Tony Hillerman – Rüzgarın Çığlığı / A. Ömer Türkeş

Amerikan edebiyatını inceleyenler, aynı zaman diliminde çok farklı yazın tarzlarına rast gelineceğini işaret ederler. Ülkenin genişliği, bölgesel gelenekler yaratmıştır. Bu konuda en bildik örnek – William Faulkner’lı- Güney edebiyatıdır. Zaman zaman hız kesse de etkisini hiç yitirmeyen bölgecilik, günümüzde de yazar ve okuyucu topluyor. Bölgeciliğin en çok kullanıldığı türlerin başında ise polisiyeler geliyor. Belki de büyük kentlerin seri katillerinin, bilimle donanmış kriminaloji labaratuarlarının yeknesaklığından kurtulmak için, Amerikan topraklarının derinliklerine, kadim halklarına, gizemli geleneklere yönelik bir ilgi var. Bizim Tex maceralarından tanıdığımız Navaho yerlilerini ve yaşadığı toprakları mekan edinen Tony Hillerman da, 1970’ten bu yana “Navaho” polisiyeleri ile ünlenmiş. 1922 Oklahoma gazetecilikten geçtiği yazarlık alanında yakaladığı başarıyla hem bir çok ödülün sahibi olmuş, hem romanları çok satmış hem de kızılderili toplulukların sevgisini kazanmış.

ABD’nin güneybatısında, New Meksika dolaylarında, bir zamanlar Navaho halkına ait topraklarda geçen “Nahaho” dizisi, “Joe Leaphorn ve Jim Chee” serisi olarak da biliniyor. Zaten Hillerman romanlarının en çekici yanı -birisi orta yaşın üzerinde, yarı emekli diğeri genç- her ikisi de Kızılderili halkının erdemleriyle donatılmış detektif tiplemeleri. Ne yazık ki Türkiye’de yeterli ilgiyi görmedi Hillerman ve Navaho’ları. Daha önce çevrilmiş bir tek macerasını okuduk; “Porsuk Avı”. Serinin sekizinci macerasıydı. “Rüzgarın Çığlığı” ise 9.macera. Issız bir arazide terk edilmiş bir kamyonette bulunan cesetle başlayan hikaye, bölgenin geleneksel bir sorunu etrafında gelişiyor; altın. Tarih boyunca altına tamah eden beyazlar tarafından topraklarından edilen Navaho’lar artık böyle korkular yaşamıyorlar belki, ama beyaz adamların altına olan tutsaklığı hiç bitmiyor. Detektiflerimiz öldürülen gencin üzerindeki haritaları, eski bir cinayet ve kayıp bir kadın vakasıyla birleştirmek için gayret ederlerken, kendilerini küçümseyen FBI ajanlarını da atlatmak zorundalar… Kültür endüstrisinin büyük çaplı üretim ihtiyacı birbirine benzer fast-food polisiyeler yaratırken, aynı endüstriyi beslese bile, Hillerman gibi yazarların farklılık arayışlarında başka bir tad var. Suçtan değil insandan, insani tutkulardan yola çıkan Hillerman, bir cinayet etrafında kesişen ve yiten hayatları güzel bir polisiye kurguyla canlandırmış. Kızılderili örf ve adetleriyle, gizemli efsanelerle beslenen hikayede zaman zaman metafiziğin kapısını tıklatacakmış gibi oluyoruz. Neyse ki, iyi bir polisiyede asla açılmaması gereken kapıyı aralamıyor Hillerman. Birbirini tamamlayan iki detektif sayesinde Kızılderili geleneklerini, geleneklerin günümüzde yaşayan biçimlerini, insan ve doğa felsefesini arka planına alarak Raymond Chandler tarzı nefis bir polisiye çıkarmış.

Benim Adım Kırmızı – Orhan Pamuk / A. Ömer Türkeş

Öncelikle bir tarihsel roman ver elimizde. Kişisel olarak, tarih ve roman arasındaki ilişkinin, tarihi, bir fona, ilgi çekici bir motife dönüştüren, tarihi kişilikleri yağmalayan kolaycı tarzını hiç sevmedim. Bu açıdan bakıldığında, Türk romanının konu ile ilişkisi, Avrupa’lı çağdaşlarından daha tutarlı ve seviyeli bir çizgide duruyor. “Benim Adım Kırmızı”, benzer bir biçimde, tarih ile ilişkisini yerli yerine oturtarak yazılmış. Orhan Pamuk, metnini tarih ile zenginleştirirken, geçmişi metalaştırmıyor. Bu geçmişin bildik olay ve karakterlerinden kopya çekmiyor. Öyküde olup bitenlerin, yazarın izini sürdüğü kavramların, sözü edilen tarihsel dönemle organik bağları var. Bir başka açıdan yaklaştığımızda ise “Benim Adım Kırmızı”nın polisiye öğeleri sonuna kadar kullanan bir roman olduğunu söyleyebiliriz.

1591 yılındayız, resmi tarihin adlandırmasıyla Osmanlı devletinin “Duraklama Devrinde”. Sokollu’dan hemen sonraki, Viyana kuşatmasından az önceki yıllarda. Geleneksel Osmanlı sisteminin çöktüğü bu dönemde ekonomi iflas etmiş, tımar sistemi işlemez olmuş, Anadolu, Celali isyanlarından soluk alamaz hale gelmişti. Bu tarihsel arka plan önemsiz görünse de, aslında, nakkaşların düştükleri ekonomik sıkıntı nedeni ile kabul ettikleri iş ile ilişkisi açısından canlı bir unsur oluyor. Romanın, bir solukta özetlenmesi mümkün olmayan öyküsü işte bu fon üzerine kurulu. Ya da, herkesin kendi okumasına göre anlatacağı bir dolu paralel öyküsü var demek daha doğru olur. Kara, Şeküre, Hasan arasındaki aşk ve tutkuyu öne çıkaranlar olacağı gibi, Nakkaşlar arasındaki çekişme ve cinayeti ilk sıraya koyanlar da az olmıyacaktır. Veya, bunun sanatsal yaratım üzerine bir metin olduğunu söylemek mümkün. Bu sanatsal yaratımlar üzerinden kurulan Doğu/Batı kimliği sorunsalını da umutmamak gerekiyor. Reel politikten bakarsak, bir ilerici-gerici çatışması algılaması bile yapılabilir. Ama, roman bütün bunların aritmetik toplamı değil. O, çok daha fazlasını, yazarın, edebiyatın/yazının sınırlarını zorlamasını ifade ediyor. Orhan Pamuk, roman anlayışını bir roman olarak ifade ediyor aslında.

Her bölüm bir karakterin bilincinden, bakış açısından anlatılıyor. Bu karakterler arasında ölü, ağaç, köpek, para, şeytan, renk, yazarın kendisi, nakkaşlar, Şeküre ve Kara var. İnsanoğlu dışındaki canlı ve cansız varlıklardan derlenmiş karakterlerin, bir metin içinde dile getirilmesi daha çok masallarda, çocuk kitaplarında, fantazi türlerinde görülür. “Ciddi edebiyata” giren en önemli ölü karakteri ise, Orhan Pamuk’un tarzına yakın bir yazarın, Faulkner’in “Döşeğimde Ölürken” romanındaki ölüydü. “Benim Adım Kırmızı”daki ölü motifinden, yazarın, romanı zaten bir kurmaca, fantazi gerçeklik dışı bir etkinlik olarak ele aldığını anlıyoruz. Kitabın hemen başlarında “hiç köpek konuşur mu diyorsunuz. Ama öte yandan ölülerin konuştuğu, kahramanların bilmedikleri kelimeleri kullandığı bir hikayeye inanıyor gözüküyorsunuz” diyen Orhan Pamuk, okuyucusu ile yapacağı sözleşmenin şartlarını belirliyor. Artık, dil ve kavramlar özgürdür. Romanda kullanılan dilin ve kavramların, o tarihsel döneme uygun olup olmadığı önem taşımaz.

Post-edebiyat janrlarından metin metaforu yerini nakış sanatına bırakmış, ama metin içinde iç içe geçmiş metinler ve gizli kitap motifleri hala varlığını sürdürüyor. Öyle ki, bu metni Kara mı, yazar mı, yoksa meddahın anlatıları mı tamamlıyor belli değil. Yine aynı roman akımında, en çok da Borges metinlerinde sorgulanan, uslup tartışması, bu romanın temel sorunlarından bir tanesi. Borges Tron öyküsünde, “Trön dünyasında hiç bir yazar kitabına imza atmaz” der. Orhan Pamuk’ta da, usluplu olmak boş bir böbürlenme; “uslup ve imza merakı çirkinlik ve tamahkarlıktır”. Hiç bir usta nakkaşın eserine imza atmadığına, her eserin geçmişteki ustaların çizgilerine ulaşma amacıyla oluşturulmasına vurgu yapılıyor. Söyleşilerinden anlaşılacağı gibi Orhan Pamuk, romanını bu anlayışla yazdığını açıkça ifade etmiş. Uslup sorununun son 250-300 yılda sanat tarihi tarafından dayatılan bir mesele olduğunu söyleyen yazar, uslup sorununu, sanat ürünlerini ve sanatçıları kategorileştirme, satabilme gayretiyle oluşturulmuş geçici bir buluş olarak niteliyor. Metinlere göndermeler konusunda da açık sözlü. Kendisini, kitabi, başka metinlerle beslenenen, dahası kitaba tapınan birisi olarak sunuşu, tıpkı Borges’te olduğu gibi, metin alıntılarını ve metinlere göndermeleri meşrulaştırıyor.

Roman, Polisiye türden hoşlananlar için de güzel bir süpriz. Gerçi yeni tarihsel romanların çoğunluğunda esrarengiz bir kurguya rastlıyoruz, ama, Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanından bu yana, polisiyenin kurallarını bu denli iyi kullanan bir metin ile hiç karşılaşmamıştık. “Benim Adım Kırmızı” da, olaylarla değil, dil üzerinde sürdürülen bir katil avı var. Katil, metin içinden bizlere kendisini anlatıyor, okuyucunun düşünce tarzını alaya alıyor, nakış sanatı üzerine düşünceleri ile işlediği cinayetler arasında bağlantılar kuruyor. Olası dört aday var, padişahın gizli kitabını işleyen dört nakkaştan bir tanesinin suçlu olduğunu biliyoruz. Eğer, polisiyeleri, katili tahmin etmeyi onur sorunu sayarak okuyanlardansanız, her bir nakkaşın konuşmasını çok dikkatli okuyun, çünkü, onların anlattıkları içinde bir yerlerde serpiştiriliyor ipuçları. Klasik polisiyenin amatör detektifi, mantıklı bir cinayet nedeni bularak üç gün içinde olayı çözmek zorunda. Zamandaki zorunluluk, öykünün temposunu da arttırıyor. Ayrıca, eski İstanbul’un karanlık sokakları, terkedilmiş evler, surdipleri gibi mekanlarda geçen atmosferi ile, gerilim unsurlarını da sürekli canlı tutmuş yazar.

