Yastığın Soğuk Yüzü – Belén Gopegui / A. Ömer Türkeş

“Yastığın Soğuk Yüzü”, İspanyol yazar Belen Gopegui’nin Türkçede yayımlanan ilk romanı. Aslında polisiyenin sınırında gezinmiş Gopegui. Yüzeyde casusluk mesleğini icra eden kahramanları ve ABD’nin Küba etrafında döndürdüğü dolaplarla bir casusluk hikayesi var. Ancak daha derinlerde genç bir kız özelinde dünyanın gidişatına dair bir drama tanık oluyoruz. 2003 yılında, ABD’nin Irak’ı işgale hazırlandığı günlerde, İspanya’da başlıyor macera. Küçük yaşta ailesini Angola’da kaybetmiş Kübalı genç, güzel ve idealist ajan Laura Bahia, Madrid’de, ABD’nin Küba’lı muhalif gurupları satın alma planlarını bozmak için karşı-casusluk faaliyeti yürütüyor. ABD tarafında ise Madrid’de siyasi ataşelik yapan Philip Mull var. Mull, sanki Le Carr’ın romanlarından çıkıp gelmiş bir casus tipi. Pek çok yer gezmiş, Nikaragua’da önemli operasyonlar yürütmüş, yaptıklarının haklılığına duyduğu güveni çoktan yitirmiş, artık emekliliğini bekleyen yorgun ve yalnız bir adam. Birbirine hiç benzemeyen bu iki rakip Madrit’te karşı karşıya geldiklerinde tuhaf ve tutkulu ama sonu belirsiz bir aşka düşerler.

ABD’nin emperyal çıkarlarının dünyanın dört bir yanında türlü kirli ilişkiyle yürütülmesini insani dramlar üzerinden teşhir eden “Yastığın Soğuk Yüzü”nde asıl öne çıkan tartışma Küba Devrimi ve sosyalizmin geleceğiyle ilgili. Casusluk romanına düşünsel olarak soldan yaklaşan Gopegui, dili ve kurgusuyla da edebiyatın tadını katmış. Laura’nın sonu baştan belirlenmiş kaderini çizen olaylarla Laura’nın mektuplarını bir araya getiren anlatı tarzı, son mektubun son paragrafındaki çarpıcı satırlarla noktalanıyor;

“Ve eğer başarabilirseniz, yalnızca başarabilirseniz, bütün kuyuların kuruduğu, bütün tenlerin şeffaf olduğu yerde neden artık Küba’yı savunmuyoruz diye sorun kendinize. Belki de yeni buzdolapları olmadığından değildir, belki düşman bir ülke tarafından paraları ödenen ve kontrol edilen yetmiş beş muhalif üye yüzünden değildir, belki yapılan hatalar yüzünden değildir, hatta belki bile bile kötü yapılanlar yüzünden de değildir, çünkü sonuçta parça değil savunmadığımız şey, bütün. Lafın gelişi söylüyorum, düşmesini istediğimiz, devam etmemesini istediğimiz şey bütün; işte o zaman yeniden ters çevirin yastığınızı: Yanaktaki o yumuşak serinlik, bazen acıtır istemeden.

Muvaffak Akman Polisiyeleri / A. Ömer Türkeş

Yayın tarihleri yeni, ama Muvaffak Akman’ın “Öldüren Sürpriz”i 1949’da, “Üçbaşlı Tablo”su 1951’de yazılmış. Doğum tarihi 1923’ü gösteren Akman, Hacettepe Tıp Fakültesi’nde profesörlüğe kadar yükselmiş, ardından kurucusu olduğu Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde rektörlük yapmış ve 1992’de emekliye ayrılmış. Yıllar önce bir iddia sonucu yazdığı polisiyelerini kendi çabasıyla kitaplaştırırken keşfedilmeyi hedeflemiyor. Bu alçakgönüllü yaklaşım sizi aldatmasın; muamma çözmekten hoşlananan okurların Akman polisiyelerinden elleri boş dönmeyeceklerini rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak kitapevlerinde bulamayacaksınız onları; şu adresten istemelisiniz; Muvaffak Akman. Güvenevler. Alaçam sok. No. 30/8 Güneş Apt. Çankaya, 06690 Ankara.

Olayların ardındaki nedenlerin eski bir gönül ilişkisine dayandığı “Öldüren Sürpriz”de Akman, klasik polisiyelerin “neden, nasıl, kim” kurgusuna sadık kalıyor: Kapalı bir odada vurularak öldürülen zengin iş adamı Kamil Bey’in katilini bulmak için işe koyulan komiser Cemal Bozkurt, önce vasiyetnamenin sırrını çözmek zorundadır… Maktülün İngiltere’deki oğlu, yakın arkadaşları, vasiyetnamede ismi yazılan kişiler ve adli tabip Doktor Kutay’la renklenen hikaye, belki de Muvaffak Akman’ın yazma iddiasına kaynaklık ettiğini bildiğim için Edgar Wallace polisiyelerini hatırlattı bana….

“Üç Başlı Tablo”da farklı bir kurguyla karşılaşıyoruz. Her ne kadar cinayet bir yeniyıl kutlaması esnasında -yine- kapalı bir mekanda işlense de Cemal Bozkurt’un suçluları kovalama sahneleri dönemin Amerikan polisiyelerinden etkilenmiş. Kimyager Hulki Korur’un uğraştığı müthiş bir patlayıcı formülü, formülün peşindeki karanlık kişiler, maddi menfaatler, esrarengiz bir tablo, güzel kadınlar, yasak aşklar, kıskançlıklar, mahkeme sahneleri ve Hulki Korur’un not defteri ve diğerleri; özetle söylemek gerekirse bir polisiyede aradığınız her şey var. Komiser Cemal Bozkurt sık sık kılık değiştirirken en büyük yardımcısı yine Doktor Kutay. Bu macerasında Cemal Bozkurt’un kişiliği hakkında daha fazla bilgi veriyor Muvaffak Akman. Mesela zenginlere ve onların eğlence biçimlerine soğuk baktığını, doğa üstü inançlara hiç pabuç bırakmadığını farkediyoruz. Bu sevimli poliselerdeki olaylar kadar 1950’li yıllara ait fiyatlar da şaşırtacak sizleri. Muvaffak Akman keşke mekanları da biraz daha detaylandırsaymış…

Koşan Köpek – Don DeLillo / A. Ömer Türkeş

Don Dellilo, Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında anılan ünlü bir yazar. Tarih, felsefe ve teoloji eğitimi gördüğü üniversite eğitimini 1958 yılında tamamlayıp bir süre reklam sektöründe metin yazarlığı yapmış.  Bir gün ansızın, edebiyat ve yazma tutkusuyla değil, sırf artık orada çalışmak istemediği için bırakmış işini. O günden bu yana hayatını roman ve senaryo yazarak kazanıyor.

İlk romanı ” Americana”yı 1971’de yayımlayan Dellilo, edebiyat çevrelerinde övgüyle karşılanmıştı. Biraz övgülerin verdiği özgüven, biraz da geçim derdiyle bundan sonra ard arda tamamladı romanlarını; “Zone”(1972), “Great Jones Street”(1973), “Ratner’s Star”(1976), “Players”(“Oyuncular”-1977), “Running Dog”(“Köpek-1978), “The Engineer of Moonlight”(1979), “Amazons”(1980) ve “The Names”(1982)… Ne var ki ABD’de “akademik yazın” içinde sayılan bu romanları meraklıların dışında pek ilgi toplamamıştı. Geniş okuyucu kitlesiyle 1985’te, “White Noise”(“Beyaz Gürültü”) romanının yayımlanması sayesinde buluşan Dellilo, bu romanıyla ABD’nin en saygın edebiyat ödüllerinden “National Book Award”ı da kazanacaktı.  Yakaladığı başarının ardından “The Day Room”(1986), “Libra”(1988) ve “Mao II”(1991) romanlarıyla okuyucu ilgisini sürdüren, ”Underworld”(1997)  ile kariyerinin  zirvesine tırmanan Dellilo, artık bir dünya yazarıydı. O günden bu yana “Valparaiso”(1999), “The Body Artist”(Beden Sanatçısı”- 2001), “Pafko at the Wall: A Novella”(2001), “Cosmopolis”(2003), “Game 6”(2005), “Love-Lies-Bleeding: A Play”(2006) ve “Falling Man”(2007) romanlarını tamamladı, çok sayıda senaryo kaleme aldı ve pek çok ödüle değer bulundu. Don Dellilo, bugün postmodern edebiyatın en önemli temsilcilerinden birisi olarak gösteriliyor.

Katilin Koşusu

“Oyuncular”, “Kozmopolis”, “Beyaz Gürültü”, “Beden Sanatçısı” ve “Libra” romanlarının çevirilmesi ile Türkiyeli okurlarla da buluşan Dellilo’nun geçtiğimiz günlerde yeni bir kitabı daha yayımlandı; “Köpek”. Orijinal ismiyle “Running Dog”, yazarın erken dönem ürünlerinden. Polisiye kurgusuyla dikkat çeken “Köpek”, hem yazarın bu türdeki ilk romanı olması hem de Vietnam savaşının yarattığı siyasi ve ahlaki kirlenmeye vurgu yapmasıyla  önemli bir roman. İçerdiği meselelerin bugün hala denizaşırı kirli savaşlar yürüten ABD toplumu için güncelliği var mıdır bilemiyorum; ama devlet içinde yapılanmış paramiliter güçlerin iktidar kavgası teması, günümüz Türkiye’sinin siyasi gündemi ile şaşırtıcı bir benzerlik gösteriyor. Teşbihte hata olmaz; Don Dellilo politikacıları, iş adamları, gazetecisi, ordu mensupları ve tetikçileriyle “Amerikan Ergenekonu”nu anlatıyor.

Açılış sahnesi: Kadın kıyafeti girmiş bir adamın kentin tekinsiz bir bölgesinde, polis devriyesinin gözlediği metruk bir binada öldürülür.

Hikaye bu cinayetten sonra, “Kozmik Erotika” adlı I.Bölüm’le başlıyor. Kozmik Erotika, erotik sanat ürünlerinin her türlüsünün sergilendiği bir galeri. Galeri sahibi Lightborne, seksin büyük bir ticaret haline gelişiyle ilgili bir yazı dizisi hazırlamayı planlayan gazeteci Moll Robbins’e galeriyi gezdirirken, açılış sahnesindeki cinayeti aydınlatan ipuçlarını da verecektir: Öldürülen adam galericiyle 1945 yılının Nisan ayında Berlin’de, Reich Kançılaryası’nın altındaki sığınakta çekilmiş kurgusu yapılmamış ham bir film satmak için anlaşmıştır. Hitler’in son günlerinde çekilmiş filmin sığınaktaki seks yaşamını yansıttığına dair söylentiler, alıcıların iştahını kabartmış, astronomik paralar telaffuz edilmeye başlanmış, porno ürün meraklısı her kesimden insan filme talip olmuştur.  Liberal görüş ve uygulamalarıyla tanınan Senatör Lloyd Percival da onlardan biridir ve ekibinden Glen Selvy’i bu alımla görevlendirmiştir.

Glen Selvy, hikayenin en can alıcı karakteri, hatta olayların ve insanların kesiştiği noktada durması ve kişisel trajedisiyle romanın kahramanı. Ancak tek bir kahraman ya da kahramanlar üzerine kurmamış hikayesini Don Dellilo. Tersine; sonraki romanlarında daha da vurguyacağı gibi, oyunlar ve komplolarla kurulu bir dünyada kahraman değil sadece şaşkın figüran olunabileceğini düşündürüyor.

İlerleyen sayfalarda Selvy’nin ikili çalıştığını öğreniyoruz. Selvy, bir yandan Senatör Percival’in işlerine koştururken, diğer yandan Senatör’ün yürüttüğü bir soruşturmayı engellemeye çalışan PDK/KTD gurubuna bilgi toplayan esrarengiz bir adam. PDK/KTD yetkilleri ise Percival’in müstehcen sanat yapıtlarına olan düşkünlüğünü şantaj malzemesi yapmaya niyetli.

İşte romanın asıl meselesine geldik; PDK/KTD(Personel Danışma Komitesi, Kayıt ve Tediye Dairesi) görünüşte tüm ABD istihbarat örgütlerinin koordinasyonunu sağlıyor, yani görev ve bütçe bakımından tam anlamıyla kurul-üstü bir yapı. Görünüşte hiçbir olağan -ya da yasa- dışı bir faaliyeti yok. Oysa PDK/KTD’nin bir yan kuruluşu olan yarı özerk Radial Matrix, yabancı hükümetlere, yabancı hükümetler içindeki bazı çevrelere ve yurtdışındaki ABD şirketlerine karşı güç kazananan siyasi partilere karşı yürütülen gizli operasyonlar için merkezi bir fon mekanizması görevi yüklenmiş durumda. Kadroda görülmeyen saha personeline, yerli ajanlara, terörist operasyonlara, karşıdan ajan satın alma işlerine, siyasi bağışlara, yabancı iletişim ağlarına ve posta kurumlarına sızma işlerine fon aktarmak ve karapara aklamaktan sorumlu.

