Yahudi Casusu Suzi Liberman – Cevat Rıfat Atilhan / A. Ömer Türkeş

“Suzi Liberman”ın 1995 tarihli beşinci baskısı ilkine göre hayli genişletilmiş, yazar hakkında da uzun bir tanıtım yapılmış. Kısaca özetlersek; “Cevat Rıfat Atilhan, 1892 yılında Vefa semtinde doğmuştur. Şam Mutasarrıfı Hasan Rıza Paşa’nın Oğlu olan Cevat Rıfat, dedesi Bosna-Hersek Beyi Hurşid Paşa’nın arzusuyla Kuleli Askeri Lisesi’nde okur. 1912 yılında yirmi yaşındayken Harbiye’den mezun olan Cevat Rıfat, çok geçmeden Balkan Harbi’ne katılır. Edirne muhasarası sırasında esir düşer. Sofya’da bir süre tutulan Cevat Rıfat daha sonra Istanbul’a dönerse de savaşlardan yakasını kurtaramavarak Osmanlı’nın kaderine ortak olur. Arnavutluk harekatı, Suriye, Filistin, Sina cephelerine, Birinci ve Ikinci Gazze meydan muharebelerine katılan Cevat Rıfat, Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti aleyhine bitmesi üzerine Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’ye katılır. 1920 yılında TBMM tarafından Milis Generalliğe terfi ettirilir. Milli Mücadele’nin zafer ile bitmesi üzerine ordudan istifa eden Cevat Rıfat, sivil hayata, çok sevdiği mukaddes bir davaya, basın hayatına atılır. Cevat Rıfat Atilhan, 4 Şubat 1967’de hayata veda eder.”

Ortalığı komplo teorilerinin kapladığı bir dönemde Cevat Rifat Atilhan’ın Suzi Liberman isimli casusluk macerasını anmakta yarar var. Kapak alt yazısında “cephe gerisinde cereyan etmiş tamamen hakikat, şayanı dikkat bir casusluk vak’ası” notu ile takdim edilen ve ilk baskısını yazarın şahsi gayretiyle hazırlattığı kitap ilk bakışta çok sıradan. Ne var ki, hem barındırdığı komplo teorileri, hem hayatını komplo teorilerine adamış yazarı Cevat Rifat Atihan, hem de kitabın 1935’deki baskı adedi, 1995 yılında Sinan yayınevince 5.baskısı yapılan bu casusluk macerasına farklı bir değer katıyor.

Hayat hikayesini yukarıda özetlemiştik Atilhan’ın. Ancak bu kadarla kalmıyor; Sinan yayınlarının hazırladığı biyografiye serpiştirilen şu türden ifadeler, Suzi Liberman’a ilk baskısından bu yana yüklenen anlamı bir kez daha düşünmemize neden oluyorlar; “Cevat Rıfat, özellikle Filistinde yahudileri tanıma fırsatı bulur… Orduyu geriden hançerleyen vatan hainleri ile uğraşır. Bu hainler, Osmanlı’nın sinesini açtığı siyonistlerdir. Cevat Rıfat, l909dan sonra Filistin’e yerleşen yahudi köylerinin yekün olarak ordu aleyhine casusluk yaptığını amansız takiplerle ortaya çıkarır, elebaşlarını bizzat idam ettirir… Muhtelif gazetelerde yazdığı onbinlerce makale ve 74 kitabı ile Islamiyet, farınasonluk, yahudiik, siyonizm, ve milli mücadele üzerine eser kaleme alır…. Cevat Rıfat, Türk milletin kendisini uşak gibi kullanan ve sömüren emperyalizmin, kapitalizmin ve komünizmin mucidi olan dünya yahudiliğinin gizli yönlerini ve gayelerini sırlarını açığa vurur. Yahudilerin dünya hakimiyetini ele geçirmek için kurdukları dernekleri, rotary kulüpleri; lions kulüplerini bütün açıklığıyla ifşa eder”.

Yazarının ürkütücü hayat hikayesiyle örtüşüyor Süzi Liberman. 5. baskısının önsözünden –düzeltmeden alıntıladığımız- ifadelerle “bu eser Siyonizmin Filistinde yahudi devleti kurması için giriştiği türlü nimetleri ile beslendiği bir memlekette o millete karşı alçakça irtikap ettiği korkunç cinayet, hiyanetleri izah eden bir kaç sahifeden ibarettir”. Kitabın ilk baskısı gerçekten de birkaç sayfadan ibaret; 1918 yılında Filistin cephesinde çarpışan Osmanlı ordusunun genç zabiti Adnan’ın gönlünü kaptırdığı –aslında Siyonist faaliyetlerde bulunan bir örgüt adına çalışan- yahudi kızı Suzi tarafından uğradığı ihanetin anlatıldığı 56 sayfalık hikaye, savaşların kurbanı olan iki gencin trajik sonları ile noktalanır.

5.baskıya yazdığı notta bu olayın gerçekten yaşandığını eklemiş Cevat Rifat. Bir hatırlatma yapalım; aynı tarihlerde aynı cephede faaliyet gösteren İngiliz Kemal’in maceraları da yaşanmışlıkların esiniyle kurgulanmışlardı. Ancak İngiliz Kemal, Arabistanlı Lawrence ve onun kışkırttığı Arap birliklerine karşı mücadele ediyordu. Oysa Cevat Rifat, tarihsel olgulara pabuç bırakmak niyetinde değildir. Atilhan’ın komplo teorisine göre aslında onlar olgu bile değildir, herşey yalandan, yanılgıdan ibarettir; çünkü “uzun yıllar milletimize, gençlerimize, Filistin Cephesinde Arapların müslüman kardeş dediğimiz kimselerin bize hiyanet ettiklerini, geriden hançerlediklerini Propoganda etmişlerdir. Bu Propogandayı dünya çapında idare eden Siyonistler, aksine Islam-Arap memleketlerinde de aynı şekilde Arap memleketlerinde Türk idaresinin zulüm vesairesinden dem vurup onları da bize düşman etmişlerdir”.

Şimdi de biz bir komplo teorisi üretirsek eğer, “Suzi Liberman”ın 1918’in yaşanmışlıklarına dayanmadığını, yazıldığı 1935’in ihtiyaçlarına göre tanzim edildiğini, dahası sipariş üzerine kaleme alındığını iddia edebiliriz. Bir adım daha atalım isterseniz; Almanya’da nazizmin, İtalya’da faşizmin, sonuçta ırkçılığın ve yahudi düşmanlığının tırmandığı bu yıllarda Hitler ve Mussolini ile ilişkilerini sıcak tuttuğu bilinen Türkiye Cumhuriyetinin bu sıcaklığı yalnızca bir dış politika manevrası olarak planlamadığını, tersine bu ülkelere ideolojik anlamda da yakınlaştığını ekleyelim. Kanıtımız, “Büyük Erkanı Harbiye Riyaseti”nin sipariş ettiği kırkbin nüsha Suzi Liberman kitabının kendisidir. Kitabın 5.Baskısının arka kapak yazısını aynen aktarıyorum; “Bu eser Genel Kurmay Başkanlığının tetkiki ile Ordu subaylarının okumasının faydalı olacağı tesbit edilerek 26 Mayıs 1935 tarih ve 43782 sayılı Tamim ile 40.000 adedi alınarak orduya dağıtılmıştır”.

II.paylaşım savaşı sonrası yapılan yeni baskılarında kitapta hacimce bir büyüme kaydedilmiş, anlattıklarını yeterli bulmamış olmalı ki, ilk hikayenin bittiği yerden başlamak üzere bir de hatıra defteri eklemiş Atilhan; Suzi Liberman’ın defterini. Basit bir ek değil. Araya sokuşturulan bu parçanın, yani 1935’de unutulup 1945’den sonra bulunan hatıra defterinin önemli bir işlevi var. Yazar Anna Frank’ın Hatıra Defteri’ne yanıt vermek istemiş. Ona göre –anılarla genişletilmiş- kendi kitabı “bir müddet evvel siyonizmin propagandası mahiyetinde olmak üzere Dünyanın her yerinde bir anda milyonlarca nüsha olarak bastırdığı Anna Frank’ın Hatıra Defteri kitabına benzemez. O yalan bu ise, gözümüzün önünde geçmiş hakiki bir facianın ta kendisidir”. Görüldüğü gibi toplama kamplarını değil hangi defterin gerçek olduğunu tartışıyor Atilhan; sivil halka, bir ırka karşı girişilen soykırımı görmek istemiyor. Cephelerde kırılan Osmanlı ordusunu savaşa sürenleri suçlamıyor, vatan kavramının zihinlerde henüz teşekkül etmediği bir dönemde Arap çöllerine gömülen Anadolu köylüsünü “vatan aşkı” ile dolduruyor, ama yaşadığı toprakları savunan insanları –nedense- bir ihanet teşkilatı kurmakla itham ediyor.

Cevat Rifat’in mantığına göre, kendi söylediklerini söylediği için yine kendisinin yazdığı Suzi Liberman’ın not defteri hakikidir… Aslında hakikat, Suzi Liberman’ın edebiyatın çıplak ve en gerici ideolojilerle nasıl harmanlandığını gösteren, bir dönemin düşünce yapısı ve siyasi konjonktürü hakkında önemli ipuçları veren bir anlatı olmasıdır….

Eflatun Koza – Cahide Birgül / A. Ömer Türkeş

Cahide Birgül, uzun bir aranın ardından dördüncü romanı “Eflatun Koza”sı ile yeniden aramızda. “Gölgeler Çekildiğinde”(1998), “Geceye Uyananlar”(2000), “Ah Tutku Beni Öldürür müsün”(2004) romanlarında karakterlerinin iç dünyalarında dolaşan, onların travmalarıyla “ruhsal bilmece”ler kuran Birgül, “Eflatun Koza”da hayli karışık ve karanlık bir labirente davet ediyor okuyucusunu.

Cahide Birgül’ün roman kahramanlarının pırıltılı hayatları yoktur. Hatta sessiz, gösterişsiz, silik insanları anlatır. Anlatısı da insanları gibi gösterişsizdir, dingindir. Ama bir anda ufukta bekleyen fırtına aniden patlar, hayatlar alt üst olurken hikaye bir girdap gibi içine çeker bizi. “Eflatun Koza”da da kurgu ve anlatımını değiştirmemiş. “Gölgeler Çekildiğinde” romanında babasıyla yaşayan bir kadının hayatındaki alt üst oluşları izlemiştik. Bu kez annesiyle yaşayan genç bir kadının iç dünyasına yolculuk yapıyoruz.

Etrafımızı Saran Ağlar
İsmini sonlarda öğrendiğimiz anlatıcı karakter, Evrim, iletişim fakültesini bitirip bir gazetede işe başlayan genç bir kadın. Babası yıllar önce ölmüş, annesi yıllardır terzilik yapıyor. Mekan, diğer romanlarındaki gibi, kişilerin iç dünyalarındaki sıkıntıya eşlik edecek biçimde klostrofobik bir atmosferde. Evleri “Şişli’de, Yeni Karamürsel’in hemen arkasındaki uzun sokakta, gri boyalı eski bir apartmanın giriş katında, az ışık alan, iki oda, bir salon, sıradan bir daire. Ne rengârenk çiçekler vardır pencere önlerinde, ne göz alıcı perdeler, ne de yaz günlerinde içerden taşan neşeli bir müzik.” Yani yolumuz düşer de sokaklarına girersek eğer, kapısının önünden fark etmeden geçip gideceğimiz evlerden biri. Evrim de tam öyle bir kadın; içindekileri dışa vuramayan, söyleyemeyen, göz göze gelmekten kaçınan, fiziksel güzellikten nasiplenmemiş, çocukluğunda anne ve babasının bile ilgisini çekememiş, kardeşi Ece’nin gölgesinde kalmış.

Hikaye anlatım zamanında hiç ortaya çıkmayan Ece’yi Evrim’in geriye dönük anımsamaları aracılığıyla tanıyacağız. Güzel, akıllı, saldırgan, bencil, istediklerini elde etmek için yalan söylemekten çekinmeyen, hayatı oburca yutan bir genç kız. Kısacası sanki Habil ile Kabil gibi birbirine zıt iki kardeş. Ece, Evrim’in ilk ve tek aşkı Gürdal’la birlikte kaçmış, o günden beri annesiyle Evrim’in yalnızlıkla kuşatılmış hayatlarında adı bir daha anılmamıştır.

