Menekşeler Atlar Oburlar – Hüsnü Arkan / A. Ömer Türkeş

Bugüne dek müzik çalışmalarından tanıdığımız Hüsnü Arkan, roman yazmayı da sessiz sedasız sürdürüyor. Kitapta verilen bilgilerle, 1958 Kınık doğumlu. Yüksek öğrenimi için gittiği Ankara’da, ADMMA Mimarlık fakültesinde üç yıl okuduktan sonra  Hukuk Fakültesi’ne geçmiş. 80’li yıllarda bir süre Amsterdam’da yaşamış ve kurduğu müzik grubuyla, Hollanda’nın çeşitli yerlerinde konserler vermiş. Kendi bestelerinden oluşan “Bir Yalnızlık Ezgisi” (1991) kasetinden sonra Türkiye’ye dönerek “Ezginin Günlüğü”ne katılmış. “Ölü Kelebeklerin Dansı”(1998) Hüsnü Arkan’ın yayınlanan ilk kitabıydı.

Sahip olunamayan bir hayat

Ilk romanı “Ölü Kelebeklerin Dansı”nda fantastik bir hikaye anlatıyordu Hüsnü Arkan.  Bir cinayete kurban gittiğini bilmesine rağmen, katilini hatırlıyamamaktan dolayı sıkıntılar çeken genç bir adamın, ölüler ve canlılar dünyası arasındaki yaşantısını; duyguların, düşüncelerin,  zamanın ve mekanın önemsiz olduğu, insan yaşamının canlı ya da ölü oluşunun bir düşe, her şeyin bir yanılsamaya dönüştüğü bir metinde işlemişti. Dar anlamda bir polisiye kurgu, romanın meraka ilişkin gereksinimlerini karşılıyor, ama, aslolan ölümün, gerçeğin, zamanın sorgulanışı oluyordu. Bu romanını da “gerçeğin ne, düşün ne olduğu” sorularına ayırmış yazar ve polisiye kurgusunu da tekrarlamış. Üstelik yakın tarihin yaşanmış siyasi olaylarına yapılan göndermeler ve belli bir mekanın seçilmesiyle, bu hikayesinin polisiye yanı daha çekici. Ne var ki, polisiyeye özgü motiflerin varlığını sayfalar ilerledikçe, sona doğru yaklaştıkça farkediyor ve bütün olup bitenleri bir kez daha gözden geçirmek ihtiyacını hissediyoruz. Zaten Hüsnü Arkan’ın amacı da bu; gerçeğin görünürdekinden farklı olduğu, hatta gerçek bile olmayıp bir kurgudan, bir yanılsamadan ibaret olduğu..! Tıpkı kapaktaki tanıtımdaki gibi yani; “bir şey yaşarsınız ama yaşadığınız başka birşeydir. Hıçkırarak ağlarsınız, ama aslında kahkahalar atmışsınızdır. Sevgi, mutluluk, zafer hepsi birer yanılsamadır. Yaşam kurgudur, gerçek düştür. Yalnızca inancınızla biçimlenen bir avuç hamur. Neye inanıyorsanız gerçek odur”.

Bir düş kırıklığının, boşa geçen, kaybedilmiş bir hayatın romanı diyebiliriz “Menekşeler Atlar Oburlar” için. Hüseyin’in çocukluğundan yetişkinliğe kadar geçen yaklaşık otuz yıllık bir zaman dilimini hikaye etmiş Hüsnü Arkan. Izmir yakınlarındaki küçük bir kasabada yaşayan varlıklı bir ailenin tek çocuğudur kahramanımız. Malların ve çiftliğin yönetimini yüklenen amcası, geleneklere uymayıp meyhane işletmeyi seçen babası, menekşe kokulu annesi, çiftlikteki sevgili atları, yengesi, halaları ve komşu kadınlar arasında büyür. Ancak hep mutluluk içinde geçmez kasaba hayatı. Babasını küçük yaşta kaybeder. Okulda ise sorunlu bir öğrencidir, yine de kazanır üniversiteyi. Kişiliğindeki bölünmeler bu yıllarda başlamıştır aslında, ama gerçek bir yarılma Izmir’deki öğrencilik günlerinde çıkar ortaya. 70’li yıllarda siyasi faaliyetlerin yoğun olduğu günlerde çevresi ile uyum sorunları çeker. Bu uyumsuzluk intihar teşebbüsüne bile sürükler Hüseyin’i. Tedavi görür, düzelir, ama belirsizdir hastalığının nedeni; belki amcasının o gece vurduğu çakalın düşüşünü izlemek etkilemiştir onu, belki de çok sevdiği atı Cumali’nin öldürülmesine tanık olmayı kaldıramamıştır.

Polisiye Kurgu

Hüsnü Arkan doğrusal bir zaman akışı içerisinde anlatmıyor hikayesini. Başlangıç ve sonun aynı zaman diliminde yaşandığı romanda, sık sık geriye doğru yapılan bilinç akışları ile öğreniyoruz Hüseyin’in başından geçenleri; mezuniyetinin ardından amcasının ısrarına rağmen Izmir’e yerleşmesini, babası gibi bir meyhane açışını, bar kadını sevgilisi Selma’yı, Boncuk’u, Hakim Anne’yi, Hoca’yı, Ali Rıza’yı, Yakup’u, Raif’i, Komiser Kemal’i hep onun belleğinden izliyoruz. Anlıyoruz ki meyhanesi, sevgilisi, Chevrolet’i ve dosları ile çok mutludur şimdi Hüseyin…

Arabasını ödünç alan arkadaşının bir sivil polis aracı ile talihsiz karşılaşması, başı dertte olan solcu gence yardım, polislerin eve baskını ve çiftliğe kaçış, aslında hayattan elini eteğini çekmesi anlamına gelir Hüseyin’in. arandığı korkusu ve Komiser Kemal’in yardım vaadi ile, yedi sene çiftlikte saklanır, amcası ile birlikte işe güce koyulur, amcasının istediği gibi çiftliği ve ailenin işlerini çekip çevirir. Amca yeğen, bütün yakınlarını yitirmiş bu iki insan, birbirlerine değmeden, konuşmadan birlikte geçirirler günlerini, ama sürekli Izmir’i, Selma’yı, meyhanesini ve dostlarını, yitirdiği mutluluğunu hatırlar Hüseyin. Ve bir gün, bir Cumartesi günü bütün yaşam öyküsü değişiverir; herşey tersine dönmüş, birbirine geçmiş, ortada kendisinin figüran olduğu bir oyun kalmıştır.

Hüsnü Arkan, polisiye olmayan hikayelerini, polisiyelere özgü kurgularla hareketlendirmeyi ve okuyucunun merak duygularını da işin içine katmayı seviyor. Fantastik bir anlatımı denediği ilk romanından daha başarılı bulduğum “Menekşeler Atlar Oburlar”da, geriye doğru işleyen polisiye kurgusu hiç aksamamış. Üstelik Izmir yakınlarındaki kasaba ve çiftlik hayatı, kasabalı gencin büyük şehirle ilişkisi, kırılan iç dünyası, aşkı yaşayışı, polis korkusu da hem çok içten, hem de çok canlı yansımış metne. Meselesini gözümüze sokmadan, hikayeye ve kahramanının hayatına yedirerek anlatan güzel bir roman “Menekşeler Atlar Oburlar”…

Michael Connelly’nin Dayanılmaz Ağırlığı / Bekir Karaoğlu

Bu forumda Connelly üzerine nasıl hararetli tartışma ve yorumlar yapılmış olabileceğini tahmin ediyorum. Ama, Connelly’nin son çıkan 9 Dragons kitabı dışında, tüm kitaplarını okumuş biri olarak, kişisel düşüncelerimi yazarsam, umarım çokbilmişlik sayılmaz. Eksik veya yanlış bıraktığım noktaları forumcuların düzelteceğini veya ekleme yapacaklarını ümit ediyorum.

Michael Connelly bugün tartışmasız tüm dünyada polisiye romanın en büyük ismi. Hiçbir zaman düşmeyen bir tempoyla, gerçeğe yakın karakterlerle ve inanılabilir kurgularıyla bunu hakediyor.

Peki ama nedir bu başarının sırrı? Bence dönüp dolanıp Raymond Chandler’in meşhur denemesinde belirttiği noktaya geliyoruz. Chandler o denemede özetle, klasik mantık problemi gibi yazanların (Christie, JD Car, E. Queen, vs.) klişe ve karton karakterlerden öteye geçemediklerini, buna karşılık kanlı canlı karakterleri sokağın diliyle yazanların da (Hammett, Ross MacDonald, vs.) karmaşık kurgular tasarlayacak zamanları olmadığını yazıyordu.

İşte Connelly ve diğer aktüel başarılı yazarlar (T. Gerritsen, H. Coben, R. Crais, R. Hill, vs.) bu açmazı çözdükleri için başarılı oluyorlar. Hem karmaşık bir kurgu, hem kanlı canlı karakterler (H. Bosch, Jane Rizzoli, Elvis Cole, Andy Dalziel, vs.) ve hem de karmaşık kurguları inandırıcı hale getirebiliyorlar.

Ama bunun bir bedeli var: Connelly ve diğerleri bunu, oyunun kurallarını birazcık çiğneyerek yapabiliyorlar. Altın Çağ yazarları tüm ipuçlarını yeterince önceden okuyucuya gösteriyorlardı, kurallar bunu gerektiriyordu. Hatta, kitabın sonlarında durup okuyucuya meydan okuyabiliyorlardı.: “Ey okur, şu anda tüm ipuçları senin elinde. Katilin kim olduğunu tahmin edebiliyor musun? Edemiyorsan, okumaya devam et.”

Connelly’nin romanları dikkatle okunursa, son sayfalara kadar birkaç katil adayı aynı ağırlıkta gidiyorlar. Ama sonra, çok kritik bir ipucuyla birlikte final sahnesi oynanıyor. Bu teknik çok ustaca kullanıldığı için okuyucu farketmiyor. Oyunbozanlık etmemek için örnekler vermek istemiyorum.

Bu, bence kötü bir şey değil. Okuyucu öylesine sürükleyici bir hikaye okuyor ki ipuçlarının ne zaman verildiğini düşünecek halde değil. Yani, halinden memnun. Bence de önemli olan bu. Belki de polisiye romanın vardığı doğal sentez bu olmalıydı. Chandler bu çözümü herhalde kabul ederdi.

Connelly üzerine birkaç noktaya daha değinerek bitireyim:

1. Yazar Connelly gerçek hayatta LA polisi tarafından seviliyor.Çünkü, dikkat edilirse, polis gücü içindeki kötüler hep polis şefleri. Bosch’un çalışma arkadaşları küçük zayıflıklarına rağmen, kabul edilebilir insanlar.

2. Connelly’nin alter egosu (ruh ikizi) aslında Harry Bosch değil, Jack McEvoy. Gazetecilik tecrübesini onun ağzından daha kolay aktarabiliyor. Michael Haller’in durumunu çıkartamadım, herhalde mahkeme muhabirliği tecrübesini yansıtmak için oluşturdu.

3. Kötü bir huyu var: Her kitabında daha önceki kitapların konularına değiniyor ve istemeden ipuçları veriyor. Yani, sırayla okumak gerekiyor.

4. Tempoyu hiç düşürmüyor, geçişler mükemmel, okuyucuyu önce yanlış yönde hazırlıyor ve sonra şaşırtıyor. En tipik örneği Şair. Başlangıçta sanki hiçbir ipucu yok gibi. Ama, ufacık bir rutin araştırmadan koskoca bir düğüme ulaşabiliyor.

5. Yanlış Numara’nın durumu tuhaf. Tüm romanları belli bir düzeyi tuttururken, bu kitap berbat.

6. Kadın karakterler hep olumlu (E. Wish, Kiz Ryder, R. Walling, etc.). Hata yapsalar dahi soylu bir düşüşleri var.

7. Elbette Şair en karakteristik kitabı. Ama benim gönlümde yer eden diğer bir kitabı Karanlık Ay. Romanın kahramanı kadın ve diger katil karakter, her ikisi alışılmadık düzeyde orijinal karakterler. Her zaman usta tezgahları olan Connelly bu kitapta duygusal olabileceğini de gösteriyor. İnsanın içini sızlatan sahneler var.

Shakespeare Sırrı – Jennifer Lee Carrell / A. Ömer Türkeş

İngiltere’nin sakin, loş –biraz da klostrofobik- mekanlarından bunaldıysanız, İngiltere’de başlayıp ABD’ye uzanan –hatta İspanya’ya bile uğrayan- ve uçsuz bucaksız yollarda ölümcül bir kovalamacayı barındıran “Shakespeare Sırrı”yla rahatlayabilirsiniz. Ancak bu romanda da Anglo-Sakson kültürün damgasını bulacaksınız.

Jennifer Lee Carrel, ABD doğumlu. Oxford ve Stanford üniversitelerinde İngiliz edebiyatı eğitimi aldıktan sonra, doktorasını Harvard üniveritesinde İngiliz ve Amerikan edebiyatı dalında yapmış. Harvard Üniversitesi Tarih ve Edebiyat programında ders vermiş, Hyperion Theatre Company’de Shakespeare oyunları yönetmiş. Kısacası, “Shakespeare Sırrı” gibi bir roman yazmak için sağlam bir donanıma sahip. Bu donanımı romanın her anında hissettiriyor.

