Jerzy’nin namusunu kurtarmak / Sevin Okyay

Geçenlerde, normalde okumadığım bir gazete karşıma çıktı, merak ettim, açtım baktım. Gazetenin bir köşe yazarı bir vesileyle Jerzy Kosinski’yi yerin dibine batıran bir anekdotu ikinci elden nakletmiş. Diyor ki, sözde Jerzy (kendi dilinde ‘Yeji’, Amerikancada ‘Cörzi’ diye telaffuz ediliyor) İstanbul’a geldiğinde Yazarlar Sendikası Selahattin Hilav’ı onu gezdirmekle görevlendirmiş. Bir pavyonda kavga çıkıp ‘sakaletin şairi’ Jerzy masanın altına saklanınca Hilav onu ensesinden yakalayıp çıkarmış ve kendisine ‘Hergele!’ diye hitap ederek, asıl bunları yazmasını tavsiye etmiş.

Hiç de akla yakın değil. Bir defa, kimsenin Hilav’ı herhangi bir şeyle görevlendirme cüretinde bulunması söz konusu olamaz. İkincisi, gerektiğinde insanı bir bakışta yerine mıhlamasını bilen Selahattin Hoca, değil bu şartlar altındaki korkmuş bir insana, hiç kimseye böyle hitap etmez. Üçüncüsü, Jerzy dokuz yaşından itibaren bundan bin beterini görmüştür. Ayrıca o gece kendi tecrübelerinin etkisiyle önce hafiften siner gibi olsa da, hemen ardından kurşun sesleri arasında öyle bir aslan kesildi ki, birincisi ‘Otur oturduğun yerde!’ olan üç cümle ile kendisini yerine oturtmak bana nasip oldu. Son olarak da, o gecenin mimarı Yazarlar Sendikası falan değil, Jerzy Kosinski’nin İstanbul’a geldiğini duyan, onunla temas kuran şahıs, Ömer Madra’ydı.

Yani biz de işe onun sayesinde dahil olduk.

Ömer, ‘dünyanın bütün büyük kentlerinde geceleri seks ve şiddet kokan arka sokaklarda dolaşıp duran, belki biraz da ‘belasını arayan’ Jerzy Kosinski’yi çakırkeyif İstanbul geceleri’ne ‘yeraltı uzmanı’ ve felsefeci Selahattin Hilav’la nasıl çıkardıklarını ‘Rüzgâra Karşı’da şöyle anlatıyor: (Pardon ama Ömer, sana Hilav’ı kim önerdi, Selahattin Hoca’yı kim kandırdı, yanınızda hangi nezih hanımefendi vardı? Teessüf ederim.)

“…İşte en az doksan kilo çeken güzel yüzlü, cıvıl cıvıl renkli, saten tuvaletli yosmaları ve yüksekçe sahnesindeki unutulmaz şişman şarkıcılarıyla ‘Marmara Saz’… Biz hiç yaşamadık elbette, ama İkinci Cihan Harbi’nden kalma ‘nostaljik’ bir hava içine giriveriyoruz şaşkınlıkla ve burunlarımızın direği sızlıyor.

Bütün o şişman kadınların, palabıyıklı erkeklerin ve garsonların ve sürekli gülümseyen melek yüzlü pavyon sahibinin. Hepsinin, hepsinin, gerçekdışı bir hali var. Sanki, oradan çıktığımız andan itibaren, orayı bir daha bulamayacakmışız, daha doğrusu orası hiç yokmuş, zaten olmamış gibi.

“Dumanlı havaların kurdu’ Jerzy o saat havaya giriyor tabii, zaten bir Türk’ten ayırdedilemez fizik yapısı ile oranın ayrılmaz bir parçası oluveriyor hemen, her zamanki seri hareketleriyle birkaç satır not alıyor, birdenbire bir kavga çıkıyor derken, masalar itiliveriyor gürültüyle, bardaklar kırılıyor, birinin yüzü kanıyor, Jerzy savaş yıllarından kalan bir içgüdüyle önce siner gibi oluyor, ama sonra onu yerine oturtabilene aşkolsun, sonra kavgacılar dışarı çıkartılıyor, salon o eski nezih havasına bürünüyor, nezih ve hüzünlü, Jerzy ile rakı içiyoruz ve Jerzy kral bir herif aslında.”

Aynen…


8/10/2002 tarihli
Radikal’de yayınlanmıştır.

 

Üç Kör Fare

Üç Kör Fare
Üç Kör Fare
Nasıl koşuyorlar bak,
Nasıl koşuyorlar bak!
Hepsi de çiftçinin karısının peşinden koştular.
Kadın da kuyruklarını et bıçağıyla kesti.
Hayatında böyle garip bir şey gördün mü hiç?
Şu
Üç Kör Fare gibi…

II. Dünya Savaşı sona ermek üzereyken, İngiltere’de iki küçük kardeşin yaşam savaşı tüm acımasızlığıyla devam etmekteydi. Sekiz çocuklu yoksul bir aileden gelen O’Neill kardeşler, 8 yaşındaki Dennis ve 5 yaşındaki Terence, 1940 senesinde devlet tarafından himaye altına alınmıştı. Dört yıl boyunca birçok koruyucu aile yanında kalan kardeşler, en son Reginald and Esther Gough’ların çiftliğine yerleştirildiler. Henüz altı ay geçmemişti ki, 9 Ocak günü Bayan Gough doktora telefon açarak oğlanlardan birinin durumunun kötü olduğunu bildirdi. Doktor hemen çiftliğe koşturmasına rağmen ne yazık ki küçük çocuğu kurtarmayı başaramadı. Dennis O’Neill şiddet ve açlık yüzünden öldüğünde daha 12 yaşındaydı.

9 yaşındaki kardeşi Terence’in mahkemede yaptığı şahitlik tüyler ürpertici gerçekleri ortaya çıkardı. Çocukları evlatlık edinmelerinin karşılığında devletten para alan çiftçi ve eşi, O’Neill kardeşlere korkunç işkenceler yapmıştı. Günde en fazla bir dilim ekmek verip, ağır koşullarda çalıştırmışlardı. Genelde sarhoş olan çiftçi, küçük çocuklara dayak atarken, karısı sessizce izlemekle yetinmişti. Dava dört gün sürdü; jüri çiftçiyi 6 yıla, eşini ise 6 aya mahkum etti. Kısa bir süre sonra boşanan çifte verilen ceza tatmin edici olmaktan çok uzaktı.

Küçük Dennis’in ölümü İngiltere’yi ayağa kaldırdı. Daha önce de yanlarına aldıkları çocuklara kötü davrandıkları gerekçesiyle birçok şikayetler almış bir aileye, geçmişi araştırılmaksızın tekrar çocukların emanet edilmesi büyük sorumsuzluk olarak görüldü. 1946’da, Sir Walter Monckton parlemantoya verdiği bir önergeyle Çocuk Koruma Kanunu’nu güçlendirdi.

Davayı ilgiyle takip eden bir diğer kişi de ünlü polisiye yazarı Agatha Christie idi. 1947 senesinde, Kraliçe Mary’nin sekseninci doğum günü için yazdığı Üç Kör Fare adlı radyo oyunu bu trajediden esinlemişti. Daha sonra ismini Fare Kapanı olarak değiştirip, tiyatro oyunu haline soktu. 1952 yılından beri Londra’da perdelerini açan oyun, en uzun süre sahnelenen oyun olarak tüm rekorları kırmıştır. Fare Kapanı’nı henüz okumamış bir polisiye okuru olacağına ihtimal vermemekle birlikte, kitabı patlatmamak adına fazlasını bırakın, hiç detay veremiyorum. Yalnızca Christie’nin en “twist” eserlerinden biri olduğunu hatırlatmakla yetineceğim.

Dennis O’Neill’in trajik ölümü yıllar boyunca birçok başka kitap ve filme de esin kaynağı oldu. Fakat önümüzdeki günlerde, 4 Mart’ta çıkacak olan, Someone to Love us diğerlerinden ayrılıyor. Zira kitabın yazarı , 9 yaşındayken mahkemede yaptığı tanıklık ile kendisi ve abisine yapılan şiddetin boyutlarını ortaya seren Terence O’Neill’den başkası değil. Yetmiş yaşın üstünde olan Terence hâlâ geceleri kabus gördüğünü, o günleri ve abisi Dennis’i unutamadığını söylüyor.

Someone to Love Us – Terence O’Neill / HarperCollins

Suçun ve ruhsal karmaşaların ustası / Ezgi Ceren Kayırıcı

Ezgi Ceren Kayırıcı’nın bu yazısı Radikal Kitap ekinde Ekim 2009’da yayınlanmıştı. Kendisine yazıyı siteye taşımamıza izin verdiği için teşekkür ederiz.

İlk kitabını 1964’te yayımlayıncaya kadar, ev işleriyle meşgul ve kendi halinde bir evhanımıdır Ruth Rendell, birbiri ardına yayımladığı kitapları onu ‘gerilim kraliçesi’ yapar. Rendell’in kitapları, gücünü şiddet ve vahşi cinayet sahnelerinden almaz. Onun yaptığı, bir şekilde yaşamak durumunda kaldığımız bu suç dünyasının, hastalıklı içeriğini göstererek bir duyarlılık, farkındalık yaratmak

EZGİ CEREN KAYIRICI

1930 yılında Londra’da doğan Ruth Rendell, İngiltere’ye Danimarka’dan gelen, Dan bir baba ve İsveç bir annenin kızıdır. Sorunlu bir aile yaşamı vardır ve üstelik yazar, genç yaşta annesini kaybeder. On beş yaşından beri yazan Rendell’in yazılarını yayımlama girişimleri reddedilir. Liseyi bitirdikten sonra gazeteciliğe başlar. 1950’de evlenir ve bir oğlu olur. Doğum sonrasında, ‘hayal gücü’nü bir haberde kullanınca işten atılır; katılmadığı bir kutlama hakkında haber yazmıştır. Bundan sonra ise, ilk kitabını (From Doon with Death) 1964’te yayımlayıncaya kadar, ev işleriyle meşgul ve bir de değişik edebi türler deneyen kendi halinde bir evhanımıdır. 1975 yılında boşanır ancak kısa süre sonra tekrar evlendiği Donald Rendell ile birliktelikleri ölünceye kadar devam eder.
Eserlerini ‘psikolojik gerilim polisiyeleri’ olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. İlk romanı aslında ünlü ‘Başmüfettiş Wexford’ serisinin de başlangıcıdır. Daha bu romandan itibaren zekice kurulmuş olay örgüsü ve karakterlerin derin içeriği göze çarpar. Rendell sadece dedektiflik hikâyeleri yazmaz. Kendisinin de belirttiği gibi, suç halinde ve sonrasındaki insan durumu onu ilgilendirmektedir. İngiltere’de yer alan, hayali Kingsmarkham kasabasında geçen ‘Başmüfettiş Wexford’ serisinde de yazar, psikolojik sürekliliği gerektiği gibi sağlamaktadır. Başmüfettiş Wexford’la müfettiş Michael Burden arasındaki ilişki sayesinde, iki farklı karakterin nasıl birbiriyle etkileşime girdiğini görebiliriz. Wexford’dan yirmi yaş genç olan Burden’ın, seri ilerledikçe katı karakteri bu etkileşim sonucu duyarlılaşır. Yazar, kendisini Wexford’dan ayrı tuttuğunu belirterek, onun kendisinden ayrı bir karater olduğunu, yarattığında da onunla birlikte yaşamak zorunda kaldığını fark ettiğini söyler.

Ve politika devreye girer
Ruth Rendell’in öyle ya da böyle polisiye yazıyor olması, hele de şiddetten ve suçtan nefret eden birisi olduğu için bir ikilem gibi görünebilir. Ancak Rendell’in kitapları, gücünü şiddet ve vahşi cinayet sahnelerinden almaz. Onun yaptığı, bir şekilde yaşamak durumunda kaldığımız bu suç dünyasının, hastalıklı içeriğini göstererek bir duyarlılık, farkındalık yaratmak. Seri de giderek, 1980’lerden itibaren Rendell’in de politikayla daha haşır neşir olması sonucu, politik öğeler de kazanmıştır. Eserlerinde yer alan gotik unsurları, sözlerle doğrudan anlatılamayan hisleri yansıtabileceği bir alan olarak seçtiğini belirtir.
Rendell yetmiş dokuz yaşında ve iki yıl önce yapılan bir söyleşide kendisini hiçbir şeyin şaşırtmadığını belirtiyor. Bu ise hem deneyimlerinden hem de Freud ve Jung’a duyduğu ilgiyle de pekişen psikolojik okuma yeteneği olabilir. Ruhsal analizlerinin derinliği ve ‘ahlaksız’ karakterlerle kurduğu dünyaya da aslında Rendell’in ahlaki yargılarla insanlara yaklaşmadığının bir kanıtı. Etik olanla ilgilenen, dolayısıyla her tür istismara karşı çok duyarlı olan yazar, pedofili ve kadın istismarını kesinlikle kabul edilemez bir durum olduğunu belirtiyor. 1965’te yayımladığı ikinci romanıyla (To Fear a Painted Devil) birlikte, Wexford serisinden bağımsız eserlerinde daha çok ‘sapkın’ veya toplum dışına mahkum edilmiş karakterleri ele almaya yoğunlaşır. Örneğin, Timsahkuşu, korumacı annesinin gözetiminde başka çocuklarla oyun oynamamış, alışveriş yapmamış, hayatını kitaplarla örmüş Liza etrafında şekillenir. Annesi tutuklanınca, gizli sevgilisinin yanına kaçan Liza, sevgilisiyle birlikte öykülerle çevrili bir hayata başlar. Bu karakter, şu kısa açıklamadan da tahmin edebileceğiniz gibi, psikoanalitik okumalara açıktır. Rendell’in karakterlerinin ilhamı ve kaynakları, kendisinin seri katillerle ilgili yaptığı araştırmalar değil -bu konuda hiç araştırma yapmazmış-, psikolojik rehber olan oğluyla yaptığı kimi sohbetler ve okuduğu psikoloji kitaplarıdır. Bunu göz önüne aldığımızda, yazarın vahşi cinayet sahnelerini kullanmaması ve daha çok bir şekilde işlenen bir cinayetle ilişkilenmiş bireyleri ele alıyor olması tamamiyle anlaşılır bir durum.
Rendell’in Jung’a ilgi duyduğu dönemlerin bir ürünü olduğunu söylersek çok da yanlış olmayacak bir değişiklik yapar yazım hayatında. ‘Aile’yi ve ‘aile’ içinde saklı kalan sırlarlar etrafında gelişen, karanlık, psikolojik gerilim romanlarını Barbara Vine adı altında, yayımlar. Barbara Vine’ın kim olduğu bir sır değildir. Hem üslup hem de konular açısından farklılık gösterir bu eserleri.
Rendell, toplumsal duyarlılığı ile ünlü bir yazar, aynı zamanda Babergh Baronesi olarak, 1996’dan beri Lordlar Kamarasının bir üyesidir. Politik olarak, yakın arkadaşı ve önemli bir diğer polisiye yazarı olan Barones P.D. James’in aksine, İşçi Partisi’nin bir destekçisidir. Bu durumunun arkadaşlıklarını zedelenmediğinin kanıtının ise hala çok yakın arkadaş olmalarıdır. Kendisini ‘Hıristiyan sosyalist’ olarak tanımlayan yazar, sosyalizmin temelinin Hıristiyanlık olduğunu söyler ve Anglikan Kilisesi’nin şu anki halinden hoşnut olmadığını da bir söyleşinde belirtir. ‘Sınıf’ olgusunun halen, Lordlar Kamarasının kimi üyelerinde kendileri de farkında olmaksızın devam ettiğini gözlemleyen Rendell, yönetimin merkezinde böyle bir ayrım devam ediyorsa, toplumda da değişik düzeylerde bu ayrımın devam etmekte olduğuna inanır. Bir kasaba hayatında, orta ve üst-orta sınıfın, işçi sınıfına karşı yaklaşımının da buna örnek olduğunu işaret eder. Bu yaklaşım, ona göre, orta ve üst-orta sınıfın işçi sınıfını yok sayması ile kendini belli eder. Bu nedenle, eserlerinde bu bilinçaltı yaklaşımı açığa çıkaracak olaylar yaratır. Ayrıca, istismar, ayrımcılık dışında çevre konusunda da aktif görevlerde bulunmuş ve eserlerinde çevre sorunlarını tartışmaya açmıştır.
Ruth Rendell, eserleriyle okuyanlarını sadece suç dünyasına ve iyi adamların savaşına tanık etmiyor. O, insanın -Poe’nun da yaptığı gibi-  bizleri zihnin, suçun ve sonrasının, ruhsal karmaşaların ve ‘diğer’in derin ve çarpıcı dünyasına çağırıyor. Çok sayıda hem Rendell hem de Vine kitaplarını Türkçede bulabildiğimiz ustanın, sürükleyici anlatısı, psikolojik incelemeleri ve politik yaklaşımı bizi her yönden içine çekiyor.

