Çıkarın kağıtları

Sınavlar bölümümüzü on sorudan oluşan ortaya karışık bir sınavla açıyoruz. Polisiye bilginizi sınayabilirsiniz.

Kendi sınavınızı oluşturup cinairoman@gmail.com adresine yollarsanız, seve seve yayınlarız.

Sanıyorum epey kazık bir sınav oldu. Sıfır çekenler moralini bozmasın; daha kolay sınavlar hazırlamak için elimizden geleni yapıyoruz.

Ağustos 2011 Sınav -1

Başla
Tebrikler - Ağustos 2011 Sınav -1 adlı sınavı başarıyla tamamladınız. Sizin aldığınız skor %%SCORE%% en yüksek skor %%TOTAL%%. Hakkınızdaki düşüncemiz %%RATING%%
Yanıtlarınız aşağıdaki gibidir.
Geri dön
Tamamlananlar işaretlendi.
12345
678910
Son
Geri dön

Üç yeni Mike Hammer

Titan Books Mickey Spillane’in yeni keşfedilmiş üç roman taslağının dünya çapında yayın haklarını aldığını duyurdu. Taslaklar CSI dizisi yazarı Max Allan Collins tarafından tamamlanarak yayınlanacak.

İlk roman Lady, Go Die! başlığı ile önümüzdeki yılın Mayıs ayında yayınlanacak. Bu romanı birer yıl arayla Complex 90 ve King of the Weeds izleyecek.

Collins, taslakların öyküsünü anlatıyor: “Mickey Spillane çocukluğumdan beri kişisel ve mesleki olarak hayatımın önemli bir parçasını oluşturdu. 80’lerin başında arkadaş olmuştuk. Sonraki yıllarda Mickey bana bazı taslak metinlerini emanet etmişti. Bunlar arasında iki yarım Mike Hammer romanı da var. Ölümünden kısa bir süre önce karısı Jane’e ‘Ben öldüğümde bir hazine avı başlayacak. Max’i ara, o ne yapılacağını bilir.’ demişti.”

Bu üç romandan herhalde en heyecan verici olanı, Collins’e göre, Lady, Go Die! ismindekidir. I, the Jury’den (Kanun Benim) hemen sonra, My Gun is Quick’ten önce başlanmış bir roman bu.