Romanın Giriş bölümünde tarih 1613. Londra’da Shakespeare oyunlarının sergilendiği Selby tiyatrosu alevler içinde. Kasıtlı çıkarılmış bir yangın bu. Sonra I.Perde açılıyor. Tarih 2004. Bir Shakespeare oyunu provasında roman kahramanlarıyla tanışmaya başlıyoruz. Çoğu bu konunun uzmanı. Ve Roz, öğrencisi Kate’e bir sırrı danışacağını söylüyor. Ne var ki görüşme fırsatı bulamayacaklar, ilk yangından sonra onarılan Selby tiyatrosu bir kez daha yanacak ve Roz yangında hayatını kaybedecektir. Kaza mı cinayet mi? Şimdi Kate’e düşen, Roz’un yakışıklı yeğeni Ben ile birlikte hem cinayeti hem de Roz’un bildiği sırrı aydınlatmaktır. Shakespeare’in kayıp bir oyunu ile ilgili olan sırrı çözmek gayretiyle ünlü yazar hakkında bilgi, belge ve yayın bulunduran kütüphaneleri taramak, konunun uzmanları ile görüşmek için yola koyulan kahramanlarımız cinayetlerini Shakespeare eserlerine gönderme yaparak işleyen bir katil tarafından adım adım izlenecekler, yeni cinayetler işlenecektir. Ama şifrenin çözümüne de gelinmiştir.

Shakespeare’in hayatı ve eserlerine dayalı kurgu, edebiyat tarihine yayılan bir serüven.  Entelektüel ilgilere hitap eden, kayıp kitap esprisi ile post modern  edebiyata göz kırpan “Shakespeare Sırları”, özellikle bu tarz polisiyelerden hoşlananlar için çok doyurucu. Kitabın sonundaki yazar notlarında hikayenin kurgusu ve Shakespeare tarihiyle ilgili malumatlar meraklılarının ilgisini çekecek nitelikte.

Simenon ile Fleming Gerilim Yazarlığını Tartışıyorlar (Bölüm:1)

Dünyanın önde gelen gazete ve dergilerine yazan, bir zamanlar Ian Fleming’in yurtdışı yöneticisi olduğu Kemsley gazete grubunda da görev almış olan ünlü muhabir Frederick Sands, Lausanne’de ikamet etmektedir. Lausanne’in bir başka bildik siması da Georges Simenon’dur. Ünlü yazarı evinde ziyaret eden Sands, Simenon’dan Fleming’le buluşmasının öyküsünü dinler.

Odadakilerden biri tıknaz ve kısa boyluydu. Anlaşılır bir İngilizcesi vardı, ama Fransız aksanı da belirgindi. Gülağacından yapılmış piposu ağzının sabit bir uzantısı gibi duruyordu. Odadaki diğer adam, uzun ve sıska, kırmızı tenliydi; bariz bir İngiliz aksanı vardı. Zarif bir ağızlıkla durmaksızın sigara içiyordu.
Müfettiş Maigret’nin yaratıcısı, her hafta otuziki ülkede ortalama üç kitabı yayınlanan, 200’den fazla romanın yazarı Georges Simenon, Ian Fleming’le ilk kez görüşüyor, onunla gerilim yazarlığı üzerine sohbet ediyordu.
Benzersiz bir sahnedir bu: Dünyanın en başarılı gerilim yazarlarından ikisi, yazarlık tecrübeleri üzerinde görüş alışverişinde bulunuyorlar!
Fleming yıllardan beri Simenon’un hayranı idi. Simenon ise, Bond ve Fleming’in stili hakkında dergi ve gazetelerden herşeyi biliyor olsa da, hiç 007 romanı okumamıştı.
Simenon’u otuz odalı, 16. asırdan kalma Geneva gölü manzaralı şatosunda defalarca ziyaret ettim. Bu seferki ziyaretimin amacı, Fleming’le buluşması hakkında anılarını dinlemek, Fleming’in tarzıyla kendisininkini karşılaştırmaktı.
Simenon’un şatonun ilk katındaki bürosuna, ağır meşe kapısından geçerek girdik, antika yazı masasının yanında oturduk. Heryerde pipo vardı; masasında, kitap raflarında, her yerde. Ayrıca altı büyük cam kavanoz dolusu tütün de gördüm. Fransız asıllı çekici Kanadalı eşi Denise de bizimleydi.
Simenon işte bu odada Fleming’le buluşup neler konuştuklarını anlatmaya koyuldu:
“Fleming son savaştan önce Moskova yolunda ilk kez bir kitabımı okumuş. Hollanda’da bir mola yerinde, küçük bir dükkanda görmüş kitaplarımı. Kapakları hoşuna gitmiş; üç dört tanesini yolda okurum diye almış. Kapaklar cezbetmiş onu gerçekten!
“Kitap kapakları onun çok ilgisini çekiyordu. Bir romanı bir kez bitirdikten sonra asla ilgimi çekmediğini söylediğimde çok şaşırdı. Bir roman bir kez yayınlandıktan sonra, artık hayatımın dışındadır.
“Romanlarımı Fransızcadan okumayı sevdiğini, çünkü yazı stilimi ancak orijinal dillerinde hissedebildiğini, hayran olduğunu söylediğinde ona, bazı eleştirmenlerin bir stilim olduğuna bile inanmadıklarını anlattım. Hakları da var, neredeyse yirmi yılımı edebi gözüken herşeyden uzak kalarak geçirdim. Mümkün olduğu kadar basit yazmaya çalıştım.”
“Arkadaşlarım benim yazdıklarımın da edebi nitelik taşımadığını, bu yüzden değerli olmadıklarını söyler”, dedi Fleming. “Gerilim romanları büyük E ile Edebiyat sayılmayabilir; ama Edebiyat gibi okunabilen gerilim romanları üretmek de mümkündür. Bunu kanıtlayan Edgar Allan Poe, Dashiell Hammett, Raymond Chandler, Eric Ambler, Graham Greene, ve elbette Simenon gibi yazarlar var. Bu mertebeyi hedeflemekte utanç verici birşey görmüyorum.
“Yazmanın bir üst sınırı da asla yoktur. Basit, özlü ve canlı bir dil kullanmaya gayret ediyorum. Çünkü bence böyle yazmak gerekir. Bu eğilimin bende gazetecilikten ötürü oluştuğuna inanıyorum. Çünkü bu meslekte, basit, meselenin özünü aktarmaya yönelik, aynı zamanda canlı bir dil kullanmak zorundasınız. Gazetecilik eğitimim, İngiliz edebiyatı derslerimden çok daha etkili olmuştur yazarlığımda.
“Bana kalırsa eğlencenin paylaşılması, edebiyatın bu en mütevazi dalında, gerilim romanlarında da olsa çok büyük başarıdır. Bir yazar bence daktilonun başına oturup ahkam keseceğine çok titiz bir gözlemci olmalı, edebiyatın ille edebi olması gerekmediğini bilmelidir.”
“Çok doğru” diye Fleming’i onayladı Simenon. “Bu edebi ustalığı reddetmek anlamına gelmez; ama gösterişli bir stilden uzak durmalıyız.
“Romanlarla ilgili bir teorim var. Bugün biz Dickens’ın devrindeki gibi romanlar yazmıyoruz. Bir çok sebebi var bunun. Mesela, artık fotoğraf diye bir şey var. Tanımlamak zorunda değiliz artık. Herkes Eyfel kulesini görmüştür. Birçok şeyi artık tarif etmek zorunda değiliz. Balzac’ın tarif ettiği şeyden onu tarif etmeksizin bahsedebiliriz. Birçok gazete, hemen her konuda makaleler içeriyor. O yüzden uzun romanlar yazmıyoruz. Bir roman bir oturuşta bitirilmelidir. Hamlet’in bir perdesini bugün, bir perdesini haftaya izlemek istemezsiniz. Roman için de değişmez. İşte bu yüzden kısa romanlar yazmayı tercih ediyorum.
“Fakat bu sefer 240 sayfa gibi bir sınır buluyorum karşımda. Yaptığım şey, karakterlerimi, kendi sonlarına erdirecek bir durumun içine sokmaktan ibarettir. Elbette her insanın bir trajedisi vardır. Eğer bu trajedi kendini göstermiyorsa bilin ki o insan ya şanslıdır, ya korkak, çekingen, ya da çok namusludur. Siz kendiniz, savaşta bu görüşümü doğrulayacak şeyler yaşamışsınızdır.”
Hem Simenon hem de Fleming, izole bir ortamda yazmaktan hoşlandıklarını konuştular. “Genellikle hızlı yazarım” dedi Simenon. Onbir günde bir roman, her gün bir bölüm. Sezgilerime dayanarak yazarım; ve cesarete ihtiyacım olur, aksi takdirde kendimden muhakkak şüpheye düşerim.
“Maigret romanı olsun olmasın, bir roman yazmaya başladığımda korkudan hasta düşerim. Mucizenin geri gelmeyeceğinden korkarım. Bir roman ne içindir? Hiçlikten bir yaşama çıkarmak için! İnsanlar ayakkabıları hakkında, kahvaltıları hakkında, veya işleri hakkında konuşup dururlar; ve siz bütün bu laf salatasından bir yaşam yaratmak zorundasınızdır ki, bu neredeyse imkansızdır.
“Her başlangıç nasıl korkutursa beni, her romanı bitirdiğimde de muazzam ölçüde rahatlar, gevşerim. Her zaman böyledir. Benim için, herhangi bir romana başlamak, bir haftalık bir boşluğu, kendimi aklımdaki her şeyden, her işten, çocuklarla filan ilgili en ufak sorunlardan bile yalıtmayı gerektirir. Golf oynarım. Uzun yürüyüşlere çıkarım. Eşim roman boyunca benimle, ya da ailemle ilgili verilmesi gereken kararları bu sırada danışır. Birkaç gün sonra, nihayet başlarım.
“Ne olup bittiğini açıklamak güç. Eğer bir hikayeye başlarken neler olacağını biliyor olsam, artık onu yazamam. Tam bir hiçlikten yola çıkarım; elimde hadi hadi birkaç belirgin karakter olur. İyi düşünülmüş bir planla yazmak – yaşam değildir bu. Böyle bir yazardan iyi stenograf olur ancak. Duygularımın yükünden kurtulmak için yazabilirim ancak; yoksa bir psikopat olurdum.
“Hafif hafif, yeni romanımın ana karakterinin gelişini duyuyorum. Romana başlamak için doğada yürüyüş yapmalıyım. Yürür dururum ve birden, ana karakterim çıkar ortaya. Aynı zamanda, bu karakterin içinde bulduğu ortam da. Yürüyüş yaparken çoğu kez, bir ağacın yanına giderim ve bir geçmişten kokuyu anımsarım. Yirmi yıl öncesinden bile … aynı koku … böyle bir yerde, ben yalnızken. Yavaş yavaş o yeri anımsarım. O yerdeki birini, onun öyküsünü. Çoğu kez öyküyü, bir koku anımsayarak bulurum. Başka her kaynaktan daha çok, kokulardan. Çok gelişmiş bir koku hafızam olduğunu söyleyebilirim.
“Bir kere başladığımda, hızla bitiririm romanı. Ve bitirdiğimde, okuldan yeni çıkmış bir çocuk gibiyimdir. Çocuklarla oynarım, karımla bir yerlere gideriz. Ama çocukların hasretine dayanamam, o yüzden bu geziler de bir haftayı bulmaz.
“Bir ay kadar sonra da, hırçınlaşır ve hastalanırım yine. Bilirim ki, ne olduğunu hiç bilmesem de, yeni bir roman çıkmaya hazırdır. Yürüyüşlerim sırasında romanımı bulurum. Bir leylak kokusu, ya da kuş ötüşünden. Birdenbire derim ki kendime, “Bu Hollanda’da.” Ve arka plan oluşur. Sonra insanları alırım. Her zaman tanıdığım insanları. Ana karakterimi alırım ve derim ki, ‘Bu adamı kendi sınırlarının sonuna kadar sürükleyecek, ne olabilir? Onu köşeye kıstıracak?’
“Sonra en zor kısma gelir sıra: Kendimi o adamın yerine koymak, bu sıkışmışlığı onun yerine yaşamak…”

Lokanta – Hakan Yel / A. Ömer Türkeş

Şiddet, 2005 yıl romanlarına damgasını vurmuştu. Hakan Yel’in ilk romanı “Sultan’a Dokunmak” da yer verdiği şiddet sahneleriyle bu romanlar arasında ön sıralarda yer alıyordu. Yel, yeni romanı “Lokanta”da da okuyucusunu etkilemek için yine sınırsız bir şiddet gösterisi yapmış. “Lokanta”nın kahramanı Kuzey de kötülere hak ettikleri cezayı vermekte ilk romanındaki Selim kadar acımasız.

Kitap kapağında şöyle tanıtılmış “Lokanta”; “Toplumun şiddete karşı duyarsızlaştığı, kötülüğün hakim olduğu sokaklarda işlenen sıra dışı cinayetler. Öldürmekten çok cezalandırmayı amaçlayan, adli tıp yetkililerini çaresiz bırakan faili meçhuller. Bilimin açıklayamadığı, iz bırakmayan ve zamanla hayranlık uyandıran bir katil.” İşte sorun tam da burada başlıyor; katilin hayranlık uyandırmasında, Türkiye’nin katillerle gurur duymasında, adaletin işlemediği lakırdılarını duyanların durumdan vazife çıkarmasında, “öteki”lerin linç edilip öldürülmelerinin meşrulaştırılmasında.

