Şu Bahsettiğimiz Ölü No:1

Frédéric Dard, bizde 60’lı, 70’li yıllardan başlayarak az çok iş yapmış yazarlardan biri. Yazarı şu alıntıyla tanıtalım:

Dard imzasıyla yazdığı öykülerinde yazar, kötümser bir felsefe içinde, kara romanın da en koyusunu kaleme alır. Kahramanları çoğu zaman yalnız, zayıf ve idaresiz kişilerdir. Çeşitli duygular arasında kararsız, şiddetli hırslarını ve topluma olan kızgınlıklarını ne kontrol etmesini, ne de tatmin etmesini bilen, kırılgan kişilerdir. Hiç beklenmedik anlarda duygusal patlamalar yaşarlar ve sert kabuklarından beklenmeyen davranışlarda bulunurlar. Onlarla, bir başka kara roman ustasının, örneğin Jim Thompson’un kahramanları arasında paralellik kurabileceğimiz gibi, bu yapıtları Georges Simenon’un ya da William Irish’in eserleriyle de karşılaştırabiliriz. Gerçek olan bir nokta, Frédéric Dard’ın kendi imzasıyla yayımlattığı yaklaşık kırk yapıtının Fransız polisiye yazınında kara roman türünün en özgün örnekleri arasında olduğudur.

(Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes  / Erol Üyepazarcı Cilt 2 Sayfa 956)

Bir vakitler Beyazıt kütüphanesinde polisiye tefrikalarını tararken Tercüman gazetesinin 1970 yılına ait İnci eklerinde Dard uyarlaması bir fotoroman görünce sevindim elbette ama çok şaşırmadım; zira yine Müşfik Kenter imzalı bir de Agatha Christie uyarlaması vardır: Fare Kapanı. Fare Kapanı’nda Agatha teyzemizin ismi geçmediği gibi, bunda da Dard’ın ismi anılmıyor. Sevda Sezer yazmış güya. Görelim bakalım, Sevda Hanım bu kara fotoroman’ı nasıl yazmış…

KG / Serdar Yenmez

* Bu hikaye ilk kez Beton Şehir isimli fanzinin 3. sayısında yayımlanmıştır.

Halka açık tuvaletlerin bana yanlış zamanda, yanlış yerde içmeye başladığımı hatırlatmaları gibi hüzünlü bir tarafları var. Bu da en iyi ihtimalle, 15.00-21.00 arası İstanbul’un otobüs durağı olan herhangi bir bölgesi demek. Beynim uyuşmuş gibiydi, ne kadardır burada olduğumu hatırlamıyordum. Pisuarın önünde dikilirken garip bir an yaşadım. Naftalinlerin dansı kesilmişti ama ben hala öylece bekliyordum. Kafamı öne eğdim ve ancak o zaman işimin bittiğini anladım. Hissizlik, kötüye işaret. Paslı aynanın karşısında kendimi tartmaya çalıştım. Küçük gözlerim Ermeni kanyağını fazla kaçırdığımı söylüyorlardı. Zonklayan başım da votkaya hiç başlamamam gerektiğinden dem vuruyordu. Birkaç saniyemi kendime çeki düzen vererek geçirdim. Tatmin edici bir iş yaptığım söylenemez ama sonunda bir bar güvenlikçisinin olması gerektiği kadar ayık göründüğüme kanaat getirdim. Kaderi zorlamak gibi kötü bir alışkanlığım yoktur. Merdivenlerden yukarı çıkarken bir resim dikkatimi çekti. Çakırkeyif bir karga “Alkolik Kuşlar Nereye Konar” diye bağırıyordu. Ne anlama geldiğini bilmiyorum ama karganın tavrı hoşuma gitti. Yokluğumda Kadıköy’ün hela sanatçıları kendilerini geliştirmişti anlaşılan.

Üst tarafta her şey yerli yerindeydi. Duraklara koşuşturan insan kalabalığı, midyeciler, gayretli çiçek satıcıları, sosisli büfeleri, beni zerre ilgilendirmeyen bir konu hakkında imza toplayan uzun saçlı gençler…

Karşı caddeye geçtim ve “Mutlu Son”a doğru yol almaya başladım. İnsanlar hayatlarını ihtimaller üzerine kuruyorlar. İyi bir iş, para, ün, hepsi küçük ihtimallerdir ama bu durum, insanların yüzyıllardır onların peşinden koşmasını engellemedi. Aynı durum bizim mekân için de geçerli. Gece hayatı olmayan mülayim biri bile ismi “Mutlu Son” olan bir gece kulübünün neon tabelasını görünce elinde olmadan aklından ihtimalleri geçirir ve içeri girer. Popüler bir mekânız anlayacağınız. Dolayısıyla kulüp önünde şimdiki gibi bir kalabalığı görünce şaşırdığım söylenemez. Kapıda Ozan dikiliyordu

”Ne haber Reis, nerdesin kaç gündür”. Ozan sağlam çocuktur ama herkese Reis ve onayladığı her şeye “her türlü” demek gibi bir huyu vardır. Bitirim ağzından anladığı bu kadar. “Dimitri uğradı mı ben yokken?”

