jcgrange-turkiye.com’dan

Jean-Christophe Grange’ın bu zamana kadar hiçbir kitabını okumadıysanız bile muhakkak ismini duymuşsunuzdur. Özellikle ismi gerilim ve polisiye ile anılınca ister istemez yabancı kalamazsınız. Ve tüm bunlara ilave olarak kitaplarında Türkiye’ye ufak veya büyük şekilde değinmesi, Türkiye’de Grange’ın daha çok tanınmasını sağlıyor.

Kitaplarını okuyanlar Grange’ın kafasının içindekilere merak salıyorlar. Haksız da değiller hani. Zira Grange’ın popüler polisiye yazarları içinde en iyilerinden olduğu rahatlıkla söylenebilir. İş böyle olunca tabii, polisiyeye verilen değeri de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Malum, polisiye edebiyatın ‘üvey’ evladıdır. Zira hakiki edebiyat polisiye kitaplardan meydana gelmez; olsa olsa polisiye vakit geçirmek için okunur. Bu anlayışın hakim olduğu zaman polisiyeyi satmak meseledir. Şimdi okuyucunun edebiyat beklentisi ortadan kalktı, geriye ise ‘iyi vakit geçireceği’ seçeneği kaldı. Burada ise iş yazara düşüyor. Eğer yazar 400-500 vs. sayfa okuyucu kitabın başında tutup, arabada, otobüste, işte, okulda vb.
yerlerde okuyucunun kafasına hep kitabı getiriyorsa işini iyi yapıyor demektir. Mevzu bahis Jc-Grange’da işini iyi yapan polisiye yazarlardan diyebiliriz.

Bu tabii ki öznel bir yargı değil. Zira 2010’un Kasım ayında Tüyap Kitap Fuarı kapsamında ülkemize gelen Grange’ın binlerce kitap imzaladığı ve kitap imzalatamayanların gözyaşı döktüğü göz önüne alınırsa bu kanı doğrulanacaktır. İşte gerek bu durum ve internetin ‘niteliksiz’ sitelerin ayyuka çıkmasıyla doğan ihtiyaçtan Jc-Grange’ın Türkiye Fan Topluluğunu kurmaya karar verdik. Sağ olsun yazarın Türkiye yayımcısı DK de bizlere destek oldu ve kabullendiler. Ayrıca Grange’da bizzat adresimizi eline verdik ki, bu ulaşmak istediğimiz ilk gayeydi. İkinci ve en mühim gayemiz Türkiye’de veya Türkçe anlaşan kitlelere Grange hakkında bilgiler verip bir çatı altında toplamak. Bunun yanı sıra edebiyatı Grange ile sınırlamayacağımızı da hatırlatırız.

Böylelikle tüm Grange severleri sitemize bekleriz. Bizlere bu yazıyı yayınlayarak destek çıkmış olan, nadir ve kaliteli polisiye sitesi olan cinairoman’a saygı ve sevgilerimizi sunarız.

www.jcgrange-turkiye.com

Blacksad Yüreğiyle Konuşur / Levent Cantek

Bir köşe de Levent Cantek için açtık. Burada polisiye ile ilgili yazılarını bulacaksınız Cantek’in; ama çok daha fazlası için derin hakikatler‘i ziyaret ediniz.

Özel dedektif hikâyeleri sevilen polisiye türlerinden biri… Karikatürlerden reklamlara varıncaya kadar pek çok mecrada parodisi ya da nostaljisi yapıldığı için yalnız erkek kahramanı, meşum kadınları, film noir estetiğini, 1960 öncesi modasını görür görmez ne anlatıldığını kavrayabiliyoruz. Bir türün özelliklerinin ne olduğunu ancak değiştiğinde fark ederiz. Popüler kültür ürünleri tekrara dayanırlar; tekrardan kaynaklanan gelenek ancak yeni olan yüzünden eski sayılır. Polisiye anlatılardan söz ederken Holmes-Poirot ekseniyle Mike Hammer-Sam Spade ekseni, halef selef ölçüsünde mukayese edilir. Mike Hammer ve benzeri anlatılarla birlikte kapitalist toplum krizinin belirginleştiği, bütün suçların nedeni haline geldiği iddia edilir. Kışkırtılan arzunun faş etmesiyle suç işlenir olmuş, suçlu ve suçlu tanımları bütünüyle farklılaşmıştır. Vicdansızlık vurgusu geçmiş polisiye anlatılarından daha yoğun biçimde kullanılır olmuştur. Hikâyeyi feylosofça kendi ağzından anlatan, ne yaptığını bilen, suçla mutlaka bir yakınlığı olmuş, nedamet getirmiş, pişman, özgüvenli, geçmişinde türlü kırıklıklar taşıyan trajik bir kahraman vardır karşımızda. Kapitalistlerin yaptığı pek çok şey suçtur ama suçun tanımı onların eylemlerini kapsayacak biçimde oluşturulmamıştır. Dedektif, büyüklere ulaşamayacağını bilir; kokuşmuşluğa karşı bireysel bir başkaldırıda bulunurken kerameti kendinden menkul, nasıl hasıl olduğunu bilemediğimiz bir adalet anlayışıyla kötülerle savaşır. Polislere güvenmez, onlar suçlularla baş edemeyecek kadar kirli ve bağımlıdırlar. Kanunlar sermayeden yanadır, savcılar kariyeristtir, hep hesap edilen bir siyasi gelecek vardır. Yalnız ve trajik kahraman, kokuşmuş sistemin içinde asıl suçluları bizzat kendisi cezalandırarak ilerler.

