Gecenin Şövalyesi / Ahmet Ümit

Ahmet Ümit yazılarıyla Cinairoman’da!Ahmet Ümit de ricamızı kırmayıp, yazılarını sitemizde yayınlama izni verdi geçenlerde. Ömer Türkeş, Erol Üyepazarcı, Sevin Okyay ve Bekir Karaoğlu yazılarının yanısıra, bir de Ahmet Ümit yazıları başlığını açtık. Şimdi iş ünlü yazarımızın cinai yazılarını derlemekte.

Ahmet bey’e tüm takipçilerimiz adına teşekkür ederiz.

İlk yazı olarak Raymond Chandler’ı seçmemiz tesadüf değil, ya da en azından 10 dakika kadar önce değildi; zira bu yazıyı usta yazarın doğumgününde yayınlama şansını on dakika ile kaçırdık.

Onu böyle adlandırmışlardı, ama büyük olasılıkla “Gecenin Şövalyesi” olarak tanımlanmaktan nefret ederdi. Böyle tumturaklı laflar ona göre değildi, o basitin içindeki ayrıntıları sever, gerçeğin de, hayatın da bu basitliğin üzerinde yükseldiğini bilirdi. Cinayetleri çözerken de, konuşurken de, düşünürken de hep basit olandan yola çıkardı. Evet, Philip Marlowe’dan söz ediyorum; Raymond Chandler’ın uzun boylu, yakışıklı, duygusal ama gerektiğinde bir buz kalıbı gibi soğuk olabilen, satranca, pipoya ve içkiye düşkün ünlü dedektifinden. Raymond Chandler öyle bir karakter yaratmıştı ki, ardından gelen bütün polisiye yazarları, Philip Marlowe’un etkisinden kurtulamadılar. Raymond Chandler bu ünlü dedektifini kendi ağzından bize şöyle tanıtıyor:
Lisanslı özel dedektifim, uzun bir süredir bu işi yapıyorum. Orta yaşa merdiven dayamış, evlenmemiş yalnız bir kurdum, zengin değilim. Birkaç kez hapse düştüm, boşanma vakalarına bakmam. İçkiyi, kadınları, satrancı ve birkaç şeyi daha severim. Aynasızlar benden pek hazzetmez, ama iyi anlaşabildiğim bir iki tanesi var. Buraların yerlisiyim, Santa Rosa’da doğdum, annem de babam da öldü, kardeşim yok, bizim meslekteki herkese olabileceği gibi, eğer bir gün arka sokakların birinde zımbalanırsam, kimse hayatının temel direğinin çöktüğünü falan hissetmeyecek.
Evet, suçun içinde yaşayan adamlardan biridir Marlowe. Cinayetlerin arasında, kötülükle yan yana, her gün insanoğlunun başka bir acımasızlığını görerek yaşamak… Böylesi bir hayat, insanı aziz yapmaz. Kötülük, kaçınılmaz olarak size de bulaşır. Eski bir polisin söylediği gibi, kömür taşıyanların kirlenmemesi olanaksızdır. Kirlenmemenin tek çaresi kötülükle mücadele etmektir, ama siz sivrisinekleri haklamakta ne kadar usta olursanız olun, çevrenizi saran pis sular durmadan sivrisinek ürettikçe, bu mücadeleniz ne işe yarar ki?
Yaşama bağlılığınızı yitırmemeniz için tek çare, sık sık kendinize de yönelteceğiniz, o iflah olmaz alaycılıktır. Bizim Marlowe da bunu yapar. Böylece, belki suçu tümüyle yeryüzünden kaldıramaz ama, en azından biraz da viskinin yardımıyla akıl sağlığını korumuş olur.

Marlowe’la ilk buluşma
Marlowe’la tanışmam bir film sayesinde olmuştu: Howard Hawks’ın yönettiği, Raymond Chandler’ın aynı adlı romanından 1946 yılında uyarlanan Big Sleep adlı film. Philip Marlowe’u Humphrey Bogart oynuyordu.
Bogart, oldukça inandırıcı bir Marlowe karakteri canlandırmıştı. Üstelik romandaki dedektiften oldukça kısa boylu olmasına rağmen. Bu yüzden, filmin senaristi William Faulkner -evet, yanlış okumadınız filmi senaryolaştıran Faulkner’dı- romanda, Sternwood’ların küçük kızının Marlowe’a, “Amma da uzun boylusun” diye seslendiği diyalogu, “Pek de uzun sayılmazsın” diye değiştirmek zorunda kalmıştı.
Film bende etkisini hemen göstermiş, Raymond Chandler’ın romanını aramaya başlamıştım. Bulmakta da gecikmedim. Fatih Özgüven, bu güzel romanı enfes bir çeviriyle dilimize kazandırmıştı. Türkçedeki adı ise Büyük Uyku olmuştu. İtiraf etmeliyim ki, romanını daha çok sevdim.
Hep öyle olur demeyin; örneğin Kubrick’in Shining’i, uyarlandığı Stephen King metninden daha iyidir. Romanını daha çok sevmiştim çünkü; Philip Marlowe etiyle kemiğiyle, o muhteşem alaycı diliyle canlanıvermişti kafamda Ardından Raymond Chandler’ın öteki romanlarını araştırdım. Eskiden basılmış olanları vardı, ama yapıtlarının tümü yayımlanmamıştı. Yayımlanmışları oradan buradan toplamaya çalıştım, pek de başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim. Ama talihin cilvesi mi, şans mı, ne diyeceksek diyelim, Raymond Chandler’ın bütün kitaplarının editörlüğünü yapmak bana düştü. Gerçekten benim için büyük şeref. Neyse. Marlowe’un deyimiyle lafı fazla uzatmayalım. Böylece Raymond Chandler’ın sonuncusu yarıda kalmış yedi romanını yayımlanma işine başladık.
Dizinin ilk kitabı “The High Window” oldu. Romanı Türkçeye Pınar Güncan çevirdi. Raymond Chandler, bu romanı “eğer karmaşık bir cinayetle karşılaşırsanız, katili bulmak için parayı takip edin” sözünden yola çıkarak yazmış gibidir. Dedektifimiz Philip Marlowe, hiç de nazik olmayan müşterisi Bayan Murdock tarafından özel koleksiyonundan çalınan nadir bir parayı bulmak için kiralanmak istenir. Bizimki hiç nazlanmadan işi kabul eder. Çünkü at suratlı müşterisi günde yirmi beş dolan ve masrafları ödemekte sakınca görmediği gibi, yüz dolarlık avans çekini de hiç sorun çıkarmadan hemen takdim etmiştir.
Böylece, dedektifimiz Marlowe olayı soruşturmaya başlar. Hava sıcaktır, şehir kalabalık, kadınlar güzel, erkekler kaba ve insanlar acımasız. Yani dünya hep aynı, bildik dünyadır. Antika parayı izleyen Marlowe, çok geçmeden, sıkıcı apartmanların zevksiz dairelerinde cesetlerle karşılaşır. Hiçbir inceliği olmayan, günlük yaşamın akışına bir virgül gibi sıkıştırılmış cinayetler. Ardı ardına yoluna çıkan cesetler, kuşkusuz kahramanımızın şık bir alaycılıkla incelmiş zekâsını, gösterişsiz cesaretini köreltmez. Hatta müşterisinin “davayı bırak” diye diretmesine rağmen, Marlowe kendinden bekleneni yapar ve işin sonuna kadar gider. Vardığı sonuç ise, en sıradan insanların bile bir sırrı olduğudur. Ama bazı sırların merkezinde bir cinayet vardır ve her cinayetin merkezinde maktulün dışında birkaç kurban…

