Morel’in Buluşu – Adolfo Bioy Casares / A. Ömer Türkeş

Çocukluğumda, hafta sonlarında  arka arkaya filmler oynardı sinemalarda. Türk sinemasından westernlere, Baytekin’den Karaoğlana kadar uzanan geniş bir yelpazede bir tek biletle dört, beş film izlemek mümkündü. Sinema salonuna seyirci çekmek için kapı önüne dikilen çığırtkanın sesi hala kulaklarımdadır; “Tekmili birden birarada”!… Adolfo Bioy Casares’in “Morel’in Buluşu” bu çağrıyı hatırlattı. Issız adaya sığınmış bir kaçak, gizemli –hayaletimsi- ziyaretçiler, tutkulu bir aşk, akıllara zarar bir labirent ve nihayetinde hikayenin metafizikten fiziğe doğru kayıp bilimkurgulara selam veren bir son. Borges’in kusursuz bulduğu entrikanın çözümüne tam olarak vakıf olamadığımı itiraf etmeliyim. Ancak öyle bir entrika ki, zaten yüz sayfayı bulmayan romanı bitirmeden kalkmanıza izin vermiyor. Bitirdiğinizdeyse olup bitenleri kavrayabilmek için bazı sayfalara geri dönmek ihtiyacı hissedeceksiniz.

Borges’in Gölgesinde

1914-1999 yılları arasında yaşayan Arjantinli yazar Adolfo Bioy Casares, Türkiye’de çok tanınan bir yazar değil. Sısnırlı tanınmışlığını Jorge Louis Borges’e borçlu olduğu bile söylenebilir. Üretken bir yazar olmasına rağmen bugüne kadar –doğrudan kendi imsasıyla yayımlanan- sadece iki kitabının çevrisi yapılmıştı. İkisi de roman türünde olan; “Morel’in Buluşu”(ilk baskısı 1990 yılında Gece yayınları tarafından) ve “Bir Fotoğrafçının La Plata Maceraları”(altıkırkbeş yayınları tarafından 2005 yılında). Metis yayınlarından çıkan “Don İsidro Parodi’ye Altı Bilmece”nin yazar hanesinde görülen Bustos Domecq, Casares ve Borges’in birlikte yazdıkları kitaplarda kullandıkları müstear bir isimdi. Bunun dışında edisyonunu Borges’le birlikte yaptıkları “Olağanüstü Masallar” derlemesi var(Mitos yayınları, 1995).

Oysa on iki hikaye kitabı, yedi romanı, makaleleri, tezleri, seyehat notları, mektupları, dev bir anı kitabı, Borges’le birlikte yazdıkları çok sayıda hikaye kitabı ve senaryoları olan Adolfı Bioy Casares, Arjantin edebiyat tarihinin elli yıllık bir süresine damgasını vurmuş, İspanyol edebiyatının en prestijli ödülü Cervantes ödülüne değer bulunmuş önemli bir yazardı. “Morel’in Buluşu”ndan önce üç hikaye kitabı yayımlanmış ama pek ses getirmemişti. Bu sıralarda Borges’le arkadaşlıkları hızla ilerliyordu. Edebiyatın merak, heyecan, eğlence, fantastik öğeler barındıran ürünlerine duydukları sevginin ortaklaşalığı, Casares’in ve Borges’in ürünlerine yansımıştır. Anlatı dilinden, üsluptan ziyade anlatılan hikayelere dair bir ortaklaşalıktı bu. Söz konusu yansımanın ilk örneği ve belki de en önemlisi olan “Morel’in Buluşu” Borges’in önsözüyle yayımlandığında, tam da onun önsözde işaret ettiği üzere, İspanyol-Amerikan edebiyatında gerçekten de büyük bir etki yaratacaktı…

Borges’le birlikte yazdıkları, yazarken de çok eğlendikleri –anlaşılan- polisiye hikayelerini çok sevmiştim. Bustos Domecq’in polisiye hikayelerinin devamı ne yazık ki Türkçeleştirilmedi. Borges’in eserlerinin toplu yayını sürmekle birlikte Borges’in büyük hayranlık duyduğu biricik dostu Casares’le ilgilenen olmadı. “Morel’in Buluşu”nun hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Erken Dönem Matrix’i(!)

Herhalde merakınız uyanmıştır. Daha fazla uzatmadan kısaca özetleyelim; Roman kahramanı haksız yere ölüme mahkum edilmiş bir kaçak. Hakkında korkunç felaket efsaneleri üretilen bir adaya bile isteye yerleşmiş ve yapayalnız çileli bir hayat sürdürmeye başlamıştır. Aslında ölümü beklemektedir. Olup bitenleri onun kaleme aldığı notlardan izliyoruz.

Yerleştiği adada terk edilmiş büyük bir bina(içindeki kıymetli, süslü eşyalar nedeniyle müze diyecektir binaya), küçük bir kilise ve bir havuz dışında hiçbir şey yok. “Müze”de eşyalardan başka kahramanımızın işlevlerini çözemediği makineler bulunuyor. Bunların dışında ise dışında verimsiz tropik bitki dokusu, ağaçlar, kuşlar, böcekler ve kurbağalar…

Her şey bir sabah duyduğu müzik ve insan sesleriyle başlar. Yakalanmamak için ağaçlık bölgeye saklanan kahramanımız “müze”ye yerleşmiş, yiyip içip eğlenen bir gurup insanla karşılaşır. İçlerinden biri, güzel bir kadın her gün sahile yalnız başına gelecek ve kahramanımızın yakınında kah manzarayı seyredip kah okuyarak vakit geçirecektir. Adam önce saklandığı kadına yavaş yavaş bağlanmaya başlar, aşık olur ve dikkatini çekmek ister. Ne var ki, her ne yaparsa yapsın kadın sanki görmezlikten gelmektedir. Diğer konuklarla da istemeden de olsa karşılaşır ama yine de fark edilmez. Adadaki doğal düzen de bozulmuş denizin gelgitleri artmış, sıcaklık yükselmiş, dahası gökyüzünde ay ve güneşin iki görüntüsü belirmiştir. Sanrılar geçirir kahramanımız; öldüğünü, bir hayalete dönüştüğünü  bile düşünür. Ancak bir gece “Müze”ye girip konukların toplantısına kulak misafiri olduğunda olayların ardındaki gizemi çözecek, sanal bir gerçekliğin içine düştüğünü öğrenecektir. Morel’in icat ettiği bir aletin perdeye, karanlığa ihtiyaç bırakmadan yarattığı üç boyutlu görüntüler, adada çok önceden yaşanmış bir haftalık bir süreyi sonsuza dek tekrarlamaktadır. Görüntüsüne aşık olduğu kadına duyduğu aşkı sonsuz kılabilmek için kendisini de filme katmak isteyecektir kahramanımız…

Entrika Gerçekten Çözülüyor mu?

Sonucu öğrendiğimizde başa dönüyor ve adanın lanetli ününü yaratan olayların Morel’in icat ettiği aletin çalışmasıyla başladığını öğreniyoruz. Kahramanımız tanıklık ettiği bilimin yarattığı bu inanılması güç olayları başkalarına ulaştırmak için yazmaya karar vermiştir. Öyleyse adaya birilerinin ulaştığını ve defteri bulduğunu düşünüyoruz. Ama o takdirde kimi yerlere muhalefet şerhi düşerek anlatıcıyı düzelten yayımcının bu konuda da bir şeyler söylemesi gerekmez miydi? Bu tutarsızlıktan yola çıkarak olup bitenlerin adadaki adamın akıl sağlığını yitirmesi sonucu gördüğü hayallerin mahsülü olduğunu düşünmek de mümkün.

Anlatıcının ve anlatılanların tekinsizliği/güvenilmezliği gerçek ve kurmaca, edebiyatla oyun arasındaki ilişkiyi deşeleyen Borges’in de sevdiği bir tarzdı. Ayna oyunu, kahramanımızın müzede düştüğü labirent yine Borgesvari öğeler. Ama romana damgasını vuran bir düşünce var ki, hikayenin Borges’in oyunlarından ziyade Adolfo Bioy Casares’in hayata bakışından filizlendiğini ortaya koyuyor.  Yıllar sonra onuruna verilen bir davette, yaşlı Casares şunları söyleyecektir; “”koşullarına bakmadan imzalardım bir sonsuz yaşam sözleşmesini”. “Morel’in Buluşu” romanının kahramanının bu buluştan beklediği de sonsuz yaşamdır. Aldığı notlar bu buluşun eksik yanlarının tamamlanması içindir.

2008 yılının bilgisayar teknolojisi ile donanmış, Matrix filmlerini izlemiş, sanal gerçeklik bahsinden haberdar ve hatta yaşanan anın sanallaştığına inanan okuyucusu “Morel’in Buluşu”nu 1940’ların okuyucularından çok daha farklı alımlayacaklar. Ancak maddi hayatı etkileyen sanal gerçeklik üzerinden genişleyen hikayenin çarpıcı bir bilimkurgu romanı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik teknoloji hala Casares’in öngördüğü aşamaya ulaşmamışken.

Casares basitçe gelecekte bilim ve teknolojnin sağlayacağı imkanlar üzerine kurmamış hikayesini. Aslolan az önce sözünü ettiğim “sonsuz yaşam” arayışı ve onun insan zihninde ve psikolojinde yarattığı etkiler. İşte hikayenin buralara açılan kapısıdır ki Borges’i önsözde psikolojik romanla macera romanı arasında kıyaslamaya götürecektir. Robenson Crueso ile başlayıp Jules Verne tarzına dönen “Morel’in Buluşu”nda maceranın yanı sıra insanın iç dünyasının tasviri de önemlidir. Borges’in Casares’in romanını yeni bir türün başlatısı olarak selamlamasının nedeni budur.

Borges Casares’in yakın dostuydu. “Entrikanın ayrıntılarını yazarıyla tartıştım, onu yeniden okudum; onu kusursuz olarak nitelemenin bir yanlışlık ya da abartma olacağını sanmıyorum” dediğinde kuşkusuz ikna edici. Bizim ise bu sonuca varmanız için hikayeyi çok didiklememiz gerekiyor. Keşke biraz daha ipucu verseymiş Borges. Ne var ki o Casares’in oyununa katılmayı yeğlemiş;

“Adolfo Bioy Casarés, belki de daha zor bir sorunu mutluluk verici bir biçimde çözüyor. Simgeden ve sanrıdan başka bir anahtar kabul etmez gibi görünen savurganlıklar Odisseus’unu kullanır, sonra bunları fantastik ama doğaüstü olmayan bir tek ön gerçeğe (postulat) dayanarak tamamiyle açıklar. Sınırlı ve henüz erken olabilecek açıklamalarda bulunma korkusu, konuyu ve uygulamadaki sayısız ve bilgece incelikleri araştırmamı yasaklıyor bana”

Polisiye bir koli vakası / Kanat Atkaya

Önce bir büyüğüm bana beş koli polisiye ganimeti gönderdi. Haliyle benimkiler eve sığmaz oldu. Ben de kendiminkilerden iki koli ayıklayarak, sevdiğim birine gönderdim. Şimdi onun gözünde çok kral bir insanım

Yaklaşık üç saat önce bu yazıyı yazmak için gerekli tertibatı oluştururken (çay yap, müzik ayarla, kediyi öteleyerek kanepede yer aç vb) kapı çaldı. Son üç-beş yıldır bahsi geçen, efsaneye dönüşen ganimet beş koli halinde eve ulaştı.
Ganimet derken durumu abartmadığımı, polisiye romanlara biraz olsun hayranlık besleyenler çok net anlayacak!
Hikaye şöyle gelişti…
Yıllar önce, o zamanki evime yakın oturan bir büyüğümün evine muhabbete gitmişim. İlk kez gidiyorum ama namını duymuşum; sayılı polisiye roman koleksiyonerlerinden birinin evi bu. Daha önce bu konuda epeyce laflamışlığımız var.
Eve girer girmez kitaplara yöneliyorum haliyle…
Kimileri bende var, kimilerini duymuşum ama ilk kez görüyorum, kimilerinden hiç haberim yok!
Özellikle 1950’ler ve 1960’larda başlayıp hemen ‘gümlemiş’, yok olmuş seriler dikkatimi çekiyor.
Bir, bilemediniz iki sayı çıkmış nefis cep romanları.
Kapak resimleri über-kitsch, baskı kaliteleri, ciltleri şişirme yapılmış ama çok iyi korunmuşlar.
Bir nevi polisiye roman cennetine düştüğümü anlamam için 1962’de yayına başlayan Akba Polis Romanları Serisi’nin tam takımından -hem de iki adet- bulunduğunu görünce anladım.