“Aynen reis bavulları Hasan abiye bıraktı.” İçimden bir şişe daha Ermeni Kanyağı istemediğime lanet okudum. “Tamam koçum ben içeri geçiyorum sağlam dur”.

“Her türlü reis”

İçerisi kalabalıktı ve sahnenin üzerindeki kırmızı perdeler yanlara çekilmişti. Bu, bugün Nuriyeler sahne alacak demekti. Karşıya yürüyüp bardakları cilalayan Hasan abiye selam verdim. Hal hatır ettik, sonra Dimitri’nin getirdiklerini görmek için aşağı kata indim.

Dimitri benim uluslararası kargo görevlim. Bir sene önce kavgada kör olmaktan kurtardığım Rusya’ya iş yapan çok büyük bir inşaat firmasının personel şefi benden yaptığım iyiliğe karşı yapabileceği bir şey olup olmadığını sorduğunda bu dostluk şekillenmişti. Basit bir turist vizesi veya işçi vizesiyle yolculuk yaptıysanız eşya getirip götürmenin ne gıcık bir şey olduğunu biliyorsunuzdur. Sıvıların litresine bakarlar, bavulun ağırlığına bakarlar falan filan. Ama cebinizde her hafta ülkeye 50 kişi gönderip geri getiren bir firmanın vizesi varsa can sıkıntısından kurtulmuşsunuz demektir. Hele bir de Rusça biliyorsanız.

Bütün siparişlerim deri bavulların içindeydi. Viskiler, votkalar, kanyaklar, hakiki havana puroları, son model elektronik oyuncaklarım; dinleme cihazları, jammerlar, telefonlar…

Şişelerin arasından bir Ruski Standart alıp yukarı çıktım.

“Şunu benim zulaya koysana Hasan Abi. Doğan kopili isterse de sakın verme.” Başıyla onayladı. Taburelerden birine oturup kendime cömertçe bir kadeh viski doldurdum. İlk yudumu almadan önce kadehi ellerimin arasında ısıtıp yoğun kokuyu içime çektim. Burada çalışmaya başladığım ilk gün, kel ve göbekli herifin biri viski içerken birden oturduğu yerden havaya fırlayıp, bağırarak etrafa saldırmaya başlamıştı. İçkisinin içinde yakıcı bir şey olduğunu iddia ediyordu ve haklı olabilirdi çünkü yüzü kıpkırmızıydı. 5 dakika içinde kırmızılık bütün vücuduna yayıldı ve herif komaya girdi. Hastaneye zamanında yetiştirdim ama ne doktorlar ne de ben sorunun tam olarak ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemedik.

Müzikle coşan, renkli bir kalabalık vardı ama içlerinde kendilerini belli etmeye çalışan 4 kız vardı. İstediklerini de başarıyorlardı. Tek parça siyah deri kıyafetiyle bir sarışın. Saçlarını topuz yapmış mini etekli, büzük kırmız dudaklı bir kumral. Makyajlı ile makyajsız hali arasında 4 ton renk farkı olduğuna yemin edebileceğim göğüs dekolteli, komik gözlüklü başka bir kumral. Ve kuzguni saçlı esmer. Esmer pembe bir ruj sürmüştü. Tatlı bir gülüşü ve inci gibi dişleri vardı. Elinde ufak, maket gibi bir şey tutuyordu. Kızlar onun tuttuğu makete teker teker orta parmak işareti yapıp fotoğraf çekiyorlardı. Tabi ne kadar eğlendiklerini göstermek için kopardıkları yüksek volümlü kahkahalar arasında.

Birkaç dakika sonra Nuriye kıyafetiyle Doğan yanıma oturdu. Doğanla gittiğim spor salonunda tanışmıştık. Oranın antrenörü ve kısa mesafe koşuda eski balkan şampiyonuydu. Birinci olduğu şampiyonada, sadece otel ve ulaşım masrafları için 5000 dolar harcamıştı. Federasyonun birinciye layık gördüğü ödül ise 500 liraydı. Dolayısıyla küskün ayrıldı ve bir müddet sonra Nuriyeler fikriyle beni buldu.