Earl Mudger tarafından yönetilen şirket kullandığı karanlık yöntemlerle(casusluk, tehdit, şantaj ve suikastten söz ediyorum) ticari sahada büyük başarı kazanmış ve nerdeyse tamamiyle bağımsız bir hale gelmiş.

Peki Earl Mudeger kim, amacı ne? Bu soruları yanıtlamak için geçmişi hakkında biraz bilgilenmek gerekiyor. Eski bir filo komutanı olan Mudger, Marathon Madenleri denilen bir bölgede özel birlikler yetiştirmeyi üstlenmiş, Laos’ta CIA’nin gizlice yönettiği operasyonlar sırasında Air America’ya bağlı sözleşmeli subay olarak görev yapmış. Vietnam’da, yine sözleşmeli olarak, Vietkonglar’a karşı karşıterör ekipleri kurmuş ve onlara komuta etmiş. Daha sonra, Vietkonglu olduğundan şüphelenilen kişilerin işkenceden geçirildiği taşra sorgulama merkezleri ağını kurmuş, sonra özel operasyonlar için asker kiralayıp Saygon’da gizli operasyonlar yürütmüş. Devlete değil Mudger’e sadık Güney Vietnamlı askerlerden, pezevenklerden, karaborsacılardan, ayakkabı boyayan oğlan çocuklarından, savaş mültecilerinden, bar kızlarından, asker kaçaklardan, yankesicilerden müteşekkil feodal bir baronluk kurmuş. Muhtemelen karaborsaya da el atmış bir uyuşturucu şebekesi oluşturarak etrafındakilere toprak, para, yiyecek ve başka bağışlarda bulunmuş…

Amerikan muhafazakarlığının temsilci olan Mudger’in şebekesi -her ne kadar hukuksal boşluklarından ve yürütülme tarzından hoşnut olmasam bile- Ergenekon iddianamesinde sözü edilen Veli Küçük merkezli teşkilata benzerliği ile dikkat çekici. Glen Selvy ise Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın daha modern, eğitimli ve insani yanı çok daha ağır basan modeli!.. Bu vasıfları Selvy’nin araya bir yere sıkışmasına, kendi başına hareket etmesine ve teşkilat tarafından hallında idam fermanının imzalanmasına neden olacaktır…

Frankenstein Yaratığının Çağdaş Yorumu

Bir zamanlar Madenler bölgesinde aldığı eğitimle itaatkar bir ölüm makinesi haline gelen Selvy, yaratıcısı tarafından yok edilmek istendiğini fark ettiğinde, kentin dışına, doğaya doğru bir seyir izleyecek, belki de farkında bile olmadan yaratıldığı yere, Madenler’e doğru yol alacaktır; peşinde Vietnamlı iki tetikçiyle birlikte. Öte yandan herkesin peşinde koştuğu film sonunda ortaya çıkmıştır. Gazeteci Moll Robbins seçkin bir davetli topluluğu ile birlikte özel gösteriyi izlemeye hazırlanırken, Selvy çok sevdiği dağlarda olup bitenlerin farkına varmaya başlamıştır.

“Her şey netleşiyordu. Tüm olan bitenin ne anlama geldiğini anlamaya başlamıştı. Kendisine uygulanan tüm o testlerin. Yalan makinelerine bağlanmaların. Sıkı fiziksel alıştırmaların. Yarı gizli işlerin. Madenler’de geçirdiği o haftaların. Elektronik derslerinin. şifre kırma derslerinin. Yabancı paraların. Silahların. Hayatta kalma eğitiminin. Tüm o paramiliter çalışmaların. Hızlandırılmış jeopolitik kurslarının. Terörizmin psikolojisinin. İsyan bastırma. Tüm bunların ne anlama geldiğini. Tam gizliliğin. Okumanın. Rutinin. Çift hayatın. Özel disiplininin. Tabancalarının. İhtiyatlı davranmaya verdiği önemi. Zihnin nasıl çalıştığını. Seçeneklerin azaltılmasını. Kim olduğunu. Hepsi apaçıktı, nihayet. Ana fikir. Her şey. Bu zamana kadar ölmeye hazırlanmıştı. Nasıl ölünür kursuydu o. Nasıl hunharca ölünür.”

New York’taki galerideki gösteriyle dağlardaki kaçınılmaz hesaplaşma anı arasında gidip gelen paralel bir kurguyla ilerleyen hikaye, süprizli ve hüzünlü bir finalle noktalanır…

Dellilo’nun postmodern edebiyat içine yerleştirildiğini söylemiştim.  Ancak hemen belirtmek gerekir ki, sadece yazınsal bir tecih, dil ve üslup arayışı, kurmaca oyunlar, pırıltılı bir tarihsel dekor tarzında alışılageldik postmodern metinler üretmiyor. Biçimden ziyade metnin arkasındaki düşüncesiyle postmodern o; modernizmin yarattığı toplumu sorgulayan, iktidar aygıtını, rasyonel aklın yarattığı dehşeti, bilim ve teknoloji karşısında boyun eğmiş zihniyeti, bellek ve duygu yitimini eleştiren Dellilo, yaşadığı toplumun ve dünyanın sorunlarına duyarlı bir yazar. Yazdıklarıyla bir aktivist.

Kariyeri boyunca ABD tarihinin çeşitli evrelerini yukarıda özetlediğim tavrıyla yazıya dökerken amaçlardığı akıl tutulmasına uğramış insanların bilincine etki etmektir. “Çağdaş kültürü paranoya ve korkularıyla birlikte barındırabilecek tek sanat formunun roman olduğuna inanır. Çünkü roman uysaldır”. Birbirinin takip eden iki “Oyuncular” ve “Köpek” romanlarını da bu bağlamda ele almak gerekir.

“Oyuncular”da 1950’li yılları, Vietnam savaşı öncesini anlatırken,  ABD toplumun savaşa neden karşı çıkamadığını tartışmıştı. “Çevrelerini kuşatan, yaratılmasına yardımcı oldukları şiddete kayıtsız kalan” roman kişileri, belirsizlik korkularının yarattığı düzen arayışıyla itaatkar insanlardı. “Köpek”te savaş sonrasına gidiyor, insanların bu şaşkın ve çaresiz durumundan yararlanarak kendi iktidarlarını pekiştirmek isteyen muktedirlerin savaşını izliyoruz. Şirketleşen bir devlet, devletleşen gizli teşkilatlar ve doymak bilmez bir kazanç hırsı… Dellilo modern toplumun karanlık yüzünü gösteriyor.

Romanda medyadan siyasete, kadın-erkek ilişkilerinden sanata kadar değinilecek çok fazla malzeme var.  Ben bugüne ve bizim coğrafyamıza denk düşenleri seçtim. Bu konuyu artık  burada noktalayıp kısa da olsa edebi özelliklerine değineceğim: “Köpek” romanında, çarpıcı bir konu hızlı ve heyecan dozu yüksek bir tarzda, yer yer satirik bir üslupla işlenmiş. Postmodern edebiyatçıların sevdikleri gödermeler de var. Glen Selvy’nin yaratılış ve yaratıcısı tarafından yok edilmek istenmesi, Selvy’nin doğaya kaçışı Romantik akımın temsilcilerinden Mary Shelley’in “Dr. Frankenstein” romanına bir selam mahiyetinde. Diğer yandan arkasındaki takipçileriyle uzun bir mesafe kat ederek düelloya hazırlanan Selvy’de Western sinemasının silahşör tiplemesini de bulmak mümkün.

Romana hız kazandıran en önemli özellik sürekli değişen sahneler ve ritmik bir tınıyla paralel akan kurgu. Böylelikle olayları değişik bakış açılarıyla izleyebiliyor ve olayların arkasındaki gerçekleri bir araya getirme şansı buluyoruz.

Hikayeyi çekici kılan en önemli unsurlardan birisi olarak Glen Selvy’i ve yolculuğunu göstereceğim. Selvy’nin iç dünyasına ve düşünce tarzına ağr ağır nüfuz eden bir anlatımla, kahramanının trajedisini açığa çıkaran Selvy, bir yol hikayesinin imkanlarını da çok iyi kullanmış.

Nobal ödülü adaylarından demiştim Don Dellilo için; bugüne kadar neden kazanmadığını anlamış değilim. Dellilo’nun saygınlığı Nobel ödülü sayesinde artmayacak elbette, tersine değer görüldüğü ödüle saygınlık kazandıracak bir yazar o….

İmkansız Kitaplar Üzerine

“Bu ayaklar benden hesap soracak
Bir düşüncenin peşinde dolaştırdım
Sokak sokak.”

Rıfat Ilgaz’ın -saygıyla anıyoruz- dizeleri kolaylıkla klasik polisiye okuruna da uyarlanabilir. Tek kelime farkla. Demeli ki: “Bir kitabın peşinde dolaştırdım Sokak sokak”

Şimdi internetten sahafiye kitap satışı yapan siteler de var ya, mertlik bozuldu tabii. Eskiden peşinden sokak sokak dolaştığımız kitapların, hem de birkaç nüshasının birden, oturduğunuz yerden satın alınabiliyor olması çok yazık! Yine de, öyle internette filan bulamayacağınız, kolay kolay elinize alamayacağınız kitaplar, tefrikalar da var. (Bunlardan birkaç düzinesini kitaplığımda bulundurmanın haklı gururunu yaşıyorum)

İşte size ilginç bir örnek :

Ama bu başka bir yazının konusu. Zamanı gelince anlatacağım, ibretle okuyacaksınız. Şimdi anlatmak istediğim şey ise : “İmkansız Kitaplar”

Nedir “imkansız kitap”? Şu soldaki photoshop (ya da muhtemelen bu programın macintosh muadili her ne ise) işi -sözde- kitap kadar imkansız olmasa da, kolay kolay, belki de hiç bulamayacağımız kitaplar için kullandığımız tabir bu.

Elbette öncelikle kitabın varlığından haberdar olmalısınız.Milli Kütüphane, Talat Öncü Özel Kütüphanesi, Türkiye Toplu Kütüphane Katalogu, bir de naçizane Cinairoman Katalogu gibi kaynaklardan faydalanınız. Kulaktan dolma bilgilere inanmayınız. Size öyle bir kitaptan bahseden sahaf bile olsa, bilin ki Irak (dez)enformasyon bakanının adı da Sahaf idi.

Lafı geçmişken şunu da söyleyelim: Bir kitabın reklamının yapılmış olması, o kitabın yayınlandığını kanıtlamaz. Yani Akba serisinin 132. kitabı “Yüzde 99 Çıplak” elinizde ise, arka kapağındaki reklama aldanmayın: 133. kitap “Yüzde 100 Çıplak” hiç basılmadı. söz konusu kadıncağız her kimse yüzde bir oranında giyinik kalacak.

Bazı yayınevleri göreceğiniz gibi çok iyimserdir. Hadise yayınevi cep serisinin arka kapaklarında yirmi kitaplık bir liste yayınlamış, ancak dördüncü kitapta tam sıra William Irish’te iken hevesimizi kursağımızda bırakmıştır.

Kitabın varlığından emin olduğunuz andan itibaren, o kitabın bir sahafın bir rafında, öylece sizi beklediği inanışı yavaş yavaş tüm benliğinizi sarmaya başlar. Aslında hiç de böyle olmak zorunda değildir, o kitabın hiçbir nüshası o an satılık olmayabilir.

Kitabın değerini bilmeyen ailelerin evlerinde karalasın diye çocuğun önüne bile konmuştur, yine de elinize geçmez. Düşünün ki bir yerlerden aparttığı kitapları kırtasiyenin biri kapının önüne yığmış; aralarında bir iki düzine “Onu Gördünüz mü”, “Siyah Melek”, “Öldüren Kim” filan var. Dükkanın önündeki otobüs durağından birileri yolda canı sıkılmasın diye bu kitaplardan alıyor, yolda göz gezdirip, sevmeyip otobüste bırakıyor olabilir.

İmkansız kitapların, ona değer veren kişilere ulaştırılması toplumsal bir sorumluluktur. Koleksiyoncu onu kütüphanelerin çoğundan daha iyi şartlarda saklayacaktır. Ben de kitapların kütüphanelerde bulunup, herkesçe ulaşılabilmesini tercih eden, en az sizin kadar paylaşımcı biriyim ama olmuyor işte; elimde kütüphanenin biri tarafından çöpe atılmaktan -sayemde- kurtulmuş bir gazete cildi var; 10-11 Kasım 1938 tarihli, Atatürk’ün ölümünü haber yapan gazeteleri içeriyor. Yani siyasal iktidara göre saçları bir açılıp bir kapanan kütüphanecilerimiz yayınları “çok eskidi bu”, “ay bu ne mikrop yuvası” gibi sebeplerle çöpe atabiliyorlar, haberiniz ola.