KEDİ LOGOLU KİTAPLAR

1979’da basılan 127’inci kitaba kadar izini bilirim ‘kedi logolu’ Akba Polis Romanları’nın.
Evde tek tük vardır ama hiç tam seri görmemiştim.
R.L. Goldman’ın ‘Mikrofondaki Cinayet’ini Davut Hayon çevirmiştir ve bu ilk kitap olmuştur.
Sonra yıllar içinde Carter Dickson, Ellery Queen, Len Deighton, Raymond Chandler, Erle Stanley Gardner, Conan Doyle gibi isimler ‘kuşaklar boyu polisiye’ şeklinde listeye katılmış.
Rahmetli Huysuz’un (Oğuz Aral’ın en sevdiği polisiye (daha çok kara mizah) romanlardan biri olan ‘İyi Ama Harry’yi Kim Öldürdü?’nün bu seriden çıktığını çok iyi biliyorum.
Çünkü Huysuz, Hitchcock’un film yaptığı bu hikayeyi (The Trouble With Harry, J.T.Story) bana hediye etmişti.
Neyse misafirliğe gittiğim eve dönelim.
Büyüğüm, kitaplar üzerine laflarken “Bir gün düzenleme işini yapacağım; çiftleri sana postalayacağım” diyor; “Bana uyar” cevabını veriyorum.
İçimden “Yollanır mı o kuzular?” desem de çaktırmıyorum.
İşte üç saat önce o kuzular 5 koli halinde eve ulaştı.
İlk koliden ‘Nik Farley’ (Gizli Ajan Yayınları) çıkınca kafadan sersemledim.
Ümit Deniz’in kahramanı Murat Davman’ın özellikle ‘Tanrının Gözyaşları’ adlı kitabını severdim, evde duruyor zaten.
Fakat aynı kahramanın ‘Günün Kitapları’ serisinden çımış ‘Sessiz Harp’ ve ‘Azrailin Habercisi’ni bilmiyordum; koliden çıkınca evde Apaçi dansı yapmak istedim.
Milliyet’in meşhur Kara Dizi’sinden eksiğim kalmadı, fazlam var. Yani ikinci koli itibariyle durum bu!
Kartal Yayınları’nı bilmezdim, Senton Blake’i tanımamıştım, müşerref oldum.

MİLYONLARIN OKUDUĞU GÜZELLİKLER

‘Dü-De-Ro’ yani ‘Dünya Detektif Romanları’ serisinden hiç görmediğim kitaplara ulaştım.
‘Aydabir Polis Romanları’, ‘Ekicigil Yayınları’, ‘Hadise Yayınları’ndan çıkan mini Conan Doyle’lar, ‘Milyonların Okuduğu Eserler’, ‘Nebioğlu’ güzellikleri, Yalçın Ofset klasikleri…
Vâ-Nû’nun AK Kitabevi’nden çıkan enfes kapaklı ‘Tuzaktaki Kaplan’ı…
Tabii her nimetin bir külfeti var. Mesela nereye koyacağım ben bu kadar kitabı?
Böyle bir alan yok evde. Zaten son üç taşınmada kademeli olarak konvansiyonel silahlarda kademeli azaltma yapmışım, kitap ve dergi koleksiyonları dağıtmışım…
Zor durum, zor seçim!
Sonunda sıkı bir tasnif, sıkı bir ayıklama operasyonu kararı aldım.
Bende olanları ayırdım, kendi içinde çift olanları ve ilgi alanıma ‘çok’ girmeyenleri de ekleyince yarısını yeniden kolilemiş oldum.
Fakat yetmez. Kalbim kan ağlayarak Nick Carter, Hayat Polisiye Serisi ve bazı Ian Flemming’leri falan filan da ayırdım.
Neticede iki kolilik malzemeyi kendime ayırdım, gerisini kolilere yerleştirdim.
Operasyon sonrası, kitapları yollayan büyüğümü aradım ve rapor sunduktan sonra “Ne yapacağım bu kolileri?” diye sordum.
“Sen de seven birine vereceksin” dedi.
Sözünü dinledim…
Şu anda bir arkadaşımın gözünde dünyanın en kral insanıyım!

Kaynak: Hürriyet

Eksik Parçaya Övgü – Antoine Bello / A. Ömer Türkeş

“Doğan Kitapçılık”ın ülkeler ve polisiyeler dizisi içerisinde yayınlanan romanlardan biriydi “Eksik Parçaya Övgü”. Ülke olarak Fransa görünmekle birlikte, Antonio Bello’nun metninin -Yunanlı yazar Markaris’in “Gece Bülteni” benzeri- ulusal özellikler taşıdığı söylenemez. Tersine, anlatılan hikaye ağırlıklı olarak Amerikan hayatını yansıtıyor. Zaten Bello’nun Boston doğumlu olduğu da görülüyor kapaktaki tanıtımda. Öyleyse şu soruyu sorabiliriz; ülke vurgusu Fransa olduğuna göre, Fransız edebiyatına/ruhuna daha uygun bir metin seçilemez miydi acaba?

Romana gelince… Hiç alışık olmadığımız türden bir muamma bekliyor okuyucuları. Yazar, polisiye tutkunlarını sanki bir düelloya davet etmiş. Cinayet romanlarında katili, katlin nasıl ve neden gerçekleştiğini çözeceğini iddia edenler, çok dikkatle okumak zorundalar “Eksik Parçaya Övgü”yü. Çünkü Antoine Bello, konu edindiği “yap-boz” oyunlarına dönüştürmüş metnini. Kırksekiz parçalık -bölümlük- bu metinsel “yap-boz”u yaratabilmek için, bölümleri birbirine karıştırmış. 1969 yılından 1995 yılına kadar süren hikaye düz bir zamansal çizgi izlemiyor. Size düşen, önce bu bölümleri doğru/anlamlı bir sıraya sokup “yap-boz”u -romanı- tamamlamak, ardından da muammayı çözüp katili bulmak.

Hikaye de oldukça ilgi çekici; hayali bir “yap-boz” tarihi kurguluyor Bello. ABD’de, beyzbol, basketbol, vb. pek çok hobinin toplumsal bir tutkuya dönüşmesi gibi, bu oyuna olan sevginin de patladığı bir geçmişi ince ince tasvir ediyor. Öyle ki, ikna oluyorsunuz uluslararası yap-boz karşılaşmalarına ve oyunun “efsanevi” ustalarının varlığına. Ancak her popüler alanda olduğu gibi, bu alanda da iktidar kavgaları baş gösteriyor. Yönetici elitlerin manipülatif faaliyetleri, ticari kaygılar giriyor işin içine ve elbette cinayetler… Elimizde, her birinin farklı olmak üzere, birer uzuvları kesilmiş beş usta oyuncu ceseti var. Gerisi size kalmış, bakalım “yap-boz”u tamamlayabilecek misiniz?

Baskerville’li William Birader (Guglielmo da Baskerville)

Üç Silahşörler’in gerçekte dördüncü şövalyenin öyküsü olduğu açıktır diyor Umberto Eco, Alfabeta dergisinin Haziran 1983 tarihli sayısında yayınlanan “Sonrası” adlı yazısında.

… Ve ilk olarak 1980’de İtalyanca yayınlanan, 1983’de İngilizce baskısı çıkan, 1986’da Sean Connery ve Christian Slater ile Hollywood’a taşınan, Türkçe yayınlanması ise nedense filme çekilmesiyle aynı seneye denk gelen fenomenal romanının isminin neden “Gülün Adı” olduğunu açıklıyor:

Sen ki ey gül, çayırda kızarıp
Kurumlanıyorsun
Kıpkırmızı, bürünmüş allara
Kır şen ve hoş
Ama mutsuz olacaksın
Nice güzel olsan da

Juana Ines de la Cruz

… Bernardo, ele alınan konuya (bir zamanlar büyük olan seyler, ünlü kentler, güzel prensesler, her şey hiçe dönüşür), yitip giden bütün nesnelerden elimizde yalnızca adların kaldığı düşüncesini ekliyor…

Sekiz (yoksa dokuz mu) kere okuduğum bu romanı her bitirişimde muhteşem bir yitip gidişin hikâyesi olduğunu daha şiddetle hissediyorum.

Ben polisiye okurum. Gülün Adı’nı ilk elime alışım da “polisiye” olduğu zannıyla gerçekleşti. Peki, Gülün Adı gerçekten bir polisiye miydi? Bu sorunun cevabını sekizinci okuyuştan sonra dahi verebilecek yetkinlikte olmadığımı size beyan edeyim ki; yazının geri kalanını okuyup okumama kararını yanlış varsayımlar altında vermeyin.

... Romanımın başka bir başlığı vardı, diyor Eco, “Suç Manastırı”. Bunu bir yana bıraktım, çünkü okuyucunun dikkatini yalnızca polisiye konuya çekiyordu ve baştanbaşa eylemden oluşan öyküler peşindeki bahtsız alıcıları onları kandıracak bir kitabın üstüne atılmaya sürükleyebilirdi…

Ansiklopedik kaynaklar, Gülün Adı’nın “1327 senesinde bir İtalyan Manastırında geçen tarihi bir polisiye” olduğunu açıklıyor.

