Pas demiri yiyor / Rauf Mutluay

“Polis Romanları”
Bu addaki yazısına şöyle başlıyor François Mauriac:
Çocuklarımın kiraladıkları Esterel villası, polis romanlarından zevk alan, bu romanlara tutkusu olan bir kimseninmiş. Kitaplığında Kara Dizi’lerin çeşitleri… Şimdiye kadar bu türün bütün örneklerini bir arada görmemiştim. Yazar ve okur olarak bu kitaplığa, hem küçük görme duygusu, hem oburlukla bakıyorum. Ciddi romancı tarafım kendi kendine “Polis romanları nasıl yazılabilir?” diye soruyor.Ama aynı anda havaların hep kapalı ve yağmurlu gidebileceğini, birçok geceler uykusuz kalabileceğimi düşünerek, artık canımın sıkılmayacağından emin oluyorum.

Bu konuda çok şey söylenebilir; ben yazımın ilk satırlarında bu evin meraklı sahibesini gene de olumlu notla değerlendirerek söze başlayacağım. Sevdiği kitapları arayıp bulduğu, satın alıp edindiği, okuduktan sonra biriktirdiği, bir kitaplık dolusu ilgi ve merak konusuna kavuştuğu için. Çünkü bu yazıda yakınacağım şey, Esterel villasındaki Kara Dizi raflarını dolduran kalabalık değil.

Aslında hangimiz omuz silkebiliriz bu konuya? Ortaçağ Amadis’lerinden Dumas silahşörlerine, Picaro haydutluğundan Robin Hood yürekliliğine, Guiyyom Tell onurundan Pardayan şövalyeliğine kadar bütün örneklerde, yalnız uzak geçmişteki bir zamanın ölçüleri değişik kahramanlarını değil, ömürlerimizin yiğitliklere doymayan özlem çağını buluruz. Lise öğrencileri arasında yaptığım bir soruşturmada, Bozkurtlar, Otsu Karcı, Kolsuz Kahraman yıllarca başta gelmişti. Muazzez Tahsin, Esat Mahmut, Kerime Nadir romanlarının içli serüvenlerine bir süre dalıp çıkan genç kızlar bile aslında o aşk ayrılışlarıyle kavuşmalarını değil, düşlerindeki erkek örneğinin niteliklerini izliyorlardı. Bunların karşısında hiçbir zaman gereğince duyulmamış, hep alay edilmiş zavallı bir Don Kişot’la insan gücünün örneği olarak uzak Robinson’un başından geçenler çabucak unutulur. Şimdi de gazete sayfalarında Kaan’lar, Pekos Bill’ler, Karaoğlan’lar…

Bunu ilk gençlik hevesi sayıp küçümseyecek miyiz? Erginlik yıllarının içgüdüsü yavaş yavaş toplumsal çatışmalar haline gelip bu tarih kahramanları yerine film hafiyeleri, roman detektifleri heyecan kaynağı olunca… Çocukluktan delikanlılığa savruk, hoyrat, sakar geçişlerde bütün bu eski dergi, kitap yığınlarının hep daha küçük yaştakilere aktarıldığı, yerlerine renk renk resimli kapaklarıyle cep romanlarının dolduğu zamanda da aldırmayacak mıyız? Öyle bir an gelir ki -alışkanlıklar pasının nice yeni ışıltıları sandığımızdan hızlı ve etkili bir güçle söndürdüğünü gördüğümüz- iyi okuyucu yapabilmek için artık geç kaldığımız meraklar, yalnız polis romanlarının oburluğunda avunan bir doyumsuzluk yönündedir.

Bu eğitim sorununu incelemek dileğinde değilim. Polis romanlarının geçen yüzyıl sonundan günümüze gelen renkli görünümünü de açıklamak istemiyorum. Arsene Lupin’in ince kurnazlığından Sherlock Holmes’in soğukkanlı ve bileşimci dikkatine, Pinkerton bürosunun ortak çalışmasından Hercule Poirot düşüncesinin utkusuna, oradan komiser Maigret yöntemine doğru gerçekten tam bir gelişme vardır. Sonunda günümüzün sürüm kahramanları: Bir eli yüz millik direksiyon hızında, bir eli kırkbeşliğin nişan kabzasında aynı derecede başarılı, beş duble viskiden sonra bile en ince noktada dikkatli, yakışıklı, çapkın, döğüşken… Mike Hammer, Lemmy Caution, James Bond… Belki de bütün bu örneklerin becerikli ustalıklarında her ülkenin değişik kahraman anlayışıyla, her ülkede polis üniformasına karşı duyulan güvensiz korkunun bir tepkisini görmek olanağı da bulunabilir. Şüphesiz biraz da o eski “katharsis” gereksemesini.

Bütün bunlara karşın burada asıl söylemek istediğim, asıl yakınacağım şey, polis romanları değil, onların getirdiği okuma biçimi olacak: En yaygın, en zararlı, en kolay okuma biçimi. Uyku öncesi yatakta, tezgahta ayaküstü, eczacı, doktor nöbetlerinin tedirgin sıkıntısında; yemek sonu gevşekliklerinde, plaj kumsallarının uzanışında, gecelerin ilerlemiş, elverişsiz saatlerinde, boş günlerin saçma oyalanışlarında… Masasız, kalemsiz, kağıtsız, notsuz, duraksız… Obur meraklar, çabuk ve sağlıksız kitaplar, üstünkörü, dağınık telaşlar içinde, hemen yutarak, bilinmez sonuca kavuşmanın yanlış tahminlerinden zevk alıp olmadık olasılıkları yaratarak, düş gücünün işe yaramaz harcanışiyle yer yer atlayıp, çok zaman ayrıntılar ve tekrarlarla oyalanarak… Herhangi bir ara verişte sayfaları koyratça kıvırıp kitabı yüzüstü bırakarak, sağda solda unutarak, ilk fırsatta sinirle aranıp bularak, hemen orada, ayaküstü birkaç sayfa… Hiç bir çizilmiş satır, işaretlenmiş paragraf, kenar notu, bir yere aktarılmak için nişanlanmış küçük bir düşüncenin izini bırakmadan, yalnız gözle ve daima çabucak… Daha hızlı, hemen bitirmek için, bitirmek ve kurtulmak için… Sonra, kitabın son sayfasında ya şaşkın bir düş kırıklığı, ya bir bilgiçlik böbürlenişiyle: – Ben tahmin etmiştim, diyebilmek için. Her şey bunun için işte. “Hali vakti yerinde” insanların zamanlarını küçücük bir zevkle doldurmak için.  En kötüsü, sanki bir suçta ortak olmak istermiş gibi, kitabı başkasına vermek, onu izlememek, aramamak, sormamak, bu basılı nesneye, bu binlerce insanın emekleriyle meydana gelmiş sanayi maddesine karşı hiçbir saygı duymadan, onu bir kitaplığın rafına, zevkimizin, alışkanlıklarımızın bir tanığı olarak dizmeyi bile düşünmeden hor görerek unutmak…

Hiç bir şeyi küçümsemiyorum; şüphesiz her kitabın getirdiği bir haz vardır. Hele ustaca yazılmış polis romanlarının zaman zaman insanca dramları işleyen olgun örneklerinde. Örneğin Simenon’da. Ama kaldırım sergilerinde, tütüncü dükkanlarının askılarında onları boşuna arayacaksınız. Burada Mauriac’ın sözünü ettiği Esterel villası sahibine niçin birazcık saygı duyduğumu tekrarlayacağım. Ölçüsü ne olursa olsun o evin bir kitap zevki, daha önemlisi bir kitaplık anlayışı var. Çekinmeden, utanmadan, küçümsemeden, kendi yönünde gelişmiş, hiç olmazsa bir türün örneklerini içine alarak zenginleşmiş belli bir kitaplık saygısı. Kitaba sahip olmak, zevkinin örneklerini biriktirmek arzusu, giderek koleksiyon düzencesine, az bulunur nüshaları arama zahmetine, beğendiklerini bir zaman sonra tekrar okumak sabrına, karşılaştırmalar yapmak dikkatine, seçme ustalığına kadar uzanan bir alışkanlıklar dizisi.

Ne var ki alışkanlıkların pası, iyi yön verilmemiş nice yeteneğin bir daha kurtulmamacasına körelmesine götürüyor. Gençlerde, özellikle kadınlarda, orta yaş sınırına dayanmış aydın ve varlıklı kentlilerde, vaktini polis romanlarının zevki gibi gelgeç heveslerle doldurmaya alışan hızlı okuyucularda, artık bir düşünce sayfasına eğilme dikkatini boşuna arayacaksınız.

Pas demiri yiyor.

Kaynak : “Pas Demiri Yiyor” / Rauf Mutluay,  Sander yayınları, 1974

Bir Irkçının İhaneti – Rıdvan Akar / A. Ömer Türkeş

Türk aydınlarının ve Cumhuriyet dönemi Türk romanlarının yüklendiği kurucu ve kurtarıcı misyon gereği, romanlarda öğretmen, doktor, subay, mühendis, savcı gibi kişilerin yanı sıra, halkı bilinçlendirmeye elverişli bir faaliyet yürüten basın mensuplarına da yer verilmiş, popüler edebiyat ve Yeşilçam ise gazeteciliğe daha biçimsel ve Holywood motifleriyle yaklaşmıştır. Bu alandaki en unutulmaz isim, hiç şüphesiz Ümit Deniz’in bir polis hafiyesi ya da milli istihbaratın bir elemanı gibi çalışan gazeteci tiplemesi Murat Davman’dır.

Rıdvan Akar’ın “Bir Irkçının İhaneti”nde ise gazetecilik mesleği hem roman kurgusunu destekliyor, hem de sektöre ilişkin bir değerlendirmeyi barındırıyor. Rıdvan Akar, medya dünyasının –halen- içinde yaşayan bir yazar; özellikle Cumhuriyet tarihinde azınlıklara karşı sürdürülen politikalar konusundaki araştırmalarıyla tanıyoruz onu. Yayınlanan kitaplarının bir kımı 1940’lardan 1964’lere kadar uzanan döneme, Varlık Vergisi günleriyle Rumların zorunlu sürgünlüklerine ayrılmıştı. Akar, ilk romanını da tarihsel olarak derinlemesine araştırdığı yıllar üzerine kurmuş. Siyasal sonuçları bugünlere kadar uzanan, ama üzerindeki sis perdesi hala kaldırılmayan 1940’lar Türkiyesi, doğrusu polisiye bir romana çok uygun bir atmosfer !