Orhan Pamuk, nakkaşlık üzerinden sanatın geneline, oradan edebiyata göndermeler yapıyor. Kendine dönen, kendisini tartışan bir roman okuyoruz. Bir manifesto gibi, kendi yazılış nedenini, uslubunu, kurallarını anlatıyor bize. Metinde, “nakışta asıl konunun güzel genç kızın deği nakkaşın tutkusu olduğunu” söyleyen usta, ya da “ben ağacın temsili değil manası olmak istiyorum” diyen ağaç gibi, “Benim Adım Kırmızı” romanı da yazmanın anlamı olmaya soyunuyor. Pamuk, anlatısının sınırlarını zorlamış. Soyut kavramları, görüntüleri kelimelerle tasvir ederken, bir resmin her ayrıntısı, onun cümleleri ile canlanıyor beynimizde. Böylelikle, bir alandan diğerine, resimden yazıya, yazıdan okuyucunun algısına, temsile geçiyoruz. Görme ve bilme üzerindeki görüşlerle, Berger’in “Görme Biçimleri” kitabındaki; resim, sunum, algı, gören, gösterilen üzerine yaptığı anlatılar arasında benzerlikler çok açık. Nesne, kavram ve temsili üzerine kurulu metafor, romanın sonunda Orhan Pamuk’un, Ranlı şair Sarı Nazım diye tanıttığı Nazım Hikmet’in, “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” diye başlayan şiirine yaptığı gönderme ile daha iyi ortaya çıkıyor.

Yazarın da söylediği gibi, bu roman en çok kendisine ait. Kendisinden bir şeyler anlatırken kendisi ile dalga geçen ince bir mizah anlayışı var Orhan Pamuk’un. Mesela, para için yapılan sanatın bir yandan aşağılanması, öte yandan nakkaşın, en çok kazanan olduğu için en usta kendisinin olduğunu düşünmesi, aklımıza hemen, ilk paragrafta ele aldığım, romanın ticari sunuluşunu, Pamuk’un aldığı rekor telif ücretini getiriyor. Roman sonunda, kendisini, annesinin ağzından “Şevket’i kötü, beni olduğumdan güzel ve edepsiz anlatmışsa, sakın inanmayın ona, hikayesi güzel olsun diye kıvırmıyacağı yalan yoktur” diye tarif eden yazar, yazmanın ve yazma keyfinin kişiselliğinin altını iyice belirginleştiriver. Elbette, yazarının keyif aldığı her metin, okuyucuda benzer bir biçimde sonlanmaz. Ama, erotizmin, eşcinselliğin, cinayetin, yaratma tutkusunun, zamanın, paranın, doğu-batı karşıtlığının yerli yerinde kullanıldığı bu roman, okuyucuya da aynı keyfi vermekte hiç sıkıntıya düşmemiş.

Yalnızca Orhan Pamuk külliyatı içerisinde değil, post-modern edebiyat genelinde ayrıcalıklı bir yere oturacak denli başarılı. Aslında “başarılı” sözcüğü de çok uygun değil; çok keyifli, sürükleyici, her ayrıntısı incelikle tasarlanmış, dili bir nakkaş tarafından örülmüşçesine zarif bir roman “Benim Adım Kırmızı”.

Jonathan Stagge – Karadul / A. Ömer Türkeş

Siyah bir kapak üzerine kırmızı “Karadul” yazısı ve Laura Gemser’in erotik fotoğrafıyla karşılaştığımda, doğrusu yıllardan beri yeni baskısı yapılmayan bir Patric Quentin polisiyesi okuyacağımı tahmin etmemiştim. Elbette Beyaz Balina” yayınları da, yayınladıkları bu kitabın -yine aynı çevirmen eliyle yapılmış- ilk baskısını anma ihtiyacını duymamışlardı. Tıpkı daha önce korku dizisinde çıkardıkları “Çığlık”ın, Milliyet “Karadizi”den 1975 yılında basılan “Cadı Kokteyli”nin tekrarı olduğunu belirtmedikleri gibi…

Patrick Quentin

Türkiye’de polisiye neşriyatın efsaneleşmiş ismi Akba Yayınları arasında pek çok Jonathan Stagge polisiyesi bulunuyor. Ancak bu yazar ismi bir müstear, takma bir ad. Akba Yayınları’nın cümleleriyle; “Hugh Wheeler ve Richard Webb çeyrek asırdanberi (Patric Quentin, Jonathan Stagge ve Q.Patrick) takma adlarını kullanarak Avrupalı yazarlara has tahlil kokusu bulunan polisiye romanlar yazmaktadırlar. Bu hava, Amerikalı yazarların İngiliz olmalarından ileri gelmektedir herhalde. Müştereken yazdıkları romanları tek bir adam yazmış gibi bir bütün teşkil etmektedir.” Bir ek de ben yapayım, -eğer yaşıyorlarsa- yazarlardan Wheeler 98, Webb ise 88 yaşında. Ortaklaşa imzaladıkları kitapların en genci ise 40’ını çoktan geçti.

Akba’nın dışında, “Hayat Kitapları” ve “Günün Kitapları” da Patric Quentin imzalı polisiyeler yayınlamışlardı. Bendeki en eski baskı 1957 yılının tarihini taşıyor ve çevirmen yine Gönül Suveren. Üstelik “Tehlike” adlı bu romandaki ana karakterler olan Peter ve Iris Duluth, “Karadul”un da kahramanları. Zaten, Quentin öyküleri, genellikle bu çiftin, Irish ve Peter Duluth’un maceralarını, Müfettiş Trant’ın soruşturmaları eşliğinde anlatır (arada bir de Müfettiş Craig kapar detektif rolunu). Ellery Queen uslubunu sürdüren ve geleneksel polisiye yazımının bütün varyetelerini kullanan P.Quentin’in öykülerinde Amerikan tarzı yaşamdan ve “Amerikan Rüyası”ndan kesitler bulunur. İyiler için mutlu sonlar ile noktalanan bu salon ve aile polisiyelerini okunur kılan, entrika kurgusunda ve yarattığı atmosferdeki başarısıdır diyebilirim. Toplam altı romanı senaryolaştırılan P.Quentin’in, AKBA tarafından “Ağdaki Adam” adıyla yayınlanan romanın yine aynı adla (“A Man in the Net”), Casablanca’nın yönetmeni Michael Curtiz tarafından filme alındığını da ekleyeyim.

Klasik bir konu
“Karadul”un konusu pek çarpıcı değil, hatta fazlasıyla tanıdık gelebilir; Duluth’ların bu kez kendi mutlulukları gölgeleniyor. Iris ünlü bir yıldız, Peter ise başarılı bir yapımcıdır NewYork sahnelerinde. Iris’in annesine bakmak için bir aylığına şehir dışına çıkmasıyla başlar olaylar. Yakın dostları ve komşuları Lottie’nin -ki o da tiyator oyuncusudur- evindeki bir partiye çağrılan Peter, genç bir yazar adayı kızla tanışır. Kızın yardım talebini kırmaz, ona evini açar. Bir kaç gez de yemeğe götürür. Ortada esrarengiz bir hava olduğunu sezeriz ama anormal bir şey de gelişmez. Ancak, Iris eve döndüğü gün, kızı salonda asılı bulmaları ile, sakin akan hikaye aniden polisiyenin hızlı temposuna kavuşur. Kız intihar etmemiş, öldürülmüştür, üstelik hamiledir ve çevresine Peter’la bir aşk yaşadıklarını yaymıştır. Yani kahramanımız bir katil adayıdır, ortaya çıkan her yeni tanık onun etrafındaki şüpheleri daha da derinleştirir, hatta sevgili karısı bile sırt çevirir ona. Cinayet soruşturması ise her zamanki gibi müfettiş Trant’a verilmiştir….

Klasik polisiyeleri sevenler, “Kara Dul”da aradıklarını bulacaklar ama Türkiye’de Patric Quentin imzasıyla 1957-70 yılları arasında basılan “Kolejde Cinayet”, “Kızıl Daire” ve “Ağdaki Adam”ın yanında biraz sönük kalıyor bu roman.

Kesik Baş – Hüseyin Rahmi Gürpınar / A. Ömer Türkeş


1942 yılında yazılan “Kesik Baş” romanının benim elimdeki baskısı 1963 tarihini taşıyor ve Pınar yayınevince hazırlanmış. Romanın adının altında -parantez içinde- “polisiye roman” vurgusundan, o yıllarda bu türe ilginin yoğun olduğunu çıkarmak mümkün. 1940’lı yıllar, polisiye edebiyatın “altın çağı” olarak adlandırılır. Bir yandan Agatha Christie, J.Dickson Carr, Ellery Queen, William Irish, Chesterton gibi ustaların cinayeti çözülmesi gereken bilmece olarak ele aldıkları klasikler, öte yandan ABD kökenli “Hard Boiled”, hem roman hem de sinema dünyasını kasıp kavurmuştu. Hatta, Borges bile Bustod Domecq takma adıyla klasik polisiyeleri hicveden polisiye hikayeler yazıyordu. Yerli yazarların ilgisi de çoğunlukla klasiklereydi. Ama Hüseyin Rahmi’nin “Kesik Baş”‘ının çağdaşlarıyla benzerliğinden söz edemeyiz. O, Türk romanında türünün –hala- tek örneği!..

Hüseyin Rahmi üslubunu çok iyi yansıtan mizahi bir girişle başlıyor hikayemiz; sarhoş halde evine dönmeye çalışan Nafiz efendi, düştüğü kuyuda bir kesik baş buluyor. Kayıtlara “Kesik Baş vakası” olarak cinayetin tahkikatına ise, “bu gibi esrarengiz vakaları tedkik ve araştırmadaki tecrübe, ihtisas ve muvafakiyetlerile maruf Remzi ve Seyid efendiler memur” ediliyorlar. Böylelikle, polisiye edebiyatın klasik ikilisi; tam teşekküllü detektifle biraz saf yardımcısı, Hüseyin Rahmi üslubuyla yerlileşiveriyor.

Detektif ve yardımcısının klasikliği yanıltmasın. Romanın bundan sonrası dış mekanlarda geçen uzun bir kovalamaca biçiminde sürecek, ne var ki, Beyoğlu, Şişli, Kuledibi, Eyüb gibi semtlerde, İstanbul’un gizemli atmosferinde, metruk mekanlarında aranan -kesik başın ait olduğu- gövdeye ve katillere bir türlü ulaşılamayacaktır. Yazarın mümkün olduğunca geniş tutmaya çalıştığı İstanbul coğrafyası kadar insan tiplemeleri de çok zengin. Museviler, ermeni ve rumlar, levantenler, arabacılar, bıçkınlar, randevu evi sahibi madamalar, zanlıları takip etmek için taksi kiralayan polisler, küçük memurlar, zengin tüccarlar, mirasyediler, kısaca İstanbul ahalisi tekmil-i birden, kendilerini çok iyi yansıtan lehçeleriyle boy gösteriyorlar romanda.