Kaynak : titanbooks.com

Cinai Alıntılar: Şanslı Ceset / Craig Rice

Baş Komiser Daniel Von Flanagan: “Ben öyle her şeye üzülüp endişelenen insanlardan değildim” diye homurdandı. “Şöyle hoş, basit bir cinayet… Bunu anlarım. Zaten katillerin ekserisi aptaldır, bu yüzden beni fazla sıkıntıya da sokmazlar. Mesela bir iki ay önce yakaladığım o kadın. Sevgilisinin başka bir kadınla gezmesine kızıp, herifin göğsüne ekmek bıçağını sokuvermiş! Aptalca bir şey değil mi? Öbür kadını bıçaklasaydı, belki bu işin kendisine bir faydası dokunurdu. Zeki, kurnaz bir avukat – mesela senin gibi biri Malone, kadını kurtarırdı. Böylece o da hem sevgilisine kavuşmuş, hem de rakibesini ortadan kaldırmış olurdu. Dedim ya, katiller salaktır! Muhakkak ters iş yaparlar.”
Malone başını salladı: “Senin için ters, onlar için doğru. Ne yazık ki katiller, cinayet şubesinin işini kolaylaştırmayı düşünmezler.Tabii maktulün hislerini de göz önüne almazlar. Kimse öldürülmeyi istemez.”
Von Flanagan üzüntülü üzüntülü: “Benim polis olmayı istemediğim gibi.” diye içini çekti. Döner sandalyesini tehlikeli bir şekilde arkaya yatırarak, kaşlarını çattı. İri yarı, kır saçları iyice seyrelmeye başlayan, yuvarlak yüzlü bir adamdı baş komiser. Hislerinin galeyana geldiği anlarda da çehresi iyice morarırdı. Şimdi de suratında morarma emareleri gözükmekteydi.
Helene, “Adınızın polis ismine benzemesini istemediğiniz gibi” dedi, “Bu yüzden de mahkemeye gidip, Flanagan soyadının başına bir ‘von’ ilave ettirdiniz.”
Daniel von Flanagan, gülmemeye çalıştıysa da dayanamadı: “Doğrusunu isterseniz, bu meslekten artık bıktım. Yakında çekileceğim. Hakikaten kârlı bir işe girmek niyetindeyim.” Yüzündeki morluk kayboldu ve gevşeyiveren baş komiser, Malone’un uzattığı sigarı aldı.
Jake “İşte bu iyi,” diye tebessüm etti. “Son görüşmemizde sihirbazlık öğrenip sahneye çıkacağını söylemiştin”
Von Flanagan elini azametle şöyle bir salladı: “Ondan vaz geçtim. Sihirbaz, illüzyonist pek bol. Hayır, bu defa mükemmel bir meslek buldum.” Öne doğru eğilerek, ellerini masanın üzerinde kovuşturdu: “Ben artık psikanalist olacağım.” Bu kelimeyi büyük bir dikkatle, fakat doğru bir şekilde telaffuz etmişti.
Malone haykırdı: “Ne olacaksın ne?”
Von Flanagan ciddi bir tavırla ona döndü: “Dinle, psikolojinin ne olduğunu biliyorsun. Biz polisler de bunu şu ya da bu şekilde daima tatbik ederiz. Yengemi tanıyorsun değil mi? Zack’in karısını söylüyorum.”
Malone, sigarını yaktı. “Tabii tanıyorum. Şu her dakika hasta olan kadın değil mi?”
Von Flanagan neşeyle güldü: “Gördün mü? Halbuki aslında kadıncağız hasta değildi. O … şey, deli de sayılmazdı. Yani, aklından zoru yoktu. Birkaç tahtasının eksik olduğunu da sanmayın. Yalnız yengemin …” Elini havada çevirerek, manalı bir hareket yaptı, “… hafifçe terelelli olduğu anlaşıldı. Onun üzerine Zack kendisini psikanaliste yolladı. Adam ne yaptı biliyor musunuz?”
Helene “Ne yaptı?” diye sordu. “Meraklanmaya başladım.”
Von Flanagan “Hiç bir şey yapmadı. Sadece yengem konuştu, o dinledi. Üstelik bu iş için saatte yirmi beş dolar aldı. Hem de haftada beş defa! Evet, Zack’in çöp işi yolunda, onun için bu parayı da verebilir. Fakat şu psikanalistlerin kazancını görüyor musunuz? İşte ben de artık bu mesleğe gireceğim. Evvela psikoloji kültürümü şöyle bir tazeleyeceğim. Hoş buna da lüzum yok ya! Dediğim gibi biz polisler psikolojiyi yutmuşuzdur. Sonra gayet lüks bir muayenehane kiralayıp, çalışmaya başlayacağım. Parayı siz hesaplayın. Saatte yirmi beş dolar, haftada beş gün… Yahu insan yarım gün çalışsa yine de zengin olur!”
Jake “Fevkalade,” dedi, “Yalnız bir psikanalistin doktor ruhsatı olması şarttır.”
Daniel Von Flanagan elini salladı: “Kolay canım, belediyede bu kadar tanıdığım var. Bana yirmi dört saat içerisinde bir ruhsat vermezler mi sanıyorsun? Bana? Benim gibi psikolojiyi hazmetmiş bir adama?” Derin nefes aldı: “Ben şunu anlatmaya çalışıyorum. Mesela, ben dün gece Joe the Angel’ın barında olsaydım, kimse o kadar korkmazdı.”
Malone sigarının ucuna bakarak düşünceli bir tavırla: “Dün gece Joe the Angel’ın barında kim korkmuş?” diye sordu, “Bu korkunun sebebi neymiş?”
Baş komiser doğruldu: “İşte sana psikoloji! Bundan daha mükemmel bir misal bulunamaz. Bardaki sarhoşlardan biri hayalet gördüğünü sanmış. Pekala, pek güzel… Ama bu kadarla kalmıyor ki! Biri hayalet gördüğünü sanınca diğerleri de hayalet gördüklerini sanmışlar! Şimdi, ben orada olsaydım…”
Malone kaşlarını çattı: “Çok tuhaf. Ben dün gece oradaydım ama hiçbir şey görmedim.”
Von Flanagan hayretle: “Ha?” dedi, “Duyduğuma göre kadın, … ” Birdenbire duraklayarak Helene’e döndü. “Afedersiniz, sizi korkutmak istemezdim.”
Helene dişlerinin arasından “Korkmadım” diye fısıldadı. “Fakat, kimin hayaletiymiş o?”
Baş komiser cevap verdi: “Canım, şu dün gece elektrikli sandalyede ölen kızın!”
Jake hafifçe inledi. Yüzü kül gibi olmuştu.
Malone ciddi bir tavırla: “Saçma, ” diye homurdandı. ” Dediğin gibi, Flanagan. Psikoloji. Herhalde sarhoşlardan biri kızın gazetedeki resimlerine çok baktı. Sonra da kadehinden pembe kanatlı yeşil cücelerin çıktığını göreceği yerde, Anne Marie’nin hayaletini gördüğünü sandı.”
Baş komiser, herkesin işini güçleştirdiğine dair uzun bir nutuk çektikten sonra, “Mesela o herif” diye bitirdi.”Kendisini bir yerde boğazlıyorlar. Fakat ismini söylemediği yetmiyormuş gibi, bir de seni istiyor Malone!”
Malone “Ha?” dedi. Jake sordu: “Kim öldürüldü? Nerede?”
Von Flanagan’ın yüzü tekrar morarmaya başlamıştı: “Eğer bu suallerin cevabını bilseydim, Malone’a o herifin kim olduğunu sormak mecburiyetinde de kalmazdım. Bugün ikiyi yirmi geçe santrale telefon edilmiş. Bir adam ‘İmdat! Polisi verin!’ diye bağırıyormuş. Santraldeki kız hattı derhal buraya bağlamış. Adam bu defa da bizim memura ‘Yalvarırım, ‘ demiş, ‘bana yardım edin! Beni öldürecekler! Malone’a haber verin!’ Tam o sırada hafif bir gürültü olmuş ve birdenbire bir silah patlamış! Sonra karşı taraftan biri telefonu kapamış…”
İçini çekti: “Tabii telefonlar otomatik kadranlı olduğu için, şirket numarayı tespit edememiş. İşte deminden beri size bunu anlatmaya çalışıyorum. Herifler birbirlerini öldürecekleri zaman polisin işini güçleştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar!” Masanın üzerinden eğilerek, adeta böğürdü: “Fakat herif neden ‘Malone’a haber verin!’ diye bağırmış?”
Kısacık boylu avukat, omzunu kaldırdı: “Emin ol, bilmiyorum. Belki adam arkadaşlarımdan biriydi. Veya katilinin müdafaasını üzerime almamı istiyordu…”
Von Flanagan, cevap vermeyerek, hiddetle masasındaki zile bir yumruk attı. Kapı açılır açılmaz da kükredi. “Bugün o telefon haberini alan memuru yollayın!” Sonra da ateş saçan gözlerle Malone’a baktı. “Dahası var! Dahası var!”
Genç bir polis, endişeli bir tavırla içeri girdi. Von Flanagan “Bu pezevenge, ” diye gürledi, “Bana anlattıklarını tekrarla!” Sonra aklı başına gelerek telaşla Helene’e döndü: “Afedersiniz…”
– “Ben…” Genç polis tereddütle duraklayarak yutkundu. “Şey, bu bana biraz acayip geldi. Onun için rapora da geçirmedim. Neticede yanılmış olabilirim.”
Helene mırıldandı: “Psikoloji…”
Malone sakin sakin “Kes sesini” dedi. Sonra da genç memura döndü: “Ne işittiniz?”
– “Şey, bana adam ‘Beni öldürecekler’ demiş gibi geldi. Sonra… Sonra ‘Malone’a haber verin. Anne Marie …’ dedi. Hemen bu sözlerin arkasından hafif bir gürültü aksetti ve bir silah patladı.”
Odaya derin bir sessizlik çöktü. Von Flanagan genç memura döndü. “Gidebilirsin, Dugan.” Delikanlı dışarı çıkarak, kapıyı usulca kapadı. Başkomiser ise yine düşünceli bir tavırla Malone’u süzmeye başlamıştı.
– “Zaten derdim çok! Bir de seninle uğraşmayayım. Biri vurularak öldürüldü! Adamın kim olduğunu bilmiyorum! Katilin kim olduğunu bilmiyorum! Cesedin nerede olduğunu bilmiyorum! Maktulün cesedi ta Kansas City’nin postahanesinde sandıklardan birinin içinde bulunana kadar da bir şey yapamam! Onun için bana maktül hakkında bildiklerini anlat. Yoksa yemin ediyorum, seni içeri tıkacağım!”