Şimdi biraz zorluklardan bahsedelim.

Nedir bir polisiye romanı imkansız kılan?

Bulunması en zor polisiyeler, polisiye olduğu isminden ya da cisminden (kapak resmi) kolayca belli olmayan kitaplardır. Sahaflar bunları ilgisiz raflara koyarlar. Siz de o raflara bakmazsınız. Aşağıdaki örneklere bakarsanız, sahafları bu konuda suçlamanın ne kadar zor olduğunu görürsünüz :

“Hayalet Çıplak Severdi” Erle Stanley Gardner imzalı bir Perry Mason polisiyesi. (Kapaktaki de Della Street olsa gerek).Sahaflardaki kitapları farklı kitap ve hatta yazar isimleriyle, cümleleri de fütursuzca kırparak basmayı adet edinmiş bir yayınevinin ürünü. Düşman Sevgili John Dickson Carr’ın. Ceylan yayınları baskısı. Demek ki Ceylan yayınları polisiye seriye satış azlığından son verince, elinde kalan basılmamış çevirileri de bu şekilde romantik dizi içerisine yedirmiş. Öldüren Aşk, Georges Simenon’un “Testament Donadieu” adlı (kendi tabiriyle) ağır romanının Hamdi Varoğlu tarafından yapılan çevirisi. Cumhuriyet gazetesinde bu romanın iki cildi farklı isimlerle, “Şehvet Kasırgası” ve “Öldüren Aşk” şeklinde tefrika edilmiş. Kitaplaştırırken de romanla hiç ilgisi olmayan bu seksi isimler korunmuş, bu tür kapaklarla da desteklenmiş…

Dolayısıyla polisiye koleksiyoncusu biraz diğer raflara da bakacak, pleymenlerin arasından bile olsa Dickson Carr’ı, Simenon’u bulup çıkaracak…

Bir romanın bulunmasını zorlaştıran bir diğer faktör, baskı türüdür. Fasikül, kitapçık, gazete ilavesi gibi formatlardaki eserleri bugün de kitaplığında saklayan çıkmaz, eskiden de çıkmazmış. Az sayıda meraklı, bunları ciltletip kitaplığına terfi ettirmemiş olsa, bunlardan haberimiz dahi olmayacak. Bunun için yapacağınız fazla birşey yok, ama şahıs ciltleri ile karşılaşınca es geçmeyin, içlerine mutlaka bakın.

Aşağıda, Hareket gazetesi tarafından ilave olarak verilmiş bir Agatha Christie öyküsünü görüyorsunuz. Hareket gazetesi bunun gibi 4-5 tane Parker Pyne öyküsünü çevirip okuyucularına hediye etmiş. Bunun dışında Afif Yesari, Zeynep Aysu imzalı bir o kadar da yerli polisiye, western ilavesi var. Her açıdan kıyak bir gazete olduğu kesin: Spor Toto’da sıfır çekenlere ödül vadeden bir gazete sonuçta!

Bir üçüncü faktör, yanlış şehirde bulunmanız olabilir. Ankara’da kolaylıkla bulunan bir kitabı, İstanbul’da çok zor bulabilirsiniz. Üstelik bunu sadece Ayhan Ataman faktörü ile açıklamak doğru olmaz, hatta kitabın basım yeri ile de. İstanbul’da basılmış Yakut Gözlü Kedi’yi aylarca nafile aradıktan sonra, günübirlik Ankara gezimde iki nüshasını birden bulduğumu hatırlarım.

Dördüncü faktör, sahafın ta kendisidir. Sahaflar başka bir insan türüdür. Dillerinden az buçuk anlarım. Siz de daha kolay kitap bulmak istiyorsanız anlamalısınız. Sahaflar ikiye ayrılır. Kapıdan girdiğinizde ne aradığınızı soranlar ve de sormayanlar. Soranlar, kendi arasında ikiye ayrılır: Cevabı düzgün bir şekilde verenler ile veremeyenler.

Hiçbir sahaf aradığını çok net biçimde söyleyebilen müşteriden hoşlanmaz:

“Ne aramıştınız?”

“Simenon’un “Ölüm Kalım Savaşı” öyküsünü arıyorum. George Dejean’ın Şeytanın Tırnakları adlı romanının arkasında yer alıyormuş”

“Yok maalesef”

Ve siz asla bilemezsiniz, var mı, yok mu… “Tek bir kitap için altını üstüne çevirecek şimdi dükkanın” diye düşünmüş de olabilir. Çok bilmişlikten kaçınmayı da deneyebilirsiniz, ama onun da işe yarayacağı kesin değildir.

“Polisiyelere bakacaktım”

“Agatha Christie gibi mi?”

“Evet onun gibi”

“Şunlar var”

“SAS mı, yok onlardan lazım değil”

“Niye, bunlar da polisiye işte!..”

Şaka gibi, ama abartmıyorum, başımdan geçeni anlatıyorum.

Beşinci faktöre geldik, ama işte ancak sıra geldi, basım tarihine. Efendim, çünkü sanıldığı kadar önemli bir kriter değildir. Nice yeni kitaplar vardır ki, kolayca bulunur sanırsınız, ama çıkmaz Allah çıkmaz. Bir deneyin bakalım, şunları:

Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? / Philip K. Dick (Altıkırkbeş, bulursanız bana da alın)

Garip Ticaretler Kulübü / G.K. Chesterton (Mitos)

Böylece tamamladık, bir kitabı”imkansız” kılan faktörleri. Elbette herkes için çıta farklı bir yerdedir. Kimileri o gün arayıp 3-5 kitapçıda bulamadığı kitabı mimlerken, kimileri sebatkardır, birkaç ay aramakla bile bulamamış olmaktan gocunmaz. Böyleleri biraz da aramaktan hoşlanır, işte yolu bizim buralara düşen en tanımaya değer tipler de bunlardır.

Ama işte bu da, başka bir yazının konusu.

Belki de bugüne kadar yazılmış en olağandışı polisiye…
Yukarı Kattaki Çığlık / Leo Bruce

Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı

Leo Bruce da kim?”

Yukarı Kattaki Çığlık elinize tesadüfen geçer. Yıllarca kütüphanenizin en tozlu köşesinde pinekler. Okunmayacağından emin; Çin Portakalı ile On Küçük Zenci’nin arkasında omuzlarını büzer, sıkışıp kalır. Üzerine “Dünya Dedektiflik Romanları” yazmamış olsalar, çoktan elden çıkarırdınız. Her sahaf ziyaretinden önce bir daha sorgularsınız bu kararınızı; göz ucuyla bakarsınız: “Atsam mı, satsam mı?” Leo Bruce da kim ki sonuçta?

Kitabın kapağında Rupert Croft-Cooke yazsaydı fikriniz değişir miydi? Rupert Croft-Cooke’un çağrıştırdıklarına bakalım: Nemli İngiliz taşrasında Victoria sitili bir malikâne, öncesinde özel olarak giyinilen akşam yemekleri, yemek sonrası şöminenin önünde içilen şeriler, şeriye eşlik eden cinai sohbetler, briç partisi tüm sessizliğiyle sürerken aniden duyulan yukarı kattaki çığlıklar…

Yukarı Kattaki Çığlık tam da bu çağrışımların kitabı. Altın Çağ polisiyelerinin tüm hazır malzemesini kullanıyor, gerçek bir “locked-room/kapalı oda” gizemi oluşturuyor ve “whodunnit/katil kim” geleneklerine harfiyen uyuyor…

Yo, hayır. Aslında geleneklere uyuyormuş gibi gözüküyor. Ama bu da yazımızın sürprizi olsun!

Rupert Croft-Cooke, dönemindeki popüler kültür ürünlerinin elli yıl sonra “klasik” mertebesine yükseleceğini, meraklılarca kapışılacağını bilseydi; bir İngiliz beyefendisine yakışacak ismini “Leo Bruce” gibi Amerikanvari bir müstear adla değiştirmezdi. Belki polisiye yazınının geleceğini öngöremedi, belki sahne-ismi modasına kapıldı, belki de isminden ve geçmişinden kaçıyordu… Ya da belki de kasıtlı bir fiildi? Belki de Altın Çağ polisiyesi gibi gözüken bir “Altın Çağ parodisi” yazdı ve buna uygun olarak ismini de parodileştirdi. Hayatta olsaydı sormak isterdim. Maalesef 1979 senesinde ben açarken gözlerimi, o kapatıyormuş. Nur içinde yatsın.

76 yıllık yaşamı oldukça maceralı geçmiş: İngiltere’nin Kent bölgesinin Edenbridge şehrinde büyümüş, Wellington College’de eğitim görmüş. On yedi yaşında Fransa’da yaşamaya başlamış, on dokuzunda Arjantin’e gitmiş. Buenos Aires Üniversitesi’nde okurken bir yandan da haftalık La Estrella gazetesini çıkarıyormuş. Yedi yıl sonra Londra’ya dönmüş, 1929 ile 1931 yılları arasında sahaflık yapmış. Derken gelsin Almanya, İsviçre, İspanya… İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz istihbarat birliklerine katılmış ve Bombay, Karaçi, Delhi gibi görev yerlerini gezmiş. Altı yıl süren askerliğini Britanya İmparatorluk Madalyası ile ülkesine dönerek tamamlamış. Londra’da haftalık yüksek sosyete gazetesi The Sketch için kitap eleştirileri yazıyormuş ki; 1953 yılında homoseksüellik suçundan dava edilmiş, altı ay hüküm giymiş. Bunun üzerine İngiltere’den ayrılmış ve 1954 yılında Fas’ın Tanca şehrine yerleşmiş. Vefatına kadar da serbest gazeteci ve yazar olarak çalışmaya devam etmiş.

1930’dan başlayarak politikadan seyahate, sosyal eleştiriden anıya, mutfak kültüründen tarihe kadar geniş bir yelpazede 80’in üzerinde kitap yazmış. Eserleri arasında şiirler ve oyunlar da var. Yayınlanmış polisiye romanları ise 31 adet. Ne kadar ilginçtir ki; diğer kitaplarının aksine, polisiyelerinde maceralı hayatına dair hiçbir ipucu vermemiş okuyucuya. Polisiyeleri safkan İngiliz tarzını her zaman korumuş.

Yukarı Kattaki Çığlık – Case For Three Detectives Rupert Croft-Cooke’un “Leo Bruce” takma adıyla 1936 yılında kaleme aldığı ilk polisiye roman. Bu romanda yarattığı Çavuş William Beef karakteri ilerleyen yıllarda yedi kitapta daha boy gösterecek ve serileşecek. Hali vakti yerinde tarih öğretmeni, emekli komando Carolus Deene ise 23 romanda amatör dedektiflik yaparak Çavuş Beef’ten daha fazla olayın çözümüne imza atacak.

Ancak Çavuş Beef imzasını polisiye tarihine atmış bir kere!