Şizofren anne ve iki kızı
Yetmişten fazla kitabı bulunan Ruth Rendell, yeni kitabı Su Çok Güzel’de, şizofren bir anne ve iki kızını konu alıyor. Günümüz Londra’sında geçen hikâyede, Ismay on beş yaşındayken annesiyle birlikte, banyoda üvey babasını ölü bulur. Kendisinden iki yaş küçük kız kardeşi Heather’ın da o esnada banyoda ve üstünün ıslak olmasından dolayı, Ismay kardeşinden şüphelenir ve sürekli Heather’ın tekrar birisini öldürmesinden korkar. Üstelik dokuz sene sonra işlenen bir cinayet, süphelerini güçlendirecektir. Ismay’in üvey babasına çok benzeyen ve Heather’dan hiç hoşlanmayan bir erkek arkadaşı vardır. Heather’ın erkek arkadaşının annesi ise, oğlunun Heather’la birlikte olmasını istemez. Karmaşık ilişkiler, kişisel çalkantılar ve tabi esrarengiz geçmişler… Ruth Rendell sevenlerinin beklentilerini yine karşılamış görünüyor. Tasvir ve karakterleriyle yine kendini kanıtlayan, bu kitabıyla da iyi eleştiriler alan yazarın, hem Rendell hem de Barbara olarak Polisiye Yazarlar Birliği tarafından pek çok defa ödüle layık görüldüğünü, ayrıca da Edgar Ödülü’ne de sahip olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

Türkiye’de Geçen Yabancı Polisiyeler (Bölüm:5)

Amatörler

Eric Ambler’dan Günışığı (Topkapı)

Ambler’in 1962 tarihli romanı The Light of Day, Jules Dassin’in Topkapı başlığını taşıyan uyarlamasından sonra, filmle aynı isimde de basıldı. Bizde ise 1963-64 yıllarında, Bahar, Tekin ve Karaca yayınlarının “Günışığı” başlığını taşıyan üç farklı basımı bulunuyor.

Geçen ay bahsettiğimiz iki Ambler romanından (Dimitrios’un Maskesi ve Korkuya Yolculuk) farklı olarak, Ambler’in bu romanı bütünüyle Türkiye’de geçmektedir. Yunanistan’da yaşayan, paralı turistlere arabasını kiralamak gibi işlerle idare eden Arthur Simpson, bu şekilde tanıştığı Mr. Harper’dan, kabul etmeye mecbur bırakıldığı bir iş alır. Harper’ın bir dostunun lüks arabasını, karayolu ile İstanbul’a getirmesi gerekmektedir. Simpson, çeşitli silahların gizlendiği araçla sınırda yakalanıp cezaevine atılır.

Türk polisi, Simpson’ın siyasi bir amaç güttüğünden şüphelenir. Zira romanın yazıldığı yıllar ilk askeri darbemizin güncelliğini koruduğu bir dönemdir; romanda “o yıllarda Türkiye’de siyasi suçlu olmak pek tekin bir iş değildi” denir. Simpson da silahların ne amaçla taşındığını bilmez; ama bunu ortaya çıkarmak yine ona düşecektir.

Joan Fleming ve Nuri İskirlak

Nuri Arlasez, 1910 doğumlu, ünlü bir koleksiyoncumuz. Topkapı Sarayı’na ve Süleymaniye kütüphanesine, söylendiğine göre padişahlardan sonra en kıymetli koleksiyonu bağışlayan kişiydi. Arlasez, İngiliz polisiye yazarı Joan Fleming’in (1908-1980) iki romanında Nuri İskirlak ismiyle bir polisiye karakteri haline geldi. Nuri bey, yabancı bir polisiye yazarının, ilk Türk baş karakteri olma özelliğini taşıyor.

Joan Fleming, 1962 tarihli When i grow rich romanı ile İngiliz polisiye yazarlarının 1955’ten beri her sene en iyi suç romanına verdikleri Gold Dagger ödülünü kazandı.

Biz Türkler, tarih boyunca, kafamızı bozan herşeyi Haliç veya Boğaz’ın sularına atmayı alışkanlık haline getirdik” gibi özlü sözler içeren romanda, bir adam eski sevgilisini hakikaten Boğaz’ın sularına bırakır!.. 1965 tarihli Nothing is the number when you die da benzer şekilde, Türkiye’de geçen bir uyuşturucu mafyası öyküsüdür.

Julian Rathbone

Rathbone, 1935 doğumlu bir İngiliz yazarı. Beyazperdenin ünlü Sherlock Holmes’larından Basil Rathbone’un küçük yeğenidir. Üniversiteden mezun olduktan sonra üç yıl kadar ülkemizde İngilizce öğretmenliği yaptı. 1967’den itibaren ilk beş romanı ülkemizde geçiyor; beşi de 2001-2002 yıllarında Oğlak yayınları’nın Türkiye Polisiyeleri serisinde yayınlandı.

Yazar, bu yıl Şubat ayında öldü, ardında kırka yakın roman bıraktı. 2005 yılında bir söyleşide, Türkiye’de geçen romanlarının dilimize çevrilmesinin onyıllarca gecikmesine şaşırdığını ifade ediyor. Türkiye’de geçirdiği yılların, politikayla ilgilenmeye başladığı yıllar olduğunu da vurguluyor.

Rathbone’un Türk gerilimlerinin ortak karakteri, Ankara’da yabancıların karıştığı vakalarla ilgilenen bölümün şefi Nur Arslan’dır. Eric Ambler’la adı birlikte anılan yazar, Ölüm İlacı’nda Topkapı’ya gönderme yapar.

1967 tarihli Diamonds Bid, bizde Elmas Pazarı adıyla yayınlandı. Romanda, Rathbone gibi Ankara’da İngilizce öğretmenliği yapan Jonathan Smollet, bir trafik suçuyla nezarete alındığında bir rüşvet hadisesine tanık olur. Bu tanıklık kahramanımızı siyasi bir kumpasın ortasına çeker.

Hand Out (Sonuncu El), bir yıl sonra yayınlandı. Ankara’da başlayıp, Rus sınırımıza uzanan bir casusluk öyküsüdür. Sınıra yakın bir üssün fotoğraflarını çekmekle görevli olan gizli ajan Hand, kendisini Ankara’da ele verir.

With My Knives I Know I’m Good (1969), Oğlak yayınları tarafından Bıçak Atmada Üstüme Yoktur başlığı ile çevrildi. Azeri Aziz Milyutin, casus olan ikiz kardeşini öldürenlerin yeni hedefi haline gelir.

1972 tarihli Trip Trap (Tuzak), İzmir’de geçer. İş için geldiği İzmir’de başı derde giren Amberley, nişanlısının katilinin peşine düşen Diana, ve diğer Rathbone romanlarından tanıdığımız Nur bey’in, İzmir’de yolları kesişir.

Kill Cure (1975, Ölüm İlacı) Avrupa’dan ortadoğuya yönelen bir yardım konvoyunda iş bulan Claire’in macerasıdır. Bangladeş’teki hasta çocuklara götürülen ilaçların tehlikeli bir kaçakçılık macerasıyla elde edilmesi, Claire’i gezinin asıl amacı hakkında şüpheye sevkeder.

Arkeologlar

Avustralya’nın Edgar ödüllü polisiye yazarı Jon Cleary, askerliği sırasında ülkemizde bulunmuştu. Türkiye’nin Malavan ilçesinde (aslen İran’dadır!) Hitit kalıntılarını incelemek için gelen Avustralyalı bir arkeolog ile Amerikalı bir mühendisin ilişkisini konu alan romanı The Fall of an Eagle 1965’te yayınlandı.

100’den fazla polisiye romanıyla, 1979 yılında Mystery Writers of America tarafından Grand Master ödülüne layık görülen Aaron Marc Stein, polisiyede teknolojinin, laboratuvarların kullanımından hoşlanmayan, klasik bir romancıydı. 1968 yılında kaleme aldığı Deadly Delight, arkadaşı Ben Barton’ın ısrarıyla antik bir kiliseyi yokolmaktan kurtarmak için İstanbul’a gelen Matt Erridge, cinayet girişimlerine hedef haline gelecektir.

Sylvia Angus’un 1969 tarihli Death of a Hittite romanı, Türkiye Çerçiliköy’de (hayali bir mekan olsa gerek) arkeolojik kazılarla ilgili bir yazı için İstanbul’a gelen David Gavin isimli bir yazarın öyküsünü anlatır.

Margot Arnold’un sevimli bir ikiliyi, Antropolog Penny ile Arkeolog Toby’yi konu aldığı bir düzine polisiyeden ilki, Exit Actors, Dying (1979), ülkemizde geçiyor. Penny, bir amfitiyatrda, eski Yunan giyimli bir genç kızın cesedini bulur. Aynı anda, amfitiyatrın girişinden kendilerini izleyen Romalı bir lejyoneri farkederler.

Diğerleri

Kimliklerini itina ile gizleyen bir karı-kocanın, birlikte yazdıkları birkaç polisiye romanını Charles Forsyte imzası ile yayınladıkları biliniyor. Bu imza ile Charles Dickens’ın meşhur yarım kalmış romanı The Mystery of Edwin Drood’a bir final bölümü yazmaları dışında, Forsyte ismini bilinir kılacak bir şey yok. Polisiyelerinden ilki, Diplomatic Death (1961) İstanbul’da, sonuncusu, Murder with Minarets (1968) ise Ankara’da geçen suç öyküleridir.

1964 tarihli Black Amber (Phyllis A. Whitney) Tracy Hubbard’ın bir yazara asistan olarak İstanbul’a gönderilmesi ile başlar. Genç karısı Anabel’i yakın bir zamanda garip bir kaza sonucu kaybetmiş olan yazara kendisini kabul ettirmeye çalışırken, bir yandan Anabel’le ilişkisinden kimsenin haberi olmadığını ummaktadır.

Ralph Eugene Hayes 73’te Nick Carter’ın, 74’te ise Taggart’ın ülkemizde geçen maceralarını yazmadan evvel, 1970 tarihli Nurse in Istanbul romanında bir amatörün öyküsünü anlatır: İthalatçı Mr. Eastman’ın sekreteri olarak iş bulan sabık hemşire Donna, İstanbul’a geldiğinde patronunun yasadışı işlerinden habersizdir.

George Bartram’dan Fair Game (1973), sıradan yaşantısını sürdürürken bir sabah uyandığında kendisini bir hücreye kapatılmış bulan bir kütüphane memuru olan Grueby’nin öyküsüdür. Grueby’yi kaçıranlar, sabah serbest bırakırken, polisten önce kendisini yakalayacak olurlarsa öldüreceklerini söylerler.

Julie Ellis’ten The Jeweled Dagger (1973), İstanbul Menderes Palas’ta iş bulan Amerikalı Susan Roberts’in tehlikeli macerasını anlatır. 60’larda Gotik Romans denen popüler türe bir örnek.

1974 tarihli George Beneath a Paper Moon, daha çok çocuk romanları ile ünlenmiş Nina Bawden’dan mizahi bir polisiye. En yakın arkadaşlarının çocuğunun babası olduğundan şüphelenen turizmci George, karışıklığı önlemek için evlenmek gafletinde bulunur. Bir İstanbul tatilinde karıştığı cinayet hadisesi ile işler iyice karışır.

Ülkemizde yıllarca yaşamış olan Amerikalı kadın yazar Mary Lee Settle’ın Türkiye anıları “Anadolu’da bir zaman çemberi” başlığı ile Yorum yayınları tarafından 1994’te yayınlandı. Ancak yazarın Ören’de yaşayan bir grup Avrupalı ve Amerikalı sürgünü konu edindiği Blood Tie (1977) adlı romanını çevirmek nedense kimsenin aklına gelmedi . Üstelik, roman Amerika’da National Book Award gibi afili bir ödüle layık görüldü.

Ivor Drummond (Domini Taylor), A Stench of Poppies (1978) romanında Ermeni kökenli Sovyet bilim adamı Kirkor Grotrian, tıbbi amaçlı kullanım için özel bir tür uyuşturucu üretiminde çalışmaktadır. Projesine hükümeti son verince sinirlenip, üzerinde çalıştığı tohumları elden çıkarır. Tohumlar ülkemizde ölümcül bir tür eroin üretiminde kullanılırlar. Bunun üzerine harekete geçen kahramanlarımız, “çok fazla ölü kedi ve çok fazla canlı hamam böceği barındıran” İstanbul’dan ayrılıp, Mustafa Algan bey tarafından yönetilen bir operasyonla duruma el koyarlar.

Alexandra Roudybush, A Sybaritic Death (1972) adlı romanında Washington sosyetesinden avukat Thorpe’un öyküsünü anlatır. Thorpe’un bir müşterisi olan Vanessa, izini kaybettiği üvey annesini bulmak üzere İstanbul’a gidecektir..

Polisiye Okuma Tarihim (A. Ömer Türkeş)

Polisiye roman okumaya ne zaman başladım? Yaş 50’ye gelince bir solukta yanıtlamak kolay değil. Ama polisiye roman merakımın babamdan geçtiğini,  henüz okumayı sökmediğim yıllarda, gözüme ilk ilişen kitaplar arasında polisiyelerin bulunduğunu söyleyebilirim. Çocukluğumun o döneminde polisiye, macera ve korku türüne merak salmamda sinema daha etkiliydi. Özellikle Christopher Lee’nin canlandırdığı Dracula serisi unutulmazlarım arasındadır.

Okuyucu olarak polisiye kültürüm(!) romanlardan önce çizgi romanlar sayesinde başlamıştır. Gazetelerdeki gündelik çizgi bantlar, Ceylan, Zıpzıp ve Doğan Kardeş’teki detektif maceraları ilk göz ağrılarım. Okumayı ilerletince, polisiye kurgusundan ziyade serüven ve maceraya ağırlık veren çocuk romanları ilgimi çekmişti. Kuşkusuz ilk sırada Jules Verne romanları yer alıyor.

Daha sonra babamın kütüphanesine dadandım. Özellikle ilkokul üçüncü  sınıftayken Siirt’e taşındığımızda başgösteren kitap sıkıntısını  gidermenin en iyi yolu babamın polisiyelerini okumaktı. Televizyonun olmadığı, gazetelerin kış mevsiminde sürekli aksadığı yıllarda polisiye romanlar ev halkının ortak zevkiydi. İlk aklımda kalan yazar Agatha Christie, yayınevi ise AKBA’dır. Bu vesileyle AKBA yayınevine şükranlarımı sunmak isterim.