Hüseyin Rahmi’nin detektifleri Remzi ve Seyid efendiler, Avrupa’lı meslektaşları gibi şapkalarından tavşan çıkarmıyorlar. Her şey belli bir rasyonellik içinde, okuyucuyu kandıracak hilelere başvurulmadan, suç delilleri ortaya serilerek gelişiyor. Aydınlanma düşüncesine sıkı sıkıya bağlı bir yazar olan Hüseyin Rahmi’nin polis memurları da rasyonel aklın gücüyle iş görmekle birlikte muammayı klasik deteklifler gibi oturdukları koltuklarından çözümlemiyorlar; kentin dört bir yanında gezinerek, insanlarla konuşarak, suç mahallini arayarak varıyorlar sonuca.

Gürpınar, cinayeti bir takım sosyal nedenlerle ilişkilendirip, romanını toplumun suç ve ceza kavramlarını tartışacak bir şekilde genişletirken, anlattığı dönem İstanbul’unun insan, yaşam ve mekan manzaralarını sergilemesiyle de türün dar kalıplarından sıyrılıyor. Özellikle romanın girişindeki meyhane anlatısı, masalarda sürüp giden muhabbetler, tramvaylar, sinemalar, İstanbul’un kenar semtlerindeki yoksulluk, alışılageldik polisiyelerin çok ötesine taşıyor metni. Natüralist bir gerçekçi olan Hüseyin Rahmi’nin, suçu, akımın ustası Zola tarzında ele aldığı görülüyor. Tıpkı “Therese Raquen”, ya da “Hayvanlaşan İnsan”daki gibi, iki sevgilinin yaşamın acımasızlığına karşı ayakta durmak amacıyla giriştikleri bir eylemdir cinayet. Yazar, beşeri adaletten memnun olmamakla birlikte, suçun cezasız kalmasına da izin vermez. Bir ahlaki düşüklük sonucunda giriştikleri cinayetin sorumluları, ahlaki düşüklüklerini sürdürerek birbirlerinin sonlarını da hazırlarlar.

Edebiyat hayatı Osmanlı döneminde başlayan Hüseyin Rahmi için sanat ve edebiyat bir eğitim aracıdır. Geri kalmışlık nedeni olarak gördüğü din, düşünce, davranış ve inançları değiştirmek için yazmıştır romanlarını. Derinlikli olmamakla birlikte, sosyalizmin etkleri vardır. Bu nedenle, toplumsal sorunlara sınıfsal bir açıdan yaklaşmaya çalışmış, sürüp giden yapıya o ana dek yapılmış belki de en radikal eleştiriler Hüseyin Rahmi’nin kaleminden çıkmıştır.

Özellikle din ve boş inançlar neredeyse her romanında eleştirilir, metafiziğin ardındaki bilimsel nedeni arar Gürpınar. “Kesik Baş”ta da aynı arayış vardır. Otopsi anında detektifinin zihnini okuyucuya; “ölünün yüzünde daima hayatın sonunu müfessir edici bir meal okur ve bütün dirilerin akibetlerini görerek titrerdim. Fakat Raif beyin cesedini parçaladıkça nazarlarımızda ölüm eski manasını kaybetmeye başladı. Bu vücudu lime lime parçalıyor, en eski zamandan beri orada oturan ruhun esas yerini bulamıyorduk. Ölümü ölüm yapan şeyin papasların duaları, dinlerin ayinleri ve kavmlerin tetfin hususundaki türlü türlü adetleri olduklarını anlıyorduk. İnsanlar öteki dünya için mezarlar inşa etmeseler, bu ölü şehirlerini kurmasalardı bir insan cesedi de çalı arasında kalıbı dinlendiren bir tilkinliğiyle birleşerek ortadan kalkardı” ifadesiyle yansıtan Gürpınar, ölümün diyalektiğini; “tabiat, her saniye katliamla meşgul bir kaygısız.. O bir insanla bir böceğin ölümlerinde fark gözetmiyor” sözleriyle özetleyecektir.

Hüseyin Rahmi’nin önemli ilgi alanlarında birisi de toplumsal adalet, daha doğrusu adaletsizliklerdir. Bir çok romanında sevimli soygunculara, cezasız kalan dolandırıcılıklara yer vermesi, en büyük dolandırıcının sistem olduğuna inancındandır. Yukarıda belirttiğim gibi, “Kesik Baş”ta da katilleri adaletin eline teslim etmeye gönlü elvermemiştir. Romanını; “tabiat mahluklarını her ne bahasına olursa olsun diğer hayatların zararına yaşamaya icbar ediyor. Müthiş düstur. Bu hisde hayvanlarla müşterek yaşamın medeniyetle telifi kabil mi? Kanunlar beşerin bu vahşetini yenmiye uğraşıyorlar. Mücrimi cezalandırmak için bulunan çare yine öldürmektir. Zavallı insaniyet kendi bağrını hançerlemek cinnetine bir tedavi seromu bulamıyacak mı?” feryadıyla noktalarken, bugün hala çözümlenememiş bir insani trajediyi dile getirmektedir.

William Irish / A. Ömer Türkeş

İsmini polisiyelerinden değil sinema uyarlamalarından hatırlayacaksınız, Hicthock’un “Rear Window”(Arka Pencere) filmi onun romanından ve yine kendisi tarafından senaryolaştırılmıştı. 1903 doğumlu yazar “noir” türünün babası sayılır, Türkiye’de basılan bütün kitaplarında W.Irısh imzasını görüyoruz, ama, onu bu adla aramayın, zaman zaman kullandığı George Hopley gibi W.Irish adı da gerçek değil. Yazar hakkında, Türkiye’de basılan kitaplar üzerindeki tek bilgi, AKBA yayınlarının kitaplarına sıkıştırdığı “afacan” sorulardan çıkarılabiliyordu. “William Irish’in takma bir isim olduğunu ve kendi adıyla da yazdığı kitapları olduğunu biliyormuydunuz ?” sorusundan, bunun bir “pseudo” isim olduğunu anlamaktan öteye gidememiştik. Çünkü, yayınevi sorunun yanıtını -her nedense- vermemişti. Milliyet yayınları ise değil yazar hakkında bilgi vermek, kitabın orijinal adını bile çok görüyordu okuyucuya. İlk kez burada ifşa ediyoruz, 1930’lu ve 40’lı yılların bu en gözde polisiye yazarının adı Cornell Woolrich’dir

Cornell Woolrich de, J.D.Carr gibi, imkansız gibi görülen vakalar peşinde koşmuş, ama onun gibi, beyin fırtınaları ile çözülen bilmece tarzını seçmemiştir, romanlarında entrika durağan değildir, öykü ile birlikte ilerler ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Polisiyenin geleneksel çizgisinden kopan bir yazardır, cinayet ve ölüm etrafında bir araya gelen ve yaşamları bu nedenle değişen insanların karakter analizlerini yapar, mutsuzluklarını ve çaresizliklerini sergiler. Karamsar bir atmosferde gelişen, duygusal ve pastoral renkler taşıyan öykülerinde Scott Fittzgerald’ın izlerini görmek mümkün. Yazdıkları polisiye olduğu kadar gerçekçi macera öyküleri olarak da okunabilir ve belki bu nedenle, sessiz sinema yıllarından (1928) günümüze(1996) dek otuz romanının sinemaya aktarıldığını öğreniyoruz.. Woolrich öyküleri içerikten çok uslub, uslubu ise karamsar bir atmosferde olan “film noir” akımı için iyi bir kaynaktı.

Benim bulabildiğim William Irısh polisiyeleri ; AKBA’dan yayınlanan “Korkunç geceler, “Niçin”, “Bire On Vardı”, “Ortadaki adam”, “Sonsuz Vals” ve Milliyet Kara Diziden “Bir Ölü İle Evlendim” adlarını taşıyor. Yazarın Türkiye’de basılan bütün kitapları kaçanlar ve izleyenler arasında geçer. Özellikle “Bire On Vardı” romanı, NewYork cangılında, polisi işe karıştırmamaya çalışan iki masum gencin, gecenin karanlığında 4 saat 55 dakika süren çırpınışını mükemmel bir gerilimle anlatır.

1937’den sonraki birkaç yıl içerisinde, döneminin popüler akımı olan “Hard Boiled” türünde de öyküler yazdıysa da, Woolrich’in karakterleri “hard-boiled” olmalarına rağmen fazlasıyla yumuşak kalpliydiler. Bu yumuşak “hard-boiled” öyküleri beğenilmekle birlikte, onun türü “noir”di ve türüne geri dönerek “film noir”cileri sevindirdi. Hicthock hayranı bir yönetmen olan François Truffault’un yönettiği “The Bride Wore Black” (Kara Gelinlik-1967) filmi Irish’in AKBA tarafından 1963 yılında “Niçin” adı ile basılan romanından senaryolaştırılmıştı. Aynı yönetmen tarafından “La Sirène du Mississippi”(1969) adı ile uyarlanan diğer romanı ise “Sonsuz Vals”tir. Cornell Woolrich’in son kitabı, ölümünden(1968) çok sonra, 1987 yılında, tamamlanmamış el yazmalarından yararlanılarak, Lawrence Block tarafından yayına hazırlandı.

İnsan Ruhunun Kaşifleri: Edgar Allan Poe / Ahmet Ümit

Lanetlenmiş yaratıcılar vardır. Onlar, insan iyidir, güzeldir, mükemmeldir gibi safsatalar yerine benliklerindeki kötülüğü, yıkıcılığı, nefreti anlatırlar. Oysa toplum bunları okumak, bilmek istemez, însanlarm istediği aşkla, sevgiyle, güzellikle örülü, acıklı da olsa sonunda umutlu biten öykülerdir. Gerçekten kaçmak, onunla yüzleşmekten daha kolaydır. Bu yüzden lanetli yazarların kabul edilmesi zordur. Zordur ama dehanın da bütün unutturma, yok etme çabalarına karşı inanılmaz bir direnme gücü vardır; sıradanlığın, vasat yaratıcılığın bilindik sözlerden oluşan kaim örtüsünü yepyeni bir bakış açısı, alışılmadık bir üslupla er geç yırtarak gün ışığına çıkar.

Edgar Allan Poe da o lanetli yazarlardan biridir. Hastalık, yoksulluk ve ayyaşlıkla geçen kısa yaşamına sarsıcı şiirler, yazın dünyasında çığır açan öyküler, kuramsal yazılar sığdıran bu Amerikalı yazar doğumunun üzerinden yüz doksan, ölümünün üzerinden yüz elli yıl geçmiş olmasına karşın hâlâ güncel, hâlâ ilginç, hâlâ çok okunmakta.

