Pire Necmi Çini Tüccarını Nasıl Soydu? / Ra. Ca.

Talebe Kitaphanesi, 1930

Daha sabahtı. Namlı polis hafiyesi Mehmet Ali bey yatağının içinde sabah gazetelerini okumakla meşguldü. Bir aralık gözüne şöyle bir ilan ilişti: “Meşhur bir Tokyolu Çinici şehrimize geldi. Burada birkaç ay kalacak ve dünyanın hiçbir tarafında emsali olmayan çinilerini muhterem müşterilerine arzedecektir. Güzel san’atlar takdir edenler, meşhur Çinici Ça-tu-kig’ın Selâm apartımanındaki dairesini ziyaret ediniz!”

Kurnaz polis memuru kendi kendine söylendi.

– E… Mehmet Ali, sana gene iş çıktı. Pire Necmi bu ilânı okuyunca boş durmayacaktır. Onun için Ça-tu-kig efendinin meselsiz çinilerini muhafaza etmek te sana düşüyor!

Bu aralık sokak kapısının çalındığını duydu. Biraz sonra da annesi Mehmet Ali’nin odasına gelerek;

– Yavrum, dedi, fakir bir kızcağız geldi, ille Mehmet Ali beyi göreceğim diyor.

– İyi ya gelsin!

Ve derhal yatağından atlayarak kendisine biraz çeki düzen verdi. İhtiyar annesinin sesi duyuluyordu:

– Gel yavrum.. gel!

Odaya onsekiz, ondokuz yaşlarında yorgun çehreli güzel bir kız girdi. Kıyafetinden bir birahane veya bar garsonu lduğu anlaşılıyordu.

– Affedersiniz efendim, diye söze başladı. Pek mühim bir mesele için sizi görmeye geldim!

– Nasıl mesele bakayım?

– Pire Necmi’ye dair!

– Pire Necmi’ye mi?

– Evet!

Genç hafiye sevincinden az daha kızı kucaklayacaktı. Demek artık gene bu kurnaz, bu ele avuca sığmaz meşhur hırsızla, kadın ve para düşmanı ile karşılaşacaktı. Çok zamandır ortadan namı nişanı kesilen, yeni bir vak’ası görülmeyen bu güzel haydut demek tekrar domuzluğuna başlıyordu ha! Mehmet Ali kızı oturttu:

– Anlat bakalım söyle kızım, çabuk anlat!

– Efendim sizin işinize yarayacak birçok şeyler söyleyeceğim, fakat söz verir misiniz!

Mehmet Ali kaşlarını çattı, durdu.

– Peki, dedi, söz veriyorum!

– O halde size en ziyade lüzumlu olan tarafını anlatayım. İstanbula bir çinici gelmiş.

– Evet, adı da Ça-tu-kig!

– Her ne ise, ben bunu bilmiyordum. Pire Necmi bu adamın çinilerini soymağa karar vermiş.

– Sen ne biliyorsun?

– Onun adamlarından birinden duydum.

– Kim bu?

– Onu söylemeyeceğim.

Serhafiye düşündü.

– Peki bunu bana niçin söylemek istedin? Pire Necmi’nin bir çiniciyi soyacağını?

– Onun yakalanmasını istiyorum da ondan!

– Niye?

– Başkalarını da baştan çıkarıp, namuslu adamları hırsız yapıyor!

– Demek sen de en sevdiğin delikanlının bu herifin elinden kurtulması için geldin bana bu işi haber verdin öyle mi?

– Aaa… Siz Sıtkı’nın onunla beraber olduğunu nereden biliyorsunuz?

– Her ne ise teşekkür ederim kızım. Peki ama ne zaman yapacakmış bu soygunu?

– Onu bilmiyorum!

Mehmet Ali bey müdüriyete geldiği zaman kendisini bekleyen yüzlerce iş vardı. Lâkin o doğruca polis müdürünün odasına gitti.

– Ne haber Mehmet Ali bey, pek telâşlısın?

– Evet, artık Pire Necmi’den kurtulmamızın zamanı geldi de ondan!

– Nasıl?

– İstanbul’a meşhur bir Çinici geldi. Pire Necmi’nin bu adamı soyacağını haber aldım!

– Peki şimdi?

– Şimdi mükemmel bir tertip alıp bu domuzu kafese tıkmak istiyorum.

– Nasıl tertibat almaya karar verdiniz?

– Niyetim şu: Derhal Ça-tu-kig’in yanına gidip, meseleyi olduğu gibi kendisine anlatmak ve kıyafet değiştirerek çiniciye çırak olmak.

– Haydi bakalım Mehmet Ali Bey, Allah muvaffakiyet versin. Zaten o domuzu sizden başka kimse yakalayamaz. Kaç kere hapse tıktınız, kaç kere bileklerine kelepçeyi vurdunuz ama kâfir herif gene sıvışmanın kolayını buldu.

– Allahaısmarladık efendim. Size Pire Necmi’yi beraberimde getireceğim.

Ça-tu-kig’in salonuna girdiği zaman içinde oldukça kuvvetli bir heyecan vardı. Kendini karşılayan hizmetkara efendi ile hususi görüşeceğini haber verdi. Biraz sonra meşhur ve zengin Çinici ile karşılaşıyordu. Kirli bir sarılıkla buruşmuş yüzünde hiçbir işmizaz seçilmeyen Ça-tu-kig mükemmel Fransızca konuşuyordu. Mehmet Ali bey derhal meseleyi anlattı. Zengin çinicinin badem gözleri korkudan kıpırdamaya başladı.

– Ne diyorsunuz. Şimdi milyarlar değerinde olan çinilerim tehlikede mi?

– Maatteessüf öyle. Lâkin hiçbir telaş etmeyiniz. Ben şimdi derhal kıyafetimi değiştirip bir çinli uşak halini alacağım. Sonra sükunetle Pire Necmi’nin gelmesini bekleyeceğiz. Onun kelepçelenmesini siz bana bırakınız.

Mehmet Ali beraberinde getirdiği bavul ile odalardan birine girdi. Ça-tu-kig’den de bir takım elbise almıştı. Bir saat sonra onun odadan çıktığını gören çini tüccarı hayretler içinde kaldı. Karşısındaki adam kendisi gibi sarı yüzlü, badem gözlü bir çinli idi. Hele tepesinden aşağı sarkan uzun saçları görülmeğe seza idi.

Başhafiye boynuna kadar geçirdiği incecik deriden bir maske ile bu hale gelmişti. Hele arkasına giydiği o acayip elbiseler herkesi şaşırtacak kadar onu değiştirmişti.

Ça-tu-kig polis memurunun bu muvaffakiyetine hayran kalmıştı. Başhafiyenin koluna girerek nefis çinilerini teşhir ettiği küçük salona yürüdü. Hem çinilerini gösteriyor, hem de kıymettar çinileri hakkında malumat veriyordu.

– Şu ufak vazo Japon hükümdarlarından Tatinti’ye aittir, yüzbin lira ediyor. Şu ibrik bizde yapılan ilk çinilerdendir. Vaktiyle Hint mihracelerinden birinin koleksiyonundan çalındı. Tam bir milyon değerinde. Bu fincanlar pek kıymetli şeyler değildir ama pek zarif oldukları ve eşine pek az yerlerde rastlandığı için epeyce eder. Gelelim şu nalınlara. Bunlar da diğerleri gibi çamurdan yapılmış, sonra üzeri çinilenmiştir. Şang-haylı bir güzel kadın bu nalınları tam yirmi üç sene kullandığı halde hiçbir tarafına birşey olmamıştır. Renklerine bakınız, resimlerine dikkat ediniz. Pek eski bir numune olduğu halde çok mükemmel bir san’at eseridir. Bir Amerikalı milyoner buna tam onsekiz milyar verdi. Daha zengin bir müşteri bulacağımdan emin olduğum için satmadım.

Ça-tu-kig daha birçok şeyler gösterdi. Mehmet Ali soluk renkli biçimsiz vazoların, fincanların ve tabakların bu kadar değerli şeyler olduğunu duydukça hayretten hayrete düşüyordu. Onun hoşuna giden yalnız Şang-haylı kadının nalınları olmuştu. Bunlar hakikaten pek zarif şeylerdi, ama pek ince, pek naziktiler. Yirmi üç sene hamamda kullanılmış olmasına akıl sır eremezdi. Evet güzeldi, ama bu bir çift toprak nalına 18 milyon dolar vermek için insan haylı akıllı olmak lazımdı!..

-2-

O gün Pire Necmi’nin keyfi pek yerinde idi. Sağ eli makamında olan muavini Cemil’le oturmuş konuşuyorlardı.

– Eee, Cemil? Bizim Kadıköylüler ne alemde?

– Keyifleri tamam. Dün gece tam sekiz ev soymuşlar. Gidip işimize yarayacakları aldım. Artanı onlara bol bol yetti.

– Bir numaralı işe dair yeni bir havadis yok mu?

– Yok!..

– Ee, ama sen ne halt etmeğe başladın Cemil, İstanbul’da kadın kalmadı mı?

– Kadın çok usta ama, senin hoşuna gidecek gibisi yok. Garden’e bir Macar güzeli gelecektir. Tuna mı darmış, yollar mı bozulmuş, bir halt olmuş işte, karı gelmedi. Niyetim onu Garden’e düşmeden bizim ocağa düşürmekti ama…

– Peki, bu işi ihmal etme. Gelelim asıl meseleye. Bugün çinileri çalacağız. Bir haftadır Mehmet Ali beni bekleyip duruyor.