Evrim’in meslekteki ilk işi, kayıp kişiler hakkındaki yazı dizisine bir dosya hazırlamak. 2003 yılında evlerinden çıktıktan sonra bir daha kendilerinden haber alınamayan iki kadın hakkında bir şeyler yazması istenir Evrim’den. İki kadın arasındaki ilişki hakkında bir takım dedikodular yapılmış olmakla birlikte, ekonomik sıkıntıları olmayan bu iki kadının neden ve kimden kaçtıkları açıklığa kavuşmamıştır. Aslında yazı dizisinin meseleyi çözmek ya da kadınları bulmak niyeti yoktur. İstenilen okuyucunun ilgisini çekecek bir hikaye çıkartmak. Ne var ki Evrim farkında olmadan kapılacaktır kayıp kadınların hayatlarına. Eflatun Kadınlar adını verdiği dosyayı hazırlarken kayıp kadınların yakınlarına, eski sevgililerine ulaşacak, daha önce hiç bilmediği mekanları dolaşacak, farklı insanlarla tanışacak, hayatındaki tek düzelik bir süreliğine de olsa kırılacaktır. Ama hazırlayacağı yazıya değil kayıpların akibetine yoğunlaştıkça hem gazetedeki işi sallantıya girmiş hem de zaten sürdürmekte zorlandığı dış dünya ile olan ilişkisi iyice karmaşıklaşmıştır. Etrafını saran ağların giderek içinden çıkılmaz bir hal aldığını hissetmeye başlar Evrim;

“Neslihan, Irmak, Selçuk, Çağla ve bu olayın içinde yer alan ve henüz karşılaşmadığım, ama hayatıma girmeleri kaçınılmaz olan diğerleri beni bu büyük çilenin başına oturtuyor, hiç de gönüllü olmadığım bir işi yapmaya zorluyorlardı. Bir çileye bir kendime bakıyor, onunla başa çıkamayacağımı sanıyordum zaman zaman. Hangi ipi çeksem çile biraz daha düğüm olacak, iyice açılamaz hale gelecekti sanki. Şimdilik mesafemi koruyordum. Onu elime alıp alıp bırakıyordum. Ama biliyordum; yakında çilenin içine dalacak, o karmaşada ben de kaybolacaktım”…

Gerçekten de kaybolacak, roman sürpriz bir finalle noktalanırken şimdi her şeyi sondan başa doğru yeniden değerlendirmek, doğrularla yalanları ayıklamak gerekecektir.

Anlatıcıya Güven Olmaz
Roman kahramanının bakış açısıyla birinci tekil şahıs ağzından anlatılan hikayelerde okuyucu roman kahramanı ile kolaylıkla özdeşleşebilir. Tehlikeli bir birlikteliktir bu. Olay aktarımlarının, kişiler hakkındaki değerlendirmelerin, iyi ve kötü yargılarının sorgusuzca benimsendiği anlarda anlatıcı ile yazar, yazar ile okur arasındaki mesafe kaybolmaya başlar. Kendisini çirkin bulan Evrim’e başkalarının neden “çok güzelsin” dediğini, korku ve takıntılarını, okuldan sonraki kayıp iki yılını, örümcek ısırığının yarasının nasıl kapandığını, ayağındaki aksamanın düzelmesini, annesinin hiç ortada görünmemesini ve muhtemelen dikkatinizden kaçmış başka küçük ayrıntıların nedenlerini anladığınızda hikayenin düğümleri çözülmüş olacak. Ama huzursuz bir çözüm. Evrim ve Ece’nin geçmişini, ortaya dökülen sırları, ve anlatıcının akıbetini öğrenmek hikayenin hüznünü daha da arttırıyor.

Anlatıcının peşine takıldığınız için aldatıldığınız duygusuna kapılabilirsiniz, ama yazarın suçu yok; bu, kendisini yazara teslim eden okuma alışkanlığının neden olduğu bir durum. Etkin bir okuma yapmak için hem yazarın sözü ile kahramanın sözü arasında bir ayrım yapmak hem de anlatıcının gerçeklik algısına bir şerh koymak gerekir. Cahide Birgül, okuyucuya bu fırsatı vermiş aslında; kendi sesi ile kahramanın sesi arasındaki ayrımı, yani Evrim’in algısı ile dış gerçeklik arasındaki çatışmaları, kısacası anlatıcısının güvenilmezliğini sezdiriyor. Bu güvenilmezliğin yarattığı tekinsiz bir havası var romanın. Gerilim öğesi kadınların kaybolmasının izini sürmekten değil, onların izini sürerken Evrim’in içi dünyasındaki dengelerin bozulmasından kaynaklanıyor. Yan yana akan ama birbirini sürekli kesen bu ikili kurgu Cahide Birgül romanlarının karakteristiklerinden. Bir diğer karakteristik ise birlikte yaşarken yalnızlığı çoğaltan mekanlar olarak mutlu zamanları çoktan geride kalmış kasvetli aile evleri. Baba ile kızının, iki kardeşin ya da anne ile kızının biraradalıklarını sevgiden değil zorunluluktan sürdürdükleri tekdüze hayatlar, bunların yarattığı ruhsal sıkıntılar.

İlk bakışta dış koşullardan yalıtık gibi görünmekle birlikte, Birgül’ün roman kişilerinin ruhsal travmalarını dış dünya ile, diğer insanlar ile olan ilişkileri tetikliyor. Kıskançlık, tuku, hırs, öfke ve diğer duyguların, sıkıntı ve patalojilerin asıl kaynağı ahlaki, tıbbi ve toplumsal boyutların birbirinden ayrılmaz bütünlüğü. Öteki üzerinden dolayımlanan, kırbaçlanan maddi ve manevi arzuların karmaşık ilişkileri bireyin iç dünyasında kötücül bir koza örüyor. Ailede başlayan, arkadaş ve iş çevresinde büyüyen ve önce bireyi ardından toplumu kaplayan büyük bir koza. Evrim, hepsinden daha naif olduğu için belki de, yarılmayı doğrudan yaşıyor, ama romandaki diğer kişiler de o kötücüllükten nasiplenmiş kişiler. Özetleme söylemek gerekirse, Cahide Birgül’ün roman kişilerinin ruhsal çöküntüleri basitçe kişisel rahatsızlıklar denilip geçiştirilemez. İnsan psikolojisi ile sahip olma, kazanma, kendini gerçekleştirme arzusu arasındaki ilişkiyi açığa çıkarırken yalnızlık duygusunu, sevgi açlığını, toplumsal durumun yarattığı çarpıklıkları çok iyi kullanıyor. Bu türden duyguların ortaya döküldüğü anlarda iç monologlar çok başarılı;

“Bazıları, bana benzeyenler yani, yenilginin acısını çoğaltarak yaşarlar da hasbelkader bir zafer kazandıklarında tadını çıkartamazlar. Çabucak, hafif bir esinti gibi gelip geçer galibiyetin sevinci. Gerçekten kazanıp kazanamadığımızdan hiç emin olamadığımız için olabilir mi bu? Kendimize küçük de olsa bir zaferi yakıştıramadığımızdan ya da? Bir adım sonrası belki de; kazanmaktan zevk almadığımızdan, bizi asıl mutlu edenin mağlubiyet olmasından mı yoksa? Emin olduğum tek şey, son değişmiyordu hiç; her kazandığımı sandığımda acı bir tat kalıyordu geriye. Şimdi olduğu gibi…”

Anlatısının dinginliğinden söz etmiştim. Ayrıntılarla zenginleşen iç konuşma ağırlıklı, incelikli, kırlgan, ağırlığını hissettirmeyen bir dili var Birgül’ün. Bireyin iç dünyasına ilişkin değişimleri basit bir yüz ifadesi, basit bir sözcük ya da bir suskunluk anıyla ortaya seren dingin ama çarpıcı bir üslubu var. Benzer temaları her biri gerilim yüklü farklı hikayelerle anlatan Cahide Birgül, çağdaş romanımızın en önemli yazarları arasında yer alıyor.

Şu Bahsettiğimiz Ölü No:1

Frédéric Dard, bizde 60’lı, 70’li yıllardan başlayarak az çok iş yapmış yazarlardan biri. Yazarı şu alıntıyla tanıtalım:

Dard imzasıyla yazdığı öykülerinde yazar, kötümser bir felsefe içinde, kara romanın da en koyusunu kaleme alır. Kahramanları çoğu zaman yalnız, zayıf ve idaresiz kişilerdir. Çeşitli duygular arasında kararsız, şiddetli hırslarını ve topluma olan kızgınlıklarını ne kontrol etmesini, ne de tatmin etmesini bilen, kırılgan kişilerdir. Hiç beklenmedik anlarda duygusal patlamalar yaşarlar ve sert kabuklarından beklenmeyen davranışlarda bulunurlar. Onlarla, bir başka kara roman ustasının, örneğin Jim Thompson’un kahramanları arasında paralellik kurabileceğimiz gibi, bu yapıtları Georges Simenon’un ya da William Irish’in eserleriyle de karşılaştırabiliriz. Gerçek olan bir nokta, Frédéric Dard’ın kendi imzasıyla yayımlattığı yaklaşık kırk yapıtının Fransız polisiye yazınında kara roman türünün en özgün örnekleri arasında olduğudur.

(Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes  / Erol Üyepazarcı Cilt 2 Sayfa 956)

Bir vakitler Beyazıt kütüphanesinde polisiye tefrikalarını tararken Tercüman gazetesinin 1970 yılına ait İnci eklerinde Dard uyarlaması bir fotoroman görünce sevindim elbette ama çok şaşırmadım; zira yine Müşfik Kenter imzalı bir de Agatha Christie uyarlaması vardır: Fare Kapanı. Fare Kapanı’nda Agatha teyzemizin ismi geçmediği gibi, bunda da Dard’ın ismi anılmıyor. Sevda Sezer yazmış güya. Görelim bakalım, Sevda Hanım bu kara fotoroman’ı nasıl yazmış…

Eller Yukarı!

Polisiye romanların koleksiyonuna onyıllar da harcasanız, bir yerlerden mutlaka sizi şaşırtacak bir yayın peydahlanıverir.  Bu seferki sürprizimizin adı “Eller Yukarı!”

Bir de üst başlığı var, “Polis Hafiyesi Romanları Serisi” imiş. Forma:2 yazıyor; daha kaç sayı çıktığını bilmiyorum. 30 Birinci Kanun (Aralık) 1940 tarihli bu ilginç dergiyi İmge sahaf’tan Babür abi bulup bana ayırmış, sağolsun.

Epey nadirattan olmalı. Şaşırtıcı değil, zira sekiz sayfa tabloid gazete biçiminde basılmış, hem dayanıksız, hem de saklanmaya, kitaplığa konmaya uygun değil pek. Erol bey’den (Üyepazarcı) öğrendiğim kadarıyla dergi Beyazıt kütüphanesinde de, Taksim Atatürk kütüphanesinde de bulunmuyor. Derginin daha sonraki sayılarında Gavur Mehmet tefrikası olduğunu da söyleyelim; Erol bey’deki bir sayı bunu doğruluyor. Bildiklerimiz bunlardan ibaret.

Kapak gayetle çarpıcı: Solda tekinsiz bir abimiz silahı üzerimize doğrultmuş, derginin adını suratımıza haykırıyor adeta: Eller Yukarı!

Bu aynı zamanda ikinci sayfadaki tefrikanın da adı. Yazar ve çevirmenin adı yazılı değil, ama bir Simon Templar macerası imiş, “Eller Yukarı!” Leslie Charteris’in “The Saint vs. Scotland Yard” romanından çeviri olduğu kolayca anlaşılıyor.

Charteris’in meşhur Saint’ine “Şeytan” lakabını uygun görmüş meçhul çevirmenimiz:

“Şeytan, yani Simon Templar, çocukluğundan beri haydutlara düşmandı. Büyüdüğü zaman onlarla amansız bir mücadeleye karar verdi. Dünyanın bir çok kısımlarını dolaştı. Hiçbir hayduda acımadı. Çaldıkları paraları ellerinden aldı. Bazısını polise teslim etti, daha azılılarını bizzat öldürdü. Bu yaptıkları zabıtanın işine geliyordu. Fakat haydutların cezasını bizzat vermesini doğru bulmuyorlardı. Çünkü adalet ancak kanun vasıtasile yerine getirilir. Fakat yaptıklarını hiçbir zaman ispat edemedikleri için onu tevkif edemiyorlardı.