Blacksad, bu reçetenin tipik bir örneği. Böylesi bildik bir atmosfer içinde yeni olabilmek, farklı bir şeyler anlatabilmek kuşkusuz kolay değil. Neyi nasıl anlatırsanız mukayese edileceğiniz klasik örneklerin gölgesinde kalacağınız ve hatta taklitçilikle itham edilebileceğiniz bir başlangıç noktasındasınız. Blacksad, bunu bir avantaja çevirmiş, hakkını teslim etmek gerekiyor. Dedektif hikâyelerinin oluşturduğu aurayı, çevresel tasarımı bir tür tarihsel doküman gibi kullanmış. Görsel sadakat ve dönem ayrıntılarına gösterilen hassasiyet, Blacksad’ın gerçeklik vehmini güçlendirmiş. Oysa, başlangıç noktasına dönersek, Blacksad foto realistik vizyonuna, şiddet içeren cinai içeriğine karşın antropomorfik hayvanlar arasında geçiyor. Disneyvari çocuksu iyimserliği ters yüz eden bir eleştirellik taşıyor. Hemen anlaşılmayan, hele ki kıyaslanan dedektif hikâyelerinde örneğin Mike Hammer’da hiç olmayan etnik bir derinlik de katılmış anlatıya. Blacksad, siyah bir kedi, ırkçılarla uğraştığı serüveninden anlıyoruz ki ten rengi nedeniyle ona kötü gözle bakanlar var. 1950’li yıllarda üretilen polisiyelerde siyah bir dedektif kahraman düşünebilmek pek mümkün değildi. Bugün dahi Amerikan toplumunda bir siyah ya da Latin’le evlenen beyaz, politik olarak Cumhuriyetçi değildir. Mike Hammer gibi sağcılığı aşikâr örnekleri dışarıda tutarsak, özel dedektif klişesi pek çok bakımından liberter niteliklidir. Bunu dönemin meşru düşmanı Hitler’e ve Nazizme yönelik karşıtlıklardan çıkartıyor değilim. Alt sınıflarla olan ilişkilerinden, kapitalistlerin ve üst sınıfların ayrımcılıklarına dair öfkelerinden anlaşılabiliyor bu durum.

Blacksad, zekâ ya da eylem adamı değil, her ikisinden de izler taşıyor. Hammer gibi bir anti-entelektüelist değil, eğitimini yarım bırakmış ama eğitime ve ona dair bir hiyerarşiye katlanamayan biri gibi değil. Holmes gibi rasyonel olmak gibi bir takıntısı yok, “yüreğiyle konuşuyor”. Hikâyeleri geçmişten gelen sırlara dayalı ifşaatlarla geliştiriliyor (her zenginliğin arkasında bir suç vardır), finalde rasyonel düşüncenin zaferi yerine başarısızlığı da kutlanabiliyor. Hammer hikâyelerinde olduğu gibi şüphelilere dayak atarak bilgi toplandığını, barlarda ispiyoncularla karşılaşıldığını, dedikoduların işe yaradığını görüyoruz. Geleneksel çizgi roman kalıplarına göre düşünürsek, iyi-kötü kavgasını anlatmıyor Blacksad… Adından da anlaşılacağı gibi kederli, iyilik kötülüğün muğlâklaştığı bir dünya aktarıyor. Kötü adamların zenginler arasından çıkması, sınıf atlama hırsının insanları suça itmesi anlatının önemli bir yönü. Yine ilginç bir biçime sivil bir sosyal dayanışma içinde olan önemsenen ve takdir edilen yerel kahramanlar gösteriliyor. Yoksul mahallelerinde sosyal devletin yaşamadığını, gönüllülerin çocuklara eğitim verdiğini, Blacksad’in de benzer bir geçmişi olduğunu öğreniyoruz. Bu vurgu anlatıya siyasi bir derinlik kazandırıyor ama Blacksad meselelere yalnızca siyaset merkezinden bakılmasından hoşlanmadığını belirtiyor bir defasında. Kederli, kırık aşk hikâyelerinin mağlup aktörü ve sıklıkla gözleri dolan vicdanlı bir adam olarak dolaşıyor karelerde.

Yazar Juan Díaz Canales (doğ.1972) ve çizer Juanjo Guarnido’nun (doğ. 1967) ortak çalışması olan dizinin Türkçede çıkan ikinci albümüyle bütün serüvenleri yayınlanmış oldu. Gerçekçi çizgileri, sinematik anlatımı, zaman harcandığı anlaşılan kareleri, suluboya ve ecolin kullanarak oluşturulmuş yumuşak renkleriyle kısa süre içinde özellikle Avrupa’da büyük bir popülerlik yakalayan dizi oyunbaz göndermeleriyle de ilgi çekiyor. Son albümde Senator Joseph McCharty, Senator Gallo adıyla bir horoz olarak resmedildi örneğin. Daha önce benim bildiğim Walt Kelly, Pogo bant karikatür dizisinde McCharty’i, kötü niyetli bir kedi olarak çizmişti. Hikayelerin geçtiği yılların tam tarihi verilmiyor ama küçük dipnotlar var…Yine son albümde Ella Fitzgerald’ın söylediği Old Black Magic şarkısının plağını da görüyoruz bir karede. Plağın çıktığı 1954 tarihi, McCharty’nin ikinci dönemindeki gelişmelerle de uyumlu.

Radikal Kitap, 1.4.2011

Gölgedekiler – Olcay Önder / A. Ömer Türkeş

Polisiye yazımı aldı başını gidiyor. Doğrudan polisiye türe giren ya da hikayesini polisiye bir kurgu üzerine inşa eden roman sayısı yılın ilk dört ayında on beşi buldu. Kadın yazarların kaleminden çıkanların sayısı ise sadece üç. Gölgesizler kitabındaki “Yazar Hakkında” başlıklı notta, Olcay Önder’in tam da bu eksikliği görerek polisiye yazmaya yöneldiği vurgulanmış. Ama klasik tarzı sevenler umutlanmasın; “Gölgesizler”in hikayesi yine uluslararası suç örgütleriyle ilgili.

Hikaye giderek semiren yerli mafyayla ondan daha semirtik, daha örgütlü ve güçlü uluslar arası mafya arasındaki savaşta arada kalan, ama argo tabiriyle “malı da götüren” bir Amerikan vatandaşıyla Türk sevgilisinin İstanbul’dan Karayiplere kadar uzanan macerasını anlatıyor. Aralarında CIA ve KGB artıkları da olmak üzere çok sayıda eski gizli servis elemanı barındıran ve kolları dünyanın dört bir yanına uzanan UNION adlı karanlık teşkilat, Türkiye’deki bağlantılarının kendilerine kafa tutmasını cezalandırmak için Vietnam savaşına katılmış, savaştan sonra üniversite eğitimini tamamlamış, şimdilerde Ankara’da bir üniversitede öğretim üyeliği yapan Matthew’i görevlendirmek niyetinde. Onu, hala CIA’ye çalıştığını söyleyen eski komutanı ikna edecektir. Matthew’e düşen, Rafet ve arkadaşlarının kara parasını aklar gibi yapıp parayı UNION hesabına nakletmektir. Ancak işler hesaplandığı gibi gitmeyecek, eski şefin kimliği anlaşılacak, paralar da Matthew ile güzel doktora öğrencisi Leyla’nın hesabına yollanacaktır.