“Cockney” olarak tabir edilen bir “East-Ender” – Doğu Londralı – olan Çavuş Beef, 50’li yaşlarda iri yarı bir adam. Basit bir kasaba polisi, ancak serinin ilerleyen kitaplarında polisliği bırakıp kendi dedektiflik bürosunu açacak kadar da polislik kurumundan hazzetmediğini hissettiriyor. Yukarı Kattaki Çığlık macerasının daha 18. sayfasındayken polisiye edebiyatı dünyasına epey cüretkâr bir giriş yapıyor:

…“Cesedi muayene ettim ve bir neticeye vardım.”
Williams: ”Ne? Ne ettiniz?” diye sordu.
“Cesedi, kan lekelerini ve bıçağı muayene ettim ve bir neticeye vardım diyorum.” dedi.
Hayretle: “Yani cinayeti kimin islediğini biliyor musunuz?” diye sordum.
“Henüz o kadar ileriye gitmedim. Yalnız yapılacak şeyi yaptım.” dedi.
Nefsine olan bu itimadı sinirime dokundu. ”Bir an önce Scotland Yard ile temasa geçseniz iyi olur.” dedim.
O gene kati bir tavırla: ”Belki de buna lüzum kalmaz.” dedi.
Bütün kasaba halkını tanıyan Doktor: “Bu saçma gurura ne lüzum var?” dedi. “Bu sizin göreceğiniz bir iş değil. Bakalım Scotland Yard bile bu işin içinden çıkabilecek mi? Hemen telefon edip haber vermeli.”
Komiser: “Ben vazifemi bilirim.” dedi.
Doktor kızmıştı: “Siz galiba bu gece kafayı tütsülemişsiniz.” dedi. “Gidip emniyet amirini göreyim.”
Komiser hiç aldırış etmedi. “İstediğinizi yapabilirsiniz.” …

Ne okuyucular ne de hikâyenin kahramanları ciddiye alıyor Çavuş Beef’i. Neden alsınlar ki? Altın Çağ polisiyelerinde centilmen/leydi dedektifler olayı çözerlerken kasaba polisleri ancak figüran olarak ayak işlerine koşturabilirler. Nitekim çok geçmeden hususi otomobili ve pahalı puroları ile ilk centilmen dedektifimiz Lord Simon Plimsoll varıyor olay yerine:

… “Gene şu mahut kapalı oda hikâyelerinden biri! Ben de yeni bir şey bulacağımı sanıyordum.”…

Dorothy L. Sayers’a aşina okuyucular, kitaba aniden ithal olan bu karakterin aslında Lord Peter Wimsey’in ta kendisi olduğunu anlamakta gecikmeyecekler elbette. “Ne işi var Lord Peter’in?” demeye kalmadan ikinci dedektifimiz sahneye çıkıyor:

… İki büklüm olmuş ufak tefek bir adam gözüme ilişti. Saçsız başı bir yumurtaya benziyordu. Onu derhal tanıdım. Yanına sokuldum: “Yanılmıyorsam Fransız polis hafiyesi Mösyö Amarante, değil mi?” dedim.
Gözlerini kaldırarak ciddi bir tavırla: “Evet dostum, karşınızdaki büyük Amarante’dir.” dedi…

Nuriye Müstakimoğlu çevirisinde Mösyö Amarante olarak adlandırılan bu karakter, orijinal eserde Mösyö Ames Picon olarak tanıtılıyor. Bu karakterin kimin üzerinden modellendiğini çıkaramayanlar olduysa, bir ipucu daha verelim:

… “O halde vaziyeti bilmiyorsunuz.” diye başlayacak oldum.
Derhal sözümü kesti: ”Sizin bildiklerinizin hepsini, hatta biraz daha fazlasını biliyorum dostum!” …

Mösyö Picon’un bu Hercule Poirot tavırlarının kitap boyunca okuyucu için sonsuz bir eğlence olduğunu söylemek gerek. Poirot’nun tevazudan epey uzak özgüveni birden sivriliveriyor kurgunun akışında. Lord Peter ile Poirot suretlerinin kapışması için bir iddia kuponu dolduracak oluyoruz ki; hikâyeye katılan üçüncü dedektifimiz de kendi iddiasını ortaya koyuyor:

… Sabah Lord Simon’la şüphe altında olanlardan üçünü görmüştüm ve Lord Simon nazariyesinin tamamlanmış olduğunu söylemişti. Öğleden sonra Mösyö Amarante’yle şüphelilerden ikisini görmüştüm. O da meseleyi hallettiğini söylemişti. Simdi Monsenyör Smith’in de bu iki adama bakarken aynı şeyi düşündüğünü biliyordum…

“Monsenyör” unvanının Katolik Kilisesi’nde belli seviyedeki din adamlarına verildiği bilgisini verelim. Her yeni dedektifimizin dönemin polisiye karakterlerinden uyarlandığını artık öğrendik ya; Monsenyör Smith’e modellik eden Altın Çağ’ın en ünlü rahip dedektifi Peder Brown’u da hemen tanıyoruz tabii.

Dorothy L. Sayers, Agatha Christie ve G. K. Chesterton birbirleriyle yarışıyor! Kim kazanacak? Katili kim bulacak?

Yukarı Kattaki Çığlık için yazımızın girişindeki alıntı: “Belki de bu güne kadar yazılmış en olağandışı polisiye…” yabancı bir kitap sitesinden yapıldı. Gerçekten de polisiye antolojileri bu kitabı “polisiye parodisi” olarak adlandırıyor ve polisiye tarihinde özel bir yere koyuyor. Kitap, döneminin en ünlü yazarlarının en ünlü dedektiflerini, isimlerinin dilbilimsel benzerliğine kadar yeniden yaratıyor, birbirine kırdırtıyor. Daha da önemlisi; bunu kör kör parmağım gözüne yapmadan, geleneklerden sapmadan, olağan bir kapalı-oda gizemi içerisinde başarıyor. Yani olağan görünerek olağanüstüyü gerçekleştirebiliyor.

Parodi ise kitabın sonunda zirveye çıkıyor: Ünlü dedektiflerimizin üçü de okuyucuyu şaşırtacak giriftlikte ancak sorgulanmayacak sağlamlıkta mantıklar geliştirmişler elbette. Nazariyeler tek tek açıklanıyor. İnce düşünülmüş, detaylı gözlemlere dayanan, “gri hücrelerin” performansını maksimize eden çözümler bunlar. Önce Lord Simon, sonra Mösyö Picon, en son da Monsenyör Smith çözüyorlar olayı. Bu arada birbirlerinin teorilerini de çürütmekten geri durmuyorlar. Tüm bunlar olurken Çavuş Beef horlanmış bir halde arkada oturuyor ve ısrarla “Ben kimin yaptığını biliyorum!” diyor.

… Thurston üzüntü ile: “Demek, katilin kim olduğu hâlâ anlaşılamadı.” dedi.
Williams biraz şaşkın komisere dönerek sordu: “Beef, sizin bu husustaki fikriniz nedir?”
Komiser Beef hafiyelere bakarak: “Ben efendiler gibi zeki değilim.” dedi. “Güzel hikâyeler icat etmesini, güzel sözler söylemesini beceremem! Doğrusu kendilerini hayranlık içinde dinledim. Bugünü hiç unutamayacağım.”
Williams: “Şimdi onları bırakın da katili bulmağa çalışın!” dedi.
Beef, “Ha, evet, unutuyordum.” dedi. “Ben katilin kim olduğunu biliyorum. Fakat dünyada böyle hikâyeler anlatmasını beceremem.”
“Katilin kim olduğunu keşfettiğinizi çoktan beri söylüyorsunuz.” dedim. “Bize nazariyelerinizi anlatın.”
“Benim nazariyem yok.” dedi. “Bildiğim şey gayet basittir. Sizi hayal inkisarına uğratmaktan korkuyorum.” …

Sıradan bir kasaba polisi, polisiye dünyasının en ünlü üç dedektifini alt edebilir mi? Çavuş Beef ediyor! Meğerse Çavuş Beef kitabın başından beri “Katilin kim olduğunu biliyorum.” derken ciddi imiş. Ortaya o kadar basit bir çözüm koyuyor ki; meşhur dedektiflerimizin nazariyelerinin nasıl fanteziye kaçtığını tüm çıplaklığıyla seriveriyor önümüze. İşte bu noktada Rupert Croft-Cooke tüm bu dedektiflerle ve yazarlarıyla açıkça dalga geçiyor.

Peki, bizim Çavuş, dünyanın en ünlü beyinlerinin ulaşamadığı çözüme nasıl bu kadar kolay ulaşıyor dersiniz? Buyurun, kendisinden dinleyelim:

… “Görüyorsunuz ya iş ne kadar basit!”
Dehşet içinde bu izahatın ne kadar makul olduğunu düşünüyordum. “Fakat Beef, delilleriniz var mı?” diye sordum.
“Delillerim mi? Sürü ile. Biliyor musunuz bunu nasıl keşfettim? Kan lekelerini muayene ederek. Bu efendiler gibi nazariyeler yürütemem! Fakat meslekte bize birçok şeyler öğretirler. İlk olarak da kan lekelerini muayene etmesini öğretirler.”…

Polisiye parodisi olmasının yanı sıra, Yukarı Kattaki Çığlık belki de dünya polisiye tarihinde somut delillerin ve kriminal analizin süper-nazariyelere baskın çıktığı ilk roman!

… Görüyorsunuz ya efendiler. Ben alelade bir polisim ve malum, muayyen yollar üzerinde hareket ederim. Kan ve mürekkep lekelerini gördükten sonra o gece hepinizin elbiselerinizi muayene ettim…

Rupert Croft-Cooke bugün CSI benzeri dizilerin mantar gibi türediğini, her iki üniversiteliden birinin gönlünde Adli Tıp Kurumu’na iş başvurusunda bulunmak yattığını bilseydi ne derdi acaba? Hayatta olsaydı sormak isterdim.

… Mösyö Amarante ayağa kalkarak elini uzattı ve: “Komiser efendi bu meselede büyük bir zekâ ve dirayet gösterdiniz. Sizi tebrik ederim.” dedi.
Lord Simon da takdirkâr bir iki kelime mırıldandı.
Beef tevazu ile, “Bu takdirleri hak ettiğimi zannetmiyorum.” dedi. “Ben sadece aldığım talimata göre hareket ettim. Kan lekelerine dikkatli bir göz attım. Üst tarafı kendi kendine geldi. Sizlere söylemiştim zaten bu iş sizin için fazla basittir diye.”

Ezkaza Yukarı Kattaki Çığlık kütüphanenizde bulunuyorsa; bilin ki, elinizdeki kitap polisiye edebiyatı tarihinin son derece nadide ve o derecede de nadir mihenk taşlarından birisidir. Aman diyeyim, sakın atmayın, satmayın! Çünkü o belki de bugüne kadar yazılmış en olağandışı polisiyedir…

Yukarı Kattaki Çığlık (Case for Three Detectives, 1936) / Leo Bruce , Çev: Nuriye Müstakimoğlu

Gizli Kapı / Nakili: Kemaleddin

[Kitaphane-i Sudi] nin Meraklı Romanlarından:4

Gizli Kapı

Günümüz Türkçe’sine Çeviri: AYŞE ÇELEBİOĞLU

Nakil:Kemaleddin / İlk Tab’ı / Sahibi ve Naşiri: Kitabhane-i Sudi

İstanbul Bab-ı Âli Caddesi, 1340, Orhaniye Matbaası

Cinairoman.com için Osmanlıca aslından günümüz Türkçe’sine Ayşe ÇELEBİOĞLU tarafından çevrildi. Okurlarımıza yabancı geleceğini düşündüğümüz kelimeler, fare ile üzerlerine gelindiğinde güncel karşılığı gözükecek şekilde düzenlendi.

1. Esrarengiz Bir Ğaybubet

Uzun bir mâzi ile âlâkadar olan zâbıta mesleğimde bu vaka kadar garip ve esrarengiz diğer bir vakaya tesâdüf etmedim..Aradan pek çok zaman geçmemekle beraber bidâyeten benim gibi fevkâlade merak ve heyecan içinde kalan ve sonra esrarın hallini müteakip fazla tafsilât verilmeyerek ihmâl edilen efkârı umumiye bu vakayı arz etmeği muvâfık buldum.

13.. senesi bir nisan sabahı .. daha henüz yataktan kalkmış..kahvaltımı etmek için yemek masamın başına oturmuştum. Birden kapının zili acîl acîl çalındı. İkamet ettiğim mahal şehrin gürültü ve patırtısından uzak.. sakin bir semt de bulunduğundan böyle sabah beni ziyarete gelecek bir kimsenin mevcudiyetinden haberdar değilim. Hizmetçi kapıyı açmaya giderken zihnen kapıyı çalanın kim olduğunu düşünüyordum. Beş dakika sonra odama polis müdüriyeti sivil taharri kısmı memurlarından tanıdığım bir zat girdi.

– Af edersiniz Kâmil Bey! Dedi. Sizi erken erken tasdî’ ettim. Fakat mazurum. Müdür-ü Umumî bu gece dairede kaldı ve sabahleyin erken zatı âlinizi istedi.

– Gece dairede mi kaldı? Niçin, bir şey mi oldu?

– Vallahi bilmem .. Fakat zannederim ki bir vaka, esrarengiz bir şey olmuş, her ne kadar meseleyi gizli tutuyorlarsa da yine hissediliyor.

– Ne gibi bir vaka?

– Malum değil.. birisi galiba ölmüş.. Yoksa maruf şahsiyetlerden biri mi katl edilmiş. Velhâsıl mühim..Yalnız müdür-ü umuminin
malumatı var.Bu mesele için sizi istedi.

– Pekâla..şimdi hazırlanayım.. Beraber gideriz. Siz bir çay içinceye kadar ben hemen gelirim…

Taharri memurunu odada bırakarak giyinmeğe gittim. Bir ciharının sonra beraber evden çıkmış müdüriyeti umumiye doğru gitmeye başlamıştık. Çağrıldığım mesele hakkında yol arkadaşımdan fazla izahat almak mümkün olmadı. Çünkü bir şey bilmiyordu. Vakayı ancak polis müdürü umumisi ile yalnız kaldığımız zaman O’nun lisanından öğrendim. Şundan ibaretti:

“Uzun zamandan beri İstanbul’da tiyatro telifatı ile maruf Hasan Şevki Beyin yine muharrirelikle müştehir zevcesi Enise Şevki Hanım esrarengiz
bir surette ortadan kaybolmuştur. Enise Şevki Hanım dört aydan beri zevci Hasan Şevki Beyden ayrı bir hayat yaşamakta idi.Buna sebep de tiyatro müellifinin, İtalya’dan gelme varyete tiyatro hissesinde.. bir İtalyan artisti ile münasebette bulunması ve bu artist ile beraber yaşayarak evine hiç uğramamasıdır.. Enise Hanım nihayet bu ayrı hayattan ve zevcinin başka bir kadını sevmesinden dolayı ayrılmağa karar veriyor.