Geleceği parlak bir polis muhabiriyle tanışarak başlıyoruz hikayeye. Uzun yıllar Avrupa’da yaşadıktan sonra annesinin öldürülmesi üzerine yurda dönmüş, polis muhabirliğini biraz da annesinin katiline ulaşabilmek için seçmiş Ferit; entellektüel derinliği ve siyasi perspektifi olmamakla birlikte, hırsı, ataklığı, altındaki Amerikan arabası ve sevimliliği sayesinde kurduğu ilişkileriyle işlerin üstesinden gelmeyi biliyor o. 1964 yılındayız; Kıbrıs karışmış, Türkiye müdahalenin eşiğine gelmiş, gazetelerin baş sayfaları sadece bu olaylara ayrılmışken, kendisini neredeyse işsiz gibi hisseden kahramanımız, emekli bir albayın kurban gittiği bir cinayetin peşine düşüyor. Maktülün üzerinden çıkan 1944 tarihli bir resim ve eski harflerle yazılan birkaç kağıt parçasından başka bir ipucu yok elimizde. Ancak Şerafettin Albay’ın yakın dostlarının esrarengiz tavırları ve görgü tanığının annesinin katili olabileceği şüphesi, Ferit’i bütün engellemelere rağmen cinayeti kovalamaya itiyor; attığı her adımla kökleri 1930’ların sonuna, ırkçı-turancı hareketlerin örgütlendiği günlere, II.Dünya savaşındaki tek parti politikalarına, Nazilere, tarihimizde “tabutluk” diye bilinen işkenceli sorgulamalara ve arkadaşlarına ihanet eden karizmatik bir ırkçıya doğru uzanıyoruz. Polisiye kurgu, yakın tarihimizin siyasi olaylarıyla zenginleşerek derinleşiyor…

“Bir Irkçının İhaneti”, roman ve tarih arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğine ilişkin çok güzel bir örnek. Yazar, tarihi belgelerden yola çıkıp dönemin çarpıcı gelişmelerini –kurgusal bir anlatıya uygun biçimde- ortaya dökerken, metnine serpiştirdiği dönem tarihine ilişkin ufak tefek bilgiler, geçmiş atmosferini hissettiriyor okuyucuya. Mesela yollarda gezinen otomobiller, meyhaneler, evlere yeni yeni giren eşyalar, bankaların promosyonları, futbol haberleri, gazete manşetleri, “vatandaş Türkçe konuş kampanyaları”, Rum azınlıkların tedirginliği, işçi ücretleri ve eşya fiyatları olayların akışı gereği çıkıyor karşımıza. Hikayede yer alan –Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan gibi- gerçek tarihi şahsiyetlerle de dilediğince oynamamış Rıdvan Akar, özel hayatlarına dokunmadan, yaşanmışlığı doğrulanmış teorik ve pratik faaliyetlerine sadık kalarak resmetmiş onları. Kurgusal karakterler de o teorik ve pratiklere uygun biçimde canlandırılmışlar. İki tarihsel dönem –1940’lar ve 1960’lar- arasındaki geçişlerde hiçbir aksamaya düşmeyen romanda, Rıdvan Akar’ın tarihçi kimliği romancılığına yalnızca bir bölümde ağır basmış, ama bu bile romanın akışını zedelemiyor. Siyasi tarihimizin her dönemine yayılan kriminal içeriği bütün çıplaklığı ile gözler önüne seren “Bir Irkçının İhaneti”, okunması ve tartışılması gereken bir roman…

Ölüm Merdiveni / Mary Roberts Rinehart

Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı

Bu hikâye orta yaşlı bir kızın, yazın şehir dışında kiraladığı evde başına gelenleri anlatıyor. Alışmış olduğu şehir hayatını terketti ve mobilyalı bir yazlık ev kiraladı, orada başından geçen esrarlı olaylar mahallî polis memurlarını bir hayli uğraştırdığı gibi gazetelerimizin de kapış kapış satılmasını temin etti.
Fakat Sunnyside’da geçirdiğim son yaz aylarca çılgınlıklar içinde bocaladım. Şimdi aradan aylar geçti, geçmiş günleri hatırlayıp, başıma gelenleri düşününce hâlâ nasıl yaşadığıma şaşıyorum. Son tatilde geçirmiş olduğum korku, ıstırap ve gözyaşı dolu günleri bu kitapta anlattım.

Akba, bu sözlerin sahibi Rachel Innes’ı, kitabın hemen başındaki sayfalarda şöyle tanıtıyor: Kırk yaşına geldiği halde gençlik heyecanını kaybetmiyen bir kız. O yaz hakikî hayatı, heyecanı ve korkuyu tanıdı. Fakat asla mantığını kaybetmedi.

Evet, o yaz başından müthiş olaylar geçecek olan Rachel mali açıdan rahat, pek fiziksel çekiciliği bulunmamakla beraber zeki ve muzip bir kadındır. Hiç evlenmeyen yaşlı kız, ölen kardeşinin küçük çocuklarını himayesi altına almıştır ve bundan asla pişmanlık duymamıştır. Aynı şekilde yeğenleri Gertrude ve Halsey de halaları Rachel’a düşkündürler. Innes ailesi New York’un bunaltıcı sıcaklığından kaçmak için şehir dışında kocaman bir malikane kiralarlar, burası çok zengin bir bankere aittir.

Sunnyside (güneşli yer) mânasına geliyordu, etrafı gezip gördüğümüz zaman ismine uygun bir yere gelmiş olduğumuza karar verdik.. Burada bayağı olan hiçbir şey yoktu, manzara fevkalâde idi.
Birinci gecemiz Sunnyside’da çok sakin geçti. Sonradan bu ilk geceyi çok hatırladım. Müsait şartlarda buranın ne kadar güzel bir yer olabileceğini ancak o geceyi düşününce anlıyorum. Bundan sonraki gecelerde hiçbir zaman emniyetle başımı yastığa koyup rahat bir uyku uyuyamadım.

İkinci günün sabahı ise hizmetçilerin kimi anlaşamadığı için, kimi ise aniden rahatsızlandığından, türlü bahanelerle yavaş yavaş işi bırakırlar. Öyle ki ertesi akşam, Rachel ve yardımcısı Lidy, yirmi iki odalı ve beş banyolu evde yapayalnız kalırlar.

«Işık kararmıştı,» diyen Shakespeare’in akşamı tarif edişine uygun olarak etraf alacakaranlıktı. Kurbağa ve çekirgeler kısa hayatlarında bir kere daha geceyi canlandırıyorlardı. Sunnyside meş’um güzelliği içinde zalim ve ıssızdı bu gece. Midemde meydana gelen bir kabarma ile sersemleyerek kendi şehrimin hasretini duydum. Beton yollardaki vasıta seslerini, şehrin ışıklı caddelerini, gürültüsünü, kaldırımda oynıyan çocukların seslerini aradım. Karanlığın arkasında uzanan kır, bana korku ve sıkıntı veriyordu. Şehirde elektrikler yanar yanmaz, meydana çıkan yıldızlar burada karanlıkta kalmakta ısrar ediyorlardı.

Böylece çok kısa bir sürede Sunnyside, güneşli yer olmakta çıkarak karanlık, her köşesi korkutucu olaylara gebe bir yere dönüşür. Bu muazzam evin en önemli özelliği ise spiral biçimindeki merdivenleridir.

Holde, üst kata doğru kıvrılan bir yuvarlak, yani helezoni merdiven vardı. Merdiven çok dardı. İlk geldiğimiz gün Halsey bu merdiveni göstererek:
«Bak Rachel teyze,» demişti. «Mimar, bu merdiveni bilhassa Armstrong’ların oğlu için buraya koymuş. Arkadaşları ile kumar oynayıp geç kaldığı geceler bu merdivenden kimseyi rahatsız etmeden odasına çıkıyormuş.»

Gerçi Armstrong’ların oğlunun kimseyi rahatsız etmemesi için merdivenlerin neden illa bu şekilde olması gerektiğini şahsen pek anlamasam da, eve enteresan bir hava kattığını kabul ediyorum. Detektif romanları yazarı ve edebiyat eleştirmeni H.R.F. Keating’e göre ise bu helezonik şeklin manası büyüktür; tıpkı merdiven basamaklarının kıvrılarak yukarı doğru uzanması gibi Rachel de çok katmanlı gerçeğe yavaş yavaş ulaşacaktır.

Sessiz, sakin bir tatil arayışı içerisinde olan Rachel beklentilerinin tam aksiyle karşılaşacaktır. Mantıklı ve alaycı bir tabiata sahip olmasından ötürü yerinde durup, kurtarılmayı bekleyemez. Zaten bir süre sonra da, iş başa düştü mantığıyla olayların çözümü peşinde koşar, detektiflere yardımcı olur. Miss Marplevari klasik amatör yaşlı kız sendromu diyemeyiz çünkü öncesinde yalnızca Anna K.’nın Amelia Butterworth’u vardı.

Sunnyside’da işlenen seri halindeki cinayetler insanların içinde gizli kalmış olan hislerin neler olduğunu bana öğretti. Atalarımızın koyun postlarına sarınıp av peşinde koşarken duydukları heyecanın ne olduğunu anladım. Ben de onlar gibi avlanmak arzusu içinde kıvrandım. Ben bekâr ve yaşlı bir kızım, onun için başımdan geçen ve sizin okuyacağınız maceraları yaşamak hayatım boyunca bir daha bana nasip olmaz artık.”

Ölüm Merdiveni (The Circular Staircase), gotik edebiyatın izinden giden romantik-süspans kurgusunun tüm özelliklerini taşır: Karanlık ve ıssız bir yere hapsolmuş tehlike içinde kadınlar, aniden sönen lambalar, tam o sırada camlı kapıdan içeriye bakan soluk bir yüz, merdiven dibinde beliren cesedin hemen arkasından gelen diğer ölümler, gece yarıları duyulan tuhaf gürültüler, gıcırtılar, tabanca sesleri, ne ararsanız kitapta bulunuyor. Karakterlerde pek derinlik aramayın, Julian Symons’un dediği gibi herkesin bir işi var ama kimse de bir şeyler yapıyor gibi görünmüyor. Ne ahçı yemek pişiriyor, ne şoför araba sürüyor, ne de polis detektifleri cinayetleri çözüyor.