O yıllarda Siirt’in –aslında- gazete bayisi olan biricik kitapçısına gelen detektif romanlarında Akba ya da Altın Kitaplar amblemi ağırlıktaydı. Fiyatı uzun yıllar beş liraya sabitlenen bu polisiyelerin sanıyorum babamdan başka talibi de çıkmıyordu.

Sıkı  bir polisiye okuru olduğu halde, Cumhuriyetin aydınlanmacı ilk kuşağından gelen babam için polisiyelerle “Teksas-Tommiks” arasında yalnızca ince bir çizgi vardı. Ama lafı uzatmayayım; anlayacağınız, okul mevsiminde, tatil günleri haricinde cinayetlerin izini sürmeme, “katil kim” bilmecesi çözmeme izin verilmezdi. “Katil kim” bilmecesi diyorum, çünkü o yıllarda okuduğum hemen hemen bütün polisiyeler, türün kapalı mekanlarda geçen zeka oyunlarına dayalı klasiklerinden seçilmişlerdi. Henüz “özel detektif”lerle, Raymond Chandler’in Phillip Marlow’u ya da Mickey Spillane’in Mayk Hammer’i ile tanışmamıştım, ama Canon Doyle’un Sherlock Holmes’u, A.Christie’nin Hercules Poirot ve Bayan Marple’ı, Carter Dickson’un Gideon Fell ve H.Merrivale’si, Ellery Queen’in Ellery Queen’i, Patrick Quentin’in Müfettiş Trant’ı ezberimdeydi artık. Savcıydı babam; biraz da mesleki yakınlıktan olmalı, onun ve dolayısıyla evimizin favorisi Erle Stanley Gardner’in avukat kahramanı Pery Mason’dı…

Neredeyse her hafta sonu bir, iki polisiye devirmesine deviriyor, yukarıda saydığım detektiflerin maharetlerine her keresinde yeniden iman tazeliyordum ama şapkadan tavşan çıkaran sihirbazların ellerine su bile dökemeyeceği bu değerli şahsiyetleri sadece uzaktan seyredebiliyordum ben. Genellikle üst sınıflardan zengin insanların mekan ve muhitlerinde geçen romanlardaki hayatlar da seyirlikti. Ve hatta, E.S.Gardner’in mahkeme salonu bir tiyatro dekorundan hiç de farklı değildi… Hep bir cinayet oyunuydu sahnelenen. Ne babamı ne de tanıdığım başka bir “kanun adamı”nı anımsatan tek bir insan tekinin yer almadığı bu oyunlaşmış polisiyelerin detektif tipleri de kahraman olmasına kahramandılar, ama varoluşları başka bir dünyaya aitti; sevebilirdiniz, esprilerine gülebilirdiniz, muammayı çözerken sergiledikleri zihinsel kapasiteleri önünde saygıyla eğilebilir mesafeli bir hayranlık hissedebilirdiniz, ama onlar için üzülemez, başlarına bir şey gelmesinden endişelenemez, başka bir hayat içinde tahayyül bile edemezdiniz onları. Kurmacalıkları küçük bir çocuk için bile apaçıktı.

Sonra Simenon’un “Cinayetler Limanı” geçti elime, Maigret’i tanıdım ve… Meraklanmayın, ne hayatım ne de polisiyelere bakışım değişmişti!.. Şimdi geriye doğru düşündüğümde, o zamana kadar okuduklarımdan farklı bir yöne saptığımı farkedebildiğimi söyleyebiliyorum sadece.

Orta okul yıllarında Manisa’ya taşındığımızda seçeneklerim de arttı. Milliyet’in “Kara Dizi”si, “Üç Maymunlar”, “Hayat Polisiyeleri” ve diğerleri… Elime geçenleri iyi-kötü ayrımı yapmadan okuduğum zamanlar. Aradan bunca yıl geçtikten sonrabile pek çoğu aklımda ve kütüphanemde hala saklı duruyor. Ve o yılların çevirilerini eski kitapçılarda bulduğum zaman hala o zamanlara özgü bir heyecan duyuyorum.

Aliyar Dengiz – Baba Oğul ve Hayal / A. Ömer Türkeş

 

Kitapevi raflarında 370 sayfalık büyük boy bir ilk romanla karşılaşmak gözünüzü korkutabilir. Ama hiç merak etmeyin; Aliyar Dengiz, biraz uzatmış olsa bile, baştan sona hiç sıkılmadan okutuyor hikayesini.

Hitler’in bir çocuğun varlığı ya da gen teknolojisinin böyle bir çocuk yaratıp yaratamayacağı 1940’lardan beri magazinel tarih kadar bilimkurguların konusu da olmuştur. Aliyar Dengiz, söz konusu varsayımın doğruluğu üzerine yapmış kurgusunu, çocuğu da savaşın sonlarında Almanya’dan bir denizaltıyla gizlilik içinde taşımış Trabzon kıyılarına. Ne var ki, onun kimliği hakkında bilgi sahibi olanlar ya operasyonun selameti için Nazilerce öldürülmüşler ya teker teker ecelleriyle göçüp gitmişler. Zaman günümüze geldiğinde, kendilerini Nazilerin varisi olarak gören Büyük Tötön Girişim Şövalyeleri, Dördüncü Reich’i kurmak için bu çocuğun peşindeler. Onları çocuğa götürecek yegane kişi ise, geçmişteki olayın tanığı olan babasının bildiklerine ulaşabileceğini düşündükleri gazeteci Akın.

Akın’ı bu ekonomik kriz ortamında işsiz güçsüz bir haldeyken tanıyoruz. Evliliği de pek iyi durumda değil. Bu nedenle, başında Brigitte Diels adlı güzel ve şuh bir kadının bulunduğu Alman Özgür Haber Ajansı’nın yaptığı “kendi aile tarihini yazma” teklifinin üzerine balıklama atlıyor kahramanımız. Tahmin etmişsinizdir; ajans Tötön şövalyelerinin paravan kuruluşu, Brigitte ise şövalyelik mertebesine yükselmek ateşiyle yanıyor. Akın, kısa zamanda evin yolunu unutup Brigitte ile mesaiyi –her anlamda- koyulturken bizim istihbarat teşkilatı da işin kokusunu almış durumda.

Sözü uzatmayalım; babasının hayatını yazmak için oradan oraya dolanır, evdeki malzemeyi karıştırıken gizlenen sırrın da, Brigitte ve arkadaşlarının kimliğini de farkedecektir kahramanımız. Tek başına yaptığı Trabzon seyehatinde peşine takanlardan kurtulmak için Gürcistan’a kadar uzanacak ve varlığı köylüler tarafından titizlikle saklanan, geçimini çobanlıktan sağlayan Hitler Jr.’ün izini bulacaktır. Tötön şövlayeleri ise değişen ekonomik ve siyasal konjonktüre paralel biçimde, planlarını çoktan değiştirmiştir.

Herkesin birbirine tezgah açıp kumpas kurduğu bol oyunlu bir hikayesi var Baba Oğul ve Hayal’in. Alişar Dengiz, Hitler’in kayıp oğlu esprisini çok iyi kullanmış, tarihi olaylara yer vermiş, bu tarz romanlarda adet olduğu üzere erotik sahneler serpiştirmiş aralara, daha ilk sayfalardan itibaren bir kaç farklı yolculuk ve kovalamaca bölümüyle hikayeye hareket ve heyecan katmış, hepsinden önemlisi bütün bunları akıcı bir dille aktarmış. Ama sarkan yerler de var demiştim. Mesela şu Kafkasya seyehati ve seyehatle vakıf olduğumuz siyasi meseleler zaten yeterince uzun olan ana hikayenin akışını kesiyor. İlk romanların çoğunda gördüğümüz hatalı bir eğilim bu; yazarlar hikayelerini daha ilginç, daha çekici hale getirebilmek için ellerindeki malzemenin hepsini bir seferde kullanmak istiyorlar. Ama bu çabası romanın bütünlüğü ve akıcılığına bir katkı sağlamıyor. Yine de konusunun ilginçliği ile dikkate değer.

Türkiye’de Geçen Yabancı Polisiyeler (Bölüm:4)

Casuslar Azraili Nick Carter

Nick Carter, önceleri 1886’da pulp dergilerinde boy gösteren, tevellüdü Holmes’tan önceye dayanmasına karşın Holmes taklidi olmakla suçlanan bir karakter. Holmes’tan farklı olarak birçok yazarın el attığı bir franchise olan Carter, 40’lı yıllarda Nick Carter, Master Detective başlıklı meşhur radyo dinletileri ile tekrar ünlendi.

60’larda ise Nick Carter’ın ikinci ömrüne tanık oluyoruz. Özgün Carter’a ismi dışında birşeyini borçlu olmayan Nick Carter, Killmaster, sert, vücudu yaralarla dolu, hissi durumuna göre gözleri renk değiştiren, karanlıkta vücudundaki dövmesi parlayan bir ajandır. CIA’den daha gizli bir istihbarat örgütüne, daha çok suikast gibi görevleri üstlenen AXE’a mensuptur.

Türkiye yayınevinin 1966 tarihli, 6 kitaplık serisinde Ian Fleming’ten sonra Bond’un tahtına oturduğu ilan edilen Killmaster, “Casuslar Azraili Nick Carter”adını aldı.

1965 tarihli Istanbul (Manning Lee Stokes), casuslar azrailinin adına yakışır bir görevle ülkemize geldiği ilk maceradır. AXE Carter’ı dört kişiyi öldürmek üzere ülkemize yollar. Ajanımız, güzel ama güvenilmez bir kadına benzettiği İstanbul’a gelir, adam öldürmeyi gündelik bir iş sayan Kürtlerle savaşır; onlardan, kafasını keserek öldürdükleri kız arkadaşının intikamını alır. Canlı bıraktığı tek hedef ise bir kadındır; Nick Carter bu konuda da cinayet işlemiş güzel kadınlarla ilgili duygusal davranmayan Türk adaletinin vereceği idam cezasına güvenir.

1973 yılında Killmaster yeni bir görevle ülkemize döner. Strike Force Terror (Ralph Eugene Hayes) adlı romanda, İngiliz bilim adamı Sir Albert, masum olduğu halde Rus sınırına yakın bir hapishanemizde tutukludur. Nick Carter, İngiliz bayan meslektaşı ile birlikte onu hapisten kaçırmaya çalışır; ancak bilim adamı kaçmamakta direnir. Bunun yerine, kendisini ailesine zarar vermekle tehdit eden Ruslarla işbirliği yapmayı tercih eder. Nick Carter Rusya’da da bilim adamının peşini bırakmaz.

Jerry Ahern imzalı Turkish Bloodbath‘da (1980) Nick Carter, tehlikeli ve bulaşıcı bir mikroorganizmayı ele geçirmek zorundadır. Dr. Rauffmann bu virüsün yer aldığı bir tüpü Sovyetler’den çalmayı başarmış, Dördüncü Reich’ı kurmak için kullanacaktır. KGB, IRA ve FKÖ’nün de peşinde olduğu Rauffmann’ı bulma görevi Killmaster’a düşer.

Çakalın İntikamı

James Mitchell (1926-2002), 70’in üzerinde casus romanı yazdı. En ünlüleri, James Munro ismi altında 60’ların ikinci yarısında yazdığı dört romandır. Bize Mitchell’in anti-kahramanı John Craig’i tanıtan bu dört roman da dilimize çevrilip, Başak yayınları serilerinde yerini aldı.

Bunlardan sonuncusu, The Innocent Bystanders (1969), 1972’de sinemaya uyarlandı, 1974’te ise Çakalın İntikamı adıyla Türkçe baskısı yapıldı.

Bu dördüncü öyküde adamımız John Craig, 40’larını yaşamakta, çökmüş bir haldedir. Üçüncü macerasında erkeklik organına elektrik verilerek gördüğü işkenceler sonucu karşı cinse de ilgisini yitirmiş, “belki de hayatta kalarak zamanımı harcıyorum” diyecek kadar hayattan bıkmış iken, İngiliz gizli servisi tarafından kendisine son bir görev verilir: Sibirya’dan bir şekilde Türkiye’ye kaçmayı başarmış bir Rus bilim adamını almak üzere ülkemize gelir.

Dennis Wheatley’den İki Roman Daha

Yazımızın geçen ayki ilk bölümünde The Eunuch of Stamboul romanı ile tanıttığımız Wheatley, 1947 yılında bir James Bond prototipi olan Roger Brook’un maceralarını yazmaya başladı. Bir düzine romandan oluşan serinin yedincisi The Sultan’s Daughter ile dokuzuncusu Evil in a Mask, Türkiye’yi mekan olarak kullanan romanlardır.

Gerçek hayattan kişileri romanlarında karakter olarak kullanmayı seven Wheatley, Sultan’s Daughter romanında Napoleon’un Mısır’da, İngiliz Amirali Nelson’ın ise Nil’de kazandığı zaferleri konu edinir. Brook, romana ismini veren Sultanın kızına ümitsizce aşık olur.

Evil in a Mask, Napoleon’un gücünün zirvesinde olduğu yılları, 1907-1909 dönemini arka plan olarak kullanır. Roger Brook, Türkiye, Brezilya ve Portekiz’de geçen bir maceraya atılır.

Dişi Bond: Modesty Blaise

O’Donnell’in, 1963’te çizer Jim Holdaway ile birlikte yarattığı Modesty Blaise tiplemesinin maceralarını anlatan strip-bant serisi, bizim gazetelerimizde Dişi Bond adıyla sunuldu. Holdaway’in ölümü ile çizimleri devralan Enrique Badia Romero’yla birlikte seri, yedi yıllık bir aranın haricinde, 2001’e dek yayınlandı.

O’Donnell, strip bantın ilk yayınından iki yıl kadar sonra, karakteri sinemaya uyarlamak için bir senaryo yazdı. Senaryosunu romana da dönüştüren yazar, 1996’ya kadar bir düzine daha Modesty Blaise romanı kaleme aldı.

İlk romanda, (Modesty Blaise / Dişi Bond) Modesty ile eski suç arkadaşı Willie Garvin, İngiliz gizli servisi tarafından verilen görevde, suç dehası Gabriel’in elmas hırsızlığı girişimine son verirler. Öykünün sonlarına doğru İstanbul’da sağlanan bir temas ile, roman bir Akdeniz adasında sona erer.

İkinci roman, Köpekdişi‘nde, Modesty (yine finalde) İstanbul’a gelir. Ancak epey hırpalanmış durumdadır; Amerikan hastanesinde ameliyata alınır.

Lawrence Block’tan bir “Geceyarısı Ekspresi”

Lawrence Block, yaşayan en ünlü polisiye yazarlarından biri. 1938 doğumlu Amerikalı yazar, ülkemizde de birçok romanı basılan, sevilen yazarlardan.

Yazarın Matthew Schudder, Bernie Rhodenbarr ve Evan Tanner başta olmak üzere, altı farklı kahramanı, toplamda 50’nin üzerinde polisiye romanda yer alıyor.

En ünlü kahramanı Schudder, özel hafiyelik yapan eski bir polis, Rhodenbarr, kibar hırsız geleneğinin yeni bir temsilcisi iken, Evan Tanner ise siyasi romanlarda rol alan bir ajan karakteridir.

