Bartitsu mu, o da nesi?

Benim de ilk okuduğumda verdiğim tepki bu oldu.   Peki, “baritsu” ve “Boş Ev Vakası- The Adventure of the Empty House” dersem… Bazıları için bu ipuçları yeterli  olmuştur belki ama Boş Ev Vakası’nı iki kere okumuş olmama karşın Ivy Press’ten çıkmış “The Sherlock Holmes School of Self Defence: The Manly Art of Bartitsu as used against Professor Moriarty”  isimli kitabı görene kadar  bartitsu hakkında hiçbir şey hatırlamıyordum.

Bilindiği gibi Boş Ev Vakası’nda, Profesör Moriarty ile  Reichenbach şelalesinde yaptığı karşılaşmada uçurumdan düşerek öldüğü sanılan Holmes tekrar ortaya çıkar:

“Doğru duydun Watson, hiç düşmedim. Ama sana bıraktığım notta kesinlikle samimiydim. Kurtuluşa giden dar yolun üstünde duran Profesör Moriarty’nin o sinsi siluetini gördüğümde kariyerimin sonuna geldiğimden emindim. O gri gözlerine tarif edilmez bir kararlılık hakimdi. Biraz konuştuktan sonra sana o kısa notu bırakmama izin verdi. Yanına sigara tabakamla bastonumu da bıraktıktan sonra ben önde, Moriarty arkamda yürümeye başladık. Yolun sonuna geldiğimizde gardımı aldım. Moriarty silah çekmedi, bunun yerine üstüme atılarak uzun kollarıyla boynuma yapıştı. Oyununun sonuna geldiğinin farkındaydı ve bir an önce intikam almaktan başka hiçbir düşüncesi yoktu. Şelalenin ağzında boğuşmaya başladık. Ben baritsu denen Japon güreş tekniğinden biraz anlarım, ki daha önce de defalarca işime yaramış olan bir beceridir bu. Sayesinde elinden kurtuldum ve o, korkunç bir çığlık attı ve birkaç saniye çılgınca debelenerek elleriyle boşluğa tutunmaya çalıştı. Bütün çabalarına rağmen yine de dengesini sağlayamadı. Düşüşünü izledim. Aşağıda bir kayaya çarptı ve ardından da suya düştü.”  (Sherlock Holmes Bütün Hikayeleri3-Neptün Yayınları, Sf.14)

Holmes ve Moriarty’nin Reichenbach şelalesindeki karşılaşmasını betimleyen Sidney Paget illüstrasyonu
ve Moriarty’nin mağlup olduğu Reichenbach Şelalesinde bulunan plaket.

Holmes üstün bir zekâya ve bilimsel yeteneklere sahip olduğu kadar üniversitede boks ve eskrim dersleri almış iyi bir dövüşçüdür de. Boş Ev vakasında kendi ağzından dinlediğimiz üzere, ezeli düşmanı Moriarty’den kurtulmasını sağlayan şey de bu yeteneği olmuştur.

Gelelim bartitsu veya Sir Arthur Conan Doyle’un kurgusal dünyasındaki karşılığı olan “baritsu”nun wikipedia‘dan özetlediğim hikayesine.  Bartitsu, 1898 yılında bir mühendis olan Edward William Barton-Wright’ın üç yıl kaldığı Japon İmparatorluğu’ndan ülkesi İngiltere’ye döndüğünde geliştirdiği bir dövüş ve savunma sanatı. Barton-Wright dövüş ve savunma sanatlarına ilgi duyan ve daha önce boks, güreş, eskrim gibi sporlarda çalışmalar yapmış bir kişi olarak Japon dövüş sanatları ile mevcut birikimlerini birleştirerek pek çok teknikten unsurlar içeren bu dövüş sanatını geliştirmiş. Bartitsu ismi ise, Barton-Wright’in soyadı ile  bir Japon dövüş sanatı olan “jüjitsu”nun bir araya gelmesinden oluşuyor.