Söz konusu meşrulaştırmayı örneklemek için, Hakan Yel’in “Sultana Dokunmak” romanı üzerine yaptığı söyleşide sarf ettiği sözleri alıntılıyorum; “Şiddete gelince; insanın doğasında şiddet yoğun olarak var. Bunu günlük gazetelerin üçüncü sayfalarından izleyebilirsiniz.(…) zevk için adam öldürenler acımasızca cezalandırılmalı. Romandaki cezalar da bu fikirden yola çıkan bir kurgunun ürünleri. Masumlara zarar verirsen, bir gün masumlar da şiddeti kullanabilir. Hem de senden daha acımasızca!”

Bakın o acımasızlığı “Lokanta”da nasıl tasvir etmiş yazar; “Bıçağın boyna yaptığı baskıyla birlikte önce deri, ardından da­marlar ve sonunda kaslar ritmik bir hareketle birbirlerinden ayrılma­ya başladılar. Aşçı, elinde adamın başıyla ayağa kalktığında sandalyedeki vü­cutta kısa bir titreme oldu”… Ya da bir başka “adalet” anında şu görüntülerle karşılaşıyoruz; “Adamların bacaklarından sızan kan ayaklarının dibinde, yerde küçük bir birikinti oluşturmuştu. Koyu bordoya dönmüş, soğumuş kan. Anüsüne tıkılmış penisinin art kısmı az da olsa görülebiliyordu. Dördüncü fotoğrafı tıklattığında, fotoğrafçı kırk beş derece daha saat yönünde ilerlemişti. Şimdi kurbanın anüsünün yerinde, kanlı, avuç içi büyüklüğünde bir çukur görünüyordu. İçeri sokuşturulmuş penisin, kesildiği yerden bir damar dışarı sarkmış, tuhaf bir kıvrımla yukarı bakıyordu. Sarımsı dokular, yağlar, ince damarlar, kırmızının değişik tonlarındaki kaslar birbirine geçmiş kanla sıvanmış bir topak gibiydi”…

Ne bu sert tasvirler ne de “göze göz, dişe diş” ideolojisi bir yenilik değil. Amerikan sağının yükselme dönemindeki popüler sinemayı –mesela “Kirli Harry” serisini- hatırlayacak olursak, bugün bizim edebiyatımızda boy gösteren estetize edilmiş şiddetin anlamını da kavrayabiliriz. Şiddetin sistemden kaynaklandığını hem gizleyen hem de var olan şiddeti yine sistemi meşrulaştıracak hikayelere döken zihniyet,  toplumu, “güvenlik mi özgürlük mü” ikileminde “güvenlik” tercihine zorlamak istemektedir. Bu tarz anlatılarda klasik bir akış vardır; katiller son derece kötü, acımasız ve küstahtırlar. Suç apaçık ortada olmasına rağmen yasal boşluklar polisin elini kolunu bağlar. Medya ise, “suçu kanıtlanan kadar herkes masumdur” ilkesiyle suçlu vatandaşı polise karşı savunur. Biz okuyucu/izleyici olarak gerçeği bildiğimizden cezalandırıcı kahramanla birlikte çaresizlik ve öfkeyle kıvranırız. Duygusal bağ sağlandığında, kahramanımızın uygulayacağı şiddetin meşruiyeti onaylanmıştır artık. Ve “adalet” –yukarıda alıntıladığım sahnelerle- sağlanacaktır.

Kötü bir polisiye.

Conan Doyle / J.D. Carr (Çeviri:Rekin Teksoy)

John Dickson Carr, polisiyenin “Altın Çağ” diye adlandırılan dönemin önde gelen yazarlarındandır. Dilimize -tespit edebildiğimiz kadarıyla- 30 romanı ve iki öyküsü çevrilen Carr, Agatha Christie’ye yakıştırılan Polisiyenin Kraliçesi sıfatına gönderme yapılacak şekilde; Polisiyenin Kralı olarak anılmaktadır. Zekice kurgulanmış, çetrefilli cinayet öykülerinin üstadı olan yazar; Arthur Conan Doyle’un oğlu Adrian Doyle ile birlikte, Sherlock Holmes öyküleri yazmış olmanın yanısıra, 1948 yılında, Doyle için bir de biyografi kaleme almıştır. İşte bu biyografinin bir özeti, Dünyada Her Ay dergisinin Temmuz ’49 tarihli sayısında dilimize Rekin Teksoy’un çevirisi ile yayınlanmıştı. Bu çeviriyi, Sn. Rekin Teksoy’un izni ile yayınlıyoruz. 1949 yılındaki çeviri metnine müdahale etmeden, olduğu gibi yayınlamayı uygun gördük.

Çeviriyi yeniden gözden geçirip, yayınlanması için izin veren Rekin Teksoy’a; ayrıca ricamızı kendisine ileten Raşit Çavaş’a teşekkür ederiz…

Küçük Arthur Conan Doyle’u annesiyle gezerken görenler, onları iki kardeş zannederlerdi. Kadın 26 yaşında olmasına rağmen 16’dan fazla göstermezdi. Çocuk ise henüz 5 yaşında idi; fakat annesi ona büyük adam muamelesi yapardı. Buna karşılık Arthur da annesine, bütün hayatı boyunca devam edecek olan, sonsuz bir hayranlık besliyordu.

Bu çocuk-anne, tahta fırçalamaktan ve “İki Dünya” mecmuasını okumaktan artakalan vaktini, hanedan armalarının tetkikine harcardı. Anne kendisinde fikri cabit halini almış olan bu merakın, bütün belâgatini kullanarak oğluna da aşılamaya gayret ederdi. Bu maksatla Arthur’a sık sık sorardı:
– Söyle bakalım, Plantagenetler’in arması nasıldır?
Çocuk g’leri “z” gibi telaffuz ederek:
– Mavi zemin üzerine kuş gagası,
diye cevap verirdi.
– Aferin Arthur, büyüyüp adam olunca, senin de Plantagenet’lerin bir yan kolundan olduğunu sakın unutma; e mi evladım?

Charles Doyle’la 17 yaşında iken evlenen Mary Foley, Edinburgh’lü katolik bir dul kadının kızı idi. Bunun içindir ki Arthur’ün çocukluk hatıraları İrlandalıların Crêcy, Waterloo veya Nil kıyılarındaki kahramanlık menkıbeleriyle doludur.

Çocukluk Yılları

Tahsil çağına gelince Jêsuite’lerin Stonyurst kolejine devama başlayan küçük Arthur, orada İrlanda tarihini tamamen öğrenmek fırsatını elde etmişti. Fakat çocuk bu okulun sert disiplininden çok şikayetçidir. Öğretmenler en ufak bir kabahatleri karşısında talebelerin ellerini sopalamaktadırlar. Öyle ki, öğretmenin değneğinden bir türlü kurtulamayan Arthur’ün parmakları sızıdan yazı yazamaz olmuşlardır.

Onbeşine ayak basınca Arthur hayatının ilk önemli hadisesiyle karşılaştı. Anette halası Paskalya tarihini geçirmek üzere onu Londra’ya çağırmıştı. Halasına verdiği cevapta kendisini şöyle tarif ediyordu:

Boyum 1.75. Tıknazım. Siyah elbise giyip, kırmızı boyun atkısı takacağım.

Londra’da üç hafta kalan Arthur, Hamlet rolünde Henry Irwing‘i seyretti. İleride yaratacağı tiplerden, Sherlock Holmes’tan sonra en meşhuru olan Gêrard Çavuş, bu esnada aklından bile geçmemişti.

Stonyurst’a döndükten az sonra imtihanlar başladı. Çalışkan ve hareketli bir talebe olan Arthur’un imtihanlardan korkması için sebep yoktu. Nitekim çok geçmeden annesine muvaffakiyetini müjdeledi. Bu mektubun bir yerinde Arthur şöyle yazıyordu:

“Benim için hareket imandan daha kıymetli bir kelimedir.”

Tıp Talebesi ve Muharrir

Edinburgh’a döndükten sonra annesinin de tasvibiyle Tıbbiye’ye girdi. Fakat mali durumları bozuktu. Ailesine yardım için tanınmış bir doktorun yanında çalışmaya başladı. Tıp onun için bir ihtiyaçtı. Bu ihtiyaç bütün hayatı boyunca, muharrir olarak şöhretin zirvesine eriştiği zaman dahi, kendini hissettirecek ve muharrirliği daima ikinci bir meslek olarak telakki edecekti. Fakat hayatının sonuna kadar sevdiğinden kazanamadığı için, sevmediğini yapmak zorunda kalacaktı.

Bir gün Edinburgh’da karnı ve cepleri boş dolaşırken aklına bir gazeteye yazı yazmak fikri geldi. Hemen o gece Sasassa Vadisi adında bir polis hikâyesi hazırlayarak Chamber’s Journal‘a gönderdi. Haftalık kazancı 1 liradan ibaretti. Çarşambadan sonra bütçesi ancak patates yemesine müsaade ederdi. Tek ümidi mahalle bakkalının hastalanıp kendisini çağırması ve mukabilinde erzak vermesiydi. Fakat aksi gibi bakkal da kaya gibi bir adamdı. Tıp talebesinin açlığı devam edecekti. Ömrünün bu devresi için şöyle der: İnsanlar bir sakallı doktor tarafından boğazlanmayı, bir genç doktor tarafından iyi edilmeye tercih ediyorlar.

Chamber’s Journal‘dan bir mektup ve hikâyesine karşılık olarak üç guinêe aldığı gün, topu topu iki patatesi kalmıştı. Fakat hikâyesinin kabul edilişine sevindi ve yenilerini yazmaya karar verdi. Annesine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Doktorlukla karnımı, gazetecilikle de zevklerimi doyurabileceğim gün, kendimi tamamen bahtiyar sayacağım.”

Fakat bu çift arzusunu gerçekleştirmeye asla muvaffak olamadı. Ölünceye kadar ne kazandıysa yalnız yazılarından kazandı. Göz mütehassısı olmak hevesine kapıldı. Yazılarından kazandığı parayı bu uğurda tüketti. Hatta göz tedavisi tekniğinde son ilerlemeleri öğrenmek maksadiyle Avrupa’yı baştan başa dolaştıktan sonra İngiltere’ye dönerek bir klinik te açtığı halde tek bir müşteri bulamadı. Kısacası, doktorlukta yıldızı ezelden sönüktü.

Bu vaziyet olağanüstü bir hadise patlak verdiği güne kadar devam edip gitti: Boer harbi. Milli Savunma Bakanlığı’nın muhalefetine rağmen bu harbe Doktor Binbaşısı rütbesiyle iştirak etti ve Transvaal’de siyah bir amberlancin başında bol bol hekimlik yapmak fırsatına kavuştu.

Macera ve Sergüzeşt Yılları

Bu sıralarda Chamber’s Journal‘e gönderdiği yazıları reddedilmişti. Bunun üzerine askeri cerrah olarak donanmaya geçti. Grönland’ın buzları arasında yaptıkları bir fok avından sonra kendi portresini şöyle çizer: “Kızarmış karla kaplı bir enginliğin ortasında, omzunda bir ip tomarı ve bir elinde bıçak, öbür elinde kana bulanmış bir balta tutan bir insan azmanı…”

İngiltere’ye dönüp son imtihanlarını da verdikten sonra Arthur cerrah sıfatıyla Afrika’ya gitmekte olan Mayumba vapuruna girdi. Bir yıl sonra vatana döndüğünde annesine şöyle yazıyordu: “Hastalandıktan, köpekbalıklarına yem olmak tehlikesiyle karşılaştıktan, iki üç kere yaralandıktan, gemimiz İngiltere ile Madêre arasında yangın tehlikesi atlattıktan sonra sağ salim dönmüş bulunuyorum.”

Bu seyahat Doyle’u denizcilikten soğutmuştu. Gemiyi terkederek Portsmouth’da bir muayenehane kiraladı. Kapıya, üstünde ismi yazılı mermer bir levha astı ve küçük kardeşi Innes’le beraber hasta beklemeye başladılar. Annesi, oğlunun mektubunda şu satırları okuyacaktı: “Sevgili anneciğim; bugün 24 kişi levahma baktı. Fakat hiçbiri içeri girmedi.”

Nihayet bir gün, ilk olarak muayenehanenin eşiğini genç ve zarif bir kadın aştı. Innes sevincinden çıldıracaktı.

– Conan! Gözünaydın! Nihayet bir kukla geldi!

diye haykırdı. Bu ziyaretin arkası çıkmadı.

Genç doktorun vakti boşuna geçiyordu. İşi yeniden hikâyeciliğe döktü. Ağabeyi gibi annesiyle muntazaman mektuplaşan Innes bu hadiseyi bir mektubunda şöyle anlatır:

Arthur bu sabah kahvaltıdan sonra aşağıya indi ve ‘Üç Gözlü Adam’ hikâyesini yazmaya başladı. Bu esnada ben de aya iki dakikada füzeler atacak yeni hidrolik makinemle uğraştım. Fakat işi yarıda bırakarak kalan son iki patatesimizi tencereye atmak üzere mutfağa gittim.”

Cornill Magazine mecmuası Hababuck Jephson’un İfadesi adlı hikâyesine karşılık 29 guinêe gönderdi. Fakat hekimlikten bir türlü vazgeçemiyordu. Arada sırada bazı gelenler de oluyordu. Bir gün genç bir kız menenjite yakalanan küçük kardeşini getirdi. Çocuğu kurtaramadı ama Louise Hawkins adındaki ablasına aşık oldu ve 1885’te onunla evlendi.