“Kara Roman” örneği
Yüksek Pencere de Raymond Chandler’ın öteki yapıtları gibi “Kara Roman” türü olarak anılır. Hard Boiled ya da Roman Noir, adına ne dersek diyelim bu türden romanlar, suçun ekonomik ve sosyal nedenleri üzerinde yükselir. Suç ve birey arasındaki o karmaşık şifreyi açıklamaya çalışır. Bu yüzden “Kara Roman”ın ortaya çıkış tarihi kapitalist buhran yıllarına rastlar. “Kara Roman”ın Amerika’daki 1929 bunalımının hemen ardından doğması kuşkusuz rastlantı değil. Toplumun her alanında görülen ekonomik çöküşle birlikte artık suç Avrupa’da yazılan polisiye romanlardaki gibi bireysel olma özelliğinden kurtulmuş, örgütlü bir nitelik göstermeye başlamıştır. İçki ve silah kaçakçılığı, cinayetler, kumar, fuhuş, rüşvet artık örgütlü çetelerin elinde ulusal bir yapıya bürünmüştür. Suçun kazandığı bu yeni nitelik, kuşkusuz dedektiflik romanlarına dayansıyacaktır. Bu türün ilk büyük ustası Dashiell Hammett’tır. Onun da tıpkı Philip Marlowe gibi bir dedektifi vardır; Sam Spade. Raymond Chandler, Marlowe’u yaratırken Dashiell Hammett’ın Spade’inden etkilenmiştir. Bunu açıkça söylemekten de çekinmez. Ama iki dedektif arasında farklar da yok değildir. Marlowe, Spade’e göre daha romantiktir, kentin görüntüleri onu derinden etkiler, biraz daha ahlaklı olduğunu da söyleyebiliriz. Örneğin Sam Spade ortağının karısıyla yatmakta bir sakınca görmezken, Marlowe harama uçkur çözmez.

Okullu-alaylı farkı
Kuşkusuz bu ayrım iki yazarın hayata farklı bakmalarından kaynaklanmakta, ikisi de içkiye düşkün olmasına rağmen, bu iki büyük yazarın yaşamları da birbirlerinden oldukça farklıdır. Dashiell Hammett yazarlığa sokaklardan gelmiştir, hatta bir ara gerçek bir dedektiflik bürosunda büe çalışmıştır. Yani tam bir alaylıdır. Raymond Chandler ise okullu sayılır; kötü bir aile yaşamı olmasına rağmen İngiltere’de iyi bir eğitim görmüştür. Mezun olduktan sonra bir süre devlet hizmetinde çalıştıysa da dikiş tutturamamış, bir süre yazar, gazeteci ve çevirmen olarak hayatını kazanmış, sonra da orduya gönüllü yazılarak Birinci Dünya Savaşı’na katılmıştır. Savaş sonrası baş gösteren ekonomik krizle işsiz kalınca, polisiye yazmaya başlamış, ilk öykülerini Black Mask dergisinde yayınlamıştır. 1939′da ilk romanı The Big Sleep, ardından 1940′ta Farewell, My Lovely ve 1942′de The High Window okurla buluşmuştur. 1943′te Hollywood’da senarist olarak çalışmış; Billy Wilder’in Double Indemnity, Alfred Hitchcock’un Strangers on a Train filmleriyle The Blue Dahlia filminin senaryolarını kaleme almıştır. Ardından The Lady in the Lake (1944) ve The Little Sister’ı (1949) yazmış ve Büyük Uyku, Howard Hawks tarafından Humphrey Bogart ve Lauren Bacall ile filme çekilmiştir. 1954′te, The Long Goodbye yayımlanmıştır. Aynı yıllarda ölümüne kadar yakasını bırakmayacak alkol bağımlılığı kendini iyice dışarı vurmuş ve kronik bir tedavi dönemi başlamıştır. Ancak karısının ölümüyle, içine düştüğü karamsarlık iyice artmış, yazarımız kahramanı Marlowe’da görmeye alıştığımız alaycılığım ve umudunu yitirerek yaşamına son vermek istemişse de başardı olamamıştır. 1958′de son romanı Playback yayımlanmış, 1959′da ise The Poodle Springs Story adlı romanını bitiremeden yaşama gözlerini yummuştur. Ama sonuncusu tamamlanmayan yedi roman bile Raymond Chandler’ı sadece polisiye edebiyatın değil, dünya yazınm vazgeçilmez yazarları araşma sokmaya yetmiştir.
Bu büyük yazan ve onun ayrıksı dedektifi Philip Marlowe’u tanımanın şimdi tam zamanı. Sadece polisiye sevenlerin değil, iyi edebiyattan hoşlanan herkesin ilgisini çekebilecek bu ilginç yazarın romanları okurlarını bekliyor.
Radikal Kitap, 16 mart 2007

Cesetlerin Bulunma Pozisyonları

İngiliz Polisiyeleri

Yüzüstü. Böylelikle hizmetçilerin, “Aman Tanrım, Lady Teasdale bu! Üstündeki ceketi daha bu sabah giydirmiştik.” diye bağırmasına olanak çıkar. Elbette, ceset ters çevrildiğinde ölenin Lady T. değil de, mileydi ile aynı ten rengi ve vücut ölçülerine sahip, ahçı yamağı Gladys olduğu görülür. Gladys’in giydiği ceket, o sabah nedense tüm lütufkarlığı üstünde olan Lady Teasdale tarafından bahşedilmistir. Gladys de tamamen kendi insiyatifini kullanarak leydinin el çantasını aşırmıştır. Hizmetçiler yine çığlık çığlığa; “Bu Gladys! Önümüzdeki hafta işten ayrılacağını söylüyordu, yaşlı annesine maddi açıdan yardım etmesi gerektiğini düşünecek olursak, işi bırakması çok tuhaftı.” derler.

Gladys’in yüzüstü yatışı, kendisine saldıranın pardösüsünden kopardığı düğmenin üzerine kapaklanarak saklamasına da yaramıştır. Bu düğme sayesindedir ki polis müfettişi gece bitmeden, en az bir yanıltıcı ipucu ve iki kurban ile daha karşılaşacaktır.

Amerikan Polisiyeleri

Sırtüstü. Bu sayede Atsuratlı Charlie olayın bir kaza olmadığını anlar. Güya en iyi adamı olan Herman, açıkça görüldüğü üzere Lemon O’Connor ile sürtüşecek tıynette çıkmamıştır, zaten Lemon bunu daha önce de kanıtlamıştır.

Herman’ın sırtüstü olması, Lemon’a cesedin gözkapaklarına bir çeyreklik koyup, ceplerini dışarı çıkarması için şans tanımıştır. Bu yetmezmiş gibi, zalim adam bir de gazete kağıdına sarılı ölü bir balığı cesedin kollarına yerleştirmiştir.

Sırtüstü yatış, çaylak polis memurunun ilk cesedini görmesi ve akabinde kusması için iyi bir fırsat yaratır. Forensik adamları paspas yaparlarken, polis şefliğinden ayrılmak zorunda bırakılmış, şimdinin hususi hafiyesi Dan Madison, cesedin cebinden bir emniyet kutusu kilidini gizlice alıp cebine koyar ve ganimetini toplamak için ağır adımlarla olay yerinden uzaklaşır.

Murder Ink: The Mystery Reader’s Companion – Dilys Winn

Gözlerine İnanma! / J.T. Rogers

Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı

“Entrikanın şeytani kurgusu sayesinde inandırıcı olan bu roman acımasız bir karabasanın öyküsüdür.”

Üzerine yapılmış bu tür yorumları görünce, bir polisiyesever olarak ne yapıp edip kitabı okumak zorunda hissedersiniz. Üstelik yukarıdaki cümleler, türün saygıdeğer isimleri Bekir Karaoğlu ve Erol Üyepazarcı’ya aitse kitabı edinmek daha bir aciliyet kazanır. Gözlerine İnanma!, benim için uzun zamana kadar, Oğuz’un İmkansız Kitaplar Üzerine adlı yazısında bahsettiği sınıflandırma içerisindeydi. Uzun, cok uzun bir süre aradıktan sonra, en nihayetinde ikinci el kitap satışı yapan bir yerden temin edebildim ve okuyan hemen herkesin neden bu kadar etkilendiğini anladım.