– İyi ama usta, sen bu adamı soyacağını niye Mehmet Ali’ye haber verdin? Onun haberi olmadan Çinli’yi soysaydık daha âlâ değil miydi?

Kurnaz hırsız güldü:

– Sen hâlâ onun ne adem olduğunu anlamamışsın be… Mehmet Ali nasılsa benim bu anaforu kaçırmayacağımı tahmin edecek, ve bana tuzak hazırlayacaktı. O zaman tehlikenin nerede olduğunu bilemezdim. Halbuki ben Hatice’yi ona yolladım; akıllı kız rolünü güzel oynadı. Mehmet Ali de onun masum haline inandı. Bu suretle nasıl hazırlık yaptığını ve tertibat aldığını tamamile öğrendik. Benim son usüllerimden biri de budur işte. Hırsızlığı daha yapmadan polise haber verip, onların hazırlığını gördükten sonra münasip taraftan işe başlayıp, münasip tarafında bitirmek.

Cemil bu harikulade adamın karşısında şaşırıyordu. Kendisi de cin fikirli, cin gözlü bir hırsız olduğu, Pire Necmi’ye muavinlik ettiği halde afallıyordu işte!..

Usta hırsız:

– Şimdi bak ne yapacağız, dedi ve planını anlatmağa başladı.

-3-

Mehmet Ali bey sekiz gündür Çinli kıyafetinde ve yüzünü sıkıştıran deri içinde bunalıp duruyordu. Ortada gayri tabiî hiçbir hâl olmamıştı.

Bu bekleyiş hem Çinli zengini hem de başhafiyeyi sıkıyordu. Her gün sergiyi ziyarete gelen adamları korku ve endişe ile takip etmekte ve etrafında dolaşmakta idiler. Geceleri çini salonunun kapısına kocaman bir kilit vuruyor ve iki polis bekletiyorlardı. Mehmet Ali, eli tetikte tavşan uykusu ile vakit geçiriyordu. Çinlide de rahat huzur kalmamıştı.

İşte bu gece de başhafiye ile milyoner çinici, çini salonunun yanındaki odada karşılıklı cigara içiyorlardı. Bir aralık Mehmet Ali hafifçe kendinden geçer gibi olmuştur. Telefon zırıltısı ile yerinden fırladı.

– Hah, Pire faaliyete geçiyor!..

Filhakika telefonda Pire’nin şen ve küstah sesini duyuyordu:

– O maşallah Ali’ciğim; nasılsın bakalım?

Mehmet Ali bozmadı:

– Ki etvu mösyö? (Kimsiniz?)

– Vay vay vay, bana da Çinlilik mi taslayacaksın yavrum? Ayol seni oraya getiren benim! O kızı da ben yolladım elmasım!

– Kör ol! Fakat bu sefer kendi tuzağını kurdun. Haddin varsa gel!

– Şimdi, hemen şimdi geliyorum.

Mehmet Ali, telefonu kapayınca merakla ve korku ile bembeyaz kesilen Ça-tu-kig’e döndü.

– Geliyor, tabancanızı hazırlayın! Korkmayın, derhal ateş edebilirsiniz!.. Haydi şimdi dışarıdaki adamlarımı çağırıp çinilerin müdafaasını emredelim.

Tam kapıya doğru yürürlerken tokmağın hafifçe döndüğünü gördüler. İki namlu kapıya doğru uzandı. Kapının kilidiyle oynanıyordu. Baş hafiye:

– Eyvah, hapsediliyoruz, dedi.

Kapıya koştu. Kapatılmıştı. Takırtı durmuyordu. İki adam kapıyı yumruklarken arkalarından şen ve laubali bir kahkaha duyuldu. Hayretle döndüler.

Pire Necmi:

– Nereye yahu, ben buradayım; siz böyle mi misafir karşılıyorsunuz, diyordu. Ellerinde de pırıl pırıl iki tabanca vardı. Pencereden Necmi’nin eli böylece silahlı olarak girdiğini görünce ellerini kaldırdılar. Domuz adamlar hafiye ile Çinliyi bir dakikada bağlayıvermişlerdi.

Pire Necmi dudaklarının arasında ince bir cigara, keyfinden katıla katıla gülüyordu:

– Ne o, o kadar çok mu şaştın bu işe Ali’ciğim?

– Geber inşallah.. Bir daha karşıma çıkarsan elbet ben de seni iki kurşunla temizlemezsem bana da Mehmet Ali demesinler!..

– Ya ne desinler?

Baş hafiye sesini çıkarmadı. Yalnız hınçla dudaklarını ısırdı. Pire… Bu asrımızın en zeki, en kurnaz hırsızı, en güzel kadın düşmanı gülüyordu. Muavinine dönerek:

– Yavrum Cemil, dedi, git bak, dikkat et çinileri taşırken sakın kırmasınlar!

Biraz evvel açılmayan kapıdan çıkan Cemil, dışardakilere emretti:

– Yavaş, dikkatli ve usulca!

Bir yanda iki nöbetçi polis horul horul uyumakta idiler. Haydutlardan biri onlara sık sık kloroform koklatıyordu.

İki dakikada işler bitirildi. Cemil tekrar odaya döndü:

-Usta tamam!

Meselsiz hırsız cigarasını söndürerek geldi, Mehmet Ali’nin omzunu okşadı:

– Şimdilik Allahaısmarladık gözüm. Görüştüğümüze pek memnun oldum.

Ser hafiye bir küfür savurdu, lâkin Pire Necmi bunu hiç duymamış gibi pencereye yürüdü. Bir anda iki hırsız gecenin karanlığında bir ip merdivenle kayboldular. İki saat sonra Mehmet Ali beyle Ça-tu-kig’i bağlı ve çini salonununu tam takır buldular.

Pire Necmi ufacık bir iz bile bırakmadan savuşmuştu.

Armağan Tunaboylu Polisiyeleri / A. Ömer Türkeş

Yerli ve yabancı roman açısından çok verimkar geçen 2004, polisiye okuyucularını da fazlasıyla memnun etmişti. Otuzdan fazla yeni yerli polisiye yayımlandı, pek çok yeni yabancı yazar çevirisi yapıldı. Kuşkusuz genellemelerle konuşmanın yanılgıya düşmek, kimi özgün örnekleri gözden kaçırmak gibi bir tehlikesi var, ama yine de pek çoğunu okuma fırsatı bulduğum polisiye külliyatı için 80’lerde sarf edilmiş şu sözleri tekrarlamak istiyorum; “Polisiye roman öldü, ama kendisi bilmiyor, ya da bilmiyor gibi yapıyor. Hâlâ kımıldıyor, bu kesin, ve kimi zaman da pek güzel dikelmeleri oluyor, sendeliyor, bir yere çarpıyor; bu, uzun süreli yapay solunumla yaratılan ve bilimin onunla ilgili olarak henüz son sözünü soylemediği bir zombi”!…

Eski Kalıplar, Yeni Polisiyeler
Bu karamsar iddiaya göre, Agatha Christie’nin Hercules Poirot, Raymond Chandler’in Phillip Marlowe ve George Simenon’un Komiser Maigret tiplemeleri, kendilerinden sonraki tüm polisiye roman kahramanlarını etkileyecek bir detektif üçlemsiydi ki, polisiye tür, artık yeni türler dünyaya getirmek yeteneğinden yoksundu. Bundan böyle kendini bir yandan yeni basımlar, bir yandan da iç düzenlemeler yoluyla ortaya koymakla yetinecekti.

Her romanın alana bir yenilik getirmesini ya da gelenekle hesaplaşmasını beklemenin anlamlı olduğunu düşünmüyor ve yukarıdaki tespitleri de polisiye romanın sonunun geldiği biçiminde yorumlamıyorum. Romanın diğer türlerinde olduğu gibi, polisiyelerde de tekbiçimli bir roman şemasının yayılması, bu şemadan yüksek nitelikli yapıtlar türemesine engel olmadı ve elbette olmayacak. Tersine, polisiye yazarları tekdüzeliği kırmak için şimdi hayali güçlerini daha fazla zorluyor, farklı zaman, mekan ve detektif tipleriyle farklı temalar arıyor, daha incelikli daha karmaşık kurgular peşinde koşuyorlar. Armağan Tunaboylu’nun Metin Çakır’ı tam da bu türden arayışların ürünleri…

İlk romanı “Yıldız Cinayetleri”nde Armağan Tunaboylu, geleneksel kalıpların ciddiyetinden ve –artık çok eskilerde kalan kahraman mitinden- hem mizaha ağırlıklı bir yer vererek hem de ne yaptığının farkında olmayan bir anti-kahraman yaratarak sıyrılmış. Üstelik o, ne bir özel detektif ne de resmi bir görevli. Tersine, “kahramanımız”, yani Metin Çakır, kendi başını kurtarmak için katilin peşine düşen –ayıptır söylemesi- emekli bir pezevenk!.. Yakışıklı değil, güçlü kuvvetli hiç değil, cesaret derseniz yanından bile geçmemiş Metin’in. Hani gece vakti İstiklal Caddesinde ortaya çıkan, yanınıza gelip “bir emrin var mı abi?” deyişinden sunacağı hizmeti belli eden, tiksintiyle baktığınız karanlık ve kriminal tiplerden biri o. Serbest rekabetçi düzende bireysel teşebbüsün büyük tekeller karşısında yenik düşmesine benziyor onun emekliliği; bölgeye giren daha örgütlü –mafyöz- bir pezevenk, Kürdo, eline üç beş kuruş sıkıştırıp “kızlarını” alıvermiş elinden. Kahramanımızın işte o üç beş kuruşla İstanbul’un karanlık ve izbe sokaklarından birinde aldığı salaş evinde pembe gelecek hayalleri kurarken başlıyor hikaye. Hemen bir hatırlatma yapalım; bu sevimli pezevengin en kötü anlarda bile kendisini terketmeyen bir hayal gücü, olup bitenleri anlamamakta gösterdiği özel bir mahareti var ki, hikayeyi tam bir durum komedisine dönüştürüyor.