Tâlâk muamelesini yapmak üzere ahbaplarından  dava vekili Hüsnü Rıza Beyin yazıhanesine gidiyor, ve bu yazıhaneden kayboluyor, nasıl? Muamma..

Dava vekili Hüsnü Rıza Beyin yazıhanesi Beyoğlu’nda bir apartmanın ikinci katında üç odadan ibarettir. Odalar iç içe olup yalnız bir medhili  vardır. Nihayetteki oda dava vekilinindir. Ortadaki kabul salonu ve başta ki de kâtip odasıdır.

Enise Hanım kâtipler tarafından istikbal edilmiş ve ortadaki intizar salonuna idhal olunmuş dava vekili biraz meşgul bulunduğundan Enise
Hanıma yarım saat kadar beklemesi rica edilmiş. Yarım saat sonra odaya giren kâtipler, Enise Hanımı bulamamışlar. Enise Hanımın bulunmaması değil, nereye gitmiş olması merakı mucip olmuş.

Çünkü çıkmak için mutlaka kâtiplerin bulunduğu odadan geçmek icap etmekte imiş. Kâtipler zâirenin odadan geçmediğini mütefavan beyan etmişler. Dava vekili de görmediğini söylüyormuş. Enise Hanım maruf bir muharrire olduğundan bu vakanın şüyûundan korkulmuş. Muamma hâl oluncaya kadar kimseye bir şey söylenmemesi kararlaşmış işte polis müdürü umumisinin Kâmil Beye verdiği izahat.

Bu izahatı müteakiben de bir rica:

– Kâmil Bey! Bu mesele polisi tamamen şaşırtmıştır. Hiç böyle bir vakaya, şimdiye kadar tesadüf etmedik. Zan ederim bütün cihan polis heyeti de buna meşaye bir esrar karşısında bulunmamıştır. Binaen aleyh zat-ı âlinizin dirayetine müracaata ve bu meseleyi hal için tavassutunuzu ricaya karar verdim.

Mesele, polis müdürünün anlattığına göre garip ve esrarengiz idi. Ne Enise Hanımı ne de Hasan Şevki Beyi tanımıyorum. Mamafih isimlerini herkes gibi ben de işitmiş hatta tiyatro müellifinin bir iki eserini de seyretmiştim. Müdürü Umuminin teklifini kabul ile hanımın adresini pek çabuk buldum. Ve doğruca evine gittim. İhtiyar bir hizmetçi kapıyı açtı. Beni yukarı katta bir salona çıkardı. Kendisine polis memuru olduğumu ve bütün hizmetçileri hanımlarının ğaybubeti meselesinden dolayı isticvab edeceğimi söyledim.

Beş dakika sonra dört kadından ibaret hizmetçiler karşımda bulunurlardı. Biçarelerin bütün gece ağlamaktan gözleri şişmişti.

Hanımlarını çok sevdiklerini, dünden beri avdet etmediğinden dolayı merak ederek geceyi tamamen beklemek ve ağlamakla geçirdiklerini sûzişli bir lisanla anlattılar.

-Kuzum Beyefendi.. hanımefendiyi bulunuz.İnşallah bir şey olmamıştır.Zavallı hanımefendi.. kimseye de bir fenalık yapmamıştı bilseniz nasıl iyi bir kadın idi.

Tekrar dört kadın, bu kesin sesle hüngür hüngür ağlamaya başladılar:

-Durun.. öyle ağlamakla benim işimi tehir etmeyiniz..dedim. Size soracağım suallere doğru cevap veriniz. İşittiğime göre Enise hanımın zevci ile arası açılmış.

– Evet

– Ne zamandan beri?

– Şöyle böyle iki üç ay var.

– Bu müddet zarfında Enise Hanım yalnız mı yaşadı?

– Evet… Tamamen yalnız.

– Hasan Şevki Bey eve hiç gelmedi mi?

– Hayır..hiç gelmedi.

– Araları niçin açıldı.

– Beyefendi Beyoğlu’nda bir tiyatro kadını sevmiş.O’nun yanına gitmiş..Zavallı hanımefendi..kendisinin üstüne pis bir karıyı kocasının sevmesine tahammül edemiyordu.

– Peki..bir sual daha soracağım .Lâkin iyi ve doğru cevap veriniz.Enise Hanım! Tabii zevci ile arası açıldıktan sonra başka kimse ile görüştü mü? Açık söyleyeyim âşığı var mıydı?

– Ne diyorsunuz beyefendi anlaşılan siz daha hanımefendiyi tanımıyorsunuz. O tam manasıyla namuslu bir kadındır aşk meşk gibi şeyleri bilmez, aklından bile geçirmez hem zevci Şevki Beyi çok sever. Beyefendi başkasıyla eğlenirken biçare hanımefendi evde hep O’nu düşünerek..   Mütemâdiyen ismini söyleyerek ağlıyordu. O kadar teselli için çalıştık fayda vermedi, nihayet, o kaltağın resmini her gün gazetede göre göre müteessir oldu. Asabileşti ve ayrılmağa karar vererek dün dava vekiline gitti.Gidiş o gidiş..bir daha da gözükmedi. Ah o kaltak tiyatrocu karı ah..bari ahım şahım bir şey olsa.. Beyefendi de de ne pis bir mide varmış.

– Peki Enise Hanım daha mı güzeldi?

– Enise Hanım güzel de söz mü? Âdeta bir melekti. Bakın size bir resmini göstereyim. Hizmetçi koşarak odadan çıktı. İki dakika sonra elinde bir fotoğrafla geldi. Resim hakikat de çok güzel. Müstesna Melahatda bir kadını mesrurdu. Bir insanın bu resim gibi zevcesi olduktan sonra artık gözünün dışarıda olmasına hayret ettim. Bilhassa İtalyan aktrisini Rozamya’nın resmini ve kendisini ben de görmüştüm. O’nun ile Enise Hanımın resmi arasında güzellik itibariyle bir nispet aramak bile abesdi.

Netice itibariyle Enise Hanımın evinden fazla bir şey öğrenemeyeceğime kanaat getirerek ayrıldım. Zavallı hizmetçiler gözyaşları ile beni teşyi ve bir an evvel hanımlarının bulunmasını rica ettiler.

2. Gizli Kapı

Enise Hanımın evinden çıktıktan sonra doğru bir lokantaya gittim.Karnımı iyice doyurdum.Bir kahvede mutadım olan nargilemi içerek düşünmeğe başladım:Acaba bir cinayet karşısında mı bulunuyordum..yoksa Enise Hanım ortadan tehcir ederek mi kaybolmuştu? Bütün düşüncelerim.. bütün nazariyelerim hep iflas ediyor.. bir türlü karar veremiyordum.Mâmafih daha henüz dava vekilini görmemiş..Enise Hanımın tağyib ettiği mahalde tetkikatımı yapmamıştım. Nargilemi içtikten, dimağımı topladıktan sonra tramvaya atlayarak Beyoğlu’na çıktım. Dava vekilinin yazıhanesine gittim. Hüsnü Rıza Bey öğle yemeğine çıkmış, daha gelmemişti kâtip odasında kâtipler konuşuyorlardı hüviyetimi bildirmeden dava vekilini göreceğimi söyledim: Ve intizar odasına, esrarengiz odaya girerek beklemeye başladım. Aynı zamanda da yanımdaki odadan kâtiplerin konuşmalarını dinliyordum. Kâtipler aralarında şöyle konuşuyorlardı:

– Ben bu meseleye bir türlü akıl erdiremedim vesselam.

– Yalnız sen mi? Polis bile hayret etti.

– Susunuz! Hızlı konuşmayınız. Biliyorsunuz ya. Bu vaka gizli tutuluyor.

– Budala sen de ..dünyada gizli ne kalır. Yarın öbür gün bütün İstanbul’un haberi olur.

– Peki ama.. bu kadın uçmadı ya.. nereye gitti sakın buradan geçmiş olmasın. Belki biz meşgul idik de göremedik.

– Haydi sen meşguldün ya ben,ya Fahri?..bizim bir işimiz yoktu.Boyuna çene yarıştırdıktı.

– O hâlde muhakkak patronun odasına geçti ve patronda O’nu bir tarafa sakladı. Biz gittikten sonra da gizlice çıkardı.

– Çocuk olma.. Patronun karısının ne kadar kıskanç olduğunu biliyorsun. Bir duyacak olursa kıyameti koparır. Rıza Bey de bunu bildiği için hiç öyle şey yapar mı?

– O hâlde ne oldu?. Nereye gitti?

– Mutlaka perilere karışmıştır..

Bu son fariza üzerine kâtipler kalın sesleri ile bir kahkaha salıverirlerken birden sustular.

Kapı açılmış.. Dava vekili Hüsnü Rıza Bey, şişman karnı..sert ve ciddi siması ile gözükmüştü. İntizar odasından geçerken yanına yaklaştım. Hüviyetimi usulca kulağına söyleyerek kendisini odasına takip ettim. Yalnız kalınca:

– Şu mesele için değil mi?

Diye sordu.

– Evet!. Dedim.

– Vallahi azizim, adeta şaşkın gibiyim. Enise Hanım ve zevci Hasan Şevki beyi iyi tanırım. Bu esrarengiz ğaybubete doğrusu hiç aklım ermiyor. Hem de düşününüz tam zevcini o aktris kadından soğutmaya ve zevcesi ile barışmak hususunda ikna etmeğe muvafık olduğum bir sırada…

– Rica ederim Rıza Bey! Meseleyi bana bir kere anlatır mısınız?

-Bir kere değil ..on kere anlatayım..

Polis Müdürünün bana anlattığı vakayı ikinci defa aynen dava vekilinden de işittim sordum:

– İntizar odasını tetkik etmek istiyorum.

– Buyurunuz..beraber tetkik edelim.

– Hayır. Bu müsâdeyi yalnız bana vereceksiniz. Odaya kimsenin girmemesi için emir veriniz.

– Baş üstüne..Mamafih intizar odasında bir şey bulabileceğinizi zan etmiyorum.Bir kere başka kapısı yok.Daha sonra acaba saklanmış mı diye bütün kanepelerin, masaların, hatta halının altına baktık. Bu vaka budalalıktı. Çünkü halının altına bir insanın saklanmış olması imkânsızdı. Fakat şaşkınlıktan bunu da yaptık..yok..yok..yok..

Dava vekilini teanni ve telaş içinde terk ederek intizar odasına geçtim. Her tarafı tetkik ettim.. Bir şey bulamadım. Sıra duvarlara geldi. Duvarlar aynı renkte duvar kağıdı ile kaplı idi.. Köşede bir gardrob duruyordu. Bu gardrobu güçlükle yerinden oynattım. Arkasına isabet eden duvar, yine kâğıtlanmıştı.

Ben de yavaş yavaş kâtiplerin faraziyesine ..yani Enise Hanımın periler arasına katıldığına ve bu suretle ortadan kaybolduğuna inanmak üzere idim ki..birden gözüme duvarı ..kaplayan kâğıdın bir mahallinin boydan boya..bıçak ile çizilmiş gibi kesilmiş olduğunu gördüm. Bu nazari  dikkatimi celb etti. Gizli bir kapının mevcud olması ihtimalini düşünerek elimi kâğıdın yırtık kısımları üzerinden dolaştırmaya başladım. Bir  tahtaya gelince parmağımın altında sert, düğme gibi bir cisim gördüm hemen bastım. O anda .. duvardan ..bir kişi geçebilecek cesamette bir kapı açıldı.Muammayı halle muvafık olmuştum. Kapıdan başımı uzatınca boş..bomboş bir oda gördüm.Bu oda dava vekilinin işgal ettiği apartmanın yanındaki apartmana ait bir oda idi.Hemen gizli kapıyı kapadım.Gardrobu yerine koydum. Dava vekiline maalesef bir şey bulamadığımı söyleyerek ve veda ederek ayrıldım.

3. Yandaki Apartman

Dava vekili Hüsnü Rıza Beyin yazıhanesinden çıkar çıkmaz Yandaki apartmanı tetkike başladım.Bu..üç katlı dar bir apartman çehresi arz ediyordu.Kapısının “Kiralık mobilyalı,mobilyasız odalar” ilanı asılmıştı. Fakat bu ilana lüzum kalmamış olmalı ki koparılmak istenmiş, lakin ilan kuvvetli yapıştırılmış olduğundan bir kısmı kapı üzerinde kalmıştı. Apartmanın oda oda kiraya verilmekte olduğunu anladım. Kimin tarafından tutulduğunu karşıdaki bakkala sordum. Madam Anastasyas isminde bir kadın olduğunu öğrendim. Hemen apartmanın kapısını çaldım. Karşıma koca karınlı, kolları sıvalı bir kadın çıktı.