Simenon da mı hafif? Yukarıda Allah var.

Mekan : İletişim Toplantıları, 21.12.06, İletişim Han, Cağaloğlu
Katılımcılar : Emrah Serbes, Ömer Türkeş, Erol Üyepazarcı, Eylem Çamuroğlu
Cinairoman’ın Notu : Daha önce sitemizde duyrulan bu panelde konuşulanlardan ufak bir kısmını alıntıladık.

Eylem Çamuroğlu: Öncelikle sözü Emrah’a verelim. Anlat bize, neden polisiye? Ne söylemek istersin?

Emrah Serbes: Anlatmasını pek beceremem ama yine de deneyelim. Günlük hayatın git gide kriminalleştiği bir ülkede polisiyenin ya da genel olarak suç edebiyatının yükselmesi doğal bir şey. Ayrıntılı düşünmedim, “Neden polisiye?” diye soranlara neden olmasın diyorum. Benim için önemli olan suç edebiyatına dâhil olmak değil, suça nasıl bakıldığı. Ben suça bir güvenlik felsefesi çerçevesinden bakmıyorum. Cezaları istediğiniz kadar arttırın, her köşe başına kolluk kuvveti dikin, suç oranını düşüremezsiniz. Suç bu sistemin doğasında var. Marksist olduğumdan ötürü Marks’tan bir alıntı yapmak istiyorum, diyor ki: “Bir filozof fikir üretir. Bir şair dize üretir, bir profesör ders kitabı üretir. Bir suçlu suç üretir. Ama suçlu suç üretmekle kalmaz, ceza kanununu da üretir, yargıçları da üretir, polisi de üretir.” Dolayısıyla benim yazdıklarımı da üretmiştir.

Geçenlerde birisi “Polisiye hafif bir tür,” dedi. “O senin hafifliğin,” dedim. Raymond Chandler’ı, Manchette’i, Leo Malét’yi okumadın mı? Hadi onlar hafifti diyelim, Simenon da mı hafif? Yukarıda Allah var.

Ömer Türkeş: Az önce Marksistim diyordun, şimdi yukarıda Allah var diyorsun. (Gülüşmeler)

Emrah Serbes: O sözün gelişi, espri olsun diye şey etmiştim. Polisiyenin ağırlıklı kanadı, sadece muammaya yatırım yapmış, işi bir bilmeceye indirgemiş, ölümü şeyleştirmiş olabilir, ama bu bütün türün hafifliği anlamına gelmez. Kanımca polisiye bu kara çağın, içinde yaşadığımız gerçek altı durumun en has anlatım olanaklarını sunar. Kökü Sherlock Holmes’ten çok Kafka’dadır.

Ama polisiye sütten çıkmış ak kaşık da değil. Polisiyenin dümeni her zaman türü orta sınıfların afyonu olarak kullananların elinde olmuştur. Kötü suçlu, iyi dedektif masalı. Dünyanın kötüler ve iyiler olarak böyle ortadan ikiye ayrıldığını düşünmek için biraz saf olmak lazım. Bu portrelerin hangi toplumsal şartların ürünü olduklarından çok ne kadar kötü ya da karizmatik oldukları üzerinde durulmuş. Ama hepsi bu toplumun ürünü, bizimle, “masumlarla”, “kurbanlarla”, “adalet bekçileriyle” aynı okullara gittiler, her sabah andımızı okudular. Bir polisiye okurken benim en hakikatli sorum şudur: Yazar suçun toplumsal boyutlarını görebilmiş mi?

Bunu göremeyen polisiye, hiçbir eleştiri süzgecinden geçmemiş bir şiddet güzellemesidir. Bir psikopatlar, seri katiller, manyaklar galerisidir. Benim söyleyeceğim tek cümle var: Bu insanlar saksıda yetişmedi. Ben de saksıda yetişmedim. Aramızda masum yok, ya da toplumsal şartlardan bağımsız bir suçlu yok. Burjuva toplumu suç toplumudur. Bunları söyleyince, hafif bir tebessümle bakanlar var. “Eski solcu” bakışı. Sen daha bir şey bilmiyorsun diyen, biz o yolların hepsinde geçtik diyen, büyük anlatılar dönemi bitti diyen bir bakış. Bizi mahveden o bakıştır. Ve sanırım biraz daha konuşursam saçmalamaya başlayabilirim. Şimdilik bu kadar.

Atlantis’te Rehine Krizi – Eşref Bağrım / A. Ömer Türkeş

“Atlantis’te Rehine Krizi”nde Eşref Bağrım’ın yaklaşımı da aynı; televizyon kanallarında hemen her akşam tekrarlanan aksiyon filmlerinin bir adaptosyonu gibi gelişen hikayede terörist görüntülü birkaç kötü adam yeni açılan bir alışveriş merkezini –Atlantis’i- basıyor ve patronun torunuyla sekreteri Ekin’i rehin alıyorlar.

Her türden elektronik kontrol sistemiyle donatılan bina, bilgisayarlı kilit sistemleri, alt katları saran yangın, eski patronundan intikam almak isteyen çete reisi, tecavüzcü Hamit, açıkgöz gazeteci, sahne sahne ve saat saat gelişen olaylar hem “bestseller”lerden alınmış hem de onların ideolojisine uygun biçimde bir araya getirilmiş. Romanın kötüler takımı tamamiyle malum şüphelilerden yani yoksullardan müteşekkilken “Beyaz Türkler” iyi kalpli, güzel yaşamayı, mutlu olmayı hak eden insanlar olarak canlandırılıyorlar. H

ikaye Osman’ın haksızlığa uğramışlığı ile başladığında binaya yapılan saldırının akibetinin bir adalet sorgulamasına paralel gelişeceğini düşünürseniz yanılırsınız. Sayfalar ileledikçe Patron Rahmi Keskin’in eski Yeşilçam filmlerinden ödünç alındığını göreceksiniz; çalışanların geleceğini düşünen, iyi kalpli, babacan biri o. Hulusi Kentmen’i hatırlattı bana. Kendilerine İslamci bir örgüt süsü veren saldırganlar ise öylesine kötüler ki yargısız infazlarına üzülemiyoruz bile..!