Olcay Önder, hikayesini iyi kurgulamış, abartılara, ucuz kahramanlık gösterilerine kaçmamış, her sahneye birkaç ceset yerleştirmemiş, ama o da bilinmeyen bir anlatıcının bakış açısını kullanırken -diyalogların dışında- “di”li geçmişin monotonluğuna takılmaktan kurtulamamış. Tarih hatalar da var. Mesela olayların mitolojisinin Vietnam savaşına kadar uzaması, aklımıza artık yaşını başını almış birisi olan Matthew’ün bu işleri çevirmek için gerekli enerjiyi nereden bulduğu, Vietnamda yıllar önce aldığı kısa süreli eğitimin böylesine bir uzmanlığı nasıl yarattığı gibi sorular getiriyor. Üstelik eski komutanıyla 1970 yılında, kahramanımız 20 yaşındayken başlayan birlikteliğin “savaş bitene kadar beş yıl” sürmesi ya da sayfa 247’ye gelindiğinde sözü edilen tanışıklığın 1974 yılına taşınıvermesi gibi maddi hatalar da çarpıyor gözümüze.

Kitabın 164.sayfasında karşılaştığım talihsiz bir ifadeye de işaret etmek istiyorum: Karayiplerde yerli bir kadının “kaldır o beyaz kıçını da bir an önce terk et burayı” sözlerine maruz kalan Leyla, “Ülkeni ve diğer bir çok yeri yüzyıllardır sömürgeleştirip köleleştiren Batı’dan değil, Türkiye’den geldim ben buraya. Üstelik Batılıların çoğunun gözünde kimliğimi açıkladığım an ben de en az senin kadar renkli sayılıyorum, inan bana” tiradıyla göğsümüz kabartırken, Olcay Sönmez’in bir paragraf sonraki cümlesine “Zenci kadın öylesine kalakalmıştı” diye başlaması, yazarın ırklar konusunda kahramanı kadar hassas olmadığını düşündürtüyor.

Neyse, biz yine de ufak tefek hataları bir ilk roman olmasının heyecanına verelim ve yazarın bundan sonraki polisiyelerini bekleyelim.

Yedinci Uzman – Osman Aysu / A. Ömer Türkeş

Üst üste yazdığı “best-seller” tarzı casusluk romanlarıyla türün ülkemizdeki en deneyimli isimi Osman Aysu, Yedinci Uzman’da İngiltere, Fransa, Rusya, Türkiye ve Irak’ta gelişen casusluk hikayesini Bağdat’ta noktalarken silah denetçilerinin raporlarına aldırış etmemiş ve Irak’a saldıran ABD ile İngiltere’nin iddialarını desteklemeye soyunmuş…

Yukarıda saydığım ülkelerin önemli kentlerinde ard arda öldürülen bilim adamlara düzenlenen suikastlerin ardındaki sır perdesini aralamak için yanyana gelen Batılı istihbarat örgütleri ve MİT görevlileri, cinayetlerin ardındaki nedenin Irak’ın geliştirdiği yeni bir kitle imha silahı olduğunu fark ediyorlar. Yedi uzmandan Irak dışında yaşayan altısı, Batılıların bir ipucu elde edememesi için öldürülmüşlerdir. Tehlikeyi bertaraf etmek için Bağdat’a sızanlar arasındaki en maharetli ajanlar ise elbette “bizimkiler”dir.

Bush ve Blair’in bile bugün arkasında durmadıkları saldırı gerekçesi, herhalde bir tek Osman Aysu’yu ikna etmiş olacak ki, şu tarz ifadelere göstermeye çalışıyor Irak tehditini; “çok güçlü… Bilinen kitle silahlarının en korkuncu. Etkileri müthiş. Ana maddesi Antrax gazı… Dünya üzerinde üretilmiş en tehlikeli kimyasal silahı”… Bir yemin etmediği kalıyor Aysu’nun.. Neyse, uzatmayalım, romanın sonunu da şöyle bağlıyor; “Amerika bu işten karlı çıktı. Artık uluslararası arenada Irak’ı itham edecek kozları vardı ellerinde ve Birleşmiş Milletler’in denetçilerinin raporlarından daha güçlü delillere ulaşmışlardı. Bunun pratik sonucu ise askeri müdahale şansı elde etmeleriydi.” Aysu ve onun gibi düşünenler, ABD’nin üçüncü dünya ülkelerine -müdahale değil- saldırı için meşru bir nedene artık ihtiyaç duymadığını hala anlamamakta ısrarlılar. Tüm zamanların bu en gayrımeşru savaşına kendince bir omuz veren “Yedinci Uzman”, çok kötü bir roman, “kıraldan çok kıralcı” deyimini açıklamak için  bulunmaz bir örnek.

Çöl Akrebi – Osman Aysu / A. Ömer Türkeş

Casusluk sanatı üzerine kurulu romanlarda iki ana akım hemen farkedilir. Popüler casus romanlarında, her yönden donanımlı süper kahramanlar çıkar ortaya. Diğer tarafta yer alan türün yaratıcıları ve bugünkü ustaları daha gerçekçidir. Maugham, Greene ve Ambler’in kahramanları, bazen sıradan insanlar, bazen eğitilmiş devlet memurlarıdır. Herşey uluslararası ilişkiler –diplomasi- kuralları içinde olup biter. Osman Aysu’nun “Çöl Akrebi”, sıradışı eylemleri, süper teröristleri ve şiddeti ele alışıyla, popüler casusluk romanı klişelerini tekrarlıyor.

İstanbul’da geçen bir öykü anlatmış yazar. Paravan bir Türk firması aracılığıyla Arap teröristlere silah satan bir İngiliz firmasının dolandırdığı “Kızıl Cihad” örgütünün, sorumluları cezalandırmak için yolladığı militanlar, bu militanların peşindeki Mossad ajanları, olayları izleyen MİT ve istekleri dışında olaylara karışan Türk vatandaşlar arasında gidip geliyor roman. Öylesine hızlı gidip geliyor ki, bir anlatım metnine estetik kazandıran zaman uyumu paramparça olmuş. Aysu, öykü zamanı, olay zamanı ve okuma zamanı arasında hiçbir yakınlık kuramamış. Bir çok casus romanında ve polisiyelerde, mekan olarak seçilen yerler öykünün atmosferine katkıda bulunur. Ama, tasvir cümlelerine çok az yer verilen, kahramanların sürekli hareket halinde olduğu bu “hızlı” macerada, doğal olarak mekan önemini yitiriyor.

