazanmış, Ingilizce, Rusça ve İbranice bilen çok değerli bir önder”…

Altuğ, işte bu çok gizli ve önemli proje gereği ortadan yok ediliyor. Komplocu zihniyetin o basit işleyişini gösterebilmek için Altuğ’un yok ediliş hikayesini de kısaca özetlemek istiyorum. Altuğ, önce medyaya yansıyan bir operasyonla yakalanmış, kamuoyu bir çete üyesi olduğuna inan­dırılmış, sonra mah­kumiyetinin birinci yılında serbest bırakıldığı, dışarı çıktığında eşcinsel eğilimlerinizden dolayı ameliyat olarak bayan olmaya, iş bulamayınca da bir fahişe ola­rak çalışmaya karar verdiği, en sonunda da bir gece, Istanbul’da bir otoyolda araba çarpması sonucunda hayata gözlerinizi yumduğu haberleri fotoğraflarıyla birlikte kamuoyuna duyurulmuş…

Altuğ, başına gelenlere önce isyan edecek, ama ikna olması elbette uzun sürmeyecek ve gözünü kırpmadan ölümüne bir kavgaya girişecektir. Öyle ki, kendisi bile şaşırmıştır. Nitekim “Bize bu gücü kim veriyor?. Nasıl oluyor bunlar baba?” diye soracaktır Dr. Kıvanç’a. Aldığı yanıtlar çok “öz”lüdür; “Biz gücümüzü milletimizin özünden alıyoruz oğlum. Bize tüm yardımları tüm bilgileri milletimizin özü veriyor. Ta diplerdeki derinler­deki öz bu. Sana şu kadarını söyleyebilirim yavrum. Belki derinlerde bir yerlerde yaşayan, ama aramızda gezen binleri vardır… Yolun açık olsun oğlum. Mayana güven. O seni hep doğruya götürecektir. En doğruya”… Başka bir söze gerek var mı? Yok diyor Altuğ, ve “Varlığım Türk var­lığına armağan olsun” diye haykırarak gidiyor. .

Yazarın derme çatma, takırdayan cümleleri içeriği tamalar nitelikte!… Bu üslubu romanın son paragrafıyla sergileyelim; “Demir, Londra’da havaya uçurduğu otelin yakınlarında büyük bir döner dükkanı açtı. İçini özgün Türk tasarımıyla döşedi. Dükkanın bir özelliği daha vardı ki, içeri girenleri hayrete düşünüyordu. Kimilerini de kızdırıyordu. Dükkanın içinde Ingilizce konuşmayı yasaklamıştı Demir…. Altuğ, Amerika’da ve İsrail’de büyük bir soğukkanlılık­la işlediği cinayetlerin ardından bir süre Almanya’da saklan­dı. Bu süre içinde Annesini, kız kardeşini ve yeğenini uzak­lardan seyretti. Bir sürü kızla yatıp, geçmişin acısını çıkardı. Ardından son kimliği ile Azerbaycan’a, oradan da Rusya’ya gitti. Bildiği diller sayesinde çeviri bürosu kurdu. Güzel bir Türkmen kızıyla evlendi. Çocukları oldu. Açtığı büro sayesinde Ulusal Haberalma Kurumunun yeni yönetimine kıymetli bilgiler aktardı…. Dr. Kıvanç, Ertuğrul Bey ve Işık Bey en son, Doğu Tür­kistan’da görüldü… Varoluş her şeyden evvel, bir içgüdüdür.”

Çok kötü bir polisiye…

Gaston Leroux – Sarı Odanın Esrarı / A. Ömer Türkeş

Polisiyelerin tarihine eğilen her çalışmada hem yazarın hem kitabın adı mutlaka zikredilecektir. Evet, Gaston Leroux’un “Sarı Odanın Esrarı” romanından söz ediyorum. 1868 doğumlu Leroux’un 1909 yılında yayımlanan bu tarihi polisiyesi, kapalı kapılar arkasında işlenen “imkansız” bir cinayet üzerine kuruludur ve muamması kendisinden sonra gelen pek çok yazar için aşılması gereken bir karmaşıklığa sahiptir.