“Ona bu maceralarında Patricia ismindeki kız arkadaşı yardım ediyordu.

“Şeytan ismini ona Amerika’da iken haydutlar takmıştı. Artık nereye gitse, ne yapsa imza yerine bir şeytan resmi yapıyordu.

“İşte anlatacağımız vak’alar Londra’da Şeytan’ın başından geçen vak’alardır.”

Asıl kapak resmi ise “Sen-Pol Sarayının Esrarı” başlıklı tefrikaya ayrılmış. Resimde tanıdık bir imza var: Sururi. O dönem cinai ve hissi romanlarının peşinde olan koleksiyonerler için, en az Münif Fehim  kadar tanıdık bir isim.

Tefrikaya, yazar Mişel Zevako, çeviren Sabih Turan olarak not düşülmüş. Zavaco’nun “L’Hôtel Saint-Pol” romanı çevirisi.

Dergide iki çeviri tefrika daha yer alıyor: İlki “Kara Yılan Kulübü”. Yazar ve çevirmen belirsiz. Pegart isimli bir polis komiseri var; orjinalini maalesef bulamadım. Diğeri ise “Fantoma Geliyor”, yani Pierre Souvestre ve Marcel Allain’in “Fantomaya Karşı Jüv” (Juve contre Fantômas) romanıdır.

Geldik derginin çifte sürprizine.

İki yerli tefrika, bize iki yerli bilinmedik Arsen Lüpen taklidini tanıtıyor. Biri “Gece Kuşu” ismiyle kibar hırsızlık mesleğini sürdüren Vedat Avni, diğeri ise Pire Mehmet.

Öncelikle Gece Kuşu’nu tanıyalım:

“Onu bu vaziyette gören, hayatını çok seven bir insan zannederdi. Yirmi dört, yirmi beş yaşlarında ancak vardı. Yüzünün muntazam hatları, kendisine biraz da kadın güzelliği veriyordu. Harikulada parlak ve canlı gözleri vardı. Kızgın zamanlarında bu gözler bir çelik parçası kadar soğuk ve sert iken, hoşuna giden bir kadının üzerine döndüğü zaman, icabında, aşkı en kuvvetli kelimelerden daha fazla anlatacak kadar manalı idiler.

“Buna rağmen bu gözler bir mücrim gözleri değil miydi?

“Evet… Bir mücrim, bir hırsız gözleriydi bu gözler…

“Fakat bu gözlere mana veren kalp, temiz ve mertti.

“Tuhaf düşünce!.. diyeceksiniz, hırsızın da kalbi temiz olur mu?

“Evet, olur!

“Bunu, çevireceğiniz her sahife size anlatmağa çalışacak.

“Onu bu maceralı yola sevkeden, çocukluğunda içinde büyüdüğü sefaletti. Fakat o, hırsızlığı paradan ziyade zevk için yapıyordu. Onun gizli mesleğiydi bu! Kasası, şimdiye kadar çaldığı şeylerle doluydu.

“Yaptığı hırsızlıklardaki tehlikeye bayılırdı. Boş bir evde bulunan çürük bir kasadan mühim bir meblağ aşırmaktansa, bin ihtimamla muhafaza edilen çok sağlam bir kasadan pek az bir para çalmağı tercih ederdi. En büyük eğlencesi polisi atlatmak, aldatmaktı. Müşkül anlarda bir kurtuluş çaresi bulan zekası, onu her oyundan daima galip çıkarmıştı.

“Kendisini meyus eden şey, neslinden bir tek kişi tanımaması idi.

“Onu genç bir erkekle genç bir kadın, İstanbul sokaklarında dolaşırken bulmuşlar, yanlarına almışlardı.

Tozlu Raflar

Tozlu Raflar

“Mektebe gitmiş, en iyi hocaların elinde bir çok şeyler öğrenmişti. Bu arada kendisini okutan hocayı kat kat geride bırakacak bir şey daha biliyordu: Çalmak… Hırsızlık… Ne şekilde olursa olsun!

“Onbeş yaşlarına geldiği zaman kendisini büyütenler, feci bir kaza neticesi öldüler.

“Hayatta yapayalnız kaldı. Hemen kendisine bir program hazırladı: Edebiyata meyli vardı. Bu âleme intisap etmeği düşünüyordu. Kendi kendisinin hocası oldu. Çalışmaya başladı. Bir gazetede ehemmiyetsiz bir vazife ile birkaç sene çalıştı. Artık vaktinin geldiğine kani olmuştu. Epice şey öğrenmişti. Yaşına nisbetle çok olgunlaşmıştı. Yazmaya başladı.

“İlk eserini neşrettirdiği zaman henüz yirmi yaşına girmemişti.

“Bu esnada askere çağrıldı. Şarkta bir isyan bastırmağa gidenler arasında en önde koşan Vedat Avni idi.

“İyi hareketlerile orduda çok çabuk tanındı. Askerliğini bitirdiği vakit büyüklerinden takdir bile kazanmıştı.

“Tekrar yazmağa başladı. Bu sefer çıkan eseri, bir zabıta ve macera romanı idi.

“Kitabı tahmin edemediği bir rağbet gördü. Meşhur oldu. Çalıştığı gazetede zaten mevkii yükselmişti. Hayatta basamak basamak yükselmeği çok güzel tatmıştı. Ve daha yükselecekti de…

“Fakat!..

“Fakat gizli mesleğini hiçbir zaman bırakmamıştı. Paraya ihtiyacı yoktu. Kazandığı ile rahatça geçinebilirdi. Fakat ihtiyacı olan heyecanı çalmakta buluyordu.”

Gece Kuşu isimli tefrikanın ikinci bölümünde karakter hakkında bu detayda bilgi olduğuna göre, bunun, karakterin ilk öyküsü olduğunu varsayabiliriz. Öykünün devamında Vedat Avni, esrarengiz bir telefon alır. Telefondaki kadın Vedat Avni’nin Gece Kuşu olduğunu da, Hikmet Osman’ın kızına düğün hediyesi olarak verdiği inci gerdanlığı çaldığını da bilmektedir. Gerdanlığı bu gece yerine bırakmazsa, bildiklerini açığa vurmakla tehdit eder.

Öykünün sonunu bilemiyoruz, ama yazar her kimse, polisiye öykü yazmakta acemi olmadığı, meraklı bir öyküyü kurgulamayı başardığı görülüyor.

Pire Mehmet için ise aynı şeyi söyleyemiyoruz. Bu sayıda Pire Mehmet’in Maceraları üstbaşlıklı, “Pınarlı Çiftlikte Dört Ölü Var” adında bir öykü tefrika ediliyor.

Pire Necmi’nin bir çeşitlemesi gibi gözüken karakter; Maçka Turan apartmanının ikini katında, değme zenginleri kıskandıracak bir tarzda döşenmiş dört oda ve bir banyodan ibaret evinde lüks bir yaşam sürmektedir.

Genç Rum hizmetçisi Marika’nın da yardımıyla, zırt pırt kılık değiştirerek çeşitli dolandırıcılık işlerini yürütür.

Sekiz sayfalık gazete ilavesi kılıklı dergimizin içeriği bunlardan ibaret. Ola ki yetmiş sene evvel bir meraklısı bunları toplayıp ciltletmiştir, o da döner dolaşır, elimize düşer; o zaman size kalanını da anlatırım.

Ah Tutku Beni Öldürür müsün? – Cahide Birgül / A. Ömer Türkeş

Cahide Birgül, “Ah Tutku Beni Öldürür müsün”de İstanbul’un köklü ailelerinden Mabeyinoğulları’nın son birkaç ayını gerilim dozu yüksek bir polisiye kurguyla anlatmış. Hikayenin merkezinde mimarlık eğitimi için “Allah’ın unuttuğu uzak bir Anadolu şehrinden” İstanbul’a gelen Melih adlı bir genç var. Dar gelirli babasının gönderdiği harçlığı yetmediği için boş vakitlerinde çocuk bakıcılığı yapan Melih, yanında çalıştığı Yeşim Hanım’ın tavsiyesiyle Mabeyinoğulları ailesiyle tanıştığında başlıyor macera; Melih’e önerilen, bir kaza sonucu belkemiği zedelenen Olcay’a okula gidip gelirken refekat etmekten ibarettir. Kendi yaşıtı bir erkeğe bakıcılık yapmak fikri pek hoşuna gitmemekle birlikte alacağı ücreti düşünerek işi kabul eder Melih.

Mabeyinoğuları ailesinin son iki ferdi olan Olcay ve teyzesi Sevil, bütün daireleri boş aile apartmanının hatıraların kasveti ve gizemi sinmiş giriş katında yaşıyorlar. Bir süre sonra Melih de o hatıraların gizemine kapılacak, hayaller görüp sesler duymaya başlayacak ve Olcay’ın kazada ölen kızkardeşi Gülce’ye platonik bir aşkla bağlanacaktır. Romanın diğer platonik aşığı yetenekli hırsız Selim ise, arkadaşı Recai’nin baskısıyla Mabeyinoğulları’nın sahip olduğu rivayet olunan antika “büst”ü çalma planları yaparken kaptırır gönlünü Sevil’e. Ne var ki, hem varlığı şaibeli bu kıymetli antika eşyayı hem de Sevil’in kalbini elde etmek kolay olmayacaktır.

Günler ilerledikçe Sevil Hanım ve Olcay kadar Yeşim Hanım’la –eski kocası- Bora Bey’in, hatta üniveristeden arkadaşı Kadir’in bile büstün peşine düştüğünü farkeder Melih. Üstelik Sevil Hanım’ın isteğiyle hırsız Selim’in adresini bulmak da ona düşmüş, yani için içine o da katılmıştır. Kimin kim ve kimler için çalıştığı, iyinin kim kötünün kim olduğunun belirsizleştiği, üstelik cinayetlerin işlenmeye başlandığı bir anda, Melih de “şeytana” uyacak ve arkadaşı Kadir’le birlikte evi kendi adına soymaya karar verecektir. İki genç, Sevil Hanım ve Olcay’ın Yeşim Hanım’lara gittiği bir gece soyguna giriştiklerinde aynı niyetle eve gren Selim’le burun buruna gelecekler, mahzende gördükleri karşısında dehşete düşeceklerdir…

Toplumsal geri plan
Yukarıda özetlemeye çalıştığım polisiye hikayeyi kurgularken paralel bir kurgu kullanmış Birgül. Melih ve Selim, aynı tarihte karşılaşıyorlar Mabeyinoğulları ailesinin adıyla, ancak birbirlerinden haberleri olmuyor ve aynı olayları farklı algılarla yaşıyorlar. Aynı zaman dilimi önce Melih, ardından Selim merkezli aktarıldığı için biz de ne olup bittiğini bir karşılaştırma fırsatı bulduğumuzda anlayabiliyoruz. İlk bakışta karmaşık görünen bu kurgu, bölüm başlıkları dikkate alındığında basitleşiyor. Zaten romanın ilk sayfalarında Melih ve Selim’in kaderlerinin kesiştiği üç ayın kronolojisi de var. Sonuçta, baştan sonra hiç sarkmayan, giderek hızlanan, merak duygularını sonuna kadar dorukta tutmayı başaran bir roman okuyoruz.

Polisiye hikayesi ve gerilimli atmosferine rağmen “Ah Tutku Beni Öldürür müsün” alışılageldik polisiye kalıplarının ötesine taşan bir roman. Özellikle suçun –yerli polisiyelerde ihmal edilen- toplumsal boyutunu çok iyi yakalıyor. İnsan, eşya, mekan ve sınıfsal aidiyet arasındaki karmaşık ilişkileri, gelir ve imkan farklılıklarının insan psikolojisine yaptığı etkileri, bireyi suça iten tutkuların ardındaki maddi nedenleri başta Melih olmak üzere bütün roman kişileri üzerinden çözümleyebiliyoruz. Aslında polisiye edebiyatı yaratan tam da budur; önce Gotik edebiyatın, ardından Dickens’in açtığı yoldan ilerleyen polisiye roman türü, toplumsal gelişmeyi, meta tüketimini, kentlerdeki mekansal ayrışmayı eksiksiz vurgulamış, kapalı mekanlarda, burjuvanın konutunda geçen ilk dönem polisiyelerde bile, evin mimarisi, zenginler ve yoksullar arasındaki ayrımı vurgulayacak biçimde anlatılmış, her tür karmaşanın altı kazındığında hemen kendini ele veren suç ile maddi çıkarlar arasındaki sıkı bir bağ sergilenmiştir.