– Madam Anastasyas’ı görmek istiyorum.

– Buyurunuz benim.

– Ya.. beni size arkadaşlardan biri gönderdi. Kiralık odalarınız varmış. Görmek istiyorum.

– Mobilyalı mı mobilyasız mı?

– Mobilyasız..

– Maalesef hâli hazırda mobilyasız boş odam yok. Mamafih birkaç gün sabır ederseniz olur.

– Canım ufak falan olsun ehemmiyeti yok. Siz isterseniz bulursunuz.

– Hani yok derken hiçte yok değil ama… Nasıl söyleyeyim bir oda var. İki ay evvel bir zat geldi kiraladı. Kirasını da peşin verdi. O zamandan beri taşındığı yok birkaç gün daha sabır edeceğim, eğer gelmezse başkasına kiralayacağım.

– Bu odayı tutan kimdi?

– Kim olduğunu bilmiyorum. Otuz beş kırk yaşlarında kadar tahmin edilen bir adam.

– Hiç mi gelmedi.

– Hiç geldiğini görmedim yalnız dün ben burada yok iken gelmiş. Odasına çıkmış boş odada ne yapmış kimse bilmiyor. Geldiğini diğer kiracılar görmüşler. Asıl garip olan cihet, yalnız gelmiş ve bir kadınla beraber çıkmış. Bu kadın nasıl girmiş? Girerken kimse görmemiş. Eğer ben burada olsaydım odada oturup oturmayacağınısorup anlardım. Bakalım birkaç gün sonra gelir bekleyiniz…

– Bu adamı müşterilerinizden kim görmüş?

– Hepsi..fakat şimdi görenler iştedirler, yalnız madam Eleni burada..

– Peki.. Odayı görebilir miyim?

– Hay hay .. İşte anahtarı. İkinci katta sağ tarafta üçüncü kapı.

Merdivenleri dörder dörder çıkarak ikinci kata vasıl oldum ve sağ taraftaki üçüncü kapıyı açtım. Kendimi orta cesamette boş bir odada buldum.  Odaya girer girmez nazarı dikkatime ilk çarpan nokta duvarları oldu. Bu odanın duvarları tıpkı dava vekilinin odasının duvarları gibi aynı renk aynı cins duvar kâğıdı ile kâğıtlanmıştı. Ve tam intizar salonunun yanında. Ona bitişik idi gözümle hesaplayarak duvarı tetkike, elimle yoklamaya başladım. Burada aynı intizar odasında ki gibi yırtık yerini gördüm ve kolaylıkla düğmeyi bularak gizli kapıyı açtım…

Artık anlayacak kadar anlamıştım..

Hemen apartmandan çıktım. Doğru en yakın bir kırtasiye mağazasına giderek tiyatro muavini Hasan Şevki Beyin bir resmini aldım. Tiyatro muavini o kadar maruf bir şahsiyet idi ki resmi artist resimleri ile beraber hemen bütün kırtasiyecilerde bulunurdu. Elimde Şevki Beyin fotoğrafı, doğru Anastasyan’ın apartmanına girdim ve madam Eleni’ye gösterdim. Fotoğrafın.. Bir gün evvel yalnız gelen ve yanında bir kadınla çıkan adama tamamen meşabe olduğunu Eleni tasdik etti. Mesele gittikçe garabet peyda ediyordu. Evvelâ Enise Hanım zannedildiği gibi bir tuzağa düşürülmemişti. Saniyen Enise Hanım yine zannedildiği gibi katl edilmemişti, sağ bulunuyordu. Salisen dava vekilinin dairesinden ne suretle ğaybubet ettiği anlaşılmıştı. Vaka bunu şimdilik yalnız ben biliyordum. Rabien Enise Hanımı kaçıran zevci idi. Pek ala ama zevci zevcesini niçin kaçırmaya lüzum gördü? Evine serbestçe gidemez miydi? Daha sonra madem ki Enise Hanım zevcinden ihanet görmüş, O’ndan ayrılmak istiyordu. Bunun içinde dava vekilinin nezdine gelmişti. Zevcini kendi arzusu ile nasıl takip ederdi .. O’nun ile beraber niçin gitmişti?

Ve nihâyet, madem ki dava vekili Hüsnü Rıza Bey her iki tarafın müşterek dostu bulunuyordu Şevki Beyi ailesi ile barıştırmaya uğraşıyordu, bu vakadan , bu kaçırılmak hadisesinden niçin uzak tutulmuştu? Bütün bu mühim noktalara bir türlü cevap bulamıyordum.Çare ancak Hasan Şevki Beyi bulmakta.. muammanın hallini esrarın anahtarını O’nun lisanından öğrenmekte idi. Madam Eleni’ye ve Anastasyas’a teşekkür ettikten sonra apartmandan çıktım.Beyoğlu polis merkezinden yaptığım tahkikat bana Hasan Şevki Beyin hemen dâimâ Sarkal Romen’de kumar oynadığını öğrendi doğruca Sarkal Romen’e tevci ettim.

4. Sarkal Romen’de

Sarkal Romen.. Beyoğlu’nun en işlek bir caddesi olan Doğru Yol üzerinde.. büyük bir apartmanın orta kat salonunu işgal ediyordu. Burası adeta aristokratik bir hayatın meşhuruydu. Ara sıra dans suareleri olurdu fakat daima salon kumara mahsustu. Kapıcıya kartımı göstererek, kırmızı halı serili taş merdivenlerden çıktım. Salondan içeri girdim. Kapının önünde duran hizmetçiye- Hasan Şevki Bey burada mı? diye sordum.

– Burada efendim.. işte .. tâ nihayette pencerenin yanındaki kanepede yalnız başına oturuyor.

– Mersi.

Hafif adımlarla Şevki Beye yaklaştım. Selam vererek kendimi takdim ettim. Şevki Bey güler yüzlü, sevimli bir zattı. Beni gülerek karşıladı elimi sıktı yanında yer göstererek oturmaklığımı rica etti ve –

-Ne için beni görmek istediğinizi anladım.

dedi. Ziyaretiniz, zevcemin esrarengiz bir surette vuku bulan ğaybubeti ile alâkadar değil mi?

Şaşırdım .. Şevki Bey benden evvel davrandı.

– Hayret etmeyiniz .. dedi ilavem.. Bu saat bütün polisin zevcemi aramakla meşgul olduğunu biliyorum. Fakat boş yere yoruluyorlar. Zevcem herkes için belki kayıp olmuştur. Fakat benim için değil.. çünkü O’nu ben kaçırdım.

Şevki Beyin karşısında büsbütün cahil kalmamak için keşfimi gizli kapıyı ve fil-hakika Enise Hanımın zevci tarafından kaçırıldığını nasıl öğrendiğimi izah ettim. Bu izahattan sonra sözüme devamla.

– Ancak ..dedim. Doğrusunu söylemek lazım gelirse zevcenizi niçin kaçırdığınıza bir türlü aklım ermedi. Bunu izah ederseniz müteşekkir kalırım.

– Hây hây. Fakat anlattıktan sonra meselenin ehemmiyetini kavrayacak ve mahremiyetine hürmet edeceksiniz.

– Tabii

– Evvelâ..zevcem şimdi tamamen emin bir mahalde ve hâli sıhhattedir. Bir kılına bile hata gelmemiştir. Zevcemi niçin kaçırdım bu noktaya gelince son zamandaki hikayeyi hayatımı nakil etmekliğim lâzım.Dinleyiniz: Ailemle, evlendiğimizden beri aramızda büyük bir samimiyet vardı..birbirimizi balayında yaşayan gençler gibi severiz. Ve öyle zan ederim ki zevcem beni daha ziyade sever. Bu vaziyet karşısında benim bir metresle yaşamaklığıma hayret edersiniz. Hakkınız var insanın bazen dimağı duruyor.Muhakeme edemiyor idaresi elinden gidiyor, çiçek varken gübreyi tercih ediyor.Mamâfih bu hareketten pek az sonrada nedametgetiriyor.Ben şimdi zevceme karşı olan ihanetimden hem müteessir hem mahcup..hem nadimim. Enise’nin benimle ayrılmak istediğini duyunca aklım başımdan gitti. O’nu çok seviyordum. Fakat bir kere menhus aktrise yakalanmıştım: kaltak karı beni kendine bend etmişti. Sokağa yalnız çıkmaklığıma bile müsaade etmiyordu. Eğer zevcem ile beraber beni görecek olursa her ikimizi de öldüreceğini söylüyordu.

İtalya’nın cani, katil yetiştirmekle maruf Sicilya eyaletinden olması, bu tehdidini mevkii icraya koymak kabiliyetini ispata kâfiydi. Korktum. Kendim için değil zevcem için korktum.. Benim tedbirsiz hareketim yüzünden zavallı kadının tehlikeye maruz kaldığını düşünerek endişe ettim. Dün dava vekilini ziyarete geleceğini öğrendim. Hüsnü Rıza Beyin apartmanında vaktiyle Paris kokonalarından birisi oturmuştu. Bu kadın ile evlenmeden evvel münasebet peyda etmiştim. Parisli kokot yandaki apartmandan başka bir oda tutmuş ve kendi dairesi ile bu oda arasında duvarda gizli bir kapı açtırmıştı. Bu kapıyı icap ettikçe kullanır ve âşıklarını idare ederek birbirlerine tesadüf ettirmez ve böylece bütün dostlarının paralarını çekerdi.
Mamafih bu sırrını aramızda ki rabıtanın kuvvetine binâen yalnız bana açmıştı.

Hüsnü Rıza Bey bu apartmana taşındığı zaman gizli kapı aklıma geldi. Mamafih bu kapının mevcudiyetinden haberdar etmedim.

Belki lazım olur diye hemen yandaki apartmanın gizli kapıya malik mukabil odasını kiraladım. Ve dün bu kapıdan geçerek zevcemin önünde diz çöktüm. Hakikati kendisine olduğu gibi anlattım. Benimle beraber gelmeye razı oldu. İş de mesele bundan ibaret. Zevcem herkes için kaybolmuştur.. İtalyan aktrisi bu suretle zevcemi intikamına hedef edemeyecektir. Eğer oynadığım rolü öğrenirse emin olunuz hemen beni ve zevcemi öldürür. Bunun için sizden çok rica ederim. Bu meselenin Şuyuğ bulmamasına himmet ediniz.

Hasan Şevki Beyin tarzı hareketini muvafık bulmamakla beraber zavallı adama hak verdim. Kendisini bir tedbir ile aktrisin pençesinden kurtaracağımı vaat ettim. Tam bu sırada Serkalın garsonu telaşla yanımıza yaklaştı ve Hasan Şevki Beye: Beyefendi… Dedi. Şimdi varyete tiyatrosundan telefon ettiler. Matmazel “Rozamya” katledilmiş.. Sizi istiyorlar…

5. Rüzgar Eker Fırtına Biçer

Hasan Şevki Beyin yüzüne baktım. Tiyatro müellifinin simasında aktrisin ölümünden mütevellit tesir ile şerrinden kurtulmaktan mütevellit sevinç birbirine karışmıştı.

Nihayet.. işte kurtuldunuz..dedim.

Hiç cevap vermedi. Ayağa kalktı gözleri bir müddet daldı kaldı sonra garsonun getirdiği pardesüsünü giydikten sonra bana dediydi.

– İsterseniz beraber gidelim.

On dakika sonra varyete tiyatrosunda idik. Kapının önü ne olduğunu bilmeden tiyatrodan telaşla boşalan halk ile dolu idi. Kapının önünde bir polis içeriye halkın girmesine mâni oluyordu. Hüviyetimi bildirdim. İkimiz bila mâni tiyatroya girdik locaların arkasındaki yoldan sahneye dahil olduk burada aktrisler yarı çıplak vaziyetleri ile şaşkın şaşkın koşuşuyorlardı. Aktörler ise daha makyajlarını silmemişler grup grup toplanarak cinayete dair konuşuyorlardı. Matmazel Rozamya’nın locası önünde de bir polis ikame olunmuştu. Locaya girdik. Aktris bir şezlongun üzerine uzatılmıştı. Göğsünden ve boğazından iki derin yara açılmıştı. Akan kanlar etrafını göl haline getirmişti.

Hasan Şevki Bey müteessir nazarlarını aktrise dikti. Gözlerinden bir damla yaş aktı.

– Camı ben kırdım.. bu zavallı ödedi..

dedi. Cevap verdim.

– Müteessir olmayınız. Rozamya rüzgar ekmişti. İşte neticesi.. fırtına biçti. Fakat bu cinayet nasıl olmuş. Aktrisi kim soldurmuş?