Avukatlığın yanı sıra gazetecilik mesleğini de sürdüren Leroux, politika alanında da aktif roller üstlenen bir yazardı. O dönemde Fransa’yı çalkalayan Dreyfüs davasında Emile Zola’nın yanında saf tutmuştu. Yazarlık kariyerinde yükselmesini yarattığı detektif tiplemesi Rouletabille’ye ve onun ilk macerası “Sarı Odanın Esrarı”na borçludur. Kitap önce dönemin popüler dergisi L’Illustration ‘da tefrika olarak yayımlanmıştı.

“Sarı Odanın Esrarı”, Edgar Alan Poe ve Canon Doyle’nun açtığı yolu izleyen ama onlar kadar analitik yöntemler kullanmayan, daha enerjik detektifiyle sokaklarda da dolaşan bir polisiye. Hikayesini kısaca özetleyelim; Babasıyla birlikte Glandier mahikanesinde yaşayan Mathilde Strangerson evlerinin –adı üzerinde- sarı odasında öldürülmüş bir halde bulunur. Odanın kapı ve pencereleri içeriden kilitlidir. Olayın kamuoyunda yarattığı heyecan üzerine Rouletabille adlı genç bir gazeteci cinayet mahalline gelir, mesleğinin getirdiği avantajlardan yararlanarak soruşturmaya başlar. Soruşturmayı yürüten polis şefi Frideric Larsan’la çatışmaları ve aralarında bir rekabet başlaması kaçınılmazdır. Yöntemleri farklıdır elbette; Larsan, geleneksel polis yöntemlerini izleyerek suçu bir şüphelinin üzerine yıkmaya çalışırken Rouletabille, hem eldeki kanıtları tümdenge­limci bir yöntemle değerlendirir hem de içgüdülerinin sesini dinler.

Hikayenin başlangıcındaki Poe ve Doyle etkileri ilerleyen sayfalarda azalırken Fransız melodramlarının rüzgarları esmeye başlayacaktır: Aslında Mathilde ölmeyip ağır yaralanmıştır. Sonunda iyileşir ama bu kez de kendisini vuranın kimliğini açıklamaya yanaşmaz. Ortada gizlenen sırlar, ucu Rouletabille’yi de etkileyecek trajik bir gönül ilişkisi vardır. Bu noktadan sonra sarı odanın gizemi falan kalmaz. Yazar okuyucuyu şaşırtacak entrika ve rastlantılar uğruna polisiye kurguyu feda etmiştir. Ancak bunun o dönemin beğenisine uygun bir tercih olduğunu, Fransız polisiyelerinin –mesela Rokambol ya da Arsene Lupin maceralarının- İngiliz polisiyelerinden farklı bir seyir izlediğini dikkate almak gerekir.

Leroux, “Sarı Odanın Esrarı”nı Rouletabille merkezli bir dizinin ilki olarak tasarlamıştı. Nitekim hemen ardından ilk olaydaki karakterlerin hayat hikayelerini kaldığı yerden izleyen ikincisini yazdı; “Siyahlı Kadının Kokusu”. Bu iki romanla genç gazeteci Rouletabille’nin hayatındaki sırlar da çözülmüştür. Sonraki Rouletabille maceraları daha çok casusluk edebiyatının alanına giren ve kahramanının detektiflikten ziyade gazetecilik kimliğini öne çıkaran türdendirler; “Rus İhtilalcileri Arasında”, “Perili Koltuk”, “Krupp Fabrikası’nlda Bir Fransız Casusu”. Rouletabille dizisi dışındaki en önemli romanı ise beyaz perde uyarlaması nedeniyle ünlenen “Operadaki Hayalet”tir.