Edebiyat alanına “Larissa” adlı tarihi romanıyla adım atan Eşref Bağrım, anlaşılıyor ki popüler türlerde sürdürecek kariyerini. Üstelik bu kez bizde hiç işlenmemiş bir konu yakalamış ve sürükleyici temposunu da sürekli tutabilmiş. Ancak hikayeye eklenen aşk hikayesi ve karakter çizimleri anlatının bütünlüğünü ve polisiye kurguyu zedeliyorlar. Derinlik ve gerçeklik katacak ayrıntılar üzerinde durmak yerine gereksiz hikayeciklerle “süsleyen” “Atlantis’te Rehine Krizi”, sadece iyi vakit geçirtmek için yazılmış hafif romanların barındırdıkları “ağır” ideolojileri sergilemesi açısından iyi bir örnek…

Vicdanlı ve cesur bir dedektif / Sevin Okyay

“Uyuyan Güzel”, toplumun çeşitli kesimlerinden yansımalarla dolu, sağlam diyalogları olan, bütün esrarın sonunda tertemiz şekilde bir noktada toplanıp açıklandığı, birinci sınıf bir polisiye.

Özel dedektif Lew Archer, bir çarşamba günü uçakla evine dönerken, okyanustaki petrol sızıntısını ilk kez fark eder. Kaynağı, Lennox ailesine ait olan, açıktaki bir petrol platformudur. Sahile inince, petrole bulanmış bir kuşu kucaklamış, öfkeli ve güzel bir genç hanımla karşılaşır. Adı Laurel’dir, petrolcü Lennox ailesinin bir ferdidir.
Archer onu arabasına alır ama kız, onun evindeki bir kutu uyku ilacıyla birlikte kayıplara karışır. Kendini sorumlu hisseden Lew Archer, onu bulmak için yollara düşerken boğazına kadar muhtelif aile tarihlerine ve sırlara gömülür; ama yılmadan bu sırların cevaplarını arar.

Polisiyeyi aşan edebiyat
Onu tanıdığımız için, hiç şaşırmıyoruz. Sam Spade ile Philip Marlowe da aynı şeyi yaparlardı. Ross MacDonald nam-ı müstearıyla yazan Kenneth Millar, polisiye roman erbabına göre, Amerikan edebiyatındaki üç büyük ‘hard-boiled’ yazarından biri.
Diğer ikisi, elbette Dashiel Hammett ile Raymond Chandler. İkisi de, dedektifler ve polislerin kahraman olduğu kitaplara tepeden bakanlar tarafından bile, polisiyeyi aşıp gerçek edebiyat yapan yazarlar diye kabul olunur. Bu janra itibar etmeyenler, bazı yazarları tenezzülen bu rütbeye layık görmüştür.
Biz gene Lew Archer’a dönelim. Sondan bir önceki kitabı “Uyuyan Güzel” ile karşımıza çıkan dedektifi ilk kez edebiyat vasıtasıyla değil, sinema perdesinde tanıdık zaten.
Lew Archer’ın ilhamıyla yaratılan Lew Harper karakterini, “The Moving Target”ta Paul Newman oynamıştı. Aktör aynı karaktere “The Drowning Pool”da da can verdi. Archer ayrıca kısa ömürlü bir TV dizisinin de kahramanıydı. MacDonald/ Millar’ın onunla sağlam bir karakter yarattığından şüphe yok.
Archer’ın vicdanı, cesareti, yoksulları sömüren zenginlerin karanlık sırlar içeren dünyalarında dolaşması ve fikirlerini her zaman açıkça ifade etmesi, onu bu türün inanılır bir kahramanı yapıyor. Gerçi bazı eleştirmenlerin, yazarı diğer iki ustadan da usta görmelerine katılmıyorum ama, ‘hard-boiled’in hakkını verdiği de inkâr olunmaz. Buna karşılık ben, daha yalnız olan, kendi seçimiyle ‘kaybetme’ye her zaman daha yatkın Philip Marlowe’u tercih ederim.
Yazarın, “Uyuyan Güzel”de ele aldığı aileye hoşgörülü davrandığı söylenemez. Para, iktidar onları yozlaştırmış. Sadakat nedir bilmiyorlar; sadece eşlerine değil, anneleriyle babalarına ve çocuklarına da sadık değiller. İçlerinde vicdan sahibi tek kişi Laurel’miş gibi görünüyor, o da kayıp.

Sosyal konulara hassasiyet
Millar’ın kendisine gelince… Dickens’in kitaplarından çıkma bir çocukluk geçirmiş. Sonraları sorunlu kızına hep sahip çıkmış ama, Santa Barbara halkı o kızın, yani Linda’nın üç kişiye arabayla çarpıp kaçması olayı nedeniyle onlara çok tepki göstermiş.
Millar’ın kendisi, bir aile babası olarak kitaplarında eleştirdiği aile büyükleri gibi davranıp, suçlu olup olmadığına aldırmadan kızına kol kanat germiş. Neyse ki işlerin sonradan düzeldiği anlaşılıyor.
“Uyuyan Güzel”, toplumun çeşitli kesimlerinden yansımalarla dolu, sağlam diyalogları olan, bütün esrarın sonunda tertemiz şekilde bir noktada toplanıp açıklandığı, birinci sınıf bir polisiye. Yazarının sosyal konulardaki hassasiyetine tanıklık ediyor. Zaten olay örgüsünü dantel gibi örse de, MacDonald/ Millar için esas mesele muamma meselesi değil.
Erol Üyepazarcı’nın iki ciltlik kitabı “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes”da belirttiği gibi, cinayet, ‘toplumsal ve psikolojik nedenleriyle anlatılması ve anlaşılması gereken’ bir şey.
Yazarın Bilge Kültür Sanat’tan iki kitabı daha çıktı. Hepsi tavsiye olunur.

Milliyet, 10.02.2009

Dolunay – Antonio Muñoz Molina / A. Ömer Türkeş

1956 yılında İspanya’da doğan, sanat tarihi öğrenimi gören, daha ilk romanı “Beatus Ille”(1987) ile ünlenen, çok sayıda edebiyat ödülüne değer görülen, İspanyol Dili Kraliyet Akademisi üyeliğine seçilen, son romanı “Dolunay”la(1997), ilk kez dilimize çevrilen Antonio Munoz Molina, ülkesinin suça bulaşmış tarihini anlatmak için polisiye kurguya başvuruyor. Meraklıları için bir not düşelim; “Dolunay” 2000 yılında Imanol Uribe tarafından sinemaya da aktarılmış.