Evan Tanner’in sekiz romanından ilki, The Thief Who Couldn’t Sleep (1966) dilimize çevril(e)medi. “The Turks have dreary jails” (Türklerin iç sıkıcı hapishaneleri vardır. ) cümlesi ile açılan romanda Evan Tanner, İstanbul’a geldiği gibi tutuklanır. Kore savaşında başına aldığı bir yaradan ötürü beyninin uyku ile ilgili bölümü zedelenen kahramanımız, hiç uyuyamamaktadır. Sırf bu sebeple, yani çok vakti olduğundan, bazıları Türkleri rahatsız edecek türden, birçok örgüte üyedir. Tanner bu örgüt üyelikleri ile ilgili sorguya çekilir.

Tanner’in ülkemize gelişine sebep olan, Ermeni sevgilisinin büyükannesinin anlattığı bir hikayedir. Yunanlıların İzmir’den gemilerle kaçışının ardından, İzmir’de ermenilerin katliama maruz bırakıldığı zamanın karmaşasında, ailenin altınları Balıkesir’deki evde gömülü kalmıştır. Hiç uyuyamayan hırsız, bu altınların peşindedir.

Evan Tanner’in Türkiye macerasına yazarın bir arkadaşı, Türkiye’de antika kaçakçılığı yapmış Lincoln Higgie esin kaynağı olmuş. Romanın sonsözünde Block, Higgie’nin yaptığı işin çok tehlikeli olduğunu vurgular: “Yakalanırsanız, idam edilebilir, veya daha kötüsü, hapse atılabilirsiniz!

Pascali’nin Adası

Basil Pascali, Ege’nin bir adasında Osmanlı imparatorluğuna casusluk yapmaktadır. 20 yıllık muhbirlik hayatında yazdığı raporların hiçbirine en ufak bir cevap alamamış olsa da, hiç artmayan az buçuk maaşıyla kıt kanaat geçinerek, ada halkını oluşturan Rum ve Türkleri izlemeyi sürdürür. Raporlarına cevap alamadıktan sonra yalan ya da gerçek, hiç farketmeyeceğini anlar; yazılarında artık kendi iç hesaplaşmalarına, kaygı ve korkularına yer vermeye başlar.

Roman Pascali’nin son raporudur, yani romanı onun ağzından okuruz. Adalılar tarafından sırrının anlaşıldığına inanmış, can korkusuna kapılmıştır. Tam bu sırada adaya yolu düşen bir İngiliz, Pascali’nin ilgi odağı haline gelir. Yabancının Pascali’nin sevdiği kadınla ilgilenmesi işleri iyice karıştırır.

Pascali’nin Adası, 88’de James Dearden tarafından sinemaya uyarlandı, başrollerini Ben Kingsley ile Helen Mirren paylaştı. Roman, sadece polisiye okurları için değil, çağdaş edebiyata ilgi duyan her okur için ilgi çekicidir. Bir kere Pascali karakteri romanın boyutlarını aşacak denli güçlüdür. Üstüne, Osmanlı imparatorluğu’nun son yılları için olağanüstü bir dönem romanı olduğunu ekleyelim.

1980 tarihli Pascali’s Island (Idol Hunter) ‘ın İletişim yayınlarından 1993’te yapılan baskısı şimdilerde zor bulunuyor; yeni bir baskısını yapmalarını umuyoruz.

Diğerleri

M.G. Braun’un Fransız James Bond’u Al Glenne, kayıp bir kızın izini sürerek ülkemize gelir. (Pas De Bonheur Pour Spyros, 59) Ray Luther imzalı Intermind, bilimkurgu ve polisiyenin bir bileşimidir. Andrew Garve’ın Ascent of D13‘ünde Rus sınırımızda zorlu bir dağ tırmanışı konu edilir. 1968 tarihli Stamboul Intrigue ise Robert Charles’ın kahramanı Simon Larren serisinden çıkan bir casusluk romanıdır.

Geoffrey Davison’ın casus kahramanı Stephen Fletcher’ın ikinci macerası The Chessboard Spies (1969), İstanbul’da, Kürt teröristlerin, Mossad’ın ve -eksik olur mu-, CIA’in de yer aldığı bir öyküdür. Aynı yıl, Stanley Hyland’ın İngiliz güvenlik örgütü MI5’in maceralarını anlattığı gerilimlerden üçüncüsü, Top Bloody Secret da yayınlandı.

Philip Atlee’nin Joe Gall’i, The Underground Cities Contract (1974) adlı romanda ülkemize geliyor. The Spoils of Ararat (1978), Cassandra Geçidi’nin yazarı olarak tanıyacağımız Robert Katz’ın Ağrı dağında geçen bir romanıdır. George Bartram’ın The Aelian Fragment (1976) adlı romanı da İzmir’de geçen uluslararası bir casusluk öyküsüdür. Frederick Forsyth’in The Devil’s Alternative (1979, Şeytan Seçeneği) adlı romanı, Karadeniz’de kurtarılan bir kazazedenin Trabzon’da hastaneye yatırılması ile açılır.

Milliyet Kara Dizi’den 1971’de çıkan Akrep Şehir: Münih-İstanbul‘da, eski bir gizli ajan olan Ainsworth, arkadaş ricasıyla kabul ettiği bir görevde , bir kadın casusun Doğu Almanya’dan çıkarılması için Münih-İstanbul arası bir otobüs yolculuğuna çıkar. Mehmet Ali Birand’ın çevirdiği, Paul Leslie imzalı ilginç bir casusluk öyküsü.

Don Smith’in Secret Mission: Istanbul‘unda gizli ajanımız Sherman, Türkiye’ye iltica eden bir KGB yöneticisinden, Bulgaristan’daki karısına bir not iletmek üzere görevlendirilir. Ralph Hayes’in sert adamı Taggart ise, The Turkish Mafia Conspiracy (1974) başlıklı romanda, Batı dünyasını uyuşturucuya gark etmeye niyetli Atatürk kardeşliği isimli bir suç örgütünü durdurmak üzere ülkemize gelir.

Joseph Rosenberger’in 70’li yıllarda yazdığı 70 kadar romanda CIA, FBI gibi güvenlik örgütlerine taşeronluk yapan Death Merchant’ın maceraları anlatılır. Görevini yerine getirmek için masumları bile öldürmekten çekinmeyen Death Merchant ve ekibi, The Enigma Project‘te (1977) Nuh’un gemisinin Ağrı dağında bulunması üzerine Sovyet sınırını gözlemek için ülkemize gönderilir.

1979 tarihli Radar Target‘ta (Gary Vaughan) ise, Türk Yunan ilişkilerinde yaratılmak istenen bir krizi önlemek için ülkemize gönderilen bir CIA ajanının macerasını okuruz.

Val Mc Dermid’ın Kate Brannigan’ı / A. Ömer Türkeş

Val Mc Dermid’in Türkçe’ye çevrilen bu üçüncü kitabı, yine kadın detektif Kate Brannigan’ı anlatıyor. Kahramanımız İngiliz, Manchester kentinde bir ortağı ile birlikte yürütüyor detektiflik faaliyetlerini. Mazbut bir yaşamı olan Kate, -şu ana dek- söz müziği yazmakla uğraşan Richard ile birlikte yaşıyor. Son iki öyküdeki olayların, aslında sakin bir kişiliği olan Richard ve onun ilişkileri sonucu geliştiğini görüyoruz. Richard “Kırık Çete”de de işin içinde. Bir sigorta yolsuzluğunu izlemek, otomobil satışlarında sahtekârlığı araştırmakla görevli Kate Brannigan, sevgilisi Richard Barcley’le sahte bir kimliğe bürünmüştür. Richard’ın kullandığı lüks otomobilin içinde bol miktarda uyuşturucu bulununca işler tersine dönecek, suçsuz olduğunu ispat edemeyen Richard kendini Manchester’in en eli kanlı canilerinin arasında, demir parmaklıkların arkasında bulacaktır.

Bir yandan uyuşturucunun asıl sahiplerini ortaya çıkarmak, öte yandan Richard’ın tatile gelen küçük oğluna bakmak arasında koşuşturmak zorundadır Kate. İşin işine uyuşturucu girince, işi hayli zor. Olayın görgü tanığı olan komşusunun öldürülmesiyle birlikte, çözülmesi gereken bir de cinayet çıkıyor ortaya. Ayrıca, uyuşturucu katkılı döğmeler ve çocuk pornosunu da yan motifler olarak kullanıyor McDermid. Bu durumda, okuyucu çok dikkatli okumak zorunda bu metni. Çünkü, bütün olup bitenler Kate Brannigan’ın yaşadığı evin civarında meydana geliyor, ve her şey, herkes birbiriyle bağlantılı. Öyküde bahsi geçen -neredeyse- tüm ayrıntılar, olayların gelişiminde bir rol üstleniyor.

Örgütlü Suç, Örgütlü Metin

Daha önce polisiyeleri konu alan yazılarımda belirttiğim gibi, örgütlü suçun gelişmesiyle birlikte, yalnız bir kahraman olan özel detektifin burjuva evinde cereyan eden cinayetleri çözüme ulaştırdığı polisiyelerin devri kapanmıştı. Her ne kadar nostaljik bir tarzda yinelenen, yeniliği detektifin etnik kökeninde, cinsiyetinde arayan özel detektif motifli polisiyeler üretiliyorsa da, çağdaş polisiyeler, genellikle örgütlü suçlar, toplumsal ve siyasi ilişkiler etrafında yazılıyor.

Kate Brannigan dizileri, iki eğilim arasında kalmış. Bir yandan eskileri hatırlatan tarzda iş gören bir özel detektif var, öte yandan bu detektifin karşısına hep örgütlü suçlar çıkıyor. Daha doğrusu, çözümlenmesi gereken meselenin arkasında ekonomik çıkarlar için faaliyet gösteren örgütlü çeteler var, ancak kahramanımızın çözümleme yöntemleri, yaşantısı, ilişki kurma biçimleri klasik özel detektiflere benziyor. Bu sayede, yazar, klasik polisiyelerdeki gibi karmaşık muammalar peşinde koşmak zorunda kalmayıp ağırlığı suç örgütünün çökertilmesine vermiş, hareketli ama basit öyküler üretmiş.

Son dönem polisiyelerin yeni işlevlerinden birisini, Ernst Mandel, “polisiye romanların doğrudan eğlendirmenin yanı sıra sağlayabileceği bir hizmet de insan uğraşılarının sayısız alanlarında yoğun, standartlaştırılmış uzmanlık bilgisi sunmak” olarak tanımlıyor. Gerçekten de, bir çok yeni dizide olduğu gibi, Kate Brannigan öykülerinde de farklı uzmanlık alanlarına dair bilgiler ediniyoruz. Elbette bu kadar değişik alanın tek bir kişi tarafından toparlanması mümkün değil. Böylelikle, birden fazla kişinin yardımlarıyla oluşturulan örgütlü metinler çıkıyor ortaya. Sözünü ettiğim eğilimi, romanın teşekkür yazısında “bu kitabı çeşitli kaynakların yardımı olmadan yazamazdım” cümlesiyle teyid ediyor McDermid, ve bu roman özelinde toplanan bilgilerin hukuk, tıp, kilitler, gözaltı prosedürü, motor ticareti alanlarında olduğunu belirtiyor.

Türkiye’de Geçen Yabancı Polisiyeler (Bölüm:3)

Eric Ambler

Türün önemli isimleri arasında, mekan olarak ülkemize en çok yer veren kuşkusuz Eric Ambler’dir. Eric Ambler’in romanlarında, profesyonellerden ziyade kendisini Uluslararası suç şebekeleri ve casusların tehdidi altında bulan amatör kahramanlar vardır. Bu özelliğiyle casus romanına gerçekçi bir tarzı kazandıran Ambler’in en ünlü romanları kısmen veya bütünüyle ülkemizde geçer.

Dimitrios’un Maskesi

1939 tarihli Ambler klasiği Mask of Dimitrios, aynı yıl Amerika’da A Coffin For Dimitrios adıyla yayınlanmış. Dilimizde ilk olarak 1949 yılında Ahmet Halit yayınevi’nden çıkan Haluk Tansuğ çevirisi, İzmirli Dimitrios’un Maskesi başlığı altında yayınlandı. Milliyet’ yayınları’nın meşhur kara dizisinde İzmirli Dimitrios’a bir Tabut adıyla yer bulup; son olarak Can yayınlarının külliyatına girdi. Son baskıları orijinal adının tam çevirisidir: Dimitrios’un Maskesi.

Roman, yolu İstanbul’a düşen polisiye yazarı Latimer’in, Türkiye’de gizli polis teşkilatında görev yaptığını gizlemeyen Albay Hakkı ile tanışması ile başlıyor. Albay Hakkı, sıkı bir okuru olduğu Latimer’a, önce kendi acemice yazdığı polisiye öykü fikrini yutturmaya çalışıyor, ardından Latimer’in çok daha fazla ilgisini çeken gerçek bir suçluyu, Dimitrios’u anlatıyor yazara. Dimitrios, yasadışı yaşantısına İzmir’deki bir cinayetle başlamış, Sofya’dan, İsviçre’ye, Paris’ten Lyon’a kadar birçok yerde suikastlere, uyuşturucu ticaretine adı karışmış biridir. Cesedi Latimer’in Albay Hakkı ile tanıştığı gün denizde bulunmuştur. Albay Hakkı’nın özel konuğu olarak cesedi gören Latimer, İzmir’den başlayarak Dimitrios’un izini sürmeye başlar.

Korkuya Yolculuk

Dimitrios’tan bir sene sonra Ambler, türe yine Türkiye’de başlayan, benzer bir başyapıtı kazandırır: Journey into Fear Dilimize ancak 1999’da Korkuya Yolculuk adı ile Can yayınları tarafından çevrildi.

Romanda İngiliz mühendis Graham, ikinci dünya savaşının başladığı yıllarda Türk donanması için İngiltere’ye silah siparişi verilmesi ile ilgili bir anlaşma için görevlendirilip, İstanbul’a gelmiştir. Kaldığı otelde bir silahlı saldırıdan kurtulan mühendis, Dimitrios’tan tanıdığımız Albay Hakkı’dan korunma talep eder. Albay Hakkı, mühendisin bir İtalyan gemisi ile ülkeden çıkışını sağlar. Ancak gemi yolculuğu, Graham için yeterince güvenli olmayacaktır.

Korkuya Yolculuk, Orson Welles’in yönetmen koltuğunu Norman Foster’la paylaştığı, 1943’te çevrilmiş bir film ile sinemaya da uyarlanmış. Welles, filmde Albay Hakkı’yı canlandırıyor.

Ian Fleming

James Bond, 1950’lerden bu yana güncelliğini koruyabilen bir kurgu karakteridir. Bu bile, Fleming’in 14 romanını yazdığı karakterin başarısını anlatmaya yetiyor.

Ian Fleming’in ilk ünlenmesi, 5. James Bond romanı From Russia With Love’ın Başkan Kennedy tarafından övgüyle anılması sayesinde olur. 1957 tarihli bu roman, Rusya’dan Sevgilerle başlığı altında, Başak yayınları tarafından 1965’te Türkçe’ye çevrildi. Yayınevi, iç sayfaya şu notu düşmüş:

Eserin yazarı Sayın Ian Fleming’in fikirlerine kat’iyen iştirak etmediğimiz gibi, hakikatle hiç ilgisi olmadığını bildiğimiz halde, tercüme sırasında bu pasajların metinden çıkarılması yoluna gidilmemiş ve bilakis bir İngiliz’in memleketimiz hakkındaki düşüncelerinin okuyucularımız tarafından da bilinmesinde fayda mülahaza edilmiştir.