Türkçe’deki ilk Leroux Çevirisi 1909 yılında A.R. kısaltmasını kul­lanan bir tercümanın çevirdiği ve yayıncılığını Tercüman-ı Hakikat gazetesinin yaptığı “Glandiye Cinayeti”dir. Bu ilk çeviriyi Ragıp Rıfkı’nın 1912’de yaptığı “Haydutlar Kralı”çevirisi izleyecek, “Sarı Odanın Esrarı” ise özgün adıyla 1922 yılında Rodoslu Ahmet Rıza tarafından Türkçeleştirilecektir. 1921 yılında “İspati Yedili­si” adıyla çevrilen Leroux romanının tanıtım yazısıyla bitiriyorum; “Gaston Leroux’ nun bu hayretaver ve esrarengiz ölüm ro­manı perşembe gününden itibaren forma forma kütüphanemiz ta­rafından neşredilecektir. Aşk ızdırap, korku ve felaket şimdiye ka­dar bu eser gibi hiçbir yerde tasvir edilmemiştir. Filminin bütün Paris sinemalarında gösterilmesi bunu teyid eder mahiyettedir.”

Sensiz Bir İlkbahar – Agatha Christie

Polisiye edebiyatının kraliçesi, Ölüm Kontesi gibi isimlerle anılan 78 romanı, 19 tiyatro oyunu ve 100’den fazla kısa hikayesi bulunan Agatha Christie’nin Mary Westmacott mahlasıyla yazdığı 6 romantik romandan biri “Absent in Spring” (Sensiz Bir İlkbahar) Altın Kitaplardan çıktı. Tanıtım yazısı şu şekilde:

Türkiyede ilk defa.. Polisiye edebiyatın efsane kraliçesi şimdi de romantik romanlarıyla karşımızda.

Beni tam anlamıyla tatmin eden bir kitap. Hep böyle bir kitap yazmak istemiştim.” — Agatha Christie
Irak’ta yaşayan kızını ziyaretten dönen Joan Scudamore, zorlu çöl yolculuğundan sonra kötü hava şartları yüzünden trenini kaçırmıştır. İstasyondaki köhne bir handa sonraki treni beklerken birdenbire kendini çok yalnız hisseder.
Bu ani yalnızlık Joan’ın ilk kez kendisiyle yüzleşmesini sağlar. Joan hayatındaki her şeyi gözden geçirmeye başlar; kocasıyla ve çocuklarıyla ilişkisi, hayata karşı tutumu ve daha pek çok şeyi… Ama geçmişle yapılan bu hesaplaşma ne yazık ki onda tarifsiz bir acı bırakır…

“Böylesine duygusal bir roman okuduğumu anımsamıyorum.” — New York Times

Çeviren: Çiğdem Öztekin
Yayın Yılı: 2011
240 sayfa
Kitap Kağıdı
13,5×19,5 cm
Karton Kapak
ISBN:9752113794
Dili: TÜRKÇE

Röntgenci – Alain Robbe-Grillet / A. Ömer Türkeş

Yazar, senarist, yönetmen Alain Robbe Grillet, Yeni Roman akımının kurucularındandı. Aslında pek az ortak noktası vardı kendilerini bu akımda görenlerin. Onları birleştiren –en kısa özetiyle- geleneksel anlatım kalıplarına karşı çıkışlarıydı. “Edebiyat gibi roman da ancak yeni olduğu sürece canlıdır” şiarından hareketle 20.yüzyılın yeni romanını tanımlamaya girişen yazarlar, roman kahramanlarından, okurun özdeşleşme kurabileceği karakterlerden, sürükleyici hikayelerden, hikayelerin neden-sonuç ilişkisinden, zamanın düzgün akışından vazgeçmek istemişlerdi. Onun yerine insanı yabancılaştıran nesneler, insanın üzerinde egemenlik kuran sayılar, saatler öne çıkmalıydı. Alain Robbe Grillet’in 1955 yılında yazdığı ikinci romanı “Rontgenci”de akımın bütün arayışlarını bulmak mümkün.