… Bizi ürperten biricik şeyin, yani metafizik ürpertinin hoş bir şey gibi alınmasını istediğim için de (kurgu örnekleri arasında) en metafizik ve felsefi olanı, polisiye romanı seçmekten başka bir şey kalmıyordu bana…

Gülün Adı, seksenine varmış bir Benedikten rahibi olan Melk’li Adso’nun yeni yetmeliğinde başından geçen olaylar üzerine yazdığı bir Ortaçağ kroniği. Adso, Katolik mezhebinin tarikatları arasında ciddi politik çekişmelerin yaşandığı 1327 senesinin Kasım ayında Baskerville’li William ismindeki Fransisken rahibin çömezi olarak Kuzey İtalya’nın dağlarına konuşlanmış bir Benedikten Manastırına varır. Fransisken tarikatının “kıdemli” düşünürlerinden William, aynı hafta içerisinde Papa’nın temsilcileri ile tarikatının diğer ileri gelenleri arasında gerçekleşecek olan tarihi toplantıyı organize etmek ve görüşmelerde İmparator Ludwig’in görüşlerini dile getirmek üzere Manastıra heyetlerden önce ulaşmıştır. Tüm bu ağır siyasal görevlerin yanı sıra; Manastırın Başrahibi ricacı olunca, eski bir sorgucu olan William, kendisi gelmeden bir gün önce vuku bulan tatsız bir olayın çözümünü de üstlenecektir: Genç bir rahip ölü bulunmuştur…

… Bir roman yazdım, çünkü canım bir roman yazmak istiyordu… 1978 Mart’ında bir çekirdek düşünceden yola çıkarak yazmaya başladım. Bir rahip zehirlemek istiyordum…

William ile Adso yedi gün boyunca hikâyenin gotik dekorunda devam eden cinayetleri soruştururlarken; Eco, uzmanı olduğu Ortaçağ’ın mezhepler arası çekişmelerini de karakterler arasındaki tanrıbilimsel tartışmalar aracılığıyla ortaya koyuyor.

… Sözün kısası, sana Latince, az kadın, bol bol tanrıbilim, Grand Guignol’deki gibi litrelerce kan sunacağım, öyle ki, “ama yanlış bu, ben yokum bu işte!” diyeceksin…

“Baskerville” İngiltere’nin Neresiymiş?

Edebiyat dünyasının Gülün Adı’nın yayımı ile elde ettiği kazanımları saymak gibi nafile bir çabaya girişmeyecek bu yazı. Bu kazanımlar arasından tek bir tanesini cımbızla seçecek, polisiye dünyasındaki en anlatmaya değer dedektif karakterlerinden birini, Baskerville’li William Birader’i anacağız.

“Ama William’ı bir kez olsun betimlemek isterim;” diyor Adso ve bedensel tasvirler yapmadan önce, bir babaya duyulan hayranlıkla benzeşen hislerinin temizliğine dair teminat vererek devam ediyor:

“Boyu normal bir adamın boyundan uzundu; öyle inceydi ki, daha da uzun görünüyordu. Gözleri keskin ve içe işleyiciydi; ince ve hafif gagamsı burnu yüzüne tetikte bir adam anlatımı veriyordu (ileride sözünü edeceğim durgunluk anları dışında). Çenesi güçlü bir isteği açığa vuruyordu; Hibernia ve Northumbria arasında doğmuş olanlarda sık sık gördüğüm türden çillerle kaplı uzun yüzü ara sıra kararsızlık ve şaşkınlık anlamı taşısa da.”

Hikâyenin girişinden yapılan bu alıntının polisiye-severlere yapacağı çağrışımları netleştirmek için tam bir asır geriye gidelim ve 1887 senesinden bir alıntı daha yapalım:

“Boyu bir sekseni geçiyordu ve o kadar zayıftı ki, olduğundan da uzun görünüyordu. Yukarıda sözünü ettiğim uyuşukluk dönemleri dışında, bakışları keskin ve deliciydi; şahin gagasına benzeyen ince burnu, genel ifadesine bir tetikte oluş havası veriyordu. Kare şeklindeki çenesi de kararlı bir adamı ifade eden belirginliğe sahipti.”

1887 tarihli “Kızıl Dosya – A Study in Scarlet” polisiye dünyasının marka dedektifi Sherlock Holmes’ün edebiyat sahnesine ilk adımı attığı macera olup; Holmes’ün yoldaşı Dr. Watson’ın ağzından aktarılan yukarıdaki Holmes betimlemesini içeriyor.

Gerçekten de Eco, William karakterini Holmes kalıbından modelliyor:

… bir sorgucuya gereksinimim vardı, olasılıkla, büyük bir gözlem duygusu, belirtileri yorumlamakta özel bir duyarlığı olan bir İngiliz’e (metinlerarası alıntı)…

Dolayısıyla Holmes’ün William’daki yansımaları fiziksel çerçeveyle sınırlı kalmıyor:

“Belki elli bahar görmüştü; çok yaşlı sayılırdı; ama yorulmak bilmez bedeni, çoğu kez benim bile yoksun olduğum bir esneklikle deviniyordu. Üstüne aşırı bir etkinlik geldiğinde, enerjisi tükenmez görünüyordu. Ama zaman zaman, güçsüzlük anlarında, damarında bir yengeçlik varmış gibi geri geri çekiliyordu; onun hücresinde, ot yatağının üstüne uzanmış, yüzünün tek bir kasını bile oynatmaksızın, ağzından tek tük heceler çıkararak saatlerce yattığını gördüm.”

Kişilikteki benzerlik iyisiyle, kötüsüyle ve elbette alışkanlıklarıyla…

“Böyle durumlarda gözlerinde boş, dalgın bir anlatım belirirdi; onun, insana düşler gördüren uyuşturucu bir bitkinin etkisi altında olduğundan kuşkulanacak olurdum…”

“… yolculuk sırasında bazen onun bir çayırlığın kıyısında, bir ormanın eteğinde durup bir bitki (sanırım hep aynı) topladığını saklamayacağım; sonra dalgın bir bakışla onu çiğnemeye koyulurdu… Bir kez, ona bunun ne olduğunu sorduğumda, gülümseyerek iyi bir Hıristiyan’ın bazen imansızlardan da bir şey öğrenebileceğini söyledi…”

William Birader’in kökeni olduğu ifade olunan Baskerville; batı Avustralya’nın taşrasındaki küçük bir yerleşme olmadığına göre; elbette Sherlock Holmes’ün başrolde olduğu dört Conan Doyle romanı arasından belki de en ünlüsü, en çok TV ve sinema uyarlaması bulunan “Baskerville’lerin Tazısı – The Hound of the Baskervilles”e bir gönderme.

Fakat Baskerville’li William Birader’in ismindeki göndermeler Baskerville-Holmes bağlantısı ile sınırlı değil.

Yeni Başlayanlar için Skolâstik Düşünce

“William” da Kimmiş?

Katolik Hıristiyanlık dâhilindeki Fransisken tarikatı, Assisili Aziz Fransesko’nun yolundan giden, İsa’nın fakirliğini ideal benimseyen ve yer yer “Minorit” olarak da adlandırılan rahiplerden oluşan bir topluluk. Ortaçağ’da, özellikle de 14. yüzyılda Dominikenler başta olmak üzere büyük Katolik tarikatları ile Fransiskenler arasında yoksulluk tartışmaları cereyan ediyor ve bu tartışmaların politik yansımaları da Avrupa kıtası üzerindeki güç savaşlarının mazereti haline geliyor. Bu ortam içerisinde Fransiskenler, diğer tarikatlara kıyasla daha farklı ve belki de “modern” ideolojiler dile getiriyorlar ki; bazı büyük Ortaçağ düşünürlerinin bu tarikattan çıkması bu sebepten olsa gerek.

Dedektifinin gözlem ve yorumlama becerileri üzerine bilgi veren Eco, Bu niteliklere, ancak Fransisken çevresinde ve Roger Bacon’dan sonra rastlanır. diyor. Üstelik, göstergelerin gelişmiş bir kuramını ancak Ockham’cılarda buluyoruz…

Baskerville’li William’ın ismindeki ikinci gönderme, kendisi de İngiliz bir Fransisken olan ünlü filozof Ockham’lı William’a yönelik.

Ortaçağ teolojik dünyasının hâkim “vizyonu” olan skolâstik felsefe – kelime anlamıyla “okul felsefesi” – “doğru”nun (Tanrı tarafından yaratılan evrende tek bir doğru vardır) zaten mevcut olduğu düşüncesine dayanmakta ve felsefenin okullarda öğretilecek bir şey olduğunu söylemektedir. Aristo’nun fikirler (idealar) ve formlara (evrenseller) dayanan felsefesi, “Tanrının kusursuzluğu akılla kavranır” diyor. Bu ilham doğrultusunda skolâstik düşünür, yöntem olarak, dini kavranılır kılmak, – amiyane tabiriyle – dini temellendirmek için bir araç olarak felsefeyi kullanıyor. Yeni düşünceler üretme çabasından ziyade; zaten mevcut olan düşünceler arasından teolojiye uygun olanları “temellendiriyor”, uygun olmayanları ise “çürütüyor”. Bilgi, tanrısal gerçeğin kanıtlanmasına indirgeniyor.

Bu düşünce sisteminin çözülmesinde önemli rol oynayan “Nominalizm” ise, Ockham’lı William’ın öncülüğünde yükseliyor.

Kırmızı gül, beyaz gül, sarmaşık gül ve Isparta gülünün yanı sıra; çeşitli renk ve güzellikteki bütün güllerin üzerinden yaratıldığı bir de “gül” diye bir model var, diyor skolâstik felsefe. İşte Tanrı’nın zihnindeki bu gül, Aristo düşüncesindeki “evrensel” oluyor.

Nominalist düşünür ise, Aristo düşüncesinde yer alan formların-evrensellerin var olan gerçeklikten ziyade, sadece isim ve kavramlardan ibaret olduğunu söylüyor. “Çünkü”, diyor Okham’lı William, “Tanrı dünyayı yaratırken daha önceden var olan ve O’nun yaratıcılığına sınır getiren kavramlara göre hareket etmedi; onu özgürce, istediği biçimde şekillendirdi.”

“Başka zamanlarda onun evrensel kavramlardan büyük bir kuşkuculukla, bireysel nesnelerdense büyük bir saygıyla söz ettiğini işitmiştim;” diyor Adso, üstadını anlatırken, “sonradan bu eğilimin onun hem Britanyalı, hem de Fransisken oluşundan ileri geldiğini düşündüm.”

Gerçekten de hikâyenin girişinde Manastıra doğru yol alan Baskerville’li William Birader, telaşla koşuşturan rahiplerin, aslında Başrahip’in atı Brunellus’u aradıklarını tahmin edince; hem rahipleri hem de çömezi Adso’yu şaşırtıyor:

“ ‘… Bir şeyi uzaktan görüp de ne olduğunu anlamazsan, onu belli bir boyutu olan bir cisim olarak tanımlamakla yetinirsin. Daha yakına gelince, o zaman onu bir hayvan olarak betimlersin; henüz onun bir at mı, yoksa bir eşek mi olduğunu bilmesen de. En sonunda daha da yakına gelince, onun Brunellus mu, yoksa Niger mi olduğunu henüz bilmesen bile, bir at olduğunu söyleyebilirsin. Ancak doğru mesafeden onun Brunellus olduğunu (ya da adını ne koyarsan koy, onun başka bir at değil, o at olduğunu) görebilirsin. Bu da tam bilgidir; tekil olanın bilgisi… Böylece, henüz görmediğim bir atı tasarlamak için kullandığım kavramlar salt imlerdi; tıpkı kardaki toynak izlerinin ‘at’ kavramının işaretleri oluşu gibi; imler ve imlerin imleri, yalnız nesnelerden yoksun olduğumuz zaman kullanılır.’ ”

Ockham’lı William felsefedeki en büyük başarısını ünlü “Ustura” teorisi ile elde ediyor. “Ockham’ın Usturası”, diğer bir deyişle “Basitliğin Erdemi”, aslında yaratıların doğası hakkında bir görüşten ziyade bir çalışma yöntemi: Belli bir fenomeni açıklayan teorinin atılabilir unsurlarını “tıraşlamak” ve açıklamayı en basite indirgemek. Başka bir bakış açısıyla; birden fazla açıklamanın mümkün olduğu durumlarda en yalın ve en az varsayımlı olanı tercih etmek.