“Ah Tutku Beni Öldürür müsün”ün kahramanlarının içindeki kötülükleri deşen de yine aynı çıkarlar. Cahide Birgül, insan psikolojisi ile sahip olma arzusu arasındaki ilişkiyi hikayenin içine yedirerek gösterirken yalnızlık duygusunu, sevgi açlığını, mekansal farklılıkları ve bugünkü toplumsal durumun yarattığı çarpıklıkları çok iyi kullanıyor. Mesela Selim’in küçük yaşta hırsızlar dünyasına düşmesi kadar Sevil Hanım’a aşık olması da rastlantı gibi görünen zorunluluklardandır. Üstelik çok rahat bir dille açığa çıkarıyor göstermek istediklerini Birgül. Melih’in hırslarını kavrayabilmemiz için uzun uzadıya tasvirlere girmek yerine, genç öğrencinin çalıştığı evler ve o evlerdeki eşyanın parıltısıyla öğrenci evinin kırık döküklüğünü yan yana getirmiş. Sınıfsal bir bakışı olmayan Melih, artık o evlerdeki insanlar gibi hissedecektir kendisini. Aslında ölmüş bir genç kıza aşık olmasının anlamsızlığını zorunluluğa dönüştüren tam da üst sınıfla kurduğu bu özdeşleşme hayalidir. Ondaki öfkeyi, kıskançlığı ve kötülüğü açığa çıkaran budur işte; onlar gibi yaşayıp onlar gibi olamamak!

Burada biraz durmak ve 2004 yılı romanlarına sıklıkla yansıyan öğrenci gençlik hallerine kısaca değinmek istiyorum: 80’lere kadar -popüler metinler de dahildir- Türk romanındaki üniversiteli öğrenci tipinde sorumlu ve ciddi bir yan vardı. O, bakılan, imrenilen, haset edilen -her zaman insani vasıflara değilse bile- umut vaad eden bir geleceğe sahip olan adamdı. Dahası, siyasi geçmişi Tanzimat’a kadar uzanan, pek çok kez siyasi iktidarı sarsmayı başaran, inançlarının bedelini fazlasıyla ödeyen geleceğe talip bir aydındı. 80’lerden sonra, pek çok değerinden sıyrıldığı gibi, geleneksel üniversiteli tipinden de “kurtuldu” Türkiye toplumu. Gerçek hayat içerisinde, romanlara bile yazılamayacak bir şiddetle gerçekleşen üniversitelerdeki tasfiyenin ardından gelen restorasyon döneminde yeni bir öğrenci tipiyle karşılaştık. Ve beklendiği gibi artık bu öğrenciler yerleştiler romanların merkezine. “Ah Tutku Beni Öldürür müsün”ün öğrenci gençleri Melih ve Kadir de kimlik bunalımları ve gelecek korkularıyla çevrililer.

İlk iki romanı “Gölgeler Çekildiğinde” ve “Geceye Uyananlar”da da insan ilişkilerinden, siyasi, toplumsal ve ekonomik nedenlerden kaynaklanan gerilim öğesini yerli yerinde kullanan Cahide Birgül, “Ah Tutku Beni Öldürür müsün”ünde bir adım daha atıyor ve polisiye edebiyatımıza katkı sayılabilecek bir roman sunuyor okuyucuya.

“Büyük Uyku”da Sonsuza Kadar Birlikte

Ölüydün, büyük uykuyu uyuyordun, böyle şeyler seni üzemezdi artık. Petrol de su da birdi insana, rüzgâr da hava da. Sadece büyük uykuyu uyurdun, nasıl öldüğün ya da nerede can verdiğin belasına aldırış etmeden.

Bu cümlelerin yazarı Raymond Chandler ve eşi Cissy, büyük uykularını uyurlarken, elli küsur yıl sonra birbirlerine kavuştular. Kulağa gayet dramatik gelse de, geçtiğimiz Sevgililer Günü’nde tam olarak gerçekleştirilen buydu. Yüzü aşkın edebiyatseverin katıldığı bir törenle, Cissy’nin küllerinin içinde bulunduğu kutu, Chandler’ın tabutunun üstüne yerleştirildi.

Chandler, “kalp atışım” diye çağırdığı, çok sevdiği eşi Cissy öldüğünde küllerinin bir mozolede, metal bir kilitli dolap içerisinde saklanmasına karar verdi. Uzun ve acılı bir hastalık dönemi geçiren karısını kaybettiğinde büyük depresyon yaşayan yazar, kendini içkiye verdi, bu alkol problemi yaşamının sonuna kadar sürecektir. Chandler, beş yıl sonra mutsuz ve perişan bir halde hayatını kaybettiğinde, aynı kilisenin mezarlığına gömülür. Ne yazık ki diğer birçok şey ile birlikte, eşinin küllerine ne yapılması gerektiği hakkında da geride bir talimat bırakmamıştı. Böylelikle birbirlerine delicesine aşık olan çift, bir parsel ötede, ayrı yerlerde yer aldılar. Ta ki, Chandler uzmanı, Loren Latker, yazarın eşinin yanında gömülmek isteğine dair referanslar buluncaya kadar. Seksenli yıllarda HBO’da yayınlanan Philip Marlowe’u canlandırmış olan aktör Powers Boothe ve John Wayne’nin avukat kızı, Aissa Wayne’nin desteğiyle Loren Latker, soluğu Los Angeles mahkemesinde aldı. Uzun yıllar uğraştıktan sonra, en nihayetinde Eylül ayında bir hakim kendisini haklı görüp, Chandler ile eşinin beraber olmasına karar verdi. Bir cenaze töreninden çok, kutlama havasında gerçekleşen törende, “When the Saints Go Marching in.” eşliğinde, Chandler’lar yıllar sonra bir araya getirildi. Mezartaşında ise Büyük Uyku’dan şu cümle yer alıyor: “Ölü bedenler kırık kalplerden daha ağır çeker.”

Pearl Eugenia Hurlburt (Cissy), Raymond ile tanıştığında evli bir kadındı, üstelik yazardan yirmi yıl büyüktü. Aktris, model ve piyano sanatçısı olan Cissy, yazara yaşı hakkında gerçeği söylememişti. 1924 yılında, Cissy boşandıktan hemen sonra evlendiler. Chandler 35, Cissy ise belirttiğine göre 43 yaşındaydı, yaşını on yıl kadar az söylemişti. Otuz yıl süren evliliklerinde, Chandler’ın en güvendiği kişi, eşi oldu. Cissy şiddet sahnelerinden hiç hazetmiyor olsa bile, bütün yazdıklarını ilk onunla paylaşırdı. Çoğu eleştirmence yazarın en iyi eseri olarak kabul edilen, yarı-biyografik The Long Goodbye adlı romanını Cissy ölüm döşeğindeyken kaleme almıştır.

Törenden fotoğraflar için :
http://www.flickr.com/photos/richardschave/sets/72157626060457302/

Kant Kulübü – Cem Akaş / A. Ömer Türkeş

Kant Kulübü’nün ilk dikkate değer özelliği, şimdiye kadar ne anlattığından çok nasıl anlattığıyla ilgilenen; dili, uslubu ve biçimiyle farklılaşan metinleriyle tanınan Cem Akaş’ın kapağında “bir ilkgençlik macerası” uyarısı taşıyan bir roman yazmasıydı. Okuyucusunun karşısına beklenmedik, belki de ilk bakışta “hafif” izlenimi veren bir romanla çıkan Akaş, kitabını “tamamen can sıkıntısından, zaman bolluğundan, eğlence olsun diye” yazdığını ifade etmekten de kaçınmamıştı.

Ancak ilk izlenimler zaman zaman yanıltıcıdır. Nitekim “Kant Kulübü”, sevimli hikayesinin ardındaki felsefi sorgulama ile büyüklerin dünyasına sıçrayıvermiş. Kısaca özetlersem; Su ve Kerim, lise çağlarındaki iki sevimli öğrenci. İkisi de cin gibi, ikisi de “zamaneliğin” sığlığından uzak. Belki de bu nedenle H.S adlı bir örgütün kancasına takılıyorlar. Örgütün işlevi, insanlığın geçmişten geleceğe uzanan tarihini toplumsal çıkarlara uygun biçimde düzenlemektir. Şef Buzcam’ın ifadesiyle tarihi “bir yol haritası gibi düşünün, ara­bayla bir yolda giderken önünüze neler çıkacağını, nasıl dönemeçlcrle, kesişip çatallanan yollarla karşılaşacağını­zı bilmiyorsunuz, giderken öğreniyorsunuz, ama hepsi haritada tamamlanmış haliyle var.”

Bu harita elbette tanrısal bir kader değil, uluslarası bir örgütlenmenin toplum mühendisleri tarafından çiziliyor. İnsanların bu haritada farklı yönlere saptıkları hallerde örgüt giriyor devreye; “haritada, gidilmesi gereken yol, bütün sapaklarıyla, dönemeçleriyle, yokuşlarıyla, trafik ışıklarıyla işaretlenmiş durumda. Yolda nelerle karşılaşacağımız belirlenmiş yolun sonuna ulaşabilmemiz için neler yapılması gerektiği belli. Bize düşen, herşeyin ha­ritada gösterildiği gibi gerçekleşmesini sağlamak, biraz önceki gibi aksilikleri giderip yoldan çıkılmasını engelle­mek” diyecektir Buzcam ve örgütün merkezindeki dev salonda çalışan insanları gösterecektir Kerim ve Su’ya; “bu arkadaşların hepsi, dünyanın bu bölgesindeki gelişmele­rin, sözünü ettiğim büyük tarih kitabında, ya da harita­da, gösterildiği gibi olmasını sağlamaya çalışıyor”..!

Örgüt, bu iki genci de alıyor içine. Kerim ve Su’ya verilen görev, gelecekte bilim adamı olarak insanlığa büyük hizmetler verme manzedi Aklan adlı –kendi yaşıtları- bir genci çok sevdiği müzik çalışmalarından uzaklaştırıp konservatuvar sınavını kazanmasına engel olmaktır. Kahramanlarımız büyük bir ciddiyet ama çocuksu planlarla girişiyorlar Jemes Bond’luk mesleğine. Ne var ki, işleri hiç de kolay değil. Çünkü karşılarında H.S.’nin amaçlarını yanlış bulan, dünyanın dü­zelmesi konusunda H.S ile aynı görüşleri paylaşmayan başka bir örgüt, en az onlar kadar sistemli ve güçlü olan Zürafaları Lekeleme Komitesi var.

İlk bakışta bu alternatif örgütlenme daha “iyi” görünmekle birlikte, kullandıkları araçlar açısından hiç de öyle değiller. Zaman zaman şiddet dolu yöntemlere de başvuran Zürafaları Lekeleme Komitesi ajanlarıyla Kerim ve Su arasında –zamana karşı- kıyasıya bir mücadele başlayacak, bu mücadele sırasında eylemlerini sorgulama fırsatı bulan kahramanlarımız kişiliklerini geliştirecekler, tam bir aydınlanma anı yaşamasalar bile hayatlarını değerler ekseninde sürdürmeye çalışacaklardır.

Genç insanlardan kurulu roman kişilerinin yaş guruplarına uygun, yer yer çocuksu davranışlarla yürüttükleri görevleri, Cem Akaş’ın “Olgunluk Çağı Üçlemesi”nde gelecek bir zamana taşıdığı bireyin kendi kaderini belirlemesi ya da kaderinin onun adına belirlenmesi etrafında dönen ahlaki sorgulamasındaki motiflerle benzerlikler gösteriyor. Zaten adını da bu sorgulamaya kafa yoran bir filozoftan “Kant”tan almış roman.

Yazarın “tamamen can sıkıntısından, zaman bolluğundan, eğlence olsun diye” yazdığı “Kant Kulübü”, çok hızlı akan ve gerçekten de eğlenceli bir roman. Karakter psikolojileri üzerinde çok fazla derinleşmeyen, roman kişilerini eylemlilikleri içinde ete kemiğe büründüren, barındırdığı felsefi sorunsalını hikayesine gözümüze sokmadan yayan Cem Akaş, Türk romanında az sayıda örneği bulunan bir türün üstesinden gelmiş, polisiye ile bilim kurguyu içine mizahı da katarak çok iyi harmanlamış. Hayranlarının büyük bir kısmı ile ters düşeceğini biliyorum, ama yine de, Kant Kulubü’nün, hikayelerinden oluşan ilk kitabı Noktaların Kesişimleri Antolojisi’nden (1990) bu yana okuduğum en iyi Cem Akaş metni olduğunu söyleceğim.