“Çöl Akrebi” romanına itirazım, yalnızca hızlı tempoda anlatılan bir öykü üzerine kurulu olmasına değil. Sorun, bütün karakterlerin, bütün sıfatların, bütün değer yargılarının beylik kalıplarla, klişelerle, üstelik kulakları tırmalayan bir dille anlatılmış olmasında. “Biraz şaşırmakla beraber, kızın bu açıksözlülüğüne hayret etmekten kendini alamadı” tarzındaki tutarsız ifadeler üzerinde fazla durmak istemiyorum, ama, basit, kısa ve çoğunlukla di’li geçmiş zamanla yazılmış cümleler, elbette karmaşıklaşmış bir dünyanın ilişkilerini yansıtamıyor. Hem cinsellik, hem şiddet içeren sahneleri, iyi Mossad ajanları, kötü Arap teröristleri, kocasına “dersini almış, uysal söz dinler bir kadın” olma vaadleriyle geri dönen ideal kadın tiplemesi ve İstanbul sosyetesinden insan karikatürleri ile, bu roman, yetişkin “beyaz Türk” erkeklerine mahsus. Yazarın tiplemeleri, iyinin ve kötünün taşıyıcı olan kuklalar. Onların derinlikli tahlillerinden ziyade, ideal vücut ölçülerindeki bedenlerini tanıyoruz. Erkek klişesi, “sırım gibi adaleli vücutlu”, kadın klişesi, “bir mankeninki kadar mütenasip ve bir kadında olması gerekli tüm yuvarlaklara sahip”. Teröristler de kurtulamıyor klişe tanımlardan. Dişi terörist, güzel, şehvetli ve acımasız. “Yüzünde adam vurmanın şehevi ifadesiyle yaralıyı” süzecek, öldürdükten sonra kendini “vahşi bir orgazma ulaşmış hissedecek” kadar kötü.

Öykü boyunca nefret uyandıran bu kötülerin, öykünün herhangi bir yerinde öldürülmesinin okuyucuda bir rahatlama duygusu yaratacağını bekliyor yazar. “Halid Zeyd’in kalbi aynı anda parçalanmış, buharlar tüten bağırsakları yerdeki kıymetli acem halısının üzerine saçılırken, havaya yükselen bedeni hızla kırılmış camdan fırlayarak bahçedeki havuza düştü. Patlama sırasında kopan bir kolu, çalışma odasındaki kitaplığın dibine, diğeri ise bahçedeki bodur gül ağacının dallarına takılı kaldı” biçimindeki kanlı tasvirlerle etkilenmeye çalışılıyoruz. Oysa, estetik bir yaşantı olarak sanat ve edebiyatın, insan yaşamları üzerine bu denli ilkel duygular uyandırmak için kurgulanmış olması, edebiyat eleştirisinden çıkıp ahlaki bir tartışmayı gündeme getirmeyi bile gerektiriyor. Kitabın ele alış biçimiyle, İsrail-Filistin ilişkileri üzerine yapılabilecek siyasi ve ideolojik bir eleştiri de ayrı bir yazı konusu olabilir. Estetik kuramcılarından Colinwood’a göre, kötü bir sanat eseri bir insanın duygusunun anlatımını yapmaya çalışan fakat başaramadığı bir eylemdir. Sözde sanatta böyle bir başarısızlık sözkonusu değildir, çünkü anlatma teşebbüsü yoktur, başarılı ya da başarısız başka bir şey yapma teşebbüsü vardır. Ne yazık ki, Osman Aysu’nun “Çöl Akrebi” romanı, başka bir şey yapma teşebbüsünde bulunup, bu teşebbüsünde bile başarısız kalan bir kitap.

Hayatım – Agatha Christie / A. Ömer Türkeş

Dünyanın en popüler polisiye romanı yazarlarından biriydi Agatha Christie. 1976 yılında ölmesine rağmen aradan geçen otuz üç yıla rağmen popülerliğini korudu. Roman, hikaye ve oyunlarıyla geride bıraktığı 100’den fazla eserin dünyanın hemen her ülkesinde yapılan yeni basımları, bir zamanlar “Ölüm Düşesi” ünvanıyla anılan Christie’ye yeni hayranlar kazandırıyor. Ancak bu yazıda ele alacağım kitabı bir Agatha Christie polisiyesi değil. 1950 yılında Irak’ta başlayıp 1965 yılında İngiltere’de tamamladığı “Hayatım”da, Agatha Christie’nin hayat hikayesini anlatıyor.

Tam on beş yıl süren ve yazarın hayattayken yayımlamadığı otobiyografik notları yayıncısı tarafından aradaki kopukluklar biraz olsun giderilmiş olarak derlenip yayına hazırlanmış. Okuyucular aradaki kopukluklardan ve yazarın hayatının kalan on bir yılının eksikliğinden dolayı huzursuzluk hissedebilirler. Bu huzursuzluğu sonsöz bölümünde şu sözlerle gideriyor Christie:

O zamanlar neler yazdığıma baktım ve tatmin oldum. Yapmak istedi­ğimi, yaptım. Uzun bir yolculuktaydım. Bu pek de geçmişe yapılmış bir yolculuk değil, daha çok ileriye yolculuk sayılmalı. Zaman ve yer kavramlarıyla kısıtlı kalmadım. Dilediğim yerlerde oyalandım, hatırlamak istedik­lerimi hatırladım, özellikle de nedense anlam taşıyan saçmalıklarımı sıra­ladım. Biz insanlar, böyle yaratılmışız. Ve şimdi yetmiş beş yaşıma geldiğime göre, dunnanın tam zamanı di­yorum. Çünkü hayat söz konusu olduğunda, söyleneceklerin hepsi bu kadar. Şimdi ödünç zamanla yaşıyorum, bekleme odasında, eninde sonunda gelecek çağnyı bekliyorum. Sonra, bundan sonrakine geçeceğim, tabü o da her ne ise.

Bir Avuç Anı

Alıntıdan da anlaşılacağı gibi, polisiye romanlarından farklı bir yöntem izleyen yazar belleği doğrusal zamandan özgür kılan bir anlatımı tercih etmiş. Anlatılan zamanla anlatı zamanı arasında gidip gelen, o zaman yaşananlara yazıldığı zamanın düşüncelerini ekleyen, yorumlayan, kimi zaman gülümseyen olgun ve çok kibar bir Agatha Christie portresiyle karşılaşacaksınız.