En basit açıklamanın yanlış olduğu örnekler, Ustura teorisini çürütecekmiş gibi görünse de; bu doğru değil. Çünkü ilk önce en basit açıklamayı sınamak, başka hiçbir faydası olmasa bile bize zaman kazandırır. “Zihnimizde ve dilimizde var olanlar” ile “gerçekte var olanlar” arasındaki farkı ayırt eder, gereksiz varsayım ve çıkarsamalarla uğraşmaktan kurtuluruz. En sık verilen örneklerden biriyle açıklarsak: “Nal sesleri duyduğumuzda atları düşünelim; zebraları değil.”

“ ‘Sevgili Adso,’ ” diye konuya giriyor Baskerville’li William, “ ‘ kesin bir zorunluluk olmadıkça, açıklamaları ve nedenleri çoğaltmamalı. Eğer Adelmo doğu kulesinden düşmüşse, birinin kitaplığa girmiş olması, karşı koymasına olanak vermeden ona vurması, sırtında cansız bir gövdeyle pencereye pek tırmanmanın bir yolunu bulmuş olması, sonra da pencereyi açıp zavallıyı uçuruma yuvarlamış olması gerekir. Oysa benim varsayımıma göre, Adelmo, Adelmo’nun istemi ve bir toprak kayması yeter. Böylece az sayıda nedenle her şey açıklanıyor.’ ”

William, Başrahip ile roman boyunca yaptığı tartışmalarda da “Ustura”yı büyük bir el becerisiyle kullanıyor:

“ ‘… kömür olmuş bir ağaç gibi apaçık bir sonuçla onu yakan yıldırım arasında bir bağıntı kurmakta bile zorluk çekerken, kimi zaman sonu gelmez neden, sonuç zincirlerinin izini bulmak, gökyüzüne değer bir kule yapmaya çalışmak kadar aptalca görünüyor bana.’ ”

“ ‘Bakın, bir adam zehirlenerek öldürülüyor. Bu bir veridir. Belli, yadsınamaz belirtiler karşısında, zehirleyenin bir başka adam olduğunu tasarlayabilirim… Ama bu kötü eyleme yol açmak için başka bir şeyin, bu kez insanca değil, şeytanca bir şeyin araya girdiğini tasarlayarak zinciri nasıl karmaşık bir duruma getirebilirim? Bunun olanaksız olduğunu söylemiyorum: Şeytan, tıpkı atınız Brunellus gibi bir yerden geçtiğini işaretlerle belli eder. Ama bu kanıtların ardına niçin düşeyim? Suçlunun o adam olduğu bilmek ve onu laik yargı organlarına teslim etmek yetmez mi?”

Hikâyesini oluştururken Eco’nun Ockham’lı William’ın düşüncelerini ne kadar merkezde tuttuğu, kendi söylemlerinde de belirgin:

… Bu arada, önce soruşturmacının Ockham’ın kendisinin olmasına karar vermiştim, sonra bundan caydım, Sayın Inceptor (Müptedi) bana sevimsiz gelir çünkü…

Yine de Eco, tüm sevimsizliğine karşın Ockham’ı kitabın dışında tutamıyor ve adaşları aynı zamanda da tanış yapıyor.

“ ‘ Şimdi Ruhani Meclis üyesi bir arkadaşıma yakın olduğunu işittim,’ ” diyor Baskerville’li William, “ ‘ Ockham’lı William’a.’
‘Onu pek tanımam. Hoşuma gitmiyor. Heyecansız bir adam. Yalnız kafa, hiç yürek yok.’
‘Ama güzel bir kafa.’
‘Belki; ama onu cehenneme götürecek.’
‘O zaman onu gene göreceğim orada; mantık üzerine tartışacağız.’ ”

Bir de “Bacon” Var

Fransisken tarikatının Avrupa medeniyetinin bugününe gelmesinde önemli rol üstlenen bir topluluk olduğunu belirtmek gerek. Zira doğa bilimleri ile teolojinin birbirine bağlanmasına her zaman karşı duran Fransiskenler, Rönesans’ı hazırlayan düşünceler geliştirmiş ve önemli bilim adamları yetiştirmişlerdir. Bunlardan en ünlüsü ise şüphesiz yine İngiliz bir Fransisken olan ve Latince “Doctor Mirabilis – Harika Öğretmen” olarak da tanınan Roger Bacon’dur.

Eflatun ve Aristo’nun düşüncelerine ilaveten İbn-i Sina ve İbn Rüşd gibi erken dönem İslam bilginlerinin çalışmalarından da ilham alan Bacon, skolâstik düşünceden uzaklaşıyor ve kendisini Yunanca, İbranice, Arapça gibi yabancı diller ile ampirik çalışmalara adıyor. Geliştirdiği fikirler ve yürüttüğü deneyler ile modern bilimsel yöntemlerin Avrupa kıtasındaki ilk temsilcilerinden birisi haline gelmesi uzun sürmüyor:

“Akıl kanıtlayıcı, deney ise veri toplayıcıdır. Güvenilir bilgiye ulaşmak için her ikisinden de yararlanmak gerekir. Çünkü akılsal kanıtlama tek başına yeterli değildir; doğruluğun deneyle denetlenmesi gerekir.”

Matematik, optik, hidrolik ve simya üzerine yaptığı çalışmalar ile pusula, mikroskop, teleskopu öncülüyor; buharlı gemi, denizaltı, roket, otomobil ve hatta uçağın icatlarını öngörüyor.

Baskerville’li William da elbette Harika Öğretmen’in yetiştirdiği dimağlardan birisi:

“ ‘ Yanılıyorsun, Ubertino,’ diye karşılık verdi William, büyük bir ciddilikle, ‘hocalarım arasında en çok Roger Bacon’a saygı duyduğumu bilirsin…’
‘Hani şu uçan makineler konusunda saçma sapan şeyler söyleyen,’ diye homurdandı Ubertino, acı acı.
‘Açık seçik bir biçimde Deccal’dan söz eden, dünyanın yozlaşmasında ve bilimin gerilemesinde onun belirtilerini sezen. Ama Bacon, kendimizi onun gelişine hazırlamamızın bir tek yolu olduğunu öğretti: doğanın gizlerini öğrenmek, bilimden insan türünün gelişmesi için yararlanmak. Otların iyileştirici erdemini, taşların yapısını inceleyerek, hatta senin güldüğün o uçan makineleri tasarlayarak Deccal’la savaşmaya hazırlanabilirsin.’ ”

“ ‘ … Adso, Roger Bacon’dan daha önce de söz etmiştim sana. Belki de gelmiş geçmiş en akıllı adam değildi, ama bilim sevgisini esinleyen umudu beni her zaman büyülemiştir…’ ”

William hocasından öğrendiklerini pratiğe de döküyor:

“Çatalın iki yanında, gözlerinin tam önüne gelen yerde, bir bardağın dibi gibi kalın, badem biçiminde iki camı tutan iki oval halka vardı. William gözünde bununla okumayı yeğliyor, doğanın ona bağışladığından, özellikle günışığı azalmaya başlarken ilerlemiş yaşının elverdiğinden daha iyi okuduğunu söylüyordu… Biri bu aracı keşfedip yaptığı için Tanrı’ya şükretmeliydi. Bunu bana, bilimin bir amacının da insan ömrünü uzatmak olduğunu söyleyen o hayran olduğu Roger Bacon’un görüşlerini desteklemek için söylüyordu.”

“ ‘… Bunu çözmeliyim.’
‘Çözülebilir mi?’ diye sordum hayranlıkla.
‘Evet, eğer Arapların biliminden biraz anlarsan. Şifre bilim kitaplarının en iyileri kâfir bilim adamlarının yapıtlarıdır; Oxford’da birkaçını okutabildim. Bacon, bilgi elde etmenin yolunun dil bilmekten geçtiğini söylemekte haklıydı…’ ”

“ ‘ … sözünü ettiğim makine olsaydı, hep kuzeyi gösterirdi; yönümüzü değiştirsek bile… Böyle bir makine yapıldı; bazı denizciler kullandılar bile. Onun yıldızlara ya da güneşe ihtiyacı yok; çünkü Severinus’un hastanesinde gördüğümüze benzer, demiri çeken olağanüstü bir taşın gücünden yararlanıyor bu makine. Bacon incelemiş onu…’ ”

Yeni Başlayanlar için 14.yy Katolik Dünyası

Ünlüler Geçidi

Baskerville’li William’ın roman boyunca dile getirdiği “modern” görüşler doğa bilim ve felsefeyle sınırlı kalmıyor; din bilim, politika ve yönetim biçimlerine de uzanıyor:

“Şimdi, diye sürdürdü William, mademki tek bir kişinin yasaları kötü yapma olasılığı vardır, birçok insanın yapması daha iyi olmayacak mıdır?”

“… çünkü şu yeryüzünde hiç kimse İncil’in ilkelerine uymaya işkenceyle zorlanamaz… Eğer İsa, din adamlarının zorlayıcı gücü elde etmelerini istemiş olsaydı, Musa’nın eski yasasıyla yaptığı gibi kesin ilkeler koyardı. Bunu yapmadı… Bütün bunlar, diye ekledi William, neşeli bir yüzle, Papa’nın yetkilerinin sınırlandırılması değil, tersine onun görevinin yüceltilmesiydi; çünkü Tanrı’nın hizmetkârlarının hizmetkârı, bu dünyada hizmet etmek için bulunuyor; hizmet edilmek için değil.”

Eco’nun William’ı bu şekilde konuşmak için görevlendirdiği düşünülebilir; hatta kendi ideolojilerini William üzerinden okuyucuya empoze etmeye çalıştığı suçlamasında dahi bulunulabilir. Fakat bu suçlamaya karşı Eco kendini savunuyor:

… beni çok eğlendiren bir şey var: ne zaman bir eleştirmen ya da bir okuyucu, kişilerimden birinin çok çağdaş şeyler öne sürdüğünü söylemiş ya da yazmışsa, bütün bu durumlarda, özellikle de bu durumlarda, 14. yüzyıl metinlerinden alıntılar kullanmıştım…

14. yüzyılda Fransiskenler ile Papa İoannes’in yandaşları arasında ciddi bir çekişme gerçekten de var. Yoksulluk üzerine teorik boyutta teolojik bir tartışma gibi görünen hadise, aslında dünyasal erkin kimin elinde bulunacağıyla ilgili beşeri bir sorun. İsa ile Havarilerinin dünyasal hiçbir mülk üzerinde sahipliğinin bulunmadığını iddia eden Fransiskenler, bir nevi Papa’nın yetkesine dil uzatmış oluyorlar ki; bu durumda, yönetimde ipleri elinde tutmak isteyen Papa ile zamanın en zengin tarikatlarından Dominikenleri karşılarına alıyorlar.

1322 senesinde gerçekleştirilen bir engizisyonun İsa ile Havarilerinin yoksulluğu görüşünü “sapkın” olarak değerlendirmesi; Ockham’lı William gibi önde gelen Fransiskenler tarafından protesto ediliyor. Bunun üzerine Papa İoannes Fransisken doktrinini yanlış ve “sapkın” olarak nitelemekte gecikmiyor. Ockham’lı William ile yandaşları dört yıl boyunca Avignon’da tutuluyorlar.