Bu esrarengiz gecede, mutlak surette cevaplanması gereken bir sual var: Bu kısa boylu adam (anlattıklarına göre saçları kahverengi, gözleri kızarmış, bir kulağı yırtık, dişleri kurt dişi gibi sivri ve bacakları çarpık olan bu küçük adam) İnis Saint – Erme’i öldürdükten sonra ortadan birdenbire nasıl kayboluvermişti?

Gözlerine İnanma!, hemen daha başta, bu giriş cümlesi ile okuyucuyu yakalamayı başarıyor. Hikaye, bir akşam vakti, Harvard’lı bir psikiyatrın oturma odasında, şömine başındaki koltuğa gömülmüş olan Dr Harry Riddle tarafından aktarılıyor. Doktor Riddle odada yalnız değildir, hemen yanındaki kanapede şuursuz yatan bir genç kız bulunmaktadır. Doktorun birinci problemi,  kızın nişanlısı Inis St. Erme’yi öldürdükten sonra kayıplara karışan grotesk otostopçuyu bulmak, ikincisi ise “tirbuşon” adı takılan katilin, St. Erme’nin sağ elini ne yaptığını öğrenmektir.

New York’lu bir beyin cerrahı olan Dr Riddle, zengin bir hastanın ameliyatı için çağrılmıştır. Fakat herhangi bir müdahale yapamadan hasta yaşamını kaybeder. Vermont’tan New York’a dönüş yolculuğu sırasında, uğursuz görünüşlü, dağlık bir yerde arabası bozulur. Ve burada tuhaf olaylara şahit olur; veya olmaz -ki bu çok daha acaip bir durumdur. Ne herkesin gördüğü, hemen yanından geçmiş bir arabayı fark etmiştir, ne de çarpık tipli sürücüsünü. Cinayetin işlendiği ve elin kesildiği yerde de bir damla kan yoktur. Bunların üstüne mavi bir şapka ile, tüyler ürpertici bir çığlık da eklenince Dr Riddle akıl sağlığından şüphelenmeye başlar, adeta Alacakaranlık Kuşağı’na düşmüş gibidir.

İlk sayfalarda tempo biraz düşük olmasına rağmen, roman gitgide ivme kazanıp, finale doğru başınızı döndürüyor. Cesetlerin birbirini izlediği bu kabus dolu günde yaşadıklarını ve bazen de başkalarından duyduklarını anlatan Dr Riddle, herhangi bir kronolojik sıra gözetmez. Zaten kendisi de hâlen neler olduğunu anlamaya çalışmaktadır. Dr Riddle bazen bir olayı birkaç kez anlatır ve her seferinde farklı bir bakışla yaklaşır; yepyeni bir ayrıntı katıp, sürekli bir şeyler ekler. Böylelikle hikaye gitgide içinden çıkılmaz çok katmanlı bir kabus labirentine dönüşür. Siz okuyucu olarak, her şeyi çoktan çözdüğünüzü düşünüp, kendi kendinizle övünürken, yazar soruları bambaşka bir açıdan cevaplar, sonra bu açı üzerinden yine farklı bir perspektif ile devam eder.

Nasıl, kafa karıştırıcı değil mi? Ancak kitabı bitirdikten sonra, “Ah, tabi ya!” diye içinizi çekip, yazarın ipuçlarını adeta bir detection club üyesiymişcesine centilmence yerleştirdiğini görüyorsunuz. Arada bir-iki tesadüf kırıntısı bulunsa bile, yazar hiçbir cevapsız soru veya açık nokta bırakmıyor.

Daha çok pulp türü dergiler için yazdığı sayısız hikayeleri ile tanınan Joel Townsley Rogers’ın, toplam dört adet romanı bulunuyor. İçlerinden yalnızca, bu kitap, The Red Right Hand büyük ilgi topluyor ve birçok yeni basımı yapılıyor. Kitap ilk kez 1945 yılında, New Detective Magazine’de yayınlanan bir hikayenin romanlaştırılmış hali. Birkaç yabancı dile çevrilen roman, Fransa’da 1951 yılının Grand Prix de Littérature Policière ödülünü kazanıyor. Elimdeki baskının kapağında, “Yakında filme çekiliyor!” ibaresi bulunmasına rağmen, yazarın adı IMDb’de yalnızca bir tv dizisinin senaristleri arasında geçiyor. Polisiyenin klasikleri arasında gecen The Red Right Hand’in yazarı, Joel Townsley Rogers hakkında detaylı bilgiyi, oğlu Tom Rogers’ın sitesinde bulabilirsiniz:
http://www.tatom.org/TNRR/jtrpubs.html

“Büyük Usta” Edward Hoch (nedendir bilinmez, dilimize yalnızca bir öyküsü çevrildi.) romanın ’97 baskısı önsözünde şunu diyor: “Eğer bu kitabı ilk kez elinize alıyorsanız sizi kıskanıyorum.” Usta’ya katılmamak elde değil. En iyisi mi ne yapın, ne edin, bu anlatım tarzı çok değişik, kim-yaptı/ imkansız cinayetler/korku romanını bir yerlerden bulun. Benimki kadar uzun bir arayış yaşamayacağınıza eminim.

Gözlerine İnanma! (The Red Right Hand, 1945) / Joel Townsley Rogers; Çev: Bekir Karaoğlu

Dudaklarıyla Dövüşen, Yumruklarıyla Sevişen, Kadın ve Katil Avcısı Mike Hammer’in Başına Gelenler