Kahramandan Anti-Kahramana
Metin Çakır, eski sermayelerinden birinin -yıldız şeklinde bir kesimle- parçalanarak öldürülmesi haberini alınca bir ev sahibi olmanın etkisiyle kurduğu evlenip çoluk çocuğa karışma hayallerini ertelemek zorunda kalacaktır. Çünkü, defalarca karşısına çıktığı ve tarafından çeşitli şiddetlerde hırpalandığı ama yine de sevip saymakta, aslında yaltaklanmakta hiç kusur etmediği Komiser Asım’ın bir numaralı katil zanlısıdır Metin. İlk cinayetten yakasını sıyırmak üzereyken bir başka eski kızı, sonra bir diğeri, bir diğeri daha öldürülüp her seferinde de olay mahalli ile bir yakınlığı olduğundan şimdi boğazına kadar belaya batmış durumdadır. Dahası, bu cinayetler nedeni ile işleri bozulan Kürdo’nun öfkesini de uyandırmış, işin içine medya psikiyatristleri, bilgisayar uzmanları, zenginler dünyasından tuhaf şahıslar da katılmış ve muamma çözümsüz bir hal almıştır. Metin Çakır, bir yandan kendisini kovalayanlardan kaçmak, öte yandan suçsuzluğunu kanıtlamak için deliller aramaktadır…

Klasik polisiyelerin bir sonraki evresi sayılan “Private Eyes”ın kalıplarını kullanmış Armağan Tunaboylu, ama bu kalıpları yerli yabancı pek çok yazarın yaptığı gibi –kırmaya değilse bile- esnetmeye çalışıyor. Esnemenin yön tayini için “Private Eyes”/Özel detektif” türünü bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Bu tür, temellerini Dashiel Hammet’in attığı, kalıplarını Raymond Chandler’ın oturttuğu hayata karşı biraz umursamaz, bugünkü deyimle biraz “cool”, genellikle maddi sıkıntısı olan ama paraya da pek önem vermeyen, yeri geldiğinde silahına davranmaktan çekinmeyen, kendi adaletini ve kurallarını kendisi koyan, biraz maço biraz romantik insan tipiydi. Sorunların zeka oyunları ile değil silahların ve bileğin gücüyle çözümlendiği bu dünya, duygulardan uzak, sokağın ağzını/argoyu kullanan bir uslupla ve hem şiddete hem cinselliğe ağırlık verilerek anlatılmıştı. Armağan Tunaboylu, falçatadan başka silah bilmeyen, korkak, korktuğunda altına kaçırıp duygulandığında göz yaşlarını tutamayan, katili paçasını kurtarmak için kovalayan ve ne ahlaki değerleri ne de adalet duygusu olan Metin Çakır tiplemesiyle özel detektif romanlarının parodisini yapıyor sanki. Bol mizah var, ama polisiyeverlerin heyecan taleplerine cevap verebiliyor.

Macera Devam Ediyor
Metin Çakır’ın yeni macerası “Resim Cinayetleri”nde yeniden sokaklara dönmüş, çalıştırdığı “kızlar”ın sırtından para kazanan, neşeli bir Metin Çakır var karşımızda. Ancak neşesi uzun sürmeyecek, ressam komşusuna kıyak geçmek isterken karıştığı bir cinayet vakası ile yeniden kaçak durumuna düşecektir. Neyseki polisin Metin Çakır ve dostlarının ikamet ettikleri kendi kanunlarını dayatan karanlık ve izbe sokaklarda suçlu kovalaması pek kolay değil. Armağan Tunaboylu da bu sokakların hakkını veriyor doğrusu. Metin Çakır polisiyelerini belki de en inandırıcı kılan özellik, mekan tasvirleriyle Beyoğlu’nun kriminal ruhunu yakalayabilmesi.

Metin, bir kez daha katilleri kendisi bulmak ve suçsuzluğunu kanıtlamak zorunda. Elbette Asım Abisinin nefesini yine ensesinde hissediyor. Ama bu kez polis teşkilatını düzene sokmak sloganıyla ortaya çıkan bir siyasetçi nedeniyle Asım abinin de başı dertte. En kötüsü ise, cinayetin işlendiği sanat dünyasının her ikisine de çok yabancı olması. Beyoğlu’nun kıyısında konuşlanmış sıradan bir pezevenkle bir komiserin işin içine yüksek sınıftan insanların karıştığı cinayetleri çözmeleri takdir edersiniz ki kolay olmuyor, çok sayıda mafya tetikçisinin karıştığı, kanın bolca aktığı heyecanlı bir kovalamacanın ardından sürpriz bir finalle sonlanıyor roman.

Her iki romanında da klasik polisiyelerin bir sonraki evresi sayılan “Private Eyes”ın kalıplarını kullanmış Armağan Tunaboylu, ama bu kalıpları yerli yabancı pek çok yazarın yaptığı gibi –kırmaya değilse bile- esnetmeye çalışıyor. Esnemenin yön tayini için “Private Eyes”/Özel detektif” türünü bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Bu tür, temellerini Dashiel Hammet’in attığı, kalıplarını Raymond Chandler’ın oturttuğu hayata karşı biraz umursamaz, bugünkü deyimle biraz “cool”, genellikle maddi sıkıntısı olan ama paraya da pek önem vermeyen, yeri geldiğinde silahına davranmaktan çekinmeyen, kendi adaletini ve kurallarını kendisi koyan, biraz maço biraz romantik insan tipiydi. Sorunların zeka oyunları ile değil silahların ve bileğin gücüyle çözümlendiği bu dünya, duygulardan uzak, sokağın ağzını/argoyu kullanan bir üslupla ve hem şiddete hem cinselliğe ağırlık verilerek anlatılmıştı. Armağan Tunaboylu, falçatadan başka silah bilmeyen, korkak, korktuğunda altına kaçırıp duygulandığında göz yaşlarını tutamayan, katili paçasını kurtarmak için kovalayan ve ne ahlaki değerleri ne de adalet duygusu olan Metin Çakır tiplemesiyle özel detektif romanlarının parodisini yapıyor sanki. Bol mizah var, ama polisiye severlerin heyecan taleplerine cevap da verebilmiş. Ancak bir uyarıda bulunmakta yarar var; Tunaboylu, bu üretim hızını sürdürürse Metin Çakır esprisini çabuk eskitebilir.

Camide Cinayet – Ahmet Timur Han / A. Ömer Türkeş

Hristiyan din adamı Peder Brown’un detektiflik hikayelerini sevenlere, bir başka din görevlisinin maceralarını önereceğim. Ahmet Timur Han’ın ilk romanı “Camide Cinayet”in kahramanı Aydın Hoca, -bildiğim kadarıyla- Türk romanında detektif kimliği bahşedilen ilk din adamı. Romanın ismi geçtiğimiz yıllarda camilerde tanık olduğumuz cinayetleri ya da cemaat linçlerini çağrıştırmakla birlikte, hikaye bu türden toplumsal meseleler üzerine kurgulanmıyor. Cinayetin arkasında bütün toplumsal meseleleri kesen daha derin bir mesele, maddi menfaatler var…

Ankara’nın eski bir yerleşim yeri olan Ova Çayırı mahallesindeyiz. Ulus’a taban teperek on dakikada varılan, Hacı Bayram Cami’inden okunan ezanların duyulabildiği Ova Çayırı’ndaki Şehit Mehmet Kamil Ocak Cami’inde görevli Aydın Hoca, sabah namazını kıldırmak için geldiği cami avlusunda bir insan cesediyle karşılaşır. Üzerindeki gazeteden adamın Hollandalı olduğunu anlayan Hoca, polisiye okuyarak geliştirdiği detektiflik bilgisini gerçeğin kantarında tartma fırsatı yakalamıştır. Hoca bu fırsatı sonuna kadar kullanırken -eski el yazması fermanlara dayanan- ipuçları olayın köklerinin çok eskilere, kurbanın büyük büyük babasının geçmişine kadar uzandığını farkedecektir…

“Camide Cinayet”, muammasından ziyade bu ilginç çözümleyici insan tipiyle dikkat çekiyor. Otuz beş yaşlarında, bekar, polisiyeye ve felsefeye, özellikle post-modern metinlere meraklı, Avrupa’da yaşamışlığı sayesinde çok sayıda dile vakıf, mesai saatleri dışında kot pantolon ve üzerine muhalif sloganlar yazan tshirtler giyen hocamız, toplumsal meselelere müstehzi ifadelerle yaklaşırken cüppeli bir entelektüel portresi çiziyor. Ama karizmatik roman kahramanları, entrikayı gölgeleme potansiyelleriyle polisiye romanlar için tehlikelidir. Spor programlarından edebiyata, tarihten felsefeye aklınıza gelebilecek hemen her konuda fikir sahibi olan bu hoca-detektif kimliğinin de “Camide Cinayet”te fazla öne çıktığını düşünüyorum. Ankara’nın geleneksel semtlerinde Aydın Hoca’ya eşlik etmeniz mümkün ama vaka çözümlemesine sadece izlemekle yetineceksiniz. Muhtemel şüphelilerin masumiyeti çok açık, katil ise roman sonlarında göstermiş yüzünü. Ama “Camide Cinayet”ı bir ilk roman, ilk “Aydın Hoca Polisiyesi” olarak mütala atmek gerekir. Kriminal mevzular için daha vaatkar bir kente, İstanbul’a tayin olan bu modern muhafazakar din adamının bundan sonraki maceralarında daha az laf daha çok iş üreteceğinden hiç kuşkum yok. Ahmet Timur Han, dili ve üslubuyla iyi bir yazar.