Kapının önündeki polis izahat verdi:

– İkinci perdeden sonra aktris Rosamya locasına çekilmiş kostüm değiştirecekmiş. Tam bu sırada locadan içeriye başı şapkalı bir ecnebi girmiş. Aktrisi boğazından sıkarak yakalamış. Belinden bıçağını çekmiş. Ve öldürmüş. Elinde kanlı bıçakla kaçmaya başlamış.. Sahnede ki aktörler hemen yetişmişler ve katili yakalamışlar. Biz geldiğimiz zaman katili bağlanmış bulduk isticvab ettik. Cürmü itiraf etti matmazel diye bildiğimiz Rozamya madam imiş. Katil de kocası imiş. Dün İtalya’dan gelmiş. Kendisini yalnız bırakarak buraya kaçan karısından intikam almak için öldürmüş. Merkeze götürdük..

Hasan Şevki Beyin koluna girerek tiyatrodan çıkardım. Burada fazla kalmasını muvafık bulmadım. Yolda giderken:

– Fakat..dedim, feci bir vasıta ile öldü ama… Yine kendi hayat ve saadetinizi kurtardınız. Şimdi zevcenizi saklı tutmanıza hiçbir sebep kalmadı. Zannederim bir daha da böyle sergüzeştçe bir hayata atılmazsınız ve saadetinizin kıymetini bilirsiniz. Tiyatro müellifi içini çekti.

– Doğru söylüyorsunuz.. Dedi. Fakat acaba zevcem beni affeder mi?

Mesele artık hal olmuştu. Akşam geç vakte kadar Hasan Şevki Beyin yanında kaldım. Nihayet, müellifenin zevcesi yanına gitmek için isticalini görerek sordum:

– Şimdi zevceniz nerededir?

– Nişantaşı’nda .. Osman Bey civarında. Ferhat Bey apartmanındadır.

– Sizi fazla rahatsız etmeyeyim. Bana müsaade..

– Müsaade zatı âlinizin azizim. Yalnız ricamı nazarı dikkate alacağınızı ve bu mesele hakkında ifşaatta bulunmayacağınızı ümit edebilirim. Ancak müşterek dostumuz olan zavallı dava vekiline söyleyebilirsiniz.

– Hay hay.. Madem ki ortada bir vaka yoktur, mahrem kalabilir.

– Bir ricam.. İstirhamım daha var. Yarın sabah çayına bize teşrif ederseniz minnettar oluruz.

– Baş üstüne.

Elini sıkarak ayrıldım, bir arabaya atladım. Evime teveccüh ettim. Tam arabadan ineceğim sırada, kapımın önünde resmi bir polisin beklemekte olduğunu hayretle gördüm. Canım sıkıldı. Vakit geçti. Yorgundum da; polisin niçin beklediğini hissetmekle beraber yine sordum:

– Ne haber..hayrola..?

– Beyefendi.. üç saattir zatı âlinizi bekliyorum. Müdürü umumi bey sizi sordu.. gelir gelmez müdüriyete gelmenizi söyledi.

– Müdürü umumi hâlâ dairede mi?

– Evet.. Daha doğrusu zannederim. Çünkü beni buraya gönderirken be-heme-hâl bulup getirmekliğimi.. Ve bekleyeceğini söylemişti.

– Pek âla azizim.. her ne kadar yorgun isem de.. Yine gidelim tekrar arabaya bindim polis memurunu da yanıma alarak Müdüriyeti Umumiye ye yollandık.

Müdürü umuminin odasına girdiğim zaman O’nu sabırsızlıkla beni bekler buldum. Hemen koştu. Elimden tuttu.

-Ne haber? Nasıl oldu. Ne yaptın. Bir şey bulabildin mi?

diye üst üste sualler sormaya başladı. Ben lakayt.. ve sakin.. yavaş yavaş köşedeki koltuğa gittim. Oturdum. Tabakamdan bir sigara yakarak içmeye başladım. Müdürü umumi büsbütün sabırsızlandı:

-Fakat. Kâmil Bey… dedi. Zannederim siz meselenin ehemmiyetini unutuyorsunuz. Vaka pek mühim neticeler verebilir. Bizim başımıza ümit etmediğiniz işler açar. Meseleyi bunun için gizli tutmuştum fakat nasıl olmuş… Bilmem. Bu günkü Akşam Gazetesi bunu haber almış. Bakın okuyun.. ne yazıyor.. Uzattığı gazeteyi aldım. Gülerek şu satırları okudum. Acaba Doğru mu?..

“Bazı mahfilden sızan haberlere bakılırsa şehrimizin pek iyi tanıdığı muharrirelerinden Enise Şevki Hanım yirmi dört saatten beri ortadan kaybolmuştur.. Enise Hanım malum olduğu üzere maruf tiyatro müellifi Hasan Şevki Beyin refikasıdır. Bu ğaybubet vakasının ne dereceye kadar doğru olduğunu bilmiyoruz. Ancak polis müdüriyeti de yaptığımız tahkikat, müdüriyetin böyle bir şeyden haberi olmadığı teyit edilmektedir. Polis bu vakayı niçin gizliyor? Enise Hanıma ne oldu? Meselede en ziyade alakadar olan zevci Hasan Şevki Bey niçin sükut ediyor? Bu akşam bu sualleri soruyoruz. Eğer yarın hâdisat veya polis müdürü bu suallere bir cevap vermezse ve zabıta hâlâ meseleye vakıf olmadığını iddiada ısrar eylerse verilecek kararı efkârı umumiyeye bırakıyoruz.

Karilerimize Enise Şevki Hanımın müstesna bir Melahat ta olduğunu söylersek yürütecekleri muhakemeye belki yardımı olur?..”

Gazeteyi müdürü umumiye uzattım.

– Gördünüz mü azizim..

Dedi ne haltlar yazmış.

– Dert yok. Yazsın.. Yarın tekzip eder.

– Ne gibi?

– Mesele halloldu.

– Enise hanımı buldunuz mu?

– Evet. Tamamen hâli sıhhattedir. Esasen kaybolmamış ki.

– Nasıl kaybolmamış. Aklınızı mı kaybettiniz azizim sabahtan beri niçin uğraşıyoruz.

– Meselede bir yanlışlık var..o kadar, Enise Hanım evinden çıkmış. Tâlak için görüşmek üzere dava vekiline gitmiş. Dava vekilinin meşgul olduğunu kâtip söyleyince beklemekten vazgeçmiş ve çıkıp gitmiş. Ancak kâtip yanılarak Enise Hanımı intizar odasına götürdüğünü zannetmiş..

İşte mesele.

– Peki. Şimdi Enise Hanım nerede? Niçin evine avdet etmemiş

– Şimdi Enise Hanım zevcinin yanındadır. Dava vekilinin yanından çıkınca.. Kapının önünde zevcine rast gelmiş. Zevci Hasan Şevki Bey de o esnada müşterek dostları olan dava vekilini ziyarete ve zevcesiyle arasını bulmak için ricaya geliyormuş. Dargın olan zevc ve zevce
karşılaşınca, bir müddet şaşırmışlar sonra Enise Hanım zevcini sevdiği için, O’nun serdettiği mazeretleri kabul etmiş, barışmışlar ve barışmaları şerefine geceyi Beyoğlu’nda geçirmeye karar vermişler. Bu sebepten de Enise Hanım evine avdet etmemiş.

Ani olarak uydurduğum bu yalanı kendim de beğendim… Polis müdürü can sıkıntısından anlaşılmaz bir küfür savurdu kendisine verdiğim sigarayı dişleri arasında sıkarak yaktı bir müddet sükuttan sonra:

-Peki. Dedi teşekkür ederim. Aslı olmayan bir vaka için siz de yoruldunuz, biz de..

Müdüriyetten çıktım. Tam kapının önünde arabama bineceğim sırada telaşla dava vekilinin geldiğini gördüm. Zavallı adam muhakkak
malumat almak için geliyordu. Yanıma çağırdım beni görünce:

– Nasıl! dedi bir haber var mı?

– Evet.

– Bulundu mu?

– Ne olmuş kim kaçırmış?

– Sevdiği biri kaçırmış.. Avukat gözlerini açtı.

– İmkânı yok. Ben Enise Hanımı tanırım. Zevcinden başka kimseyi sevmez.

– Ben de aksini iddia etmedim ki.

– Yani…

– Enise Hanımı zevci Hasan Şevki Bey kaçırmış.

– Nereden?

– Sizin daireden. İntizar odasından. Bunu size anlatan müşterek dostu olduğunuz için söylüyorum.

– Fakat azizim.. Benim daireme Hasan Şevki Bey dün gelmedi ki zevcesini kaçırsın.

Dava vekili de benim oturduğum semte yakın bir mahallede ikamet ettiğinden kendisini arabama davet ettim.

– Buyurun.. Dedim. Artık müdürü umumiyi ve görmenize lüzum kalmadı. Arabada size vakadaki muammayı anlatırım.

Hüsnü Rıza Bey, dairesinde gizli bir kapının mevcudiyetini öğrenir öğrenmez gözlerini açtı ve:

– Muhakkak yarın bu kapıyı taşla ördürürüm. Benim o kadar mühim evrakım var. Demek haberim olmadan birisi.. Bu gizlenen
kapıdan geçerek hepsini alabilecek. Ben ise.. Yazıhanemi tamamen emin zannediyordum. Gördünüz mü bir kere?..

Ertesi gün dava vekili Hüsnü Rıza Beyle beraber Hasan Şevki Beyin çay davetine icabet ettiğim zaman Enise Hanımın yüzünden zevcine karşı af ve muhabbet, Şevki Beyin simasında da zevcesine karşı vaat-i sadakat ve saadet izlerini bariz olarak gördüm.

Ankara Ekspresi – Esat Mahmut Karakurt / A. Ömer Türkeş

“Ankara Ekspresi”, 1946 yılında, II. Paylaşım savaşının hemen ardından yayınlanmış. Yazarın, savaş yılları Türkiye’sindeki bir casusluk öyküsünü  işlediğini görüyoruz. Türk ordusunun gözüpek istihbarat subaylarından Binbaşı Seyfi ile, Alman ajanları arasında İstanbul-Ankara hattında geçen bir casusluk öyküsü bu. Dönemin güçlü devleti Almanya, Türkiye’yi de istila etmek istemektedir. Bu amaçla, aralarında çok güzel bir kadın olan Frolein Hilda’nın da bulunduğu en gözde elemanlarıyla İstanbul’a gelirler. Harekatın başlama parolası “Ankara Ekspresi”dir. Öykünün sonunu tahmin etmişsinizdir herhalde; kahraman Türk binbaşısı Seyfi oyunlarını bozar, Hilda’yı da çekip alır  Nazilerin elinden.

Bildik, hamasi bir öyküsü var romanın. Bildikliği, belki de bu minval üzerine kurulu filmlerden geliyor. Kendisi de aynı adlı iki filme senaryo teşkil etmiş “Ankara Ekspresi”nin 1972 yılında çekilen versiyonunda, başrollerde Ediz Hun, Filiz Akın, Kadir İnanır ve  efsanevi kötülerimizden Atıf Kaptan oynamış, çok iyi de gişe yapmıştı. Popüler romana gücünü veren de, işte bu kitle sevgisi oluyor. Karakurt’un romanlarının her zaman çok baskı yapıp çok sattığını biliyoruz. Elimdeki kitap da, “Ankara Ekspresi”nin 1982 yılında yapılan 4.basımından.

Esat Mahmut Karakurt’un yazdığı yıllarda, romancılığımızın birkaç koldan ilerlediği görülür. Bir yanda milli edebiyat akımı temsilcilerinin, bir yanda toplumcu çizgideki yazarların ve  son olarak aşk/macera temalarını işleyen romancılarımızın ard arda eserler verdiği bu dönemde, onun tercihi, cumhuriyet ideolojisine uygun aşk ve macera öyküleri yazmak olmuştu. “Ankara Ekspresi”, yokluklar ve baskılarla dolu bir tarihe denk düşmekle birlikte, romana yansıyan yalnızca, Türklerin “inatçı, cesur, şerefine düşkün bir millet” oluşudur. Alman yetkililerin Türk hükümeti ile ilgili yorumlarıyla da, yazar, milli şefe hürmetlerini ve bağlılığını bildirmektedir sanki. Daha bir çok sevimsiz ayrıntı bulunabilir, ama popüler romanlardan sızan gerici ideolojilerin apaçıklığı, bu metin ile ilgili diğer motifleri ele almayı gereksiz kılıyor.