Uzun süren yazılı muhalefetler ve görüşmeler neticesinde; Papa tarafından tekrar tekrar Avignon’a huzura çağrılan tarikatın o dönemdeki lideri Cesena’lı Michele, uzun süren hastalık bahanelerinden sonra nihayet 1327’de celbe icabet etmeye karar veriyor.

1327’nin Aralık ayında Avignon’a varacak olan Michele, burada Papa tarafından zorla alıkonulacak; bir sonraki sene içerisinde Ockham’lı William ve tarikatın diğer bazı ileri gelenleri ile birlikte Paris’e kaçacaktır. İmparator tarafından koruma altına alınacak olan Fransiskenler, Papa tarafından aforoz edildikten sonra, kendileri de Papa’nın “sapkın” olduğunu ilan edeceklerdir…

Gülün Adı, çok hassas bir dönemde, 1327’nin Kasım ayında geçiyor. Yani Cesena’lı Michele Avignon’a varmadan az önce. Baskerville’li William, Michele’nin Avignon yolculuğunun öncesinde Papa’nın temsilcileri ile Fransiskenler arasında güvenliğin konuşulacağı sözde bir ön-toplantı organize edecek. Ve bu toplantı, şu işe bakın ki, her gün başka bir cinayetin işlendiği, dağ başında bir Manastırda gerçekleşecek. Neşeli bir hikâye, değil mi?

Hikâye bu kadar tarihi gerçeklik içinde geçince, tarihi kişilikler de ön-toplantıda bir bir boy gösteriyorlar. İki tarafın heyetlerini oluşturan kişilerin tamamı gerçek şahsiyetler. Ama bunların en ünlüleri elbette Cesena’lı Michele ile tarikatın aksakallarından Casale’li Ubertino.

“İtalya’ya gelmeden önce de, ondan hem de uzun uzun söz edildiğini duymuştum; İmparatorluk sarayında Fransiskenleri ziyaret ettiğimde daha da çok işitmiştim adını. Hatta biri bana, birkaç yıl önce ölmüş olan, o günlerin en büyük ozanı, Floransalı Dante Alighieri’nin birçok dizesinin, Ubertino’nun ‘Arbor vitae crucufixae’de yazdıklarının yorumundan başka bir şey olmayan bir şiir yazdığını söylemişti.”

… Ben kesinlikle bu anlamda bir tarihsel roman yazmak istiyordum; Ubertino ve Michele gerçekten var oldukları ve az çok gerçekten söylemiş oldukları şeyleri söyledikleri için değil, William gibi uydurulmuş kişilerin tüm söyledikleri ancak o çağda söylenmiş olacağı için…

Bir Ünlü Antagonist

Aslına bakarsanız Ubertino, ön-toplantı öncesinde de Manastırda bulunuyor ve William’ın soruşturacağı cinayetlere ilişkin rahipler arasında dolaşan dedikoduları eski dostuna çıtlatmaktan da geri durmuyor:

“ ‘Hayır, manastırın kötülüğü başka bir şey; onu çok bilende ara, hiç bilmeyende değil. Bir sözcüğün üstüne bir kuşku kalesi kurma.’
‘Bunu hiçbir zaman yapmayacağım,’ diye yanıtladı William, ‘Sorguculuğu bunu yapmamak için bıraktım.’ ”

Şimdi, dedektifimiz Baskerville’li William’ın Hollywood klişelerine kaçan geçmişinden bahsetmenin zamanıdır! Evet, William ‘tatsız’ tecrübeler neticesinde mesleği isteyerek bırakmış eski bir sorgucudur. (Burada ‘sorgucu’ tabiri ile engizisyon yargıcının kastedildiğini belirtelim.)

“ ‘Ama bunlar geçmişte kalan şeyler. Bu soylu görevi bıraktım; eğer bu işi yaptımsa, Tanrı istediği için yaptım…’ ”

Elini eteğini bu işlerden çekmiş sorgucumuz, Başrahibin ısrarları ile “göreve döner”. Tanıdık geldi mi?

“… İngiltere ve İtalya’da üstadımın sorgucu olarak görev aldığı bazı davalarda büyük bir insancıllıkla birleşen keskin zekâsıyla kendini gösterdiğinin eklendiğini de söyledi… ‘Birçok davada sanığın suçsuz olduğuna karar verdiğinizi öğrenmek beni çok hoşnut kıldı.’ diye ekledi Başrahip.”

William’ın, Oxford-Fransisken ekollerinin izindeki bir ideolog olarak dönemin soruşturma yöntemlerini onaylaması beklenemez:

“William bana birçok kez, sorgucuyken de, işkenceden her zaman kaçındığını söylemişti…”

“ ‘Birini suçlu bulduğum zaman,’ diye açıkladı William, ‘gerçekten öylesine ağır suçlar işlemiştir ki, tam bir gönül rahatlığıyla onu laik güçlere devredebilirim.’ ”

Bu kadar keskin çizgilerle çizilmiş bir geçmiş için elbette hikayede güçlü bir antagonist lazımdır. Bu kişi de, Papalık heyeti ile birlikte hafta ortasında Manastıra varacak olan, yine tarihi bir şahsiyet olacaktır: Dominiken tarikatına mensup, Ortaçağ’ın en ünlü sorgucusu Bernardo Gui.

“Başrahip karanlık, kaygılı bir görünüşle bizi bekliyordu. Elinde bir kâğıt vardı.
‘Conques Başrahibinden şimdi bir mektup aldım,” dedi, “İoannes’in Fransız askerlerinin komutanlığına getirdiği ve elçilerin güvenliğinin sorumluluğunu verdiği adamın adını açıklıyor. Asker değil, saray mensubu da değil; aynı zamanda heyetin bir üyesi.’
‘Çeşitli niteliklerin az rastlanır bir biçimde bir araya gelmesi,’ dedi William, tedirgin. ‘Kim bu adam?’
‘Bernard Gui; Bernardo Gui de diyebilirsiniz.’
William, ne benim, ne de Başrahibin anlamadığı, kendi dilinden bir ünlem koyverdi. Belki de anlamadığımız hepimiz için iyi oldu; çünkü William’ın ağzından çıkan sözcük açık saçık bir sözcükmüş gibi çınladı.
‘Bu iş hoşuma gitmedi,’ diye ekledi hemen. ‘… kovuşturmak ve yok etmekle görevli olanların yararlanması için ‘Practica officii inquisitionis heretice provitatis’ adında bir de kitap yazdı.’
‘Biliyorum. Kitabı biliyorum; bir öğretim harikası.’
‘Bir öğretim harikası,’ diye kabul etti William.”

Bernardo Gui’nin ‘Sapkınların sorgulanmasına ilişkin uygulama’ adındaki bu öğretim harikası, günümüzde bile az bulunur nitelikte bir demagoji öğretisi. Sorgulamanın, sorgulanan şahsın bilgisinin ve becerisinin ötesinde teolojik bir tartışmaya dönüştürülmesi ve bunun neticesinde sanığın lafebeliği ile mat edilmesi. İşte bu ibretlik öğretiden gerçek alıntılar:

“Sorgucu: Bir sapkın olmakla ve Kutsal Kilise’nin inandığının aksine inanıp aksini öğretmekle suçlanıyorsun.
Cevap: Efendimiz, biliniz ki bu suçlamalardan suçsuzum ve hiçbir zaman gerçek Hıristiyanlık dışında başka bir inanca sahip olmadım.
S: Kendi inancını ‘gerçek Hıristiyanlık’ olarak niteliyorsun, çünkü bizim inancımızın yanlış ve sapkın olduğunu düşünüyorsun.”
“S: Sana Kutsal Bakireden doğma Efendimizin çarmıha gerilmiş bedeninin dirilip göğe yükselip yükselmeyeceğini soruyorum.
C: Efendimiz, siz buna inanmıyor musunuz?
S: Tüm kalbimle inanıyorum.
C: Ben de inanıyorum.
S: Sen benim buna inandığıma inanıyorsun ki; benim sorduğum bu değil.”
“S: Bizim gerçek olduğuna inandığımız inancın aksine hiçbir zaman hiçbir şey öğrenmediğine yemin eder misin?
C: (Sanığın yüzü solar) Eğer yemin etmem gerekiyorsa elbette yemin ederim.
S: Sana yemin etmen gerekip gerekmediğini değil, yemin edip etmeyeceğini soruyorum.
C: Eğer yemin etmemi emrediyorsanız, yemin ederim.
S: Seni yemin etmen için zorlamıyorum; çünkü sen yeminlerin gayrimeşru olduğuna inandığından, günahını seni zorlayan bana aktaracaksın. Ama eğer yemin edeceksen, ben de bunu dinleyeceğim.”

Tarihi kayıtlar, Bernardo Gui’nin 15 yıllık görev süresi boyunca ‘sapkınlık’ ve ‘sapkınlara yaltaklık’ suçlamalarını değerlendiren 900’ün üzerindeki davada ‘suçlu’ kararına ulaştığını yazıyor. Laik makamlara teslim edilen bu suçlular arasından 42 tanesinin idam edildiği (dönemin favori idam yönteminin kent merkezinde ‘yakmak’ olduğunu hatırlatalım) yine bu kayıtlarda var.

Ününü istatistikleriyle hak eden bu tarihi şahsiyetin, zekâsını ve bilimsel yöntemleri ön planda tutan sorgucumuz William ile geçmişten gelen bir husumetinin olmaması, hikâyenin kurgusunda ciddi bir boşluk oluştururdu:

“ … William’la tanıştı ve onun kim olduğunu öğrenince nazik bir düşmanlıkla baktı ona; ama yüzünün gizli duygularını ele vermesini istemediğinden değil, kesinlikle William’ın onun kendisine düşman olduğunu sezinlemesini istediğinden… William onun düşmanlığına abartmalı bir içtenlikle gülümseyerek karşılık verdi ve ‘Ünü benim için ders olan ve yaşamımı esinleyen birçok önemli kararı almamda uyarıcı olan bir adamı uzun zamandır tanımak istiyordum.’ dedi. William’ın yaşamının en önemli kararlarından birinin sorguculuk mesleğini bırakmak olduğunu bilmeyen birisi için – oysa Bernardo iyi biliyordu bunu – övücü, neredeyse dalkavukça bir tümceydi bu. Bana öyle geldi ki, William Bernardo’yu imparatorluk zindanlarından birinde görmeyi ne denli istiyorsa, Bernardo da, onun bir kaza sonucu ansızın düşüp öldüğünü görmekten o denli hoşnut olurdu kuşkusuz…”

Heyetler arasındaki görüşmeler ve tartışmalar sırasında da hasımlar arasındaki gerginlik devam ediyor:

“O zamana kadar ağzını bile açmamış olan Bernardo Gui söze karıştı: ‘Düşüncelerini böylesine ustaca ve güzel bir dille açıklayan William Birader onları Papa’nın yargısına sunarsa çok memnun olurum…’
‘Beni ikna ettiniz, efendimiz Bernardo,’ dedi William. ‘Gelmeyeceğim.’ ”

William gittikçe çetrefilleşen cinayet örgüsü hakkında bir takım teoriler geliştirmekteyse de; Bernardo Gui’nin Manastırda bulunduğu dördüncü gün, – en azından dışarıdan bakanları tatmin edecek düzeyde – bir sonuca halen ulaşamamıştır. Manastır üzerindeki yetkesinin sallantıda olduğunu hisseden Başrahip durumdan son derece rahatsızdır. Böylece emrinde askerler olan Bernardo, cinayetlerle ilgisi olmayan bir takım zavallıları yakalayıp kovuşturarak hem kendi otoritesini dayatacak, hem de Fransisken heyetine gözdağı vermiş olacaktır.