Bir polisiye romana başlamak üzereyken aniden fikir değiştirip anılarını yazmaya karar veren Christie’nin kurgusal yerine serbest düzeni benimsemesi, “Hayatım”a –hele bir de Agatha Christie okuyucuysanız- büyük bir okuma hazzı katıyor. Çocukluk anıları, ailesi, arkadaşları, kuşu, köpeği, Fransa seyehatleri, okuma alışkanlıkları, ilk yazma denemeleri, ilk aşkları, ilk evlilik, annelik, dünya turu, yayımlanan kitapları, aldatılma ve boşanma, ölümlerle gelen kayıplar, yalnız başına çıktığı –Türkiye’yi de kapsayan- Doğu seyehati, kendisinden genç bir adamla yaptığı ikinci evlilik, yazarlık kariyerindeki başarılar… Velhasıl Agatha Christie’nin hayatından önemli kesitler sunan otobiyografisinde neşeli, daha doğrusu yaşam sevincini dışa vuran bir ton hakim. Bunun nedeni, hüzünlü anıların üzerini aradan geçen zamanda kazanılan başarıların ve huzurlu bir hayatın örtmesi. Mesela kocasından ayrılması sırasında yaşadığı –filmlere konu edilmiş- travmatik sürece hiç yer vermemiş. Pera Palas’ta geçirdiği günlerle ilgili birkaç satırda Doğu’ya doğru yol alan transit bir yolcunun basit izlenimleri var sadece. Ama Christie tam ve doğru bir otobiyografi yazmak istemediğini daha baştan söylemiş. Onun niyeti elini şöyle derinlere daldırıp bir avuç sıralanmış anıyı çekip çıkarmak…

Şimdi o bir avuç sıralanmış anıya biz de elimizi daldıralım ve kısa bir özet yapalım.

Christie, 1890 yılında, İngiltere kırsalındaki Ashville’de doğmuştu. Dedesinden kalan mirasla maddi durumları yerindeydi. Annesi babası, abisi, ablası, hizmetçiler, dadılar, büyükanneler, kırlara açılan büyük bir ev kalmış Christie’nin aklında. Muhafazakarlığıyla ünlenen Victoria çağının son yıllarında geçen çocukluğunda, bu çağın kadına verdiği role uygun bir zihniyetle yetiştirilecek, eğitimini evde aldığı derslerle tamamlayacaktır. Christie, sözünü ettiğim zihniyetle hayatı boyunca, kadın erkek ilişkilerinde gözlemlediği her türlü değişimle birlikte –kapışmasa da- hesaplaşır.

Babasını küçük yaşta kaybeden, abisi Güney Afrika’aki Boer savaşına katılan, ablası evlenen Christie, Ashville’deki büyük evde annesiyle yalnız kalır. Üstelik dededen kalan miras kesilmiş, maddi sıkıntılar başgöstermiştir. Bu onun annesine sıkı sıkı sarılmasına neden olacaktır. Belki de bu nedenle gönderildiği okulları bir türlü benimseyememiş her zaman evini, evde kitap okuyarak geçirdikleri saatleri özlemiştir. Mesleki bir eğitim almadan yetişir.

1914’de evlendiği Archibald Christie (Archie) de hava kuvvetlerinde çalışan yoksul bir delikanlıdır. I.Dünya savaşı da başlamak üzeredir. Ancak aşkları her türlü zorluğu göğüslemelerine yeter. Archie cepheye yollanır, Agatha ise Torquay’daki kızılhaç hastahanesinde eczacı olarak çalışır. Eczacılık dönemi Agatha Christie’nin hayatında bir dönüm noktası olacak, zehirler ve ölümler hakkında elde ettiği bilgiler onu bir dedektif romanı yazmaya yönlendirecektir. Savaştan sonra yeni bir dönem başlar; 1919’da kızı Rosalind dünyaya gelir. 1920’de ilk romanını tamamlar (“The Mysterious Affair at Styles” – “Styles’deki Esrarengiz Vak’a”-) ve kocasının bulduğu iş sayesinde Kanada’dan Avustralya’ya kadar dünyanın dört bir yanını dolaşır.

1926 yılına kadar süren bu mutlu ve hareketli günler kocasının bir başka kadını sevdiğini söylemesi üzerine noktalanacak, hemen ardından annesini de kaybeden Christie, sıkıntısının Şark Ekspresi ile Doğu’ya yapacağı seyehatle hafifletmek isteyecektir.

608 sayfalık “Hayatım”ın 442 sayfasına geldik. Şark Ekspresi ile  Turkiye üzerinden Suriye’ye oradan Mısır’a geçen Christie’nin Mısır’da arkeolojik kazılar yapana Max’le tanışması,  kendisinden çok genç olan Max’ın ısrarlarına dayanamayıp evlenme kararı, II.Dünya Savaşı sırasında Londra’daki University College Hastahanesi’nde hemşirelik yaptığı zamanlar, roman yazmayı sürdürmesi, Doğu’ya yeni seyehatler ve ardı ardına kazandığı başarılar çok daha hızlı geçilmiş.

“Hayatım”ın noktalandığı 1965 yılından sonrasını da hatırlatalım: 1967 yılında British Detection Club başkanlığına seçildi, 1971’de Kraliçe’den asalet ünvanı (Dame of The British Empire) aldı. 12 Ocak 1976’ da Oxforshire’daki  Wallingford’da öldüğünde, 56 yıl süren yazı serüveninde geriye  67 polisiye roman, 17 hikaye kitabı, 21 polisiye oyun bırakmıştı. Ayrıca Mary Westmancott müstear adıyla yazdığı altı aşk romanı da bulunuyor.

Hayatından Yazdıklarına

Bir yazarın otobiyografisini okurken hayatıyla yazdıkları arasında bağlar kurmak, neden polisiye yazdığının cevabını aramak, karakterlerinin hayatındaki karşılığını aramak kaçınılmazdır. Agatha Christie’nin otobiyografisi bu konuda büyük bir hazine sunuyor meraklısına. Mesela mekanlar; Ashville’deki ev, İngiliz kırsalının sakin atmosferi, sonra uzak diyarlar Avustralya, Şark Ekspresi’nin geçtiği topraklar, Irak, Mısır izlenimleri okuyucuları için çok tanıdık gelecek. Özellikle hayatının her anında dilinden düşmeyen Ashville’deki ev. Christie polisiyelerinin büyük çoğunluğunun İngiliz kırsalında geçmesinin nedensiz olmadığını hatırlatıyor. Soylu, ya da zengin sınıfa mensup insanların evleridir anlattığı. Bu evleri, bu insanları içeriden yazdığı hemen anlaşılıyor. Anlaşılan bir diğer husus romanlarında toplumsal eleştiriye yer vermeyişi. 600 sayfalık anılarda İngilterenin sosyal ve iktisadi yapısına hiç değinmediği gibi gezdiği yerlerdeki halkın ekonomik durumunu da gözlememiş, daha doğrusu anıları içine almaya gerek görmemiş.