Yaşı benim gibi yetmişe yaklaşanlar 1950′li yılların ilginç bir yayınevini ve bu yayınevinin ilginç kitaplarını hatırlayacaklardır. Yazar Refik Erduran, sonraki yılların ünlü rejisörü Ertem Eğilmez ve dönemin tanınmış gazetecisi Kemal Salih Sel’in oğlu Haldun Sel Çağlayan Yayınları ismiyle bir yayınevi kuracaklar; bu yayınevi kapaklarındaki renkli ve canlı resimleriyle okuyucunun hemen ilgisini çeken, yine o dönemin deyişiyle plastik kapaklı kitaplarıyla yayın piyasasını altüst edecektir.
Kitaplar göreceli olarak ucuz olup bir liraya satılmaktadır; ilk kez gazete bayilerinde de satışa sunulan kitaplara okuyucunun gösterdiği ilgi çok olumludur. Yayınevi asıl bombasını 1954 yılında patlatır. Bu yılın Şubat ayında Çağlayan Yayınları’nın sekizinci kitabı olarak ülkemizde o güne kadar hiç tanınmayan Mickey Spillane adlı bir Amerikalı yazarın I, The Jury isimli kitabı Kanun Benim adıyla çevrilip okuyuculara sunulur. Kitabın çevirmeni F.M.İkinci takma adını kullanan ünlü yazarımız Kemal Tahir’dir.
Kanun Benim çıkar çıkmaz bir olay olur, üst üste yeni baskıları yapılır ve o günler için inanılmaz bir rakkam olan 100.000′in üstünde bir satış yapar. Çünkü romanın kahramanı Mike Hammer okuyucunun hiç karşılaşmadığı bir detektif tipidir; suçluları adalete teslim etmek gibi bir kaygusu yoktur, cezayı kendisi verir. Suçlu bu romandaki Charlotte Manning gibi nefesleri kesen çok güzel sarışın bir kadın da olsa farketmemekte, kahramanımız 45′lik tabancasından çıkan dumdum kurşununu güzel kadının göbeğine hiç tereddüt etmeden sıkabilmekte ve kalleşçe öldürülen arkadaşının intikamını bizzat almaktadır. Yani Mike Hammer’in Agatha Christie’nin yalnız beynindeki gri maddeleri çalıştırarak katili keşfeden pinpon Hercule Poirot’su ile hiç alakası yoktur; üstüne üstlük çok hızlı bir zamparadır.
“Kanun Benim” in bu başarısı üzerine yayıncılar Mickey Spillane’in diğer romanlarını bulup buluştururlar ve F.M.İkinci bunları da hemen çevirir; yayınevi gazetelere verdiği ilanlarda “Dudaklarıyla dövüşen, yumruklarıyla sevişen külhani Amerikan hafiyesi” veya “Dünyanın en usta kadın ve katil avcısı” diye tanıttığı kahramanının bu yeni çevirileri okuyucularına duyurur.
Ama ne yazık ki deniz biter. Daha sonraları enaz 110 sahte Mike Hammer öyküsü yazacak olan Afif Yesari’nin deyimiyle “Yarattığı hafiyeden de daha üşütük olan” yazarımız Yehova Şahitleri isimli tarikate katılmış ve roman yazmaktan vazgeçmiştir ve o güne kadar yazdığı altı roman da dilimize çevrilmiştir yani artık elde tercüme edilecek Mike Hammer öyküsü yoktur ama bu öykülere inanılmaz bir talep vardır.
Çağlayan Yayınevi sahiplerinin aklına kitapların çevirmeni Kemal Tahir’e başvurmak gelir ve ondan yerli üretim Mike Hammer öyküleri yazmasını isterler. 1950 affı ile 12 yıl yattığı hapishaneden çıkıp yaşam savaşı veren Kemal Tahir bu öneriyi kabul eder ve son gerçek Mike Hammer öyküsünün yayınlanmasından 15 gün sonra F.M.İkinci’nin Derini Yüzeceğim adıyla ilk yerli malı Mike Hammer öyküsü yayınlanır. Kemal Tahir’in kaleminden çıkan bu öykülerin sayısı kısa zamanda dördü bulur.
Bu satırların yazarı neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan polisiye roman tiryakisi olmanın kendisine verdiğini zannettiği amatör uzmanlığa dayanarak “Kemal Tahir’in bu dört romanının gerek kurgusu gerekse olayların gelişimi açısından özgün Mike Hammer romanlarından hiç kuşku duyulmayacak kadar daha başarılı” düşünmektedir. Okuyucu da bu kanaatte olmalı ki Kemal Tahir’in eseri olan Mike Hammer öyküleri tıpkı orijinal öyküler gibi büyük rağbet görmüştür. Ancak Mike Hammer, Kemal Tahir’in romanlarında bıçkın bir İstanbul çocuğu gibi konuşmaktadır. Örneğin New York kentine kızınca:
-”Ulan temeline tükürdüğümün New York şehri” diye söylenir.
Durum zorlaşınca da şöyle düşünür:
-”Şarabı fıçıdan çektik bir kere, sonuna kadar içeceğiz oğlum“.
Kendisine numara yapan güzel kadına da şöyle cevap verir:
-”Çok büyük kelâm ettin.Bu lafını bastır da duvarlara astır. İleride lazım olur
Bu sözler yine Afif Yesari’nin tanımıyla “aslında üşütük ve ipe sapa gelmez bir hergele olan” özgün Mike Hammer’in ağzına yakışır mı bilmeyiz ama Kemal Tahir’in daha insancıl, daha sevimli, daha bıçkın Mike Hammer’ine pekala yakışır.
Ne yazık ki Kemal Tahir dörtten fazla Mike Hammer romanı yazamaz, çünkü İstanbul’da 6-7 Eylül 1955′de gerçekleşen olayların asıl suçlusu olan (!) komünistler arasında o da tutuklanır, uzun süre hapishanede kalır.
İşte belki dünyada bir eşine rastlanmayan bir olay bundan sonra patlak verir; meydanı boş bulan pekçok yazar sahte Mike Hammer öyküleri yazmaya başlarlar. Pekçok yayınevi sahte Mike Hammer öyküleri yayınlamaktadır. Kitapların üzerinde yazar olarak Mickey Spillane ismi görülmekte ve kitabı yazanlar çevirmen olarak gösterilmektedir. Böylece Amerika’da topu topu altı Mike Hammer öyküsü yayınlanan Mickey Spillane hiç haberi olmadan ülkemizde üçyüze yakın kitabın yazarı olur. Bu devletin resmi organı Basın Yayın Müdürlüğü’nün yayınladığı resmi Türkiye Bibliyoğrafyaları‘nda da böyle gösterilir. Bugün bile Milli Kütüphane’nin internet sitesine girip yazar adı olarak Mickey Spillane yazarsanız karşınıza gariban yazarın hiç haberi olmadığı yüzlerce roman yazdığını resmi kayıtlara göre öğrenirsiniz(!).
Bu sahte Mike Hammer furyası 1960′lı yılların ortasına kadar devam eder. Bu yıllarda üşütük yazarımız, girdiği tarikatı bırakıp yeni Mike Hammer öyküleri yazmaya başlayacak ve sahteler artık piyasadan çekilecektir.
Sahte Mike Hammer yayınlayan yayınevlerinin en ilginci Hadise Yayınevi isimli bir kurumdur. Genellikle haftada bir Mike Hammer romanı çıkararak 1955 – 1959 arası 116 sahte Mike Hammer hikayesi yayınlamıştır. Bunların hepsi küçük boy 96 sayfalık kitaplardır. Bu dizinin yüzden fazla öyküsünü yazansa Muzaffer Ulukaya adını kullanan Afif Yessari(1922-1989)’dir. Mike Hammer romanlarını nasıl yazdığını şöyle anlatır:
New Yorklu ve kafadan gayrimüsellah bu polis hafiyesinin akla mantığa sığmaz deli saçması serüvenlerine, eskilere taş çıkartan yenilerini eklediğim bu detektif romanlarını şöyle yazıyordum:
Yayınevi patronu, kapak ressamına para vermemek için yabancı dergilerden jiletle kesip oyduğu ve kompozisyonunu böylece hazırladığı kapakları bana veriyor ve bu kapağa uygun öykü uydurmamı istiyordu. Örneğin kapakta şöyle bir resim : İri kıyım hayvan gibi bir herif; bir piknik sepeti başına çömelmiş bebek gibi ve sarışın bir kızı ağaçların arkasından kötü kötü dikizliyor.. Ve demek oluyor ki aşk, kin, ırza tecavüz, intikam, entrika ve fiilen tasallutta bulunma gibi olayların yanı sıra kan ve heyecan ve birkaç ta cinayet bu kitabın hakkı.
Kapağı alıp eve gidiyor, bir kahve , bir cigara içiyor ve New York şehir rehberini önüme açarak Mike Hammer’i daha da çileden çıkaracak serüvenlere koşturuyordum. 96 sayfalık cep kitaplarından herbirini üç günde tamamlamak zorundaydım; tamamlamazsam yayınevi bayiye kitap gönderemez, gönderemeyince bayi daha önceden gönderilen kitapların parasını vermez, vermeyince ben de para alamazdım…
Serüvenlerini ürettiğim detektifi uyduran yazar, uydurduğu detektiften daha üşütüktü, bu nedenle detektifi de ipe sapa gelmez hergelenin tekiydi. Ben herife az birşey çeki düzen verdim, bayağı adama döndü daha insancıl oldu…
Afif Yesari bir ara kendini Mike Hammer ile öznelleştirir. Her gece içerken, hastalanır, doktorlar Afif Yesari’ye içkiyi yasaklarlar, içemez. O da tutar Mike Hammer’i ülser yapar ve gece gündüz içen kahramanına içkiyi bıraktırtır. İstanbul’da eski akşamcı arkadaşları içkiyi bıraktığı için onunla alay etmektedirler, Afif Yesari’nin elinden bunlara kızmaktan başka birşey gelmemektedir. Ama Mike Hammer, içkiyi bıraktığı için kendisiyle alay edenleri Afif Yesari’nin yazdığı öykülerde ağzını burnunu dağıtıncaya kadar döver, kimse de Mike Hammer le alay edemez(!).
Afif Yesari yanında diğer sahte Mike Hammer üreticilerinin de sayısız marifetlerini burada yazmaya kalksak Birgün’ün bütün sayfaları bize yetmez. Mike Hammer’i Türkiye’ye getirip rakı ve baklava hayranı yapanlara da rastlanır; İtalya’da ringe çıkarıp boks maçı yaptıranlara da rastlanır. Sahaflarda böyle sahte Mike Hammerlere rastlarsanız alın okuyun, eğlenirsiniz…

Yoksul bir asilzade / Sevin Okyay

Nicolas Remin’in kitabı Venedik’te Karın daha başında kahramanı Alvise Tron hakkında gereken bilgileri ediniyoruz. Aslında, adını daha sonra öğreniyoruz ama annesi Kontes ile, köşkün uşağı ve kâhyası olan uzun boylu ak saçlı Alessandro ile tanışıyoruz. Tron’un edebiyat, özellikle şiir düşkünlüğünü hemen anlıyoruz; çünkü Remin, Emporio della Poesia dergisinin satışlarının, Tron’u kederlendirecek kadar yavaş gittiğinden dem vuruyor. Hem de Tron her fırsatta yeni aboneler kazanmak için çalıştığı halde. O da biriken dergileri bir yığın halinde Palazzo Tron’daki odasında saklıyormuş.