Polis Romancılığının Doğuşu

Genç koca para sıkıntısı çekiyordu. Buna çare bulmak için daha başka hikâyeler yazmaya koyuldu. Portsmouth küyüphanelerinde bulduğu bütün polis romanlarını okudu. Bunlar arasında Gaboriau’nun Monsieur Lecoq adlı kitabını çok beğendi ve bunun tesiri altında kendisi de yeni bir polis hafiyesi tipini yaratmayı düşündü. Sonradan Gölge ve Işık başlığı altında topladığı hikâyelerini yazarken bu düşünce kafasında iyice olgunlaşmıştı. Öyle bir tip yaratmak istiyordu ki polis sırlarını, tıpkı bir matematikçinin muadeleleri hallettiği gibi, açık ve sarih bir surette çözüp meydana çıkarsın. Fakat bu işe kendi başına ve yeni baştan başlamak zorunda idi. Çünkü ilmi polis bilgisi diye bir şey henüz doğmamıştı. Conan Doyle polislik mesleğinin ilmi temellerini yeni baştan kuracak, yaratacaktı.

Daha ilk hazırladığı metinde Paris Elçisi’nin yardımı ile cinayet izlerinin tespiti fikrini ortaya atmıştı. Bu fikir sonradan bütün dünya polisi tarafından kabul edilmiş ve umumun malı olmuştu. Emeli suç ve cinayet araştırmaları için tam bir ilim yaratmaktı. Bu ilim sayesinde gizli bir taharri memuru, parmak izi, çamur ve toz gibi maddi delillerin ve kimya, anatomi ve jeoloji gibi ilmi bilgilerin yardımı ile bir cinayetin esrarını, sanki işlendiği anda orada bizzat hazırmış gibi çözecek ve bütün safhalarını meydana çıkaracaktı. Kafasında tasarladığı tipi bulmak ve tamamlamak için, iki ay her gece, elinde bastonu, yağmurluğunun yakasını kaldırarak ve şapkasını gözlerine kadar indirerek Londra’nın sisli sokaklarında avare avare gezindi, durdu. Her yere, her deliğe girdi, çıktı. Şüpheli gördüğü kimselerin hayatına karıştı; onlarla senli benli oldu. Kafasındaki taslak tipinin karakteristik vasıflarını canlandırıyor; bizzat kendisi de onun hayatı, düşünüş tarzı ve hareket şekilleri içinde yaşıyordu.

Sherlock Holmes Doğuyor

İşte Sherlock Holmes böyle doğdu. Ona ilk taktığı ad, tipik bir İskoç ismi olan ve ilk çocukluk hatıralarından diye bilindiği Sherrinford Holmes adı idi. Eserin müstear müellifi olarak da, sonradan meşhur polis hafiyesinin en tanınmış yardımcılarından biri olacak olan John Watson‘un ismini münasip gördü.

Sherlock ilk defa olarak A Study in Scarlett‘da ortaya çıktı. Fakat yayınevi metni reddedince Conan Ward Lock yayınevine başvurdu ve 25 liraya kitabı sattı. Bunun üzerine kahramanı için ikinci bir macera hazırladı: Clarke Micah

O sıralarda şöyle yazıyordu: “Eğer Micah basılırsa Londra’ya, Berlin’e ve Paris’e giderek göz ihtisası yapacağım.”

Micah beklenmedik bir muvaffakiyet kazandı. Sherlock Holmes böylece bir çırpıda meşhur olunca Conan Doyle’un hakiki hayat dramı da artık başlamıştı. Fakat kahramanının şöhreti arttıkça yarattığı bu kuklanın esiri olduğu hissi de şiddetlenecek, tıbba daha hararetle sarılacaktı. Halbuki kendisinden sadece Sherlock Holmes’un babası olarak kalması istenecekti. Piccadilliy kulüplerindeki asilzadeler, Londra’nın kenar mahallelerindeki çamaşırcı kadınlar, City’nin zengin maliyecileri, Gramar School talebeleri yarattığı kahramana hep aynı büyük sevgiyi besliyorlardı. Sherlock Holmes, bütün İngiliz ailelerinin dostu olmuş, hatta saat beş çayı veya akşam yemeği adeti gibi bir ihtiyaç halini almıştı. Conan Doyle ise ondan ebediyen kurtulmanın çarelerini araştırıyordu. Annesine şöyle yazıyordu: “Benden her gün yeni maceralar istiyorlar. Hep Sherlock Holmesvari maceralar… Bu benim için en büyük azaptır.”

Sherlock’u Öldürmek Kararı

Şimdi ciddi bir kitap, bir roman yazmayı düşünüyor. Fakat buna imkân var mı? Sherlock Holmes hayattadır ve onun bütün çalışma kudretine tam manasile hakimdir. Conan Doyle bütün iradesini bir araya toplayarak yarattığı tipi meydandan kaldırmak ve kendi elleriyle katletmek kararını veriyor. Annesine yazdığı mektupta diyor ki: Yeni hikâyeme öyle yüksek bir fiyat isteyeceğim ki, ister istemez reddetsinler.

Ve hakikaten de üç sahifelik bir hikâye için 50 lira istiyor. Bu sefer artık kurtulmuştur! Fakat o talih nerede? Strand mecmuası teklifini kabul ediyor ve şöyle bir telgraf çekiyor: “Hikâyenin ne zaman basılmasını istiyorsunuz? Cevabınızı yıldırımla telleyiniz.”

Conan bu cazip teklife karşı koyacak kuvveti kendinde bulamıyor. Sekizinci Sherlock Holmes macerası da işte bu suretle dünyaya geliyor. Hatta dokuzuncusu bile doğum beşiğinde…

Öbür taraftan annesi mektuplarını hiç eksik etmiyordu ve hemen her mektubunda oğlunun yarattığı tipten bahsediyor, bazen sert tenkitler ileri sürüyordu. Conan bütün bunları dikkatle okuyordu. Hatta bir defasında oğlunun yeni fikirler bulmakta güçlük çektiğini düşünen annesi ona şöyle bir mevzu da yollamıştı: “Saçları altın sarısı bir kız düşün. Saçlarını kestikten ve yeni kalıba girdikten sonra ona bir sürü müthiş cinayetler işlet.

Conan bu teklife şu cevabı verdi: “Anneciğim, bu mevzu beni çekmedi. Maamafih daha başka fikirlerin varsa bana bildirmeyi ihmal etme.

Bundan sonra üç hikâye daha yazdı: The Bachelor, Mühendisin Ölçüsü ve onuncu hikâyesi olarak da Ölüm Habercisi Beryl. Onikinci hikâyesini yayınlamadan evvel biraz beklemeyi düşündü. Tesadüfi bir hareket değildi. Çünkü kafasında öteden beri taşıdığı gizli fikrini bu metinde açığa vuracak ve Sherlock Holmes’in işini bitirecekti. Bunu annesine bildirmekte beis görmedi: “Bu son yazımda Sherlock Holmes’i yok etmeyi düşünüyorum. Kendimi daha iyi eserlere vermeme engel oluyor.

Haber annesini fena halde sarsmıştı. Ona acıklı bir yalvarış mektubunu yazdı. Bunda şöyle diyordu: “Bunu yapmayacaksın, yapamazsın, yapmamalısın!

Conan buna cevaben Sherlock Holmes’i muhakkak öldürmek zorunda olduğu, çünkü ona mevzu yetiştiremediğin yazınca, annesi hemen mukabele etmiş ve vaktiyle kendisine yolladığı sarı saçlı kız mevzuunun kahramanına pekâlâ yeni bir macera olabileceğini hatırlatmıştı.

Böylece annesinin bulup ona telkin ettiği “sarı saçlı kız“, Sherlock Holmes’in on ikinci macerasının kestane saçlı Matmazel Violet Hunter’ı oldu.

Sherlock’un Katli

Ma’an -annesi- İngilterede en çok sevilen kahramanın hayatını kurtarmıştı. Fakat oğlunun heyecanını istediği kadar diriltmeye muvaffak olamamıştı. O artık polis maceralarını yazmaktan bıkmış, usanmıştı. Ve zevkine daha uygun bulduğu sahalara doğru akarak büyük bir roman yazmaya başlamıştı bile…

Bu arada sağdan soldan yeni macera taleplerinin ardı arkası kesilmiyordu. Bu defer yeni bir seri için 1000 lira istedi. Strand mecmuası bir kere daha bu fiyatı kabul etti! Conan Doyle hemen işe sarıldı ve bir çırpıda on macera daha yazıp gönderdi. Fakat annesinin ikaz mektuplarına rağmen serinin sonuna doğru polis hafiyesi tipini bu sefer kat’i olarak yok etmeyi tasarlamıştı. Nihayet bir gece tam binlerce seyircinin heyecanla takip ettiği maceralarından biri tiyatroda temsil edildiği bir anda, Conan Doyle odasına çekilmiş, eski pijamasına iyice sarılmış, piposunu ağzına takmış, masanın üzerine Pride and Prejudice adlı kitabı ardına kadar açmış -ciddi bir roman!- ve bu dekor içinde Holmes’i fütursuzca Reichenbach uçurumundan aşağı itivermişti.

İndirdiği darbe öldürücü oldu. Büyük hafiye artık hayatta değildi. Conan Doyle nihayet kurtulmuş ve hürriyete havuşmuştu. Bundan sonra dilediği kadar hekimlik yapacak ve ciddi romanlar yazacaktı.

Fakat Heyhat!

Kendi yarattığı bu acayip mahlukun feci ölümü ona çok pahalıya malolacaktı. Felaketler birbirini takip etti. Babası ani olarak öldü. Karısı cenaze gününün akşamında bir sırt acısından yatağa düştü: Verem! Bütün aile İsviçre’de Davos sanatoryumlarına göç etti. Sherlock Holmes’in ölüm haberi Londra’da yayıldığı gün, Conan Doyle bir dağ otelinin balkonunda hasta karısının yanıbaşına uzanmış, istirahat ediyordu.

Bu arada okuyucuları da onu rahat bırakmıyordu. Dört taraftan mektuplar, protestolar, hakaretler yağıyordu. Londra gençleri sevgili kahramanlarının ölümüne matem tutuyordu. O gün işlerine, şapkalarına siyah tül takarak gittiler.

Spor ve Seyahat

Bütün bu gürültülere karşı Conan Doyle zahiren sakin görünüyor ve bir taraftan da yeni keşfettiği kayak sporunu otel müşterilerine öğretmekle vakit geçiriyor, kendini avutuyordu. Nansen’in kutup yolculuğuna ait bir raporunu okumuştu. Bunun üzerine Avrupa’da henüz kimsenin bilmediği bir kaç çift tahta kayağı Norveç’ten getirtmişti. Köylüler şaşkına döndüler. Bir gün Branger adında iki sporcu köylü kardeşle sözleşti ve onlarla birlikte dağ tepesinden atlayarak kar fırtınasının birbirinden ayırdığı iki köy arasındaki irtibatı kurmak teşebbüsüne atıldı. Üçü birden Davn’dan hareketle Arosa’ya kadar olan 19 kilometrelik mesafeyi, üç bin metre yükseklikteki Furah boğazından geçmek suretiyle aşacaklardı. Masmavi bir gökyüsünde parıl parıl ışıldayan kocaman aylı bir gecenin şafağında yola çıktılar. Az zaman sonra vadinin öbür ucundaki çam ormanının içinde gömülü Arosa otelleri, onlara uzaktan birer çocuk oyuncağı gibi görünüyordu. Köye vardıkları vakit halkın çılgın sevinç tezahürleriyle karşılandılar. Branger kardeşlerden biri Arosa’da indikleri otelin defterine üçünün hüviyetlerini yazdı ve Conan Doyle’a ait kısmın meslek hanesine şu kelimeyi kondurdu: Sporcu.

Ağustosta karısının sıhhi durumu iyileşmişti. Conan Doyle, bir emprezaryonun ısrarlı teklifini kabul ederek bir konferans turnesini yapmak üzere Amerika’ya gitmeyi kararlaştırdı. Londra’da hassa alayında teğmen rütbesiyle vazife gören kardeşi Innes’i yanına çağırdı ve birlikte yola çıktılar.

İngiltere’ye dönüşlerinde Yeni Dünya’yı fethetmişlerdi. Conan Doyle orada binlerce dost edinmişti. Vermont’taki Nuh gemisi yapısındaki şatosunda büyük şair Kipling’i tanıdı. Dik yapılı ve sinirli, gergin boyunlu, çalı bıyıklı, kocaman gözlüklerinin ardında gözleri fırdönen küçük bir adam, onu hararetle karşıladı. Conan Doyle ona Golf sporunu öğretti. Spor merakı Amerika’da da onu terketmemişti.

Aşk ve Macera

Conan Doyle İngiltere’ye bu seferki dönüşünde Napolyon devri edebiyatına merak sardı. Polis hafiyesi kahramanına karşılık bu sefer bir asker kahraman tipini yarattı; Marbot’un hatıralarından aldığı Gérard Çavuş tipini. “Fakat“, diyordu, “ihtirasım elimdeki imkânlardan daha büyüktü.

Gérard çok beğenildi ve tutundu; fakat onu hiç tatmin etmedi. Yaşı otuz sekizi bulmuştu. Sherlock Holmes’tan mahrum kaldıktan sonra kolunun, kanadının kırıldığını bir türlü kabul etmek istemiyordu. Fakat paradan yana artık sıkıntısı yoktu, zengindi. Surrey’de bir ev yaptırdı. Burada Jean Leckie ile tanıştı ve ona aşık oldu.