“Ankara Ekspresi”ni önemli kılan, onun, eli yüzü düzgün ilk Türk casusluk romanı olmasında. Bilindiği gibi, tarihi I.Paylaşım savaşı öncesine dek uzanan casusluk romanları, gerçek hüviyetini II.savaş yıllarında Eric Ambler’le birlikte bulmuştu. E.M.Karakurt’un yazışında o metinlerin ne kadar önemi var bilemiyorum, ama, milli duyguları, macera, aşk ve erotizmi öne çıkarmasına rağmen, -hiç değilse Osman Aysu’da olduğu kadarlık- bir casusluk  öyküsü de yansıyor romandan. Metin içindeki erotizm, o dönemler için cesur görünebilir. Ancak, Reşat Enis gibi toplumcu çizgideki yazarların, Peyami Safa gibi milli edebiyatçıların, ya da Kozanoğlu’nun başını çektiği popüler tarihi romancıların daha önce aştıkları bir sınırdadır onun erotizmi.

Metnin içeriğinden ve tarihinden çıkıp, anlatım özelliklerine ve diline geldiğimizde, üzerinde daha keyile konuşulacak bir alana girmiş oluyoruz. Çünkü, Esat Mahmut Karakurt, Kerime Nadir’e taş çıkartacak kadar abartılı tasvirlerle kurar anlatısını. Öykünün hiç önemi yoktur aslında, her şey dilsel güzellik içindir. Sonbahar mevsiminde bir İstanbul gecesini; “bütün bu işikların pırıltısından, bütün bu gökyüzünü dolduran bulutların renginden ve ağaçların çiçeklerinden daha tatlı, daha pembe bir duman tabakası altında, son bir güneş hüzmesiyle sararmağa, solmağa başlayan güzel İstanbul; barlarında, otellerinde, kulüplerinde ve sokaklarında cereyan eden bütün bu esrarengiz şeylerden tamamiyle bihaber, yeniden mesut bir gece yaşamak üzere, kendini ağır ağır Haliç’in karanlıklarına bırakıyor” diye resmederken, Başkentimizi de; “sağdan ve soldan gelen rüzgarları, denizlerin ve dağların gönderdiği fırtınaları, kalesinin granit kayalıkları üzerinde söndürerek, kuvvetinden emin, temkinli bir eski zaman hükümdarı gibi, tam bir huzur ve sükun içinde, ufuklardan başını kaldırmış, hür Anadolu yaylalarını seyre dalan Ankara” “cümleciği ile tanıtıyor.

Mekanlardan insanlara ve tensel ilişkiye geçince, usluptaki ağırlık kaybolmaz; Binbaşı Seyfi’nin ağzından ideal kadın; “sevdiği adama kendi ayağı ile koşarak gelen, geldikten sonra da, vücudunu korumaksızın bırakırken, ruhunda heyecanlar, derisinde ürpermeler, titremeler duyan kadın” olarak takdim edilir. Daha önce erotizmden sözetmiştim, işte erotik olanı pornografik olandan ayıracak örnek bir usluptadır Karakurt’un metni; “birbirlerinin mevcudiyetini ancak, parmaklarının uçlarını, derilerinin üzerinde dolaştırmak suretiyle hissederek, divanın kenarına kadar geliyor ve sonra, garip bir gürültü ile, vücutlarını somyaların üzerine bırakıyorlar”.

Türk romanı üzerine yapılmış inceleme sayısının azlığını biliyoruz. Akademik çalışmalar, ne yazık ki, yapıldıkları fakültelerin dışına çıkamıyorlar. Dergi sayfalarında yapılan roman eleştirilerinde ise, genellikle, içerik sorunlarıyla birlikte tip/karakter tahlilleri öne çıkıyor, Türk romancılarının, roman tekniğini nasıl kullandıkları hakkında bilgi edinemiyoruz. Mesela, kimlik sorunu üzerinde duran incelemeci çoktur, ama, roman tarihinde ilk bilinç-akışı tekniğinin, Recaizade-Ekrem’in “Araba Sevdası” eserinde kullanılması üzerine yapılmış kapsamlı bir araştırmaya hiç rastlamadım. “Ankara Ekspresi” romanında, Esat Mahmut Karakurt’un anlatım tekniği de, bir arayışın ifadesi. Bugün yenilikler olarak alkışlanan bir çok eğilim, bütün cılızlığına rağmen, Türk romanı tarihinden örneklenebilir. Mesela, Atilla İlhan’ın başardım dediği, romanda görsellik yaratma çabası, “Ankara Ekspresi”nin tekniğinden çok ileri değil. Karakurt, daha o tarihte, neredeyse bir kamera göz gibi kullanmış anlatıcıyı. Başka bir romanında, polisiye bir kurgu içeren “Son Tren”de, -okuyucunun merak duygusunu derinleştirmek için- anlatıcıyı da anlattığı öykü hakkında bilgisizmiş, o da heyecanlanıyormuş  konumunda tutan yazarın, bakış açısı konusundaki sınırları zorlama çabası içinde olduğunu anlıyoruz.

Türk romanında popüler türlerin çok önemli bir yeri var. Tanzimat romanı, tarihsel önemi bir kenara bırakılırsa, nitelik açısından bütünüyle “yüksek edebiyat” dışıdır. Kendisine Batı’nın popüler romanının örnek almış Osmanlı-Türk yazarlarının başka bir tarz ürün vermeleri de beklenemezdi zaten. Doğrusunu söylemek gerekirse, iyi de olmuş, bu sayede büyük okur kitleleri tarafından sevilen roman sanatı, ileriki dönemde Türk edebiyatında önemli bir yer edinmişti. Biraz fazla uzayan bu değerlendirmeyi, romanın sonundan aldığım Esat Mahmut Karakurt cümlesiyle bitirmek uygun olacak; “her gecenin bir sabahı, her ıstırabın bir sonu vardır”!

İlk Okudukları Polisiye / Sevin Okyay

Esrarengiz şeyleri hep sevmişimdir. Mesela son zamanlarda hayatımda da çözülmedik bir esrar var. İki ay kadar önce, ilk okuduğum polisiyeler üzerine yazdığım kısa yazı, nereye gitti? Ben Cinai Roman’a yolladım sanıyorken, oradan adıgeçen yazıyı mümkünse göndermemi rica eden bir yazı gelmesiyle birlikte, esrarın göbeğine daldım. Aradım, taradım, maalesef bulamadım. Gerçekten, ne evde, ne işteki bilgisayarlarımda yok. Oysa yazdığımdan eminim. Ne yapalım, günün birinde sevdiğimiz polis ya da dedektiflerden birinin, örneğin Sid Halley ya da Commisario Guido Brunetti’nin yolu buralara düşerse, bir aratırız.

İlk polisiye romanımı Beşiktaş’taki evde okumuş olmalıyım. O evin birinci katında (müstakil bir evdi), arka taraftaki odanın, babamın çalışma odasının bir duvarı boydan boya bir kitaplıkla kaplıydı. Kitaplar, yazar soyadına göre dizilmiş, dört ayrı renkte ciltlenmişti. Orada okumuş olmalıyım, en azından Mickey Spillaine’in Mike Hammer’lerini orada okuduğumdan eminim, çünkü annem onlardan hiç hazetmezdi. Demek ki babam almış. Bir sonraki evde (Çiftehavuzlar) babam olmadığı için, bir tek Mike Hammer bile yoktu. Mike bana da biraz fazla sert ve terbiyesiz gelirdi. Pat Chambers’ı daha çok severdim. Ama, sinemada Eddie Constantine’in oynadığı Peter Cheyney kahramanı Lemmy Caution’a hayrandım.

Dame Agatha’ya gelince, Beşiktaş’tan beri hayatımda olmalı. Adını çok eskiden duymuştum. Sonra Çiftehavuzlar’da bütün Akba kitaplarıyla, bir miktar Ak kitabı okumuştum. Akba’nın çevirilerini (daha o zamandan, kolejin orta bölümündeyken) özenli, Türkçeleri doğru diye beğenirdim. Erle Stanley Gardner, John Dickson Car, Ellery Queen (adıyla yazan kişiler), o evde mevcut bütün maceralarını okuduğum yazarlar. Ve elbette Suveren kardeşlerin çevirdiği Agatha Christie’ler. Simenon’un da en başlarda hayatıma girdiğinden eminim. Maigret ilk gerçek anlamdaki dedektifim olabilir. Eğer Poirot değilse, tabii. O zaman onun o kıymetli beyin hücrelerine ‘gri’ değil, ‘kurşuni’ hücreler denirdi. Annemin sevdiği Wilkie Collins’i ise, çok küçük yaşta okumuş olma ihtimalim kuvvetli. Tam olarak polisiye sayılmasa da, bu janrın müjdecisi sayılan “sansasyon romanları”nın yazarıydı Collins.

Bizden kısa bir yazı istendiğine göre, daha fazla uzatmayayım, en iyisi. Polisiye, hatırlayabildiğim geçmişe kadar, hayatımda mevcuttu. Hiçbir zaman da, ikinci sınıf bir edebiyat janrı olduğunu düşünmedim. Çok iyi örneklerini okudum da ondan. İyi yazılmış her kitap edebiyat eseridir. Benim kıymetli polisiyelerim arasında da bu tanımı hakeden pek çok kitap var.

Not: Bu arada Sid ile Guido kardeşlerime gerek kalmadı. Yazıyı bir daha kaybetmişken buldum. Yoksa yolladım da kaybettim mi sandım? Eh yani, esrara ben düşkün olmayayım da kim olsun?

Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası İmzalı!

Byzantion’dan İstanbul’a uzanan heyecan yüklü, tarihsel bir serüven…
Yedi hükümdar, yedi kadim mekân, yedi gizemli olay ve yalın bir gerçek!

Ahmet Ümit’in beklenen romanı İstanbul Hatırası 1 Haziran tarihinde okurlarla buluşuyor. Romanlarında zengin arka planı polisiye kurgu içinde vermekteki ustalığı ile bilinen Ahmet Ümit’in bu romanı da yine peş peşe işlenen cinayetlerin çevresinde kurgulanmış. Ancak bu kitabı sıradan bir polisiye romandan ayıran birçok özellik var.

Her şeyden önce zengin kadrosu ile İstanbul Hatırası, çeşitli kesimlerden İstanbulluyu bir araya getirerek içinde barındırdığı alt öykülerle zengin bir yapı sunuyor. Birbirine bağlanan bu alt öyküler bir yandan gerilimin etkisini artırırken bir yandan da romanı şenlikli ve çok yönlü bir yapıya ulaştırıyor.

Kitabın bir başka önemli özelliği de İstanbul hakkında son derece detaylı bilgi içermesi. Kurgunun içine yerleştirilen bu bilgiler hem okumayı daha meraklı hale getiriyor hem de tarih aracılığıyla çok günümüzün dışındaki öykülerin de kurguya yerleşmesine imkan tanıyor. Böylece Ahmet ümit’in İstanbul Hatırası adlı romanı, başka başka dönemlerin öykülerinin eşliğinde, günümüz İstanbul’unun geniş bir panoramasını oluşturuyor.

Tutucusundan modernine, eski İstanbullusundan yeni göç etmişine, milliyetçisinden gayrı Müslim’ine varana dek İstanbullu diye adlandırılabilecek herkes bu kitabın içinde kendi öyküleriyle birlikte İstanbul’un devasa çarklarının dişlilerini dile getiriyor. Binlerce yıllık tarihiyle İstanbul başrolü oluştururken romana girip çıkan her karakter de İstanbul’un nasıl İstanbul olduğunu aktarıyor.

Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası’nın yazarından imzalı bir nüshasını satın almak için tüm yapmanız gereken aşağıdaki mail adresine siparişinizi iletip, Bitap sahaf tarafından iletilen fiyatı da yine aşağıdaki hesap numarasına havale etmek.

kitap@bitap.net
IBAN: TR64 0006 7010 0000 0067 8444 32

Cinairoman okurlarına Oğlak polisiyeleri %35 daha ucuz

Neredeyse beş senedir sitemizi takip edenler için şaşırtıcı bir başlık olabilir bu. Şaşırmayın, kitap satışına başlamış değiliz, niyetimiz de yok. Konu şuradan çıktı: Erol Üyepazarcı’nın iki ciltlik dev incelemesi “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes”, memleketin polisiyeye en yatkın yayınevi Oğlak tarafından özenli bir baskıyla yayınlanalı neredeyse iki sene olacak.

İşte bu eserin Cinairoman üyelerine daha uygun bir fiyatla ulaşması için aracılık etmek istemiştik. Sağolsun Oğlak yayınevinin sahibi Senay hanım da ricamızı kırmadı, “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes” dahil, tüm Oğlak polisiyeleri için indirim yaptı.

Site yönetimi olarak çalışan insanlar olduğumuzdan organizasyonu da bizim adımıza Bitap Sahaf üstlendi.

Tüm yapmanız gereken aşağıdaki mail adresine siparişinizi iletip, Bitap sahaf tarafından iletilen fiyatı da yine aşağıdaki hesap numarasına havale etmek.

kitap@bitap.net
IBAN: TR64 0006 7010 0000 0067 8444 32