Bir çift solgun mavi göz
Ailede tek bir dük çıksa bile asil kanlarını kuşaktan kuşağa, yüzyıldan yüzyıla aktaran, yok olup gitmemeyi beceren Tron ailesinin son iki ferdi yaşlı Kontes ile Commissario oğlu. Yoksullar ama hem henüz saraylarının ana katını ya da La Fenice’deki localarını kiralayacak hale gelmemişler, hem de maskeli balo geleneğini sürdürüyorlar.
Tron kendini bildi bileli Palazzo Tron’da her şubat ayının üçüncü cumartesi günü bir maskeli balo düzenlenirmiş; Avusturyalıların kenti kuşatma altına aldıkları dehşetli 1849 yılında bile. Avusturyalılar halen şehirde, hatta bizzat İmparatoriçe Elisabeth de (ki sonraları daha ziyade Sissi olarak tanınacaktır) orada.
Remin, komiserinin yüzünü bize ilk kez, porselen testiden dökülmüş lavanta kokulu, sıcak sudan yükselen buharın alt kısmını buğulandırdığı bir aynadan gösteriyor. Bu nedenle de, sadece üst dudağının yukarısını net olarak seçebiliyoruz: “Büyük burnu ve yukarısında bir çift solgun mavi göz, onu hafif kapanmış göz kapaklarının altından seyreden ve yorgunlukla kuşku duygusunu yansıtan iki göz.”
Kırmızı Kedi Yayınevi’nden (ne güzel ad!), İ. Yunus Soner’in çevirisiyle çıkan Venedik’te Kar, bizi on dokuzuncu yüzyıla götürüyor. 1862 yılında Venedik’teyiz. Venedik, henüz İtalya’ya dahil değil. Bir başka Commissario’nun, Guido Brunetti’nin zaman zaman hatırladığı şanlı Serenissima gerilerde kalmış olsa da, Tron’un dönemindeki Venediklilerin, hâlâ Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’ndan ayrılmak, Torino’ya da katılmamak gibi özlemleri var.
Donna Leone’nin İtalyanca yerine kendi Venedik lehçeleri Veneziano’yu konuşan modern Venediklilerine kadar uzanacak bir sadakatla Veneziano konuşuyorlar, kendilerini de İtalya’nın geri kalanından ayrı ve üstün görüyorlar.

Kıyıdan kenardan araştırma
Evet, yıl 1862, Venedik düşman ordunun ve karın pençesine düşmüş. Derken, Trieste ile Venedik arasında sefer yapan buharlı gemi Arşidük Sigmund’da Avusturya’nın bir saray müşaviri iki kurşunla öldürülmüş olarak bulunuyor. Yanında taşıdığı önemli evrak da kayıp. Üstelik yanıbaşında işkence görmüş ve boğularak öldürülmüş bir kız yatıyor. Cinayeti çözme işi, yoksul düşmüş asil bir Venedikli ailenin oğlu, son varisi olan Commissario Tron’a düşüyor.
Ne var ki, Avusturya ordusu çok geçmeden meseleye el koyuyor. Öte yandan Tron, tutkun olduğu Principessa di Montalcino’nun teşvikiyle ve adaleti ille de tecelli ettirmeye çalışan namuslu polis içgüdüsüyle, kıyıdan kenardan, olayı araştırmayı sürdürüyor.
Venedik’te Kar, Commissario Tron’un ilk macerası. Daha sonra dizinin diğer kitapları geliyor: Venedik Nişanı, Camdan Gondollar ve bu yıl yayımlanan San Marco’nun Maskeleri.
Remin, ilk kitabını geç denecek bir yaşta yazdığı halde büyük ilgiyle karşılaştı ve gelen talep üzerine, Commissario Tron’un diğer maceraları da okurlarla buluştu. Tarihi esrar türünün çok zevkle okunan bir örneğini vermiş. Özellikle kadın karakterleri çok güçlü, tarihi ayrıntıları da zengin.

Stilist – Alexandra Marinina / A. Ömer Türkeş

“Stilist”in hikayesi, dünyanın en kalabalık kentlerinden birisinde geçmesi sebebiyle biraz karmaşık: Seri cinayetlerle başlıyor roman. Fiziksel görünümleri birbirine çok benzeyen dokuz eşcinsel genç aşırı dozda uyuşturucudan ölü bulunmuştur. Polisin elindeki yegane ipucu, Moskova dışındaki uydu kentlerin birinin yakınlarında bulunan çalıntı arabadır. Dedektif Nastya, bu ipucunun peşine takıldığında eski sevgilisi Soloyev’le yeniden karşılaşmak -ve hesaplaşmak- zorunda kalır. Esrarengiz bir kaza sonucu tekerlekli sandalyeye bağımlı kalan ünlü çevirmen Soloyev’in evinde işlenen cinayetlerle işler iyice karmaşıklaşır: Bir yandan “Uzakdoğu bestseller”ları ile satış rakamları milyonları bulan “Şerhan” yayınevindeki entrikalar, bir yandan da halen kayıp olan ve cesetleri bulunamayan beş genç erkek? Bir süre sonra Soloyev’in evinde iki cinayet işlenir. Medyanın da devreye girmesi, Nastya ve ekibine bütün bu olayları çözmek için çok kısa bir süre tanımaktadır…
Gerçek adı Marina Alekseeva yerine Aleksandra Marinina müstearını kullanan yazar ülkesinde Rus Agahta Christie olarak anılıyor. Ancak bir biri ardına yazdığı polisiyeler üzerinden yapılan bu benzetme yanıltıcı. Çünkü Marinina polisiyelerinde her ne kadar katilin kimliğini bulup çıkarmak önemliyse bile, asıl mesele suçun bireysel ve toplumsal kaynakları. Marinina, tpkı Fossum gibi bir yanda suçun psikolojisi üzerine çalışırken diğer yandan toplumsal yapıyı da incelemiş. Suçun yapısı kapitalizmin içinde bulunduğu evrenin bir karakteristiği olarak beliriyor.

Raymond Chandler, ABD kapitalizminin palazlanma sürecinde polisiyeye düşen görevi şöyle özetlemişti; “Gerçekçi cinayet romanı yazarı gangsterlerin ülkeleri yönlendirdiği ve kentleri yönettiği bir dünyayı anlatır. Bu dünyada otellerin, apartmanların, ünlü restoranların sahipleri paralarını genelevlerden kazanmışlardır. Bir film yıldızı kimlerin öldürülüp, kimlerin soyulacağına karar verir ya da salonda biraz ileride oturan sevimli adam bahis çetesinin patronudur. Böyle bir dünyada kaçak içki mahzeni olan yargıç cebinde bir şişe kaçak içki bulunduğu için genç bir adamı hapse gönderir. Kasabanın belediye başkanı para kazanma aracı olarak cinayete göz yumabilir; aynı kasabada güvenlik içinde hiç kimse gece karanlıkta yürümeyebilir. Düzen ve hukuk, hakkında sık sık konuştuğumuz ama uygulamaktan kaçındığımız şeylerdir”.