William gerçek katilin halen Manastırda dolaşmakta olduğundan emindir; yine de ot yatağına uzanarak teoriler üretmek ve geceleri çömeziyle yasak bölge mahiyetindeki kitaplığa gizlice sızmak dışında elinden fazla bir şey gelmemektedir.

Ortaçağ Avrupa’sında Dedektiflik Zor

Bir de Kurmaca Antagonist

… Jorge’yi kitaplığa yerleştirdiğimde, katilin o olup olmadığını bilmiyordum henüz…

William’ın yedi gün boyunca peşinden koştuğu katilin, yani kurgusal antagonistin de dedektifin şanına yakışır niteliklere haiz olması gerek.

… Herkes Jorge’nin adının niçin Borges’i çağrıştırdığını ve Borges’in niçin bu denli kötü olduğunu soruyor bana. Bunu ben de bilmiyorum. Kitaplığı gözetleyen bir köre gereksinim duyuyordum (bu, bana iyi bir anlatı fikri gibi görünüyordu); kör bir kitaplık da ancak Borges’i yaratır; her şeyin bir bedeli vardır çünkü…

Jorge ile William hikâyede öyle bir dinamikle birbirlerine bağlılar ki; karakterlerini oluşturan nitelikler ya tamamen birbirinin zıddı ya da tamamen birbirinin aynısı, tıpkı bir yansıma gibi. Örneğin, kitap boyunca bilgi ve birikim olarak birbirleriyle yarışan karakterlerin ikisi de Ortaçağ bilim külliyatına hâkim:

“ ‘Sen ne olağanüstü bir kütüphaneci olurdun William.’ dedi Jorge hayranlık ve acılık karışımı bir sesle.”

Aslında karakterleri bu kadar birbirine yakınlaştıran; belki de ikisinin de inançlarınca günah sayılacak kadar zekâlarından gurur duymaları:

“O anda ölümcül bir savaşım için donanmış olan bu iki adamın, sanki salt birbirlerinin beğenisini kazanmak için davranmışlar gibi birbirlerine hayranlık duyduklarının ürpererek bilincine vardım. Berengar’ın Adelmo’yu baştan çıkarmak için sergilediği oyunların ve kızın bende istek ve tutku uyandırmak için giriştiği basit ve doğal davranışların, zekâ ve karşısındakini alt etme yeteneği bakımından, o anda gözlerimin önünde geçmekte olan, birbirleriyle konuşan bu iki adamın – deyim yerindeyse, birbirleriyle buluşmalar ayarlayarak, her biri nefret ettiği ve korktuğu öteki kişinin onayını gizlice umarak – yedi günde çözülmüş olan kışkırtma eyleminin yanında, hiç kaldığı düşüncesi geçti aklımdan.”

Fakat bu iki dimağ, farklı kutuplarda ideolojileri temsil ediyor. Jorge kitap boyunca sürecek tartışmalarda vahiylere dayanan bir hayat görüşünü idealize ederken; William tümdengelim uslaması yaparak ona karşı duruyor:

“ ‘Bir katil olduğunu kendi kendinden gizlemek için, bütün bunların tanrısal bir tasarıya göre olup bittiğine kendini inandırmaya çalışıyorsun.’

‘Ben hiç kimseyi öldürmedim. Hepsi de, işledikleri günahlardan ötürü, kendi yazgısına uygun olarak öldü. Ben yalnızca bir araçtım… Lanetlenme tehlikesini göze alıyorum. Tanrı beni bağışlayacaktır; çünkü O’nu yüceltmek için böyle davrandığımı biliyor. Görevim kitaplığı korumaktı.’… ”

Tüm bu cinayetlerin, Aristo’nun yazdığı rivayet olunan, ama günümüz kütüphanelerinde bulunmayan ‘Güldürü Üzerine’ isimli eserinin Manastırdaki son kopyası aşkına işlendiğini de bu arada öğreniyoruz.

… kitaplar her zaman başka kitaplardan söz ederler ve her öykü daha önce anlatılmış bir öyküyü anlatır…

“ ‘… Güldürüden söz eden birçok başka kitap var; gülmeyi öven birçok kitap da. Niçin bu kitap içini öylesine korkuyla dolduruyordu?’
‘Çünkü onu filozof yazmıştı…’ ”

“ ‘Hastalık kovulmaz. Yok edilir.’
‘Hastanın bedeniyle birlikte mi?’
‘Gerekirse.’
‘Sen Şeytan’sın,’ dedi o zaman William… ‘Şeytan ruhun küstahlığıdır; gülümseyişten yoksun inanç, hiçbir zaman kuşkuya kapılmayan gerçektir o. Şeytan karanlıktır; çünkü nereye gittiğini bilir ve gide gide hep gittiği yere döner. Sen Şeytan’sın; tıpkı Şeytan gibi karanlıkta yaşıyorsun. Beni ikna etmek istiyorsan, bunu başaramadın. Senden tiksiniyorum, Jorge…’ ”

Gülün Adı’nın bir yitip gitme hikâyesi olduğunu söylemiştik. Nitekim William her ne kadar “katil kim?” sorusuna cevap bulsa da, Jorge’nin Ortaçağ’ın en büyük kütüphanesini içinde bulunduğu devasa Manastırla birlikte kükürt ve küle indirgemesine engel olamıyor. Aristo’nun son kopyasından başlayarak her şey tek tek yok olup gidiyor.

Polisiye dünyasındaki en önemli dedektif karakterlerinden biri olan Baskerville’li William Birader, çömezi Adso ile birlikte çaresizce alevleri seyredebilecektir artık sadece.

… Kitabın bir polis romanı gibi başlaması rastlantı değildir. Sonuna dek de saf okuyucuyu kandırmayı sürdürüyor; öyle ki saf okuyucu, insanın oldukça az şey keşfettiğinin ve dedektifin bozguna uğradığının farkına bile varmayabilir…

Kaç Kadın Kaç! 8 Mart Dünya Kadınlar Günün Kutlu Olsun, Hâlâ Hayattaysan…

8 Mart tüm dünyada Kadınlar Günü olarak kutlanıyor; elbette ilgili Birleşmiş Milletler kararı bu kutlamanın tarihi kökenlerinde birçok kadının canının yattığını karara yazmaya gerek görmemiş. Oysa Kadınlar Günü, daha önceden çeşitli grevlerde ve protestolarda öldürülen kadınları anmak, hatıralarını onurlandırmak ve tüm dünyada çalışan kadınları birlik olmaya çağırmak için vardı.

Bugün Kadınlar Günü’nün ilk anlamını yadetmeye en yakın olduğumuz ülke Türkiye. Diğer ülkelerdeki kadınlar sosyal haklarını korumak için sokaklara çıksa da, bizim kadınlarımızın oraya gelmeden önce çok daha temel bir talebi var: Hayatta kalmak istiyorlar. Öyle ücretler düşük, çalışılan yerlerde kreş gerekliliği, hamile ve evli kadınlara işe alımlarda ayrım uygulanmaması, cinsel taciz, tecavüz, mobbing gibi çok önemli taleplerden önce, insan olmanın en temel hakkını talep ediyorlar; bu kadar basit. Dolayısıyla bu günü Anneler Günü gibi şirinleştirmeye, ehilleştirmeye çalışmayın; tanıdığınız kadınlara çiçek alarak geçiştirmeyin, sadece ve sadece hayatta kalmak isteyen kadınların sesine kulak verin.

Son günlerde ana haber bültenleri kadın cinayetlerinden geçilmiyor. Çünkü mızrak çuvala sığmamaya başladı. Kadın cinayetlerinde son yedi yılda yüzde 1400 gibi bir artıştan söz ediliyor, buna intihar süsü verilmiş cinayetler elbette dahil değil.

Akılla kurulmazsa yazarını cezalandırdığımız polisiye evreninde, mantıksızlığa yer yoktur. Ama gerçek hayat aklımıza hakareti maharet sayıyor. Polisiye kitaplarda ve filmlerde suç her zaman cezasını bulur; öyle ya da böyle. Hukuk çalışmazsa, adalet çalışır. Böylece içinde yaşadığımız sistem, kendi meşruiyetini okuyucu üzerinden yeniden ve yeniden kurar. Ülkemizdeyse hiçbir polisiye okurunun aklının almayacağı bir sistem kurulu. Cinayet işliyebiliyorsunuz, ceza almıyorsunuz. Üstelik cezadan bağışıklığınız hem hukukça hem de toplumca onanıyor. Aklımıza edilen bu hakaretten resmen utanıyorum.

Peki neden? Nasıl oluyor da evrensel bir suç, bizde cezasız kalıyor? Çok basit. Öncelikle erkekler şiddet eğitiminden geçerek büyütülüyor; hala şiddet içgüdülerinden dem vuracak olan varsa, bir zahmet sussun. Şiddet öğretiliyor ve öğreniliyor. Sonra şiddet konusunda sınıf birincisi erkeklerimiz sinirleniyor. Nelere sinirleniyorlar? Mesela karısı yemeğin tuzunu ayarlayamamış (tekmeyi haketti resmen), camdan dışarı bakmış (kesin sağa sola gülümsemiştir de, kır kafasını), adamın annesine laf etmiş (tez kellesi vurula, atalara saygısızlık ha), adam rüyasında karısının onu aldattığını görmüş (ateş olmayan yerden duman çıkmaz). Erkeklerimizi sinirlendirdik, o halde sıra şiddetin uygulanmasına geldi. Bunun için fazla kasmasına gerek yok, zaten eline ne geçirirse bıçak, tabanca, kezzap, ip, araba, herşeyi kullanabilir. Olur ki ilk denemede beceremedi (erkeğimize yakışmadı ama olsun), kaygılanmasına gerek yok. Polis onu tatlı tatlı uyarmakla, karısıyla, kardeşiyle, kızıyla barıştırmakla yetinecektir. Haşa bir erkeği bıçaklamaya kalksa, hapishanelere düşecek olan erkeğimiz, şiddetinin nesnesi kadın olunca, yaramaz çocuk payesiyle engelsiz koşusuna devam etmekte özgürdür; o halde, “Kaç kadın, kaç!”

Sonunda erkeğimiz başardı diyelim, kadını öldürdü. Şimdi ne olacak? Hiçbirşey, mahkemeye çıkacak, havadan sudan sebeplerle basit bir ceza yiyip, sürenin dolmasını bekleyecek. Neden? Çünkü kendisini her aşamada destekleyip, sırtını sıvazlayan sistemimiz son aşamada da ona “ağır tahrik” indirimi hediye edecektir (cinayette damping, kadın canı geldi ucuza). Doğal olarak burada bir anlık öfkeyle patlayan silahlardan veya münferit şiddetten bahsetmiyoruz, toplumsal sistemin ilmek ilmek ördüğü ve kadınlara çıkış bırakmayan bir ölüm koşusundan bahsediyoruz. Öyle bir koşu ki, henüz düşmediysen bile, bir noktada ayağının tökezlemesi yeter, sen de ölürsün.