Bartitsu’ya olan ilgi, ilk ortaya çıktığı Edwardian dönemi Londra’sından günümüze kadar sürmüş. 2002 yılında kurulan uluslararası “bartitsu severler” derneğinin 2006 yılından beri yayında olan resmi web sitesinden bartitsu ile ilgili pek çok bilgiye ve güncel etkinliklere erişmek mümkün. İsterseniz, Robert Downey, Jr.’ın “Sherlock Holmes- A Games of Shadow” filmindeki dövüş sahnelerine ilişkin “bartitsu severlerin” değerlendirmesine ve filmin dövüş sahnelerinin koreografı ile yapılan söyleşiye bir göz atabilirsiniz.

Bununla birlikte Doyle’un Holmes’u yeniden hayata döndürdüğü “Boş Ev Vakası”nda bu dövüş sanatına yer vermesinin bartitsuyu ölümsüzleştirdiği söylenebilir. Doyle’un öyküde bartitsu yerine “baritsu” terimini kullanmış olmasının yazım hatası, yanlış hatırlama veya telif hakları nedeniyle bilinçli bir seçim olabileceği belirtiliyor.

Son olarak, 2011 yapımı  Bartitsu: The Lost Martial Art of Sherlock Holmes isimli belgeseli ve Edwardian döneme ait ilginizi çekebilecek fotoğrafları önererek bu dövüşlü yazıya artık bir son verebilirim. Dönemin fotoğraflarından aklımdan kalan tek şeyin kadınların korselerle olan imtihanı olduğunu belirtmeliyim!