İşte “Stilist” romanında Rus kapitalizminin başlangıç evresine tam da böye yaklaşmış Aleksandra Marinina. Çok sayıda karakteriyle Rusyanın bugünkü yaşam tarzlarını ve düşünce yapısını sergilerken bir nostaljiyi de barındırıyor. Doğrudan dillndirmiyor, reel sosyalizmin muhasebesini yapmıyor ama 90’ların yükselen kapitalizminin yapısal bozuklukları sergilemekte kararlı. Bu nedenle detektifinin suçluların cezalandırılacağına katı bir inancı var. Suçlularsa genellike yeni toplumsal düzenin sonradan olma zenginleri, yuppileri, mafya döküntüleri.

Rus insanının duygu ve düşüncelerini kriminal olaylar etrafında ele alan yazar detektif rolünü Anastasia (Nastya) Kamenskaya’nın oynadığı otuz kadar roman yazmış. Sözünü ettiğim nostaljiyi ete kemiğe büründüren Nastya, sıradan bir karakter değil. Annesi Sovyet döneminin ünlü bir profesörü. Kocası da öyle. Hukuk tahsili görmüş, beş dil bilen entellektül bir kadın detektif var karşımızda. Topluma karşı görevlerinin bilincindeki bu feminist kadının kişisel hayatı zaman zaman polisiye kurgunun önüne geçiyor.

Pek çok gerçekçi polisiye yazarı gibi Marinina da “ideolojik olarak yoksullaşmış, ahlâki durumu tartışılır nitelikteki burjuva tipi sözümona refah devletinin karnını açmak için bir neşter olarak kullanmış” kalemini.

Dıştakiler – Sezar Aygen / A. Ömer Türkeş

Adını koymasa da, Sezar Aygen’in Dıştakiler’inde de paralel evrenler var. Ölümsüz’dekinden biraz farklı ama; bu hikayede yaşadığımız, bildiğimiz maddi dünya ile cinlerin, perilerin, ruhların yaşadığı metafizik alem arasındaki bir temas sağlanıyor. Daha geçen hafta bir TV kanalında gösterilen Outsiders (Dışardakiler) filmiyle hem isim hem konu açısından benzerlikler taşıyan Dıştakiler, 1994 yılının sıcak bir gününde başlıyor. İnşaat mühendisi Murat, karısı Meral ve oğulları Mert, İstanbul’dan iş için geldikleri Kastamonu’da mazisi Osmanlıya uzanan eski bir konağa yerleşmişlerdir. Aniden ortaya çıkıp aileye katılan kedileri Mırni ile sürdürdükleri mutlu hayat, bir gece vakti Meral’in evin alt katından gelen seslere uyanması ile kabusa dönüşür. Konağın en eski sahipleri çıkmıştır ortaya. Paralel bir evrende yaşadıkları için elbette Meral’i farketmezler. Ancak bir kırılma anı yaşanır ve değerli bir yüzük bizim evrenimizde kalır.

Murat ve Meral’in yüzüğün, konağın ve konaktaki insanların ardındaki sırların peşine düşmesiyle Osmanlı tarihine kadar uzanıyor yazar. Hikayesinin püf noktasını ise psişik yeteneklerle donattığı Zeliş Ebe’nin ağzından açıklamış; “bu sana söylediğim karanlık, pek çok şeyi gizler, üstlerini bir yorgan gibi örter. Dıştakilerin dünyası bu yorganın altındadır. Bazı insanlar bu varlıkları hissetmişlerdir, onları görmüşlerdir. Hatta onlarla konuşanlar, görüşenler, onlarla birlikte ve bizim dünyamızda yaşayanlar bile olmuştur, olmaktadır. İnsanoğlu bu varlıklara çeşitli isimler takmıştır. Kimi ecinniler der, kimi ruhlar der, kimi hayaletlerden bahis eder, veya başka başka isimler verebilirler. Bunların içinde, ecinnilerin varlıklarını bizim dinimiz kabul eder ve inanılmasını ister. Kuran-ı Kerim’de cinlerle ilgili pek çok sure de vardır. İsimleri ne olursa olsun, bu ayrı dünyada yaşayanlar Dıştakiler’dir.”

Gerilim tam da bu andan sonra –hikayenin aleyhine- kesiliveriyor. Çünkü Dıştakiler’le bu sevimli aile arasında herhangi bir çatışma yok. Düğümün çözümü ise yine İstanbul’da; Türk Metapsişik Araştırmalar Derneği‘nin başkanı Prof.Dr.Mehmet Sedat Akyavuz’un kapısını çalan çifte bilimsel görünümlü olmakla birlikte içerik açısından Zeliş Ebe’ninkinden farksız bir rapor sunuluyor. Huzura eren Murat ve Meral, gönül rahatlığı içerisinde Kastamonu’dan ayrılıp İstanbul’a yerleşiyorlar…

Sezar Aygen, yıllarca sürdürdüğü mimarlık mesleğinden sonra “yazmanın dayanılmaz çekiliminden kendisini uzak tutamadığı” için almış kalemi eline ve o da taşrada geçen bir gerilim romanı kurgulamış. Yayımcılarla da uğraşmayıp kendisi bastırmış kitabını. Doğrusunu söylemek gerekirse, pek çok roman gibi editör ve redaktör desteğinden mahrum kalmanın eksiklik ve fazlalıklarını barındırmakla birlikte, edebiyatımızda az rastlanan gerilim türüne yerelin –perili ev- motifini taşıyan Dıştakiler’i, edebi ve ideolojik sorgulamalardan uzak duran, özellikle türü seven okuyuculara önerebilirim. Hikayenin temposunu düşüren ve metni Kastamonu Guide‘a dönüştüren sayfalarca uzunluktaki –tarih, coğrafya, mimarlık ve yurttaşlık bilgileri içeren- kent anlatısı, tüketim kültürünü modern hayatın nimeti sayan insan tiplerin, etnik kesimlerle ilgili yorumlar ve metapsişik araştırmalarla bilimin yanyana geldiği bölümler, roman sosyolojisi, yerel tarih çalışması, vb. disiplinler için ilgi çekici olabilir.

Simenon ile Fleming Gerilim Yazarlığını Tartışıyorlar (Bölüm:2)

Her ne kadar Madam Simenon bir zamanlar eşinin sekreteri idiyse de, yazar kapıya “rahatsız etmeyin” yazısını astıktan sonra içerde neler olup bittiğini hala bilmez.

“Az çok birşeyler tahmin edebilirim elbette, ama gerçek anlamda yazdığı zaman yanında olmadım. Ben de dahil hiçkimse, o yazarken odaya giremez.”

Simenon’un bazen karakterlerinden biriymiş gibi davrandığını bilir ve bundan endişe eder. Kırk yaşında bir adamla yirmibeşindeki bir kadının aşkını anlatan “Act Of Passion” yazılırken yazardan bir tokat yemiş olduğuna bakılırsa, haksız da sayılmaz.

“Romanın dördüncü gününde sapsarı bir suratla odadan çıktı. Yemek boyunca tek kelime etmedik, ama sonrasında birlikte tv izlerken seçtiği programı hiç beğenmedim ve ‘bir roman için bile buna katlanamam’ demiştim. Yüzüme bir an baktıktan sonra tokatladı beni. Çok şaşırmıştım, kendimi korumaya bile kalkmadım. Sonra tekrar bana baktı ve ‘Ne yaptım ben?’ diye sordu.

“Anladım ki yaptığının farkında bile değil. Romanındaki kadın karakter için üzüldüm, herhalde kötü bir gün geçirdi kadıncağız, diye düşündüm.

Simenon'un Epalinges, Lausienne'deki Evi (Fotoğraf: Barış Kılıç)

“Sonradan romanı bana okutunca gördüm ki o bölüm okuduğum en acımasız aşk sahnelerinden biriydi. Bir başka romanında ana karakter sarhoş bir ihtiyardı, üç gün geçmeden Simenon da aynı onun gibi davranmaya başladı.

“Tamamen yazdığı karakterle bir olur eşim. Konuşması, yemek yemesi, yürümesine kadar değişir. O kadar kendini kaptırır ki, bir keresinde günlerden Pazar olduğunu sanarak çocukların nerede olduğunu sordu bana. Okulda olduklarına da inanamadı bir süre.”