Peki bu iş nereye kadar gider? Ana akım piyasa teorisinde, yani bildiğimiz ekonomi öğretisinde herşeyi arz-talep dengesiyle açıklayabileceğiniz varsayılır. Hadi öyle yapalım. Kadın hayatı piyasadaki metamız olsun, fiyatı da cinayet sonucunda yiyeceğiniz ceza. Bu durumda fiyatı (yani bedeli) arttıkça cinayet miktarı azalacak, bedeli düştüğündeyse artacaktır. Görüldüğü üzere, bizim ülkenin kadın cinayeti piyasasında fiyatlar oldukça düşük. Bu da, erkekler doyma noktasına ulaşana dek (neyse ki, yine piyasa teorisine göre, bir malı kullandığınız ölçüde ondan alacağınız marjinal fayda sıfıra yaklaşır, ve bu noktadan sonra tüketmezsiniz) şiddet sürecek demektir. Buna da şükür derdim, ama sorun şu ki geriye kadın kalmayabilir.

Agatha Christie ve Çocuk Tekerlemeleri

Agatha Christie’nin kendisine büyük başarı kazandıran formüllerden biri de çocuk şiirleridir. Bu tekerlemeler okuyucunun ilgisini çeker ve merak uyandırır. Aynı zamanda sembolik anlam ve kinayeler taşırlar.

Agatha Christie, Miss Marple’a, çocuklar için “acımasız küçük şeyler” dedirtir. Genellikle bir durum veya bir kişi yaşlı kadına eski bir çocuk tekerlemesini hatırlatır ve olayı çözüverir. Bir İngiliz’den daha İngiliz olan Poirot da ancak emekliliğinden sonra İngiltere’ye yerleşmesine rağmen nedense tüm bu tekerlemeleri ezbere bilir.

Agatha Christie’lerde geçen bu çocuk tekerlemelerinin tesbit edebildiğimiz kadarını aşağıdaki tabloda görüyorsunuz. Ne kadar basit bir yapıya sahip olursa olsun, bir şiiri çevirmek zor iştir. Bu yüzden olsa gerek, bizdeki eski basımlarda birçok tekerleme ya kısaltılmış, ya da hiç konulmamıştır. Tavuskuşu Cinayeti (Third Girl), Ölüm Diken Üstünde (Death in the Clouds) gibi polisiyelerde bu eksiklik, muammanın çözümü konusunda ciddi bir kafa karışıklığına yol açsa da, bu biz azimli Türk okurlarını Agatha sevmekten alıkoyamamıştır.

Tekerlemelerin bazılarının kökeni çok eskilere dayanıyor ve zaman içinde değişmişler. Mesela On Küçük Zenci’de Agatha Christie’nin kullandığı “Ten Little Indians” tekerlemesinin orijinali çok daha basittir. Bazen de bu tekerlemelerin uyarlamalarını başka yerlerde görürüz. “One, Two, Buckle My Shoe”nun Elm Sokağında Kabus versiyonu gibi. Francis Burnett’in ünlü çocuk kitabı Gizli Bahçe‘den “Mistress Mary, quite contrary” tekerlemesine aşina olanlar vardır aramızda. Ve hemen hepimiz en küçüğünün hani bana, hani bana diye ağladığı beş küçük kardeşin hikayesini biliriz.

“Agatha Christie ve Çocuk Tekerlemeleri” adlı bu önemli (!) çalışmadan sonra araştırmalarımız, “Agatha Christie Kitaplarındaki Shakespeare Alıntıları”, “Agatha Christie ve Kitlesel Mücadeleler: Asimile biri olarak Poirot’un Dünya Kapitalizmine Entegrasyon Süreci”, “Wim Wenders: Paris-Texas Üzerindeki Hastings İzdüşümleri” ve “Usun Evrenselliğinin Gereklerince Miss Marple: Tarihteki Kadın Muhalefetleri Üzerine Bir İnceleme” gibi konularla devam edecektir.

Ten Little Indians

Ten little Indian boys went out to dine;
One choked his little self and then there were nine.

Nine little Indian boys sat up very late;
One overslept himself and then there were eight.

Eight little Indian boys travelling in Devon;
One said he’d stay there and then there were seven.

Seven little Indian boys chopping up sticks;
One chopped himself in halves and then there were six.

Six little Indian boys playing with a hive;
A bumblebee stung one and then there were five.

Five little Indian boys going in for law;
One got in Chancery and then there were four.

Four little Indian boys going out to sea;
A red herring swallowed one and then there were three.

Three little Indian boys walking in the Zoo;
A big bear hugged one and then there were two.

Two little Indian boys sitting in the sun;
One got frizzled up and then there was one.

One little Indian boy left all alone;
He went and hanged himself and then there were none.

On Küçük Zenci

On küçük zenci yemeğe gitti.
Birisi boğuldu, kaldı dokuz.

Dokuz küçük zenci pek geç yattı.
Birisi uyanmayı unuttu, kaldı sekiz.

Sekiz küçük zenci adada gezmeye çıktı.
Birisi dışarıda kalmayı istedi, kaldı yedi.

Yedi küçük zenci bir küçük baltayla odun kesti.
Birisi iki parça oldu, kaldı altı.

Altı küçük zenci kovana dokundu.
Birisini arı soktu, kaldı beş.

Beş küçük zenci kanunu tetkik etti.
Birisi avukat oldu, kaldı dört.

Dört küçük zenci denize girdi.
Birisini balık yuttu, kaldı üç.

Üç küçük zenci hayvanat bahçesini dolaştı.
Birisini ayı boğdu, kaldı iki.

İki küçük zenci güneşte oturdu.
Birisini güneş çarptı, kaldı bir.

Bir küçük zenci tek başına kaldı.
Gidip kendisini astı, tamam!

After the Funeral

Lizzie Borden with an axe
Gave her father fifty whacks
When she saw what she had done
She gave her mother fifty-one.

Cenazeden Sonra

Lizzie Borden baltayı aldı
Babasına elli kere salladı
Ne yaptığına bakınca
Anacığına da elli bir kere salladı

One, Two, Buckle My Shoe

One, two, buckle my shoe
Three, four, knock at the door
Five, six, pick up sticks
Seven, eight, lay them straight
Nine, ten, a big fat hen
Eleven, twelve, dig and twelve
Thirteen, fourteen, maids a’courting
Fifteen, sixteen, maids in the kitchen
Seventeen, eighteen, maids a’waiting
Nineteen, twenty, my platter’s empty…

İskemlede Beş Ceset

Bir, iki, ayakkabımın tokasını tak,
Üç, dört, kapıyı kapat.
Beş, altı, çomakları al.
Yedi, sekiz, onları düzgün koy.
Dokuz, on, besili bir tavuk.
On bir, on iki, insanlar incelemeli.
On üç, on dört, kızlar flört ediyor.
On beş, on altı, kızlar mutfakta.
On yedi, on sekiz, kızlar bekliyor.
On dokuz, yirmi, tabağım boşaldı.

A Pocket of Full Rye

Sing a song of sixpence a pocket full of rye,
Four and twenty blackbirds baked in a pie.
When the pie was opened the birds began to sing,
Oh wasn’t that a dainty dish to set before the king?
The king was in his counting house counting out his oney,
The queen was in the parlour eating bread and honey
The maid was in the garden hanging out the clothes,
When down came a blackbird and pecked off her nose!

Porsuk Ağacı Cinayeti

Bir şarkı söyle. Altı peni, bir cep dolusu çavdar
Böreğin içinde pişirilen yirmi dört karatavuğun şarkısını.
Börek kesildiği zaman karatavuklar ötmeye başlamış.
Tam krala göre bir yemek değil mi bu?
Kral, hazinesindeymiş. Parasını sayıyormuş.
Kraliçe odasında ekmekle bal yiyormuş.
Hizmetçi bahçede çamaşırları asıyormuş.
Bir serçe gelerek burnunu gagalayıvemiş!

Three Blind Mice.

Three blind mice.
See how they run.
See how they run.
They all ran after the farmer’s wife
Who cut off their tails with a carving knife.
Did you ever see such a thing in your life
As three blind mice?

Üç Kör Fare

Üç Kör Fare
Nasıl koşuyorlar bak.
Nasıl koşuyorlar bak!
Hepsi de çiftçinin karısının peşinden koştular.
Kadın da kuyruklarını et bıçağıyla kesti.
Hayatında böyle garip bir şey gördün mü hiç?
Şu Üç Kör Fare gibi…

Five Little Pigs

This little pig went to the market.
This little pig stayed home.
This little pig had roast beef
Tliis little pig had none.
This little pig cried “Wee, wee, wee, wee!”
All the way home.

Beş Küçük Domuz

Bu küçük domuz pazara gitti.
Bu küçük domuz evde kaldı.
Bu küçük domuz pirzola yedi.
Bu küçük domuza hiçbir şey verilmedi.
Bu küçük domuz, “Vii vii vii,” diye ağladı.

They Came to Baghdad

How many miles to Babylon?
Threescore and ten.
Can I get there by candlelight?
Yes, and back again.

Bağdat’a Geldiler

Babil’e kaç mil kaldı?
Otuz altı ve on,
Mum ışığında gidebilir miyim?
Evet ve tekrar dön.

Crooked House

There was a crooked man
Who walked a crooked mile.
He found a crooked sixpence
Against a crooked stile.
He bought a crooked cat
Which caught a crooked mouse.
And they all lived together
In a crooked little house

Çarpık Evdeki Cesetler

Vaktiyle çarpık bir adam vardı…
Çarpık bir yoldan yürürdü.
Çarpık bir çitin yanında.
Çarpık bir bahçeyi süpürürdü…
Çarpık bir kedisi vardı.
Çarpık fareler tutardı.
Ve hepsi küçük,
Çarpık bir evde otururlardı…

N or M

Goosey, goosey, gander.
Whither shall I wander?
Upstairs, and downstairs.
And in my lady’s chamber.

N veya M

Kaz yavrusu, kaz yavrusu.
Nereleri gezeceksin?
Bir aşağı, bir yukarı
Sahibimin odasında.

Mrs McGinty’s Dead

Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Down on her knee just like I.
Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Holding her hand out just like I.
Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Sticking her neck out just like I.

Gördü ve Öldü

Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
Benim gibi diz çöktü.
Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
Benim gibi elini uzattı.
Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
İşte böyle öldü…

Hickory Dickory Dock

The mouse ran up the clock
The clock struck one
The mouse ran down
Hickory Dickory Dock

Hikori Dikori Dok

Saat biri çaldı.
Fare aşağı daldı.
Hickori, dickori, dok

Hallowe’en Party

Ding dong dell,
pussy’s in the well

Elmayı Yılan Isırdı

Ding dongda,
kedi kuyuda

The Big Four

Will you walk into my parlour,
said the spider to the fly?

Büyük Dörtler

Örümcek, sineğe,
‘Salonuma girer misiniz?’ dedi.

Destination Unknown

How many going to St Ives?

Bilinmeyen Hedef

Kaç kişi St. Ives’e gider ki?