KG / Serdar Yenmez

* Bu hikaye ilk kez Beton Şehir isimli fanzinin 3. sayısında yayımlanmıştır.

Halka açık tuvaletlerin bana yanlış zamanda, yanlış yerde içmeye başladığımı hatırlatmaları gibi hüzünlü bir tarafları var. Bu da en iyi ihtimalle, 15.00-21.00 arası İstanbul’un otobüs durağı olan herhangi bir bölgesi demek. Beynim uyuşmuş gibiydi, ne kadardır burada olduğumu hatırlamıyordum. Pisuarın önünde dikilirken garip bir an yaşadım. Naftalinlerin dansı kesilmişti ama ben hala öylece bekliyordum. Kafamı öne eğdim ve ancak o zaman işimin bittiğini anladım. Hissizlik, kötüye işaret. Paslı aynanın karşısında kendimi tartmaya çalıştım. Küçük gözlerim Ermeni kanyağını fazla kaçırdığımı söylüyorlardı. Zonklayan başım da votkaya hiç başlamamam gerektiğinden dem vuruyordu. Birkaç saniyemi kendime çeki düzen vererek geçirdim. Tatmin edici bir iş yaptığım söylenemez ama sonunda bir bar güvenlikçisinin olması gerektiği kadar ayık göründüğüme kanaat getirdim. Kaderi zorlamak gibi kötü bir alışkanlığım yoktur. Merdivenlerden yukarı çıkarken bir resim dikkatimi çekti. Çakırkeyif bir karga “Alkolik Kuşlar Nereye Konar” diye bağırıyordu. Ne anlama geldiğini bilmiyorum ama karganın tavrı hoşuma gitti. Yokluğumda Kadıköy’ün hela sanatçıları kendilerini geliştirmişti anlaşılan.

Üst tarafta her şey yerli yerindeydi. Duraklara koşuşturan insan kalabalığı, midyeciler, gayretli çiçek satıcıları, sosisli büfeleri, beni zerre ilgilendirmeyen bir konu hakkında imza toplayan uzun saçlı gençler…

Karşı caddeye geçtim ve “Mutlu Son”a doğru yol almaya başladım. İnsanlar hayatlarını ihtimaller üzerine kuruyorlar. İyi bir iş, para, ün, hepsi küçük ihtimallerdir ama bu durum, insanların yüzyıllardır onların peşinden koşmasını engellemedi. Aynı durum bizim mekân için de geçerli. Gece hayatı olmayan mülayim biri bile ismi “Mutlu Son” olan bir gece kulübünün neon tabelasını görünce elinde olmadan aklından ihtimalleri geçirir ve içeri girer. Popüler bir mekânız anlayacağınız. Dolayısıyla kulüp önünde şimdiki gibi bir kalabalığı görünce şaşırdığım söylenemez. Kapıda Ozan dikiliyordu

”Ne haber Reis, nerdesin kaç gündür”. Ozan sağlam çocuktur ama herkese Reis ve onayladığı her şeye “her türlü” demek gibi bir huyu vardır. Bitirim ağzından anladığı bu kadar. “Dimitri uğradı mı ben yokken?”

“Aynen reis bavulları Hasan abiye bıraktı.” İçimden bir şişe daha Ermeni Kanyağı istemediğime lanet okudum. “Tamam koçum ben içeri geçiyorum sağlam dur”.

“Her türlü reis”

İçerisi kalabalıktı ve sahnenin üzerindeki kırmızı perdeler yanlara çekilmişti. Bu, bugün Nuriyeler sahne alacak demekti. Karşıya yürüyüp bardakları cilalayan Hasan abiye selam verdim. Hal hatır ettik, sonra Dimitri’nin getirdiklerini görmek için aşağı kata indim.

Dimitri benim uluslararası kargo görevlim. Bir sene önce kavgada kör olmaktan kurtardığım Rusya’ya iş yapan çok büyük bir inşaat firmasının personel şefi benden yaptığım iyiliğe karşı yapabileceği bir şey olup olmadığını sorduğunda bu dostluk şekillenmişti. Basit bir turist vizesi veya işçi vizesiyle yolculuk yaptıysanız eşya getirip götürmenin ne gıcık bir şey olduğunu biliyorsunuzdur. Sıvıların litresine bakarlar, bavulun ağırlığına bakarlar falan filan. Ama cebinizde her hafta ülkeye 50 kişi gönderip geri getiren bir firmanın vizesi varsa can sıkıntısından kurtulmuşsunuz demektir. Hele bir de Rusça biliyorsanız.

Bütün siparişlerim deri bavulların içindeydi. Viskiler, votkalar, kanyaklar, hakiki havana puroları, son model elektronik oyuncaklarım; dinleme cihazları, jammerlar, telefonlar…

Şişelerin arasından bir Ruski Standart alıp yukarı çıktım.

“Şunu benim zulaya koysana Hasan Abi. Doğan kopili isterse de sakın verme.” Başıyla onayladı. Taburelerden birine oturup kendime cömertçe bir kadeh viski doldurdum. İlk yudumu almadan önce kadehi ellerimin arasında ısıtıp yoğun kokuyu içime çektim. Burada çalışmaya başladığım ilk gün, kel ve göbekli herifin biri viski içerken birden oturduğu yerden havaya fırlayıp, bağırarak etrafa saldırmaya başlamıştı. İçkisinin içinde yakıcı bir şey olduğunu iddia ediyordu ve haklı olabilirdi çünkü yüzü kıpkırmızıydı. 5 dakika içinde kırmızılık bütün vücuduna yayıldı ve herif komaya girdi. Hastaneye zamanında yetiştirdim ama ne doktorlar ne de ben sorunun tam olarak ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemedik.

Müzikle coşan, renkli bir kalabalık vardı ama içlerinde kendilerini belli etmeye çalışan 4 kız vardı. İstediklerini de başarıyorlardı. Tek parça siyah deri kıyafetiyle bir sarışın. Saçlarını topuz yapmış mini etekli, büzük kırmız dudaklı bir kumral. Makyajlı ile makyajsız hali arasında 4 ton renk farkı olduğuna yemin edebileceğim göğüs dekolteli, komik gözlüklü başka bir kumral. Ve kuzguni saçlı esmer. Esmer pembe bir ruj sürmüştü. Tatlı bir gülüşü ve inci gibi dişleri vardı. Elinde ufak, maket gibi bir şey tutuyordu. Kızlar onun tuttuğu makete teker teker orta parmak işareti yapıp fotoğraf çekiyorlardı. Tabi ne kadar eğlendiklerini göstermek için kopardıkları yüksek volümlü kahkahalar arasında.

Birkaç dakika sonra Nuriye kıyafetiyle Doğan yanıma oturdu. Doğanla gittiğim spor salonunda tanışmıştık. Oranın antrenörü ve kısa mesafe koşuda eski balkan şampiyonuydu. Birinci olduğu şampiyonada, sadece otel ve ulaşım masrafları için 5000 dolar harcamıştı. Federasyonun birinciye layık gördüğü ödül ise 500 liraydı. Dolayısıyla küskün ayrıldı ve bir müddet sonra Nuriyeler fikriyle beni buldu.

Fikir şuydu; o ve 3 arkadaşı travesti kılığına girip danslarıyla; sevgilisinden ayrılmış, muhtemelen terk edilmiş, alış veriş merkezi kokan kızlara, kokonalara, gizli homolara kısaca doğru fiyatı veren herkese güvenli bir erotik tatmin sağlayacaklardı. Ne kadar istek aldıklarına inanamazsınız.

“Ay nerdesin sen kaç gündür şekerim?”

“Yılışıklık yapma bardağı kafana gömerim hıyar. Kim çağırdı sizi bugün”

Eliyle fantastik dörtlüyü gösterdi.

“Abaza arkadaşlarına da söyle gözüm üzerinizde, sakın yakın temasa girmeyin. Müşterilerden biri göründüğünüz kadar ibne olmadığınızı anlarsa topyekûn biteriz.”

“Tamam abi zaten biliyorsun kevaşelerin kendileri istemezse biz rahat duruyoruz”

“Kes lan. Onlar istese bile yapmayacaksınız oğlum, hadi ikile”

Birkaç dakika içinde ışıklar değişti, müzikler yükseldi. Nuriyeler şovlarına başladılar. Yapacak daha iyi bir işim olmadığından kalabalığı izlemeye başladım, özellikle fantastik dörtlüyü. İlgiye muhtaç oldukları belliydi. Masalarına göz attım, her terbiyeli burjuva kızı gibi mojitodan başka bir şey içmiyorlardı. İçkinin etkisi mi bilmem ama gecenin ilerleyen dakikalarında fotoğraf çekme işini geliştirdiler. Sahne üzerindeki rastgele birini kolundan yakalayıp esmerin elindeki şeye orta parmak işareti yaptırıyorlardı. Sonra şip şak. Bir ara onlara baktığımı fark etmiş olacaklar ki deri kıyafetli sarışın yanıma gelip benden de aynı şeyi yapmamı istedi. Ona fotojenik olmadığımı söyleyip yerine yolladım.

Zaman geçtikçe işler daha samimi bir hal almaya başladı. Nuriyeler sahneden masalara inmişti, müşterilerle dansa ediyorlardı. Her kız bir dansçıya sarılıp, kırk yıllık dostları gibi sarmaladı. Esmer hariç. O masasında oturmayı tercih ediyordu. Doğan yanına gelene kadar. Kızı kolundan tutup sahneye aldı ve dans etmeye başladılar. Kıza sarılmaya başladığını görünce tepem attı. Yanlarına gittim ve Doğan’ın havadaki ahtapot misali kolundan tutup sertçe kendime çevirdim.

“Affedersiniz Doğan Bey, hanımınız arıyor. Sizin ufaklık çok hastaymış.”

İkisi de boş gözlerle bana bakıyordu. Doğan’ın saçmalamasına izin vermeyip kolundan çekerek perdenin arkasına götürdüm.

“Ne dedim lan ben sana iki dakka önce”

“Abi valla..”

“Sus lan. Bügünlük mesayiniz bitti. İçeri gidip diğerlerine de aynını söyle. Sakın bahşiş için uzatmasınlar”

“Abi şimdi elemanlar soracak niye diye?”

“Aşı varmış dersin. Hadi Yürü”

“Abi sen bir şeye mi sinirlendin”

“La yürü la”.

Perdenin arkasından çıktığımda Esmer sahnenin ortasında beni bekliyordu.

“Yanlış numaraymış”

Yanından geçip tabureme gitmeye çalıştım ama önüme çıkıp, geçmeme izin vermedi.

“Neden diğer kızlarla dans eden birini seçmedin”

İtiraf edeyim sorunun yalınlığı beni şaşırttı. Genelde verilecek bir cevabım olmadığında susmayı tercih ederim ve bu beni birçok dertten kurtardı ama yerinden milim kıpırdamayan Esmer’in gözleri aynını yaparsam sabaha kadar orada öylece karşılık bakışacağımızı söylüyordu.

“Neden bahsettiğinizi anlamadım hanımefendi”.

Ne yaratıcı cevap, biliyorum. İkna olmasa da “Eminim öyledir” deyip masasına gitti. Bende alt kata yöneldim. Yürürken kel ve göbekli abinin viski hakkında söylediklerini düşünüyordum. Belki haklıydı çünkü benim de yüzümün şu anda kıpkırmızı olduğundan eminim.

Yukarıdakileri bilmiyorum ama benim için gece bir şişe şarap sonra bitti. Uykumda, Ozan’ın beni uyandırmaya çalıştığını hayal meyal hatırlıyorum. Eve bırakmak istiyordu ama bende derman yoktu. Ayrıca ayık kafayla bile bu saatte bizim evin soğukluğunu çekilmezdi. Boş yere soğukta yatıp hasta olmaya ne gerek var öyle değil mi? Kepengi indirip gitmelerini söyledim.

Ertesi akşam esmer, yanında İtalyan mafyası bir tip ve tıfıl bir oğlanla birlikte gene geldi. Günün büyük kısmını uyumakla geçirmiştim ve tek isteğim evime gidip kalan kısmını da aynı şekilde geçirmekti.

Gruba arkamı dönük bir şekilde taburede oturuyordum. İtalyan mafyası tipli oğlan spor giyinmişti. Borazan gibi sesi vardı ve onu kullanmaktan usanmıyordu.