Gut hastalığından muzdarip seksenlik bir ihtiyarın öyküsünü anlattığı Le President romanını yazarken, Simenon gün be gün kamburlaşmış, en sonunda topallamaya başlamış. Normal zamanda çalışırken kahve ve Coca-Cola dışında birşey içmeyen yazar, Strangers In The House’u yazarken her gün ambara gidip üç şişe Bordeaux şarabıyla dönmeye başlamış. Böylelikle yazar, kendisini bir başkası olmaya zorluyor; gündelik hayatın her anında kendini karakterinin yerine koymaya çalışıyordu.

Her roman yazmasının öncesinde yaşanan bu dönemi eşi ‘kuluçka evresi’ olarak nitelerdi:

“Birlikte yaşamaya başlamamızın ilk onsekiz ayında bu garip hallerine anlam veremezdim. Sonra anladım ki bir tür hazırlık evresidir bu; her kitaptan kısa süre önce başlar. Normalde neşeli, canlı ve güçlü biriyken, garip davranmaya başlar, bir anda tahammülsüz ve huysuz biri olup çıkar. “Onu kıracak bir şey yapmış olduğumu düşünürdüm ilk zamanlarda. İşle ilgili yanlış bir şeyler yapmış olduğumdan da şüphelenirdim; oysa finansal veya işle ilgili konulara her zaman ilgisizdi.

“Üç dört gün içinde anlaşılırdı durum: Yeni bir kitaba başlıyorum, derdi bana. Ona her romandan önceki garip tavırlarını sorduğumda beni doğruladı; yıllardır, içinde kendisini huzursuz eden birşeyler olduğunu, yazma ihtiyacının bu şekilde ortaya çıktığını anlattı. Kocasını seven her kadın gibi ben de bu durumdan endişelenip, Jo böyle bir döneme girdiğinde bir doktor arkadaşımızı çağırmayı alışkanlık edindim.

“Her romandan önce bir doktor kontrolünden geçmeyi Jo’nun da aklına yattı, bunu bir rutin haline getirdi. Bilirdi ki romanı bir seferde yazıp bitirmek zorundadır. Bir gün bile aksatsa, yazdıklarını çöpe atması gerekir.Artık yarattığı karakterler ölü doğmuş bebekler gibidir, onları asla bir daha kullanamaz.”

Fleming, “Tüm romanlarımı Jamaica’daki evime yıllık olağan ziyaretlerimde yazarım” dedi. “Oraya gitmeden evvel, bir takım fikirleri zaten not almışımdır, vardığım gibi başlamaya hazır olurum. Ne yazacağımı az çok biliyor olurum

“Sabahları kuş sesleri uyandırır beni, saat yedi buçuk filandır. Karımla kahvaltıdan önce yüzmeye gideriz. Tüm gözlerden uzak olduğumuz için mayolarımızı da giymeyiz. Sonra iyi bir kahvaltı, yağda yumurta filan. Sonra bir süre güneşte otururum. 9:40′tan 12:40′a kadar yazarım; değişmez bir programa uyarak yazarım romanlarımı.

“Sadece daktilo kullanırım. Yatak odamda oturur ve bir önceki gün yazdıklarıma bakmadan, bin beşyüz kelime yazarım. Hızlı bir olay akışını gözlem ve değerlendirmelerle çok fazla kesmemek gerekir. Esas olan işlek ve hızlı bir anlatımı tutturmaktır; hataları düzeltmeyi romanı bitirdikten sonraya bırakırım.

“Sabah çalışmam sona erdiğinde, şnorkel ve zıpkınımı alıp resiflerin arasına dalış yaparım. İyi bir öğle yemeği ve bir saat kadar uykunun ardından yine yüzmeye giderim. 6′dan 7′ye kadar yine çalışır, günlük 2000 kelimelik kotamı doldururum.

“Akşam yemeği ve bazen de eşimle bir el scrabble’dan sonra erkenden uyurum. Bu rutin yaklaşık altı hafta sürer; bu sürenin sonunda taslak bitmiştir. Bir hafta kadar da düzeltmeler ve yeniden yazılan kısımlarla geçer. Ancak o zaman kullandığım kelime ve deyimlere, yazım ve konu hatalarına bakabilirim. Yazarken geriye dönmediğim için yazdıklarımı beğenmemek riskinden de kurtulurum, bir kere bile geriye dönerseniz, kaybolursunuz.

“Revize etmek beni sıkmaz. Roman artık bitmiştir, onunla rahatça oynayabilirim.”

Kara İstanbul – Fabio De Propris / A. Ömer Türkeş

Fabio De Propris, 1997-2000 yılları arasında İstanbul’da yaşamış bir İtalyan. İstanbul’da geçirdiği zamanın üzerindeki etkisini ilk romanı “Kara İstanbul”a dolaysızca yansıtmış. Mekanın hikaye ile kurduğu organik ilişki, İstanbul’da geçen bu gerçekten “kara” hikayeyi daha da karartıyor. Aslında bildik bir kriminal mevzu; maddi sıkıntılar çeken İtalyan bir çift, Franco ve Ornella, bir kereliğine yasa dışı bir işe bulaşmaya karar verirler. Kendilerine verilen bir çanta uyuşturucuyu İstanbul’daki alıcıya teslim edip yanlarında evlat edinmek isteyen bir aile için kimsesiz bir çocukla ülkelerine döneceklerdir. Göze çarpmamak için bir turist kafilesiyle yola çıkarlar.

İlk aksilik, havaalanında Franco’nun çocukluk arkadaşı Riccordo’yla karşılaşmalarıyla başlar. Çünkü Riccardo, İstanbul İtalyan konsolosluğunda görevli bir emniyet mensubudur ve uyuşturucu işleriyle ilgilenmektedir. Aksilikler birbirini takip edecek, Ürgüp’e kadar gitmelerine rağmen alıcıyla irtibat bir türlü sağlanamayacak, Riccardo çevrelerinde dönüp duracak ve Franco’nun sinirleri giderek gerilecektir.

Fabio De Propris, oryantalizmin batağına hiç düşmeden aktarmış hikayesini. Kentin dört bir yanına yayılan hikayeyi göz boyayan bir Turist rehberine çevirmiyor, her yanı saran yoksuluğu egzotic doğu manzaraları biçiminde sunmuyor. Kendi karısı ve çocuklarını geçindirmek için başka çocukların ölmesine göz yuman Türkler, hayatını kazanmak isterken fuhuş tuzağına yakalanan Rus kadınlar, para için insan hayatlarını hiçe sayan İtalyan zenginleri, ülkelerinden kaçırılıp organ mafyasına satılan yoksul çocuklar ve bütün bu kirlilikle içerisinde kendi hayatını yaşayan, kapılarını turistleri eğlendirmek için ardına kadar açmış bir İstanbul…

Bir romana mekan tasvirlerinin ne ölçüde katlıda bulunacağını sergilemesi açısından, Franco’nun özellikle Tepebaşı ve Mısır çarşısında geçirdiği saatleri aktaran satırları okumanızı öneririm;

“Kaldırım aralarındaki dikdörtgen biçimli çukurlarda, terkedilmiş gibi görünse de dikkatli bakıldığında bir ayakkabıcı dükkanı, depo ya da çay içilip televizyon seyredilen bir lokanta olduğu anlaşılan, on-on beş basamaklı merdivenlerle inilen bodrum katları vardı. Belediyenin, yol üzerine çökmesin diye her an yıkım emri verebileceği harap evlerin hafif aralık panjurlarından insanların yüzleri ve gözlerinde çakan şimşek görünüyordu. Franco, gizli bir hayat süren ıssız sokaklarda yürüyormuş gibi hissetti kendini. Tüm bunlara rağmen hiçbir tehdide ya da tehlikeye işaret eden bir durum sezmiyordu. Hiç kimse, ona karanlıkta saldırma planı yapıyor olamazdı. Evlerin yüzlerini daha bir dikkatle incelemeye koyuldu. Hoşuna gitmişlerdi. Yeni yapıldıklarında ne kadar güzel göründüklerini hayal etmeye çalıştı. Ama bu asil çöküşün ve gizlenmeyen yoksulluğun etrafa yaydığı havadan dolayı, aslında onları şu anda oldukları gibi sevmişti. “Aptal” dedi kendi kendine. Yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir evin güzel olduğunu düşünmek ancak aptalların yapacağı bir şey olabilirdi. Böyle bir düşünceye sahip olmak için, ahlaki ve uygar değerlendirmelerin eksik olduğu estetik bir bakış açısı gerekiyordu.”