Rinehart, Ölüm Merdiveni ile yeni bir akım da yaratmış olur. Eğer bilseydim (had-I-but-known) olarak adlandırılan bu akım günümüzde, birkaç iflah olmaz romantik yazarlar haricinde tümden unutulmuştur. Bana göre iyi de olmuştur, zira özellikle Philo Vance nefretiyle tanınan zamanın şair/eleştirmen Ogden Nash’e katılmamak elde değil. Nash, “Tahmin Etme, Bırak Ben Sana Söyleyeyim” adını verdiği şiirinde, eğer herkes bildiğini anında söyleseydi, kimse yanlış anlaşılmaktan korkmasaydı her şeyin ne kadar farklı olacağını hicveder. Fakat öte yandan insanlar bildiklerini anında söyleselerdi katil hemen ortaya çıkarılır, yeni cinayetler olmazdı, dolasıyla kitap da.

Evlenince hemşireliği bırakıp, üç çocuk yapan Mary Roberts Rinehart, doktor eşinin geliri yeterli olmamaya başlayınca hikayeler, şiirler yazarak dergilere satmaya başlar. Ölüm Merdiveni ile birlikte, Anna K. Green’den etkilenerek üç tane polisiye roman yazar. Ama öylesine yazdığı bu kitapları bir çekmeceye tıkar ve unutur. Bir gün amcası John ziyaretine gelir, bir şeyler okumak ister. Mary çekmeceden çıkardığı taslağı amcasının eline tutuşturur. Rahat bir koltuğa oturup, okumaya başlayan John Amca, bir süre sonra ne öğle yemeğine iner, ne de kriket maçına. Akşama doğru Mary’nin yanına gider, ve “Hiç fena değil, bundan daha kötülerini de okudum. Neden bir yayınevine göndermiyorsun?” der. Pek de umutlu olmayan Mary Roberts, kitaplığından bir Anna K. romanı çeker ve içinden yayıncının adı ile adresini alır. Kısa bir süre sonra ise yayıncı bizzat Mary’lerin evine gelir, “Katil uşak!”, “Eğer Bilseydim” lerin anası olacak yeni bir yıldız doğmuştur artık.

Eğer hayalet hikayeleri ve katil kim polisiyelerinden hoşlanıyorsanız, üstüne bir de romantik biriyseniz, türün öncülerinden Ölüm Merdiveni’ni gönül rahatlığıyla, okunacaklar listesine atabilirsiniz.

Ölüm Merdiveni (The Circular Staircase, 1908) / Mary Roberts Rinehart , Çev: Coşkun Y. Göksu

Gotik Gecelik

Eğer bu geceliğim olsaydı merdivenlerde ayağım takılıp düşmez ve böylece hain ve esmer Baron’dan kaçmayı başarabilirdim. Ah, eğer bilseydim…
– Eunice Watherfoord, New Hampshire

Gotik kahraman hanımlar, bu gecelik sizlerin konforu  gözetilerek, hiçbir detay atlanmadan özenle hazırlandı.

İskoçlum® şatolardan kaçacak, malikanelerde inzivaya çekilecek, leyli okullardan mezun olacak siz küçük hanımlar için özel olarak dizayn edilmiştir.

Kumaşı çok hoş flanel olup (%99 polyester, %1 tavanarası örümcek ağı) ihtiyatla kolları tümden  kapatır.

İskoçlum® sugeçirmez ipliklerle dokunmuştur, bu özelliği sayesinde sizi geceyarısı fırtınalarından korur, ayrıca kumaş silikon ile kaplanmıştır ki, siz ormanlarda koşarak kaçarken çalılar, ince dallar takılıp yırtmasın.

Benzerlerine hiçbir yerde rastlamayacağınız, yalnızca bizde bulabileceğiniz bu gecelikler bakire beyazı, mürebbiye grisi, masum-mahkum pembesi olmak üzere 3 renktir,  ve doğal olarak en büyük beden 38’dir.

Şimdi al, sonra, şatonun sahibi ile evlendiğinde öde!

Murder Ink: The Mystery Reader’s Companion – Dilys Winn

İskandinav Cinai Romanı: 1. Martin Beck’in Islak İmzası / Bekir Karaoğlu

Bundan 10 yıl kadar evvel İstanbul’da İsveç konsolosluğundan bir diplomatın bir vakıf üniversitesinde verdiği konferansın düzenleyicilerden biriydim. Diplomat konuşmasında İsveç’in sosyalizm anlayışından ve onun toplumsal kazanımlarından epey sözetti. Konuşmadan sonraki kokteylde bir ara diplomat beyle yanyana geliverdik. Ona, “Biliyor musunuz, ben Martin Beck’in tüm maceralarını okudum,” demiş bulundum.

O an adamın yüzünün nasıl değiştiğini hala hatırlıyorum.

Ne demek istediğimi çok iyi anlamıştı.

Üzüntü ve öfkeyle karışık bir sesle başını iki yana sallayarak “Hayır, hayır,” dedi, “İsveç toplumu artık çok değişti, Martin Beck’in dönemindeki gibi olumsuzluklar artık yok.”

Hayal gücü ürünü bir polis müfettişinin hakiki bir devlet görevlisi üzerindeki inanılmaz etkisini bundan daha iyi anlatabilir miydim, bilemiyorum.

Kimdi bu Martin Beck?

Bundan 40 yıl kadar önce İsveçli karı-koca iki yazar (Maj Sjöwal ve Per Wahlöö) Stockholm polisinde görevli Martin Beck adlı bir polis şefinin maceralarını anlatan 10 tane kitap yazdılar. Kitapların hepsi de filme alındı. Dünyanın bütün dillerine çevrilip polisiye roman meraklılarına güzel birer armağan oldular. (Türk okurlar biraz daha şanslıydılar, çünkü usta edebiyatçı rahmetli Aydın Arıt’ın çevirisinden okudular.)

Fakat, Martin Beck romanlarının tek özelliği iyi yazılmış birer polisiye oluşları değildi.

Her romanın arka planında İsveç hükümetlerinin o devirde uyguladığı sosyal devlet anlayışının acımasız bir eleştirisi vardı. Per Wahlöö’nün kendi deyişiyle, cinayet romanını “Ahlaken tartışmalı ve ideoloji yoksunu, burjuva türü bir sosyal devlet anlayışının karnını yaran bir neşter gibi kullandık.” Sanayileşmenin, uluslararası silah ticaretinin ve kapitalizmin hızlı gelişimi arasında sıkışan, yıkılan aileler ve buna ayak uyduramayan mutsuz insanların trajedisini yazdılar.

Ve bunu başardılar. İşte size romanların arka planında okuyucuya yansıtılan manzaralardan birkaç örnek.

(Martin Beck istasyonda tren beklemektedir.)

Yanıbaşında çatlak bir fısıltı duydu: “Hey, bayım!”
Döndü ve kendisine seslenen kişiye baktı. Bir adım ötesinde en çok onbeşinde bir kız çocuğu durmaktaydı. Sarı saçları prasa gibi uzun ve dümdüzdü. Sırtına kısacık bir basma entari geçirmişti. Kire bulanık bu yalınayak çocuk kendi kızıyla yaşıt görünüyordu. Yarı kapalı sağ elinin içinde tuttuğu dört dizilik bir sıra fotoğrafı adamın gözü önünde gezdirip geri çekmesi bir oldu.
Bu resimlerin kaynağını bulmak çok kolaydı. Kız otomatik gör-çek makinelerinden birine girmiş, taburenin üstüne tüneyip domalmış ve de entarisini koltuk altlarına kadar sıyıraarak makinenin kumbarasına habire bozuk para tıkmıştı…
Küçük kız umutvar bir sesle “Yirmibeş kuron, babalık,” dedi.
Çoğa kalmadan sersemin teki resimleri mutlaka satın alacaktı. O zaman kız kendini doğruca Humlegarden yahut Mariatorget’e atacak ve de bu parayı neşe haplarına ya da esrara veya ola ki LSD’ye yatıracaktı.
Martin Beck tedirgin bakışlarını çevresinde dolandırdı ve salonun öte yanında duran üniformalı iki polis ilişti gözüne. Doğruca yanlarına gitti. Bir tanesi onu tanıyıp selam durdu.
Martin Beck öfkelice çattı: “Artık çocuklarla da mı baş edemez oldunuz?”

(Balkonda Bir Adam Vardı, Çeviren: Aydın Arıt)

(M. Beck’in ekibinden komiser Per Mansson bir soruşturma sırasında yabancılara kiralanan köhne bir evdeki Türk işçi ile konuşmaktadır)

“Siz de Arap mı?” diye sordu Mansson.
“Yok Arap. Ben Türk. Sen de yabancı işçi?” ….
“Ben polis” dedi Mansson. “Evi arayacağım.”
Türk, bembeyaz dişlerini gösteren yeni bir sırıtmayla, “Ara istersen, ama her yeri aratmam,” diye karşılık verdi.
Mansson çevresine bakındı… Oda yaklaşık 23’e 16 ayak ölçümünde bir yerdi. Dört duvar boyunca değişik tip ve boyda yataklar sıralanmıştı… Mansson altı yatak saydı.
Mansson sordu: “Altınız da burada mı yatarsınız?”
“Hayır, sekiz kişi yatarız burda,” diye cevapladı Türk. “Sen buna ne dersin, polis efendi?”

“Yemeğinizi de mi burada yiyorsunuz?”
“İnsaf denen şey yok sizde. Varsa para, yoksa para. Din iman, para. Yasalar yok korumak yabancıları. Yalnız buralılar haklı. Siz bizi sanmak eşek, biz sizi görmek eşit.”

(Gülen Polis, Çeviren: Aydın Arıt)

(M. Beck’in ekibinden Lennart Kollberg’in geceyarısı karakol çıkışında Stockholm’e bakarken düşünceleri:)

Gözalıcı panoraması ve cilalı parlak yüzeyinin arkasındaki Stockholm, içinde uyuşturucu batağı ve cinsel sapkınlıkların azdığı bir asfalt cangılına dönüşmüştü. Utanmaz girişimciler yasal yollardan kurdukları porno endüstrisinden büyük paralar kazanıyorlardı. Profesyonel gangsterlerin sayısı artmakla kalmamış, daha da organize olmuşlardı. Bunun yanısıra, özellikle yaşlılardan oluşan yoksullaştırılmış bir işçi sınıfı yaratılmıştı. Enflasyon sayesinde dünyada hayat pahalılığı en yüksek şehirlerinden bir olmuştu ve son yapılan araştırmalara göre pekçok emekli insan geçinebilek için kedi köpek maması yiyorlardı.
Ergenlik çağındakilerin suç oranında ve her zaman bir sorun olan alkolizmdeki artış, hükümet ve devlet bürokrasisi dışında artık kimseyi şaşırtmıyordu.