Fikir şuydu; o ve 3 arkadaşı travesti kılığına girip danslarıyla; sevgilisinden ayrılmış, muhtemelen terk edilmiş, alış veriş merkezi kokan kızlara, kokonalara, gizli homolara kısaca doğru fiyatı veren herkese güvenli bir erotik tatmin sağlayacaklardı. Ne kadar istek aldıklarına inanamazsınız.

“Ay nerdesin sen kaç gündür şekerim?”

“Yılışıklık yapma bardağı kafana gömerim hıyar. Kim çağırdı sizi bugün”

Eliyle fantastik dörtlüyü gösterdi.

“Abaza arkadaşlarına da söyle gözüm üzerinizde, sakın yakın temasa girmeyin. Müşterilerden biri göründüğünüz kadar ibne olmadığınızı anlarsa topyekûn biteriz.”

“Tamam abi zaten biliyorsun kevaşelerin kendileri istemezse biz rahat duruyoruz”

“Kes lan. Onlar istese bile yapmayacaksınız oğlum, hadi ikile”

Birkaç dakika içinde ışıklar değişti, müzikler yükseldi. Nuriyeler şovlarına başladılar. Yapacak daha iyi bir işim olmadığından kalabalığı izlemeye başladım, özellikle fantastik dörtlüyü. İlgiye muhtaç oldukları belliydi. Masalarına göz attım, her terbiyeli burjuva kızı gibi mojitodan başka bir şey içmiyorlardı. İçkinin etkisi mi bilmem ama gecenin ilerleyen dakikalarında fotoğraf çekme işini geliştirdiler. Sahne üzerindeki rastgele birini kolundan yakalayıp esmerin elindeki şeye orta parmak işareti yaptırıyorlardı. Sonra şip şak. Bir ara onlara baktığımı fark etmiş olacaklar ki deri kıyafetli sarışın yanıma gelip benden de aynı şeyi yapmamı istedi. Ona fotojenik olmadığımı söyleyip yerine yolladım.

Zaman geçtikçe işler daha samimi bir hal almaya başladı. Nuriyeler sahneden masalara inmişti, müşterilerle dansa ediyorlardı. Her kız bir dansçıya sarılıp, kırk yıllık dostları gibi sarmaladı. Esmer hariç. O masasında oturmayı tercih ediyordu. Doğan yanına gelene kadar. Kızı kolundan tutup sahneye aldı ve dans etmeye başladılar. Kıza sarılmaya başladığını görünce tepem attı. Yanlarına gittim ve Doğan’ın havadaki ahtapot misali kolundan tutup sertçe kendime çevirdim.

“Affedersiniz Doğan Bey, hanımınız arıyor. Sizin ufaklık çok hastaymış.”

İkisi de boş gözlerle bana bakıyordu. Doğan’ın saçmalamasına izin vermeyip kolundan çekerek perdenin arkasına götürdüm.

“Ne dedim lan ben sana iki dakka önce”

“Abi valla..”

“Sus lan. Bügünlük mesayiniz bitti. İçeri gidip diğerlerine de aynını söyle. Sakın bahşiş için uzatmasınlar”

“Abi şimdi elemanlar soracak niye diye?”

“Aşı varmış dersin. Hadi Yürü”

“Abi sen bir şeye mi sinirlendin”

“La yürü la”.

Perdenin arkasından çıktığımda Esmer sahnenin ortasında beni bekliyordu.

“Yanlış numaraymış”

Yanından geçip tabureme gitmeye çalıştım ama önüme çıkıp, geçmeme izin vermedi.

“Neden diğer kızlarla dans eden birini seçmedin”

İtiraf edeyim sorunun yalınlığı beni şaşırttı. Genelde verilecek bir cevabım olmadığında susmayı tercih ederim ve bu beni birçok dertten kurtardı ama yerinden milim kıpırdamayan Esmer’in gözleri aynını yaparsam sabaha kadar orada öylece karşılık bakışacağımızı söylüyordu.

“Neden bahsettiğinizi anlamadım hanımefendi”.

Ne yaratıcı cevap, biliyorum. İkna olmasa da “Eminim öyledir” deyip masasına gitti. Bende alt kata yöneldim. Yürürken kel ve göbekli abinin viski hakkında söylediklerini düşünüyordum. Belki haklıydı çünkü benim de yüzümün şu anda kıpkırmızı olduğundan eminim.

Yukarıdakileri bilmiyorum ama benim için gece bir şişe şarap sonra bitti. Uykumda, Ozan’ın beni uyandırmaya çalıştığını hayal meyal hatırlıyorum. Eve bırakmak istiyordu ama bende derman yoktu. Ayrıca ayık kafayla bile bu saatte bizim evin soğukluğunu çekilmezdi. Boş yere soğukta yatıp hasta olmaya ne gerek var öyle değil mi? Kepengi indirip gitmelerini söyledim.