Fleming, 1955’te Londra gazetesi Sunday Times için, uluslararası polis konferansına katılmak üzere Türkiye’de bulunmuştu. Bu, tam da 6-7 Eylül olaylarının patlak verdiği dönemdi. Fleming, gazeteye “İstanbul’da Büyük Kargaşa” başlıklı bir makale yazdı. Bu geziden sonra, aklında, çoğu İstanbul’da geçen bir soğuk savaş romanı yazmak fikri oluştu. Gezide tanık olduğu olayların da etkisiyle, romanda Türk polisine layık görülen rol olumsuz oldu.

Ülkemizde Cirit Atan Casuslar

40’lı yıllardan itibaren, çoğu dilimize çevrilmemiş bir çok casus romanı var listemizde. Okullarda bize öğrettikleri, Türkiye’nin dört bir yanının düşmanlarla çevrili olduğu fikrine, bu romanları okuyunca daha bir inanıyoruz.

1936

Max Saltmarsh isimli bir yazar, Highly Inflammable adlı ilk romanında, Rusların dünya petrol piyasasını kontrol etme çabalarını konu edinir. Roman İstanbul’da geçer.

1941

Asıl verimi bilimkurgu türünde olan Avustralyalı yazar James Morgan Walsh’ın Death at his Elbow başlıklı romanı mekan olarak İstanbul’u seçer. İngiliz gizli servisinde çalışan ajan Oliver Keene, 1937 tarihli Island of Spies ile boy gösterip, bir düzine romanda faşist ve komünistlerle savaşır.

1944

Mystery House dizisinden çıkan Clement Wood imzalı iki kitaptan biri, Death in Ankara başlığını taşıyor.

1949

F. Van Wyck Mason ise, 50 yılını roman yazmaya vermiş bir Amerikan tarihçisi. Mason, Amerikan ordusu istihbarat servisinde çalışan kurgu karakteri Hugh North ile bilinir. Hugh North’un yer aldığı 26 romanından biri, Dardanelles Derelict (1949) Türkiye’de geçiyor.

1950

Sırada gerçek bir casus var : Çiçero kod adı ile tanınan Elyesa Bazna, 1942’de başlayan casusluk hayatında, İngiliz büyükelçiliğinden fotoğrafladığı önemli belgeleri, Ankara’da Alman konsolosluğuna satıyordu. Alman konsolosluğundan Moyzisch, Çiçero ile Ankara’daki buluşmalarını, 1950 tarihli Der Fall Cicero’da anlattı. Kitabın 2004 yılında Q-Matris tarafından Türkçeye çevrildiğini hatırlatalım.

1950 tarihli “Istanbul Elopement” başlıklı bir polisiye daha var. Yazarı, daha çok bilimkurgu romanları ile tanınan, 1917 doğumlu Dennis Talbot Hughes.

1957 – Alistair MacLean

İskoçyalı meşhur gerilim yazarı Alistair MacLean’in, kendisinden de meşhur romanı The Guns of Navarone, Ege denizinde vuku bulan bir deniz harbini anlatır. Gerçekten güzel olmakla beraber, polisiye olmayan bu roman, İngiliz polisiye yazarları derneği tarafından hazırlanan “Tüm zamanların en iyi 100 suç romanı” listesine alındığı için, bir bildikleri vardır diye, burada da anıyorum.

Casuslar

Boğazdaki Gölgeler

Fransız yazar Jean Bruce’un OSS ajanı Hubert Bonisseur de La Bath, Ian Fleming’in James Bond’undan birkaç yıl önce yaratıldı; dolayısıyla OSS-117 kodlu La Bath, 007 James Bond’un bir öncülüdür. Jean Bruce, La Bath’ı 1949’da casus edebiyatına kazandırdığında, Amerikan OSS örgütü dağılıp, yerini CIA’e bırakalı iki yıl olmuştu; ama La Bath’ın CIA ajanlığına geçmesi için iki yıl geçer.

Bruce, (1921-63) kısa ömrüne 91 tane OSS 117 romanı sığdırdı. 60’larda çekilen filmleri ile epey ünlenen kahramanı, Bruce’un ölümünden sonra eşi devraldı. Josette Bruce 30 yılda 143 roman daha kazandırdı külliyata. Onun vefatından sonra, çocukları da aile geleneğine 24 romanla katkıda bulundular.

Jean Bruce’un OSS117 maceralarından bir kısmı bizde de yayınlandı. Bunların ilki, Ekicigil yayınlarından 1955’te çıkan Boğazdaki Gölgeler, sonuncusu da 1970’te Altın yayınlarından çıkan Ölmek ya da Dönmek. Bu yedi yıllık sürede, Akba, Başak, Ceylan ve Altın yayınlarından çıkan bir düzine kadar Jean Bruce romanı bulunuyor. İlginç bir not olarak, Hubert Bonisseur de La Bath’ın, Altın yayınları tarafından John Pratt adı ile sunulduğunu hatırlatalım.

Ombres sur le Bosphore (1954), Ekicigil yayınları’ndan 1955 yılında Boğazdaki Gölgeler başlığı ile yayınlandı. Çeviride La Bath, Albay Bath Hubert olarak geçer. İzmir’deki Nato karargahında, Türk-Yunan manevralarının gizliliğini sağlamak üzere görevlendirilir. Gerçekten de, Gregory isimli bir casus, bu manevra planlarını ele geçirmek üzere İzmir’e gelecektir.

Josette Bruce’un La Bath’ı ise, ilk olarak 1972 yılında, Ramdam a Lausanne romanında Türkiye’den yola çıkan Şark ekspresinde vahşi bir cinayete kurban giden bir kızın öyküsünde yer alıyor. Konusu ülkemizde geçen ilk romanı ise 1976 tarihli Tête de Turc en Turquie. Tête de Turc, – tam çevirisi ile Türk Kafası- lunaparklarda yumruk atıp gücünüzü ölçtüğünüz şu oyuncağa Fransızların verdiği isim. Kum torbası bizdeki gibi değil, sarık şeklinde. Bu oyuncak, bizdeki Şamar Oğlanı’na karşılık gelen bir deyim olarak yerleşmiş. Başlığı “Türkiye’de Şamar Oğlanı” olarak çevrilebilecek bu romanda, Türk elçilerinin bir örgüt tarafından öldürülmesi, Türkiye’nin Amerikan elçiliklerini kapatmasına varan bir krize neden olur. OSS-117, bu cinayetleri, dolayısıyla gerilimi çözmekle görevlendirilip ülkemize gelir.

Hedef: Ankara

Aarons’ın “Hedef: Ankara” (1966) kitabının arka kapağında, “1965 yılında Türk okuyucusuna James Bond’u takdim ederek yayın aleminde sansasyon yaratan Başak yayınevi”, tüm Sam Durell maceralarının haklarını satın aldığını duyuruyor. Gel gelelim Durell romanlarının sadece sekizi çevrildi Türkçe’ye: Altısı Başak, ikisi Akba serisinden.

Durell külliyatında yayınlanan 45 romanın tümü “Assignment: “ üst başlığı ile yayınlandı. Hedef: Ankara, bunlardan onbeşincisi.

Romanda, Türkiye’nin doğusunda yaşanan büyük bir deprem sonucu, Bartın’a otuz kilometre mesafede, Musa dağının sarp yamaçlarında kurulu Amerikan 4. üssü ile irtibat kesilir. Üs, Sovyet sınırına yakın olup, Rusya’daki füze ateşleme rampalarını gelişmiş radarları sayesinde kontrol etmektedir. Durell, üste çalışan bilim adamı Prof. Uvaldi’yi bulup, radar kayıtlarının düşman eline geçmesini engellemekle yükümlüdür. Musa dağında başlayan macera, Karadeniz’de Ruslarla girişilen bir mücadeleden sonra İstanbul’da sona erer.

Elbette, Bartın ülkemizin doğusunda değildir; Musa dağı ise Rus sınırı değil; Antalya taraflarındadır!.. Bu tür coğrafi kusurlarına takılmadığınız takdirde, Bond’ları da bitirdiyseniz, Durell romanlarına göz atabilirsiniz.

SAS İstanbul’da

Gérard de Villiers’in meşhur SAS serisi, Avusturya prensi, CIA ajanı Malko Linge, nam-ı diğer SAS’ın maceralarını anlatır. Fransa’nın aşırı sağcı yazarlarından Villiers’in kahramanı, bugün 150’nin üzerinde romanda yer alan SAS, maceralarına İstanbul’da başlamıştır.

1965 tarihli ilk SAS romanı, SAS à Istanbul, dilimize SAS İstanbul’da olarak çevrildi. Bu romanda Malko Linge, Amerikan atom denizaltısının Marmara denizinde kim tarafından batırıldığını araştırıyor. Macerasında SAS’a, mutat CIA ajanları, Milton Brabeck ve Chris Jones da eşlik ediyor.

Romanla ilgili ilginç bir notu Erol Üyepazarcı’dan aktaralım. Villiers romanı yazarken Türkiye’den romana katacağı gerçek bir siyasi karakter araştırmış. Bir yerden kulağına çalınan İsmet İnönü’yü tutmuş romanda ölüme mahkum etmiş. Çeviride İnönü yerine Beyazıt isminin tercih edilmesine şaşmamak gerek.

Casus Misis Polifax

Casus romanının Miss Marple‘ı Casus Misis Polifax, ilk olarak 1966 yılında Dorothy Gilman’ın The Unexpected Mrs Pollifax romanında boy gösterdi. Takip eden 13 kitapta, CIA adına aldığı görevlerle yaşına bakmadan ülke ülke gezmeye başlayan ninemiz, serinin 1970 tarihli ikinci romanında ülkemize de konuk oldu.

CIA operasyon amiri Carstairs, Polifax’ı gündelik yaşantısından koparıp, Rus casusu Magda Ferenci-Sabo’yu Amerika’ya getirmek üzere İstanbul’a yollar. Sovyetler’den kaçarak Türkiye’ye ulaşmayı başarmış meşhur casusu ele geçirmek isteyen tek ülke Amerika değildir; dolayısıyla Misis Polifax’ın İstanbul’da Sabo’yu güvenceye alması zorlaşır. Bu zorluğu alt eden kahramanımız ülkemizi terketmeden evvel, Sabo’nun ısrarıyla maceralı bir Yozgat yolculuğuna çıkar.

Romanda iki adet Nasreddin Hoca fıkrasının da yer aldığını not düşelim.

İstanbul’dan Sevgilerle

Fransız yazar Jean Crain’in, Türkiye’de geçen bir darbe girişimini konu ettiği Violence En Turquie (1965), Binbaşı Nusret Küçük’ün, İpsala sınır kapısından kaçıp Yunanistan’a sığınması ile başlar.

Türk subayı, kendisini teslim alan Yunan askerlerinden kurtulup planını uygulamaya koyulur: Elindeki gizli bilgileri satmak için İtalya’nın Atina konsolosluğuna başvurur. Planını tamamlayamadan öldürülmesi, Yunanlıların işkillenip Nato’dan yardım istemesine yol açar. Ölünün midesinden çıkarılan bir kağıtta, Yıldırım Beyazıt, Kılıç Ali, Sokullu Mehmet gibi, tarihimizden bildik simaların isimleri yer almaktadır. Nato’nun SOD45 kodlu ajanı, Atina’ya, oradan da İstanbul’a gelir.

Roman, dilimizde 1966 yılında iki ayrı çeviri ile yayınlandı: İstanbul’dan Sevgilerle (Ağaoğlu, Aydın Emeç) ve İstanbul Casusu / Ölümle Randevu (Dünya Kitap Saray, Hikmet Saim)

J.D. Carr’ın Çevrilmemiş Yapıtları

Yazan: Dr. Mehmet İyigün

Klasik Polisiyenin Kralı olarak bilinen John Dickson Carr 85 kitap yazmış. Fakat Türkçe’ye çevrilen kitaplarının sayısı 30 görünüyor. Acaba Türkçe’ye çevrilmeyen kitapları niye çevrilmedi – çevrilmiyor diye düşündüm. Bazı polisiye yazarların neredeyse tüm kitapları çevrildi, çevriliyor. Bunun CARTER DICKSON’a (John Dickson Carr) bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle onun çevrilmeyen kitaplarının konularını araştırdım. Siz de inceleyince göreceksiniz ki çevrilmeyi hakeden birçok kitabı, çevirmenini ve yayıncısını bekliyor.

Behind the Crimson Blind (Kızıl Örtünün Ardından)
Sir Henry Merrivale tatildedir. Ama hırsızlıkları esnasında göğsünde her zaman süslü demir zırh taşıyan “Iron Chest” (Demir Göğüs) olarak bilinen dünya çapında bir suçlunun meydan okumasına dayanamaz.
Hiç kimse gerçekten onun neye benzediğini, hırsızlıklarından sonra nasıl bir iz bırakmadan kaybolduğunu bilmez. Yerel polis örgütünün yoluna kırmızı halı döşeyerek karşılamasından sonra Sir Henry orada tanıştığı iki genç İngiliz çiftiyle arkadaş olur. Onlarla birlikte çalışarak Iron Chest’in kimliğini ortaya çıkarır.

The Cavalier’s Cup (Şövalyenin Kupası)
Uzun zaman önce ölmüş şovalye Sir Byng Rawdon’un hayaleti bir eve dadanır. Hayalet bir elmasla süslenmiş bu güzel tarihi evin cam penceresine bir şiiri kazır. Sir Henry Merrivale ve Başmüfettiş Masters hayaletin sırrını çözmek için işe koyulurlar. Masters kapısı ve penceresi kilitli Meşe Oda’da geceyi geçirmeye karar verir. Masters uykuya dalar ve uyandığı zaman şövalyenin fincanının kilitlenen kasadan çıkarılmış olduğunu ve masanın yanına bırakıldığını görür. Hem de meşe odasının dışında asılı olan Sir Byng’in kılıcı Masters’ın ayaklarının dibindedir. Sir Henry ve Masters, hem hayaletin sırrını çözmeye çalışırlar hem deTelford Old Hall’ı ziyaret eden Amerikalı bir kongre üyesi, Sir Henry’in müzik hocası ile uğraşırlar.

The Crooked Hinge (Çarpık Menteşe)
Kitabın önemli kişilerinden biri Titanik felaketinden kurtulan ve çocukluk sevgilisiyle evlenen John Farnleigh isimli varlıklı bir gençtir. Kendisinin gerçek John Farnleigh olduğunu iddia eden başka bir adam çıkagelir. Hangisinin gerçek Farnleigh olduğunu bulmak için bir soruşturma programlanır. Sonra ilk Farnleigh öldürülür. Onun boğazı, üç insanın gözü önünde kesilir. Fakat oradakiler katili görmediklerini söylerler. Daha sonra temizlikçi bir kadın esrarengiz bir şekilde korkudan ölür. Bir oyuncağın üzerinde parmak izleri bulan bir parmak izi uzmanı kilitli bir kütüphaneden kaybolur. Dr. Gideon Fell olayı araştırır ve bütün soruların şaşırtıcı çözümlerini açığa çıkarır.

Drop to His Death/Fatal Descent (Ölümcül İniş)
Bir işadamı asansörde ölü bulunur. Fakat bu cinayeti kimin, nasıl işlediği bulunamaz.
Otomatik asansörün vızıldayan gürültüsü durdu ve salon kapıcısı asansörün bronz kapısına aptal aptal baktı. Yirmi dakika sonra, hiç kimse dışarı çıkmayınca, kapıcı, huzursuz oldu ve kapıyı zorlayarak açtı. Asansörün içinde Bay Ernest Tallant’ı ölü olarak buldu. Kilitli asansörde kalbinden vurulmuştu! Katil mükemmel bir imkansız cinayet işlemişti. Dr. Horatio Glass ve Inspector Hornbeam ipuçlarının peşine düşerler.