(Oteldeki Cinayet, Çeviren: Aydın Arıt)

Ve böylece İskandinav polisiye romanında yeni bir devir açıldı. Daha önceleri şömine başı denilen türden sade suya tirit romanlar vardı. Ama daha sonra gelen yazarların tümü de bu sosyal gerçekçiliği benimsediler ve İskandinav polisiye türü denilen bir ekol oluştu. Bu ekolün katilleri ya toplumsal olaylardaki çalkantılar yüzünden yıkılan aileler, yahut da ruhsal durumları bozulan yalnız insanlar arasından çıkacaktı. Polis kahramanları da bundan nasibini alıyordu: Yıkılmış aile düzenleri, boşanmış veya eşlerinden ayrı yaşayan veya kuşak farkıyla çocuklarına yabancılaşmış ana babalardan oluşuyordu.

Henning Mankell, Jo Nesbo, Hakan Nesser, Arnaldur Indridason, Karin Alvtegen, Stieg Larsson, ve diğerleri…

Daha sonra, Martin Beck’in yolundan giden bu yazarlara bir bakacağız…

(Umarım, okuyucular yorum ve katkılarıyla yardımcı olurlar da bu yazı dizisini sürdürebiliriz.)

Henning Mankell ile Röportaj

“Ben Seri Katillerden Hoşlanmam”

HENNING MANKELL ile şiddet suçları, Verdi-Operalara olan sevgisi ve Mozambik sel felaketi üzerine

Bize bu röportajı çevirip yayınlama hakkını veren Sayın Günter Kaindlstorfer’e çok teşekkür ediyoruz.

Yazar: Günter Kaindlstorfer
Çeviren: Metin Alparslan

Henning Mankell, seri katillerde sizi ne ilgilendiriyor?
Aslında hiçbir şey. Ben sadece, toplumsal değişime ışık tutmak için suçu ayna gibi kullanmaya çalışıyorum. Bu eski bir edebiyat geleneğidir. Eski Yunanlılar, Shakespeare ve Joseph Conrad, hepsi aynısını yapmışlardır. Bazen gazeteciler bana en iyi polisiye öyküsünü soruyorlar. Benim cevabım hep aynı: Shakespeare ‘den Macbeth. Ben asla saf bir polisiye yazmazdım. Bu bence sıkıcı olurdu.

Kommissar Wallander, polisiyelerinizin ana kahramanı, sizinle fazlasıyla benzerlik gösteriyor. Aynı yaş, aynı araba, bir Peugeot…
(hayır anlamında bir hareketle): Yok yok, ben az benzerlik görüyorum. Şurada burada bazı paralellikler olabilir, bu bir kişi hakkında 4000-5000 sayfa yazdığınızda kaçınılmaz. Örneğin ikimiz de işkolik sayılırız ve opera severiz. Ama bunun dışında Wallander ayrı bir şahsiyettir.

Siz opera hayranı mısınız?
Siz opera hayranı mısınız?

Hangi plakları örneğin?
Mozart, Verdi, Puccini. Gözlerimi kaparım ve müziği dinlerim. Bunlar müthiştirler.

Wagner hakkında ne düşünüyorsunuz?
(burun kıvırır): Wagner bana göre değil. Ben İtalyanları ve Fransızları tercih ederim. Operadan bahsedilince, Klasik Müzik’ten de bahsetmemiz gerek. Ben Beethoven’i ve Bach’ı her şeyden çok severim… Çok şükür ki Bach’tan önceki dönemlerde yaşamadım.

Ana kahramanınız Komiser Wallander’de kalalım. Wallander-Dizisi neden başarılı oldu?
Bunu açıklamak imkânsızdır. Sanatta her zaman akla uygun olmaya bir taraf vardır. Bence Wallander-Polisiyeler’in başarısı kahramanın DEĞİŞİMİ’nden kaynaklanıyor. Dördüncü kitaptaki Wallander, birinci kitaptakinin aynısı değildir. Bir romanın 30. sayfasındaki Wallander ile 400. Sayfasındaki Wallander de farklıdır. Wallander, sizin gibi, benim gibi sürekli değişir. Bu onu canlı yapar. Bu yönüyle Sherlock Holmes ya da Hercule Poirot’den ayrılır. Onlar hep aynı kalır. Bunlar stereotip karakterlerdir. Ancak bir roman karakterin canlı görünmesi için değişmek zorundadır.

Kitaplarınız siyasi açıdan doğru görünüyor. Bu 68-Kuşağı olmanızla mı bağlantılıdır?
Olabilir. 68-Mitos’u ile ilgili fazla bir şey söyleyemem. Benim için 60’lı yıllar bir tümü olarak önemliydi. O dönemde birçok kapı açıldı, müzikte, kültürde ve üçüncü dünyaya.

Yaratmış olduğunuz Komiser Wallander siyasi açıdan nerede duruyor?
Sosyal demokrattır galiba. Ona hiç sormadım, ama galiba öyledir.

Şurada burada muhafazakâr değil midir?
Bir anlamda o eski moda bir insandır, haklısınız. O acıma, adalet ve beraberlik gibi eskimiş sayılan şeylere inanır. Wallander, insan olarak her zaman iki seçeneğe sahip olduğunu bilir: Televizyon seyredersiniz ve sokakta bir imdat diye bağırır. Şimdi ya imdat sesleri duymamak için televizyonun sesini açarsınız, ya da dışarı çıkıp yardım edebilir misiniz diye bakarsınız. Kurt Wallander ikinci seçeneği tercih eden insanlardandır. Bu yüzden bazen biraz muhafazakâr görünebilir.

Polisiyelerinizin tümü bir İsveç kasabası olan Ystad’da geçiyor. Ancak bu kitaplarda işlenen acımasız cinayetler, daha ziyade büyük bir metropollerde işlenen cinayetlere benziyorlar, Stockholm ya da Hamburg, hatta New York.
Bu konuda sizinle aynı fikirde değilim. Yirmi otuz yıl önce haklı olabilirdiniz. O zamanlar şiddet suçları büyük kentlerde görünen bir özellikti. İstisnalar olabilir, ancak genelde metropollerin özelliydi. Ancak bu değişti. O zamanlar Stockholm ya da Hamburg’da olan olaylar, örneğin uyuşturucu alanında, bugün rahatlıkla Ystad’da olabilir. Polisiyelerimin burada geçmesinin sebeplerinden biri de budur.

Olabilir, ancak yine de Ystad özellikle şiddet suçları tarafından etkilenmiş görünüyor. Kitaplarınız ciddi alındığında, her çalının arkasında bir ceset yatıyor olmalı, bu sizce inandırıcı mıdır?
Önemli olan bu değil zaten. Ben hayal ürünü öyküler yazıyorum. Siz hayal ile gerçek arasındaki farkı bilmiyorsanız kusura bakmayın.

Siz kendinizi “gerçekçi yazar” olarak tanımlar mıydınız?
Kesinlikle evet, hem de tam anlamıyla. Kitaplarımda geçen iğrenç suçları düşünen hayal gücüm değil ki. Bunları yazmak bana zevk vermiyor, gerçekten. Her ne yazıyorsam, dünyanın herhangi bir yerinde olabilir. O açıdan bakıldığında ben bir realistim. Gerçek yaşamda günbegün işlenen suçlar kadar şiddet yüklü şeyleri düşünmem mümkün değil.

Sizce siz bir moralist misiniz?
Umarım öyleyimdir.

Sizin için bu bir hakaret değil mi?
Neden olsun ki? Kitaplarımda toplumumuzda var olan problemler ve seçimler hakkında sorular sormaya çalışıyorum. Cevaplar sunmuyorum, sadece soruyorum.

Çocukken polis olmayı hayal eder miydiniz?
Asla. Vatman bile olmak istemezdim. Benim tek hayalim vardı, yazmak istiyordum.

Onu da gerçekleştirdiniz.
Çok şükür evet.

Kriminalistik bilgilerinizi nereden alıyorsunuz?
Gerektiğinde araştırıyorum. Ancak kitaplarımı dikkatli okursanız kriminalisitik bilginin fazla bir rol oynamadığını göreceksiniz. İsveç polisinde arkadaşlarım var, onlara her zaman sorabilirim. Ve gerekli göründüğünde İsveç Adli Merkez Laboratuarı’na da girebileceğimi biliyorum. Ama genelde böyle bilgilere gerek duymam. Teknik ayrıntılar kitaplarımda önem taşımaz. Beni ilgilendiren figürlerimin düşünceleridir. Wallander’i sık sık dört beş sayfa boyunca düşünmesi için dolaşmaya çıkarıyorum. Bu benim için teknik şeylerden daha önemlidir. Komiser olay yerine geldiğinde ne düşünüyor? Babası öldüğünde kafasından neler geçiyor? Bu beni ilgilendiriyor, teknik ayrıntılar önemsizdir.

Başarılı çocuk kitaplarınız da var. Çocukluğunuz güzel mi geçti?
Çocukluğumun güzel ve daha az güzel hatıraları var.

Siz babanızın yanında büyüdünüz, yani annesiz. Onu özler miydiniz?
Boşanmadan sonra erkek ve kız kardeşimle beraber babamın yanında yaşadım, bu doğru. Babam avukattı. Boşanmanın ardında Kuzey İsveç’te yer alan Härjedalen’e taşındık. Yaşadığımız kentin nüfusu iki bin kadardı. Ellili yıllarda babamın yanında yaşamamız küçük çapta bir skandaldı. Birçok kişi bunu anlamakta zorlandılar, çünkü çocukların boşanmadan sonra annede kalmalarına alışmışlardı. Babamın hâkim olması durumu daha da zor hale sokuyordu. Ama yapılacak bir şey yoktu ve durumu iyi de idare ettik. Küçük bir kasabada yaşıyorduk ve ortaokulun sonuna kadar da orada yaşadık. Kardeşlerim ve ben lise çağına geldiğimizde okula devam etmek için daha büyük bir şehre taşındık. Çocuklumun geçtiği kasaba gerçekten küçüktü.