Genel hatları ile özetlersek çok tanıdık, bildik, hatta sıradan bir konusunu var romanın; küçük bir kız çocuğu sapık bir katil tarafından cinsel tacize uğramış ve boğularak öldürülmüş olarak bulunur. Kente yeni atanan yalnız bir polis müfettişinin takıntılı bir biçimde peşine düştüğü bu iç bulandırıcı cinayet halkın merak, nefret ve korku duygularını körükler, pek çok farklı karakteri biraraya getirirken müfettişle kızın öğretmeni arasında bir aşkın tohumlarını da atar…

Bir sapığın peşinde
Kitapevlerinin “best-seller” raflarına bir göz attığınızda yukarıdaki özetle birebir örtüşen pek çok romanla karşılaştığınızı, TV kanallarında gösterilen polisiye dizilerde buna benzer sapık katil hikayelerini sıklıkla izlediğinizi hatırlamışsınızdır. Holywood sinemasının da hiç vazgeçemediği kadim bir temadır bu. Ne var ki, gerilim öğesini özellkle küçük çocuklara yönelik şiddetin izleyicide/okuyucuda yaratacağı tepki üzerine kuran bu türden polisiyelerle birkaç cümlelik özeti dışında hiçbir ilişkisi yok “Dolunay”ın; İspanya’nın toplumsal hayatını tarihsel boyutu içerisinde polisiyelere özgü bir kurguda anlatan Molina, taşranın bunaltıcı atmosferini, yoksulluğu yansıtan mekanlarını, mutsuz ve huzursuz insan tiplerinin bu mekanlarla örtüşen psikolojilerini sergileyen tasvirleriyle farklı bir kulvarda yürüdüğünü hemen belli ediyor.

Her ne kadar Müfettiş tipinin hikayede kapladığı ağırlıklı yer ve katili bulmak için yürütülen soruşturmayla polisiyelere özgü kalıplara yer verilse de, “Dolunay”da ne müfettiş her şeyi bilen süper detektiflere benziyor, ne yaradılıştan kötü katil ya da profesyonel suçlu tipleri var. “Birini öldürmek aslında çok kolaydır, kayda değer bir yanı, çekici bir tarafı yoktur, heyecan bile vermez” diyen Müfettiş, suçun sıradanlığının da, bayağılılığın da farkındadı; suçu cazibeli hale getiren sinemadan bu nedenle tiksinir. Aslında sinemanın yaptığı duyarsızlıktan, acımasızlıktan, baştan savmacılıktan başka bir şey değildir ona göre; teröristler ve uyuşturucu kaçakçılarının tetikçileri dışında kimsenin bir şey planlamadığını, insanları korkutmanın kolaylığını, kurbanın boyun eğmesi için bir bağırışın, bir jestin kafi geleceğini bilerek, ne silahına ne de rasyonel aklın huzur verici çözümlemelerine bel bağlamaksızın yürütür soruşturmasını. Nitekim “bir suç işleyip cezasını çekmemek oldukça kolay” diyecektir sevgilisine; “hele açık bir amaç yoksa, fail suç dünyasına ait değilse… Bilimsel gelişmeleri unut. Bir suçu çözerken en sık kullandığımız yol, en ilkel yoldur aslında: İhbar”..!

Cinayetin çözümü kadar, cinayet anının, kurbanın ve katilin neler hissettiklerinin izini de sürer Müfettiş; zihni, “katil, kızı boğarken neler görmüştü; şimdi nereye giderse gitsin içinde, hatta belki rüyalarında, nasıl bir hatıra taşıyordu, kız son anda neler hissetmişti?” soruları ile umutsuzca çalkalanırken bunu kimsenin hiçbir zaman bilemeyeceğinin, “birkaç saniye ya da dakikalık hızlı solumanın ardından varlığı son bulan o kızdan, Fatima’dan başka kimsenin, çekilen acının, korkunun, acımasızlığın büyüklüğünü, derinliğini anlayamayacak” oluşunun çaresizliği ile o ana tanıklık eden son kişinin, yani katilin gözlerini arar her yerde. Ancak ikinci bir saldırının ardından katille göz göze geldiğinde, o kızın gözlerini gören gözlerde aradığı izleri bulamayacaktır.

Polisiyeyi edebiyat yapan
“Dolunay”da kapalı bir anlatım tarzı seçmiş yazar; tarihsel akış, siyasal ve toplumsal olaylar açık bir biçimde dile getirilmemekle birlikte roman kişilerinin hayatlarını belirlemişlikleri ile her an önümüzdeler. Müfettişin, ruh sağlığını yitiren karısının, öğretmen Susana Grey’in, adli tabip Ferreras’ın, Peder Orduna’nın, Fatima ve ailesinin bir cinayet etrafında kesişen kaderlerini belirleyen etken İspanya’nın kaderini de belirleyendir.

İki aylık soruşturma süresinde zamansal sıçramalarla Franco iktidarına kadar uzanan hikayede kişilerin şimdiki zamandaki duygu ve düşüncelerinin ardalanı da sergileniyor. Böylelikle Müfettiş’in kendisini neden hep bir suçlu gibi hissettiğini, Susana Grey’in yalnızlığını, Peder Orduna’nın bir din adamından umulmayacak siyasi tavırlarını anlayabiliyor, katilin yakalanıp yakalanamayacağı kadar Bask hareketi tarafından adım adım izlenen Müfettişin akıbeti hakkında da meraklanıyoruz.

Hikayesi, olay örgüsü, karakterleri ve karakterlerinin psikolojisine yer vermesiyle okuyucuyu hemen içine çeken “Dolunay”ın asıl başarısı anlatım özelliklerinde: Geçen ay yayımlanan Tim Parks’ın “Kader” romanındaki gibi, bir ölümün trajedisinden yola çıkan Molina, ölümün insan zihninde tetiklediği duygu ve düşüncelerin o karmaşık haritasını dilin karmaşıklığı eşliğinde çıkarıyor. Zirvesine 19.yüzyılda tırmanan roman sanatının başlangıcında bir roman karakterinin tarifi için, o karakterin dış görünüşünün yüzeysel bir çizimi, yaptıkları ve yaşadıklarının aktarımı yeterliydi. Çevrenin, mekanın, eşyanın –mesela bir yeleğin, ütülü bir pantolonun, kolalı bir gömleğin- insanların bireyselliğini simgelediği 19.yüzyılda, basit bir tarif yetersizdi artık; bir evin kirli duvarlarının, mutfaktan gelen yemek kokularının, paranın sağladığı olanakların tasviri de gerekliydi. 20. yüzyılda bu saydıklarıma insan bilincinin tasviri de eklendi. Molina da, mekanların, eşyaların ve bilinçte olup bitenlerin güçlü tasvirleriyle, hayal ve gerçekleri, duygu ve düşünceleri roman kahramanlarının bilinçlerinde dolaşarak, bilinçlerindeki çatlak ve yarılmaları sergileyen tasvirlerle yansıtmış.