Fakat bu aşk, ilk karısının ölüm yılı olan 1902’ye kadar platonik kalacaktı. Ondan sonra Jean Leckie ile evlenecek, ve bir kızla iki oğlu olacaktı.

Jean Leckie harikulade güzel bir kadın tipi idi. Ona ilk rastladığı vakit içinde karanlık bir duygu fırtınası kopmuş, fakat hasta karısına beslediği büyük saygı ve şefkat yüzünden bu duygusunu açıklamaya bir türlü cesaret edememişti. Üste asla onu incitmeyeceğine annesine söz vermişti. Bu iç mücadele onu son derece yormuştu. Karısı öldüğü vakit bu dev yapılı adam on beş kilo kaybetmişti. Yanakları çökmüş, bakışları zayıflamış, sırtı hafifçe kamburlaşmıştı.

Boer harbi de işte tam bu sıralarda patlak vermişti. Sevdiği kadınla evlenmiş ve yeni bir maceraya atılmaya karar vermişti. Tasarısını annesine yazdı. Şu cevabı aldı:

Boyun çok uzun. Muhakkak vurulursun. Beni dinle. Ben senin için yeryüzünde Allah’ın mümessiliyim. Sakın gitme!

Çete Harbinin Tekniği

Conan Doyle artık yaşını başını almış, 48.nci yıldönümüne ayak basmıştı. Bu yaşta annesine ilk defa olarak itaatsizlik gösterdi. Bir Cricket kulübünde söz aldı ve bütün sporcuların, silah kullanmaya veya ata binmeye kabiliyetli bütün erkeklerin seferber edilmelerini istedi. Hatta bizzat kendisi bir gönüllü taburunu kurmaya kalkıştı. Milli Savunma Bakanlığı müracaatını reddetti. Fakat seyyar bir amberlance tertip eden tanıdıklarından biri arzusunu yerine getirdi. Harpten dönüşünde bir harp tarihi yazacaktı. “Birkaç Askerlik Dersi” adlı bir makale yayınladı. Bunda ilk defa olarak modern çete muharebeleri tekniğine dair bir takım yeni fikirler ortaya attı. Bunun bir yerinde şunları yazıyordu:

… Piyade siper kazmasını öğrenmelidir. Bu iş yalnız istihkâm erlerine bırakılmamalıdır. Yaldızlı sırmalara, parlak şeritlere, tüy serpuşlara artık son verelim. Şık üniformalardan, bel kayışlarından ve bütün lüzumsuz israflardan vazgeçelim. Süvarinin silahı artık kılıç ve mızrak değildir; tüfektir. Topları sıraya koymak değil, örtmek lâzımdır. Sıralanan toplar tek bir obüs isabetiyle mahvolmak tehlikesindedir.

Fakat askeri çevreler Conan Doyle’un bu stratejik görüşlerini ve tavsiyelerini büyük bir ihtiyatla karşıladılar.

Onun bu haklı istekleri makul görünüp de bütün dünya tarafından kabul ve tatbik edilinceye kadar aradan yıllar ve devirler geçecekti.

Bir Politika Macerası

Conan Doyle bu sıralarda politika hayatına atıldı ve Liberal Parti’nin aday listesinde millet meclisi seçimlerine katıldı. Yorucu bir seçim mücadelesi yapıyor, günde dört beş nutuk veriyor, her seferinde başka dinleyiciler önünde konuşuyordu. Oy gününün arifesinde seçileceği hemen hemen muhakkak gibiydi. Fakat geceleyin protestan propogandası adaylığına karşı sokak duvarlarına 300 yafta yapıştırdı. Bunda Conan Doyle “Papa leyhine gizli bir teşebbüse” girmiş olmakla itham ediliyor, kendisinin katolik kilisesi hizmetinde bir cizvit ajanı olduğu söyleniyor, protestan kilisesinin bir yıkıcısı diye vasıflandırılıyor ve bunlara karşı ne diyeceği, kendisini ne ile müdafaa edeceği soruluyordu. Daily Telegraph gazetesi o günlere ait bir sayısında bu hadiseyi şöyle anlatıyor:

Edinburgh heyecan içinde çalkalanıyor. Conan Doyle’un taraftarlarıyla aleyhtarları yumruk yumruğa geldiler. Kavga bütün şehre yayıldı. Fakat protestanların sarfettikleri ümitsiz gayretler nihayet semere verdi ve Dr. Conan Doyle (2500 oy), M. Brown (3000 oy) tarafından mağlup edildi.

Conan Doyle’un kendisi şöyle diyordu: “Ben politika için yaratılmış bir adam değilim. Görüyorsunuz, bir seçim toplantısında rakiplerimden biri bana Sherlock Holmes diye hitap edince, bütün salon bir kahkaha tufanı içinde çalkalanır ve beni her türlü müdafaa imkânından tamamiyle mahrum bırakırdı.

İyilik ve Asalet Ünvanı

Conan Doyle bundan sonra faal hayattan bir kere daha çekilmek kararını veriyor. Arkadaşları onu teşvik ve teselli etmeye çalışıyor, fakat ruhundaki sırra kimse erişemiyordu. Bu müddet içinde bol bol yazı yazdı, uzun seyahatlere çıktı, bazı arkadaşlarına para yardımları yaptı. Birine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Size 500 lira gönderiyorum. Bu parayı nasılsa bir Güney Afrika gezisinde harcayacaktım. Binaenaleyh bunu hiçbir vicdan azabı duymadan rahat rahat kabul edebilirsiniz.

Para yardımlarını annesine bildiriyor ve ondan takdir dolu cevaplar alıyordu. Aralarındaki anlaşma tamdı. Yalnız bir seferinde aralarında oldukça mühim bir anlaşmazlık çıktı. Conan Doyle kendisine verilmek istenen Şövalye payesini reddetmeyi düşünüyordu. Bu niyetini annesine şu satırlarla bildirdi: “Benim nazarımda en yüksek pâye doktorluktur. Bunu da senin fedâkarlıkların ve senin iraden sayesinde kazanmış bulunuyorum. Henüz genç bir kimsenin Şövalye gibi itibarını kaybetmiş bir pâyeyi kabul edişini havsalama sığdıramıyorum. Bu görüşümü lütfen kabul et ve bir daha bu mevzua dönmeyelim.

İyi amma annesinin nazarında Şövalyelik beş asır evvelki şeref ve itibarını el’an muhafaza ediyordu. Oğluna fikrini kabul ettirmek için şu ağır delili ileri sürdü: “Red cevabının Krala hakaret telakki edileceğini hiç düşünmedin mi?

9 Ağustos günü Conan Doyle Buckingham sarayına kabul edilmiş, asalet pâyesini almış ve Survey alayı Teğmen adayı rütbesiyle taltif edilmişti. Annesi sevincinden ne yapacağını bilmiyordu. Kendisine gelince, Teğmen adayı üniformasının pek pahalıya malolduğunu ve kendisini bir âlim maymuna benzeteceğini söylüyordu.

Sherlock Holmes’in Dirilmesi

Sir Arthur 43 yaşında halkın en çok beğendiği muharrir ve memleketinin en meşhur adamı idi. Fakat bu şöhret kendi şahsından ziyade Sherlock Holmes’a ait gibiydi. Kendi yarattığı o hârikulade adamı şimdi âdeta kıskanıyor, hayali her yerde arkasından geliyor, hatta önünde yürüyordu. Bu hal onu epey üzdü. Gazeteler, iş adamları, dostları ve hatta kendi aile efradı bile ona hep Mr. Holmes diye hitap ediyordu. Şöhretinin hakikaten kendisine ait olduğundan artık emin değildi. Bu ruh hâleti içinde Reichenbach inişinde ölen kahramanını yeniden diriltmesi için Amerika’dan 500 dolar teklif ettikleri vakit, pek fazla tereddüt etmedi. Madem ki okuyucuları kendisinden Sherlock Holmes’tan başka kimseyi istemiyorlardı, pekâlâ o da okuyucularının istediğini yazacaktı. Fakat yazılarına pek yüksek ücretler istemek suretiyle onlardan bir nevi intikam alacaktı. Ve madem ki herkesin nazarında Sherlock Holmes bizzat kendisi idi, bu umumi kabulü ne diye istismar etmeyecekti? Bu düşüncesini herkesten önce annesine açtı. Ma’an sevinçten çılgına döndü. “Çabuk“, diyordu. Fakat Sir Arthur şu mukabelede bulundu: “Bir parça vakte ihtiyacım var. On yıldır, yalnız başıma ve onsuz yaşadım. Ona yeni baştan alışmam lazım…

Aradan üç ay geçmeden yeni Sherlock Holmes serisinin ilk maceraları Amerika’da yayınlandı. Birinci hikâyenin başlığı bu idi: “Boş Evin Macerası” Meğer öldü zannedilen Sherlock Holmes sağmış. Ortadan kayboluşu sadece bir hile imiş ve bunu dostu Watson’a söylemeyi ihmal edişi, sadece bir nezaketsizlik eseri imiş.

Hikâyenin Londra’da satışa çıkarılması tarif edilmez sevinç sahnelerine sebep olmuştu. Halk kitapçılar önünde birbirine girmişti. Kalabalık halk yığınları meşhur polis hafiyesinin şerefine türküler söyleyerek gece alayları tertip ettiler. Amerika’da Conan Doyle’un tâbirleri, efsanevi teklife muharririn verdiği cevabın metnini gazetelere bildirdiler. Verdiğiğ cevap bir ziyaret kartının üzerine yazılmış şu dört harften ibaretti: O.K. C.D. (Yani: Kabul manasına gelen harflerle, isminin baş iki harfi)

Hayalden Hakikate

Conan Doyle gençliğinde hususi hâtıra defterine şu kelimeleri yazmıştı: “Hareket muhayyileden üstündür.

Şimdi postanın getirdiği açık bir zarf, günlük hayata yeniden karışmasına sebep oluyordu. Zarfın içi bir cinayet hadisesine ait gazete küpürleriyle dolu idi. Bunu gönderen de cinayeti işlemiş olmakla suçlandırılan ve sonra da mahkum edilen adamdı. Muharriri imdadına çağırıyordu.

Mektubun hakikat kokan ifadesi Sir Arthur’u harekete geçirdi ve hadiseyi ele almayı kararlaştırdı. Şimdi ilk defa olarak romanlarında halka malettiği araştırma metotlarını gerçek hayata tatbik etmek fırsatına kavuşuyordu.

Birmingham dolaylarında hem çiftçi, hem madenci Great Whyrley köyü killi çayır ve tarlaları uzak mesafelere kadar maden köpüklerini serpiyor. Fırtınalı bir gece. Sabah işine giden bir madenci, ocağa yakın bir tarlada bir kan deryası içinde bir eşek leşini buluyor. Son altı ay içinde boğazlanmış olarak bulunan hayvanların sekizincisi. Aynı felaket köydeki atlara, ineklere ve koyunlara musallat olmuştu. Polis araştırmaları hiçbir netice vermiyor. Karakola birbiri üstüne imzasız mektuplar yağıyor. Her seferinde başka bir suçludan bahseden bu mektuplar denizaşırı uzak yerlerden gelen bir canavara ait esrarengiz imâlarla dolu.

Mektup sahibi bazan kendini fail olarak gösteriyor, bazan da suç ortaklarından birinin eşkalini tarif ediyordu: “Kartal gibi gözleri, ustura gibi sivri kulakları var. Bir tilki kadar kurnaz ve sessizdir. Kurbanlarına dört ayağı üzerinde sürünerek yaklaşır. Geçen kasım ayında küçük kızlara da saldırmıştı. Önümüzdeki Marttan evvel, daha yirmi kız çocuğu, hayvanların uğradığı âkıbete uğrayacak…

Polis müfettişi Kambel leşin ortaya çıkmasından sonra bu işe kesin olarak bir son vermeye azmetmişti. Hâdise mahallinin 500 metre ötesinde, otuz yıldan beri buranın ruhani reisliğini yapan muhterem Edalgi’nin evi vardı. Bu zat aslen bir İranlı idi. Bir İngiliz kadını ile evlenmiş, üç çocuğu olmuştu. Polis müfettişinin bütün şüpheleri bunun en büyük oğlu George Edalgi’nin üzerinde toplanıyordu.

Polis müfettişi, sonradan Conan Doyle’un tetkik ederek esassız olduklarını ispat ettiği bir takım delillere (Sanığın elbise dolabında bulunan çamur, elbiselerindeki koyu leke izleri, vs.) dayanarak George Edalgi’yi tevkif etti. Halk onu az daha linç edecekti. Birmingham’da mahkeme işleri takipçiliğini yapan bu çok miyop, çok esmer benizli, çukur gözlü ve kıvrık saçlı adam, o âna kadar çok temiz bir şöhrete sahipti.

Sherlock İş Başında

Birmingham’da yargılanan Edalgi yedi sene hapse mahkum oldu. Karardan sonra davanın yeniden görülmesini isteyen 10,000 kişi İçişleri Bakanlığı’na bir dilekçe ile başvurdu. Nafile. Fakat aradan iki yıl geçince Edalgi ani olarak serbest bırakıldı, amma adliyenin nezareti altında kalmak şartıyla. Sir Arthur’a mektubu işte bu sırada yazmıştı.