Mutlu bir çocuk muydunuz?
Bu konuda çok konuşmak istemiyorum, ama bir şey söyleyebilirim. Yaşamımda, hayal gücünün muazzam bir güç olduğunu çok erken anladım. Bu güç sadece bir ağaç evinin yapımında ya da bir resim çiziminde değil, problemlerin üstünden gelişinde de çok yararlıdır. Çok iyi hatırlarım: Çocukken hayali arkadaşlarla oynuyordum ve sohbet ediyordum. Bu sayede çocukluğumun bazı dönemlerine dayanabildim. O günlerden beri biliyorum ki, hayal gücü muazzam bir güç. Kulağa abartılmış gibi gelebilir ama bazen hayatta kalmayı sağlayabilir.

Annenizi tekrar gördünüz mü?
Evet! Onbeş yaşındayken. O zaman dost olduk ve ölümüne kadar da öyle kaldık

Siz Kuzey İsveç’te büyüdünüz. Orası oldukça ıssızdır değil mi?
Gerçekten de öyledir. Belki yetişkin olarak bu nedenle Şonen’e, yani güneye taşındım. Oradaki coğrafya daha açık ve kuzeye göre daha az ormanlık arazi vardır. Benim ormana olan ihtiyacım dolmuştur. Kuzeyde ormanlar vardır, başka da bir şey yoktur. Haziranda bile kar yağabilir. Ellili yıllarda oradan Stockholm’e gitmek tren ile iki gün sürerdi. Tam anlamıyla bir dünya seyahatiydi.

Härjedalen için bir gurbet özlemi hissetmiyorsunuz o zaman?
Hayır! Bugün oraları ziyaret ettiğimde, köklerimin orada olduğunu kesin olarak hissediyorum. Oradaki sessizlik inanılmazdır. Hayal etmeniz mümkün değil. Oraya gittiğimde lehçeyi de hemen tekrar kapıyorum. Çocukluğunuzun etkilerini ömür boyu taşırsınız.

Çocuklar için neden yazıyorsunuz? Bu konunun sizin için cazibesi nedir?
Sonraki nesillerle konuşmak görevimizdir. Çocuklar için yazmak çok zordur. Onlar yetişkinlere göre daha eleştireldir. Onları yazar olarak aldatmak daha zordur.

Kendinizi 68 kuşağı olarak tanımlar mısınız?
Hayır, Allah korusun. 1968 yılı fazla abartılıyor. Ben altmışlıların bir insanıyım.

Bu nedir?
Eee! Altmışlı yıllar beni etkiledi. O dönemde bir teenager idim. Bunlar önemli yıllardı. Biz o zamanlar üçüncü dünyayı keşfetmeye başladık. Kokuşmuş ellili yıllara arkamızı döndürdük ve dünyanın kapılarını açtık.

O dönemin müziği sizin için ne gibi bir önem taşıyordu?
Ben Jazz hayranıydım, Miles Davis’i ve Bob Dylan’ı keşfediyordum. Bu benim için önemliydi.

Ya Cinsel Devrim?
Bu o kadar önemli değildi.

Neden?
Cinsellikle hiçbir zaman bir problemim yoktu.

Daiımarkalı yönetmen Bille August yakında bir eserinizi çekecek. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bille August iyi ve kabul edilmiş bir yönetmen. Ben ona güveniyorum. Elbette bir edebi eserin filme çekilmesinde sonunun hüsranla bitmesi her zaman mümkündür. Ancak buna bir etkim yoktur, bu yönetmenin, oyuncunun ve yapımcının işidir. Ben buna karışmam. Roman ve film iki ayrı şeydir, bunu herkes bilir. Bille August’un bu filmi çekmek için yeterli sanatsal güce sahip olduğundan şüphem yoktur.

Siz Ingmar Bergman’ın kızı Eva Bergman ile evlisiniz. Evlilik için yeterli zaman ayırabiliyor musunuz?
Zaman ayırmaya çalışıyoruz. Eşim Göteborg’da bir tiyatro yönetiyor. Ben senede 6-7 ay Afrika’da yaşıyorum. Bu bazen zor oluyor, bu doğru. Ancak beraber olduğunuz zamanı yoğun olarak kullandığınızda muhteşem bir ilişkiyi devam ettirebilirsiniz.

Kayınpederiniz Ingmar Bergman ile olan ilişkiniz nasıldır?
Biz arkadaşız, hem de iyi arkadaş. Ben filmlerine hayranım ve o işime saygı duyar.

Şu anda Mozambik’te oturuyorsunuz. Son haftalardaki sel felaketi nasıl hissettiniz?
Başka bölgelerle karşılaştırıldığında, buradaki, yani Maputo’daki durum nispeten iyidir. Bir milyon insan selden kaçıyor, salgın hastalıklar kol geziyor, yollar, köprüler ve konutlar yıkılmış durumda. Bir yılın hasadı mahvolmuş. Çok kötü bir durum!

Kişisel olarak etkilendiniz mi?
Başkalarla karşılaştırılırsam, turp gibiyim. Maputo kentinin merkezinde oturuyorum. Şubat başında, yağmurlar başladığında çatım damlıyordu. Sonra akmaya başladı, ama üstesinden geldim. Beni en çok etkileyen husus, çalıştığım tiyatronun da su altında kalmasıydı.

Batı Dünya Mozambik’deki insanlara nasıl yardım edebilir?
Yardım yoğunlaştırılmalıdır. Her şey eksik; yiyecek, çadır, ila.ç. Sular çekilir çekilmez yeniden inşasında yardım edilmelidir. Mozambik’in borçlarını silmek sadece ilk adım olabilir.

Seksenlerin ortalarında neden Mozambik’e taşındınız?
Bunun nedeni basittir. Ben 1985 yılında tiyatrocu Manuela Soeiro tarafından Maputo’nun ilk profesyonel tiyatrosunun kurulması için davet edildim. Hem yazar, hem de yönetmen olarak. O zaman Avenida-Tiyatrosu’nu kurduk. Gururla diyebilirim ki, tiyatromuz Güney Afrika’nın en kaliteli ve en profesyonel tiyatrolarındandır.

Avenida-Tiyatrosu ne tür oyunlar sahneliyor?
Hiçbir sorun yaşamadan Shakespeare oynayabiliriz, ama bunu istemiyoruz. Henüz istemiyoruz. Biz, Mozambik’in kültürel kimliğini güçlendirmek için tamamıyla Afrika kökenli oyunlar oynuyoruz. Bazen Dario Fo’nun bir eserini ya da Lysistrata gibi bir oyun da programa alıyoruz. Ancak Afrika seyircisinin anlamasını kolaylaştırmak için metni değiştiriyoruz. Biz burada yaşayan insanların hayatıyla ilgili oyunlar oynamak istiyoruz.

Mozambik iç savaşını nasıl yaşadınız? Siz buraya taşındığınızda devlet yönetimi ve sağ RENAMO İsyancılar arasında silahlı çatışmalar yaşanıyordu.
Ben geldiğimde iç savaş doruk noktasındaydı, bu doğru. Yoksulluk da bugünkünden daha fazlaydı. Hatırlıyorum da çoğu kişinin ayaklarında ayakkabı bile yoktu. O günden beri bir nevi bir gelişim oldu. Bugün neredeyse herkesin ayakkabıları var. İç savaş sırasında kenti terk edemiyordunuz ve nereye giderseniz gidin uçakla gitmeniz gerekiyordu aksi halde hayati tehlikede olurdunuz.

İç savaşta 700.000 insan öldü…
Galiba sayısı daha da yüksekti, korkunç. Bana göre bu katliamın ana sorumlusu RENAMO İsyancılardır. Bu ülkede bu isyancıların şiddetinden payını almayan bir kişi bile yoktur. Birinin akrabası öldürüldü, başka biri kayboldu, bir üçüncüsü mayına basıp bacağını kaybetti. Korkunç bir dönemdi.

Biraz tek yönlü bakmıyor musunuz?
İktidar şurada ya da burada hatalar yapmıştır, ama hangi iktidar hata yapmaz ki? RENAMO ise, bir suçlular çetesi idi, bunu farklı ifade etmek mümkün değil. Onlardan nefret ediyorum. Birkaç sene evvel RENAMO Lideri Alfonso Dhlakama ile beraber bir uçakta yolculuk ettim, uçağın düşmemesi için dua ettim…

Neden?
Bu kadar kötü bir insanla beraber ölmek istemedim.

Sizce Avrupa’da yükselen ırkçılığın tehlikesi ne kadar büyük?
Irkçılık Avrupalı’nın icadıdır ve Avrupalılar da ırkçılığı yok etmelidir. Asıl tehlike Neonazilerden kaynaklanmıyor aslında. Elbette bu insanlar izlenmeli ve kanuna karşı geldiklerinde yargılanmalıdırlar. Ancak dazlaklardan kaynaklanan tehlike abartılmamalıdır. Sessiz çoğunluk bence daha önemlidir. Eğer bu çoğunluk birden Le Pen gibi birinin peşinden giderse, ya da bugünlerde Avusturya’da başarılı siyaset güden birinin peşinden, işte o zaman tehlike söz konusudur. O zaman harekete geçmeli. Bence bu gibi insanlara karşı argümanlarla karşı çıkılmalıdır. Tartışmalıyız. Benim umudum gençlerdedir. Bugünkü gençlik farklı kültürlerden gelen insanlarla çok olağan olarak beraber yaşıyorlar ve ırkçılık ve milliyetçilik gibi kavramların ne denli gülünç olduğunu biliyorlar.

Siz direkt olarak karşılaştırabiliyorsunuz: Afrikalılar ile Avrupalılar arasındaki farklar nelerdir?
Ben beraberliklerimiz üzerine konuşmayı yeğlerim. Aynı sebeplerden dolayı gülüyoruz ve ağlıyoruz, seviniyoruz ve kızıyoruz. Bu önemli, başka şeyler değil… Ben elbette Avrupalıyım ve hayatımın sonuna kadar Afrika’da yaşasam da öyle de öleceğim. Ama Afrika beni daha iyi bir Avrupalı yapıyor. Kültürel farklılıklar var tabii. Kahvaltıda farklı şeyler yiyoruz, farklı tokalaşıyoruz, giysilerimiz farklı, sosyal organizasyonumuz da farklı. Ancak asıl önemli olan özellikleri göz önünde bulundurduğumuzda aynı aileye ait olduğumuzu göreceğiz. Belki Avrupalılar sık sık, büyükannelerinin de siyah olduğunu hatırlamalıdırlar.

Tagesanzeiger adlı gazetede yayınlanmıştır (Zürich, 15. Mart 2000).