The Emperor’s Snuff-Box (İmparator’un Enfiye Kutusu)
İmparatorun Enfiye Kutusu, John Dickson Carr tarafından 1942’de yazılmıştır. Yazarın imkansız cinayetleri veya kilitli oda cinayetlerini anlatmadığı ender romanlarından en iyisi olduğu söylenir. İçinde doğaüstü olan hiçbir şey yoktur. Detektifi psikolog Dr. Dermot Kinross’tur.
Olay Fransa’da geçer. Güzel Eve Neill, Sir Maurice Lawes öldürüldüğünde, önceleri kendi iyiliği için olayı gördüğünden kimseye bahsetmemeyi düşünür. O ve Ned Atwood, pencereden Bay Maurice’in antika enfiye kutusundan enfiye çektiği görmüşlerdir. Sonra odanın ışığını söndürmek için kahverengi eldivenli birisinin geri geldiğini ve onun ölmüş olduğuna farkederler. Ama o sadece, Ned’in, gördüklerini anlatmasını önleyebilir. Nişanlısı ve ailesine, çekici eski kocasının, onla o odada olmuş olduğunu açıklamamayı tercih eder. Eve polis tarafından ona yöneltilen cinayet suçlamasından dolayı dehşete düşer. Kendini temize çıkarmak için ya bütün hikayeyi anlatacaktır ya da suçlu olarak tutuklanacaktır. Sonra onun masumuyetini ispatlayacak olan kanıt, onu suçlu çıkarmak için kullanılır.

The Gilded Man (Talihli Adam)
Varlıklı sanat uzmanı Dwight Stanhope, çekici karısı Christabel ve sevimli kızları, duygusal Betty ve nevrotik Eleanor, onların “Waldemere” konağına bir çift konuğu davet ederler. Misafirleri tanınmış Vincent James ve az tanınan çekici bir genç olan Nick Wood’dur. Ne gariptir ki Dwight Stanhope’nin içinde bir Rembrandt resmi de olan değerli resimleri bodrumdaki galeriden çalınır ve sigorta poliçeleri iptal edilir. İçinde kendi özel tiyatrosu olan ve Flavia Jenner tarafından inşa edilen konaktaki herkes bu durumdan rahatsız olur. Hiç kimse, gecenin ortasında büyük bir tangırtı olduğu zaman gerçekten şaşırmaz ve maskeli bir hırsız resimlerin önünde bıçaklanmış bulunur ama herkes ölü hırsızın Dwight Stanhope olduğunu görünce şaşırır. Bay Henry Merrivale olaya el koyar ve şüpheli olaylar meydana gelmeye başlar; O çocuklara gösteri yapan bir sahne sihirbazı gibi araştırmaya başlar ve olayları çözer.

A Graveyard to Let (Kiralık Mezar)
İmkansız olayları açıklayan dedektif Sir Henry Merrivale, Birleşik Devletler’i ziyaret eder. Orada milyoner Frederick Manning’in evine davet edilir. Manning’in üç çocuğunun bir sorunları vardır. Babaları, muhtemelen akraba olmamalarına rağmen Irene Stanley isimli bir hanımı himaye etmeye söz vermiştir ve kadın şimdi onları babalarıyla ilgili bir sırrı açıklamakla tehdit etmektedir. Sir Henry’in oraya varmasından sonraki sabah, tam parti verilirken, Manning’in evinin yakınlarından polis sirenlerinin sesi duyulur. Frederick Manning tam takım yüzme havuzuna dalmış ve kaybolmuştur. Onun giysileri ve şapkası su yüzeyine çıkar. Ama o hiçbir yerde bulunamaz. Sir Henry, Manning’in personelini, iş bağlantılarını araştırır ve Manning’i bulmak için ipuçlarını izler. Suçluyu bulur

He Wouldn’t Kill Patience (O, Sabrı Öldürmeyecekti)
Kitabın 1950’deki baskısının ismi Murder in the Zoo’dur (Hayvanat Bahçesinde Cinayet). Royal Albert Zoological Gardens’in yöneticisi olan Edward Benton, 1941 yılında yapılacak olan yılanlar ve sürüngenlerin biraraya getirileceği gösteri konusunda endişelidir. Bir hava saldırısında zehirli yılanların kaçmasını önlemek için Department of Home Security’in isteği onların yok edilmesidir. Buna rağmen,o gösterinin düzenlemelerini yapar. Gösteride yeni ele geçirdikleri Sabır (Patience) isimli bir Bornese ağaç-yılanı da vardır. Dört nesildir birbiriyle rakip olan usta sahne sihirbazları Carey Quint ve Madge Palliser hayvanat bahçesine gelirler. Her ikisi de yılanlarla kendi ataları tarafından icat edildiğini ileri sürdükleri bir gösteri yapmak isterler. Olay yerinde tartışırlar ve cam kafes kırılır, yılan dışarı kaçar. Yılan,hayvanat bahçesini gezen Sir Henry Merrivale’e saldırır. Kertenkele ele geçirildikten sonra, üçü güvenlik bekçisi tarafından açıklama yapmak ve özür dilemek için yakınlardaki Dr. Benton’un evine götürülür. Olay kolayca yatıştırılır ve Benton’un kızı Louise üçünü de o akşam yemeğe davet eder. Louise babasının zihinsel durumundan endişelidir. Üçü eve geldikleri zaman boş bir evle karşılaşırlar. Mutfakta yemekler yanmaktadır. Dr. Benton’u pencereleri kilitli ve kağıt şeritlerle kapatılmış çalışma odasında kendini zehirlemiş olarak buldukları zaman şaşırıp kalırlar. Louise olayı araştırması için Sir Henry’e rica eder çünkü o olayın intihar olmadığına kesinlikle emindir. Babasının,Sabır (Patience) isimli masum ağaç-yılanını öldürmeyeceğini bilmektedir. Sir Henry, 1940’ta İngiltere’nin üzerinde sürekli uçan uçaklarla ilgilenmektedir. İki profesyonel sihirbazın ilgileri yine de bir çözüm yolu gösterir. Sir Henry katili köşeye kıstırır ve bir çıngıraklı yılan, bir mamba ve bir kobrayı kullanarak dramatik bir şekilde katili itiraf ettirir.

My Late Wives (Rahmetli Karılarım)
Roger Bewlay, bir katildir; İngiliz polisi, onun bir katil olduğundan emindir ve bu olay dedektif Sir Henry Merrivale’in dikkatini çeker. Bewlay, balaylarında aniden kaybolan en az dört kadınla evlenmiştir. Maalesef, Bewlay’in kendisi de kaybolmuştur. Yıllar sonra, tanınmış bir aktör, Roger Bewlay hakkında bir oyun kaleme alır. Metin, sadece polis tarafından Bewlay ve bir tanık hakkında bilinen şeyleri içermektedir. Olay yeniden incelemeye açılır ve aktörün iyi görünümlü kadın yöneticisi ve yakında aktörün yatak odasında ölü bulunan Mildred Lyons isimli bir kadın olaya karışırlar. Sir Henry Merrivale, Bewlay’ın yeni kimliğini ve cesedi sakladığı yeri bulmalıdır.
Vudu davulları!
Dennis rüyalarında korkutucu ölüm mesajları almaktadır. Aniden bir el, onun ağır vücuduna dokundu. Sarsılarak uyandı..
Beryl West karşısında duruyordu. “Bruce, kayboldu” diye hıçkırdı. Dennis, kıza dik dik baktı. Onun çığlığı, yarı-karanlık ürkütücü odada yankılandı.
Bilinmeyen bir yazar, bir katilin hakkında bir oyun yazmıştı ve onu aktör Bruce Ransom’a yollamıştı. Bu Bruce’in hoşuna gitmişti. Fakat onun arkadaşları Beryl West ve Dennis Foster bunun gerçek olmadığını düşünüyorlardı. Bruce onların yanıldığını kanıtlamalıydı. Katili taklit etmeye karar verdi.

Night at the Mocking Widow
Somerset’teki Stoke Druid’in İngiliz köyü, köyün civarında eski bir anıttan dolayı “Mocking Widow – Gülen-Alay Eden Dul”, diye bilinen zehirli bir kalem tarafından yazılan bir dizi kötü-suçlayıcı-gaddar mektupla çalkalanır. Cinsel ahlaksızlıkla suçlandığından dolayı bunalıma giren orta yaşlı hiç evlenmemiş bir kadın intihar eder. Sir Henry Merrivale, davayı kabul eder ve mektupları yazanı ortaya çıkarırsa köy kitapçısı ona çok nadir bir otobiyografi hediye edecektir. Araştırma esnasında genç bir kadın, ölen dul kadının onu yatak odasında ziyaret edip öldüreceği tehdidini alır. O yatak odasında dul kadını önceden söylenilen şekilde kadını görür. Sonra dul kadının yardımcısı olan bir şantajcı öldürülür ve Sir Henry olayları araştırırken bir dizi cinayetle karşılaşır.
”Dehşet yavaş yavaş köyü kaplıyordu. Şehir kenarında, fantastik bir taş yığınının ismi, kötü niyetli bir katile verilmişti: Dul kadın… Şeytani bir şekilde akıllı bir katil.. Veya nefretle anılan katil… Kurbanları, ondan gelen suçlayıcı mektuplarla haberdar ediliyordu.
Biri, ölmüştü. Diğerleri öldürülmekle tehdit edilmişti. Ve hiç kimse, hatta Sir Henry Merrivale bile bu kişinin erkek mi kadın mı olduğunu bilmiyordu.O bir hayaletti!”

The Plague Court Murders (Veba Mahkemesi Cinayetleri)
Ken Blake’nin, yaşlı arkadaşı Dean Halliday, ona aile arazileri olan Plague Court hakkında bir hikaye anlatır. Halliday, profesyonel bir cellat olan evin eski sahibinin hayaletinin evde dolaştığından bahsetmektedir. Halliday, psişik-ruh çağırıcısı Roger Darworth ve medyum Joseph tarafından yapılacak olan bir seansta yer almak üzere Plague Court’a, Blake ve Başmüfettiş Humphrey Masters’ı davet eder. Darworth, polis tarafından izlenen bir sahtekardır. Seans gecesi, Darworth seans sırasında Plague Court’un arkasında, küçük taş bir eve kendini kilitler. Blake ve Masters onu almaya gittiklerinde onu Louis Plague’ın hançeriyle bıçaklanarak öldürülmüş halde bulurlar. Ama bütün kapılar ve pencereler sürgülenerek kilitlenmiştir ve evin çevresi çamurla kaplıdır. Çamurun üzerinde hiç ayak izi yoktur. Bütün şüpheliler, ruh çağırma seansında elele tutuşan kişilerdir. Olayı ancak kilitli oda uzmanı Sir Henry Merrivale çözer.

The Punch and Judy Murders (Yumruk ve Judy Cinayetleri) ve The Magic Lantern Murders (Büyülü Fener Cinayetleri)
İlk defa Sir Henry Merrivale’le birlikte John Dickson Carr’ın “Unicorn Murders” isimli kitabında rol alan Kenwood Blake, 24 saat içinde , İngiliz Gizli Servisi’nde birlikte çalıştığı arkadaşı Evelyn Cheyne ile evlenmek üzeredir. Tam bu sırada, Sir Henry tarafından acil bir telgraf ile göreve çağrılır. Robert Butler takma ismiyle Torquay’a gidecek ve gizli bir görev yapacaktır. Becerikli ve çok yönlü Alman bir bilim adamı olan Paul Hogenauer, hayaletler ve spiritualizmle ilgilenen bölgenin yeni polis müdürü Colonel Charters ve Sir Henry’in şüphesini uyandırmıştır. Paul Hogenauer’in Alman casusu olduğundan şüphelenilmektedir. Hogenauer’in evini gözetleyen bir polis evde garip olaylar olduğunu rapor eder. Sir Henry ve Colonel Charters,bu olayın aydınlatılmasının, İngiliz karşı casusluk bölümünün yeni olayları çözmesine yardım edeceğini düşünürler. Blake, Butler takma adıyla ve Sir Henry’in arabasıyla Hogenauer’in evine gider ve hiç ummadığı bir şekilde orada hemen tutuklanır. Sir Henry ve Colonel Charters,onun yaptıkları hakkında bilgileri olmadığını söylerler. Blake-Butler kaçar. Hogenauer’in evine gider ve içeri girer. Hogenauer,rahat koltuğunda başında bir fes, yüzünde strikninin zehirlenmesinde oluşan bir sırıtma ölü olarak oturmaktadır. Az sonra Hogenauer’in bir meslektaşı olan Dr. Keppel, yakında bir otelde Hogenauer’le aynı zaman ve şekilde ölü olarak bulunur. Olayın çözümünde Blake ve nişanlısı, daima polisin bir adım ilerisindedirler. Casusluk, karşı casusluk ve spiritualizm. Bu olayda hepsi vardır. Sonunda Sir Henry düğünden önce katili bularak olayı çözer.

Scandal at High Chimneys (High Chimneys’de Skandal)
Avukat ve yazar Clive Strickland’ı, arkadaşı Victor Damon aileden kalan arazisine davet eder. Clive orada Viktorya zamanındaki gibi garip olaylarla, korku ve dehşetle karşılaşır. Damon’un kocaman ve korkunç konağında değişik karekterde insanlar toplanmıştır. Konakta garip şeyler olur. Korkunç hayaletler görülür. Matthew Damon imkansız koşullar altında öldürülür ve bu karışık bulmacayı çözmesi için Jonathan Whicher’e müracaat edilir…

The Reader is Warned (Okuyucu Uyarıldı)
Bir adam evinde öldürülür. Fakat onu öldürebilecek kadar onun yakınına gelmiş hiç kimse yoktur. Bay Henry Merrivale bu imkansız cinayeti çözmelidir.
Bir dipnot, uzaktan işlenen bir cinayet, inanılmaz bir cinayet sebebi
Ses bir camı kırabilir,bir insanı öldürebilir mi?

The Unicorn Murders (Boynuzlu At Cinayetleri)
Kenwood Blake, İngiliz gizli servisinde görevlidir ve servisteki Evelyn Cheyne isimli başka bir ajanla romantik bir ilişki yaşamaktadır. Onlar, Sir Henry Merrivale’le beraber,savaş sırasında, Fransa’nın en çok kılık değiştiren suçlusu Flamande ve onun düşmanı Gaston Gasqueti’in peşine düşerler. Hem Flamande hem de Gasquet, gizlenmenin ustalarıdır ve hiç kimse bu iki adamın neye benzediğini bilmez. Blake, Merrivale ve bir grup yabancı, Château de l’Ile yakınına inmeye zorlanan bir uçaktadırlar. Comte d’Andrieu onların hepsini memnuniyetle misafir eder. Uçağın yolcularının biri alnında bir delikle öldürülmüş olarak bulunur. O bir boynuzlu at tarafından vurulmuştur. Ölünün bulunduğu alan, tarafsız tanıkların gözlemi altındadır. Olay imkansız gözükmektedir. Hiç kimse bu cinayeti işlemiş olamaz diye düşünülmektedir. Sir Henry hem katili hem de cinayeti nasıl işlediğini bulmalıdır.

Fear is the Same (Aynı Korku)
Kadının birçok kişiyle ilişkisi vardı.Onun kalbini fetheden birisi var mıydı?
Bunu cevabını bulmak bu acımasız cinayeti çözmek için ipucu olabilirdi.
Güzel genç bir kadın, gece yarısı, yatağında boğulmuş olarak bulunur. Kadının görkemli yatak odasında gece aşığı ile birlikte olduğu anlaşılmaktadır. Perdeler sıkı sıkıya kapalı, masadakiler ve tahrik edici sabahlığı içinde güzel bir kadın!..