Yer yer imgelerle yüklü uzun tasvirler, kimi zaman gündelik konuşmanın doğallığını taşıyan kısa cümlelerle kurgulanan “Dolunay”ın 172.sayfasında başlayıp 173’te noktalanan tek bir cümle var ki, yazarın tasvire dayalı uslubunun bütün özelliklerini barındırıyor. “Elleri temiz, elleri surekli ıslanmaktan buruş buruş, elleri çalışmaktan ve soğuktan kızarmış; ellerin parrnakları kalın, tırnakları çentikli, uçları pürüzlü, kıymıklı, tırnakların altı sabuna, sıcak suya, kızarık ellerin altında ovulduğu kaynar ya da buz gibi suya rağmen hep siyah; eller çiğ et gibi nemli, hasta eli gibi solgun; bu solgunluk ne ellerin boyutuyla ne de sıkmaya, koparmaya, içorganlarını bir kerede çıkarmak için pullu karınlara çengel gibi batmaya alışık demir gibi kuvvetli parmaklarla bağdaşıyor: eller hızlı, usta, etkili ve acımasız, nemden, yağdan ve balık pisliğinden kayganlaşmış kolileri kaldıran, hiçbir şey yapmadığında pis bir önlüğün altında gizlice birbirine kenetlenen, sinirli, şekilsiz, çok çalışmaktan, kaba yüzeylerle, ıslak, soğuk ve kılçıklı şeylerle temas etmekten yaşlanmış, dondurucuların soğuğundan sertleşmiş eller, daha genç ve daha zayıf görünümlü bir bedene dikilmiş gibi, yüze nazaran çok daha yaşlı ve çatlak, her gün çalışmanın yol açtığı yıpranmayı gizleyemiyorlar, kokuyu da;….”

Mektupla yazılan roman / Sevin Okyay

Birinin zaten hayranıyız. Andrea Camilleri’nin kahramanı Salvo Montalbano, şu dilde bu dildeymiş demeden maceralarının peşinden koştuğum bir karakterdir.
Televizyon dizisi de varmış, onu da yeni öğrendik. Carlo Lucarelli’nin kitaplarını okumadım, ancak onun da Camilleri gibi ülkesi İtalya’nın en iyi polisiye yazarlarından biri olduğu anlaşılıyor. Safkan erkek Montalban’a karşı, onun Grazia Negro adlı bir kadın polis müfettişi var. Ancak, Montalban ile Negro, aynı kumaştan dokunmuşa benziyorlar.

Kafa dengi yazarlar
Yazarları da anlaşıyor olsa gerek. Ne de olsa, oturup birlikte “Kırmızı Balık Cinayeti / Acqua in Bocca”yı yazdılar. Karakterlerini aynı muammanın peşine saldılar. Andrea Camilleri 1925 doğumlu, Carlo Lucarelli ise 1960’ta doğmuş. Aralarında 35 yaş fark var. Ama bu durum kafa dengi olmalarını engellememiş.
Bir belgesel çekimi sırasında bu kitabı yazma fikri birden gökten zembille inmiş gibi ortaya çıkınca, ikisi de kabul etmiş. Kitapta, “edebiyata yaklaşımları aynı ve mesleklerine olan aşklarının ne kadar gerçek olduğunu açık yüreklilikle yaptıkları itiraflarla ortaya koyuyorlar” deniyor.
2005 ilkbaharında çekilen belgeselin yapımcısı Daniele di Gennaro, onlara Salvo Montalbano ve Grazia Negro’nun aynı soruşturmada yer alsalar nasıl davranacaklarını, şüphelileri nasıl sorguya çekeceklerini sorunca gözlerini bile kırpmadan cevap vermiş, karakterlerinin tanımlamasını yapmışlar: “Grazia tam bir erkek avcısı, inatçı, harekete hazır ve kararlı. Salvo ise daha filozoftu, stratejist ve korumacı.”
Ve Camilleri ile Lucarelli hemen oracıkta bir hikâye yazmaya başlamışlar. Di Gennaro da, hemen yapımcı kimliğinden editör kimliğine geçerek, şansını denemiş: “Bu böyle bitmez, o zaman bu hikâyeyi yazacaksınız!” İkisi birden, elbette yazacaklarını söylemişler. Ama nasıl?
“Kırmızı Balık Cinayeti”, bize onların nasıl bir yöntem izlediğini gösteriyor. 1936 tarihli ve Dennis Wheatley imzalı “Miami’de Cinayet” gibi bir mektup-roman. Montalban ile Negro, polis tutanaklarını, adli tıp raporlarını, soruşturmanın gelişimine dair bilgileri birbirlerine postayla yolluyorlar.
Lucarelli ile Camilleri de, aynı şekilde mektuplaşarak, düzeltmeler yaparak, birbirinin stratejisini keşfetmeye çalışarak, “Kırmızı Balık Cinayeti”ni tamamladılar.
Kitap, bir cinayet konusunda amirlerinden farklı düşünceleri olan başmüfettiş Grazia Negro’nun, meslektaşı Salvo Montalbano’ya yazdığı mektupla başlıyor. Grazia, Kırmızı Balık Cinayeti soruşturmasında yetkilerinin elinden alındığını, amirleri tarafından engellendiğini yazıyor. Kimseye bahsetmemesi şartıyla, ona olay yerine ilk giden polis ekibinin raporunu, onaylanmış ilk soruşturma belgelerini ve eldeki bulguların kopyasını da yolluyor.
Polis, ihbar üzerine girdikleri binanın üçüncü katında, Magnifico Arturo’nun cesedini yerde bulmuş. Şüpheli bir durum yok, ancak ölünün omuzları ve başı ıslak. Başının hemen yanında da havasızlıktan ölmüş üç küçük kırmızı balık var. Ortada akvaryum falan görünmüyor, hem Arturo’nun balıklara karşı alerjisi de varmış.

Satranç maçına dönüşüyor
Montalban, önce bir mektup yazıp Negro’yu bir güzel azarlar ama sonra, içine bir sayfa ekleyip meslektaşından özür diler, istediği bilgileri yollar. Sevgilisi Livia kıskanmıştır. Tepesinde dolaştığı için de, Grazia’nın teklifine karşı çıkar gibi davranmak zorunda kalmıştır.
Zarfı açıp içine bir şeyler koyma yöntemini iki taraf da benimser. Derken, “35 yaşlarında, çok zarif ve göze batan göğüslere sahip kızıl bir kadın” da işin içine karışır. Üstelik, artık Negro’nun kör sevgilisi Simone de kıskançlık belirtileri göstermektedir.
Biri yaşlı, biri genç iki polisiye ustasının kitabının, yazılış şekli itibariyle, bir satranç maçına dönüştüğü anlaşılıyor. Camilleri hayranlarına hararetle tavsiye olunur. Bakalım bu işbirliğini mi tercih edecekler, yoksa üstadın tek tabanca çalışmasını mı?