“Bak aşkım, bunları sana kendini koruman için gösteriyorum biliyorsun değil mi? Ahmet hadi bir yumruk salla bana”

Zavallı herhalde kaybedeceğini bildiğinden itiraz etmedi ve isteksizce bir sağ kroşe salladı. Diğer oğlan hızlıydı. Aynı anda gardını aldığı soluyla birlikte rakibinin göğsüne düz bir sağ yumruk gönderdi. Tıfıl yere yapıştı. İçimden gülüyordum. Kız arkadaşa bir barda Wing Chun öğretmek ilginç bir şovenlik anlayışıydı. İçkisini içtikçe Ip Man iyice azıttı. Kickbox ve güreşten sonra boksta karar kıldı. Hararetle Ahmet’e kendine bütün gücüyle bir yumruk atmaya ikna etmeye çalışıyordu. Esmerin rahatsız olduğu belliydi ama sesini çıkarmıyordu. Sonunda Ahmet ikna oldu ve arkadaşının karnına yavaşça vurdu. Diğeri sanki hakarete uğramıştı. “Bütün gücün bu mu lan?” diye bağırıp tıfıla sağlam bir aparkat yerleştirdi. Tıfıl bana çarparak yere düştü. Bardağımla birlikte sabrımda bitmişti.

Yerimden kalktım ve çocuğa ilerledim. O anda beni pek amatör biri olmadığına inandıran bir hareket yaptı, beni kendine yaklaştırmamak için kolunu yukarı kaldırdı, parmağıyla işaret ederek “Sakın yanıma yaklaşma” diye kükredi. Bar kavgalarıyla ilgili öğrenmeniz gereken ilk şey önce kafanızdaki standart maço yaklaşımdan kurtulmaktır. Genellikle benim gibi “büyük çocuklar” kavga sırasında sırf tek bir yumruğun kendilerini indirmeye yetmeyeceğini göstermek için savrulan ilk vuruşu almak üzere kendilerini programlarlar. Büyük hata. Bar kavgalarında, atılan yumruğun içinde, parmakların arasında bir jilet, küçük bir bıçak ya da doğru bölgelere geldiğinde sizi imamın kayığına bindirecek başak herhangi bir şeyin olmadığını asla bilemezsiniz. İlk kural; rakibin eline bak.

Bizim maçonun eli boştu ama spor ceketinin içinde bir yerde, yumruklarından daha çok güvendiği bir şey olduğunu vücut hareketlerinden okuyabiliyordum. Yumruk atmak veya vücudunu kavramak şansım gitmişti çünkü mesafe yeterli değildi. İhtiyacım olan kesin bir darbe, debelenmek benim için risk sayılır. Masumca kolumu kaldırdım.

“Sakin olun beyefendi sizden sadece gitmenizi isteyecektim. Şiddete başvurmaya inanmam.”

O sırıtırken gövdemi hızlıca sola çevirdim, tıpkı kurulan bir zemberek gibi. Sol ayağımın içi rakibimin Solar Plexus’nu buldu. Kulağa garip geliyor ama aslında bu bir savunma vuruşudur. Korece’den Türkçeye en yakın tercümesi “Katır Tekmesi” olabilir. Taekwondo müsabakalarında dikkat etmeniz gereken ilk vuruştur. Etkisinin sebebi vücudun dönmeyle birlikte tekmenin büyük bir güç kazanması ve bilinçsizce savurduğunuzda bile yüksek bir yüzdeyle rakibin nefesini kesmeye yetmesidir. Gerisi insafınıza kalmış.

Balık gibi çırpınan çocuğun ceketine elimi attım, 14’lü bir Browning ile birlikte dışarıya çıktı. Şarjörü ve namludaki mermiyi boşaltıp silahı barın üzerine koydum. Çocuğun kollarını sabitledim ve nefes alması için uygun pozisyonda birkaç saniye beklettim. Sonunda ritmi normale döndü. Cüzdanına baktım. İsmi Ufuk Demir’di ve 22 yaşındaydı. Onu yerinden kaldırdım ve taburelerden birine oturttum. Silahı göstererek.

“Yasalara göre güvenlik görevlisi olarak 24 yaşından küçük kişilerin alkollü bir şekilde kavga çıkarmaları halinde olayı yatıştırdıktan sonra silaha el koyma zorunluluğumuz var. Sizin ve kamunun güvenliği için. 24 saat sonra müdüriyete bir polis eşliğinde uğramanız halinde silahınız size teslim edilecektir Ufuk Bey.”

Elbette anlattıklarım baştan aşağı yalandı ama bu rutin her zaman işimi görür. Silah hoşuma gitmişti, bir iki parça değişikliğiyle iz sürülemez hale getirebilirdim. Ufuk Bey’in de bir daha buraya uğramayacağından emindim. Silahı zulama yerleştirdim. Ufaklığa hastaneye gitmek isteyip istemediğini sordum. Cevabı olumsuzdu. İlgim ondan grubun geri kalanına döndüğünde artık bir grubun kalmadığını gördüm. Tıfıl Ahmet ile kuzguni esmer gitmişti. Ben de daha fazla oyalanmamaya karar verdim. Zulamdan Ruski Standartı çıkarıp bir poşete koydum. Hasan abiye patron ararsa Taksim’deki sorununu hallettiğimi söylemesini tembihledim ve bardan ayrıldım.

Durağa gitmeden önce karşı taraftaki büfelerden birine uğradım. Bir kutu kola ve küçük paketlerde satılan karabiberden aldım. Boğazımda nezle olduğuma işaret eden bir acılık vardı, üşütmenin en iyi ilacı da votka karabiberdir. Kolayı ait olduğu yer olan çöplüğe döktüm. Ben sadeliği seven biriyim. Karışımlar, kokteyller bana göre değil. İçkin güzel mi, onu en iyi içme biçimi de sade halidir. Biraz meyve suyu biraz soda biraz bilmem ne deyip maymun iştahlılık yaparsan sadenin güzelliğini kaybedersin. Şişenin kapağını açıp kutuyu sonuna kadar doldurdum. Yolluğum hazırdı.

Kısa bir süre sonra hareket ettik. Tatlı tatlı içkimi içerken bir yandan da mp3 çalarımın kulaklığımı taktım. Uzun zamandır Savaş ve Barış’ın sesli kitap versiyonunu bitirmeye çalışıyordum. Napolyon Rusya’yı işgal ederken içim geçmiş.

Taşıyabileceğinden fazla poşetler yüklenmiş bir teyzenin sesi beni uyandırdı. “Oğlum uyan, durağını kaçıracaksın”. “Yok teyze uyumuyorum ben” diye cevap verdim. Niye bilmem ne zaman uyurken yakalansam aynını söylerim. Otobüsten inince, bizim mahallenin içeri girmeden önce yabancılara karşı uyarısı sayabileceğiniz karbonmonoksiti tavan yapmış havası nefesimi kesti. Kışın, özellikle havanın biraz soğuk olduğu akşamlar soba bacalarından çıkan duman burasını Gotham City’den beter hale getiriyor. Bu bölgeye yeni yapılan pahalı siteler de bile kömür yakıyorlar. Burası gene iyi çünkü en azından kömürleri kalitelidir. Büyük çoğunluk belediyeden dağıtılan kömür bozması, siyah taşlardan yakar. Üst taraflardaki Çingenelerin durumu ise hepten berbat. Artık o gün canları ne istemişse onu yakıyorlar; lastik mdf, çuval…

Cadde boyunca yürümeye başladım. Kulaklarımda bir korna sesi çınlıyordu ama benimle ilgili olmadığından emim olduğum için dönük bakmak zahmeti bile göstermedim. Jeep sonunda dikkatimi çekti, sürücü koltuğunda kuzguni esmer vardı ve bana bağırıyordu.

“Arabaya biner misin? Seninle bir şey konuşmak istiyorum.”

Ona annemin bana tanımadığım kişilerin arabalarına binmememi tembihlediğini söyledim.

“Sana bir teklifim var. Kısa sürede yüklüce para kazanabilirsin.”

Şimdi anladığım dilden konuşmaya başlıyordu.

“Bu yolu takip et ve ilerdeki kavşakta şerit değiştir. Evim şu karşı cadde üzerindeki mavi kapılı yer”

Arabaya binmemi teklif etti. Temiz havada yürümenin bana iyi geldiğini söyleyerek reddettim. O, yol aldıktan sonra etrafı izledim. Jeep’i takip eden başka bir aracın olmadığından emin olunca karşı caddeye yürümeye koyuldum.

Bu saate bizim sokakta bir Jeep’i dışarıda bırakmak zekice bir iş sayılmaz. Demir kapıyı açıp aracı benimkinin yanına park etmesini söyledim. Garajı görünce şaşırmıştı. “Araban varsa niye otobüsle uğraşıyorsun” diye sordu.

“Motorlu şeyleri kullanmak hoşuma gitmiyor” dedim ve sözümün birkaç saniye havada asılı kalmasına izin verdim. Sonra kapıyı açtım, misafirimi içeri davet ettim. İçeri girer girmez soğuk hava dalgası yüzümüzü çarptı. Evime severim. Pek geniş değildir, altı toprak olduğundan duvarlar genelde rutubet tutar. Bu yüzden her sene önceki senenin kalkan boyasını kazımak zorunda kalırım. Ayrıca pencereler kapalı bir şekilde içeride fazla kalmak beyinde marihuana etkisi yaratır. Yalıtım sıfır olduğundan kaloriferler insanı ısıtmaz. Bütün bunları rağmen evimi severim. Bendeki hatıraları için.

Kafamla demir kütleyi işaret ettim. “Sen sobayı yak ben de sıcak bir şeyler hazırlayayım.” Zavallı kızın gözleri pörtledi. Ciddi olduğumu sanmıştı. Espri yaptığımı anlaması için gülümsedim. Kanepeyi işaret edip rahatına bakmasını söyledim. O yerleşirken bende kahve yapmak için mutfağa geçtim. Kısa bir süre sonra içinde özel kahve karışımımdan olan iki büyük fincanla birlikte esmere katıldım. İki yudum aldıktan sonra anlatmaya başladı.

İsmi Cansu’ydu, 23 yaşında ve Yeditepe Üniversite’nden geçen dönem mezun olmuştu. Teklif, eski erkek arkadaşı Burak Özdemir ile ilgili bir soruna dairdi. Anlatırken sözünü hiç kesmedim. Diksiyonu düzgündü ve hoşuma giden bir ses tonu vardı. S ve h harflerini sanki yanaklarının arasından çıkarır gibi telaffuz ediyordu, harfler sanki insanın kulağında yankılanıyordu. Sesini yükselttiği zamanlar ise cümleler boş bir mağaranın içinden eko yapar gibi derindendi.

Cansu, Burak Özdemir’le okuldaki son senesinde tanışmıştı. Anladığım kadarıyla tek ortak yönleri de gittikleri Yeditepe Üniversitesi’ymiş. Kız gezmeyi, eğlenmeyi seven biriydi. Çocuk ise münazara gruplarının gözdesi, politik yönü olan sol görüşlü birisiymiş. Elbette bu onları durdurmamış. Kızın gece hayatı Burak’la birlikteliklerinde aynen devam etmiş. Tabi bir farkla, hesabı ödeyen taraf bundan sonra hep Burak olmuş. Kızın ısrarlarına rağmen elini cebine attırmamış ve bir dönem sonra hediyeler gelmeye başlamış. Elbiseler, ayakkabılar, çantalar derken Burak 3 hafta önce elinde tek taş bir yüzükle çıka gelmiş. Cansu’nun söylediğine göre paranın kaynağına sormak ancak o zaman aklına gelmiş. Cansu’dan yüzüğü göstermesini istedim. Kenarlarında işleme olan zarif bir yüzüktü, inceledikten sonra geri uzattım. Kız çok ısrar etmiş ama Burak değirmenin suyu hakkında bilgi vermemiş. Sadece Cansu’nun mutlu olmasına istiyormuş, gerisi önemli değil.

Sorun şu ki, üyesi olduğu silahlı devrime inanan solcu arkadaşları kasalarının boşaltıldığını anladıklarında ilişkilerine bu kadar romantikçe yaklaşmamış.