Cellat Mezarlığı – Aslı E. Perker / A. Ömer Türkeş

Aslı E. Perker, “Cellat Mezarlığı”nda dört erkek karakter üzerinden sert polisiyeleri sevenlerin beklentilerini boşa çıkarmayacak bir suç hikayesi kurgulamış.

Hamit , yer altı dünyasında güvenilirliği ve yaptığı “iş”lerin temizliği ile sivrilmiş bir tetikçi; yani bir kiralık katil. Kırklı yaşların sonlarında yalnız bir adam. Hamit’in yeğeni Lütfü, dayısından hem korkup hem büyük bir hayranlık duyan, yer altı aleminin ayak işlerine koşturan genç bir adam; üniversite çevrelerinde uyuşturucu satarak geçiniyor. Hamit’e öldürdüğü insanları yok etmesinde yardımcı olan İsa, mezarlık bekçisi. Fuat’ın sosyal ve sınıfsal aidiyeti ise bu üç kişiden tamamiyle farklı; annesinin üzerine –fazlasıyla- titrediği bir üniversite öğrencisi o.

Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde ballandıra ballandıra anlatılan türden bir cinayetin etrafında gelişiyor hikaye. Fuat, bir bar akşamı çıkışında kendisini evine davet eden Okan’ın cinsel yakınlaşma girişiminden öfkelenmiş ve eline geçirdiği bıçakla delikanlıyı delil deşik etmiştir. Uyuşturucu satıcısı Lütfü’ye zamanında ettiği yardım şimdi işine yarayacaktır. Çapı henüz böyle işlere yetmeyen Lütfü ise dayısını arayacak, Okan’ın cesedi İsa’nın bekçiliğini yaptığı Çivili mezarlığına sessizce gömülecektir.

Hamit işlemediği, sadece izlerini sildiği bir cinayetin yükünü hiç duymaksızın devam eder hayatına. Ne var ki, Fuat ve zaten yaptığı iş nedeniyle yolu sıklıkla karakola düşen Lütfü için böyle bir suçun yükü hiç de kolay kaldırılacak bir şey değildir. Üstelik kaybolma haberi gazetelere yansıyan Okan’ın babası tanınmış bir avukattır ve oğlunun izini bulmaya kararlıdır.

Fuat’ın hayatı bu andan başlayarak, oğlunu merak eden annesinin de çıkıp gelmesiyle tam bir kabusa dönüşecek, yakalanma korkusuyla her şeyden şüphelenen delikanlı dış hayattan neredeyse tamamiyle kopacaktır. Fuat’la temas edemeyen Lütfü de bir yandan yakalanmak bir yandan dayısına hesap vermek telaşına kapılmıştır. Oysa, üstlendiği bir “temizlik” işinde başarısızlığa uğrayan Hamit, kendi canını kurtarmak derdindedir. İsa ise gördüğü rüyaların yaklaşan bir felaketin habercisi olduğu endişesi içinde kıvranmaktadır…

Aslı E.Perker, romanın dört ana karakterinin ve onların çevresinden pek çok kişinin kaderini etkileyen kısa bir zaman diliminde geçen hikayesinde, gerilimi tırmandırmak için, olaylar kadar bireylerin iç dünyalarındaki dalgalanmaları da işliyor. Özellikle Fuat’ın zaten hassas bir dengede durduğu anlaşılan kimliğini paramparça eden -cinayetten sonraki- ruh halini sergilediği bölümler, “Cellet Mezarlığı”nın polisiyeye özgü temaları psikolojik bir anlatıma elverişli olduğu için kullandığını düşündürüyor. Fuat’ı Okan’ı öldürmeye iten homofobik refleksin ardındaki baskılanmış cinsellik, ya da cinayet işlemiş olmaktan değil yakalanmaktan, yakalanırsa başına gelececek olanlardan duyulan dehşet gibi duygusal dalgalanmalar hikayeye derinlik kazandırmış.

Yazar, ilk romanı “Başkalarının Kokusu”nda(2005) olduğu gibi karakterler üzerinden yola çıkmış, bu karakterleri derinleştirecek ya da ilginç kılacak olay ve durumları seçmiş. Mesela olayların gelişiminde rol oynamamakla birlikte, köyünden kalkıp İstanbul’a gelen ve Boğaz manzaralı bir mezarlıkta yapayalnız yaşayan İsa, hayat hikayesine ve iç dünyasına ilişkin anlatımlarla diğer karakterler kadar etkili. Kendine özgü felsefesi, yer altı dünyasının yitik raconuna olan bağlılığı, meslek edebi ve soğukkanlılığıyla romanın tek güçlü karakteri tetikçi Hamit. Biraz “Leon”da Jean Reno’nun canlandırdığı tetikçiyi hatırlatmakla birlikte, Perker karakterinden kahraman yaratmak yoluna gitmemiş. Yargılamıyor da. Özellikle ölünün dişlerini sökme sahnesinde çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyduğu gibi, Hamit iyi ya da kötü deyip kestirip atacağımız polisiye roman tiplerinden değil.

Zaman ve mekanı yan hikayelerle genişleten Aslı E. Perker’in “Cellet Mezarlığı” hem polisiye okurlarını hem psikolojik anlatıları sevenleri memnun edecek bir roman.

İfademi Martin Beck alsın lütfen / Sevin Okyay

Martin Beck’e yeniden kavuştuk çok şükür. Üstadın maceraları yıllar önce Milliyet Yayınları’ndan çıkmıştı, sanırım altı tane. Tamamı da on tanedir zaten. Türkçeye Aydın Arıt çevirmişti. Yayımlandığı dönemde bayağı heyecan yarattı. İsveçli gazeteci yazar bir karı kocadan, Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’den oluşan iki kişilik ekibin elinden çıkma kitapların epeyce meraklısı vardı. Ben yıllar sonra, iki tanesini sahafta bulmayı başarmıştım. Bir yıldır bir arkadaşın sözünü tutup geri kalanını bekliyordum ki, Martin Beck’in maceraları İnkılap’tan çıkmaya başladı.
İsveç’te polisiye 1940’lı yıllardan beri hayli popüler. Türkçede ise, İsveç polisiye örnekleri, sanırım Martin Beck dizisi ve eşsiz Henning Mankell’in beş kitabıyla (Altın Kitaplar) sınırlı. Mankell ve dedektifi Kurt Wallander de, tıpkı Ruth Rendell’in Müfettiş Wexford’u, Simenon’un Maigret’si ve Donna Leon’un Commissario Brunetti’si gibi, birer ‘polis soruşturması’ üstadı. Martin Beck de öyle. Ayrıca, yurttaşları Wankell ve İtalyan Brunetti gibi, sosyal duyarlılığa sahip. Ama Brunetti ve Wexford’un, hatta Maigret’nin aksine, başarısız bir evliliği var. Hepsinin ortak noktaları ise, işlerini yaparken disiplinli, özenli davranmaları ve insani özellikleri elden bırakmamaları.

Stockholm’ün en fedakar polisi
Stokholmlu polis Martin Beck, İnkılap’tan çıkan ve dizinin ilk kitabı olan ‘Kanaldaki Ölü/Roseanna’ ile ikinci kez karşımıza geliyor. Memnuniyetle öğrendiğimize göre, yayınevi dizinin geri kalan kitaplarını da yayımlayacakmış. Umarız ne kadar çok sayıda polisiye meraklısının duasını aldıklarının farkındadırlar. “Hani balkonda kalmış biri vardı,” (‘Balkonda Bir Adam Vardı’/Mannen Pa Balkongen) “İtfaiye arabalı bir şeydi” (‘Uçtu Uçtu İtfaiye Arabası Uçtu’ /Brandbilen Som Försvann) gibi umarsız hafıza yoklamaların ardından, bir sahaf seferinde bu iki kitabı buldum. ‘Roseanna’yı hatırlıyordum ama, onun da hangi adla çıktığını bilmiyordum. Şimdi böyle kaygılarımız kalmadı, şükür. Stokholm’un en fedakar polisi, sorgulama üstadı Beck’e kavuştuk. Üstelik, İnkılap da Sjöwall ve Wahlöö’nün dizisini, tıpkı Milliyet Yayınları gibi, Aydın Arıt’ın tertemiz Türkçesi’yle yayımlıyor.