Edgar Allan Poe bundan tam yüz elli yıl önce bugün, yani 7 ekimde çok merak ettiği “ölüler kıyısına” ayak bastı. O kül rengi kıyıda, kendi imgesindeki “ölüm” atmosferinden daha ilginç, daha tuhaf, daha korkunç bir dünya bulabildi mi bilmiyoruz. Bildiğimiz, “ölüm” olgusunun Poe’nun yaşamını üç kez böldüğü, ömrünün mecrasını kökten değiştirdiğidir. Bu yüzden “ölüm” imgesi kafasında, puslu bir deniz feneri gibi yaşamı boyunca yanıp durmuştur.

Ölüler içinde bir yaratıcı

Ölüm ilk kez, yazarımız daha küçük bir çocukken karşısına çıkar. Henüz üç yaşındayken tiyatro oyuncusu olan annesini, ardından da babasını kaybeder. Bu büyük yıkımın yol açtığı tahribat, genç tüccar John Allan ve eşinin onu evlat edinmesiyle bir ölçüde azalmış olsa da, kişiliğinin gelişimini etkilemesi kaçınılmazdır. Poe’nun keskin duyarhlığı, kör gururu incelendiğinde bu erken ölüm olayının kalıcı izlerine rastlanabilir.

Allan ailesinin onu evlat edinmesi, şans perisinin Poe’nun yaşamında nadiren gülümsediği anlardan biridir. Bu varlıklı ailenin yardımıyla, yeni dünyanın dışına çıkar, sağlam bir temel eğitim alma olanağına kavuşur. Daha çocukken İngiltere, İskoçya ve İrlanda’yı gezer, Londra yakınlarındaki Stoke-Newington’da bir özel okulda eğitim görür. Eğitimi bununla sınırlı kalmaz; Amerika’ya dönünce saygın öğretmenlerden ders almayı sürdürür. 1826 yılında Virginia Üniversitesi’ne başlar. Zekâsı ve yetenekleriyle kısa sürede kendini gösterir. Ama içki, kumar gibi kötü alışkanlıkları, dik başlı kişiliğiyle de dikkat çeker. Okulda, aile içinde uyanlar, cezalar verilir, tartışmalar yaşanır. Bir yıl kadar eğitim gördükten sonra üvey babası John Allan tarafından okuldan alınır. Amerikan ordusuna yazılır. İki yıl sonra ordudan ayrılır ama ailesinin isteği üzerine West Point Amerikan Askeri Akademisi’ne girer.

Akademiye girişine kadar olan yıllarda Poe, gerek İngiltere’de gerekse Amerika’ya döndükten sonra klasik edebiyat, Latince, Fransızca, Yunanca, fizik ve matematik dersleri almıştır. Allan ailesinin ona sağladığı bu olanak dehasını gösterebileceği yaratıcı yeteneğinin daha kolay ortaya çıkmasını sağlar.

1827 yılında Tamerlane ve Öteki Şiirleri yayınlanır. Ama iki yıl sonra, şans perisinin dudaklarında Poe için parıldayan o sıcak gülümseme, bir acıya dönüşecektir.

Onu gerçek bir evlat gibi seven Frances Allan 1829’da yaşama gözlerini yumar. Ve John Allan fazla zaman yitirmeden genç bir kadmla evlenir. Yeni karısından çocukları olan John Allan, toplum dışı davranışlarıyla West Point Askeri Akademisi’nden de atılan üvey oğlundan uzaklaşmaya başlar. Aile içinde yaşanan sert bir tartışmadan sonra Poe, aileden kesin olarak ayrılır. On yedi yıl sonra yine karşısına çıkan ölüm, yaşamını yeniden altüst etmiştir.

Tıpkı on yedi yıl önce anne babasını yitirdiğindeki gibi yalnızdır. Üstelik bu defa onu evlat edinmek isteyen Allan’lar da yoktur. Çeşitli işlere girer çıkar, üvey babasına mektuplar yazar. Öfkelenir, kızar, yalvarır ama hiçbir sonuç alamaz. Allan 1834 yılında Poe’ya tek kuruş bırakmadan ölür.

Sokakta bir şair

Genç şair, ayakta durabilmek için yeteneğinden başka bir dayanağı kalmadığını bir kez daha anlamıştır. Ama keşfedilmemiş bir yetenek, yerine ulaşmamış bir şişedeki mesaj kadar etkisizdir. Şişedeki mesaj yerine ulaşıncaya kadar çırpınıp durur. 1833 yılında “The Baltimore Saturday Visitor”ın açmış olduğu yarışmayı “Şişedeki Mesaj” adlı öyküsüyle kazanınca, yazın dünyasında yeni kapılar ağır ağır da olsa açılmaya başlar. Açılan kapı onu dertlerinden tümüyle kurtarmaz ama her ay başında ücret alabildiği bir iş sahibi yapar. Böylece Poe yarışmayı kazandıktan iki yıl kadar sonra Southern Literary Messenger ‘da editör yardımcılığı yapmaya başlar. Dergi kısa sürede onun yönetiminde gelişir, güçlenir. Sanki işler yoluna giriyor gibidir. Bir yıl sonra, zaten bir süredir yanlarında yaşadığı Maria Clemm’in on üç yaşındaki kızı Virginia Clemm ile evlenir. İki yıl boyunca Southern Literary Messen-ger’da. çalışır ve birçok öyküsü ilk kez bu dergide yayınlanır. Ancak iki yıl sonra bildik nedenlerle yöneticilerle anlaşamayarak hem dergiden, hem de Richmond’dan ayrılarak New York’a gider.

Poe bundan sonraki yaşamında kent kent dolaşır, çeşitli dergilerde editörlük ve yöneticilik yapar, konferanslar verir. Ama bildiği gibi yaşamaktan şaşmaz. Yoksulluğunun içinde bir prens gibi mağrur ve başı dik yazmayı sürdürür. Asiliği, ayyaşlığı, düzensiz yaşamı nedeniyle birçok kişinin düşmanlığını kazanır. Yoksulluğu, dış dünyaya duyduğu öfkeyle birlikte artmayı sürdürdür. Öfkesi belki çevresindeki insanları uzaklaştırır ama ona, her yazar için gerekli olan yalnızlığı, tutkulu yazma hırsını sağlar. Ardı ardına öyküler, şiirler yayınlar, eleştiri yazılan kaleme alır. Yapıtlan onun giderek daha çok tanınmasına yol açar. Ama ün onun geçinmek için yeterli parayı bulmasını sağlamaz. O günlerin gazetelerinde Poe’nun ve eşmin yoksulluk ve hastalık içinde süründüklerine ilişkin haberler yer almaktadır. Bu haberlerin doğruluğu, 1847 yılında genç karısı Virginia’nın ölümüyle kesinlik kazanır.

Çok sevdiği genç kansını elinden alan ölüm, on sekiz yıl aradan sonra bir kez daha Poe’nun karşısına çıkmış, yoksulluklarla, hastalıklarla, alkolizmle de olsa sürdürdüğü yaşamını yeniden altüst etmiştir. Kansının ölümünden hemen sonra ilk delirium tremens krizlerini geçirmeye başlar. Zorlu günlerle geçen iki yılın sonunda, 1849 yılının 7 ekim günü Poe sevdiği bütün insanları çekip alan, bir anlamda onu bahtsız, yoksul, mutsuz, alkolik, ruh hastası ve aynı zamanda benzersiz bir yaratıcı yapan ölüme yenik düşer.

Ölüm ve genç kadınlar

Onun yaşamını incelediğimizde ölüme olan takıntısını daha kolay anlarız. Başarılı öykülerinden “Usher Konağı’mn Çöküşümde ölümün yok ettiği bir aileyi anlatırken, kendi aüesinin imgesini çizmektedir. Roderick Usher’la özdeşleşerek, bu kahramanın dış görünüşünü sözcüklerle kendi portresini çizer gibi anlatmaktan çekinmez.

Bir ölününki gibi solgun bir cilt; iri, saydam ve hiçbir şeyle karşılaştırılmayacak derecede ışıltılı gözler; oldukça ince ve solgun, fakat çok hoş bir kıvrıma sahip dudaklar; göze çarpmak isteyen ve ruhsal bir gücün eksikliğini duyumsatan güzel yapılı bir çene; pamuklu bir dokumadan daha yumuşak ve ince saçlar; şakakların üstünde aşın bir genişlemeye neden olan timi bu yüz hatlarının hepsi, kolayca unutulmayacak bir çehre oluşturuyordu.

Kimi eleştirmenler Poe’nun ölüme olan bu takıntısını, yaşadığı dönemde tıp biliminin eksiklikleri sonucu henüz canlı olan hastalan diri gömme olaylarının yaşandığına bağlasalar da, onun derin mutsuzluğunun altındaki nedenin, çocukluğunda, gençliğinde ve olgunluk çağlarında karşılaştığı ölüm olayları olduğu açıktır. Ölüm onun yazgısına müdahale etmiş, ona güvensiz, umutsuz, yoksul ve kimsesiz bir yaşam sunmuştur. Ama bu, madalyonun bir yüzü, deyim yerindeyse Poe’nun kişisel tarihinin nesnel yönüdür. Madalyonun öteki yüzünde ise, uyumsuz, çılgın dehasıyla, olumsuzu olumluya çeviren büyük bir yazarın doğuşu vardır. Bütün o hastalık hastası haliyle, alkol batağında yüzerken, deülik krizleri geçirirken Poe kendine dışarıdan bakabilmiş, gördüklerini de duru bir nesnellik ve büyük bir yaratıcılıkla kâğıda dökerek, deliliğe ve ölüme meydan okumuştur. Ölüm duygusuyla birlikteliği öyle yoğundur ki, karısının ölümünden iki yıl önce yazdığı “Kuzgun” adlı şnrinde, onun ölümünden sonra hissedebileceği duygulan, çaresizliği, kederi, ironik bir dille anlatabilmiş, kendi korkusuyla, çaresizliğiyle, acısıyla inceden inceye alay etmekten de geri kalmamıştır.

Poe’nun ölümü yenmek için kafa yormadığım düşünmek saflık olur. Gerek ünlü şiiri “Kuzgun”da, gecenin içinden gelen uğursuz haberciyi sorgularken, gerekse “Valdemar Olayındaki Gerçekler” adlı öyküsünde bir ölüyü hipnotize ederek öteki dünyadan haberi almaya çalışırken asıl amacı ölümü alt etmenin bir yolunu bulmaktır. Ama bunun olanaklı olmadığını anladığında, ölümü yenmenin, başka bir deyişle ölümsüzlüğe ulaşmanın tek yolunun sanat olduğunu açıklamıştır. Poe’nun yapıtlarını çevirerek, Amerika dışında tanınmasını sağlayan C. Baudelaire onun ölümsüzlük hakkındaki görüşlerini şöyle açıklar:

“Bizi dünyayı ve sergilediklerini Tann’nm bir lütfü saymaya ve Cen-net’ten bir parça olduğunu düşünmeye iten güzelliğe duyarlı o takdir edilesi, ölümsüz içgüdüdür. Önümüzde uzanan ve yaşamın açığa vurduğu her şeye karşı duyduğumuz giderilmez susuzluk, ölümsüzlüğümüzün en canlı kanıtıdır. Ruh, mezarın ötesinde yatan görkeme hem şiir aracılığıyla, hem de şiirin içinden, hem müzik aracılığıyla, hem de müziğin içinden göz atabilir; ve nefis bir şiir bizi gözyaşlarının eşiğine getirdiğinde, bu gözyaşları aşın zevkin kanıtı değildirler; uyandınl-mış bir melankolinin, sinirlerin bir durumunun, kusurluluğun ortasına sürgüne gönderilmiş ve hemen, bu dünyadayken, açığa çıkmış bir cenneti ele geçirmek isteyen bir yaradılışın kanıtıdırlar daha çok.