Orijinal Almanca versiyonu için:
http://www.kaindlstorfer.at/interviews/mankell.html

Karin Alvtegen ve Maj Sjöwall ile Röportaj

Maj Sjöwall ile Per Wahlöö’nün “Martin Beck Dizisi” 70’li yıllarda Milliyet tarafından basılmış ve büyük ilgi görmüştü. Son yıllarda aynı dizi, İnkılâp Yayınları tarafından yeniden basılıyor ve Polisiye okuyucularının beğenini kazanıyor. Martin Beck Dizisi, birçok kişi tarafından, İsveç Polisiyeleri’nin atası olarak algılanmaktadır. Per Wahlöö’nün ölümünden sonra, dizi devam etmemiş ve Martin Beck kayıplara karıştı. Ancak romanları eskiden olduğu gibi zevkle okunmaktadır.

Son dönemde tanıştığımız bir diğer polisiye yazar da Karin Alvtegen’dir. Can Yayınları’ndan çıkarılan “Yitirilen” adlı kitap geçen sene (2005) kitap raflarında yerini aldı. Cinairoman.com olarak her iki yazarın röportajını Türk polisiye okurlarıyla paylaşmak istedik. Bu amaçla 2004 yılında yapılan ve www.schedenkrimi.de adlı internet sitesinde yayınlanan bir röportajın Türkçe metnini yayınlıyoruz. Bu röportaj Alexandra Hagenguth tarafından yürütülmüştür. Bahsi geçen siteye ve yazara bize bu röportajı yayınlama izni verdikleri için teşekkür ediyoruz.

Yazar: Alexandra Hagenguth
Çeviren: Metin Alparslan
Orijinal metin: http://www.schwedenkrimi.de/alv_interview.htm

“Şiddetten nefret ederim”

Karin Alvtegen ve Maj Sjöwall ile edebiyatportalı “schwedenkrimi.de”, birbirinden çok farklı iki yazarı bir araya getirdi. Ancak her ikisi de polisiyelerinde, aşırı şiddetten kaçınmaktadırlar. Ayrıca son zamanlardaki “polisiye enflasyonu” ve onun olumsuz etkilerine beraber karşı çıkıyorlar.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Son zamanlardaki gelişmelere bakıldığında, daha evvel edebiyatın farklı dallarında boy gösteren yazarlardan gün geçtikçe artan bir kısmı polisiyeye yöneliyor. Örneğin Theodor Kallifatides, Inger Frimansson, Jan Arnald/Arne Dahl, Aino Trosell. Danımarkalı yazar Greteliese Holm yayınevi neredeyse bir “kadın polisiye”si yazması için zorlamıştır. Bu “moda”nın ardındaki gerekçe nedir: sadece olumlu motifler mi vardır yoksa diğer dallar mı geriledi?

Karin Alvtegen:
Yok onu sanmıyorum. Ama polisiye tarzının uzun zaman boyunca kötü bir şanı vardı. Polisiye yazmak, yakışık almazdı. Bugün ise, bu tür kendini, saygı duyulan bir tür olarak ispatladı. Bunun sonucunda birçok yazar bu türe yönelmiş ve muhtemelen iyi bir polisiye yazmanın, bu denli kolay olmadığını da anlamıştır. Çünkü iyi bir polisiye, aslında bir cinayeti konu alan, güzel ve edebi bir romandan başka bir şey değildir.

Maj Sjöwall:
Ben öncelikle bir kelime ile başlamalıyım: Para! Diğer nedeni ise, bazı kitapların artık kültür ve sanat dalında değil, medyaya dahil oluşudur. Polisiye edebiyatı da bu gruba giriyor. Bu, zorunlu olarak, kalite açısından olması gerektiği anlamına gelmez. Ancak ticari yönünden, polisiye edebiyatı medya veya ‘halk edebiyatı’na dahildir. Bu, diğer edebiyat dalları etkilemiştir. Bir kitapçıya girdiğiniz zaman, diğer dalları bulmak zordur. Öncelikle yığın yığın Marklund ve Mankell’i aşmanız gerekiyor. Edebiyat bugün farklı bir duruma sahiptir. Sanatsal edebiyat ile günlük edebiyat arasında ayırım yapılmıyor; satılır ile satılmaz ayırımı yapılıyor. Bu açıdan yazarların diğer dallardan polisiyeye yönelmeleri gayet doğaldır.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Sizce polisiye türü, bize diğer türünün veremediği cevaplar vermesi mümkün mü?

Karin Alvtegen:
Hayır sanmıyorum! Bir türün, diğer türden iyi olduğuna inanmıyorum. Türler sadece farklıdırlar. İyi bir kitap, iyi bir kitaptır; bu türe bağlı değildir. Ama ben zaten bu kategorilerde biraz zorlanıyorum. Polisiye türünde de o kadar çok tip ve alt kategoriler var ki. Maj ile bizim kitaplarımıza bakın. Aynı türde romanlar verdiğimize inanmak zordur. O muhteşem polis romanları yazıyor, benimkilerde ise, bir polis bile geçmiyor.

Maj Sjöwall:
Bana göre de, kitapları kategorilere ayırmak doğru değildir. Asıl önemli olan, kitabın arkasındaki insandır. Onun dünya görüşü önemli.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Sizce polisiye edebiyatı sayesinde diğer edebiyat dallarında da bir hareket oluşabilir mi?

Karin Alvtegen:
Evet! Şu anda genel olarak kitaplar iyi satılıyor. Birkaç yıl evvel durum tamamıyla farklıydı. Kitabın “öldüğü” sanılıyordu. Tam tersi oldu. Polisiyeler şu anda çok iyi satılıyor. Bunun nedeni belki, insanların geniş bir çerçeve içinde, değişik türleri okuma isteği yatıyor ve bu belki diğer türlere de geçer. Bir ihtimalle polisiye aracılığı ile, diğer türlere ulaşılacaktır. Bence kitap piyasasında olan herkes, dışarıda büyük bir okuyucu kitlesinin beklediğini biliyordur.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Son senelerdeki polisiye modası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Karin Alvtegen:
İlginç olan şey, ben kendim o kadar çok polisiye okumuyorum. Ve bence doğru da yapıyorum. Ancak bir çeşit polisiye enflasyonunun yaşandığını, ben de fark ettim. Tüm romanların belli bir standardın üstünde olmadığını da görüyorum. Bununla birlikte İskandinav Polisiye’sinin namı iyidir. Seviyesinin iyi olduğu söylenir ve bu seviyeyi korumak için iyi polisiyeleri korumak gerek. Sadece para kazanmak amacıyla kitaplar yayınlanmamalı. İnsanlar, bu kadar çok cinayette, polisiyeye olan ilgilerini de kaybedebilirler. Bence en önemli nokta kalitedir.

Maj Sjöwall:
Bana göre, ticari amaçlarla fazlasıyla “kötü polisiye” yayınlanıyor.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Sizce hangi yazarlar sonunda ayakta kalacak: “kaliteli yazarlar” mı, yoksa “seri üretim yazarlar”ı mı? Tabii burada kimin hangi kategoriye girdiğini tartışmak da mümkündür.

Karin Alvtegen:
Bence, kendini şimdiden ispatlamış olan ve geniş bir okuyucu kitlesine sahip yazarlar, aynı şekilde devam edecekler. Onlar kendi dillerini oluşturdular ve belli bir kaliteye sahiptirler. Bir ara bunu Liza Marklund ile de tartıştım. İlginç olan nokta, 90’ların sonunda piyasaya çıkan 5 kadından sadece Liza ve ben kaldık. Ama yenileri geldi, aynı 5-6 yıl evvelde olduğu gibi.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
İsveç Polisiye Edebiyatı sizce önümüzdeki senelerde nasıl olmalı? Gelişmesi için ne yapmalı?

Maj Sjöwall:
Şu anda bir yıpranma tehlikesi var, çünkü fazlasıyla yazar aynı şablona göre eser veriyor. Kendime bazen soruyorum, acaba insanlar kek yaptıkları gibi mi polisiye yazıyor. Tarifin var, şu kadar şeker, şu kadar yumurta vs.vs. Bence bir polisiye romanı belli bir kalite standardına sahip olmalı. İnsanlar, artık beynini medyadan daha yararlı bir şeye yönlendirmelidir. Eşimle beraber kullandığımız edebi şekil ile bugün kullanılan şekil arasındaki fark aşikârdır. Biz toplumu anlatmak için bu formu kullandık. Bugün polisiyelerde sanki seri üretiminde olduğu gibi yazılıyor. Bu değişmeli.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
İyi bir polisiye olması için, sizce hangi standartlara uyulmalıdır?

Maj Sjöwall:
İlk olarak yazar iyi bir anlatıcı olmalı ve anlattığı şeyleri güzel bir dille aktarmalıdır. Bu bugün her zaman söz konusu değildir. Bu konudaki talep de bu denli yüksek değildir. Bir romana “polisiye” etiketi yapıştırdığın için, iyi olması gerekmez. Ben bunu kitapları çevirirken de fark ediyorum. Ben, bu manüskri berbattır diyorum ve buna rağmen yayınlanıyor. Çünkü satılabilir olarak kabul ediliyor.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Ben bir daha Karin’in söylediklerine geri dönmek istiyorum. Özgün bir ses oluşturmak ile ilgiliydi. Ben burada Liselott Willén’in ‘Taş üstüne Taş’ adlı romanını hatırladım. Bu romanın içinde de polis hiç geçmiyor ya da kitap tam polisin olaylara dahil olacağı yerde bitiyor. “Yeni kalite” bu mudur?

Karin Alvtegen:
Ben şahsen her kitabımda kendime özgün ve yeni bir şeyler bulmaya çalışırım. Ancak bu şekilde kendi kalite standardıma ulaşmam mümkündür. Böylelikle yazmadaki zevkimi de kaybetmiyorum. Kimseyi taklit etmek de istemiyorum. Kendi yolumu bulmaya çalışıyorum. Bence okuyucularım, yazdıklarımı başka yerde okumuş hissi duysalar, benden zaten bıkarlardı.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Kendinizi İngiltere ve Amerika’daki meslektaşlarınızla karşılaştırsanız, İsveçli bir polisiye yazarı olarak nasıl görüyorsunuz?