‘Kanaldaki Ölü’de, elbette kanalda bulunmuş bir ceset var. Genç bir kadın cesedi, ne var ki hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Soruşturma ilerledikçe, Martin Beck, cesedin bulunduğu taşra kenti Motala’daki meslektaşı Gunnar Ahlberg ve sonunda adının Roseanna McGraw olduğu anlaşılan kızın memleketi Lincoln-Nebraska’dan Amerikalı dedektif Komiser Kafka (evet, Kafka), bilgilerini bir araya getiriyorlar. Kızı, yanında bir adamla gösteren bir fotoğraf bulunuyor. Beck’e göre, katil kesinlikle bu adam. Ancak, Sjöwall ve Wahlöö, sorgulamalarını hiç eksiksiz kurgularken, tesadüfün de büyük bir rol oynamasına izin veriyorlar. Aslında Beck’in de talihin yardımına ihtiyacı var, çünkü hem elindeki cinayet hayli esrarengiz ve zorlu bir olay, hem de komiserimiz, işini çok iyi yapsa da, sonuçta sıradışı bir kahraman değil, normal bir insan.

Martin Beck, polis teşkilatına 1940’ların ortalarında katılmış. Müstakbel karısı İnga ile de 1951 yılında bir kano gezisinde karşılaşmış. Evlenince, Kungsholmen’e taşınmışlar. Beck, karısına tahammül etmekte güçlük çekiyor. Onlarınki tam anlamıyla mutsuz bir evlilik, ancak bu konuda bir şey yapmayı düşünmüyor. Ne de olsa, kızıyla oğlu artık büyümüş olsa bile, düzeni bozmamak gerek. Gerçi zaman zaman onların annelerine çektiklerini düşünüyor ama, çocuk işte, atsan atamazsın, satsan satamazsın. Bu durumda en iyisi dört elle işine sarılmak. Beck de öyle yapıyor, ama yükselme adına değil, sadece işini iyi yapma adına. “Martin Beck Cinayet Masası şefi değildi ve olmak için de bir hırs beslemezdi. Arada Başkomiser bile olacağından kuşkuya düşerdi ki, gerçekte ancak ölüm ya da görevinde çok büyük yanılgılara sapması onu bu yolda köstekleyebilirdi. Ulusal Polis kadrosunda Başdedektif rütbesinde bir Komiserdi ve sekiz yıldır Cinayet Masası’nda çalışıyordu. Onu ülkenin en başarılı sorguya çekme ve ifade alma uzmanı olarak gören kişiler vardı.”

Maj Sjöwall ile Per Wahlöö’nün Martin Beck dizisinin ilk kitabı ‘Roseanna’, 1965 yılında yayımlandı. Onuncusu ‘Terroristerna/Teröristler’ ise 1975’te. Demek, hemen hemen her yıl bir kitap yazmışlar. Dizinin sona ermesinin nedeni ise, Per Wahlöö’nün vakitsiz ölümü. Eşi Maj Sjöwall, o olmadan Martin Beck kitaplarını sürdüremeyeceğine karar vermiş. Anavatanları İsveç’te kitapların altı tanesinden TV filmi, iki tanesinden de sinema filmi yapıldı. Bu filmlerin ikisinin senaryolarını Per Wahlöö yazdı. Stuart Rosenberg ise ‘Gülen Polis’ten aynı adlı (The Laughing Policeman, 1973) bir Amerikan filmi çekti ama hem Walter Matthau’nun oynadığı dedektifin adı Jake Martin’di, hem de olaylar Stokholm yerine San Francisco’da geçiyordu. İşin tadı kaçmıştı yani.

1935 doğumlu Maj Sjöwall, halen gazeteci/yazar olarak çalışmakta. Eşi Wahlöö ise 1926’da doğmuş, öğrenimini tamamladıktan sonra gazetecilik yapmaya başlamıştı. İkisi 1961 yılında, aynı şirketin yayımladığı dergilerde çalışırken tanıştılar. Ertesi yıl evlendiler. Büyük bir itinayla planladıkları polisiye dizilerini de akşamları, çocukları yatırdıktan sonra yazmaya başladılar. Wahlöö, niyetlerinin “polisiye romanı, ideolojik olarak yoksullaşmış, ahlâki durumu tartışılır nitelikteki burjuva tipi sözümona refah devletinin karnını açmak için bir neşter olarak kullanmak” olduğunu söylerdi. İlk üç kitabı, dört dörtlük birer polis soruşturması/police procedural olarak gelişen Martin Beck dizisinde, önceleri biraz kenarda kalan sosyal olaylar, sorunlar, daha sonra kitapların ön planına gelip yerleşir.

İhmal edilmeyen ayrıntılar
Yazarlara göre, kitapları İsveç’ten çok A.B.D. ve Fransa’da popüler olmuş. Eh, başka birinin ülkesinin eleştirildiğini görmek daha keyif verici, tabii. Ne de olsa, 1960’lı yıllarda bile bu türden bir radikalizm pek hoş karşılanmıyordu. Öte yandan, yazarların siyasi anlayışının olaylara ve kişilere sonradan eklenmiş gibi durmaması, insanda ‘sosyalist bir yama’ hissi uyandırmaması da, kitapların olumlu puanlarından biri. Hem polis soruşturması alt türü büyük bir inanılırlıkla, titizlikle kurup geliştirilmiş, hem de toplumun aksaklıklarıyla sorunları, bunlar sanki kişilere özgü kabahatlermiş gibi ön plana getirilmiş. Ne var ki, arkadan arkaya korkutucu bir toplum fonu da yaratılmış. Tedirginlik duygusu, sıradan polisiyeyi (yazar Michael Dibdin’in deyişiyle) “nihayetinde ideolojik olduğu kadar varoluşçuymuş gibi de görünen” bir mertebeye yükseltiyor. Martin Beck’in yaratıcıları, gazetecilik deneyimlerinden de yararlanarak lafı uzatmıyor, buna karşın ayrıntıları da ihmal etmiyorlar.

Huzurumuza ‘Kanaldaki Ölü’ adıyla gelen ‘Roseanna’nın, kimi ‘En İyi 100 Polisiye’ listelerine girmişliği vardır. Dizinin kitaplarından ‘Den Skrattande Polisen/Gülen Polis’ (1968) ise 1971’de, Amerikan polisiye yazarlarının verdiği saygın Edgar ödülüne layık bulunmuştu. Yazarlar, inandırıcı heyecan uyandırıcı olay örgülerinin yanısıra, sağlam karakterler yaratmayı da başarmış. Beck’in ekibini, şiddetten nefret eden, sabık paraşütçü ve gurme Lennart Kollberg, yüksek sosyetenin karakoyunu, 1.90 boyunda, 120 kiloluk, “motosikletçi suratlı herif” Gunvald Larsson, İsveç’in kuzey köylüklerinden Einar Rönn (Wahlöö en çok onu severdi), bir filin hafızasına sahip ama idrar kesesinden şikayetçi olduğu için ikide bir tuvalete giden Melander, iki devriye: Krastiansson ve Kvant tamamlıyor.
Umarız, bütün maceralar birbiri ardınca basılır. Çevirilerin çoğu hazır nasılsa. Polisiye seven okurlar Martin Beck’i de severse, gözbebeğimiz Brunetti’de olduğu gibi kitapları açık arayla okumak zorunda kalmaz, hasretimizi çabucak gideririz.

Katilin Şeyi – Algan Sezgintüredi / A. Ömer Türkeş

Polisiye dünyamıza bir özel detektif daha katıldı; Vedat Kurdel. Aslında bir de ortağı var Vedat Kurdel’in. Ancak ikilinin akıl yanını temsil eden Tefo’nun pek öyle ünde vitrinde gözü yok. Vedat’sa işin bu yönünü sevdiği için, yaklaşık on yıl önce başlayan meslek yıllarından seçme parçaları hikaye etmeye karar vermiş. On yıl öncesi bugüne karşılık geliyor. Çünkü Vedat Kurdel, 2015 yılında yazıyor polisiye romanlarını.

Algan Sezgintüredi, bu ilk polisiye romanında iki sevimli arkadaşın heyecanlı maceralarını kahramanı Vedat’ın ağzından aktarırken mizah öğesine de yer vermiş. Ama polisiyelerin izin verdiği miktarda. “Katilin Şeyi”, daha ilk sayfalarından başlayarak merak duygusunu sürekli tutan ve temposunu düşürmeyen bir roman.

Seri Cinayetler

Detektiflik bürosunun açılmasının da özzetlendiği bu ilk macerada Vedat Kurdel, otuz beş yaşlarında, üniversite bitirmiş ama bir baltaya sap olamamış, yakışıklı ama IQ’su ile övünemeyeceğini bilen bekar bir adam. Arkadaşı Tefo ise onun tam tersine ufak tefek, liseden terk, ama zekası parlak biri. İkisi de orta sınıf bir aile yapısından geliyorlar. İkamet adresleri de Kadıköy.