Conan Doyle, tam sekiz ay hâdiseyi büyük bir dikkatle inceledi. Bütün masrafları cebinden ödedi ve nihayet esrarı çözmeye muvaffak oldu. Edalgi’nin kendisi ile ilk defa olarak 1907 Ocağında karşılaştı. Bunu şöyle anlatır: “Daha ilk bakışta bu adamın herhangi bir cinayeti asla işleyemeyeceğine tam kanaat hasıl etmiştim. Randevuya gecikmiştim. Onu gazete okuyarak beni bekler buldum. Sahifeyi çok yakından ve biraz da çarpık tutuyordu. Astimatik miyopluğa müptelâ olup olmadığını sordum. Ne diye gözlük takmadığını da merak ettim. İki göz doktoruna muayene edildiğini, ve her ikisinin de gözlerine cam bulmanın mümkün olmadığını söylediklerini anlattı.

Edalgi gündüzleri yarı kördü. Geceleyin de ancak başkalarının yardımı ile yürüyebiliyordu. Conan Doyle, Daily Telegraph gazetesinde bu cinayete dair çıkan ilk yazısında Edalgi’nin alyehindeki suç delillerini altüst etmişti. Great Whyrley köyünün iç hayatını ve mazisini inceden inceye araştırırken, köy ağalarından birinin oğlu olarak bir denizciyi yakaladı ve cinayeti bunun işlediğini bütün delilleriyle meydana çıkardı. Hatta davanın yeniden görülmesini de sağladı.

Tiyatro Muharrirliği Fiyaskosu

Sherlock Holmes parlak bir başarı elde etmişti. Bundan sonra şöhreti ayyuka çıktı. Fakat iç sıkıntısından bir türlü kurtulamıyordu. Bu sefer de kendini tiyatro sevdasına kaptırdı. Bir piyesini sahneye çıkarmayı kararlaştırdı ve “The House of Temperley” adlı bir eserini, bütün tiyatro direktörlerinin tavsiyelerine rağmen oynattı da…

Piyes İngiltere’nin 1812 panaroması nevinden bir şeydi. Açık sahada bir boks döğüşü cereyan ediyordu. Başka bir özelliği de hiçbir kadın rolünün bulunmamasıydı. Piyese kimse sermaye yatırmak istemedi. Elliye yakın aktörle yedi çeşit dekor masraflarını cebinden ödedi. İlk temsil Adelphie tiyatrosunda verildi. İlk günlerde birkaç meraklı toplandı. Fakat direktörlerin dediği çıktı. Temsil kâr bırakmadı, masraflarını bile çıkaramadı. Bilhassa sahnede erkekten başka bir şey görmeyen kadınlar, kocalarına refakat etmeyi reddettiler. Piyes dördüncü haftanın sonunda afişlerden kaldırıldı.

Halk Conan Doyle’u bir kere daha mağlup etmişti. Bir gazeteciye kendisi şöyle diyordu: “Tiyatroyu terkediyorum, fakat gücüme gittiği için değil, bilakis çok hoşuma gittiği için…” Ve şunu da ilave ediyordu: “Polis muammalarından daha ciddi bir işe sarıldım mı, halk bana hemen sırtını çevirir ve beni yüzüstü bırakır!..

Sherlock’a Son Dönüş

Ve böylece bir kere daha Sherlock Holmes’a döndü. Fakat kahramanına duyduğu kin gittikçe büyüyordu. Kafasının içi karmakarışıktı. Avunmak için kendini sanata verdi, bir çok seyahatler yaptı, Kanada’ya ve bir kere daha Amerika’ya gitti. New York onu çılgınca alkışladı. Gazeteler sütunlar dolusu yazılar yazıyor, seçim programlarında ileri sürdüğü noktaları ele alarak onu bir feminizm düşmanı diye gösteriyordu.

Dönüşte 53 yaşında idi. Hâlâ dev cüssesini muhafaza ediyordu, siyah pala bıyıkları da yerinde idi; fakat saçları şakaklarına doğru ağarmıştı. Hâlâ vücudunun olağanüstü kuvvetiyle dostlarını hayran bırakabiliyor, büyük ağırlıklar kaldırıyor, golf sahasını tıkanmadan koşuyor, aşıyordu. Fakat hayatının dönüm noktasına geldiğini artık iyice sezmeye başlamıştı. Sherlock Holmes işine artık kat’i bir son verecekti. Son kitabında müellif ile kahramanı arasındaki gerçek münasebetleri gelecek nesillere şöylece anlatmaya kalkıştı:

Ben bütün ömrüm boyunca asla kokain çekmedim, bir defacık olsun tabanca kullanmadım, purolarımın külünü kömür kovasına silkmedim, ve musikiden de asla bir şey anlamadım. (Arada sırada tıngırdattığım bançodan maada) Buna karşılık çalışırken ben de eski bir oda entarisi takardım. Eski Dublin pipolarına bayılırdım, bu da bunların benim zamanımda ancak bir peniye satıldıklarından başka bir sebepten değil. Polis romanlarını da okurdum, vesikalar toplardım, yazı masamın üzerinde devamlı olarak kocaman bir pertavsız bulundurduğum doğrudur, ve çekmecemde bir tabanca…

Bütün bu sathi benzetişler ve ayrılıklar kimseyi aldatamaz. İngiltere’de olduğu gibi, dünyanın her tarafında da Sir Arthur’la kendi yarattığı kahramanı arasında bundan çok daha derin bağların mevcut olduğunu bilmeyen yok gibidir. Fakat bu bağların çoğu gizli kalmış; şuuraltının karanlıklarına gömülmüştür. Müellif kahramanından neler aldığını veya ona neler verdiğini kesin olarak anlamaya ve anlatmaya asla muvaffak olamamıştır.

Son Macera, Son Hayal

Birinci Dünya Harbi patlak verdiği sıralarda Conan Doyle artık kat’i olarak Sherlock Holmes’tan ayrılmış ve kurtulmuştu. Zaten bunun başına getirdiği aile faciasından sonra büsbütün soğumuştu.

1919’da yaşı altmışı bulmuştu. Tabileri ondan yazı istemeye hâlâ devam ediyorlardı. İsteseydi yazı ömrünü daha on yıl uzatabilirdi. Fakat hayatının arta kalan bu son on yılı içinde, hem körü körüne, öyle bir işe atıldı ki, para kazanmak şöyle dursun, bilâkis bütün servetini tüketti ve iflâs etti.

Kendini spiritüalizme verdi ve bütün servetini bunu dünyaya yaymak uğrunda harcamayı göze aldı. Bu maksatta, annesinin ve ailesinin ikazlarına kulak asmadan, seyahatlere çıktı. Karısı ve üç çocuğu ile birlikte 80,000 kilometreden fazla yol aldı. Yer yer konferanslar verdi, sayısız mitinglerde söz aldı. Hareketin peygamberi rolünü oynadı. Fikirlerin olaylara karşı üstünlüğünü müdafaa yolunda epey nefes tüketti. Dünyanın en çok mektup alan adamı olmuştu. Fakat en ufak bir hikâyeden binlerce lira kazanmak imkânına malikken, hikâyecilliği yüzüstü bıraktı ve kimsenin satın almayacağı spiritüalist kitaplar yazarak bunların baskı masraflarına avuç dolusu paralar yatırdı. Adli, cinayet araştırmalarının tek mütehassısı ve asrın en tanınmış romancısı, âdeta Gandhi veya Rabindranath Tagore’in bir İngiliz benzerine dönüşmüştü. Bu hayal onun tam 250,000 sterlingini yuttu. Sir Arthur kendisine yakıştıramadığı kitaplardan kazandığı paraları, büyük bir fikir uğrunda harcamayı sanki kendi isteğiyle tasarlamış, ve bunu gerçekleştirmeye azmetmişti.

Bir gün üç oğlu ile birlikte bir vâaz yerinden bir başka vâaz yerine trenle giderken, büyük oğlu bir kadını göstererek “Ne çirkin, değil mi?” dedi. Ak saçlı adam hiddetle ayağa kalktı ve oğlunu tokatlayarak vakur bir sesle şöyle bağırdı: “Bir kadının hiçbir zaman çirkin olmadığını ve olamayacağını kafana sok!

Yolcular donakaldılar. Bu onun son hiddeti idi. İsteseydi hayatının son yıllarını eşsiz bir refah içinde geçirebilirdi. Fakat elindeki muazzam servetini ve arta kalan ömrünü, kendi zamanı okuyucularının hiç te hoşlanmadıkları bir takım mücerret fikirler uğrunda yok etmeyi her nedense tercih etti.

Ölmeden evvel bu işe böyle bir son vermeyi sanki ezelden kararlaştırmış gibiydi.

Gölge Adam – Cody Mc Fadyen / A. Ömer Türkeş

Cody McFaryen’in “Gölge Adam”ı, detektifin özel hayatının muammaya karışmasının, karışmanın ötesine geçip muammanın kaynağı haline gelmesinin tipik bir örneği. Sadece roman kahramanı Ajan Smoky Barrett’in değil teker teker bütün ekip arkadaşlarının hem kendileri hem yakınları tehdit altında. Hal böyle olunca her biriyle yeterince içlı dışlı oluyoruz.

Daha hikayenin başında yüzü, bedebi ve ruhu yaralı bir halde tanışıyoruz Ajan Smoky ile. Evinde uğradıkları saldırıda kocası ve kızı ölmüş, kendisi son anda kurtulmuş ve sapık katili öldürmüştür. Smoky’nin göreve dönmesi için her gün gidip içinı dışını döktüğü psikiyatristinin onayı gerekiyor. Henüz o onay gelmeden bir başka ölüm haberiyle sarsılıyor Smoky. Çocukluk, gençlik arkadaşı Annie tecavüze uğrayıp işkence edilerek öldürülmüş, geriye olaya şahit olup şok geçiren küçük kızı kalmıştır. Ve katil olayın çözümü için Smoky’i bir nevi düelloya davet etmektedir. Olay yerinde bıraktığı kasetten işlediği cinayeti bütün ayrıntılarıyla sergilemekten zevk aldığı anlaşılan katil ve çömezinin yeni cinayetler işleyeceği bellidir. Internet porno sitelerinden seçilen kadınlara yönelik cinayetlerin ardı arkası kesilmezken, katil Smokey ve ekibini kışkırtmak için onlara yönelik tehdit ve saldırılarını da arttırır. Artık katili yakalamak iş olmaktan çıkmış yaşam savaşına dönüşmüştür.

Her ne kadar ağırlıklı rolü Ajan Smoky üstlense de, “Gölge Adam” yeni nesil polisiyelerdeki ekip kurgusuna dayanıyor. Her bir özel seçilmiş, özel eğitimden geçmiş, IQ seviyeleri fevkalade yüksek tam bu iş için yaratılmış insanlar. Smoky ve ekibi delilleri sabırla topluyor, veri bankasındaki şüphelileri tarıyor, tanıklarla, ölenlerin yakınlarıyla görüşüyor, ve katilin profilini çıkarmaya çalışıyorlar. Ne var ki attıkları her adıma bir başka adımla yanıt verecektir.

Suç ve suçlu profilinin hem çeşitlenip hem çoğaldığı günümüz dünyası Philip Marlow gibi yalnız kovboyların değil “Yedi Silahşörler” gibi düşmanla güçlerini birleştirerek savaşanların dünyasıdır. Ancak ister TV dizisi olsun isterse polisiye roman, ekibin başını çeken detektifin hal ve tavırlarında bir parça Philip Marlowe’luk bulacaksınız. Bu romanda Smoky’e düşüyor “yalnız kurt”luk.