Third Girl

Rub a dub dub,
Three men in a tub.
And who do you think they be?
The butcher, the baker.
The candlestick maker.
Turn them out, knaves all three!
(They all sailed out to sea)

Üçüncü Kız

The Lonely Lady /The Harlyquin Tea Set and Other Stories

Four points of the compass so there be S and W, N and E.
East winds are bad for mail and beast.
Go south and west and North not east.

How Does Your Garden Grow? / Poirot’s Early Cases

Mistress Mary, quite contrary.
How does your garden grow?
With cockle-shells, and silver bells.
And pretty maids all in a row

Death in Clouds

Old Mother Hubbard’s dog
But when she came back he was playing the flute

Her Temas İz Bırakır – Emrah Serbes / Erol Üyepazarcı

Bu yazı ilk olarak 2007 yılında sitemizde yayınlandı.

Erol Üyepazarcı, 1938 yılında doğdu. İTÜ Makina Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi. Otuz yıla yakın bir süre Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nda üst düzey yöneticilik yaptı. Polisiye edebiyat alanında 1997 yılında “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes” adlı bir inceleme yayınladı. Telif ve çeviri olarak 14 kitabı bulunmaktadır.
Cinairoman’ın Notu : Erol Bey’e, sitemize bu katkısı dolayısıyla teşekkür ederiz. Erol Bey’in yazısı romanın sonuna dair ipuçları içermektedir, lütfen dikkat ediniz !..

Emrah Serbes’ten Başarılı Bir İlk Roman: Her Temas İz Bırakır
Emrah Serbes, 1981 doğumlu yazmaya meraklı genç bir yazar. DTCF’ deki eğitimini bitirmek üzere. Radikal ve Birgün gazetelerinde söyleşileri ve tiyatro eleştirileri yayınlanmış, Hayvan Dergisi’nde Ahmet İnam ve Cengiz Güleç ile yaptığı söyleşileri Şen Profesörler: Metaforla Saadet Olmaz adıyla yayınlamış. Yazdığı ilk romanı ise polisiye bir yapıt: Her Temas İz Bırakır. Geçen yıl İletişim Yayınları’ndan Haziran ayından sonra çıktı.

Bu satırların yazarı bugünlerde neredeyse yirmi yıldır uğraştığı, elli yıllık bir sevdasının ürünü olan Türkiye’de polisiye romanın encâmını anlattığı “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes- Türkiye’de Polisiye Romanın 125 Yıllık Öyküsü. 1881-2006” adlı çalışmasını nihayet yayıncısına vermenin gönül rahatlığını yaşıyor. Bu çalışmasında incelediği telif ve çeviri polisiye romanlar için 2006 Haziran ayını son sınır olarak almıştı. Bu sınırı almasaydı hergün yayınlanan polisiye romanları da araştırmasına katmak için kitabını hiçbir zaman bitirememe tehlikesiyle karşılaşacaktı. Ancak Emrah Serbes’in romanını okuyunca, o kadar çaba ve sevgiyle yazdığı kitabına bu yapıtı , roman 2006 Haziran’ından sonra yayınlandığı için alamayacağı için içtenlikle üzüldü ve kitabının son tashihlerinde bir dip notu yazarak, incelediği kitaplara koyduğu zaman sınırlamasını bozamayacağını ama Emrah Serbes’in romanını yapıtına kaydedemediği için üzüldüğünü de belirtti. Bu yazı, o üzüntünün telafisi için kaleme alınmıştır ve sevgili Oğuz Eren ve arkadaşlarının büyük emek ve sevgiyle yaşattığı cinairoman sitesinin halis birer polisiye roman tutkunu olduğunu bildiğim okuyucularına sunulmuştur.

Serbes’in romanı kahramanı resmi polisler olan bir yapıt. Polisiye romanın ilk örneklerinden itibaren romanın kahramanları genellikle resmi polisler olmaz. Polisiye romanın kurucusu Edgar Allen Poe’nun kahramanı Dupin, dönemin Fransız polis örgütünü küçümseyerek “kurnaz ama akıllı olmayan, alışılmamışı değerlendiremeyen ” bir yapı olarak anlatır. Polisiye romanın kurucu babalarından Arthur Conan Doyle ve Maurice Leblanc da kahramanları Sherlock Holmes ve Arsène Lupin ile resmi polis dışında işleri hal ederler. Holmes için resmi polis iyi niyetli ama yetersizdir. Lupin için ise tam anlamıyla gerzek ve alay edilecek tiplerdir.

Başını Dashiell Hammett ve Raymond Chandler’in çektiği “kara roman” da ise polis örgütü yetersizliği yanında ahlaksızlığı, rüşvetçiliği ile yerden yere vurulur. Agatha Christie ve izleyicilerinin geleneksel “katil kim?” türü romanlarındaysa polisler hep ikinci roldedir; çözüme katkıları Doktor Watson’un Sherlock Holmes’e katkısı neyse o kadardır. Başını Mickey Spillane’in çektiği “hardboiled” türündeyse ya Mike Hammer’in ünlü arkadaşı Pat Chambers gibi iyi niyetli ama eli kolu mevzuat engeliyle bağlanmış kişiler yahut geleneksel kara romanın aşağılık tipleridir.

Bu durum Avrupa polisiyesinde Georges Simenon’un ünlü komiser Maigret’si ile bütünüyle değişecektir. Bütün zamanların bu en ünlü komiseri, resmi polisi; insancıl ve akıllı yönüyle polisiye edebiyata sokacaktır. Bunu Per Wahlöö’nün Komiser Martin Beck’i izler. Bir insan olarak kişisel sorunları olan ve hizmet ettiği adalet anlayışını sorgulamaktan çekinmeyen Martin Beck gerçek polisiye meraklıları için hâlâ etkisini azaltmadan sürdüren bir kahramandır. Bu arada büyük edebiyat adamı ama halisinden polisiye roman yazarı Friedrich Dürrenmatt’ın komiseri Baerlach’ı nı da unutmamak gerekir. Son yılların başarılı yazarı Henning Mankell’in komiseri Kurt Wallender de kahramanı resmi polisi olan tiplerin çarpıcı bir örneğidir. Amerikan polisiye romanında da Ed McBain, Joseph Wambaugh ve özellikle dilimize hiçbir yapıtı çevrilmeyen Chester Himes kahramanı resmi polis olan polisiye romanın öncüleridir ve bugün pekçok Amerikan polisiye roman yazarı kitaplarında kahraman olarak resmi görevli polisleri seçmektedir.

Emrah Serbes’in de kahramanı cinayet masasında çalışan bir başkomiser. Adı Behzat Ç. Avrupa Topluluğuna katılma aşkına getirilen yeni mevzuattan hiç hoşlanmayan, gerektiğinde babadan kalma, etkinliği kanıtlanmış eski yöntemlere başvurmaktan çekinmeyen, yazarının deyimiyle müzik dinlemeyip, polis telsizi dinleyen bir görevli. Karısından boşanmış; çok sevdiği ama sevgisini gösteremediği bir kızı var. Duran toplara çok güzel vurduğu rivayet edilen , amatör kümede top kovalamış bir eski topçu. Martin Beck’e benzeyen yanları var ama öte tanaftan da kara roman detektifleriyle benzerliklerini görüyoruz; Raymond Chandler’in anlatımıyla “Bu pis, acımasız sokaklarda, acımasız olmayan , lekelenmemiş ve cesur biri..İçgüdüsel olarak, kaçınılmaz olarak, hiç düşünmeden, özellikle hiç dile getirmeden onurlu olan biri. Bir düşesi iğfal edebilen ama bir bakireden yararlanmaya kalkmayan biri…”

Romanın başkişisi Behzat Ç. ama bütün cinayet masası elemanları ikincil kahramanlar olarak öykümüzde gerçekçi bir şekilde rollerinin gereğini yapıyorlar. Akbaba, Hayalet, komiserimizin genç yardımcısı Harun; başarıyla çizilmiş tipler ; asıl önemlisi gerçekçi bir ifadeyle betimlenmişler. Türk polisiyle ilişkisi olan herkes bu gerçekçiliği hemen anlayacaktır. Belli ki yazarımız da Türk polisine hiç yabancı değildir ve sıkı bir gözlemcidir.

Olay birbirine paralel iki olayla gelişiyor. Bir tarafta doğum günü intihar ettiği düşünülen ama sonra bir cinayete kurban gittiği anlaşılan Güneydoğulu bir feodal ağanın kızı Betül’ün öyküsünü izlerken bir taraftan da Behzat Ç.’ nin boşandığı karısı ve onun hâli vakti yerinde doktor kocasıyla yaşayan kızı ile ilişkilerini gözlemleyoruz. Okuyucu ilk başta, başarılı bir polisiye kurgu içinde gelişen Betül cinayetine odaklanırken, Behzat Ç. ve kızı arasındaki ilişkiyi ikincil önemde bir yan öykü olarak algılıyor ama sonunda yanıldığını asıl öykünün baba-kız’ın öyküsü olduğunu içi yanarak anlıyor.

Emrah Serbes başarılı polisiye kurgu içinde olayı geliştirirken yandan yandan bize anlattığı baba- kız öyküsünü yapıtının sonunda öyle bir sonlandırıyor ki ; ağlama yeteneğini yetmişe yaklaşmış yaşı içinde gördüğü bin türlü puştlukla yitirmiş benim gibi birinin bile gözlerini yaşartıyor. Ama gönlüm de bir yandan isyan ediyor. Kendi kendime soruyorum; tamam kitabın finali çok çarpıcı ama Behzat Ç. bu trajik sonu hak etti mi diyorum. Belki de çok sevdiğim iki kızımın olması, bir kız babasının neler duyumsayabileceğini çok iyi bilmem beni etkiliyor ve Behzat Ç.’ye çok acıyorum.

Genç yazarımızın bu ilk romanında başarısı kesin ama bana yine de Behzat Ç.’ye bunu yapmamalıydı dedirten bir başka husus da var. Gönlüm Emrah Serbes’in Behzat Ç. öykülerine devam etmesini istiyor ama bu ilk okuduğumuz macerasındaki travmadan kurtulması da pek zor görünüyor. Aklıma Lawrence Block’un kazayla bir küçük kızı öldüren ve bunalıma girip resmi polisliği bırakıp özel detektif olan alkolik kahramanı Matthew Scudder geliyor; acaba başkomiser Behzat Ç.; kızının intiharından sonra resmi polislikten ayrılıp, bir otel odasında, tek başına rakısını içip, yaşayabilmek için, eski arkadaşlarının yardımıyla bazı kişilerin sorunlarını çözmeye çalışabilir mi. Neden olmasın; ama herhalde o zaman da Türk polisiye yazını karanın karası bir detektif le tanışır.

Sonuç olarak yarım yüzyıllık bir kıdemli polisiye roman okuru olarak söyleyeceğim; Emrah Serbes’in romanının çok başarılı bir polisiye kurguyla birlikte hiç de polisiye olmayan bir baba-kız dramını başarıyla meczettiğidir. Serbes bu romanıyla polisiye roman ile edebiyat arasında bir çizgi çizmeye merakı olanlara da bu çizginin hiç olmadığını göstermiş ve “iyi polisiye romanın iyi edebiyat olduğunu” bir daha kanıtlamıştır. Özellikle romanın yazarın ilk yapıtı olduğunu düşünürsek bu başarısını daha da hararetle kutlamamız gerekir. Serbes’in yeni polisiye romanlarını merakla bekliyorum.