The Arabian Nights Murder (Arabistan Geceleri Cinayeti)
“… Ve sonra,bana dedi ki, ‘ Onu, sen öldürdün ve bunu için asılacaksın, benim güzel dolandırıcım. Faytonda seni gördüm’. Ve her iki eliyle üzerime saldırdı..”
Polis çavuşu,ona saldıran beyaz favorili, fraklı,silindir şapkalı, uzun, ince, yaşlıca adamı yakaladı. Çavuş, Wade Museum’un duvarı boyunca devriye geziyordu. Bu yaşlı adam kimdi? O, bir müze faytonunda bıçaklanan aktör hakkında ne biliyordu? Ve tabutta gerçekten Haroun al Raschid’in karısının mumyası mı vardı?
Üç müfettiş, bu garip olayları çözmeye çalışır.
Ama heybetli, centilmen, mizahi ve önemli ipuçlarını bulmakta yanılmayan hissiyle, Dr. Gideon Fell esrarı çözer.

Captain Cut-Throat (Kaptan Boğaz Kesen)
John Dickson Carr, Napoleon’un Channel Kanalı’nı neden hiçbir zaman geçmediği bilmecesine alışılmadık bir cevabı verir…
Grande Armée,İngiltere’den Channel’ın karşısına birkaç kısa mil kala saldırı kararı aldı. Ama Napoleon’un adamlarının moralini bozan aralarında dolaşıp cinayet işleyen Captain Cut-Throat (Kaptan Boğaz Kesen) denen esrarengiz bir katildir. İmparatorun acımasız polis şefi Fouché, ismi Alan Hepburn olan bir İngiliz ajanını yakalar. Ölüm tehdidiyle Fouché, Hepburn’a Kaptan Boğaz Keseni ortaya çıkarmasını emreder. Sonra da, Hepburn’un peşine en iyi casusunu koyar.

The Nine Wrong Answers (Dokuz Yanlış Cevap)
Bill Dawson isimli bir İngiliz, New York’ta parasız kalır. Yabancı bir adam onu taklit etmesi için ona 10,000 dolar para verir. Sonra bu yabancı, Greenwich’te bir köy barında herkesin gözü önünde zehirlenir ve hiç kimse zehirleyeni görmez. Bill Dawson sahte bir pasaportla Londra’ya kaçar. Ve o katili ararken Scotland Yard tarafından aranan ve saklanmak zorunda kalan biri durumuna düşer. İnanılmaz lüks bir evde, yaşlı bir adam ona “Sen, öleceksin…” diye fısıldar. Ona postayla ölümcül bir tarantula gelir. Kaldığı otelin bitişik odasındaki güzel kız geceyi onunla geçirmesini teklif eder.

The Murder of Sir Edmund Godfrey (Sir Edmund Godfrey Cinayeti)
17 Ekim 1678 Perşembe günü, ünlü Londra sulh yargıcı, Bay Edmund Godfrey, boğulmuş ve bıçaklanarak öldürülmüş olarak bulunur. Dönek Rahip Titus Oates, Charles II’in zehirlemesi olayının bir Katolik komplosu olduğunu ileri sürer ve suçla ilgili bazı kanıtlar ortaya koyar. Bir düzine insan, duruşmaya getirilir. Şüphelenilenler arasında Catherine, Kraliçe, ve Samuel Pepys de vardır. Üç kişi bu suçla yargılanır ve darağacında idam edilir. Sonra onların masumiyeti kanıtlanır.
Bugüne kadar hiç kimse, Bay Edmund Godfrey’i kimin öldürdüğünü bilmemektedir. Buna rağmen biyograflar ve tarihçiler (Hume, Macaulay, Bay George Sitwell, ve Andrew Langhave) bilmeceyi çözmeyi denerler. John Dickson Carr, (en iyi modern dedektif hikaye yazarlarından biri ve Bay Arthur Conan Doyle’nin Yaşamı’nın yazarı) büyük bir hevesle probleme saldırır ve hem tarih araştırmasının hem de suç kurgusunun (crimal fiction) en iyi örneğini verir. O, yaşamını karışık, fırtınalı bir duruma getirir. Carr olayı makul bir açıklamayla anlatır. De Quincey onun yaptığını ” On yedinci yüzyılın en iyi işi” diye değerlendirir.

Fire, Burn!
Müfettiş John Cheviot, bir yirminci yüzyıl taksisine bindiği zaman Londra sisle kaplanmıştı. Taksiden indiğinde de şehir hala sis altındaydı. Ama taksi bir at faytonuna dönüşmüştü ve yıl 1829’du. Ve bu zamanda cinayet normal ve kazançlı bir işti. Cheviot’un hatırladığı şeyler vardı ama bunları kullanamazdı. Parmak izlerinin nasıl analiz edildiği gibi. Tatlı Lady Flora’yla nasıl romantik bir ilişkisi olduğu gibi. Bazı şeyleri öğrenmesi için zamanı yoktu çünkü Cheviot aniden, kendini şimdiye kadar karşılaşmadığı en akıllı katilin karşısında buldu.

The Mad Hatter Mystery (Deli Şapkacının Esrarı)
Önemli vatandaşların çoğu deli şapkacının bir şaka olduğunu söylüyorlardı. Ama Philip Driscoll’un cansız vücudu gülünecek birşey olmadığını herkese gösterdi. Driscoll’un cesedi, Londra Kulesi’nde Traitor’s Gate’in basamaklarında bulundu. Bir yay demir,kalbine saplanmıştı ve çalınmış bir şapka, onun başındaydı.
İşlediği suçu yerinde imzasını bırakan gözüpek bir katille karşılanan polis Driscoll’un cinayetini, on bin librelik bir el yazması kitap hırsızlığını ve küçük alçı bebekler bilmecesini çözmek için Dr. Gideon Fell’e başvurdu.

Dark of the Moon (Ayın Karanlığında)
Suçların o şöhretli çözücüsü Dr. Gideon Fell, Henry Maynard’ın görkemli Southern konağında bir hafta sonu partisine davet edilir. Dr. Gideon Fell, Henry Maynard’ı uzaktan tanımaktadır. Doğal olarak, neden davet edildiğini merak eder. Maynard’ın salonundaki ziyafette, Dr.Fell’in dikkatini bir iskelet çeker. Konuklar, bir dizi açıklanamaz olaylarla karşılaşırlar. Maynard ailesi ve eski ev karanlık sırlarla doludur.
Ve parti bitmeden önce şeytani bir cinayet işlenir. Bu, üç yüzyıl önce işlenmiş bir cinayetin aynısı olan bir cinayettir.

Panic in Box C (Box C’de Panik)
Philip Knox isimli bir yazar arkadaşıyla İngiltere’den Amerika’ya giden, ünlü suç uzmanı Dr. Gideon Fell, orada bazı garip karakterlerle karşılaşır. Onun ABD’de kalması onların üzerinde volkanik bir etki yapar. Onların arasında en ünlüsü otoriter aktris, Lady Tiverton (eski aktris Margery Vane), en son genç aşığı ve onun uzun süreli kadın arkadaşıdır.
Miss Vane tarafından Connecticut tiyatrosunda yapılan, bütün geliri bağışlanmış kostümlü bir prova sırasında bir cinayet işlenir. Gösteri durur ama Dr. Fell bu şahane fırsatı kaçırmaz. Yeteneklerini göstermek için bu fırsatı kullanır.

The House at Satan’s Elbow (Şeytan Dirseği’ndeki Ev)
Greengrove’un yöneticisi Pennington Barclay, tamamen kilitlli bir odada olan bir şey tarafından kütüphanesinde öldürücü bir şekilde saldırıya uğrar. Evde, Pennington’un genç ve güzel karısı, yeni ortaya çıkan ve Greengorove’e varis olan onun erkek yeğeni vardır. Estelle Barclay, Pennington’un evde kalmış ve psişik kız kardeşi saldırıyı, Greengrove’nin hayaletinin işi olduğunda ısrar eder.
Dr.Gideon Fell sahneye girer.
Tükenmeyen purosu ve adi bastonuyla silahlı, bu haylaz dışadönük kimse, herkesi korkutmayı başarır. Dehşet bütün gece boyunca sürer. Dr.Gideon Fell’in bulduğu deliller bir kişiyi İşaret etmektedir. Uzun zaman önce ölmüş Mr. Justice Wildfare’in ruhu.
Ama Dr.Gideon Fell herkesin bildiği gibi doğaüstü şeylere inanmazdı. Herkesin korktuğu biriydi.

Merrivale, March and Murder
H.M.’in kısa hikayelerin olduğu (içinde Col. March’ın hikayelerinin tamamı da bulunan) Dr. Greene tarafından hazırlanan antoloji. Carr’ın yazdığı son H.M. hikayesi olan kısa bir roman “All in a Maze”, 1956 (Bir Labirentteki Herkes) diğer ismiyle “Ministry of Miracles”, 1956 (Mucizelerin Bakanlığı) da var. Sonundaki anlatılan bir labirentteki öldürücü takip sahnesi çok iyidir. Kitabın içinde H.M.’in komik kısa bir hikayesi vardır: “The House in Goblin Wood”(Goblin Wood’daki Ev)
The Adventures of Sir Henry Merrivale
• The House in Goblin Wood
• All in a Maze
The Cases of Colonel March and the Department of Queer Complaints
• The New Invisible Man
• The Crime in Nobody’s Room
• Error at Daybreak
• Hot Money
• Death in the Dressing-Room
• The Empty Flat
• The Silver Curtain
• The Footprint in the Sky
• William Wilson’s Racket
And Other Stories
• Blind Man’s Hood
• New Murders for Old
• The Diamond Pentacle
• Strictly Diplomatic
• The Clue of the Red Wig
• Lair of the Devil-Fish
• Scotland Yard’s Christmas

Hag’s Nook (Cadının Köşesi)
Bu roman John Dickson Carr’ın Dr.Gideon Fell’in yer aldığı ilk romanıdır.
“Hag’s Nook” (Acuzenin köşesi), Starberth’in sözde son varisi attan düşüp boynunu kırdıktan hemen sonra. Dr.Fell’i ziyaret etmeye gelen, üniversiteyi yeni bitirmiş genç bir Amerikalı tarafından anlatılır. Ölen adam, sanki zamanının çoğunu hapishanenin eski kolera salgını kuyusunda geçirmiş gibi hala sırılsıklamdır.
Starbirth ailesindeki ölümlerin sebebi ailenin lanetlenmiş olması mıdır yoksa bu olayların başka bir açıklaması var mıdır?
Dr. Gideon Fell, şaşırtıcı bir cinayete kurban giden, lanetli bir aileden geldiği öne sürülen Martin Starberth’in ölümünü araştırmak için Scotland Yard’a yardım etmeyi kabul eder.

The Eight of Swords (Sekiz Kılıç)
Dedektifimiz Dr.Fell, The Eight of Swords’da keskin ve kıvrak zekasıyla yine bir büyük problemde yüzyüze geliyor. Çok eğlendiriyor ve şimdiye kadar olduğundan daha fazla şeyleri ortaya çıkarıyor…
Neşeli bir ruh, Grange’deki perili yatak odasında garip şakalar yapmaktadır. Bishop’un trabzanlardan aşağı kaydığı görülmektedir. Scotland Yard,bu durumdan hem eğlenmekte hem de rahatsız olmaktadır. Ama şaraplar ve yiyecek uzmanı, zararsız yaşlı bilgin Depping çalışma odasında ölü bulunur. Scotland Yard olayı araştırmak için Dr.Fell’i yollar. Dr.Fell, sekiz kılıçlı kartı, tepside kısmen yenmiş yemeği ve fitili söndürmekte kullanılan çengeli görür görmez katilin kim olduğunu anlar. Ama olayı açıklamadan önce büyük bir gösteri yapar. Onun olayı anlatımı,heyecan verici ve delilleri olağanüstü bir şekilde birleştiren son bölümüyle usavurmanın klasik bir örneği olarak kalacaktır. Kitap diğer dedektif romanlarından farklı olarak mizahi unsurlarla doludur.

The Devil in Velvet (Kadifedeki Şeytan)
O, Şeytan’la bir anlaşma yaptı.
Nicholas Fenton, şeytanla hemen hemen 300 yıl önceki bir yanlışı düzeltmek için bir pazalık yapar. Şimdiye kadar hiç kimse bunun gibi ruhuna bahse girmemiş ve kazanmamıştı. Ama yakıcı bir merakı tatmin etmek için Fenton riski göze almaya gönüllüydü… Ve kötülüğün uzun, kıvrılan izinden kaynağına gidince, şimdiye kadar hiç tanımadığı, aldatıcı bir şekilde masum görünen, hain güzel bir kadın buldu.
Profesör Nicholas Fenton eskiye, 1675 yılına doğru yolculuk yapmak için ruhuna şeytana satar. Sevimsiz Bay Nicholas Fenton’un vücudunu girer. Lydia Fenton’un zehirlenerek öldürülmesini engellemek için uğraşır.

The Blind Barber (Kör Berber)
The Blind Barber (Kör Berber), dedektif hikayesinden ziyade şahane bir güldürüdür. Aslında,kitapta birçok ipucu olmasına rağmen, çok küçük bir araştırma-sorgulama içerir. Kitap dört deliyle ilgilidir. Sarhoş olup garip hareketler yapıp düşen büyük kuklacı M. Fortinbras; kendini beğenmiş Philo Vance taklidi yapan bir çift estetikçi ve anlamsız anekdotlar anlatan Norveçli bir kaptan. Onlar,ne zaman Queen Victoria’nın kaptanını görseler, viski şişeleri, sinek-spreyi veya profesyonel boks eldivenleri ile ona saldırırlar. Sonuç, klasik bir komedidir. Bütün bu komedinin ortasında, dedektif hikayesi de unutulmaz. Dr.Fell,sadece kısa bir süre, başlangıçta,ortada ve sonda gözükür. Armchair detective (koltuk dedektifi) olarak fonksiyonunu yapar. Aptal kahramanlarımızdan birinin odasının dışında bir kadına kimin saldırdığını ortaya çıkarmak için uyanık okuyucunun ilgisini çekecek on altı küçük ilginç ipucunu ortaya koyar. Bir viski şişesiyle başından yaralanan Kaptan, arkada sadece kanlı bir tıraş bıçağı ve kandan sırılsıklam olmuş bir döşek bırakarak kaybolur.
Katil hiç umulmayan biri çıkar.
MacGuffin ipuçları,hem zümrüt bir fil hem de “Şöhretli ıslanmalar” isimli bir filmdir.The Punch and Judy Murders’de MacGuffin ipucu paraydı. Bu kitapta ise iki uçlu bir ipucu verilir. Okur şaşırtılır.
G.K. Chesterton’un “The Head of Caesar” (Caesar’ın Başı) kitabında olduğu gibi okuyucunun hoşuna giden sürpriz bir sonla kitap biter.

To Wake the Dead (Ölüme Uyanmak)
Varlıklı Christopher Kent, Dan Reaper isimli arkadaşıyla bin-libre bahse girdiğinde, ödemenin cinayetle olacağını asla düşünmemişti!
Bahse göre kendi banka hesabından beş kuruş çekmeden Güney Afrika’dan İngiltere’ye gidecektir. Bahsin süresinin bitmesine 24 saat kala, Ocak’ta soğuk bir günde Londra’da, Picadilly’de bir otele varır. Beş parasız ve açtır. Kar yağmaktadır. Orada bir odada ölü bir kadın vücuduyla karşılaşır.