Franco, baştan beri isteksizlikle atıldığı bu maceradan, Riccardo ile geçirdiği gençlik yıllarını da hatırlayarak iyiden iyiye sıkılmıştır. Bir yandan o yıllarda -kısa bir süre için de olsa- solculukla tanışmış vicdanı ayaklanmış, öte yandan hayatının gidişatından ve evliliğinden memnun olmadığının farkına varmıştır. Üstelik ellerine tutuşturulan çocuk hiç de evlat edinilecek niteliklere haiz değildir. Franco, hayatını değiştirecek radikal bir karar vermek zorundadır…

“Kara İstanbul”, kahramanının psikolojisini toplumsal eleştiriyle birleştiren güzel bir “kara roman”.

Huzursuz Ölüler – Paco Ignacio Taibo II, Subcomandante Marcos / A. Ömer Türkeş)

Meksikalı Marksist yazar Paco Ignacio Taibo II ve detektifi Héctor Belascoarán Shayne ile 2002 yılında tanışmıştık. “Mutlu Son Yoktur”(2002), “Havada Bulut”(2003) ve “Aynı Şehre Dönüş”(2005) adlı polisiyeleri ve “Che”(2004) adlı biyografisi sayesinde Taibo hakkında yeterince fikir sahibi olduk. Alışılmadık bir polisiye yazarıydı o. Aksu Bora’nın ifadesiyle “Taibo II’nin, eski bir Aztek kralını andıran adı olan bu adamın kitapları farklı. Pek oyuna benzemiyor. Aslında hiç benzemiyor. Çok tanıdık, çok can yakan anılarımızı çağıran kitaplar. Belki de bu yüzden, alt türün de alt türü: siyasi polisiye. Suç, bir kişinin ya da çetenin işi değil. Bütün bir sistem, suç ve suç ortaklığı üzerine kurulmuş. Bu yüzden de ipuçlarının peşinde koşmanın anlamı yok, her yer suçun işaretleriyle dolu zaten. “Suçlu kim” sorusu, onun romanlarında polisiye olmaktan çok siyasi, hatta bazen felsefi bir soruya dönüşüyor.”

“Huzursuz Ölüler”, altıncı Belascoarán Shayne polisiyesi. Romanın ilk çekici anı iki yazarın ortak ürünü olması. Elbette iki imzalı çok roman sayılabilir. Ne var ki “Huzursuz Ölüler”in yazarlardan birinin antikapitalist hareketin simgesi haline gelen Zapatist hareketin önderlerinden Subcomandante Marcos olması, romanı benzerlerinden hemen ayırıyor. Üstelik Marcos, kısaltılmış ismiyle Sub, romanda –bütün sevimliliğiyle- sıklıkla çıkıyor karşımıza. Daha önce yazdıklarıyla edebiyata yatkınlığını kanıtlayan bu kar maskeli devrimci ile polisiye ustası Taibo’nun mektuplaşarak tamamladıkları romanda tek sayılı bölümler Marcos, çft sayılı bölümler Taibo imzasını taşıyor.

Taibo II, romanın yazılış hikayesini şöyle özetliyor; 1994’te, Zapatist ayaklanmanın ilk günlerinde hareketi selamlayan bir makale yazmış, bundan tam on yıl sonra aldığı bir mektupsa kendisini çok şaşırtmıştır. Çünkü mektup Subcomandante Marcos’tandır ve kendisine ortak bir polisiye yazmayı teklif etmektedir. Bu tarihi fırsatı geri çevirmez Taibo II. Romanın ilk bölümleri Internet sitelerinde yayımlanacak, siyasi hedeflerin ve polisiye tutkusunun yan yana getirdiği bu iki isim, okuyucuyu Meksika’da iktidarın kanlı icraatlarının ürünü olan karanlığa doğru bir yolculuğa çıkaracaklardır…

Roman sadece iki yazarı değil, iki tuhaf detektifi de yan yana getirmiş; bir tarafta Taibo’nun tek gözü aksak bacağı ve muhalif fikirleriyle gönüllerimizde özelbir yer edinen kahramanı Héctor Belascoarán Shayne, diğer tarafta Sub tarafından “aksi” lakabına layık görülen Elias Contreras…

Héctor Belascoarán Shayne, baba tarafından Bask, anne tarafından İrlandalı. ABD’den yüksek lisanslı bir mühendis. 1970′lerin başında dolgun bir maaşı, iyi bir evi, bir de eşi varken, zor olsa da, sezgisel olarak kendini huzursuz eden bu hayatı, bildiği tek hayatı, geride bırakmış, kendi tabiriyle, bağımsız dedektif olarak yeni bir hayata başlamış. Taibo, kahramanının ortaya çıkışını şöyle anlatıyor; “Héctor Belascoarán Shayne, köksüz, orta sınıfın bir mültecisi, çılgınca meraklı, inatçı, yoldaşı Meksikalılara karşı mizahi duygularla yüklü ve bir parça melankolik. Aslında, fiziki görünümünü 15 yıl öncesinin modasını takip eden antropolog bir arkadaşıma, Sergio Perello’ya borçlu. Belascoarán Shayne 15 yıl geriden gelerek Belascoarán Shayne oldu. Romanlar boyunca aldığı yara berelerin de fiziksel görünümünü belirlediğini eklemeliyim: kaybedilmiş bir göz, hafif bir aksaklık, kemiklerini gıcırdatan rutubetin dehşeti. Raymond Chandler’in Phillip Marlowe karakteri rasyonel bir tarih içinde hareket ediyor, benimkiyse Kafkaesk ve yozlaşmış, kaotik bir atmosferle çevrili: Mexico City.

Elias Contreas ise yaşasaymış şimdilerde 60’ına varacakmış. Zapatista ayaklanması sırasında Marcos’un yanında savaşırken vurulmuş ve ölümsüzlüğe kavuşmuş. O da diğer ölenler gibi Zapatistaların kampında, onlarla birlikte sürdürüyor hayatını. Zaman zaman da Chipas’ta vuku bulan ufak tefek olaylarda soruşturmacı görevini üstleniyor. Bu onun ilk büyük macerası.

1971′de hapisten çıkar çıkmaz öldürülen bir militandan geldiği sanılan bir dizi telefon mesajları sonucunda, Hector Belascoaran Shayne ve Elias Contreras Meksika devletinin gölgesi ve korumasında sayısız suç ve cinayet işleyen bir zamanların muhbiri ‘Morales’in izini sürmeye başlıyorlar. Meksika’nın yozlaşmış ve kaotik ortamında yaşayan Belascoarán, ne kadar kötümser ve ketumsa, Chiapas ormanlarının ışıltılı ve huzurlu atmosferinden gelen Conreas, o kadar neşeli ve geveze.

Dünyanın dört bir yanından gelen sevimli gönüllülerle şenlenen Zapatista kamplarını, Marcos ve arkadaşlarının gündelik hayatlarını, Meksika’nın tamamı kriminalleşmiş siyasi tarihini zaman zaman mizah dolu bir dille anlatan ve mutlaka okumanızı önereceğim “Huzursuz Ölüler”in hikayesi üzerinde daha fazla durmayacağım. Zaten olup bitenler bizim kendi coğrafyamızda yaşadıklarımızdan hiç de farklı değiller. Yegane fark bizim yazarlarımızın bu konulardan esinlenmeyişi.