Cinai Alıntılar: Şanslı Ceset / Craig Rice

Baş Komiser Daniel Von Flanagan: “Ben öyle her şeye üzülüp endişelenen insanlardan değildim” diye homurdandı. “Şöyle hoş, basit bir cinayet… Bunu anlarım. Zaten katillerin ekserisi aptaldır, bu yüzden beni fazla sıkıntıya da sokmazlar. Mesela bir iki ay önce yakaladığım o kadın. Sevgilisinin başka bir kadınla gezmesine kızıp, herifin göğsüne ekmek bıçağını sokuvermiş! Aptalca bir şey değil mi? Öbür kadını bıçaklasaydı, belki bu işin kendisine bir faydası dokunurdu. Zeki, kurnaz bir avukat – mesela senin gibi biri Malone, kadını kurtarırdı. Böylece o da hem sevgilisine kavuşmuş, hem de rakibesini ortadan kaldırmış olurdu. Dedim ya, katiller salaktır! Muhakkak ters iş yaparlar.”
Malone başını salladı: “Senin için ters, onlar için doğru. Ne yazık ki katiller, cinayet şubesinin işini kolaylaştırmayı düşünmezler.Tabii maktulün hislerini de göz önüne almazlar. Kimse öldürülmeyi istemez.”
Von Flanagan üzüntülü üzüntülü: “Benim polis olmayı istemediğim gibi.” diye içini çekti. Döner sandalyesini tehlikeli bir şekilde arkaya yatırarak, kaşlarını çattı. İri yarı, kır saçları iyice seyrelmeye başlayan, yuvarlak yüzlü bir adamdı baş komiser. Hislerinin galeyana geldiği anlarda da çehresi iyice morarırdı. Şimdi de suratında morarma emareleri gözükmekteydi.
Helene, “Adınızın polis ismine benzemesini istemediğiniz gibi” dedi, “Bu yüzden de mahkemeye gidip, Flanagan soyadının başına bir ‘von’ ilave ettirdiniz.”
Daniel von Flanagan, gülmemeye çalıştıysa da dayanamadı: “Doğrusunu isterseniz, bu meslekten artık bıktım. Yakında çekileceğim. Hakikaten kârlı bir işe girmek niyetindeyim.” Yüzündeki morluk kayboldu ve gevşeyiveren baş komiser, Malone’un uzattığı sigarı aldı.
Jake “İşte bu iyi,” diye tebessüm etti. “Son görüşmemizde sihirbazlık öğrenip sahneye çıkacağını söylemiştin”
Von Flanagan elini azametle şöyle bir salladı: “Ondan vaz geçtim. Sihirbaz, illüzyonist pek bol. Hayır, bu defa mükemmel bir meslek buldum.” Öne doğru eğilerek, ellerini masanın üzerinde kovuşturdu: “Ben artık psikanalist olacağım.” Bu kelimeyi büyük bir dikkatle, fakat doğru bir şekilde telaffuz etmişti.
Malone haykırdı: “Ne olacaksın ne?”
Von Flanagan ciddi bir tavırla ona döndü: “Dinle, psikolojinin ne olduğunu biliyorsun. Biz polisler de bunu şu ya da bu şekilde daima tatbik ederiz. Yengemi tanıyorsun değil mi? Zack’in karısını söylüyorum.”
Malone, sigarını yaktı. “Tabii tanıyorum. Şu her dakika hasta olan kadın değil mi?”
Von Flanagan neşeyle güldü: “Gördün mü? Halbuki aslında kadıncağız hasta değildi. O … şey, deli de sayılmazdı. Yani, aklından zoru yoktu. Birkaç tahtasının eksik olduğunu da sanmayın. Yalnız yengemin …” Elini havada çevirerek, manalı bir hareket yaptı, “… hafifçe terelelli olduğu anlaşıldı. Onun üzerine Zack kendisini psikanaliste yolladı. Adam ne yaptı biliyor musunuz?”
Helene “Ne yaptı?” diye sordu. “Meraklanmaya başladım.”
Von Flanagan “Hiç bir şey yapmadı. Sadece yengem konuştu, o dinledi. Üstelik bu iş için saatte yirmi beş dolar aldı. Hem de haftada beş defa! Evet, Zack’in çöp işi yolunda, onun için bu parayı da verebilir. Fakat şu psikanalistlerin kazancını görüyor musunuz? İşte ben de artık bu mesleğe gireceğim. Evvela psikoloji kültürümü şöyle bir tazeleyeceğim. Hoş buna da lüzum yok ya! Dediğim gibi biz polisler psikolojiyi yutmuşuzdur. Sonra gayet lüks bir muayenehane kiralayıp, çalışmaya başlayacağım. Parayı siz hesaplayın. Saatte yirmi beş dolar, haftada beş gün… Yahu insan yarım gün çalışsa yine de zengin olur!”
Jake “Fevkalade,” dedi, “Yalnız bir psikanalistin doktor ruhsatı olması şarttır.”
Daniel Von Flanagan elini salladı: “Kolay canım, belediyede bu kadar tanıdığım var. Bana yirmi dört saat içerisinde bir ruhsat vermezler mi sanıyorsun? Bana? Benim gibi psikolojiyi hazmetmiş bir adama?” Derin nefes aldı: “Ben şunu anlatmaya çalışıyorum. Mesela, ben dün gece Joe the Angel’ın barında olsaydım, kimse o kadar korkmazdı.”