Milliyet, 12 Mayıs 2011

Sherlock Holmes Müzesi / Yeşim Karataş

21 şubat 2011 Pazartesi

Hava açık.Şubat’tan beklenmeyecek güzellikte. Londra CAB’larından siyah olanlarının şöförleri özel. Onlara bindiğinizde sadece adres söylüyorsunuz. Hemen ulaştırıyorlar. Ben de heyecanla gitmek istediğim adresi söyledim.

Baker Street 221b


Polisiye meraklıları olarak sadece kitap sayfalarında görüp okuduğumuz bir adres bu. Neredeyse polisiyenin en önemli ismi orada oturuyor. O bir efsane.

Holmesun Yaşam Alanı Holmesun Yaşam Alanı

CAB beni müzenin kapısında indirdi. Oldukça kalabalık. Kapıda bir görevli karşılıyor ve bilet almalısınız diyor. Hemen yan bina Sherlock Holmes’un alışveriş mağazası. Bilet almak için girdiğim andan itibaren farkediyorum ki tüm mağazayı alabilirim. Hazırlanan hediyelikler inanılmaz. Kalemden, Sherlock Holmes’un kıyafetlerine kadar herşey var. Piposu ve tütünü hazır. Kitapları,filmleri,resimleri ve heykelleri olağanüstü. Kasada güleryüzlü bir hanım var. Bilet diyorum 6 pound diyor. Ödüyorum alıyorum. Kapıya gidiyorum görevli biletime bakıp beni içeri alıyor. Merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Bir şaşkınlık daha: Dr.Watson beni karşılıyor. Şöminenin önünde Sherlock Holmes’un koltuğuna oturuyor ve beraber fotoğraf çektiriyoruz. Sohbet ediyoruz. Sherlock Holmes’un koltuğunda oturuyorum ve Arthur Conan Doyle’un yarattığı bu olağanüstü dedektifi ben de gerçek kabul ediyorum. Daha sonra müzeyi gezmeye başlıyorum. Müze 4 katlı, her katta kitaplardaki konuların tüm detayları var. Davaları çözmek için kullandığı aletler ve kimya odası, yatak odası ve tuvaletine kadar tam bir yaşam alanı kurulmuş.

Telgraf
Sherlock Holmes ile Dr.Watson’un meşhur koltukları

Danseden adamlar
Sherlock Holmes’un Dr.Watson’a gönderdiği telgraf.

Danseden Adamlar

Danseden Adamlar

Sherlock Holmes’un incelediği bir şüpheli ile ilgili aldığı notlar.

Sherlock Holmes’un incelediği bir şüpheli ile ilgili aldığı notlar.

Sherlock Holmes’un keman merakı

Sherlock Holmes’un keman merakı

Prof. Moriarty

Prof. Moriarty

Baskerville’in köpeği

Baskerville’in köpeği

Düşmanlar

Tüm düşmanlarının mumyaları var. Cesetlerini kitaplarda yazıldığı gibi sergilemişler.

Teferruat
Kapıları açmak onun için bile teferruatlıymış.

Cin Treni – Rıza Kıraç / A. Ömer Türkeş

Rıza Kıraç’ın ilk roman denemesi olan ‘’Cin Treni’’ de bir polisiye. Öyle “katil kim” tarzında değil ama; Amerikan filmlerini andıran mafyatik bir öyküsü var romanın. Karanlık iş adamı Cemal Mehdi, Mehdi’nin İtalyan eşinden olan kızı Cecille, müdür Piteruccio, sinsi muhasebeci Arif Bey, hayata yeni atılan temiz genç Muharrem, Muharrem’in medyada kaşarlanmış arkadaşı Nahit, Muharrem’in eski nişanlısı Ülkü, eski kayınpeder adayı Tahir, eski polis Taner ve emniyeti temsilen komiser Sedat’tan oluşuyor romandaki karakterler.

İzmir’li zengin iş adamı Tahir Bey’in kızı Ülkü ile evlenmenin arifesinde, kendi ayakları üzerinde durmayı tercih eden Muharrem İstanbul’a gelir ve uluslarası ticaret yapan bir şirketle ilk görüşmesinde müdür yardımcısı olarak işe alınır. Kısa zamanda, patronu Cemal Mehdi’nin kızı, arkadaşı Nahit’in ise eski sevgilisi olan Cecille tarafından baştan çıkarılır. Nahit hem televizyonlarda program yapan hem de gazetelerde köşesi olan tanınmış bir kişidir. Her şey onun Mehdi Bey’in evinde, cinayet üzerine yaptığı bir konuşma ile başlar. “Cinayet kültürümüz sıfır… Bütün bunlar kültür meselesi, bir işe başlarken nasıl aklımıza ilk geleni bir çırpıda yapıyorsak, cinayeti de öyle işliyoruz. Yaptığın işin tadına varacaksın, en ince ayrıntısına kadar kurgulayacaksın, polislerin kısa sürede ulaşabileceği delilleri mekana serpiştireceksin, her şey senin istediğin mecrada cereyan edecek…” diyen Nahit, oradakileri gerçek bir cinayet oyununa davet eder; “Tek kural birbirimiz öldürmeyeceğiz, bunun dışında her şey serbest ve kimse sapıkça davranmayacak, yani tasarladığı cinayetten esaslı bir çıkarı olacak, oyun bittiğinde, cinayete mantıklı bir açıklama getireemzse ona bir ceza vermeliyiz.

Sonuçta Muharrem’in itirazlarına rağmen “oyun” başlar. Cinayetler de tabii… İşler bir anda karışmış, olay medyaya aksetmiş, Nahit ve Muharrem polis tarafından aranır olmuşlardır. Ortaya karanlık bir tip olan Taner de çıkar. Tahir Bey ve kızı Ülkü ise İstanbul’a gelerek olaylara dahil olurlar. İşin ucu Mafya’ya uzanmakta ve adı geçen hemen herkes bu kirli ilişkilerden nasibini almış görünmektedir. Cinayet sayısı giderek artar ve tam sıra okuyucuya gelecekken roman biter…!