Nefret edilen ülke

Şanssızlıklarla örülü mutsuz yaşamı bir yana, Poe yaşadığı ülkeden de nefret etmektedir. XIX. yüzyılın hızla büyüyen Amerika’sından, gelişen ekonomisinden, göçlerle artan nüfustan, halkın kabalığından, hırsından, açgözlülüğünden, toplumdaki kuralsız, hızlı değişimden, güzellik kültürünün eksikliğinden, sanat geleneğinin olmayışından tiksiniyor, üzerine üzerine gelen bu maddi dünya onu düşler âlemine, mistik dünyaya yöneltiyor, öykülerinde, şiirlerinde gizemli olana yer vermeye başlıyordu, içinde yaşadığı kapitalist toplumdan hoşlanmayan Poe’nun, o sıralar filizlenmeye başlayan sosyalizme neden yönelmediği sorusu akla gelebilir. Sorunun yanıtı içinde saklıdır. Henüz bu düşünce çok gençtir. Ütopik örnekleri yaygındır.

Komünist Manifesto bile Poe’nun ölümünden bir yıl önce 1848’de yayınlanacaktır. Komünist Manifesto adını özellikle andım; çünkü Marx da tıpkı Poe gibi düşündüğünü, Komünist Manifesto’da burjuvaziyi anlatırken, kâr için her türlü ahlaki değerden, her türlü güzellikten vazgeçebileceğini yazarak kanıtlıyordu. Belki zaman biraz daha geç olsaydı bu yoksul ama dâhi yazarla sosyalist düşüncenin buluşması pekâlâ mümkün olabilirdi. O sıralar Marx’tan haberli olmayan Poe sosyalizm hakkında şunları yazıyordu:

Yeni bir felsefi tarikat şu sıralar dünyayı salgın bir hastalık gibi sardı, ki onlar ne bir tarikat oluşturduklarının farkındalar, ne de bunun sonucu olarak, henüz kendilerine bir isim yakıştırdılar. Onlar, “Eski olan her şeye inanan kişiler”dir. Başrahipleri, doğuda Charles Fourier, batıdaysa Horace Greeley; her ikisi de başrahip olduklarının pekâlâ bilincindeler, üyeleri arasındaki birleştirici tek ortak yön safdillilik: Şuna çılgınlık diyelim de işin içinden çıkalım. İçlerinden herhangi birine şuna ya da buna niçin inandığını sorun ve eğer dürüstse (ki cahil kişiler genellikle öyledirler), size Tallayrand’a İncil’e niçin inandığını sorduklarında verdiği yanıta benzer bir yanıt verecektir. “İncil’e her şeyden önce” demişti o, “Autun Piskoposu olduğum için inanıyorum; ikinci olarak, hakkında hiçbir şey bilmediğim için.” Bu felsefecilerin tartışma olarak adlandırdıkları şey “olanı reddetmek ve olmayanı açıklamak”tan başkası değildir.

“Olanı reddetmek ve olmayanı açıklamak” aslında yapıtlarının çoğunda Poe’nun yaptığı bu değil miydi? Şiirin amacının şiirden başka bir şey olmadığım söylemesine karşın Poe’nun öykülerinde gizemli olana yönelmek, onu açıklamak, çözmek, analiz etmek duygusu alttan alta kendini hep hissettirir. Çözümleme gücüne sahip olmanın insana bambaşka bir zevk verdiğinin farkındadır. Bu zevk entelektüel faaliyetin sonucunda ortaya çıkar, yaratıcı süreçle ilgilidir ama yaratıcılığın kendisi değildir. Yaratıcılığın insana verdiği doyum başkadır, entelektüel çözümlemenin verdiği doyum başka. Ama ikisi birleştiğinde büyük yapıtları ortaya çıkaran mucizevi yöntem belirmiş olur. Poe da yapıtlarında bu yöntemi kullanır. Onun yaratıcılığını da, entelektüelliğini de kapsayan dehası böylece ortaya çıkmış olur.

Paradoksal bir zekâ

Poe’nun dehası çelişkiler, paradokslarla doludur. “Morgue Sokağı Cinayeti”nde tümüyle mantıksal çözümlemeye yaslanan yazarımız en küçük bir büyüye, mistik olana şans tanımazken, “Morella” adlı öyküsünde kahramanının ölen karısının ruhunun doğan kızında yaşadığını anlatmaktan çekinmez. “Kızıl Ölümün Maskesi”nde ölümü, dünyadan soyutlanmış bir şatoya sızan esrarengiz bir yabancı olarak betimler. Yaşamı boyunca yetmişe yakın öykü yazan Poe’da bu tür konular azımsanmayacak kadar çoktur. Bir yanda sanayi toplumunun yarattığı polisiye öyküler, öte yandan eski çağın gotik hikâyeleri. Bütün bunlar eski ile yeninin Poe’nun fırtınalı zihninde kapışmasından başka bir şey değildir. Ama şaşırtıcı yeteneğiyle her iki türde de başarılı olur. “Morgue Sokağı Ci-nayetfyle ilk polisiyeyi yazan kişi olarak anılırken, korku öyküleriyle yazın dünyasına tuhaflığı, ürkünç olanı katar.

Poe bir yanıyla yaşadığı çağdan nefret etmektedir. Onu maddileşmekle, incelikleri, güzellikleri, törensel olanın büyülü çekiciliğini öldürmekle suçlamaktadır. Ama öte yandan yeni olanın çekiciliğine de kapılmaktan kendini alamamaktadır. Okul sıralarından beri fizik ve matematik en sevdiği dersler arasında yer almıştır.

Bilime yatkınlığı öyle fazladır ki “Hans Pfaall’ın Duyulmadık Serüveni” adlı öyküsünde Jules Verne’den yıllar önce Ay’a yolculuğu anlatabilmiştir. Hem de sayfalar dolusu bilimsel açıklamalar yaparak. “Morgue Sokağı Cinayeti”nin girişi de sanki bir mantık dersi verilir gibi kaleme alınmıştır. Ama yine de bir bilim adamıyla sanatçının çok farklı düşünce yöntemleri olduğunu bilir. Matematikten bahsederken sının aşmaz. “Çalman Mektup” adlı polisiye öyküsünde kahramanı Dupin’i şöyle konuşturur:

Yanılıyorsun; onu iyi tanırım; hem matematikçidir, hem de şair. Hem şair, hem de matematikçi olduğundan, akıl yürütme yetisi gelişmiştir, yalnızca matematikçi olsa, hiç akıl yüretemezdi…

Çok etkilendiği bilim bile onda ancak sanatın malzemesi olarak vardır, tıpkı korkulan, mistik inanışlan gibi. Poe, gotik, korku ve polisiye öykü yazan olarak bilinir ama öyküleri çok daha geniş bir yelpazeye yayılmıştır. “Usher Konağı’nın Çöküşü”, “Kızıl Ölümün Maskesi”, “Morella” gibi gizemli korku öyküleri; “Ma-elström’e Dönüş”, “Şişedeki Mesaj” gibi doğal felaketleri anlatan öyküleri; “Valdemar Olayındaki Gerçekler”, “Hans Pfaall’ın Duyulmadık Serüveni” gibi bilimkurgu öyküleri; “Morgue Sokağı Cinayeti”, “Çalman Mektup”, “M. Roget’nin Gizemi” gibi polisiye öyküler; “Amontillado’nun Fıçısı”, “Aksak Kurbağa”, “Kara Kedi”, “Geveze Yürek”, “Berenice” gibi intikam öyküleri. Bunlann içinde ölü gelinlerin bulunduğu bir başka öbek öyküden daha söz etmeliyiz.

Ölümün gül kurusu rengi

Öyküde tek etki yaratma düşüncesinden hareket edilmesini ister Poe. Ancak öykülerin sayısı artıkça yazarın okuru etkileyeceği konuyu da farklılaştırması gerekmektedir. Kendisi de bunu yapar zaten. Bu yüzden öykülerini farklı başlıklar altında toplamak olanaklıdır. Ancak vazgeçemediği, dönüp dönüp yeniden yazdığı bir konu vardır, ki o da ölü gelinler, ölü genç kadınlardır, “Usher Ko-nağı’nın Çöküşü”nde, “Oval Portre”de, “Dikdörtgen Sandık”ta, “Morella”da onları anlatır. Şiirlerinde de ölü genç kadınları anlatmayı sürdürür: “Annabel Lee” ve “Kuzgun” adlı şiirleri genç yaşta göçmüş gitmiş sevgiliye ağıtlarla yüklüdür. Ölü genç kadın izleğin-den vazgeçememesi, yazımın başında belirttiğim gibi Poe’nun yaşamında çok önemli yeri olan üç kadının; annesi Elizabeth’in, üvey annesi Frances’in ve karısı Virginia’nm ölümlerinin ruhunda yarattığı deformasyondan kurtulamamasında yatmaktadır.

Poe’da kadın aşkı, tanrısal aşkla birbirine yalandır. Bu yakınlaşmayı sağlayan da ölüm olgusundan başkası değildir.

“Tanrısal tutku, şiirlerinde göz kamaştırıcı, yıldızlı ve çaresiz bir melankoliyle her zaman örtülü olarak ortaya çıkar. Makalelerinde kimi zaman aşktan söz eder ve hatta adı kalemin ucunu titreten bir şey gibi. “The Domain of Amheim”de mutluluğun dört temel koşulunun açık havada yaşamak, bir kadının aşkı, her türlü ihtirastan uzaklaşmak ve yeni bir güzelliğin yaratılması olduğunu öne sürecektir. Poe’nun kadınlara olan şövalyece saygısına ilişkin Madam Frances Osgood’un düşüncesini destekleyen şey, groteske ve iğrençliğe olan şaşılacak yeteneğine rağmen, bütün eserlerinde şehvetliliği ya da hatta tensel zevkleri ele alan tek bir bölümün bile olmamasıdır. Kadın portreleri, sanki hale ile çevrilidir; doğadışı bir sis içinde parlarlar ve tutkun birinin tumturaklı tarzında çizilmişlerdir. Hayalperest mizacının onu içine attığı kimi önemsiz küçük şiirsel olaylara gelince, belki de temel özelliği güzelliğe susamıştık olan bu kadar canlı bir varlığın, zaman zaman, tutkulu bir istekle çapkınlığı, tercih alanları şairlerin beyinleri olan bu volkanik ve misk kokulu çiçeği iş edinmesinde şaşkınlığa düşecek bir neden var mı?”