Polisiye roman yazma kararını verdiği günlerde askeri hastahanenin eczahanesine çalıştığını söylemiştim. Gerçekten de zehirler hakkında okuyucusunu bile fikir sahibi yapacak düzeyde bilgilidir. Arsenik ve siyanür gibi herkesin bilebileceği zehirler değil, adını ilk kez onun sayesinde duyacağınız organik ve sentetik egzotik zehir çeşitleri ile tanışabilirsiniz Christie polisiyelerinde. Bu zehir bilgisi sayesinde daha ilk romanlarında cesaret verecek eleştiriler aldığını eklemiş anılarına.

Edebiyat açısından daha da önemlisi ona ilham veren ya da yol gösteren yazarları ve kitapları, iki ünlü detektifini –Hercule Poirot ve Mis Marple’ı- yaratma süreçlerini ve yayıncılarla olan ilişkilerini yani kitaplarının yayımlanış hikayelerini uzun uzun anlatmış  olması.  Biraz uzun ama önemli ayrıntılar içeren bir alıntı yapmak istiyorum:

“Sanırım kitabın adı “The Mystery of the Yellow Room” idi. (Sarı Odanın Es­rarı) Kitap daha yeni satışa çıkmıştı, Gaston Le Roux adında yeni bir ya­zarın imzasını taşıyordu; romanda genç ve güzel bir gazeteci detektif var­dı, adı Rouletabille’di. Bu özellikle insanı şaşırtan romanlardan biriydi; iyi kurgulanmıştı, bazılarının haksızlık bazılarının ise haksızlık sayılabilir di­ye tanımlayacaklan türdendi. İnsan, ipuçlarının romanın içine dikkatle giz­lendiğini görebiliyordu…. Ablamla bu roman üzerinde uzun uzun konuştuk, birbirimize görüş­lerimizi anlattık ve romanın en iyilerden biri olduğuna karar verdik. Detektif hikâyeleri ablamla ikimizin uzmanlık alanımızdı. Madge, daha kü­çükken beni Sherlock Holmes ile tanıştırmıştı ve sonra da ben hep onun izinden gitmiştim. Ablamı izlemeye sekiz yaşındayken Madge’in bana okuduğu ve bayıldığım “The Levenworth Case” ile başlamıştım. Daha son­ra sıraya Arsene Lupin girdi, fakat ben onun maceralarını çok heyecanlı ve eğlenceli olmalarına rağmen gerçek detektif hikâyesi saymadım. Bir de çok beğenilen Paul Beck hikâyeleri vardı. The Cronicle of Mark Hewitt'”‘ ve şimdi de “The Mystery of the Yellow Room” vardı. Bu kitaplardan ilham alıp bir detektif hikâyesi yazmayı deneyeceğimi söyledim.”

Poirot’un neden Belçikalı olduğundan tutun da Hercule ismine layık görülmesine, Miss Marple’ın yaratılış nedenine, roman kişilerinin fiziksel görünüşleriyle isimleri arasındaki uyuma, romanlarındaki İngiliz sömürgelerinden dönen ordu mensubu ve muflis aristokratların kimlerden esinlenerek yaratıldığına, polisiye roman için uygun bulduğu karakter sayısına kadar pek çok yazarlık sırrını ifşa eden Christie, suç ve ceza, katil ve kurban hakkındaki düşüncelerini de belirtmiş. Aslında  cinayeti kötü ve mutlaka cezalandırılması gereken bir eylem olarak gören detektiflerinin romanlarda sarf ettiği sözleri hatırlatıyor;

Öldüren kişileri hemen yargılamam, fakat onlar toplum için zararlıdırlar; nefretten başka bir şey getirmezler ve ondan mümkün olduğu kadar çok şey almaya bakarlar. Ben onların böyle yaratıldıklarına inanmayı isterim, onlar bir yeteneksiz olarak doğmuşlardır, belki bu yüzden onlara acımak gerekir, fakat öyle olsa da onları başkalarından ayıramayız. Çünkü ortaçağlarda salgın hastalık olan bir köyden kaçmayı başaran adamın yakındaki başka bir köyde suçsuz ve sağlıklı çocukların arasına kanşmasına da ayrıcalık tanıyamayız. Suçsuzlar korunmalı, komşularıyla barış içinde ve yardımlaşarak yaşamalılar.

Bu açıdan bakıldığında, yazarın romanları protestan inancını taşıyan teolojik metinlerdir. Bütün Agatha Christie metinleri arasıda suçun cezasız kaldığı tek istisna, “Şark Ekspresinde Cinayet”tir. Ama, insaf edelim biraz; oradaki katil de gerçekten büyük bir kötülük yapmış, küçük bir çocuğu fidye için kaçırdıktan sonra öldürüp ailenin mahvına neden olmuştu…

Genç yazarları cesaretlendirecek bir yazarlık serüveni okuyoruz “Hayatım”da. Bugün birer Christie –hatta polisiye- klasiği sayılan ilk romanlarının birkaç yayınevi tarafından reddedilmesi, yayımlamaya karar verenlerin ise yazara neredeyse hiç denilecek kadar az bir telif ödemeleri anıların edebiyatseverler için en renkli bölümleri.

20.yüzyılda yaşamasına rağmen doğduğu 19.yüzyılın İngiliz hanımefendisi karakteristiğini yansıtan Agatha Christie’nin anılarını okuduktan sonra kanlı ve kaba öldürme sahnelerine neden hiç rağbet etmediği sorusu da siliniyor aklımızdan. Yazmaktan çok yaşamayı seven bir kadın için “Ölüm Düşesi” lakabı şimdi hiç sevimli gelmiyor…

Acı Kahve – Agatha Christie / A. Ömer Türkeş

İngiliz yazar Agatha CHRISTIE(1890-1976), cinayet edebiyatının “ölüm düşesi” diye anılır. 1926 yılında başlayan edebiyat yaşantısında, bir çoğu sinemaya da aktarılan 84 roman yazdı. Son iki kitabı ise ölümünden yaklaşık 20 yıl geçtikten sonra bulunan hikayeleri ve 1934’de sahnelenmek amacıyla yazdığı “Acı Kahve”siydi.

Iyi bir polisiye yazar, “oyunu kuralına göre oynayandır”. Bu kural, “aldatmadan şaşırtmadır”, ve A.Christie, bütün detektif romanları yazarları içinde, kuralın en başarılı temsilcisidir. Elbette, 500 milyonluk dünya satışı ile alanının tartışmasız birincisi, kraliçesi olduğunu da eklemek gerekiyor. “Ölüm Düşesi”, Türkiye’de uzun yıllar çok popüler olmuştu, öyle ki, adlarını bilmediğimiz bazı yerli yazarlarımız tarafından, sahte Christie romanları bile yazıldı, yayınlandı. Polisiye romanlar üzerine çalışmaları ile tanıdığımız Erol Üyepazarcı ile yapılan söyleşiden aktarıyorum, yazarın 84 özgün romanı olmasına rağmen, Üyepazarcı’nın arşivinde –Türkçe basılı- yüz otuz adet ayrı ve A.Christie imzalı kitap bulunuyor.