Görüldüğü gibi polisi ilgilendirecek bir konu ve çok sayıda suçlu var Rıza Kıraç’ın öyküsünde ama merak duygularımızı uyandırmaya yetecek, okuyucuyu işin içine katacak bir muamması yok. Bir süre sonra, bizim çok dışımızda olup biten, gazete sayfalarından biraz da tiksinerek izlediğimiz insani ve cinai ilişkilerden kolaylıkla sıkılabilir, “rüzgar eken fırtına biçer” deyip ilginizi yitirebilir ve inmek isteyebilirsiniz “Cin Treni”nden.

Yazarın Gözüyle
Romanı henüz yayınlanmadan bile romanı üzerine söyleşilerini okuduğumuz Rıza Kıraç, kendi metnini şu sözlerle yorumluyor; ‘’Polisiye okurunun mutlaka bir beklentisi vardır; ‘’Cin Treni’’ bu anlamda beklentilere cevap verir mi, bilmiyorum. Çünkü hemen hemen üç farklı polisiye tarzını karıştırarak dedektifi olmayan bir polisiye romanı yazdım. Çok fazla polisiye kitap okuduğum söyenemez. Ama çok fazla polisiye film seyrettim. Polisiye de bütün şablonlar oturmuş durumda… Polisiye hikayeler şablonlarla ilgili çünkü… O yüzden ucuz bir edebiyat olarak görülüyor… Bir merak öğesi olması gerekiyor. Ben polisiye kültürünü sinemadan aldım. Ama bazı klasik polisiye romanları da okudum. Polisiye tamamen kurmaca gerektiriyor. Okur, yazarın iç dünyası ile ilgilenmiyor. Okur, kurgudaki karakterleri görmek istiyor. Çünkü merak ediyor.

‘’Cin Treni’’nin bir dedektifi yok Çünkü Türkiye’de böyle bir durum yok. Bu daha çok Türkiye’nin yapısı ile ilgili bir şey… ‘’Cin Treni’’nde anlatmak istediğim hiç kimsenin cin olmadığıydı. Türkiye’de herkes kendini cin sandığı için karşısındakini çarpmaya çalışıyor. ‘’Cin Treni’’ espirisi de burada… Ama şu var; aslında hiç kimse cin değildir. Hepsi cin olmaya çalışan ölümlülerdir. Böyle bir ortamda da mutlaka büyük balık küçük balığı yutacaktır. Roman da böyle bir sonla bitiyor. “

Öncelikle belirtmeliyim ki, “Türkiye’de polisiye roman yazılmasının maddi koşulları yok” ya da “Türkiye’de polisiye roman yeni yazılıyor” tarzındaki tesbitlerin gerçekle uzaktan yakından hiç bir alakası yok. Eğer yazarlar ve konu ile ilgili görüş bildirenler yalnızca “Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı Tarihi” ile biraz ilişki kurmuş olsaydılar, 1920’lerden 1960’lara kadar; başta Vala Nurettin, Peyami Safa ve Ümit Deniz olmak üzere pek çok yerli yazarın detektifli ya da detektifsiz pek çok polisiye romana imza attığını ve o yıllarda bu romanların çok sayıda okuyucuya ulaştığını bilebilirlerdi. Hatta Nazım Hikmet’in ilk romanı da bu tarzda yazılmış bir gazete tefrikasıydı.

Rıza Kıraç, Türkiye’de detektifli polisiye yazılamamasının nedeni gerçekliğe aykırılık olarak gösteriyor. Peki ama, iş adamlarının oynadığı ölüm oyununun televizyon bültenlerinde, gazete manşetlerinde birinci haber olarak verildiği kendi öyküsünün nasıl bir gerçekliği var acaba? Şöyle bir kıyaslama yaparsam, Celil Oker’in özel detektifi Remzi İnanç, onun izlediği iş dünyası ve o dünyada olup biten cinayetler, “Cin Treni”nde anlatılanlardan çok daha gerçeğe uygun diyebilirim. Gerçeğe uygunluk, birebir maddi hayatla olan uygunlukla ölçülseydi eğer, hiç bir bilim-kurgusal veya fantastik metin ciddiye alınmazdı. Sanıyorum metinlerin kendi iç gerçekliği sağlıyor o metnin inandırıcılığını, gerçeğe uygunluğunu.

Polisiye metinlerden çok polisiye sinemaya olan ilgisini gizlemeyen Kıraç’ın sık sık sinemacı yanı ağır basıyor ve mekanları -sanki kamera nasılsa gösterecekmiş gibi- yeterince işlemiyor. Gerçi zaman zaman mekan tarifleri var; mesela İzmir’e gelen Muharrem’in dolaştığı Pasaport ve Kıbrıs Şehitleri Bulvarı tasvirleri gerçekten güzel ve canlı ancak cinayet oyunu sürerken böylesine zengin sahneler bulamıyoruz.

Karakterlerin inandırıcılığı da tartışmalı. Ne cinayet işleyecek bir kültür eksikliğinden yakınan köşe yazarı -ODTÜ mezunu- Nahit, ne Mafyalığını gizleyen iş adamları ne de eski işkenceci polis Taner ikna etmedi beni. En çok da, yazar, onları siyasali toplumsal ve ekonomik konular üzerine uzun uzun konuştururken çıkıyor problem. Mesela, eskinin işkencecisi, yeninin tetikçisi Taner bile geri durmuyor büyük laflarla memleket tahlilleri yapmaktan; “Bu ülkede sermayenin gerçek sahibinin kim olduğunu kimse bilemez. Gazetelerde boy gösteren iş adamlarının çoğu vizyonu olan, bundan dolayı piyasaya sürülen insanlardır. Sizin anlayacağının paranın ardındaki asıl güç hiç bir zaman görülmez” deyiveriyor.

Son olarak, kadın cinselliğini kullandığı imgeler yazarın şairliğini hatırlmasından kaynaklanıyor herhalde ama hiç de yerini bulamıyorlar; “deniz, az sonra bekaretini vereck genç bir kız gibi süt liman, bir o kadar da tedirgindi” ya da “masanın kenarlarına verilen kavisler, mobilyaların o yuvarlak kadınsı çizgileriyle bütünleşiyor, bir kadının en çekici organıymış gibi odanın bütün mahremiyetini açığa vuruyordu” ifadelerini oldukça zorlama bulduğumu söylemeliyim. Polisiye metinlerin dayanılmaz çekiciliğinin o sade, basit ama kendisini ifade etmekte hiç zorlanmayan usluplarında olduğunu unutmamak gerekiyor.