The Four False Weapons (Dört Yanlış Silah)
Rose Klonec sevgililerinin sayısını unutmuştu. Onlarla belirli bir süre aşk yaşadı ve sonra onları terk etti. Ralph Douglas bir istisnaydı. O bu meseleyi kendi bitirdi. Ve varlıklı Magda Toller’le ilişkisinde dolayı bunu yaptı. Ama Rose’nin özgür davranmasını hiç istemedi. Rose’nin ölü vücudu, onun kır evinde bulunduğu zaman kendini cinayetin şüphesi altında buldu. Cesedin yakınında dört öldürücü silah bulunuyordu. Bir tabanca, bir tıraş bıçağı, bir kutu zehirli hap ve bir hançer. Sonra, ünlü Fransız hafiyesi Henri Bencolin, cinayet silahının bunlardan hiçbiri olmadığını ve Magda’nın sokak serserisi bir katilin kızı olduğunu kanıtladı. Ama Rose’in katilinin maskesini, Corpses’ Club-Cesetlerin Kulübü’nde tuhaf bir iskambil oyununun (canlı hiçbir kişinin şimdiye kadar oynamamış olduğu bir oyun!) gecesine kadar çıkartmaz

The Door to Doom and Other Detections (Mahkumun Kapısı ve Diğer Araştırmalar)
• The Shadow of the Goat (1926)
• The Murder in Number Four (1928)
• The Devil in the Summerhouse (1940)
• The Bride Vanishes (1942)

Castle Skull (Kafatası Şatosu)
Myron Alison, sahnenin bir idolu olmuştu. Fakat o göğsünde üç kurşun deliği ile gazın alevlenip yanmasıyla öldüğü geceki sahnedeki başarısıyla herkesi etkiledi. Bu rolüyle kendini de aştı. Oyunun son sahnesinde, Rhine’nin üzerindeki bir tepenin en dik yerine kurukafa şeklinde bir kale inşa ediliyordu. Alison,korkunç kaderine doğru yol alırken, Castle Skull’un sırlarını ortaya çıkaran bir araştırmayı başlattı. Bu araştırma kalenin en son sahibi sihirbaz Maleger’ın esrarını ortaya çıkarttı. Evin konukları Alison’un şüpheli hareketlerinden korkuyorlardı.
Paris polisinin yöneticisi Henri Bencolin, bu aktörün garip ölümünü araştırmayı kabul eder. Aktörün katilinin on yedi yıl önce öldüğü düşünülen bir sihirbaz olduğu sanılmaktadır. Büyük Fransız dedektifi Bencolin, eski bir düşmana karşı harekete geçer. İpuçlarını takip ederek bir çift çamurlu ayakkabı, yasak bir aşk macerası ve zincirlere asılmış bir ceset bulur. Bencolin, meslek hayatının en korkunç, en ürkütücü bir katilinin peşine düşer.

The Department of Queer Complaints (Garip Şikayetler Bölümü)
Kitaptaki öykülerin kahramanı gri bıyıklı, benekli yüzü ve keskin mavi gözleri ve kısa kalın piposuyla Colonel (Albay) March’tır. D-3’ün en yüksek yöneticisiydi. Bu bölüm Scotland Yard’ın garip şikayetler ve daha garip insanlarla uğraşan bölümüydü.
Bir kitaptaki D-3’de şimdiye kadar olan en garip olayın nasıl çözüldüğü anlatılmaktadır.
Kitap, bir çift eldivenle işlenen bir cinayeti, kaybolan bir odada işlenen bir suçu, sekreterin gözlerinin önünde kaybolan binlerce doları, kendi hikayesini anlatan ceseti, vb.olayları kapsar.
• The New Invisible Man
• The Footprint In The Sky
• The Crime In Nobody’s Room
• Hot Money
• Death In The Dressing Room
• The Silver Curtain
• Error at Daybreak
• The Other Hangman
• New Murders For Old
• Persons Or Things Unknown
• Blind Man’s Hood
Fell and Foul Play
• The Wrong Problem
• Who Killed Matthew Corbin?
• The Black Minute
• The Dead Sleep Lightly
• The Devil in the Summerhouse
• Bir kadın, kilitli bir kulede bıçaklanır.
• Bir adam,kapı ve penceresi içeriden kilitli bir odada sopayla öldürülür.
• Bir seansın ortasında, hayalet eller tarafından bir medyum öldürülür.
• Bir adam kendi evinde hırsızlık yaparken öldürülür..
• Plajda boğularak öldürülen bir kadının vücudu bulunur. Cesedin etrafında hiç ayak izi yoktur.
Esrarlı cinayetler,kilitli odalar, imkansız suçlar
Dr. Fell Detective and Other Stories (Dr. Fell’in Maceraları)
• The Proverbial Murder
• The Locked Room
• The Wrong Problem
• The Hangman Won’t Wait
• A Guest in the House
Diğer Hikayeler:
• The Devil in the Summer House
• Will You Walk Into My Parlor?
• Strictly Diplomatic

Till Death Do Us Part (Ölüm Bizi Ayırana Dek)
Aşık olduğu kız, bir katil miydi?
Dick Markham, Lesley’le nişanlanmıştı. Ama o gerçekten, onun hakkında fazla bir şey bilmiyordu. Sonra onun geçmişi hakkında söylenenleri duydu, onunla evlenecek olduğunu hatırladı. Onun garip davranışları hakkındaki söylentileri doğrular gibiydi. Kan ve şiddet dolu bu sürükleyici hikaye, sessiz-sakin bir köyde geçiyor. Kurbanlar her zaman, kilitli bir odada bulunuyor. Sir Harvey’in dediğine göre onlar prussic acilde ile zehirlenmişlerdi. Vücutları soğumuştu. Onun aşık olduğu kız,onu da mı öldürecekti? Sir Harvey ‘bir tuzak kurmalıyız’ dedi. Birkaç saat sonra Sir Harvey kapalı bir odada zehirlenerek öldürülmüş olarak bulundu.
Dr. Gideon Fell roman boyunca sahnede gözüküyor ve öyle zeki, öyle acımasız, şeytan gibi bir katille karşılaşıyor ki sessiz-sakin küçük köyde yaşam, bir kabus yerine dönüşüyor

Below Suspicion (Şüphe Altında)
Şeytana tapan korkutucu bir mezhep, cinayeti mezhebin bir dinsel törenine dönüştürür. Kibirli bir avukat suçlu olduğundan emin olduğu bir kadını savunur ve onun masum olduğunu ispat etmekte zorlanır. Şeytanın marihuana dolu kiliselerinin ağır atmosferinde, dehşetin soğuktan donduran bir hikayesi.
Dr. Gideon Fell, ipucu olarak kırmızı bir jartiyer, bir takım gümüş kollu şamdan ve tozun yığınında bazı garip desenleri bulur.

The Dead Man’s Knock (Ölü Adamın Darbesi)
O kimdi? Nereden gelmişti? Hiç kimse bilmiyordu. Ama herkes Rose Lestrange’i, kötülük sembolü, hastalıklı, ahlaksız biri olarak tanıyordu. Diğer insanların işine karışmış, kadınların kocalarıyla birlikte olmuş, diğer insanların eziyet çekmelerine gülmüştü. Ama Rose Lestrange’nin kendi sırları nelerdi? Parlak maskesinin arkasında ne gibi ürpertici cevaplar yatıyordu?
Kilitli odanın esrarı. Hançerle Rose’u kim öldürmüştü? Yoksa o intihar mı etmişti? Rose Lestrange, kilitli bir odanın içinde bıçaklanarak öldürülmüş olarak bulunur ve Dr. Gideon Fell bu olayın intihar değil, cinayet olduğunu kanıtlamaya çalışır.

In Spite of Thunder (Gök Gürültüsüne Rağmen)
Brian Innes Cenova’da yaşıyan, kırk altı yaşında bir İngiliz’dir. Yirmi yedi yaşında bir İngiliz kızı olan Audrey Page orada bir arkadaşını, emekli film yıldızı Eve Ferrier’i ziyaret eder. Audrey’in babası, Eve’nin şöhretini gölgeleyen, geçmişindeki esrarengiz bir ölüm hakkında mahkemeye çağrılması konusunu Brian’dan sormasını ister. Ama Brian’a güvenmesine rağmen Audrey, Villa Rosalind’e gider ve orada başka bir esrarengiz ölümle karşılaşır. Bir aktör olan Eve’nin kocası, sekreteri ve oğlu da olaya karışınca işler sarpa sarar.
Dr.Fell’in bu kitapta az bir rolü vardır. Başka bir müfettiş Sir Gerald Hathaway asıl dedektif rolündedir.

The Men Who Explained Miracles (Mucizeleri Açıklayan Adamlar)
Mucizeleri Açıklayan Adamlar, John Dickson Carr’ın üç ünlü dedektifinin heyecan verici öykülerinin toplamından oluşuyor. Sir Henry Merrivale, Dr. Fell ve Colonel March.
Sir Henry Merrivale,sürekli homurdanır, ve sonunda ölüm olan esrarlı labirentlerde sinsi sinsi dolaşır.
Dr.Fell, düşüncesiz bir hırsız ve görünmez bir katili tuzağa düşürür.
Garip Şikayetlerin Bölümünün (The Department of Queer Complaints) Colonel (Albay) March’ı, kaybolan bir nişanlıyı ve öldürücü bir hayaleti bulur.
Casusluk,suikastçılar, esrarlı öykülerin hayranları için bu bir şölen.
İçinde iki tane de uluslararası entrikalarla ilgili öykü var.
Colonel March Öyküleri
• William Wilson’s Racket
• Empty Flat
Dr.Fell Öyküleri
• The İncautious Burglar
• İnvisible Hands
Secret Servis Öyküleri
• Strictly Diplomatic
• The Black Cabinet
Sir Henry Merrivale Öyküsü
• All In A Maze

Most Secret (Çok Gizli)
Genç Roderick Kinsmere, mirasını almak için koşarak Londra’ya gitti. Eşyalarını babasının gözde hanına bıraktı ve şehri gezmeye çıktı. Sonra odasına geri dönmedi. Sonra mallarını istediğinde onlar tamamen beklenilmeyen bir konumdaydı.
Kinsmere’nin yaşamındaki değişikliğin sebeplerin biri, onun dikkat çekici parlak yakut bir yüzük takıyor olmasıydı. Mahkemelerde, korkutucu yerlerde geçen ve İngiliz kanalının ortasında doruk noktasına ulaşan heyecan verici bir vahşi av!

Papa La-bas
1858’de New Orleans’ta karnaval zamanıdır. Ama, Majeste’nin elçisi Dick Macrae olan kendini çok iyi hissetmiyordu. Aslında izleniyor olduğu hissi ile endişeleniyordu. Fakat emin değildi. Sonra Madam de Sancerre tarafından yapılan bir ziyaret, kreol bir güzellik ve çok güzel bir kız cesedi, çok hızlı hareketli olaylar, tarihsel karakterler, 100 yıl önce New Orleans’ta ortaya çıkan tehlike.

Deadly Hall (Ölümcül Salon)
Romancı Jeff Caldwell, onun çocukluk arkadaşı Dave Hobart’ın miras işi üzerine arkadaşına yardım etmek ister. Fakat garip ve öldürmcül olaylarla karşılaşır.
Dave Hobart garip büyükbabasının 16.asırdan kalma İngiliz malikanesinin mirasçısı olur. Ama oradaki Delys Salonu, Ölüm Salonu olarak bilinir. Orada eskiden hayli müthiş şeyler olmuş, cinayet işlenmiş, hazine saklanmıştır ve orası hakkında bir hayaletin dolaştığı söylentileri de dolaşmaktadır.

Devil Kinsmere (Şeytan Kinsmere)
John Dickson Carr’ın Roger Fairbairn takma adıyla yazdığı tarihi roman.1670 yılında Charles II’in hükümdarlığı zamanında geçer.

The Third Bullet and Other Stories (Üçüncü Kurşun ve Diğer Öyküler)
• The Third Bullet
• The Clue Of The Red Wig
• The House In The Goblin Wood
• The Wrong Problem
• The Proverbial Murder
• The Locked Room
• The Gentleman From Paris
The Clue of the Red Wig öyküsünde bir kadın köşe yazarı, bir parkta ölü bulunur. Giysileri yanında düzenli bir şekilde katlanmıştır.
Bir yargıç, polisin gözü önünde üç kurşunla öldürülür.
The House in Goblin Wood öyküsünde bir kadın göz önünden kaybolur.

The Witch of Low-Tide (Medcezir Cadısı)
Ölü bir kız kara ile denizin birleştiği yerde yatmaktadır ve onun yakınında kendisininkinden başka hiçbir ayak izi yoktur.

The Ghosts’ High Noon (Hayaletlerin Öğle Vakti)
The Hungry Goblin (Aç Cin)
Viktorya çağında geçer. Dedektif rolünde esrar yazarı Wilkie Collins vardır

Speak of the Devil (Şeytanın Söylevi)
Yıl, 1815’tir ve Grenadier Guards‘ın (humbaracı) Kaptan Hugh Austen Waterloo’da Napoleon’la karşılamak için askerlerini hazırlamadan önce bir topçu atışına tutulur. Genç bir kadın ondan yardım ister ve sonra kendinin küçük bir portresini bırakarak kaybolur. Kadın, şeytani sanatları uyguladığı söylenen siyahlı şeytani bir adamla ilişkilidir. Sonra,Austen, esrarengiz kadının, bir yıl kadar önceki bir cinayetten idam edildiğini keşfeder. O kara büyü ile yaşama geri mi dönmüştür? O suçlu mudur? Masum mudur? Cimri bir kadını bıçaklayarak öldüren o değil midir? Austen’in gerçeği bulmasını kim engellmeye çalışmaktadır?

The Life of Sir Arthur Conan Doyle (Sir Arthur Conan Doyle’un Yaşamı)
Sitemizdeki özeti için tıklayınız.

The New Exploits of Sherlock Holmes (Sherlock Holmes’ün Yeni Kahramanlıkları)
Sherlock Holmes geri geldi! Bu kitapta dünyanın en ünlü hafiyesinin iş başında olduğu on iki yeni macerası vardır!.. Bu şaşırtıcı,görkemli öyküler, Bay Arthur Conan Doyle’un oğlu Adrian Conan Doyle ve ünlü dedektif romancısı John Dickson Carr tarafından yazılmıştır ve Sherlock Holmes geleneğini yeniden yaratır. Öykülerde Sir Arthur Conan Doyle tarafından bırakılan notlar ve ipuçları temel alınır.

The Dead Sleep Lightly (Ölüm Uykusuna Doğru Yavaş Yavaş)
John Dickson Carr’ın öykülerinden uyarlanmış 9 radyo oyununun kitap haline getirilmiş şekli
• The Black Minute
• The Devil’s Saint
• The Dragon in the Pool
• The Dead Sleep Lightly
• Death Has Four Faces
• Vampire Tower
• The Devil’s Manuscript
• White Tiger Passage
• The Villa of the Damned

Crime on the Coast & No Flowers by Request (Sahilde Cinayet ve Çiçek Gönderilmemesi Rica Olunur)
Kitaptaki öyküler John Dickson Carr, Dorothy L.Sayers ve Araştırma Kulübü üyeleri Valerie White, Laurence Meynell, Joan Fleming, Michael Cronin ve Elizabeth Ferrrars tarafından yazılmıştır.
Crime On the Coast’da olay boğucu bir tatil kasabasında geçer. Yanlışlığa kurban giden birisi, ele geçmez bir kadın kahraman bu klasik gizemli öyküde yer alır.

Yararlanılan Kaynaklar:
jdcarr.com , en.wikipedia.org , http://www.mysterylist.com/ , members.aol.com/grobius, www.fantasticfiction.co.uk , www.geocities.com/hacklehorn