Polisiyede Agatha Christie üslubu

Agatha Christie, klasik polisiyelerin eski yunan trajedyalarından aldıkları olay, zamandan ve mekan birliğini tekrarlar. Bir tek olay –cinayet- etrafında, kapalı bir mekanda ve dondurulmuş bir zaman kesitinde olup biter her şey. Bu anlamda, öykünün hangi tarihte, hangi ülkede olup bittiği ilgi dışıdır. Aksi takdirde, yazarın yaşadığı sürece yinelediği kahramanının nasıl olupta yaşlanmadığı, sözkonusu ülkenin, kentin mekansal değişimlerinin öyküye yansıyış biçimi bir sorun olurdu. Yaklaşık 40 yıllık bir zaman diliminde, Agatha Christie’nin ünlü dedektifleri Hercule Poirot ve Miss Marple neredeyse hiç değişmediler. Mesela, 1934 tarihli “Acı Kahve” romanında, Hercule Poirot; “emekliydi gerçi, ama karşısına ilginç bir dava geldiğinde, ara sıra bu emekliliği bir kenara bıraktığı olurdu (…) Poirot’un yaşıtları, hatta daha gençler ölme çağına dayandığından, ölüm ilanlarını okumak da ruhunu karartıyordu” sözleriyle tanıtılır. Hercule Poirot’un olağanüstü yaşamı, bu tarihten itibaren 41 yıl daha sürer.

Yazarın konularının büyük çoğunluğu Ingiliz kırsalında geçer. Soylu, ya da zengin sınıfa mensup insanların evleri seçilmiştir. Zaman zaman yabancı bir ülkenin, uçak, gemi, tren gibi araçların da, olay mahalli olduğunu görsek bile, kahramanlarımız yine Ingiliz, mekan yine kapalıdır. Agatha Christie, kapalı mekanın sıkıcılığından kurtulmak için, okuyucusunu dışarı çıkarır, tarihi ve turistik yerlerde gezdirir, ama bunlar yalnızca hikayeyi renklendiren aksesuarlardır. Iyi bir Agatha Christie okuyucusu, hangi zehrin insanları nasıl etkilediği üzerine bir hayli bilgilidir. Arsenik ve siyanür gibi herkesin aşinalığı olanların dışında, adını ilk kez onun sayesinde duyacağınız organik ve sentetik egzotik zehir çeşitleri ile tanışabilirsiniz. Kanlı ve kaba öldürme sahnelerine hiç rağbet etmemiştir. Zaten, estetize edilmemiş bir cinayet, Hercule Poirot gibi “snob” bir detektifinin de ilgisini çekmezdi!

“Ölüm Düşesi” için toplumsal eleştirinin söz konusu olmayacağını tahmin etmişsinizdir. Onun detektifleri için, ne olursa olsun, cinayet kötü bir eylemdir ve mutlaka cezalandırılmalıdır. Özel detektiflerden çok daha acımasızdır onlar. Cezanın mutlaka polis ve adalet tarafından yerine getirilmesi de gerekmez. Poiriot, biraz sempatisi varsa, katilin intihar etmesine izin verebilir. Son macerasında, hiç cezalandırılmamış bir “kötü”yü bizzat öldürür ve kendisi intihar eder. Bu açıdan bakıldığında, yazarın romanları protestan inancını taşıyan teolojik metinlerdir. Bütün Agatha Christie metinleri arasıda suçun cezasız kaldığı tek istisna, “Şark Ekspresinde Cinayet”dir. Ama, insaf edelim biraz; oradaki katil de gerçekten büyük bir kötülük yapmış, küçük bir çocuğu fidye için kaçırdıktan sonra öldürüp ailenin mahvına neden olmuştu…

Aslında bütün Christie metinleri ve kurguları, birbirlerine -özellikle karakter davranışları olarak- benzerdir. Çünkü o, korku, intikam, hırs, kıskançlık, maddi tutkular gibi insani özelliklerle hareket ettirir kahramanlarını. Elbette, sonraki yıllarda ustalağı artmış, daha karmaşık ve psikolojik derinlikli polisiyeler yazmıştı. Yazının başında ölümünden yıllarca sonra yayınlanan iki kitabı; öykülerinden oluşan “Işıklar Sönünce” ve sahnelenmek amaçlı “Acı Kahve” de yazarın hayranlarının beklentilerini karşılıksız bırakmıyorlar, ama, eğer onu yeterince tanımıyorsanız, klasikleşmiş romanlarından bir tanesini, mesela “On Küçük Zenci”yi veya “Şark Ekspresinde Cineyet”i okumanızı öneririm.

At Hamlesi – Andrea Camilleri / A. Ömer Türkeş

“At Hamlesi”nde, yine çok sevdiği Sicilya’yı anlatıyor Camilleri.  “At Hamlesi”nde -belki de tarihi romanların gördüğü ilgiyi de hesaba katarak- 1870’li yıllara uzanmış; bugünün izini geçmişte sürüyor yazar. Değirmenlerin devlet denetiminde olduğu, değirmencilerin ağır vergilerden kurtulmak için kasabanın bütün eşrafı, avukat, emniyet müdürü ve jandarma komutanı, kısacası bu gelirden çıkar elde edebilecek bütün herkesle  işbirliği yaptığı bir zaman diliminde, kasabaya son atanan temiz ve dürüst devlet memuru/müfettiş Bovara Giovanni ile tanıştırıyor bizi. Sicilya’da mafya ilişkilerinin nasıl bir doğallık içerisinde yürütüldüğünü mizahi bir dille vurgulayan Camilleri, kurulmuş düzenin önüne dikilenlerin başına gelecekleri şaşırtıcı bir basitlikle sergiliyor. Neyse ki hem dürüst hem de akıllı bir adam Giovanni. Üstelik Kuzeyden gelmesine rağmen Sicilya’yı, Sicilya’nın kendine özgü kurallarını iyi biliyor. Hiç bir zaman içine alınmayacağı, gerçeklerin ifşa edimeyeceği bir halkı doğrudan polis gücüyle boyun eğdirmektense, tam bir satranç oyuncusu gibi oynuyor oyununu.