Grillet, 1950’lerden başlayarak pek çok eser vermesine rağmen, belki de kendi ülkesinde bile marjinal kaldığı için Türkçeye çok geç ve çok az çevrildi. “Yeni Roman”(1981), “Kıskançlık”(1991), “Enstantaneler”(1881), “Silgiler” (2005) ve son olarak “Rontgenci”.

“Silgiler” romanında, Yeni Roman’ın karakteristiğini göstermek için, polisiye bir kurgu kullanmıştı Grillet. “Rontgenci”de de benzer bir kurgu var. Romanın ana karakteri, gezgin bir saat satıcısı olan Mathias. Soğuk ve rüzgarlı bir günde elinde saat çantasıyla çocukluğu geçirdiği küçük bir adaya gelen Mathias, mütemadiyen satacağı saatleri ve kazanacağı parayı hesaplayan, bir güne sığdıracağı satış zamanının her dakikasını titizlikle hesaplayan bir adam. Tıpkı “Silgiler”deki gibi, zamanın, sayıların ve saatin romanın merkezine oturduğu bir anlatı okuyoruz. Ardından Grillet’in tasvir şehvetini dışa vurduğu eşyalar, mekanlar ve olaylar önem kazanıyor. Adanın küçük kasabasını, evleri, meyhaneleri, kırsal kesimdeki yerleşimleri, ıssız yolları, yalçın kayaları, dalgaların dövdüğü kayalık sahilleri, uçulan martıları büyük bir titizlikle, ayrıntılarla, seslerle, renklerle öylesine mükemmel tasvir ediyor ki, daha ilk sayfalarda tekinsiz bir atmosfer kaplıyor anlatısını. İşte bu atmosferde, aklı kime hangi saati satacağına, kulağı geriye dönmek için kalan zamanın tiktaklarına, eli cebindeki düğümlü ipe takılı Mathias’ın bilinç katlarının derinliklerinde ürpertici bir olayın yer aldığını anlıyoruz. Küçük bir kızın cinayetini haber veren gazete küpürüyle, onun adaya gelişinden sonra kaybolan on üç yaşındaki kız arasında bir bağlantı kurmak kaçınılmaz. Ancak Grillet romanın sonuna kadar bu bağlantı hakkında açık vermiyor. Onun yerine; Mathias’ın adada geçirdiği zamana ilişkin müphem kurguları, kızın kaybolduğu saatlerde bir başka yerde olduğunu kanıtlamak için saatlere dayalı senaryoları, kayıp kızla bir başka küçük kızın birbirine karışan yüzleri, suçlulukla karışık bir huzursuzluk…

Söyleşisinde; “20. yy romancısı okuyucusunun bir sinema seyircisi olduğunu bir an bile hatırından çıkarmamalıdır” diyen Grillet, okuyucusunu alışkanlıklarından ve önyargılarından sıyrılarak okumaya davet ediyor. “Rontgenci”, Mathias’in bilincinden, zaman içinde gelgitlerle, ansızın çakan görüntülerle, iletişime kapalı diyaloglarla ilerleyen gerilimli bir roman. Yeni Roman akımının bir temsilcisi olarak “hikayenin bürünebileceği bütün biçim ve görünümlerin yığışımını estetik bir ilke olarak benimsiyor. Mantık düzleminde bir gelişim izlemiyor, kendi üstüne kapanarak bir çember çiziyor, kendi kendini siliyor, kendi kendini yiyor adeta. Romanda her paragraf aynı olayın ayrı bir yorumu kimliğiyle çıkıyor karşımıza: öbürleri kadar gerçek, öbürleri kadar uydurma bir yorum.”

Romanın yayımlanmasından sonra “Le Monde” gazetesinde yapılan yorumda, Alain Robbe Grillet’in büyük bir ihtimalle deli ya da katil olduğu yazılmıştı. 1950’lerde anlaşılamayan “Rontgenci”, mükemmel işlenmiş hikayesi ve çarpıcı anlatımıyla iyi bir romanın türlere, akımlara sığdıralamayacağını kanıtlıyor.

Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları

Geç olsun da güç olmasın: Roman Kahramanları dergisinin Temmuz sayısında Seyfettin Efendi’nin altı sayfalık yeni macerası yayınlandı. Maceranın adı “Bir cinayet soruşturması” Adı üstünde bizlerin de ilgisini çekecek bir soruşturma öyküsü. En kısa sürede kendi özel albümlerinin de basılmasını arzu ettiğimiz Seyfettin Efendi’yi Devrim Kunter’in tanıtım yazısıyla Cinairoman takipçilerine tanıtıyoruz :

 

Seyfettin efendi ve olağanüstü maceraları 1920’lerin Türkiye Cumhuriyet’inde geçen fantastik-bilimkurgu öğelerini barındıran bir çizgi roman serisidir.

Seyfettin efendi ve olağanüstü maceralarında İfşa-i Sır Teşkilatı üyeleri Türkiye’nin çeşitli bölgelerine yolculuk ederek hem gizemleri çözecekler, hem de karanlık güçlerin yönettiği iç ve dış düşmanlarla mücadele edecekler.

Kısa Özgeçmiş:

Seyfettin efendi (Sonradan Gönenli soyadını almıştır), 1884’de Gönen’de doğdu. Küçüklüğünden beri okumaya ve tarihe meraklıydı. Kara Harp Okulundan (o zamanki ismiyle Mekteb-i Harbiye-i Şahâne) disiplinsizliği ve ukalalığı yüzünden atılmak üzereyken “Sınıf-ı müstacele” denilen bir hakla mezun oldu.

Balkan savaşları sırasında Yanya Kuşatmasında esir düştü, esaret altında sonradan en yakın arkadaşı olan Doktor Aziz’le tanıştı.

Sonrasında İstanbul’a döndü ve çeşitli dergilerde ve gazetelerde hikaye ve makaleler yazmaya başladı. İstanbul işgal altındayken sözün bittiği noktaya gelindiğini anladı ve harekete geçmeye karar verdi. İstanbul’da tanınmış bir kişi olduğundan şehirden çıkamıyordu. Bu sebeple sahte bir cenaze merasimi düzenleyerek geçmişini bir kenara bıraktı ve İstiklal harbi süresince gerek İstanbul’da gerek Anadolu’nun bir çok şehrinde görev aldı.

1925 yılında Osman Paşa’nın emrine girerek İfşâ-yi sırr teşkilatını kurmak üzere görevlendirildi. Seyfettin efendi gizemli ve garip olayları çözmek için kurulan bu teşkilata ilk olarak yakın arkadaşı Doktor Aziz’i aldı. Dr. Aziz Adli Tıp Müessesesi Kuruluşunda, Müşehadehane (Gözlem) Müdürlüğü yapmış değerli bir doktordur. Ayrıca Seyfettin Efendi’nin sahte ölüm belgelerini düzenleyen kişidir.

Ekibe katılan ikinci kişi Seyfettin efendi’nin “İncili Hoca” olayında karşılaştığı Pehlivan İsmail’dir. Neredeyse iki metreye varan boyu ve yüz on okkalık (yüz kırk kilo) cüssesiyle görünümüyle bile gücü kuvveti hakkında fikir veren İsmail’in e büyük hayali kırkpınar başpehlivanı olmaksa da güreş etmeye tövbe etmiştir.

Osman paşa ekibe ayrıca Ahmet Esat’ın katılması için ısrar etmiştir, çok iyi ingilizce bilen ve İstiklal harbi sırasında casusluk yapan Ahmet Esat hem bilgi toplama hem de kılık değiştirme konusunda ustadır.

Son olarak ekibin teknolojik ihtiyaçlarını karşılamak üzere Çilingir Hamza düşünülmüştür fakat beklenmedik vefatı yüzünden Osman paşanın itirazlarına rağmen Avrupa’da mühendislik okumuş kızı Münevver hanım teşkilata girmiştir.

Örnek sayfalar: 1234567

Blog : http://seyfettinefendi.blogspot.com/