Yazmak tek kurtuluş yolu

Poe’nun kadınlara özenli yaklaşmasının nedeni sevdiği kadınların erken ölümlerinden başkası değildir.

Sevdiği ölü kadınlar şairimizin olaya mistik bir saygıyla bakmasını sağlamaktadır. O, en çok ihtiyaç duyduğu anda yitirdiği kadınlarıyla yapıtlarında buluşmaktadır Ama hayali bir iyimserlikle değil, gerçekliğin olanca çarpıcılığıyla.

Onların ölümleriyle tekrar tekrar yüzleşerek. Tıpkı öykülerinde olduğu gibi onların tabutlanm tırmalayan tırnaklarının sesini kulaklarında duyarak, kıpırdanışlannı hissederek ve bu korkuyla beti benzi atmış bir halde titreyerek. Bu öyküleri yazmanın Poe’nun ruh sağlığını bozduğunu, onun delirme sürecini hızlandırdığını, daha çok içmesine yol açtığını söyleyenler çıkabilir. Oysa yazmak Poe için tek kaçış yolu, tek kurtuluş umuduydu. Çevresini kuşatan maddi dünyanın anlamsızlığından, yeteneksiz edebiyatçüann kurduğu erkin acımasız cenderesinden, kendi acılarından ancak yazarak uzaklaşabiliyordu. Yazmak, soluk alabileceği, heyecan duyabileceği, kendini bulabileceği yeni bir dünya yaratmak demekti. Her şiire ya da öyküye başladığında içinde yaşadığı çıkar dünyası siliniyor, harflerin arasından açılan gizemli bir yolla kendi düşlerindeki gerçek dünyaya ulaşıyordu. Düşler Poe için o kadar önemliydi ki felsefi yapıtı Eureka’mn girişine şunları yazmıştı: “Bu kitabı, düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara adıyorum.” Belki korkulan, acılan bu düşler dünyasında da onu yalnız bırakmıyordu ama bu onun dünyasıydı. Bu dünya aracılığıyla birçok yazarın fark etmediği insana ilişkin bir başka gerçekliği yakalıyordu. İçimizdeki kötülüğü, yıkıcılığı, nefret duygusunu olanca açıklığıyla aktarmaya başlıyordu. “Kara Kedf’de, “Berenice”de, “Geveze Yürek”te saf kötülüğü, ancak öldürmekle yatışan duygulan aktararak insan gerçeğinin bambaşka bir yönüne ışık tutuyordu. Bu anlamda Marquis de Sade’m düşüncelerine bir ölçüde yakınlaşırken, aynksı şair Baudelaire’e, insan psikolojisini derinlemesine yansıtacak olan Dostoyevski’ye de öncülük ediyordu. Bunu yaptığı için de dönemin “saygın” edebiyat çevrelerince çöküş edebiyatı yaptığı öne sürülerek suçlanıyor, tepki görüyordu.

Poe bunların hiçbirine kulak asmayıp kendi bildiği yolda yürüyerek, çizgileri, sesleri, kokulan, renkleri ve ruhu kendisine ait dünyalar kurmayı sürdürüyordu. Onun dünyasında renkler solgundu, etraf korkulu bir kederle kaplıydı, bakılan her yerde ölüm seziliyor, hafiften bir çürüme kokusu geliyordu ama Poe orada mutluydu. Belki de mutlu olduğu tek yer orasıydı, beynini alkolle uyuşturduğu anları saymazsak.

Poe’ya yapılan suçlamalann başında ayyaş olması gelir. Gerçekten de şair sıkı bir içicidir. “Kuzgun” yayınlandığında, herkes onu konuşurken, o sarhoş bir halde Broadway’den geçerek evine gider. Zamanın saygın sanat çevreleri ölümünden önce de sonra da onu küçümsemek için sık sık bu zaafını dile getirmişlerdir. Onu savunmak yine Baudelaire’e düşüyor:

Poe’nun sarhoşluğu hafızaya yardımcı bir araçtı, bunun bir çalışma yöntemi, enerjik ve ölümcül ama tutkulu doğasına uygun bir yöntem olduğu kanısındayım. Şair, titiz bir edebiyatçının not defterlerini tutmayı öğrenmesi gibi içmeyi öğrenmişti. Olağanüstü güzel ya da korkutucu görüntüleri, önceki bir fırtınada rastlamış olduğu incelikli düşünceleri yeniden bulma isteğine karşı koyamıyordu; onu zorunlu olarak çeken eski bilgileriydi ve onlarla yeniden ilişki kurmak için en tehlikeli ama en dolaysız yolu tutuyordu. Bugün bize zevk veren şeylerin bir bölümü onu öldürmüş olan şeylerdir.

Ancak Baudelaire’in bu savunusunda biraz abartı vardır. Poe’nun yalnızca zihnini açmak, yeteneğini harekete geçirmek için içtiğini söylemek pek doğru olmaz. Zaten Poe da ayyaşlığından rahatsızlık duyuyordu. “Kara Kedi” adlı öyküsünde, “Hangi hastalık alkolle kıyaslanabilir” diye dert yandığı görülür. Poe içiyordu çünkü içki, tıpkı sanat gibi onun varoluşunun temel dayanaklarından biriydi. Bu dayanak sonunda onun bedenini yok oluşa sürüklese bile. 1849 yılının 3 ekiminde sabaha karşı Baltimore kaldırımlarına yığılıp kalıncaya kadar bu iki dayanaktan; sanattan ve içkiden vazgeçmedi.

Belki çok genç yaşta yaşama gözlerini yumdu ama özgün bir kişilik, kalıba dökülmeyen bir ruh, cesur ve yetenekli bir yaratıcı olarak insanlığın ortak belleğinde yer etmeyi başardı. Ama bundan daha önemlisi insanlığın üzerine giydirilmeye çalışılan sahte erdemlerle süslenmiş, o pembe elbiseyi sıyırıp atması, yüreğimiz-deki karanlık kıyıyı bize göstermesiydi.

Uygarlığımızın ulaşmış olduğu yıkıcılığı gördükten sonra, Poe’yu çok daha iyi anlıyor insan.

Cumhuriyet Kitap, 7 Ekim 1999

Makasçı – Gülten Suveren / A. Ömer Türkeş

ABD’de özellikle ellili yıllarda başlayan şiddet patlamasının en çarpıcı sonuçlarından
birisi faili meçhul ve nedensiz cinayetlerdeki artıştır. Hiç şüphesiz daha öncesinde de –
mesela Karındeşen Jack gibi- çıkar gözetmeden cinayet işleyenler vardı. Ama sokağa
çıkıp gördüğü herhangi bir kadını bastıramadığı bir istek sonucu öldüren “seri katiller” çağı
henüz başlamamıştı. Bu çağ sözünü ettiğim şiddetin yaygınlaşmasından sonra, özellikle
70’li yıllardan sonra açıldı. Mekan beklenileceği gibi ABD olmuştu. Seri katiller kısa
zamanda sinemaya ve polisiyelere aktarıldılar. Türkiye’de pek az benzer vak’a görülmesine
rağmen, sanat ve edebiyat sayesinde, “seri katil”ler bizim zihnimizde de kalıcı ve ürkütücü
bir imgeye dönüştüler. Neyse ki şimdilik sadece sanat hayatı taklit ediyor ve söz konusu
imgeye yerlilik yine romanlarlarla katılıyor.

Aslında psikopat katilleri konu edinen çok sayıda yerli polisiye roman var diyemeyiz.
Aklıma gelenleri şöyle sıralayabilirim. Aziz Nesin’in “Düğümlü Mendil”(1955),
Emel Dilman’ın “Henry Luther Katil Mi?”(1965), Ali Karakurt’un “Salacak
Canavarı”(1971), Ahmet Karcılılar’ın “Akrep Ve Semender”(2002), Mehmet
Söztutan’ın “Bu Gece Randevum Var”(2002), Armağan Tunaboylu’nun “Yıldız
Cinayetleri”(2004), Orhan Yıldırım’ın “Çoruh Seni Lanetliyor”(2004), Aydın
Arıt’ın “Siyamlı İkizler”(2006), Çağan Dikenelli’nin “Kör Fahişe Bıçağı”(2006) ve
Algan Sezgintüredi’nin “Katilin Şeysi”(2006)… Görüldüğü gibi seri katillere ilgi 2000’li
yıllarda artış gösteriyor. Artışta çeviri roman, sinema ve TV dizilerinin etkisi aranabilir.
Polisiye edebiyatından yaptığı rekor sayıda çevirisiyle tanıdığımız Gülten Suveren de
ilk telif polisiyesi “Makasçı”da(2006) bir seri katil yaratmış. Hem de gelmiş geçmiş en
üretkenini…

Olaylar İstanbul’da geçiyor. Polislerimiz bir zamanlar karakol şimdilerde ilçe emniyet
müdürlüğünde görevli memurlar. Ancak “esas oğlan” Murat için memur sıfatı biraz tuhaf
kaçacak. Pek çok polisiye roman kahramanı polis gibi o da aileden zengin, tahsilli, kültürlü,
yakışıklı, malikanesinde hizmetçileriyle yaşayan bir genç. Her ne kadar Suveren’in kurgusu
zengin bir detektif tiplemesi gerektirse bile, bunu ilçe emniyet amirliğinden bir memura
atfetmesi gerçeklik duygumuzun hikayenin daha başından yitip gitmesine yol açıyor.
Neyseki komiser Adil, yardımcısı Hikmet ve diğer polis memurları yeterince inandırıcı
çizilmiş.

Neyse, biz bu gerçeklik meselesine fazla takılmadan olaylara eğilelim; Önce birkaç
sarışın kadın saldırıya uğruyor. Her seferinde “Sarışınlara Güvenilmez” diye fısıldayan
saldırganın asıl hedefi kadınlar değil bir tutamını kestiği saçlardır. Ancak bir süre sonra
öldürmeye de başlayacaktır “makasçı” lakabı yakıştırılan saldırgan. Kadınlar arasında
saç renkleri dışında ortak bir nokta bulunmaması polislerin iz sürmesini zorlaştırır.
Eldeki tek ipucu çok pahalı bir erkek kokudur. Tam bu sırada Murat mahallede dükkan
açmış güzel bir antikacı kızla tanışır. Kızın antika meraklısı zengin eniştesi doktorluk
eğitiminden gelen bilgisiyle katilin profilinin çıkarılmasına yardımcı olacak, ancak
zengin kulüplerine, gay barlara, luks semtlere sıçrayan kovalamaca bir türlü sonuca
bağlanamayacaktır. Ta ki Murat’ın yakınındaki birinden şüphelenmesine kadar. Elbette
cinayetlerin ardında geçmişin ruhsal travmaları vardır…

Doğrusunu söylemek gerekirse “Makasçı”nın seri cinayetlerle ilgili bölümleri bana eski
tarz polisiyelerinin biçimsel kalıplarının tekrarı geldi. Gulten Suveren’in çevirilerinin
etkisinde kaldığını düşündüm; dahası çevirilerdeki uslubu bile tutturamadığını… Ne var
ki hikayenin karakol bölümleri abartısız ve gerçekçiydi: Murat’ın arka planda kalıp işi
Emniyet Amiri Adil ve ekibinin üstlendiği bölümlerde her türden yerli suç vakasıyla
karşılaşıyoruz. Hırsızlar, dolandırıcılar, kadın satıcıları, tecavüzcüler, gençleri uyuşturucu
tuzağına düşürenler, kötü polisler, kısacası af yasalarına “kader kurbanı” olarak geçenlerin
türlü çeşidi düşüyor emniyet amirliğine.