Yüzüğü aldıktan sonra Cansu, Burak Özdemir’den 2 hafta boyunca haber alamamış. Telefonlarına cevap veren yokmuş, çocuğun yaşadığı daireye ise uğrayan yokmuş. Süre uzayınca kız, oğlanın kendine yeni bir sevgili bulduğuna inanmış. Bu sabah telefonuna gelen mesaja kadar. Mesaja göz attım. Uygun yerlerine sol jargon yerleştirilmiş temelde bir fidye isteğiydi. Oğlanın çaldığı miktar olarak 30 bin lira hesaplamışlardı ve bu gece saat 2’ye kadar paranın iadesi olmazsa yoldaşlarına ihanetinin karşılığını en ağır şekilde verdikten sonra kız için geleceklerdi. Ona parayı nasıl bu kadar hızlı bulduğunu sordum.

“Haftaya master yapmak için İngiltere’ye uçacağım. Babam masraflarım için vadesiz bir hesap açmıştı”

Bir süre hiçbir şey sormadan kahvemi içtim. Kızın anlattıklarını düşünüyordum.

“Bardaki kareteci çocuğun bu işle ilgisi var mı?

“Hayır. Ufuk benim eski arkadaşlarımdan biri. Sen kaburgalarını kırmadan önce parayı teslim etmesini ondan rica edecektim. Kendim gitmeye korkuyorum çünkü benim de bir rehine olmayacağımın garantisi yok. Ama sayenden fırsatım olmadı. Bardan çıktıktan sonra seni takip ettim, artık senden başka bu işi yapabilecek bir tanıdığım yok. Arabadaki çantada 35 bin lira var. İşi yaparsan 5 bin lirası senin olacak.”

“Matematiğim pekiyi değildir ama yanlış hatırlamıyorsam 35, 5 den büyük bir rakam”.

Sesi ciddiydi.

“Teklifi kabul edeceğinden ve paranın sadece senin olan kısmını alacağından eminim. Ben balık burcuyum, önsezilerim kuvvetlidir”

Şaka yaptığını sanıyorsunuz değil mi? Keşke öyle olsa. Önsezilerine kibarlığından dolayı teşekkür edip yıldızları karşıma almak istemediğimden işi kabul ettim.

Fincanlar boşalınca ikinciyi isteyip istemediğini sordum. Reddetti. Ben bardağımı doldururken o da arabadan para dolu spor tipi zarif Chanel çantasını getirip masanın üzerine koydu.

“Son bir eksiğimiz kaldı. Bana erkek arkadaşının resmi lazım”

Çantasını karıştırmaya başladı. Elini attığı yerden resimler dışında hemen her şey çıktı.

“Güzellik yarışması için değil, tipini bilsem yeter. Telefonunda falan yok mu?”

Kayıtlı tüm resimlerini sildiğini söyledi. Biraz daha karıştırdıktan sonra birkaç resim buldu ama bana uzatmakta tereddüt ediyordu. Elinden çekip aldım. Değişik mekanlar da çekilmiş 5 poz vardı. Oğlan kara kuru, soluk bakışlı, ince biriydi. Yan yana durdukları bir fotoğrafta kızdan 3-4 santim kısa olduğu belli oluyordu. Bu da onu 1.75 veya 74 yapıyor. Çıkık elmacık kemikleri vardı ve bütün fotoğraflarda traşlıydı. Gördüklerim teşhis için bana yeterliydi fakat resimlerin üzerindeki garip yazı dikkatimi çekti. Oğlanın olduğu her karede kafasına kırmızı kalemle bir çember çizilmiş, içini de “KG” yazılmıştı. Kızın huzursuzluğunun sebebi bu yazılardı.

“KG’nin anlamı nedir Cansu”

“Seni ilgilendirmez. Konuyla ilgisi yok”

“Cansu beni iyi dinle. Bu tür durumlarda bilgi saklamanın sonu ölümcül olabilir. Bilmem gereken bir şey varsa hemen söyle.”

Hafifçe güldü.

“Hayır merak etme hiç alakası yok”

Ona inandım ve üstelememeye karar verdim. Artık konuşulacak bir şey kalmamıştı. Bana şans diledi, teslimat bittikten hemen sonra kendisini aramamı çokça tekrarladı ve sonra onu yolcu ettim.

Esmer gittikten sonra ilk işim çantayı kontrol etmek oldu. Para tamamdı, 35 bin Türk Lirası. İçimden kahkahalarla gülmek geliyordu. Bazen kadınların aklının nerede olduğunu merak ediyorum. Paraları çantadan çıkardım ve kasama yerleştirdim. Saatime göz attım, 12’yi gösteriyordu. Teslimat adresi “Mustafa Kemal Mahallesi 3001 cad. Emekçiler Platformu” diye bildirilmişti. Dernek binası gibi bir şeydi herhalde. Yolculuk en fazla 40 dakikamı alırdı. Bu hoşuma gitti, sıkışıklığa gelmek bana göre değil. Hazırlıklarımı tamamlamam için 1 saat rahatça yeterliydi.

1.45’de randevu binamızın önündeydim. 3 katlı bir binaydı; ilk ve aşağı katta düğün salonu, ikinci katta bir türkü evi, son katta da “Emekçiler Platformu” bürosu vardı. Tabelaları parçalanmıştı, izbe bir görüntü veriyordu. Merdivenlerden çıkarken katlardan ses çıkmaması dikkatimi çekti. Kapının önünde gorilin biri dikiliyordu. Beklediği kişi ben değildim bu yüzden eliyle beni durdurdu

“Sen kimsin?”

Ona Cansu hanımın şöförü olduğumu söyledim.

“Size bırakmam gereken bir çanta olduğu söylendi” Ne yapması gerektiği konusunda en ufak bir fikri olmadığından akıl almak için odanın içine girdi.

“Bekle burada.” Bu şartlar altında ancak bir salak beni içeri almadan geri gönderebilirdi çünkü paranın yanımda olduğunu belli etmiştim ayrıca yer ve sayı üstünlüğü onlardaydı. Birkaç saniye sonra goril dışarı çıktı.

“Üzerinde silah var mı?”

Cevap vermek yerine montumun fermuarını aşağı indirip saklayacak bir şeyim olmadığını gösterdim. Goril her ihtimale karşı beceriksizce ceplerimi kontrol etti sonra benimle birlikte odaya girdi. Gorille birlikte üç kişiydiler. İçeri girdikten sonra “Selamünaleyküm yoldaşlar” deyip rahat bir tavırla boşta duran tek sandalyeye kuruldum. İçten selamıma nasıl tepki verdiklerini pek anlayamadım çünkü hepsinin yüzü saç ve sakal kaplıydı. İçimden bunlar çorba içerken amma eğleniyordur diye geçirdim. Duvarlardaki propaganda posterlerini ve etrafa saçılmış kitapları saymazsak burası herhangi bir devlet dairesindeki müdüriyet odası dekorundaydı. Masanın arkasında grubun lideri olduğunu tahmin ettiğim puşi takmış cılız biri vardı. Burak onun yanındaydı, gözleri bir mendille kapatılmış ve diz çökmüş vaziyetteydi. Tam karşımdaki keçisakallı sanki özel mülkiyeti ben keşfetmişim gibi hınçla beni kesiyordu. Bakışlarına karşılık verince dayanamadı.“Bize ait olanı getirdin mi işbirlikçi?” diye kükredi. Ellerimi zararsızca havaya kaldırdım.” Bana kızmanıza gerek yok yoldaş ben sadece kargo görevlisiyim”

Diğeri söze girdi. “Buraya gelmeden önce patronun sana ne söyledi”. Konuşurken masanın arkasındaki ayaklarını istemsizce sağa sola sallıyordu. Gözü kara bir örgütün lideri için garip bir hareket. Elimdeki çantayı gösterdim. “Bunu size getirmemi ve Burak Bey’i evine bırakmamı” Aptalca gülümsedim “Onun nesi var, şekeri mi düştü?” Gülümsememe karşılık verdi. “Efendin sayesinde en azından nefes almaya devam edecek”. İncinmiştim. “Efendi mi? Beni hiç tanımıyorsun devrimci dostum” dedim. Posterleri gösterdim. “Gençliğimde bu ağbilerin hepsinin hayranıydım. Sonra hayat kavgası evlilik falan derken özümüzü unuttuk tabi” Kafasının üzerindeki resme işaret ettim. “Mesela şu Lenin yoldaş değil mi? En çok onu severdim” Cılız şaşırmıştı. “Evet, emekçi dostum. O ezilen sınıfların kurtuluş diyalektiğini teorize eden büyük Lenin……” Konuşmasına hiç nefes almadan 2-3 dakika daha devam etti ama ben beklediğim cevabı almıştım bile.

Monolog bitince karşımdaki çantaya almak izin masaya uzandı, engel olmadım. “Fermuar biraz sıkışmış, sağlam çek yoldaş.” Bundan sonra olanlar birkaç saniye de olup bitti. Keçi sakallı çantayı açtığında fermuarın arasına votka ile bolca yapışmasını sağladığım barut parçacıkları alev aldı ve çakmak gazıyla dolu balonu patlattı. Elbette ölümcül bir şey değildi. Gelmeden önce evde hazırladığım basit bir düzenek. Çıkan ateş, zaman makinesi etkisi yapmıştı. Oyun arkadaşlarım ateşi keşfeden Homo Erectus’lar gibi büyülenmiş halde oldukları yere çivilenmişti. Yüzünde yanık izi arayan keçi sakallıyı bir kenara bıraktım. Koltuğundan bile kalkmayı aklına getirmeyin sıskayı boynuna doladığı puşisinden tutup kendime çektim.

“Bir dahaki sefere örgütçülük oynamak istersen boş sözler yerine Troçki ile Lenin’i birbirine karıştırmamayı öğren yoldaş”

Kafasını yıldırım hızıyla masaya vurup kaldırdım. Sonra aynısını bir daha yaptım. Pelteye dönmüş yüzü yeterince zararsız görünüyordu. Öylece bıraktım. Keçi sakallı arkam dönükken bir yumruk salladı ve ensemden tutturdu. Geriye hızlıca dönüp ikinci şansı vermedim. Göğsüne ön tekmeyi yerleştirince rastgele saldırısı kesildi. Yumruğun nasıl atılacağını göstermek için tüm gücümle çenesine bir vuruş yaptım fakat hesapladığımdan daha aşağıya vurdum. Buna rağmen keçi sakallı havaya fırladı. Artık hayatına, çeşitli yerlerinden kırık bir çene ve 3 eksik dişle devam edecekti. İçerdeki şenliği, gözcü goril ancak şimdi fark etmişti. Arkadaşlarının haline baktı. Buna rağmen geri çekilmek yerine üzerime yürümeyi tercih etti. Takdirimi kazanmıştı. Onunla yakın dövüşe girmeye niyetim yoktu. Gardımı olabildiğince kaldırıp suratına yumruk sallayacak izlenimi verdim. Hemen karşılık vererek kafasını kapattı. Artık rahatça favori vuruşumu yapabilirdim. Şimdi durup, kafanızda yumruk atarken ki halinizi canlandırmaya çalışın. Ah, elbette kimse kendini öyle bir durumda bulmak istemez. Hepimiz iyi niyetli, sevecen, karıncayı bile incitmeyen pamuk kalpli kişileriz ve bu türlü şeyler asla bizi bulmaz. Sadece farz edin. Sağ, sol fark etmez. Herhangi bir kolunuzla attığınız yumruğun rakibe değdiği yer, aynı zamanda sizin gücünüzün de bittiği yerdir. Güç orada sıfırlanmıştır, gücün zirve yaptığı asıl nokta arada bir yerdedir. Dolayısıyla yumruğunuzda tam gücün olması için beden pozisyonunuzu ona göre ayarlamalısınız. Bu vuruşu bana kel bir Hollandalı öğretmişti ve ismine “karaciğer patlaması” diyordu. Bedenimi hafifçe eğdim ve sol yumruğumu gorilin sağ kaburga altına yani karaciğerin olduğu bölgeye aşağıdan yukarı bir kavisle gönderdim. Püf noktası şurada; yumruk gövdeye değince kolunuzu bir matkap gibi içeriğe sokmanız gerekiyor. Kafanızda yumruğun rakibe değip onun bedenin arkasından çıktığını farz etmelisiniz. Tıpkı odunları yaran bir oduncunun baltasını sallaması gibi. Oduncu baltayı ağacın üstüne vurup çekmez, sonuna kadar gider. Goril vuruşu aldı ve çığlık bile atamadan yere indi. Acıdan yüzü öyle bir hale gelmişti ki neredeyse ona acıyacaktım. Fakat ne yazık ki önce başladığım işi bitirmem lazımdı. Cebimden koli bandını çıkarıp ellerini ve kollarını sardım. Elimdeki, kırtasiyelerde satılan şeylerden değildi. Bunu özel olarak Rusya’dan getirtmiştim. Demir tüccarlarının kullandığı bir şey, birkaç katla yaklaşık bir ton ağırlığı bir arada tutabiliyor. Burak’ın yanına gidip gözlerini kapatan mendili çıkardım. Diğerlerinin halini görünce bana Azrailli gibi bakmaya başladı. Kafasını sağa sola sallayıp onu çözmemi istiyordu. Fazla debelenmesine gönlüm razı olmadı. Salladığı kafasını yakalayıp kollarımın arasına aldım ve şahdamarına bastırmaya başladım. Biraz sonra bilincini kaybetmiş şekilde olduğu yere yığıldı.