Klasik polisiyelerin suçu oyuna dönüştürdüğünden şikayet ediyordu Raymond Chandler; ona göre Dashiel Hammet ve kendisinin yaptığı suça gerçek karakteristiğini vermekti. Bugün geldiğimiz noktada, kültür endüstrisinin ihtiyaçlarına göre üretilen best-seller polisiylerde özellikle seri katil hikayeleriyle yeniden oyuna, bilmece bulmaca haline bir dönüş tespit ediyoruz. Aslında toplumsal sorunlara dokunmaya çok müsait bir zemin hazırlayan “seri katil” teması, sorunları bir kenara bırakıp profil çıkarmaya, oradan katil kimliğine ulaşmaya, saf bir kötülüğe ve şiddete odaklanıyor. Cody Mc Fadyen de bunu yapmış. Öyle ki, bütün hikaye FBI’nın super profesyonel ajanlarıyla çok zeki sapık katil arasındaki düelloya dönüşüyor. “Gölge Adam” türün klişelerinin hepsini barındıran, sürükleyici olmaya sürükleyici, şiddet sahneleriyle kimi zaman rahatsız edici, gerilimi de yüksek bir roman. Oyun kurgusunu sevenler için…

Dön Evine Bırak Esrarı – Cihangir Artun / A. Ömer Türkeş

Bir ilk roman, bir ilk polisiye. Ve başrolde yine devletin sivil güvenlik güçleri… Ama ne tür bir güvenlik; sokaklarda adam döven, yaralayan, hatta öldüren, gazino basan, şarkıcı kaldırmaya kalkan, yaptıklarını amirleri tarafından azarlanarak, kulakları biraz çekilerek ödeyen kahraman narkotikçilerin dünyası bu!… Biyografisinden Uyuşturucu ile Savaş programlarına uzman olarak katıldığını öğrendiğimiz Cihangir Artun, roman kahramanı Cihan ile birlikte uzmanlık alanına giren bir uyuşturucu operasyonunu, teşkilatın içinden ve bağlılıkla anlatıyor.
Diyarbakır’da öldürülmüş bir özel harekatçının oğlu Cihan’ı, şu TV dizilerindeki yakışıklı sivil polis tiplemelerinden hatırlayacaksınız. Deli dolu, öfkeli, gözü pek, zaman zaman amirlerinin başını ağrıtan ama mesleğine ve vatanına bağlı bir tip. Üstelik uyuşturucu batağına boğazına kadar batmış bir kızı, Zaynep’i seviyor. Ama Zeynep de ele avuca sığacak gibi değil, her fırsatta uyuşturucu krizi geçirip dalıp gidiyor karanlık alemlere. İşin kötüsü bu alemlerin kralları Cihan’ın Zeynep’e zaafının da farkındalar. Nitekim kaçırıyorlar bir gün kızı. Üstelik tam da Cihan’ın önemli bir operasyon için Antalya’ya gönderildiği bir anda.
İstanbul’da başlayan hikayenin Antalya’daki bölümünde, Cihan ve ortağı Burcu, çökertmek istedikleri çetenin içine sızmak zorundalar. Ancak karşı taraf da boş değil. Ölenler yaralananlar, bir dolu kriminal tiple, sona doğru hikaye hızlanıyor ve kaçınılmaz çatışma sahnesiyle noktalanıyor.
Cihangir Artun, düz bir çizgide sürdürmemiş hikayesini. Üçüncü tekil şahsın bakış açısından aktarılan ana hikaye, Cihan’ın Zeynep’le ilişkisinin Cihan’ın bakış açısıyla anlatıldığı bölümlerle sık sık geriye dönüyor ve kimi zaman boşlukları tamamlıyor. Ancak bir ilk roman olmanın getirdiği kurgu sorunları kadar dilbilgisi kurallarını alt üst eden cümle yapıları da var. Ama kabullenilmesi en zor olanı, bu kadar sevimsiz bir polis tipinin olumlu kahraman gibi sunulmasında. Çete reisinin doğulu olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

Nazım Amca / Mehmet Mirkelam

Mehmet Mirkelam, babasının amcası, polisiye yazar ve yönetmeni Avukat Nazım Mirkelam’la ilgili bir anısını paylaşıyor. “Kara Çanta” isimli uzun metraj bir polisiye filmi, iki tane yayınlanmış, bir düzine kadar da yayınlanmamış polisiye romanın yazarı Mirkelam’ın, ailedeki çocuklara rol verdiği “Kopiller” isimli filminden de, böylelikle haberdar oluyoruz.
Mehmet Mirkelam’a bu yazı için Cinairoman adına teşekkür ederiz.

Aziz Paul yorgunluktan bitap düşmüş bedenini toprağın üzerine bıraktı ve sırtını arkasındaki ağaca yasladı. Dört bir yanı kötü insanlarla dolu olmasına rağmen, iyi yürekli biri olduğu için ona böyle diyorlardı. Ormanın serin havası ve sessizliği içini ürpertirken, ağaçların arasından sızan güneş ışınları gözlerini kamaştırdı. Bunaltan yaz sıcağının etkisiyle ter içindeki adam, yalvaran ve korku dolu gözlerle etrafına bakıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ağzı ve elleri sımsıkı bağlı olmasına rağmen, kaçmaması için, Dan ve Jack de hemen adamın yanıbaşındaydı. Aziz Paul , kendine gelmek için bir sigara yaktı. Derin bir nefes çektikten sonra, paketi Dan’e fırlattı. Onlar da birer sigara yaktılar. İşin en kolay kısmını halletmişlerdi.

Kızılderili çocuk “Keskin Gözlü Kartal”, nefes nefese gelip, ormanda gördüklerini haber verdiğinde, Şerif J.R Johnson, ofisinin buram buram ter kokan can sıkıcı havasını solumaktaydı.

Pilotun, iniş ile ilgili anonsu başlamadan önce, aklımdan, yetmişli yıllardan kalan bu sahneler geçiyordu. Gözlerimi açtığımda, pencereden dışarıya baktım. Şekilsiz bulut yığınları arasından Toros dağları görünüyordu. Uçağım az sonra Adana’ya inmiş olacaktı. Biricik ve çok sevdiğim halamı kaybetmiş, onu son yolculuğuna uğurlamak üzere, otuz sene sonra İskenderun’a, doğup, büyüdüğüm şehre gidiyordum.

Hayatımızın en güzel zamanlarını hep yaz tatilinde yaşadığımız için, çocukluğumuzda, her yaz tatilini iple çekerdik. Genelde, ya anneannemlerin yanına Edirne’ye, ya da babaannemlere, İskenderun’a giderdik. Çocukluğumuzun en güzel yazları Edirne’de geçmiştir. Ama sizlere bunlardan bahsetmeyeceğim. Sizlerle paylaşmak istediğim anım, babamın amcası Nazım Mirkelam ile ilgili.

Dedemler tam 12 kardeşlerdi. Nazım amca ise en küçükleri olup, babamdan sadece dört yaş büyüktü ve tüm çocuklukları Mersin ve Mersin’in yaylası Fındıkpınarı’nda birlikte geçmişti.

Biz tanıdığımızda, Nazım amca, Clarke Gable ya da Ayhan Işık gibi ince bıyıklı, çok olmazsa da her zaman briyantinli ve özenle taranmış saçları ile kendince özenli kıyafetler giyen ve beş parmağında beş marifet olan bir adamdı. Aslında avukattı. Senaryolarını yazdığı, yönettiği, kameraya çektiği ve tüm seslendirmelerini kendisinin yaptığı amatör filmler çekmiş, hatta babamın da küçük bir rol oynadığı “Kara Çanta” adlı polisiye film, İstanbul Amatör Film yarışmasında ödül bile kazanmıştı. Ayrıca, polisiye kitaplar yazıyor, piyano, akordeon ve ud çalıyordu.

Babamın Hohner marka kırmızı bir akordeonu, Agfa marka körüklü bir fotoğraf makinası vardı, çok güzel yazı yazardı ve harika resim yapardı. Sinemaya bayılırdı ve bizleri sık sık sinemaya götürürdü. Eve sürekli dergi ve gazete alırdı. Bu güzel alışkanlıkların çoğunun kaynağı Nazım amca idi.

Eşinden tam olarak ne zaman ayrıldıklarını hatırlamıyorum, ama o yaz (THY‘nin İstanbulParisLondra seferini yapan DC-10 tipi Ankara adlı jet yolcu uçağının düşüp, 345 kişinin yaşamını yitirdiği, ABD başkanı Richard Nixon’ın Watergate skandalı nedeniyle görevinden istifa ettiği ve Türk Ordusunun Kıbrıs‘a Barış Harekatı yaptığı senenin yazıydı. Orta okulu bitirmiş, artık liseye gidecek bir delikanlıydım), Nazım amca, oğlu Fergan ile birlikte tatil amacıyla İskenderun’a geldi. Fergan o zamanlar henüz 8 yaşında idi.

Ben de Nazım amca ve babam gibi sinemaya düşkündüm. Her fırsatta film izlemeye giden ben, kardeşim ve halamın oğlu, geldiği günden itibaren Nazım amcanın başının etini yemeye başladık. “Amca ne olur beraber bir film çevirelim” diye.. Nazım amca sonunda bizi kıramadı ve 2 günde kısa bir öykü yazıp bunu senaryo haline getirdi. Çok heyecanlanmıştık. Filmlerde izleyip hayran olduğumuz aktörler gibi, biz de hayatımızda hiç yapmadığımız bir şeyler yapacaktık. Bir filmde oynayacak, rol kesecek, artist olacaktık.

Filmin hikayesi çok basitti. Gangster olmaya hevesli genç serseriler, zengin bir iş adamını kaçırıp fidye isteyeceklerdir. Kaçırdıkları adamla birlikte Sherwood ormanında saklanırlar. Ormanda kendi kendine ok atarak oyalanan kızılderili bir çocuk “Keskin Gözlü Kartal”, dere kenarına su almaya gelen serserilerden birisini görüp şüphelenir ve şerife haber verir. Şerif adamlarıyla baskın yapar ve çete yakalanır, zengin iş adamı ise serbest kalır.

Hikaye basitti ama çekimler bütün bir gün boyunca devam etmişti. Film ormanda geçtiği için en uygun yer olarak Soğukoluk yayla yolunu seçmişti yönetmenimiz. Tüm ekip, Nazım amcanın fıstık yeşili Murat 124’ü ile Soğukoluk’a doğru sabahtan yola çıktık. Ama, önce çarşıdan birkaç tane oyuncak silah almıştık. Ok ve yayı ise ormanın doğal malzemeleri ile halletmiştik.

Rol dağılımı şöyle olmuştu. Çete üyelerini, kardeşim, halamın oğlu ve ben oynayacaktık. En büyükleri ben olduğum için çete reisi ben olmuştum. Amcam, kaçırılan zengin iş adamı, Fergan ise kızılderili çocuk “Keskin Gözlü Kartal” olacaktı. Nazım amca ise, hem yönetmen, hem de belinde tabancası ve başında dedemin fötr şapkası ile Şerif J.R Johnson olacaktı.

1.Sekans

Araba içinde geçiyordu. Kaçırdığımız adamı araba ile ormana götürüyorduk. Ben arabayı kullanacaktım ama, aslında o zamanlar henüz araba kullanmayı bilmiyorum. Yönetmenimiz hemen olaya müdahale etti. Ben direksiyonda arabayı sürer gibi yaparken, kardeşim ve halam oğlu, benim olduğum pencerenin önünden dallar geçirdiler. Nazım amca da diğer pencereden beni ve arkamdan geçen dalları kameraya aldı. Böylece arabanın hareket ettiği sanıldı.

2.Sekans

Bu sahnede arabadan inip, kaçırdığımız iş adamını ite kaka ormana doğru götürmemiz gerekiyordu. En uzun süren çekimler bu sahnede oldu. Çünkü iş adamını (amcamı) itip kalkarken sürekli kıkırdıyor, gülmememiz gerekirken kahkahadan kırılıyorduk. Yönetmenimiz de bu duruma çok sinirlenmişti, ama gülmeden becerebilmek için, aynı sahneyi üç dört kez çekmek zorunda kaldık.

3.Sekans

Ormanda oturup fidye için bekleme sahnesi.

Ben, çete reisi olarak sigara içerken, argo konuşarak, açık saçık bir hikaye anlatacaktım. Hayatımda ağzıma sigara koymadığım için oldukça zorlandık bu sahnede. Ayrıca, anlatacağım hikaye için sesimi kalınlaştırıp, garip bir şiveyle konuşmam da oldukça uğraştırdı bizi.

4.Sekans

Kopillerden birisi dereye su almaya gider ve kızılderili çocuk ok atarken onu görür. Tipinden şüphelenip, hemen Şerife haber verir.

5.Sekans

Şerif ve adamları gelir. Aslında şerif tek başınadır. Bizler şerifin adamlarıymış gibi yüzümüz görünmeden ve çalıların ardına saklanarak, bir kaç silahlı çatışma sahnesi çektik.

 

6.Sekans

Şerif elinde telsiz (eski bir fotoğraf makinası kullanmıştık) ile iş adamının kurtarıldığını ve kaçıranların yakalandığını merkeze haber verir. Şerif Nazım amca olduğu için, bu son sahnede kamerayı ben kullanmıştım. Çekim, telsizle konuşan Şerifin yüzünden başlıyor ve fokus yüzünde kalacak şekilde yavaşça aşağıya doğru iniyor ve film bitiyordu.

Yıllar sonra İstanbul’a gittiğimizde, ailecek Nazım amcalara uğradık. Aksaray, Mirkelam Palas’ta oturuyorlardı o zaman. Aradan geçen onca sene hep filmin nasıl olduğunu merak edip durmuştum. Nazım amca da bizi fazla merakta bırakmadı. Hemen salona perdeyi kurdu, film oynatma makinasını hazırladı. Bütün ışıklar söndürüldü ve hep beraber “KOPİLLER”i izledik.

Toplamı onbeş dakika süren filmimiz adını “Kopiller”, – gangster olmaya heveslenen genç serseriler – koymuştu. Nazım amca sayesinde, herkesin sahip olamayacağı, muhteşem bir anımız olmuştu.

Herşey için çok teşekkürler Nazım Mirkelam…

Mehmet Mirkelam

05/04/2010, İstanbul

Popçu Mirkelam’ın babası iflah olmaz bir polisiye yazarı

Ezgi Başaran, Hürriyet Pazar, 21.11.2004

Nazım Mirkelam, 8 Haziran 2007’de vefat etti. Polisiye ve bilimkurgu alanında sadece ikisi basılma şansı bulan onlarca eser yazmış, “Kara Çanta” isimli uzun metraj polisiye filmi yine gün yüzü görememiş olan Avukat Nazım Mirkelam’ı saygıyla anıyoruz. Mehmet Mirkelam, babasının amcası ile ilgili bir anısını Cinairoman için yazdı, önümüzdeki günlerde bu yazıyı da sitemizde bulacaksınız.
Cinairoman.com tarafından, röportajın arkasına, kitap kapak ve içlerinden alıntılar ilave edilmiştir. İlk fotoğraf röportajın orijinalinde yer alırken, diğerleri yine sitemizin ilavesidir.

Onu telefonda ikna etmem zor oldu. Hayır, röportaj için değil. Nazım Bey, Hürriyet Gazetesi’nden aradığıma bir türlü inanamadı. Hürriyet’ten arıyorum dediğimde, ‘Kızım saat 8 buçuğa geliyor, bu saatte işyerleri kapalı, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz’ dedi.