Malone sigarının ucuna bakarak düşünceli bir tavırla: “Dün gece Joe the Angel’ın barında kim korkmuş?” diye sordu, “Bu korkunun sebebi neymiş?”
Baş komiser doğruldu: “İşte sana psikoloji! Bundan daha mükemmel bir misal bulunamaz. Bardaki sarhoşlardan biri hayalet gördüğünü sanmış. Pekala, pek güzel… Ama bu kadarla kalmıyor ki! Biri hayalet gördüğünü sanınca diğerleri de hayalet gördüklerini sanmışlar! Şimdi, ben orada olsaydım…”
Malone kaşlarını çattı: “Çok tuhaf. Ben dün gece oradaydım ama hiçbir şey görmedim.”
Von Flanagan hayretle: “Ha?” dedi, “Duyduğuma göre kadın, … ” Birdenbire duraklayarak Helene’e döndü. “Afedersiniz, sizi korkutmak istemezdim.”
Helene dişlerinin arasından “Korkmadım” diye fısıldadı. “Fakat, kimin hayaletiymiş o?”
Baş komiser cevap verdi: “Canım, şu dün gece elektrikli sandalyede ölen kızın!”
Jake hafifçe inledi. Yüzü kül gibi olmuştu.
Malone ciddi bir tavırla: “Saçma, ” diye homurdandı. ” Dediğin gibi, Flanagan. Psikoloji. Herhalde sarhoşlardan biri kızın gazetedeki resimlerine çok baktı. Sonra da kadehinden pembe kanatlı yeşil cücelerin çıktığını göreceği yerde, Anne Marie’nin hayaletini gördüğünü sandı.”
Baş komiser, herkesin işini güçleştirdiğine dair uzun bir nutuk çektikten sonra, “Mesela o herif” diye bitirdi.”Kendisini bir yerde boğazlıyorlar. Fakat ismini söylemediği yetmiyormuş gibi, bir de seni istiyor Malone!”
Malone “Ha?” dedi. Jake sordu: “Kim öldürüldü? Nerede?”
Von Flanagan’ın yüzü tekrar morarmaya başlamıştı: “Eğer bu suallerin cevabını bilseydim, Malone’a o herifin kim olduğunu sormak mecburiyetinde de kalmazdım. Bugün ikiyi yirmi geçe santrale telefon edilmiş. Bir adam ‘İmdat! Polisi verin!’ diye bağırıyormuş. Santraldeki kız hattı derhal buraya bağlamış. Adam bu defa da bizim memura ‘Yalvarırım, ‘ demiş, ‘bana yardım edin! Beni öldürecekler! Malone’a haber verin!’ Tam o sırada hafif bir gürültü olmuş ve birdenbire bir silah patlamış! Sonra karşı taraftan biri telefonu kapamış…”
İçini çekti: “Tabii telefonlar otomatik kadranlı olduğu için, şirket numarayı tespit edememiş. İşte deminden beri size bunu anlatmaya çalışıyorum. Herifler birbirlerini öldürecekleri zaman polisin işini güçleştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar!” Masanın üzerinden eğilerek, adeta böğürdü: “Fakat herif neden ‘Malone’a haber verin!’ diye bağırmış?”
Kısacık boylu avukat, omzunu kaldırdı: “Emin ol, bilmiyorum. Belki adam arkadaşlarımdan biriydi. Veya katilinin müdafaasını üzerime almamı istiyordu…”
Von Flanagan, cevap vermeyerek, hiddetle masasındaki zile bir yumruk attı. Kapı açılır açılmaz da kükredi. “Bugün o telefon haberini alan memuru yollayın!” Sonra da ateş saçan gözlerle Malone’a baktı. “Dahası var! Dahası var!”
Genç bir polis, endişeli bir tavırla içeri girdi. Von Flanagan “Bu pezevenge, ” diye gürledi, “Bana anlattıklarını tekrarla!” Sonra aklı başına gelerek telaşla Helene’e döndü: “Afedersiniz…”
– “Ben…” Genç polis tereddütle duraklayarak yutkundu. “Şey, bu bana biraz acayip geldi. Onun için rapora da geçirmedim. Neticede yanılmış olabilirim.”
Helene mırıldandı: “Psikoloji…”
Malone sakin sakin “Kes sesini” dedi. Sonra da genç memura döndü: “Ne işittiniz?”
– “Şey, bana adam ‘Beni öldürecekler’ demiş gibi geldi. Sonra… Sonra ‘Malone’a haber verin. Anne Marie …’ dedi. Hemen bu sözlerin arkasından hafif bir gürültü aksetti ve bir silah patladı.”
Odaya derin bir sessizlik çöktü. Von Flanagan genç memura döndü. “Gidebilirsin, Dugan.” Delikanlı dışarı çıkarak, kapıyı usulca kapadı. Başkomiser ise yine düşünceli bir tavırla Malone’u süzmeye başlamıştı.
– “Zaten derdim çok! Bir de seninle uğraşmayayım. Biri vurularak öldürüldü! Adamın kim olduğunu bilmiyorum! Katilin kim olduğunu bilmiyorum! Cesedin nerede olduğunu bilmiyorum! Maktulün cesedi ta Kansas City’nin postahanesinde sandıklardan birinin içinde bulunana kadar da bir şey yapamam! Onun için bana maktül hakkında bildiklerini anlat. Yoksa yemin ediyorum, seni içeri tıkacağım!”