Karin Alvtegen:
Uff! Çok zor bir soru. (Gülüyor) Daha evvel de dediğim gibi, polisiye yazarı olarak fazla polisiye okumazsınız. Ben kendimi aslında başkalarıyla karşılaştırmam. İlk kimliğim yazar da değilim, anne ve eştir. Yok, bu zor bir soru! (Gülüyor)

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
O halde kendinizi bir geleneğe bağlı da hissetmiyorsunuz, ya da böyle bir geleneği bozmak amacında da değilsiniz?

Karin Alvtegen:
Yok, yok; hiçbir şekilde! Benim için bir yazar grubuna dahil olmak önemli değildir. Ben zevk aldığım için yazarım. Sonra insanlar onunla istedikleri şey yapsınlar.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
İsveç Polisiye’nin konsepti sizce nasıldır? Hangi fikirleri ya da amaçları takip ediyorsunuz?

Karin Alvtegen:
Evet, bir amacım var, ama şunu da söylemeliyim: Ben öncelikle kendim için yazarım. Oturup ayrı bir dünyayı oluşturabildiğim için müteşekkirim. Ancak şunu da söylemeliyim, üzerimde gün geçtikçe daha büyük bir sorumluluk hissediyorum. Çünkü okuyucularım artıyor be belli talepleri beraberinde getiriyorlar. Cinayet, ölüm gibi konuları irdeleyen bir tarzda yazdığınız zaman, okuyucuya bundan farklı bazı şeyleri vermek de benim sorumluluğumda olduğunu düşünüyorum: empati, insanlara saygı ve bir davranışın sonuçlarını üstlenme sorumluluğu gibi. Bu örneğin “Kaçamak” adlı romanının ana konusudur. Olabildiğince az ‘kan’ ve ‘şiddet’ kullanıyorum. Şiddetten nefret ederim. Amacım, kan ve şiddet olmadan, en fazla gerilimi oluşturmaktır. Sonunda da bir düşünce ortaya çıkmalı. Ben insanlara düşünecekleri bir şey vermek istiyorum.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Her zaman bir idol olarak gösterilmek nasıl bir şeydir, Maj?

Maj Sjöwall:
İsveç’te bu çoktan beri böyle değildir. Ben unutuldum. Bugün artık Mankell polisiyenin idolüdür. Yazarlarımız Sjöwall/Wahlöö’dan gelen her cümleden bıkmıştır ve bizimle karşılaştırılmak da istemezler. Bu onları modası geçmiş olarak damgalardı.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Sohbetiniz için teşekkür ederiz.

Pera Palas – Gerard Oberle / A. Ömer Türkeş

Gerard Oberle’nin “Pera Palas”ını elime aldığımda hem İstanbul şehrinin ve Pera Palas otelinin çağdaş bir polisiye yazarının zihnine nasıl yansıdığını merak ettim hem de oryantalizmin güncel motiflerini görmek istedim. Kitabın kapağını henüz çevirmeden başlayan bu beklentilerimi ön yargılı bulanlar çıkabilir. Ne var ki arka kapak yazısında roman kahramanına Yunanlı İrene, Kürt Ali, Katalan Federico Fernandez’in eşlik ettiği,  hikayenin Orient Express döneminin oteli Pera Palas’ta çok özel bir hamamda, cezaevinde, İstanbul’un az bilinen diğer egzotik mekanlarında ve Konya’da geçtiği yazılması yeterince açıklayıcıydı. Son sözü baştan söyleyebilirim; kitabın daha ilk bölümlerinde “Pera Palas”, oryantalizmin bütün renklerini en canlı halleriyle yansıtan bir polisiye roman.

Kahramanımız Claude Chassignet, Fransa kırsalının pastoral atmosferinde mutlu bir hayat süren 55 yaşında bir kitap koleksiyoncusu. Gönlüce yaşayan yalnız bir adam; hayatı, zevkleri, inançları, çelişki­lerinin keyfine göre sürekli dalgalanma halinde. İster edebi, ister cinsel ya da iyi yemek ko­nusunda olsun, kelimenin tam anlamıyla ona merakları yol gösteriyor. Chassignet’in İstanbul yolculuğunun nedeni ise biraz seyehat biraz da kitap tutkusundan; zengin bir koleksiyoncunun ricasını kırmayarak onun İstanbul’da ortaya çıkan çalınmış bir kitabını teslim almayı üstleniyor.

Kitap, çok zengin bir adamın(Boris Kerasoff’un) elindedir ve adam bu değerli kitabı hiç zorluk çıkarmadan teslim eder Chassignet’e. Ancak Boris Kerasoff, aynı gece öldürülecek, Chassignet ise cinayetin baş zanlısı durumuna düşecektir. Neyse ki hem Fransa’daki dostları hem Pera Palas otelinde tanıştığı İrene ve Ali ellerinden gelen yardımı esirgemezler. Şimdi sıra katili yakalamaya ve kitabın sırrını çözmeye gelmiştir. Hep birlikte Konya’ya uzanırlar…

Yazar polisiye kurgudan ziyade egzotizme ağırlık verince ortaya heyecanlı bir hikaye çıkmamış. Özellikle 50’li 60’lı yıllarda yaygınlaşan “heyecan” ve “casusluk” romanlarına benziyor; hani baş rolde resmi bir detektif ya da istihbarat ajanının yer almadığı, sıradan bir orta sınıf üyesinin kendisini ansızın ölümcül bir kovalamacanın içinde buluverdiği polisiyelere. Yani Mandel’in gelişen kapitalizmin yarattığı yalnızlık ve yabancılaşma duygularına, ışıksız, soğuk ve hatta macera umudu bile olmayan bir yaşam biçimine bağladığı anlatılara. Türün ilk ustası Eric Ambler’di. Sinema meraklıları ise söz konusu temayı –“Çok Şey Bilen Adam”, “North By North West” gibi- Hitchcock filmlerinden hatırlayacaklardır. Gerard Oberle, temanın çağdaş yorumunda hiç de başarılı sayılmaz, Ama oryantalizmin rehberlik ettiği Türkiye izlenimleri ilgi çekici. İşte bu nedenle biz de metin içerisinde iz süreceğiz; oryantalizmin izini…

Oryantalist metinlerin ayırt edici özellilerinden ilki, bu metinlerin önceki metinlerden esinlenmişliğidir. Doğuya herkesten önce gidip oraların gerçeklerini herkesten önce keşfeden ilk yazarlar kendilerinden sonrakilere neyin önemli neyin önemsiz olduğunu, farklılıkları işaretlemişlerdi. Altı en kalın çizilenler mekanlar, inanç biçimleri ve cinsellikti. Nitekim Chassignet de daha uçakta başlıyor bu külliyatı elden geçirmeye; “Theophile Gautier’nin 1853 yılında yayımlanan Cons­tantinople’ünün birinci baskısını açtı. Chassignet, XIX. yüzyıl yazarlarıyla birlikte seyahat etmekten hoşlanırdı. (…) Chassignet, Gautier’nin attıklarından, İstanbul’u gezmek için kendini yeterince deneyimli buldu”. Dikkat edilirse kahramanımızın referans aldığı kitap neredeyse 150 yıl önce yazılmış. Ama ne gam; bir oryantalist için Doğu zaten değişmez değil midir?

İstanbul’a indiğinde, edindiği “deneyimle”, kenti keşfe çıkar Chassignet. Söylemeye bile gerek yok; o da –başka seyyahlar yararlansın diye- gördüğü bütün farklılıkları teker teker kayıt edecektir. “Taksim Meydanı’ndan Galata Kule­si’ne doğru yuvarlanırcasına indi. Burası Beyoğlu tepe­sinde eski bir Yahudi gettosuydu, sonra eski ahşap evle­rin ayakta kaldığı dar sokakların labirentlerinde yolunu kaybetti.(…) Chassignet, Thophile Gautier ile birlikte Galata Köprüsü’nün karşısında yer alan Mısır Çarşısı’na gitti. Birbirine karışmış sandal, kına, küçük hindistancevizi, amber ve aselbent kokularından sarhoş oldu. 1853 yılların­ seyyahı havalarda uçuran afyon ve haşhaş artık ser­best değildi. Çığırtkanların tedirgin ettiği, geçenlerin birine hafifçe sürtündüğü, kuyumcuların, halıcıların, kaftan ve Arap gömleği tacirlerinin, nargile, bakır tepsi, yatağan ve gümüş kama satıcılarının her adımda cazip geldiği Kapalıçarşı’dan geçti. Bütün bu elden düşme ak­sesuvarlar, oyma, mozaikli, gömme biblolar, gezgin şö­valyelere benzeyen turistler için parıltılı, kötü birer iş­porta malıydı”.

Oryantalist metinlerin önemli bileşenleri arasında inanç biçimlerini saymıştım. Chassignet, aylak aylak gezerken rastlayacaktır Batılı gibi olamayanlarla; Voyvoda Caddesi’nde yeşile boyanmış küçük bir ca­minin yanındaki bir binanın yanında bir an durdu. O gün cumaydı. Gözlüklü, sakallı, cüppeli ve sarıklı bir gençler ordusu kaldırımda çene çalıyordu. Bu korkunç sahte sofular, geçen başı açık kadınlara kanınızı dondu­racak bakışlar fırlatıyorlardı. Muhammed’in dininin sah­te alçakgönüllülük, acımasız ve ikiyüzlülükle karışık bir yorumundaki yalancı sofuluk “beklemekten hiçbir şey kaybetmezsiniz!” der gibiydi”. (…)Kahramanımızın bu gözlemleri, Tophanede nargile ve kahve içerken sohbet ettiği yaşlı bir Türk’ün ağzından doğrulanır; “Fundamentalistler Türkiye’yi tehdit ediyorlar. Ben, Müslüman doğdum ama “ateist”im. Bura­da geç saatlere kadar kalırsanız, müşterilere sövüp say­mak için gelen cüppeli ve sarıklı sakallılar görürsünüz.(…) Bu tehlike geliyor. Ne yazık ki, insanların çoğu pu­su kurmuş olan bu tehlikeyi göz ardı ediyor. Bu zehirli yılanlar önce kadınlara saldırıyorlar, sonra varoş okulla­rındaki çocuklara kendi inançlarını aşılıyorlar.”