“Makasçı”, ithal cinayetler, caniler ve detektiflerin adapta edilmeye çalışılmasındansa bize
özgü suçlar üzerinde durmanın daha doğru bir tercih olacağını hatırlatıyor.

Başkomiser Galip İş Başında – Çağatay Yaşmut / A. Ömer Türkeş

Çağatay Yaşmut’un üst başlığında “Bir Başkomiser Galip Polisiyesi” olarak takdim edilen “Şarkılar Susunca”sı polisiye okurlara mahsus. Yaşmut, kahramanı Başkomiser Galip’i takdim eden serinin ilk kitabı “Beyoğlu Çıkmazı”nda(2008) olduğu gibi, İstanbul’un karanlık sokaklarında suç ve suçlularla “kahramanca” mücadele eden Galip Başkomiser’in maceralarını anlatıyor.

İlk cinayetin kurbanı otuz yaşlarında güzel bir kadın. Şarkıcı. Önce bıçaklanmış, sonra boğulmuş olması, katille aralarında ciddi bir husumetin varlığını düşündürüyor Galip ve ekibine. Elbette peşin hükümlerle yetinmeyecekler, soruşturmayı çok yönlü genişletecekler ve kadının sakladığı sırlara ulaşacaklardır. Bu sırlar yeni cinayetlere yol açacak, soruşturma ilerledikçe yerüstündeki zenginliklerin yeraltı dünyasının uyuşturucudan pornoya uzanan kirli trafiğinde seyir ettiğini gösterecektir. Ne var ki Özlem’in cinayeti hala aydınlanmış değildir. Ta ki Galip Başkomiser sevgilisinin mezarını ziyaret edene kadar…

“Şarkılar Susunca”da, önceki romanda karşılaştığımız karakterlere güzel bir kadın polis –Melike- eklenmiş. Ancak yardımcı rollerdekilerin etkisi pek yok. Aslolan Galip’in iş ve aşk hayatı. Kahramanımızın zaten kayda değer başka bir derinliği de yok.“Beyoğlu Çıkmazı”nın sonunda yediği dayağın intikamını almak için yanıp tutuşan Galip, bu macerada da bir miktar hırpalanıyor, maceranın sonunda büyük bir acıyla karşılaşıyor ve yeni bir intikamın peşine düşüyor. Bu intikamın nasıl sonlanacağını herhalde bundan sonraki macerasında bulacağız.

 

Kolayca tüketilmek için üretilmiş, türüne herhangi bir katkısı olmayan bu tarz polisiyeler üzerine söylenecek fazla bir şey yok. Sistemin suç ve suçlu kategorilerini sorgulamaksızın kabullenmiş polisiyelerin ideolojisini de sorgulamak yersiz olur. Ancak, sevimli gösterilmek istenen roman kahramanının sorguladığı ya da şahsi husumet beslediği kişilere gösterdiği “kontrolsüz güç” kullanımı, toplumsal olaylarda bu kontrolsüzlüğe sıklıkla tanıklık etmiş –benim gibi- okuyucular için hiç de sevimli olmadığını söylemek ve yazara bir hatırlatma yapmak isterim. Memlekette onca ciddi kriminal vaka varken en büyük hasmı tinerciler olan bir roman kahramanının intikam hikayesi, okuyucuya ancak Uğur Dündar haberciliği kadar ilgi çekici gelecektir..

‘Umutsuz’ kasabanın sırrı / Sevin Okyay

Lee Child’ın alışılmadık kahramanı Jack Reacher’ı sevenler, serinin yeni romanı “Kaybedecek Bir Şey Yok”u da sevecek.
Lee Child adıyla yazan Jim Grant’in kahramanı Jack Reacher, polisiye tanımını hak eden kitaplarda yer almasına rağmen, daha çok gerilim karakterlerini andırır. Yeriyle, ailesiyle, arkadaşlarıyla da ilişkiler kuracağımız türden bir esrar çözücü değildir. Reacher sert bir adamdır. Yıllar önce askeri polisten ayrıldığından beri iş edinmemiştir; adresi de yoktur, çantası ya da valizi de. Bu durum genellikle şüphe nedeni olur.
Reacher aldırmaz. Fazla konuşmaz zaten, duygularını da belli etmez. 1.96 boyunda, 115 kiloluk bir devdir. Soğuk bakışlı mavi gözleri vardır. Bir de, delici, deşici cinsten bir merakı. İşte bir fincan kahve içilmesine izin verilmeyen kasabaya da zırt pırt dönmesine bu merak sebep olur. Çok kötü şeyler görmüş, işe yaramaz çok insan tanımıştır. Böyle durumlardan şüphelenir. Despair / Umutsuzluk kasabasından az ilerideki Hope / Umut kasabasına geçer. Geri dönüp onu niçin kasabada istemediklerini öğrenmeye kararlıdır. Hope’un polis örgütünden, kendisi de esrarengiz bir hanım olan Vaughan’dan başka desteği yoktur.

Kasaba konuk sevmiyor
Child’ın son Reacher macerası, onun aynı karakterle kaç kitap yazarsa yazsın, her seferinde bambaşka bir muamma yarattığının son kanıtı. Bıkkınlık da vermiyor, bence bu sonuncu kitap Reacher kitaplarının en heyecanlısı, en gözükara ilerleyeni. Girişi onu izleyenleri şaşırtmasın, çünkü pek Reachervari bir giriş değil, ama nasılsa sonradan hikmetini anlayacaksınız.
Colorado’nun bu bölümüne gelen kahramanımızın dikkatini çeken şey ise şu: Hope’a istediğin gibi girip çıkıyorsun, Despair’de ise yabancıları istemiyorlar. İyi de, neden? Gözünü budaktan esirgemeyen, her düşündüğünü söyleyen kahramanımız, onu dışarı atmaya çalışan dört şerif yardımcısına, birazdan içlerinden birinin diğer üçünü hastaneye taşıyacağı ihtarında bulunuyor. Çünkü Reacher’ın tek marifeti iri-yarı olmak değil, kendisi bir askeri polis binbaşısına yakışacak şekilde, gayet de iyi dövüşüyor.
Sonunda, onun gibi serserilik suçlamasıyla kasabadan atılan başkaları da olduğunu öğreniyor, hatta bir tanesi gencecik bir kız. Kayıp kocalar ve sevgililer de söz konusu. Despair bir fabrika kasabası, yani burada fabrikanın sahibi ne derse o oluyor. Gerçi herkesin fabrikada çalışmaya ihtiyacı var ama, yakınlarda iş bulunabilecek başka kasabalar da var. Öte yandan aşırı dindar fabrika sahibi sanki adamlarını, bütün kasaba halkını bir sırla birbirine kenetlemiş gibi.

Irak Savaşı’nın etkileri
İngiliz Jim Grant (doğumu 1954), nam-ı müstearı Lee Child ile tanınıyor. İlk romanı “Killing Floor” ile Anthony Ödülü aldığı bu seriye 1997’de başladı. Hukuk okuyup uzun süre televizyonda çalıştıktan sonra, ‘eğlendirmenin en saf türü’ olduğunu düşündüğü için, yazmaya karar verdi. Ertesi yıl, ABD’ye göç etti. Bütün kitapları Jack Reacher’ın maceraları üzerine kurulu.
Karizmatik kahramanımız bu kitapta da esrar çözme, sonuç çıkarma yeteneklerini kusursuz şekilde çalıştırıyor. Lee Child onun önüne heyecan verici bulmacalar atıyor. Formatı aynı olsa da, olaylar birbirine benzemiyor, şahıslar zaten mütemadiyen değişiyor. Child’ın iyi bir yanı da, ayrıntılara düşkün olması ve bu konuda çok özenli davranması. Bu kitapta Irak Savaşı’nın etkileri de esrarın parçalarından biri. Reacher’ı seviyorsanız eğer, “Kaybedecek Bir Şey Yok”u da seveceksiniz. Tanımıyorsanız, tanışma vakti gelmiştir belki.

Milliyet, 10.05.2011

İstanbul’un başrolde olduğu polisiye / Erol Üyepazarcı

Ahmet Ümit, tıpkı Dashiell Hammett belki daha çok Raymond Chandler gibi polisiye roman yazmaktadır ve onlar gibi okuyucusunu küçümsemeyen ve onlara saygısı olan bir yazardır. Yapıtlarındaki sanat, polisiye roman okuru için var edilmektedir. Yarım yüzyıllık bir okur ve polisiye roman tutkunu olarak, Ahmet Ümit’in romanları beni hep şaşırtıyor, ‘İstanbul Hatırası’ da şaşırttı.

Rahmetli Fethi Naci polisiye roman edebiyatında ‘kara roman’ın kurucusu olan Dashiell Hammett’in İnce Adam romanını incelerken “Hammett’in kalemi bir kamera gibidir; sanki yazmaz gösterir; bunun için de onun yapıtlarında gereksiz açıklamalar, betimlemeler yoktur” diye yazar. Bu çok doğru saptama Fethi Naci’nin ‘iyi polisiye roman iyi edebiyattır’ gerçeğini kabul ettiğini gösterir. Ama eleştirmenimiz bu sözlerinden sonra şu eklemeyi yapmadan da edemez: “Üstelik Hammett bunu kültür düzeyi belli olan polisiye roman okurları için yapıyor.” Eleştirmenimizin, Hammett’in polisiye romanını harcamaya gönlü razı olmamıştır ama polisiye roman okurunu çok rahat harcamıştır. Halbuki Hammett, okuruna saygısı olan bir yazardır; romanında ‘sanat’ varsa bu okurları için var edilmiş bir sanattır. Polisiye romanın küçük görülmesi, ikinci sınıf bir edebi ürün sayılması, eğer polisiye yapıt inkar edilemeyecek edebi niteliklere sahipse bu kez okuyucusu küçültülerek, böyle bir okuyucu için bu zahmete katlanılmasına üzünülmesi aslında edebiyatı kendilerine göre sınıfa ayıran yine kerameti kendilerinden menkul kıstaslara göre edebi eserlere değer biçen ‘edebiyat tapınağının gardiyanları’nın artık Batı’da değerini çoktan yitirmiş kıymet hükümlerinin sonucudur. Elli yıllık bir polisiye roman tutkunu olarak ülkemizde bu düşüncenin hâlâ geçerliliğini koruduğunu üzülerek gözlemliyorum. Geçenlerde bir tanınmış şair ve öykücümüz de Georges Simenon’un yeniden basılan eserlerinden söz ederken “Ona polisiye roman yazarı diyemem, o gerçek bir edebiyat adamı” diye yazıyordu. İşte bundandır ki pek çok okur polisiyeye dudak bükmekte ve polisiye okuma hazzına karşı koyamayıp polisiye roman okuyunca da bunu mahçup bir zevk gibi yaşamakta, ‘kafa dinlendirmek istedim’ gibi bahaneler göstererek mazur görülmek istemektedir.
Her zaman gerine gerine polisiye roman okumaktan haz aldığını söylemekten geri kalmayan bu satırların yazarı bu yanlış düşünceyi her ortamda eleştirmekten ve edebi yapıtlar da gerçekten az olan sanatın var olduğu eserleri türüne göre baştan mahkûm etmenin anlamsızlığını belirtmekten usanmamıştır.