Ama ciddi olduğumu anlayınca, beni Bahçelievler’deki evine davet etti. Nazım Mirkelam (76), pop şarkıcısı Mirkelam’ın babası. Ama bu onun en az ilgi çekici olan yanı. Nazım Bey, 1966 yılında 3 saatlik bir polisiye film çekmiş. Ud ve piyano çalıyor. 15 tane polisiye, 5 tane bilimkurgu romanı, 42 tane şiir yazmış. Ama ne yazık ki romanlarını ve şiirlerini basacak bir yayınevi bulamamış. ‘Araya ne adamlar soktum, olmadı’ diyor. İkinci eşinden olma çocukları Sibel ve Taylan’la yaşıyor. Ayrıldığı eşinden olan şimdi meşhur olmuş oğlu Fergan Mirkelam’la ise pek sık görüşmüyor. Konuşurken ara ara önündeki dosyalarda duran, daktilodan çıkma romanlarına bakıp kendi kendine mırıldanıyor: ‘Bunları birileri bassa Türkiye’nin göğsü kabarır. Eşi benzeri olmayan romanlar bunlar.’ Röportajı okuduğunuzda romanları kadar kendisinin de ‘eşsiz, benzersiz’ biri olduğunu göreceksiniz.

Sizin asıl mesleğiniz nedir?

Efendim ben avukatım. Tabii ailemin etkisiyle biraz sanat çalışmalarım oldu daha lise sıralarındayken. Bu arada Türk sanat müziğine gönül verdim. Ud öğrendim. Sonra askerlik araya girdi. Döndüğümde sinema yapmaya başladım. Aslında ben bir sinema adamıyım.

Avukatlık ne durumda bu arada?

Efendim şimdi bende öyle çılgın bir sanat aşkı var ki. Hafta içi avukatlık yapıyordum, haftasonu kendimi sanata veriyordum. Amatörce yapıyorum. Sonra o dönemde halkevinde tiyatro yaptığım bir arkadaşım bir fikir ortaya attı sinema filmi çevirelim diye. Ben tiyatro arkadaşlarımı topladım, üç saatlik bir film yaptım. Sesli bir soygun filmi. O da şu dolapta duruyor, bakın. Adı Kara Çanta. 1966 yılıydı, sinema derneklerinde, birçok kulüplerde gösterdim hep.

Polisiye roman yazmaya ne zaman başladınız?

Şimdi bu sinema dolgusu bende rahatsızlık yapmaya başladı. Sinemada daha başka ne yapabilirim diye sordum kendime. Senaryo yazarım dedim. Bir oturdum, 14 tane senaryo yazdım.

Bu nasıl bir üretkenliktir böyle?

Şimdi sayın ropörtörüm, senaryo yazmak fikir olarak zor, yazı olarak çok kolaydır. Senaryoda ruh tahlili, karakter tahlili yoktur. Kapıdan girer, döner, çıkar… gibi çok ufak hareketler üstüne kurulmuştur. Ben mesela üç günde kuruyorum senaryoyu, 4 günde de daktiloya çekiyorum. 40 sayfalık bir senaryo oluveriyor hemen.

SENARYOLARIMI ROMANA ÇEVİRDİM

O senaryolar da duruyor mu?

Bir dostuma dedim ki ‘Bunlar ne olacak? Ben tamamen Amerikanvari senaryolar yazıyorum.’ Bir de çok Fransız filmleri seyretmiştim. Zaten dünyada iki tane sinema tanıyorum Amerikan ve Fransız. Hep onların etkisinde kalarak yazdım 14 senaryoyu. Sonra o dostum bana dedi ki bunları romana çevir. Ben o zamana kadar hep şiir yazardım. 42 tane şiirim var. Şimdi birazdan size okuyacağım bir-iki tanesini. Çok enteresan şiirlerim var, öyle aşk maşk anlatmıyor. İstanbul’un sokaklarını tutuyorum karikatürize ediyorum.

Efendim senaryolar kitap olsun demişti arkadaşınız en son…

Evet efendim. 3 ay içinde 2 tanesini alelacele kitaba çevirdim. Ve hemen bastırdım çünkü hafif bir coşku geldi bana. Baskı maliyetlerini tamamen kendim karşıladım. Ondan sonra kalan 13 tanesini kitaba çevirmeye devam ettim.

Romanlarınızda neler olup bitiyor?

Başka mahallerde geçen konulara egzotik derler. Bendeki sinema aşkı, egzotik yerlerde geçen romanlar yazma fikrini verdi bana. Nerede yazacağız dedim. Afrika’da yazacağız dedi.

Kim dedi efendim?

Kendi kendime konuşuyorum canım. Diyorum ki egzotik yerde geçen roman yaz! Nerede geçsin? Afrika’da. Nereye gidelim? Çöle gidelim. Öyle gittim Libya’ya. Libya’da bir bilimkurgu yazdım.

65 ORMAN FİLMİ 65 ÇÖL FİLMİ GÖRDÜM

Polisiyelerin dışında bir de bilimkurgu kitaplarınız mı var?

Tabii efendim. 5 adet. Şimdi Türkiye’de vereceğim hikayeleri vermiştim. Öyle olunca dedim ki Türkiye’nin dışına çık. Kongo’ya gittim. Oradan geldim Cezayir’e gittim.

Niye özellikle Afrika?

İşte egzotik olsun diye. Çöl çok güzel bir atmosfer. Romanımın bir tanesini Gabon’a götürdüm. Sonra Mozambik’te bir dirilen goril hayal ettim, onu Korsika’ya getirdim.

Siz bu Afrika ülkelerini gezmiş miydiniz önceden?

Hayır ama filmlerden bu ülkelerle ilgili çok malumat edinmiştim. Ben belki 65 tane orman filmi, 65 tane çöl filmi gördüm. Mesela bir romanımda bir adam bir hastalığa duçar oluyor. Hastalığın ilacı olan sıvı da bir tek Afrika’da var. İki Türk Afrika’ya gidiyor o uranyumlu sıvıyı bulmaya. Orada Almanlarla birbirlerine giriyorlar filan.

Afrika’da Almanlar ne yapıyor?

Onlar uranyum mühendisi. O sıvı onların ayaklarının altında. Sıvı adamları küçültme özelliğine sahip. Türkiye’deki adamın hastalığı da durmadan büyümek. Almanlar’ın orada 30 tane cüce görüyor bizim Türkler. Sonradan anlaşılıyor ki bu cüceler Fransız ve İngiliz. Ama daha genişini anlatmayayım ki romanımın gizemi kaçmasın.

YAYINEVLERİ POSTAYLA GERİ YOLLADILAR

Bu kadar roman yazmışsınız. Niçin dosyalarda duruyor bunlar?

Şimdi ben bazı yayınevlerine dokümanlar gönderdim. Onlar ciddi olarak alakadar olmadı. Derler ki bazı mesleklerde dışarıdan insanları aralarına sokmazlar. Bu sanat çevresinde çok daha ağır oluyor. Ne kadar araya adam soktumsa da olmadı, beni o çevrede istemediler. Romanlarımı her seferinde postayla geri gönderdiler.

Kaç yayınevine başvurdunuz?

5-6 tane. Bir gün Balina Yayınevi’nin sahibi evime geldi. 4 sene evvel. Kendisine 5 tane roman seçtim verdim. 3 ayda bir aradım, okuyamadım Nazım Bey, dedi. 5 sene sonra, ver şu romanlarımı, ayıptır, dedim geri aldım hepsini. Bir de Kaktüs Kahvesi yarışma düzenledi 1-2 sene. Ona da başvurdum. O da olmadı. Ama zannediyorum orada bir danışıklı dövüş vardı. Bir yayınevinin sahibi yarışmanın jürisindeydi.

Şimdi bu dosyaları ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Ben sanat hastası bir adamım. Muhakkak bir şeyler yapmam lazım. Ama istediğim yere bir türlü varamadım. Belki fazla çekingen ve gururlu davrandım. 60 yaşına gelip, 30 yaşındaki bir adama, kitabımı bas, diye başımı eğmek ağır geldi. Prosedür olarak yakışmazdı.

Yayınevlerinin kayıtsızlığı sizi yıldırmamış ama…

Şöyle yıldırdı, bir daha onlara müracaat etmedim. Elimde nereye ne kitabı verdiğime dair uzun bir liste var. Hürriyet’e bile geldim kitap verdim çok eskiden. Hürriyet’tekiler yine biraz haklıydı, 1985’te roman tekniğim daha yeni gelişiyordu. Ama şimdi çok iyi bir tekniğim vardır. Kimse benim gibi yazamaz Türkiye’de. Benim romanlarım at gibi koşar, hiç durmadan espri ve ruh tahlili. Ve redaksiyona gerek olmadan hatasız yazarım. 11 senedir çalışıyorum bu romanların üstünde. Ben eserlerimi yaptım, klişeleştim. Bunlar Türkiye’nin malı. Bugün Fransa’yı Fransa yapan Victor Hugo ve Alexander Dumas’dır. Ben diyorum ki ben size bir motivasyon, hareket getirdim. Bu kitaplarımı basın da Türkiye’nin göğsü kabarsın. Ancak böyle patlayabiliriz.


Satılık Mezar

Korkunç bir cinayet romanıdır

O nasıl bir mahluktu ki hep geceyarısından sonra geliyordu? Hep yerin altında çalışmayı tercih ediyordu? Zemine vurduğu darbelerle yalnız köşkü değil, insanın hayatını temelinden titretiyordu. Bu kimdi? Neydi? Ölüler toplanmışlar, aşağıda bir cehennem dansı mı yapıyorlardı?


Cinnetin Çehresi

Korkunç bir cinayet romanıdır

Yazar bu romanı hakkında şöyle diyor :

“Satılık Mezar” adlı romanımdan sonra “Cinnetin Çehresi” isimli romanımı da yayınlamış bulunuyorum. Şurasını ciddi bir iddia olarak belirtiyorum ki, yazdığım 14 cinayet romanından en çok bu romanımı beğendim ve en çok bu romanımda korktum.
Korktum. Çünkü o olayları yaşayanlar beni de yanlarına aldılar ve o dehşeti bana da yaşattılar.
Okurlarım kabul edeceklerdir ki, bu romandaki gibi bir cinayet görülmüş değildir.

NAZIM MİRKELAM’IN SADECE 2 TANESİ YAYINLANAN 20 KİTABI

Polisiye :

Satılık Mezar (yayınlandı)
Cinnetin Çehresi (yayınlandı)
Sandalda Kan İzleri
Ecel Pazarlığı
Aşkım Cinayetimdir
Kırmızı Loca
Koridordaki İfrit
Köpeğin Dişleri
Ölü Ruhlar Sokağı – Yılan Islığı
Ölü Ruhlar Sokağı – İçimdeki Canavar
Kabustan Firar
Şeytani Plan
Mirva’nın Gazabı
Kızgın Sahra
Günah İstasyonu

Bilim-kurgu :

Yedinci Cehennem
Zalim Belde
Zebani Adası
Çalınmış Yüzler
Devlerin Cüceleri

OĞLUM MİRKELAM BİRÇOĞUNU OKUDU AMA YORUM YAPMADI

Birçoğunu okudu. Ama bir yorum yapmadı. Fakat ben onun patlama yaptığı dönemde dedim ki Fergan senin şimdi bir otoriten var, bana kitaplarım konusunda yardımcı ol. Olmadı. Benimle annesiyle boşandıktan sonra pek ilgilenmedi. Yani benim evimde yaşamadı. Dolayısıyla benim müzik kabiliyetimden de etkilenmedi. Beni ziyarete geldiğinde yanında ud çalamadım, baba merhaba dedi, üç saat oturdu gitti. Ama işte kandan geçmiş müzisyenlik. Benden bir şey almamasına rağmen çok iyi bir bestekar oldu.


Cinayet romancılığı hakkında ÖNSÖZ

Cinayet bir vakıadır. Bu vakıanın temelinde sosyal, ekonomik ve duygusal nedenler yatar. Cinayetin işlenmesi ile de çok yönlü ve karışık hukuki meseleler ortaya çıkar.

Yazar eğer kovalamaca bir cinayet romanı yazmayacaksa bütün bu faktörleri tümü ile ele almak ve bilmek mecburiyetindedir.

Cinayet romanlarında hiçbir söz ve hareket gelişigüzel olamaz ve romanın yazarı tarafından elde tutulmuş şekillerin dışına çıkamaz. Başka bir deyişle, romanın akışı yazarı istediği yere çekip götüremez. Aksine olarak yazar, olayları ve kişileri taslağına uygun bir disiplin altında bulundurmağa mecburdur. Bu tür romanların entrikaya, muammaya, aksiyona ihtiyaç göstereceği ve yazarın arzusuna uygun bir duygusallığı da gerektireceği göz önüne alınırsa, cinayet romanı yazarının karşısında bulunduğu güçlükler daha iyi anlaşılır.

Biz çalışmalarımızda bu gereklerin tümünü, fakat özellikle MUAMMAYI VE DUYGUSALLIĞI ön plana almış bulunuyoruz. Bu romanın yayınından evvelki birkaç ay içinde bu şekilde 14 eser gerçekleştirdik ve bu eserlerin meydana getirilmesinde asıl mesleğimiz olan HUKUKÇULUKTAN güç aldık.

Bundan sonraki söz okuyucumuzundur.