Kendine geldiğinde ıslaktı ve sandalyeye bu sefer gerçekten bağlıydı. Ağzımda yakmadığım puromla, dişlerimin arasından Clint Easwood gibi konuşmaya başladım.

“Seninle şimdi bir durum çözümlemesi yapacağız Burak yoldaş. Fakat ben mizacım gereği yalanı ve fazla konuşmayı sevmem. Ben net sorular soracağım sen de net cevaplar vereceksin anlaştık mı?”

Başıyla evetledi.

“Peki ilk soru. Çevreci misin? Göz kapaklarını hızlıca aşağı yukarı indirdi. Soruyu anlamadığından gevelemeye başladı. Fırsat vermedim. Topuğum kenarıyla ayak başparmağını ezmeye başladım. Çığlık atarak “Evet. Çevreceyim. Çevreciyim” diye cevap verdi. Ayağımı kaldırdım.

“Çok güzel. Ortak bir yönümüz var demek ki. Bende çevreciyimdir, hatta hayatım boyunca araba bile kullanmadım. Her zaman toplu taşıma araçlarını tercih ederim. Benzin, mazot bunlar gezegenin ciğerlerini çürüttü. İnsanlar neden diesel yerine bunları kullanıyor anlamıyorum. Biliyorsun değil mi, diesel dünyanın en çevreci yakıtı.

Başını iki yana salladı. “Bilmiyorum, öyle miymiş?”

“Ama bilmelisin yoldaş hatta şu anda bu bilgiye dünya üzerinde en muhtaç kişi sensin çünkü sen mışıl mışıl uyurken ben seni baştan aşağıya onunla yıkadım.”

Artık paniği önlenemezdi. Bağırıp çağırıp küfür ediyordu.

“Peki yoldaş başka bir soru. Bu yakıtın neden çevreci olduğunu biliyor musun? Bunu da bilmiyorsundur sen. Yerine ben cevap vereyim. Çünkü çok yavaş yanar. Diyelim ki bu güzel Havana puromu yakarken kazayla üstündeki yakıt alev aldı. Ateş o kadar uzun süre yanar ki, değil etlerin kemiklerinden ayrılması, kemiklerin kül olana kadar yanmaya devam edersin. Birbirimizi anlıyor muyuz yoldaş? Güzel, şimdi sana asıl sorumu soruyorum. Yalan söylersen veya anlattıklarından tatmin olmazsam seni küle çeviririm. Soru şu, tezgahı kim kurdu.“

10 dakika konuştu ama temelde bana bilmediğim tek kelime anlatmadı. Anlatacak bir şeyi kalmadığında ise onu çözdüm. Çocuk, Cansu’nun kaprislerine tam olarak ne zaman artık katlanamayacağını kendine söylemeye başladığını hatırlamıyordu ama bu noktaya geldiğinde eminim “sol örgüt mensubu aşık Yeditepeli” tiyatrosunu da çoktan kurmuştu. Öyle ya, ne de olsa bunun gibi kızlar için her şey müstahaktı. Onlar için 30 bin nedir ki? Birkaç aylık cep harçlığı.

Romeo’ya buradan çıktıktan sonra dairesine gitmesini ve Cansu’yu arayarak iyi olduğunu bildirmesini tembihledim. Burada olan hiçbir şeyden bahsetmeyecekti.

“Ben geldiğimde sizin örgüt zaten senin bağışlanma kararını almıştı. Ona böyle diyeceksin anladın mı? Ne eksik ne fazla. İyi olduğunu ona gösterdikten sonra dairenden taşınacaksın ve bir daha kızın çevresinde asla görünmeyeceksin. Eğer bu söylediklerimin dışında bir şey yaparsan daha yaratıcı fikirlerle seni bulurum ve bağışlamam. Ok?”

Konuşmamı bitirdiğimde 2 saattir ağzımda beni bekleyen nazlı puromu yaktım. Burak benden 5 metre öteye kaçtı.

“Aman abi dikkat et.”

Dumanı yavaşça içime çektim ve orada bıraktım.

“Merak etme üzerindeki benzin değil. Sana daha çok yakışan bir şey.”

Vücudunu koklamaya başladı. Cevabı ben vermeden bulmuştu.

“Sidik”

Buzhaneme geldiğimde ölü gibiydim. Hareket edecek halim yoktu ve boğazımın sızlamasının yanında burnum da akmaya başlamıştı. Bir avuç karabiberi dişlerimin arasına alıp Ruski Standart’tan yudumlamaya başladım. Şişe bittiğinde sızmışım.

Uyanmaya çalışırken biri kapımı kırmaya çalışıyordu. Veya kapıyı vurma huyu biraz radikaldi. Yerimden doğruldum, karşıdaki duvar saatime baktım. Öğleden sonra 4 olmuştu. Vücudumu kütürdeterek kapıya bakmaya gittim. Her yerim tutulmuştu ayrıca burnumu hissetmiyordum. “Beklettim mi?”

Cansu beni iterek içeri girdi.

“2 saattir kapına vuruyorum. Karşı apartmandaki komşuların vurmaya devam et, kesin uyuyordur demese bırakıp gidecektim.”

“Uyuyakalmışım” dedim sanki gerek varmış gibi. Cansu söylenmeye devam ediyordu. Ağzım berbattı. Banyoya gidip bir parça diş macunu çiğnedim. Buzdolabını açıp içeri baktım. Görülecek fazla bir şey yoktu. Kazayla içine bir karınca düşse zavallı açlıktan geberirdi. Kahve içip içmeyeceğini sormak için içeri geçtim.

“Umarım öğlen yemeğini yemişsindir.”

Soruma cevap vermedi. Gözleri tekrar sorgu yargıcı moduna girmiş, üzerimde kitlenmişti.

“Dün gece niye aramadın?”

Sırıttım.

“Merak edecek bir şey olmadı. Ben binaya gittiğim de sorun zaten çözümlenmişti. Burak’la konuşmadın mı?”

Başıyla evetledi. Parasını sakladığım yerden çıkarıp önüne koydum.

“Dediğim gibi bana yapacak bir şey düşmedi bu yüzden kendi payımı da almayacağım. Bu sefer ki şirketten olsun.”

Karşısına oturdum. Charles Bronson’dan sonraki en ifadesiz yüz ifadesi karşımdaydı.

“Ne oldu Cansu yüzümde garip bir şey mi var?

“Sadece yüzünde değil. Her şeyinde bir gariplik var senin. Dün gece Burak beni aradı. Histerik bir şekilde her şeyin kendi planladığı bir oyun olduğunu anlattı. Ağlayıp zırlamasından ne dediği pek anlaşılmıyordu tabi ama özeti güzel geçti. Ona inanmadım tabi. Dairesine gittim. Beni kapıdan içeri almaya korktu. Öyle yaparsa, sen gidip bağırsaklarını deşermişsin. Ona ve arkadaşlarına işkence yaptığını anlattı. Seni görürsem kendi isteğimle onu görmeye gittiğimi mutlaka söylemem için yalvardı. Yanlış anlamanı istemiyormuş. Kapısından ayrılırken bile, senin dediğin gibi ortalıktan yakın zamanda kaybolacağını beni inandırmaya çalışıyordu”

Geri zekâlı çocuk. İnsanlar böyle işte. Siz onlara hatalarını telafi etmek için bir şans verirsiniz onlar da sizi yaptığınıza pişman etmek için ellerini ardına koymazlar.

“Hikayeyi öğrenmişsin işte. Benden öğrenmek istediğin ne?”

“Neden gelip bana işin doğrusunu anlatmadım. Niye onu kahraman gibi göstermek yerine bana gerçek yüzünü göstermedin?

“Öyle yapsaydım bana inanır mıydın?”

Duraksadı. Sorumun basit bir cevabı olmadığını anlamıştı.

“Hiç sanmıyorum” diye devam ettim. “Kaç aydır bu çocukla berabersin Cansu, 4 mü 5 mi? Bu süre içinde hiç aklına sevgilinin çevresini tanımak geldi mi? Ailesiyle ilişkisini biliyor musun? En çok hangi yemeği sevdiğini, yüksekten korkup korkmadığını, hayatta başarmak için hedefinin olup olmadığını…. Bunları öğrenmek hiç aklına geldi mi?. Gelmediğine eminim çünkü sen etten kemikten birine değil bir ilizyona aşık olmuşsun. İnanması ne kadar basit. Fakir ve idealist delikanlı sevgilisi için dünyayı karşına alıyor. O ölüm tehlikesi geçirirken sevgilisi terk edildiğini sanıp her mantıklı genç kızın yapacağını yapıyor, kendini eğlenmeye, gece alemlerine bırakıyor. Gerçeği öğrendiğinde ise hemen pişman olup biricik sevgilisini kurtarmak için parasını gözden çıkarmaya razı oluyor. Hesabında toplam ne kadar var Cansu? İddaya girerim senden istedikleri miktara çok yakın bir rakamdır ama bu bile seni şüphelendirmemiş.

Cebimden puromu çıkarırken elimde olmadan kahkahalarla gülüyordum. “Yeditepe mezunu bir solcu ha? Kulağıma sana hediye ettiği yüzükten bile sahte geliyor”

Esmer ne diyeceğini bilemiyordu. Kızgın olduğu belliydi ama bana mı kendine mi orasını kestiremiyordum.

“Yüzüğün sahte olduğunu ne zaman anladın”

“Elime alır almaz. Ama bu bir şeyi kanıtlamazdı.”

Gözleri dolmuştu ve bu bana gösterdiğimden çok acı veriyordu. Ne yazık ki yapabileceğim bir şey yoktu. Kinle “Nasıl kanıtlamazmış? Niye en başında anlatmadın bunları bana. Acı çektiğimi görmek sana zevk mi verdi? Ne biçim adamsın böyle, duyguların yok mu senin, hayatında kimseye aşık olmadın mı?”

İnsanların yaptıkları her hatayı aşka bağlamaları beni öldürüyor. Ve kolayca ağızlarına almaları.

“Sen hiç hayatında, sırf verdiği zevk için Rus ruleti oynamayı istedin mi Cansu?” Başını iki yana salladı.

“Ben de. İşte cevabın”

“İnsan sevdiği, hoşlandığı birinden ne zaman korkmaya başlamalı biliyor musun?” diye puromu yakarken sordum.

“Deliler gibi düşündüğü halde en ufak bir kusurunu bulamıyorsa. Çünkü aslında onun hakkında hiçbir şey bilmiyordur. Gördüğü sadece kendisidir. Birinden hoşlanıyor musun? İlk yapman gereken şey onun kimseye söylemediği en kötü huyunu, en gizli sırrını öğrenmektir. Ancak o zaman birini gerçekten sevmeye başlayabilirsin. Artık büyüyüp, masallara inanmayı bırakma vaktin geldi Cansu”

Birkaç saniye düşündü ve sadelikle “Ee, senin en gizli sırrın nedir?” diye sordu. En ciddi pozumu takındım ve “vejeteryanım” dedim.

Gülümsemesi kahkahaya dönüştü. İşte ancak o zaman, keşke onu başka şartlarda tanısaydım diye içimden geçirmeye başladım.

“Birkaç gün sonra Londra’ya uçacağım. Bana sormak istediğin bir şey var mı?”

Aklımı kurcalayan bir şey vardı.

“Aslında bir şey var. Kg’nin anlamı nedir?” Artık gözleri daha sıcak bakıyordu.

Cansu gülümsemesini kesmedi ve anlatmaya başladı.

-BİTTİ-

Serdar Yenmez
05.02.2011