Sicilya’nın toplumsal dramını tarihsel geçmişi içerisinde polisiyelere özgü bir kurguda anlatan Camilleri, adaya dışarıdan gelen bir müfettişin yürüttüğü mafya cinayetini, merak ve heyecan ögelerini sonuna dek kullanarak işlemiş ve iki ayrı İtalya arasındaki köklü kültür ve davranış ayrılıklarını ortaya koymuş. Klasik polisiyelerin aksine, dış mekanların, insan tiplemelerinin ve sosyal farklılıkların önemli birer anlatım unsuru olduğu bu romandaki yer ve şahıs adlarını değiştirdiğinizde, karşınızda Türkiye’yi, Susurluk’taki tetikçi-siyasetçi-emniyetçi üçlüsünü bulabilirsiniz. Metni Sicilyalı’laştıran, karakter çizimlerindeki canlılık olmuş. Hırsları, cinsellikleri, coşkulu davranışları, öfkeleri, intikam tutkularıyla, bu toplumun cinayetlerle bağı olabilecek her kesiminden insanı resmi geçit yapıyor önümüzde.

Romanın biçimsel yanı da ilgi çekici. Uzun bir bölümde, olayların gelişimini ve çeşitli iktidar gurupları arasındki ilişkileri, romanda yer alan karakterlerin birbirlerine yazdıkları mektuplardan çıkarıyoruz. Ayrıca hikaye boyunca cinsellik de hiç ihmal edimemiş. Çok açık bir anlatım olmasa da, insani davranışların belirleyici dinamiklerinin başında geliyor cinsellik.

Mafyanın ekonomik, toplumsal ve siyasi örgütlenmesinin artmasına paralel olarak, gözünü toplumdaki suça dikmiş olan cinayet romanlarının yapısında da önemli değişikler olması kaçınılmazdı. Bunlardan en önemlisi, bireysel insani itkilerle işlenen “artistik cinayetin” yerini, ekonomik nedenlere dayalı “kanlı katil” olaylarının almasıydı. “At Hamlesi”, işte bu yeni nesil polisiyeleri arasında bir yerde değerlendirilebilir. Artık, “şiddet, örgütlü suçun başlıca amacı değil, karı en çoğa çıkarma hedefinin araçlarından birisi” ve siyaset suç örgütünün ayrılmaz bir parçasıdır.   Ne kadar tanıdık değil mi?

Montalbano ile Bir Ay – Andrea Camilleri / A. Ömer Türkeş

Kitapta otuz hikaye var. Yazar, “her hikayeye bir gün verirseniz, Komiser Montalbano ile otuz gün birlikte olacaksınız” diyor okuyucusuna. Ama, ince bir mizah içeren ve kendine özgü bir adli vakalar demeti sunan bu hikayeleri bir solukta okuyabilirsiniz.

Andrea Camilleri, kahramanı Montalbano’nun merceğinden Sicilya gerçeğini yansıtıyor. “Komiserin içine karıştığı otuz olayın hepsi neyse ki kanlı değil, gerçek olmayan hırsızlıklar, eşler arasındaki sadakatsizlik, hafıza araştırmaları gibi konular da var”. İtalya’nın; feodal ilişkilerin tümden tasfiye edilemediği ve Mafya’nın neredeyse yasal bir güç sayıldığı bu en geri kalmış bölgesinde yaşanan “gündelik” olaylar, herhalde polisiye kurgularda bulabilirdi en iyi temsilini. Kahramanımız ise tam bir filozof..! Sicilya’nın, Sicilyalı’ların ruhunu çok iyi tanıyor. Bir çok öyküde kafasını yormuyor bile. Kadın-erkek ilişkilerinin veya maddi çıkarların insanları nelere sürükleyebileceğini farkında. Aslında, yüce bir adalet duygusu falan da yok Montalbano’nun. Suçluları yakalamış olmaktan dolayı mutlu olmadığı gibi, bazı cinayetler hakkında katile neredeyse hak veriyor. Çünkü o da bir Sicilyalı ve Sicilya’daki farklı adalet anlayışına inanıyor. Bir yönüyle, orta sınıf Fransız insanının temsili olan ve detektifliği meslek kabul eden Maigret’i andırıyor. Ancak Maigret kadar ciddi de değil. Eğer bir akrabalık aranırsa, Montalbano’ya en uygun çözümleyici tipi olarak Borges’in Don İsiodore Parodi’sini gösterebiliriz. Camilleri’nin esprili hikayeleri ve hayat yorgunu komiseri, Borges’in Bustos Domesq müstearı ile yazdığı polisiye öykülere çok yaklaşıyor. Çetin Altan’ın “Rıza Beyin Polisiye Öyküleri” ile de benzerlikler kurulabilir.

Polisiye tarihinde İtalyan, İspanyol ve Arjantin’li yazarların farklı bir yeri var. Bu ülkelerin -Türkiye karşılaştığımız olaylara çok benzeyen- toplumsal yaşama bulaşmış suçlarını polisiye hikayelere döken yazarları, yeni ve canlı bir atmosfer kattılar roman dünyasına. Suç örgütleri ile iç içe girmiţ bir yaţantiyı ve bu yaşantıdan doğan toplumsal sorunu en derinden hisseden İtalya’da, L.Sciascia, A.Tabucchi, G.Scerbanesco gibi yazarlar, yeni akımın öncülüğünü yaptılar. Andrea Camilleri, mizaha biraz daha ağırlık vererek ama L.Sciasca kadar Sicilyalı kanıyla katılıyor onların arasına.

Sicilya’nın her toplumsal kesitinden, her meslekten, yaşlı, genç, kadın, erkek, pek çok tip çizen yazar, klasik polisiyelerin aksine, dış mekanları, bu Sicilya kasabasının sokaklarını, evlerini son derece canlı bir biçimde canlandırıyor. Sicilya hayatına sinen şiddet, “Montalbano ile Bir Ay”da toplanan otuz hikayenin ana temasını oluşturuyor. Camilleri’nini komiseri, klasik polisiyelerde olduğu gibi, ahlaki bir sorgulama yapmıyor suçlular hakkında. Ancak bu kez önemli bir fark var. Buradaki sorgulamayış, yazarın meselesinin karmaşık bir muammayı çözümleme amacıyla sınırlı kalmasından kaynaklanmıyor. Motalbano, suç işleyen hemşerilerini sorgulamayarak, Sicilya’da sürüp giden yaşamın kendisini sorgulamış oluyor. Suçlar ve cinayetler, o toprakların yüzlerce yıllık siyasi/toplumsal/ekonomik tarihini taşıyorlar çünkü…