Polisiyenin hakkı mı yeniyor?
Ahmet Ümit de tıpkı Dashiell Hammett -belki daha çok Raymond Chandler gibi- polisiye roman yazmaktadır ve onlar gibi okuyucusunu küçümsemeyen ve onlara saygısı olan bir yazardır. Yapıtlarındaki sanat polisiye roman okuru için var edilmektedir. Emek eseri olan ve akıllı, çarpıcı bir kurgunun sürükleyiciliğindeki yapıtları iyi polisiye romandır ve iyi edebiyattır. Polisiye roman türüne girmeyen eserleri de olmasına karşın kanımızca Ahmet Ümit halis bir polisiye roman yazarıdır ve son dönem edebiyatımızın en çarpıcı isimlerinden biridir. Hep düşündüğüm bir husus ise Ahmet Ümit’in polisiye roman yazdığı için edebi yaşamında yanlış ve haksız bir değerlendirmeyle karşılaşıp karşılaşmadığıdır. Bunu kuvvetlice duyumsadığım için yukarıdaki girişi yazdım.
2008 yılında Ahmet Ümit Bâb-ı Esrar adlı arka fonunda Mevlana-Şemsi Tebrizi ilişkisini ele alan bir roman yayımladı. İlginç bir kurgu içinde gelişen roman, kişisel kanımca çok başarılıydı. Aynı günlerde kadınlar için pembe, erkekler için gri kapakla çıkan bir başka romanda da aynı arka fon vardı. İki yapıtında medyadaki algılanmalarını dikkatle izledim ve ikinci eser hakkındaki aşırı ilgi fazlalığını açıkça gördüm. Kastettiğim ilgi ikinci yapıtın çok satması veya moda olmasıyla ilgili değildi. Bunların pek önemi olmayacağının bilincindeydim. Yazın iki ay kaldığım bir tatil beldesinde pek çok kadının güneş kremi veya gözlüğü gibi pembe kapaklı kitabı yanında sahile getirip, okumadan geri götürdüğünü gözlemlediğimden çok satmak, moda olmak beni fazla etkilemedi; asıl takıldığım, edebiyat dergilerinde gazetelerin kitap eklerindeki pembe/gri renkli kitaba olan ilgi fazlalığıydı ve kanımca çok daha sürükleyici ve gerçekçi bir şekilde kurgulanan Ahmet Ümit’e haksızlık yapılmıştı. Bu, aklıma ‘Ahmet Ümit polisiye yazdığı için mi hakkı olan ilgiyi görmüyor?’ sorusunu getirdi. Yine de böyle olmadığını umut etmek istiyorum. Çünkü Ahmet Ümit yalnız Türk polisiye romanında bir aşama değil, çok sıkı izlediğimi sandığım dünya polisiye romanında da bir değerdir.
Bunun nedeni Ümit’in romanlarının genel niteliğinde ya da onu diğer polisiye roman yazarlarından ayıran niteliğinde yatar; bu nitelik onun romanlarının kahramanlarının içinde bulundukları durumların; okuyucu açısından muamma veya serüven öğesinden bağımsız olarak bir değeri olmasıdır. Ümit insanlara bağlı ve onları anlatan bir yazardır. Her kitabında farklı çevreleri, farklı bireyleri anlatır. Bu kişiler MİT elemanları, Moskova’da eğitim gören eski komünist parti üyeleri, arkeologlar ve bu bağlamda bir Hitit kent devletinin binlerce yıl önce yaşamış bir üst görevlisi, basın mensupları, üç yakın arkadaş, İstanbul Emniyeti’nde görevli bir başkomiser ve yardımcıları, Mevlânâ ve çevresi olabilir.

İstanbul cahili olanlara açık isyandır
Ahmet Ümit cinayeti, kapalı bir mekânda çözümlenmesi gereken bir mantık sorunu olarak değil; önceden denenmemiş, nereye gideceği saptanamaz bir şiddetin kendini ortaya koyuşu olarak algılar. Bunun içindir ki polisiye roman yazmanın saygın bir iş olduğuna inanır. Bir söyleşisinde bunu şöyle anlatır: “Edebiyat var olalı beri, polisiye roman en önemli edebi türlerden biridir. Önemlidir, çünkü suçu anlatmaktadır. Suç tıpkı insan DNA’sı gibi birçok bilgiyi içinde barındırır. İşlenen bir suçu inceleyerek yaşadığımız çağı, insanı ve toplumu anlatabilirsiniz.”
Ahmet Ümit okuyucusunu rahatlatmak istemez, çünkü gerçek rahatlatıcı değildir, onun anlattığı durumlar her zaman vardı ve var olmaya devam edecektir. Yazarımıza göre dünyada tedirginlik varsa okuyucu da bu tedirginliği hissetmelidir. Gerçekten de bu tedirginlik verilmek isteniyorsa polisiye roman formatı bu iş için biçilmiş bir kaftandır.
İki yıl aradan sonra Ahmet Ümit yeni bir polisiye romanla karşımıza çıktı. Kitabı basılmadan okuma olanağını buldum.
İstanbul Hatırası bir Başkomiser Nevzat öyküsü ve onun ağzından anlatılıyor. Başkomiser Nevzat’ı önce Agatha’nın Anahtarı ve Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı polisiye öykü kitaplarında tanımıştık, sonra da Kavim romanının kahramanı olarak karşımıza çıkmıştı. Kahramanımız iyi bir polistir, karısı ve kızını kendine dönük olarak tertiplenen bir bombalama olayında kaybetmiş, bütün çabasına karşın bu olayın suçlularını yakalayamamıştır. Bu büyük travmaya karşın yine mesleğini sürdürmüştür ancak “suçu önlemek için suçluyu yakalamanın, adaleti sağlamak için yasayı uygulamanın hiçbir işe yaramadığını karşılaştığı yüzlerce olayda birebir yaşayarak öğrenmiş”tir. Bundan dolayıdır ki “İnsan denen bu tuhaf yaratığı kötülükten uzak tutacak ne bir güç ne bir yasanın olmadığının” farkındadır.
Ancak İstanbul Hatırası‘nda öykünün başkahramanı Başkomiser Nevzat değildir, bizzat İstanbul daha doğrusu Suriçi eski İstanbul’dur. Yazarımız Beyoğlu Rapsodisi adlı yapıtında Beyoğlu semtini öykünün kahramanlarından biri yapmıştı ama bu yapıtında durum farklıdır. Bu son yapıtında Suriçi İstanbul’u kahramanlardan biri değil öykünün asıl başkahramanıdır ve romanın edebi lezzeti de burada belirginleşir. Kitap İstanbul için bir mersiyedir; ilginç polisiye kurgu içinde gizemin çözülmesinden daha etkin olan öğe İstanbul’a yakılan ağıttır. Bu görkemli kentin bugünkü sahipleri olarak ona nasıl yabancı kaldığımız, vurdumduymazlığımız. Onu nasıl gerekli şekliyle değerlendiremediğimiz, ona nasıl ihanet ettiğimiz bir şamar gibi okuyucunun suratına vurulmaktadır. İstanbul’da yaşayıp İstanbul cahili olanlara açık bir isyandır.
Ahmet Ümit bütün eserlerinde polisiye kurgu içinde toplumsal olayları irdeler. İstanbul Hatırası‘nda da bu durum yukarıda belirttiğim gibi çok belirgindir. Yazarımız, çağdaş polisiye romanın toplumsal romanın yerini aldığını sanki kanıtlamaya çalışır. Bu durum aslında çağdaş polisiye romanda gözlemlenen bir olgudur. Türkiye’de dahil 1960’lı yıllara kadar bir yükselme eğilimi içinde olan ‘toplumsal roman’ bu yıllardan sonra roman kurgusunda toplumsal sorunlar yerine karakterler üzerinde daha çok durulmasından, ardından da ‘postmodern’ eğilimlerden dolayı tamamen gündemden düşme gibi bir durumla karşılaşmıştır. Bazı eleştirmenler İsveç, Fransa, İtalya, Almanya ve özellikle Güney Amerika’da polisiye romanlarda toplumsal sorunların irdelenmesinin bu dönemde artmasını polisiye romanın ‘toplumsal roman’ın yerini alması olarak görmektedir. Belli ölçülerde doğruluk taşımasına rağmen yine de abartılı olan bu savın bile polisiye romanın canlılığı ve yaratıcılığı için bir ölçüt oluşturduğu ise apaçak bir gerçektir. Bu bağlamda Ahmet Ümit’in , Fransız Jean Patrick Manchette, Didier Daeninckx, Daniel Pennac, Alman Bernhard Schlink, İtalyan Giorgio Scarbenonco, İsveçli Henning Mankell ve Per Wahlöö, İspanyol Manuel Vasquez Montalban ve Meksikalı yazar Paco Ignacio Taibo II ile birlikte dünyada polisiye romanı toplumsal romanla en iyi meczeden birkaç yazardan biri olduğunu da söylemeliyim.
Son olarak belirtmek istediğim husus şu. Çetin Altan polisiye romandan söz eden bir yazısında şöyle diyordu:
“Yetmişine kadar dolu dolu yaşamış birinin ilgisini çekecek ve onu şaşırtacak az roman vardır yeryüzünde… Klasik bakışın küçümsemeye yatkın olduğu polisiye romanlar ise, genellikle bu değerlendirmenin dışındadır. Pekala insanları hep şaşırtabılırler.”
Yarım yüzyıllık bir okur ve polisiye roman tutkunu olarak, Ahmet Ümit’in romanları beni hep şaşırtıyor, İstanbul Hatırası da şaşırttı. Okuyuculara okumalarını ve gerine gerine polisiye roman okuduklarını ve haz alıp şaşırdıklarını herkese söylemelerini öneriyorum.

Radikal, 04.06.2010