Vedat ve Tefo, Tefo’nun babası emekli başkomiser Nezih Beyin önerisiyle bir detektiflik bürosu açarlar. Onları ülke çapında meşhur eden işi bir gece sinema çıkışında rastlantıyla bulacaklardır. Vedat, Kadıköy’de, altmışlı yılların sonlarından kalma, beş katlı, geniş cepheli ve geniş pencereli bir apartmanın demir parmaklıklı kapısını itip girdiği bahçede ilk kez bir cesetle karşılaşır. İlk izlenimlerini şöyle nakledecektir kahramanımız; “ne kadar kanlı film seyretmiş, vahşet dolu kitap okumuş olursanız olun, ömür boyu kanunsuz ıvır zıvıra bulaşıp bolca cesetle karşılaşmamışsanız (kanunsuz olması gerekmiyor; doktor, polis, ölü yıkayıcı, morg görevlisi ya da evlerden uzak, hani felaketzede falan da olur elbette) çakmağın titrek ışığında o an gördüğümüzü görseydiniz sizin de altınıza yapasınız gelirdi, eminim”.

Buldukları kadının son üç ay içinde aynı şekilde bulunan üçüncü kurban olması polis teşkilatını ve medyayı ayağa kaldırır. Yani ortada seri cinayetler, dolayısıyla bir seri katil vakası vardır. Fırsat Tefo ve Vedat’ın ayağına gelmiştir. Nezih amcanın teşkilattaki saygınlığının sayesinde içerden de yardım alarak İstanbul sokaklarını arşınlamaya başlarlar. Ama katil de boş durmayacak, bir cinayet daha işleyecektir.

Sokakları arşınlamak işi daha çok Vedat’a düştüğünden kahramanımız güzel kızlarla yakınlaşma fırsatı da buluyor. Ama hakkını da yemeliyim; bütün dikkatini işine veriyor Vedat. Bir kez dikkatsizlik ettiğinde ise katilin eline düşecek, iplerinden kurtulup canını kurtarmak için soğuk terler dökecektir:

“İplerden kurtulmamın bir yolu yoktu… ya da vardı belki ama ben bulamıyordum. Âlicenap katilin bana bahşettiği yarım saat doldu mu dolmadı mı diye düşünürken, etrafımda bir hareket hissettim. Ayak sesi ya da başka bir şey değil; sadece bir hareket. Satırın gelişini hisseden kurbanlık misali, kafamı sağa sola çevirdim telaşla. “Duyularınız keskin,” dedi müstakbel katilim. Gelmişti. Korkum biraz daha arttı; kalbim gümbürdemeye başladı… ne zaman boğazlanacaktım acaba?”

Çenesi Düşük Bir Detektif

Çok şükür gerçek hayatta pek az karşılaştığımız “seri katil”lerden yola çıkarak kurgulanan “Katilin Şeyi”, ABD kaynaklı bu toplumsal olguyu bizim toplumumuza adapte etmeyi başarıyor. Sayfalar ilerledikçe gerilimi de tırmandırmasını bilmiş Sezgintüredi. Ama bana kalırsa polisiye hikayesine asıl tadını veren Vedat Kurdel’in uslubu. Vedat, anlatacağını bir türlü anlatamayan, lafı dönüp dolaştıran, araya gereksiz ayrıntılar sokuşturan acemi bir yazar. Mesela ilk ise çıktıkları günü şöyle ankatrıyor okuyucuya.

“İlk işimizin, ilk işimiz olması dışında anlatılacak fazla bir şeyi yok. On gün, on gece boyunca, tabii heves ve heyecanla, adamın peşinde dolaşıp pavyonlu-kadınlı-kumarlı bir araba resmini çektik. Bir yıllık müthiş gece hayatı tecrübemiz ve Tefo’nun Kapalıçarşı’dan edinilmiş çenebazlığı sayesinde bu yerlere girip adamı çaktırmadan izlemek dert olmamıştı; tabii fotoğraf makinesiyle girme işlerinde sorun oldu –ikimiz de moda meraklısı değildik; kameralı cep telefonlarından edinmemiştik o sıra; ben telefonu sadece konuşmaya yarayan bir araç olarak diye gördüğümden, Tefo da o zamana dek telefonla resim çekmeye gerek duymadığından; gereğini gördükten sonra hemen birer adet aldık tabii– ama neyse ya, uzatmayayım, gece vakti herifin girdiği kimi yerlerin yakınında, girerken ve içeride olduğu gibi, çıkarken de resmini çekebilmek amacıyla bekleyip arabada çay içmek dışında sözü edilecek bir şey olmadı çünkü. Çay, çünkü ben kahve sevmem. E, görev başında alkol alınmaz, malum: sabah ayazında sadece sigarayla da ısınılmayacağına göre geriye bir tek çay kalıyordu: biz de, takibe başlamadan evvel termosu dolduruyorduk; gayet de güzel oluyordu… yerli dedektifiz ne de olsa, plastik bardakta –ki o sıralar bizde de moda olmaya başlamıştı o rezillik– kahve içmek, sevmemem bir yana, kahveye hakaret gibi geliyordu bana… ‘Çay içilen memlekette, çay içilir,’ deyip termosla işe çıkıyorduk.

Vedat’ın acemiliği, gerçek yazarın yani Algan Sezgintüredi’nin işini kolaylaştırmış. Tempoyu hızlandırıp yavaşlatmasını, sözün uzadığı yerlerin ardından ani sıçramalar yapmasını başarıyor Sezgintüredi. Bir ilk roman olmasına rağmen anlatma konusunda hiç zorluk çekmemiş.

“Katilin Şeyi”, tadında bırakılmış parodik öğeleriyle güzel bir polisiye roman.

Cinayet Mevsimi – Suat Duman / A. Ömer Türkeş

Suat Duman’ın “Cinayet Mevsimi”, hem yeni bir yazarı hem de özenli bir yayımcılık anlayışıyla yola çıktığı anlaşılan yeni bir yayınevini müjdeledi. “Cinayet Mevsimi”, bütün “ilk”lik hallerine rağmen ilkliğin acemiliklerinden uzak, akıcı, gerçekçi ve güzel bir polisiye.

Kış mevsiminin yağışlı bir gününde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, sınav zamanının sakinliğini bozan bir çığlıkla başlıyor hikaye.. Bir kız öğrencinin öldürüldüğü haberi –özellikle solcu- öğrencileri üzmüş ve heyecanlandırmıştır. Hikayenin anlatıcı karakteri Mehmet Cemil bu öğrenciler arasında. Biraz polisiyelere merakından biraz hukuk eğitimi görmenin heyecanından, kahramanımız derhal genç kızın evine yollanacak, amcası dolayısıyla tanıdığı komiser Demir sayesinde cinayet mahallini gözleme şansı bulacaktır. Birkaç da ipucu yakalayan Mehmet Cemil, yakın dostu Zafer ve bu cinayet sayesinde tanıştığı güzel kız arkadaşı Gülizar Müjde ile birlikte cinayeti çözümlemeye soyunur.

Gerçekle kurmaca arasındaki farkı karıştıran Mehmet Cemil, polisiye roman detektiflerine özenip ipuçlarının gizemine kapılınca ard arda işlenen diğer iki cinayeti elbette engelleyemeyecektir… Sona geldiğinde, zaten hep ortada olan gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak, geriye kırık kalbiyle öğrenci yaşantısına dönen bir genç kalacaktır

Suçla bulmaca oyununu birbirine karıştıran çömez bir detektif tiplemesi sayesinde, Suat Bulut hedefi tutturuyor ve suçun bir oyun olmadığını, insanları öldürmeye sevk eden itkinin ardındaki toplumsal gerçekleri, suça bulaşmış sermayeyi sergiliyor. Muammayı günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin kriminal sorunlarıyla ilişkilendiren “Cinayet Mevsimi” siyasi polisiyelerin içinde mütalaa edilebilir.

Hikayenin hızlı ve heyecanlı akışını akıcı anlatımıyla destekleyen Suat Duman, mekanları iyi kullanmış. Ankara şehrini, Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakülteleri çevresini, 2000’li yılların öğrenci yaşantısını az sayfada, karakteristik ayrıntılarla yakalaması, Erhan Bener’in aynı çevrelerde geçen başarılı polisiyesi “Loş Ayna”yı(1961) hatırlatıyor.

Yazar, yayınevi ve polisiyeseverler için umut verici bir başlangıç…

Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak – Altay Öktem / A. Ömer Türkeş

Altay Öktem’in üçüncü romanı “Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak”, Boris Vian polisiyelerini hatırlatan vaatkar ismiyle, çok sayıda cinayet vakasıyla karşılaşacağımızı işaret ediyor. Kitabın daha ilk sayfalarında anlıyoruz yanılmadığımızı. Kısaca özetleyelim: Kendisi de tanınmış bir yazar olan Yeşim Miraç, dokuz ayrı yazarın kendi ölümlerini nasıl tahayyül ettiklerine dair dokuz hikayesinden oluşan bir seçki hazırlamıştır. Ancak kitabın yayımlanmasının üzerinden çok geçmeden tuhaf bir biçimde ölüverir. Tuhaftır, çünkü kaşkolüyle asılı bulunan Yeşim’in ölümü tıpkı hikayesinde anlattığı şekilde cereyan etmiştir. Soruşturmayı yürüten Komiser Nevzat, henüz ne olup bittiğini anlayamadan ikinci yazarın ölüm haberi gelecek, onu teker teker diğerleri izleyecektir. Banyoda elinde şarap kadehiyle gideninden yıldırım çarpmasına maruz kalanına kadar her ölüm kitaptakiyle neredeyse benzerdir.