Ve son olarak cinsellikle bitirelim ve Chassignet’in Thophile Gautier’in 150 yıl önceki tavsiyeleri uyarınca gittiği Türk hamamının atmosferini aktaralım. Bu sahne “ilkel”lerin hem cinselliklerini hem ritüellerini barındırıyor. “Tepesin­de, gün ışığının küçük merceklerden süzüldüğü bir kub­benin yer aldığı yuvarlak, geniş bir mekan olan birinci salona girdiğinde” başlıyor kahramanımızın hamam sefası: “Mekanın ortasındaki geniş mermer zeminin üzerin­de, ışık saçan genç erkekler, biraz da kasap dükkanındaki etler gibi kendilerini sunuyorlardı. Mekana yerleştiril­miş bir düzine küçük hücrede, Chassignet, Satyricon’da Encolpius, Ascyltus ve Giton’un babalarının yere seril­mesinin çok iyi bilindiği sahnelerinin ancak modern bir yorumuna tanık olabiliyordu. Bütün bu yıkananlar, bir tür örgü eldiveni köpürte­rek, var güçleriyle birbirlerini yıkıyorlardı. Sonra daha pürtüklü bir eldivenle birbirlerini ovuyorlar, her bir hüc­reyi süsleyen çeşmelerden su almaya yarayan tasların yardımıyla birbirlerini duruluyorlar, en sonunda da çıp­lak ellerle birbirlerinin bedenine uzun süre masaj yapı­yorlardı. Panayır güreşçileri, başından ayağına kadar önü ve arkası kıllı devler tüyü çıkmamış ya da tüylerini yolmuş at­letler, sarışınlar, kızıllar, kumrallar, siyahlar, Heraklesler ve Apollonlar, birkaç kadınsı yaratık, cılız ama verimli güzel yaşlılar, çam yarmaları, güzel delikanlılar gibi otuz kadar açık saçık gelişkin insanla çalkalanıyordu burası. Bu, yüzyıllardan beri birçok halkın ve uygarlığın birbiriy­le karıştığı bu bölgedeki erkek nüfusun örneğini göste­ren tam bir envanterdi. Asya steplerinden gelen göçebe Moğolların torunları, Hitit, Lydia, Pers, Sard, Romalı, Gürcü, Arap ve diğer soylardan çobanların ve savaşçıla­rın oğulları Hıristiyan Haçlıları, Sefarad Yahudileri, Kürt­ler, Yunanlılar, Ermeniler ve bu geniş toprakları tohum­larıyla sulayan diğer birçoklarıyla karışmışlardı.”

Sanıyorum bu kadarı yeter; ama hepsi bu kadarcık mı diyenlere Chassignet ve Yunanlı kadının Atatürk’ün Pera Palas’taki odasındaki törensel sevişme sahnelerini, emniyete düştüğünde aklına Geceyarısı Ekspresi ve Arabistan’lı Lawrence’in gelmesini, parmaklarının arasında Lusitanias purosu tutan İstanbul cinayet masası şefini, Mevlana’ya hacı olmaya giden müminleri de ekleyebilirim. Bütün bunlar o kadar az sayfaya sığdırılmış ki görmemek, oryantalizmin bu grotesk gösterisinden rahatsızlık duymamak mümkün değil. Aynı rahatsızlığı romanın çevirisi de veriyor ve “Pera Palas” bir gerilim romanına dönüşüyor. Okumakta fayda var!..

 

Deligüllü – İhsan Tavşancıl / A. Ömer Türkeş

Güllü, nereden geldiği, kim olduğu, hatta ismi bile bilinmeyen hafızasını yitirmiş orta yaşlı bir kadın. Bir otobüsle hayalet gibi süzüldüğü kasabada geçimlerini çöp toplayarak sağlayan sokak çocukları tarafından sahipleniliyor. Elbette o da çocuklara sahiplenecektir. Güllü’nün küçük Oktay’a, Rıza ve Safo’ya (Safiye’ye) bir anne sıcaklığı ile sarılması, Rıza ve Safo’nun arasındaki aşk, Safo’nun hamileliği, vb. gibi sahneler, onların her yanından yoksulluk fışkıran gecekondu evlerindeki mutluluk tablosunu tamamlıyor ve romanı Kemalettin Tuğcu geleneğine yaklaştırıyor. Tavşancıl, kasabanın bankası etrafında gelişen kriminal olaylarla hikayesini James Hadley Chase çizgisine çekmeyi başarmış

Karısıyla sürdürdüğü tekdüze ilişkiden sıkılan banka muhasebecisi Cemal’in bankada çalışanlarından Asuman’ın manevraları ile kışkırtılan cinselliği, bankanın kasasını tehdit etmektedir. Çünkü Asuman, bankayı soymaya niyetli bir adamın sevgilisi; kendisine zaafı olduğunu farkettiği Cemal’i kışkırtması da soygun planının bir parçası… Sonunda soygun gerçekleşir, ne var ki Cemal’in bankadaki odasında sakladığı uyuşturucu satışından elde edilmiş dolarlar da gitmiştir. Üsteki soyguncuların kaçarken çöpe attıkları para dolu torba çöp toplarken Oktay’ın eline geçmiş, Cemal ise mafyaya borcunu ödemek için paranın peşine düşmüştür. İşte böylece başlayan cinayet, yaralama ve intihar vakaları hikayeye yeniden bir melodram havası verirken Güllü’nün etrafındaki sis perdesi de aralanıyor…

Uzun yıllar çeşitli firmalarda yöneticilik yaptıktan sonra emekli olan ve roman yazmaya koyulan İhsan Tavşancıl’ın biyogrofisinden yayımlanmaya hazır üç romanı daha bulunduğunu öğreniyoruz. Umarım baskıyı bekleyen romanlarında bu ilk romanında düştüğü hatalarını yinelemez ve görece olarak bir düzey tutturduğu polisiyenin sınırları içinde kalır. Toplumsal gerçeklikle hiç örtüşmeyen mutlu sonlu yoksulluk fantazileri, doğrusu çok yavan kaçıyor.

İhtiyarlara Yer Yok – Cormac McCarthy / A. Ömer Türkeş

İrlanda’dan Amerika’ya, Galway’in nemli havasından Texas çöllerinin kavurucu sıcağına uzanacağız. Kötülük orada da iş başında. Cormac McCarthy’nin Oscar ödülü sayesinde ünlenen romanı “İhtiyarlara Yer Yok”,  Roza Hakmen’in güzel çevirisiyle yayımlandı.

Parlak bir edebiyat kariyeriyle 75 yaşına gelen Cormac McCarthy’nin Türkçede tek kitabı Sınır Üçlemesi’nin ilk kitabı olan “O Güzel Atlar”la (1998) sınırlı kalmıştı. 1965’ten bu yana çok sayıda roman yazan, daha ilk romanıyla Faulkner, son romanı The Road (Yol) ile 2007 yılında Pulitzer Ödülünü kazanan McCarthy, “neslinin en iyi dört Amerikan romancısından biri” olarak gösteriliyor.

Eleştirmenlerin Faulkner ve Melville ile kıyasladığı McCarthy, “İhtiyarlara Yer Yok”ta Faulkner gibi Güney’i, Melville gibi sembollerle dolu bir yol hikayesini anlatmakla birlikte, daha çok Jim Thompson’la kıyaslanabilecek bir uslup kullanmış. Suçun, şiddetin ve kötülüğün sıradanlaştığı gerilimli bir hikaye bu.

Pek çok okuyucu filmi izlemiştir. Bu nedenle hikayeyi uzun uzadıya özetlemeye gerek yok. Kısaca, merkezinde 2.4 milyon dolar kara paranın bulunduğu ölüm kalım hikayesi diyelim. Rastlantı sonucu parayı kapıp kaçan Moss, paranın ve prensipleri gereği Moss’un kellesinin peşine takılan psikopat katil Chigurh ve emekliliğini bekleyen yaşlı şerif Ed Bell, arasında Meksika sınırına yakın Amerikan kasabalarında sürüp giden heyecan dolu kovalamaca…

Filmi izlemedim. Ancak eleştirmenler arasında gerek hikayenin akışı gerek içerdiği sembollere yüklenen anlamlar üzerinde bir anlaşmazlık olduğu anlaşılıyordu. Sıkıcılık ya da belirsizlikle biten final sahnesinin filme özgü olduğunu söyleyerek başlayalım. Tersine, romanın bir karakterden diğerine geçen kurgusu çok dinamik. Üstelik bu karakterler arasındaki karşılaşma anlarının nasıl sonuçlanacağına dair beklentiler hikayenin heyecan yükünü sürekli dolu tutuyor. Ve çatışmalı karşılaşma anları geldiğinde romanın ve belki de polisiye edebiyatın en etkili sahneleriyle karşılaşıyoruz.

“İhtiyarlara Yer Yok”,üç ana karakter üzerine kurulu, ancak onlardan yalnızca bir tanesi,  şerif Ed Bell gerçek anlamda karakterlik kazanıyor. Düellocular, yani Moss ve Chigurh, hikayenin polisiye niteliğine uygun sert ve kötülüğe eğilimli erkek stereotipleri. Biri, hep beklediği fırsat ayağına gelince şeytana uymuş, elde ettiğini korumak için adam öldürmeyi göze almış bir adam. Chigurh ise mücerret kötü; öldürmekten zevk alıyor, zevki arttıracak yöntem ve icatlar geliştiriyor. Psikopat seri katiller gibi dengesizlikleri yok, kötülük onun için ilkesel bir tercih, bir meslek sanki.

Kötülüğün aldığı bu yeni hali, nice kötülükler görmüş yaşlı  şerifin iç konuşmalarıyla açığa çıkarıyor McCarthy. Artık yorgundur Bell, gördüklerinden dehşete düşmüş, masum kovboyların devrinin kapandığını anlamıştır. Tek isteği olayı nihayetine erdirerek bir an önce evine, karısının şefkatine sığınmaktır… Ama şerif, yazarın sözcülüğünü yapmıyor. Yunan tragedyalarındaki koronun vazifesi de görmüyor. Aslında o da dünyanın gidişatını kavramış değil; ne kötülüğün dünyevi karakterinin ne de Vahşi Batı’nın mirası olduğunun farkında.

Hikayenin, roman kişilerinin, hikayedeki temaları sembolik karşılıkları üzerinde durmak, günümüz suç dünyasıyla İncil’i yanyana getiren bir metinin anlamlarına dalmak ya da ideolojik geri planını çözümlemek eleştirmenlere geniş alanlar açabilir. Ne var ki “İhtiyarlara Yer Yok”u bir polisiyesever olarak okumanın keyfini çıkartmanızı öneririm. Üstelik McCarthy diliyle, üslubuyla, diyalogları ve kurgusuyla böyle bir okumaya imkan verirken. Artık filmi de seyredebilirim.