Eh, hal böyleyken, memleketin ve medyanın ilgisiz kalması elbette beklenemez. Editör de olacakların farkında: “Tam da üçüncü sayfalara uygun bir haberdi bu. Kitap, sağ çıkamamaktan söz ediyordu, yazar da sağ çıkamamıştı işte. Genç bir yazar olmasına karşın ilgi çekici bir konu yakalamış, dikkatleri üstüne çekmişti. Ustelik güzeldi. Ka­dın yazar olmak, üstelik güzel bir kadın yazar olmak, hem de bu özelliklere sahipken aşk kitapları yazmak yerine ölümü konu edinmek, sonra da şaka falan değil, bu gençliğe, güzelliğe, yete­neğe ve hızla yaklaşmaya başlayan şöhrete rağmen evinde ölü bulunmak… Bu haber, üstünden çok zaman geçmeden, bir-iki gün içinde üçüncü sayfa haberi olmaktan çıkar, gazetelerin baş sayfalarına taşınır, haftalık dergilere kapak olur, bütün televiz­yon kanallarında tartışılır durur artık” diye düşünmekten alamıyor kendisini.

Ama aceleci olmayın; ölümlerin kitap satışlarını arttırmak için tezgahlandığı yargısına varırsanız yanılırsınız. Roman giderek tekinsizliğin sularına dalarken, nicedir ölmüş yazarlar bir yana, hikaye karakterleri bile ete kemiğe bürünecekler. Üstelik ölenler yazarlarla sınırlı kalmayacak; komiser Nevzat, yardımcısı Kerim, diğer komiser Levent Caner, Ünlü polisiye yazarı Taner Yılgın, Sıla Türel, Sakine, Elem, Ziya, kahveci, editör, yani kitapta adı geçen herkes sapır sapır dökülmeye başlayacak. Kalan sağlar felaketlerin müsebbiplerinin bizzat kendi yazdıkları olduğunu fark ettiklerinde ise iş işten geçmiştir artık…

Altay Öktem, başdöndürücü bir hızla başlamış anlatmaya. Hikaye daha ilk sayfalarda okuyucuyu meraklandırmayı da başarıyor. Tam “nasıl çıkacak bu işin içinden” dediğimiz bir sırada, niyetinin polisiye ile sınırlı kalmadığını fark ediyoruz. Çünkü kısa zamanda karmaşık ve esrarengiz bir hal alan muammayı metinsel oyunlar üzerine kuran Öktem, kullandığı fantastik öğelerle, –Lovercraft’tan romanlarında sözünü ettiği Ölüler Kitabı Nekronomikon’a kadar- başka roman kahramanlarına ve yazarlara yaptığı göndermelerle kurmaca metin ve gerçeklik ilişkisini, bizzat yazma eyleminin kendisini sorgulamaya yöneliyor. Ama kuru bir sorgulama değil bu, tersine, neşeli bir uslupla kalem alınmış meraklı ve oyuncaklı bir hikaye ile, yani yine kurmaca dünyanın içinden yapmış sorgulamasını. Bu nedenle, o hızlı girişin ardından frene basmış, gerçeklikten taammüden kopmuş ve parodik bir yaklaşımla yazarın yaratma gücüne ve özgürlüğüne uzanmış. Kurmaca ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi, yazarı, metinler arasında gezinen roman kahramanlarını tartışmaya açarken küçük kalem darbeleriyle toplumsal zihniyet biçimlerini iğnelemeyi de ihmal etmiyor Altay Öktem.

Polisiye motifleri “kullanan”, ama son tahlilde polisiye diyemeyeceğimiz bir roman olmakla birlikte, Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak türün kalıplarını bilen bir yazarın kaleminden çıktığını hemen belli ediyor. Altay Öktem’in niyet farklılığı nedeniyle ham haliyle bıraktığı polisiye kurgusu aslında çok vaatkar. Romanı bitirdiğimde, keşke edebiyatın meselelerini tartışmayı bir deneme kitabına bıraksaydı da okuyucuya çözülecek bunca düğümü olan meraklı bir polisiye sunsaydı diye düşündüm.

Akif Pirinçci Romanları / A. Ömer Türkeş

Akif Pirinçci, romanlarını Almanca yazan bir Türk. “Anadiline” ilk kez 1995’te Real yayınevi tarafından çevrilmiş, Almanya’da iki milyonun üzerinde satan “Felidae”(1998) romanı, belki de gurbetçilere olan umursamazlığın edebi alana da sirayet etmesi nedeniyle, “anavatan”da tutmamıştı. 1959 yılında İstanbul’da doğan ama on yaşından bu yana Almanya’da yaşayan Akif Pirinçci’nin Türkiye’de farkedilmesi, aynı kitabın Gerçek yayınevi tarafından 1999’da yapılan ikinci baskısından sonradır. Yeni romanı “Salve Roma!”, yazarın Türkçeleştirilen yedinci kitabı.

Akif Prinçci romanları

Anlaşılan o ki, futbolun gurbetçi gençlere gösterdiği ilgiyi edebiyat dünyası gurbetçi yazarlardan esirgiyor. Elbette bu yazıda ilgisizlik nedenlerini tartışmak niyetinde değilim. Meseleyi sosyal bilimlerin alanına havale edip Akif Prinçci ve romanlarına, aslında marifetli kara kedisine dönmek istiyorum: Yazmaya radyo oyunlarıyla başlayıp bu dalda bir de ödül alan Prinçci, 1978-81 yılları arasında Viyana’da sinema ve televizyon eğitimi görmüş, ardından sanaryo yazarı olarak çalışmış. Ilk büyük başarısı 12 baskı yapan “Tranen sind immer das Ende”(Sonu Hep Gözyaşı) adlı kitabıyladır. Asıl ününü ise “Felidae”(1989) romanıyla elde edecektir. Bu yazıya da konu olan kara kedi Francis’in ilk macerasıydı “Felidae”; sadece Almanya’da iki milyonun üzerinde sattı, 35 dile çevrildi ve Pirinçci’ye “En İyi Polisiye Roman Ödülü”nü getirdi.

Pirinçci’nin kendi hayatından yola çıkarak kurguladığı “Sonu Hep Gözyaşı”, Türkçeleştirilen romanları arasında polisiye türe girmeyen tek örnek. “Gövde” romanıysa polisiye olmasına polisiye, ama başrolünde Francis yok. “Ne yapayım kedisiz polisiyeyi” diyenlerden değilseniz eğer, “Gövde”yi sevebilirsiniz. Kolsuz bacaksız bir roman kahramanının kusursuz cinayet işleme tutkusu sizi hem kara mizahın hem kara romanın tekinsiz alanına çekebilir.

Sonunda geldik “Felidae” ile başlayan “özel detektif” Francis serisine. Biliyorunuz, o simsiyah, uzun ve parlak tüyleri, delici bakışları, kendine olan güveni, kıvrak zekası, sahibinin kitapları sayesinde edindiği engin kültürüyle kediler dünyasında bir efsane. Tombul, işsiz, kadınlarla ilişkilerinde başarısız sahibi arkeolog Gustav’la yeni bir apartman dairsine taşındıklarında başlamıştı ilk seri cinayetler. Katil apartmandaydı. İkincisi “Francis’te, ki bence serinin en iyisiydi, evden kaçınca karşılaşacaktır cesetlerle. Kaçıyor, çünkü beceriksiz sahibi aşık olmayı da eline yüzüne bulaştırmış, Francis’i kısırlaştırmayı düşünen bir kadınla yaşamaya başlamıştır. Dişileri seven bu özgür ruhlu kedinin bir tabak mama için erkekliğine veda etmesi düşünülemez elbette. O düşünmek bile istemez; kaçar. Sokaktaki sert hayatla böyelikle tanışacaktır. “Cave Canem”de kendi çöplüğünde kovalar katili. Bu kez emekli bir polis köpeğiyle birlikte çalışmak zorundadır. “Düello”da hem genç ve dişli bir rakiple hem de bölgeye dehşet saçan esrarengiz bir katille mücadele edecektir.

Dizinin son iki kitabunda yeterince gezip dolaşamayan Francis, bu yeni macerada, “Salve Roma”dan –adından da anlaşılacağı üzere- Roma’ya kadar uzanıyor. Çünkü bütün para kaynaklarının tükendiği bir anda Gustov’a getirisi yüksek bir iş teklifi yapmıştır. Üstelik iş mesleğiyle, Roma’da yapılacak bir kazıyla ilgilidir. Gustav, Francis’i bir hayvan bakımevine bırakıp yola koyulur, ama Francis, atik davranıp Gustav’ın çantasına sızmıştır bile.

Francis; sanki bir “Pisi Marlow”!

Roma güneşi altında yaşlanmış kemiklerini ısıtmaya henüz fırsat bulmadan kulağı koparılmış bir kedi cesediyle karşılaşır Francis. Kısa zamanda arkadaşlık kurduğu eşcinsel kedi Antonio cinayetlerin bütün kente yayıldığını söylediğinde, dikkati ve mantığı Sherlock Holmes’la yarışan Francis, seri cinayetleri çözümlemeyi üstlenecektir. Elbette her Francis macerasında karşılaştığı güzel, çekici ve esrarengiz dişiler Roma’da da hiç eksik değil. Hatta baba olmanın eşiğine geliyor Francis. Uzatmayalım; izleri takip eden kahramanımız önce bir tarikata, oradan Vatikan’a, en sonunda intikam duygularıyla işlenen cinayetleri nedenine ve elbette katile ulaşacaktır.

Avrupa’nın en pahalı çizgi film prodüksiyonlarından birine konu da olan Francis’in ünü polisiyeseverlerin dünyasında giderek yayılıyor. Hayvanların insanlaştırıldığı fablları ya da fantastik edebiyatı hatırlatmasına rağmen, Akif Prinçci’nin romanları polisiye türün dışına çıkmıyor. Yayvanların –özellikle köpeklerin- detektif rolü üstlendiği çok sayıda polisiye roman ve filmin varlığı, Francis’i de kabullenmek için yeterli. Sadece hikayenin onun ağzından nakledilmesi ilk anda tuhaf gelebilir. Ama edebiyat tarihinde bir hayvanın bakış açısı ile anlatılan pek çok hikaye ve roman da bulunabilir. Kısacası, Francis’in maceraları her iki anlamda bir yenilik getirmiyor. Ne var ki Prinçci, çok iyi tanıdığı ve gözlemlediği kedi dünyasını bütün canlılığıyla resmetyi başarmış. Onu ilk elde farklılaştıran işte bu sahicilik duygusu. Ne yaparsa yapsın, ne düşünürse düşündün, ne söylerse söylesin, o bir kedi olmanın bütün özelliklerine sahip.

Akif Prinçci’nin Francis’i, Holmes kadar dikkatli ve akıl yürütmeyi sever bir kişilikle çizilmiş de olsa, daha çok Raymond Chandler’in Philipe Marlow’unu hatırlatıyor. Kadife yumuşaklığındaki patilerini zaman zaman balyoz gibi yumruklara dönüştüren, sokaklarda dolaşan, zengin malikanelerinden yoksul mahallerien kadar her deliğe girip çıkan bu kara kedi tam bir özel detektif; sanki bir Pisi Marlow o! Yakışıklı, çapkın ama duygusal, akıllı ama coşkulu, sabırlı ama gözü pek. Her detektif kadar da “cool” elbette.

Sadece detektif rolünü bir kedinin kaptığı eğlenceli bir macera anlatmıyor Felidae serisi. Sırlarını bir türlü çözemediğimiz sevimli dostlarımızın bakış açısını –bizi ikna edecek ayrıntılarla- kullanan Prinçci, eğlenceli, sürükleyici, zaman zaman polisiye türün kendisiyle de dalgasını geçen maceralar üretmiş. Ama eğlencenin ve maceranın örtüsünü kaldırdığımızda insan ilişkilerine, modern toplum yapısınına, bireyin parçalanmışlığına, ötekine duyulan hoşnutsuzluğa, bilimsel gelişmelerin yarattığı yıkımlara yönelik eleştirisiyle karşılaşıyoruz.

Ne var ki, bir seri mantığı içerisinde üretilen polisiyelerin ilerleyen maceralarında düşülen tekdüzelikten Prinçci de kurtulamamış. Kalıplaşmış anlatım, ardarda okunan üç dört Francis macerası arasında bir ayrım yapamamanıza neden olurken, romana tekdüzeliği kırmak adına sokulan olaylar inandırıcılığını yitiriyor. Mekanlarsa anlatıyı bir turizm rehberine çeviriyor. Bu polisiye türde son yıllarda rastladığımız bir eğilim; okuyucu ilgisini heyecan ve macera unsuruyla sürekli kılmak yerine, mekana ve tarihe yükleniyor yazarlar. İlk okunduğunda ilginç, tekrarlandıkça dikkat dağıtıcı. Akif Prinçci, işte tam bu sınır noktasına gelmiş.

Kedileri fazla tanımıyor ama sempatik buluyorsanız mesele yok, yazar yeterince bilgi veriyor okuyucuya. Ama bu sevimli yaratıklardan nefret edenlerdenseniz hiç almayın Francis’i elinize; her ne kadar kedilerden yola çıkarak insan dünyasına, düşünce ve değer yargılarına yönelik gönderme ve eleştiriler olsa bile, asıl olarak kedilere adanmış bir roman Francis. Yeri geldi, hemen ekliyorum; Amerikalı yazar Lillian Jackson Braun’un polisiyelerinde siyam kedileri Koko ve Yum Yum, cinayet peşinde koşan sahiplerine –sezgileriyle- yol gösteriyorlar. Türkçede “Çenesini Tutamayan Kedi”, “Tersten Okuyan Kedi”, “Kanepe Atıştıran Kedi”, “Kırmızı Gören Kedi” gibi isimlerle yayımlanmışlardı. .Dilimize çevrilmeyen Lydia Adamson polisiyeleri ise “A Cat ..” diye başlıyor ve yine kediler atrafında gelişen kriminal olaylar anlatılıyor.

Rüzgar, Kan ve Kelebek – Ayşe Akdeniz / A. Ömer Türkeş

Ayşe Akdeniz, Istanbul doğumlu. Yuksek ogrenimini guzel sanatlar dalinda Ingiltere’de tamamlayıp ABD’ye yerlesen Akdeniz, bir sure Yeni Gundem Gazetesinde ABD hakkında yazılar yayımlamıştı. Casuslar dünyasındaki bir aşkı anlattığı ve kendisinin “karalama” olarak nitelediği ilk romanı 1999 tarihini taşıyor.

Ayşe Akdeniz, kendisi gibi İngiltere’de –ama arkeoloji bolumunde- egitim yapan bir kadının, Rüzgar’in başından gecen bir dizi olay üzerine kurmuş hikayesini. Polisiyeden cok pembe edebiyata dahil edilebilecek romanın kahramanı elbette guzel ve cekici bir kadın. Erkekler, zengin ve yakışıklı, polislere ise adaleler ve yine kadınlari celbeden fiziksel ozelliklerle donanmış. Ayse Akdeniz, yasadığı ulkedeki Best-Seller’lerin etkisiyle surduruyor hikayesini. Zengin bir Suudi ailesinin oğlu öldürülüyor, adam Rüzgar’in eski sevgilisi Usame’nin erkek kardesi ve bir haritanın peşinde. Ancak bu Usame bildigimiz şahsiyet değil, ama hikaye ilerledikçe bildik olan da –adamları aracılığıyla- olaya karışıyor ve roman, “okuyucunun ilgisini cekebilecek ne varsa kullanmalı” mantığından hiç taviz vermiyor. Mesela, aranan hazinenin tarihini nakletmekle yetinmiyor, onun yerine M.Ö 500’lü yıllara sıçrıyor, o dönemdeki bir aşkı anlatıyor Akdeniz. Ustelik bu askın okudugumuz roman kahramanlarıyla metafizik bir ilgisini de kurmuş.

Hikayenin bir başka popüler teması ise cok kulturluluk ve Türk Yunan dostluğu uzerinden işlenmiş. Daha baştan Rüzgar kendisini Ayestafenos’lu olarak tanıtıyor Rüzgar’ı. Dogrusu halkların kardeşliği, kültürler buluşması gibi meselelere karşı değilim, ama acaba kahramanın yaş gurubundaki kaç kişi semti için Yeşilköy yerine Ayestefanos sözcüğünü kullanmıştır diye dusunmekten kendimi alamadım. Elbette Rüzgar’in –günümüzde- yaşadığı pansiyonun Rum sahipleri de pek eğreti. Tarihi eser kaçakçılarına Yunan ve Türk polisinin ortak operasyonu hepsinden daha inandırıcı, ama onun da dostlukla bir ilgisi yok elbette…

Romanda yer alan ana karakterlerden Zeyyat, araştırmacı gazeteci gorunumunde, ama aslinda “teşkilattan” biri. Ruzgar’la aralarında bir yakınlaşma olması kacınılmaz belki, ama daha goz goze gelirgelmez, az evvel bir cinayete tanık olmanın şokunu atlatamamış bir kadının “son derece biçimli, seksi, öpülesi dudakları vardı! Karnıma sıcak bir dalganın yayıldığını hissettim. Derinlerimde bir bebeğin varlığı gibi, özlemini duyduğum bir hareket vardı… Oysa Tilbe’yle buluştuğumuzda ne kadar anlamsız başlamıştı bu gece…” şeklinde düşünmesi biraz tuhaf kaçmış(bu arada Tilbe isimli ilk roman kişisine de kavuştuğumuz fark etmişsinizdir).

Aslında Ayşe Akdeniz’in Türkiye’den uzak yaşadığı belli;. mesela arkeoloğumuza “kazılarda çekilen resimleri, araştırmaları dergilerde, gazetelerde yer almaya başlayınca, Atatürk Kültür Merkezi’ndeki konserler için, hem de ön sıralardan davetiyeler almaya” başlıyor ya da komiser Nevzat, Wrigley marka bir sakız çiğniyebiliyor.

Rüzgar’ın kaçırılıp önce Rodos, sonra Antalya yakınlarındaki Kelebekler Vadisi’ne goturulmesi, esrarengiz bir pilot, Rüzgar’ın eski sevgilisi orkestra şefi Suphi, Zeyyat ve Nevzat’la birlikte derinliksiz bir maceraya doğru ilerlerken, gaipten gelen sesler de çınlıyor kulaklarımıza.

Rüzgar, Kan ve Kelebek, polisiyenin en hafifini sevenler icin bile pek hafif kalabilir. İyisi mi onu popüler aşk romanlarından hoşlananlara tavsiye edelim.