Ertesi akşam esmer, yanında İtalyan mafyası bir tip ve tıfıl bir oğlanla birlikte gene geldi. Günün büyük kısmını uyumakla geçirmiştim ve tek isteğim evime gidip kalan kısmını da aynı şekilde geçirmekti.

Gruba arkamı dönük bir şekilde taburede oturuyordum. İtalyan mafyası tipli oğlan spor giyinmişti. Borazan gibi sesi vardı ve onu kullanmaktan usanmıyordu.

“Bak aşkım, bunları sana kendini koruman için gösteriyorum biliyorsun değil mi? Ahmet hadi bir yumruk salla bana”

Zavallı herhalde kaybedeceğini bildiğinden itiraz etmedi ve isteksizce bir sağ kroşe salladı. Diğer oğlan hızlıydı. Aynı anda gardını aldığı soluyla birlikte rakibinin göğsüne düz bir sağ yumruk gönderdi. Tıfıl yere yapıştı. İçimden gülüyordum. Kız arkadaşa bir barda Wing Chun öğretmek ilginç bir şovenlik anlayışıydı. İçkisini içtikçe Ip Man iyice azıttı. Kickbox ve güreşten sonra boksta karar kıldı. Hararetle Ahmet’e kendine bütün gücüyle bir yumruk atmaya ikna etmeye çalışıyordu. Esmerin rahatsız olduğu belliydi ama sesini çıkarmıyordu. Sonunda Ahmet ikna oldu ve arkadaşının karnına yavaşça vurdu. Diğeri sanki hakarete uğramıştı. “Bütün gücün bu mu lan?” diye bağırıp tıfıla sağlam bir aparkat yerleştirdi. Tıfıl bana çarparak yere düştü. Bardağımla birlikte sabrımda bitmişti.

Yerimden kalktım ve çocuğa ilerledim. O anda beni pek amatör biri olmadığına inandıran bir hareket yaptı, beni kendine yaklaştırmamak için kolunu yukarı kaldırdı, parmağıyla işaret ederek “Sakın yanıma yaklaşma” diye kükredi. Bar kavgalarıyla ilgili öğrenmeniz gereken ilk şey önce kafanızdaki standart maço yaklaşımdan kurtulmaktır. Genellikle benim gibi “büyük çocuklar” kavga sırasında sırf tek bir yumruğun kendilerini indirmeye yetmeyeceğini göstermek için savrulan ilk vuruşu almak üzere kendilerini programlarlar. Büyük hata. Bar kavgalarında, atılan yumruğun içinde, parmakların arasında bir jilet, küçük bir bıçak ya da doğru bölgelere geldiğinde sizi imamın kayığına bindirecek başak herhangi bir şeyin olmadığını asla bilemezsiniz. İlk kural; rakibin eline bak.

Bizim maçonun eli boştu ama spor ceketinin içinde bir yerde, yumruklarından daha çok güvendiği bir şey olduğunu vücut hareketlerinden okuyabiliyordum. Yumruk atmak veya vücudunu kavramak şansım gitmişti çünkü mesafe yeterli değildi. İhtiyacım olan kesin bir darbe, debelenmek benim için risk sayılır. Masumca kolumu kaldırdım.

“Sakin olun beyefendi sizden sadece gitmenizi isteyecektim. Şiddete başvurmaya inanmam.”

O sırıtırken gövdemi hızlıca sola çevirdim, tıpkı kurulan bir zemberek gibi. Sol ayağımın içi rakibimin Solar Plexus’nu buldu. Kulağa garip geliyor ama aslında bu bir savunma vuruşudur. Korece’den Türkçeye en yakın tercümesi “Katır Tekmesi” olabilir. Taekwondo müsabakalarında dikkat etmeniz gereken ilk vuruştur. Etkisinin sebebi vücudun dönmeyle birlikte tekmenin büyük bir güç kazanması ve bilinçsizce savurduğunuzda bile yüksek bir yüzdeyle rakibin nefesini kesmeye yetmesidir. Gerisi insafınıza kalmış.

Balık gibi çırpınan çocuğun ceketine elimi attım, 14’lü bir Browning ile birlikte dışarıya çıktı. Şarjörü ve namludaki mermiyi boşaltıp silahı barın üzerine koydum. Çocuğun kollarını sabitledim ve nefes alması için uygun pozisyonda birkaç saniye beklettim. Sonunda ritmi normale döndü. Cüzdanına baktım. İsmi Ufuk Demir’di ve 22 yaşındaydı. Onu yerinden kaldırdım ve taburelerden birine oturttum. Silahı göstererek.

“Yasalara göre güvenlik görevlisi olarak 24 yaşından küçük kişilerin alkollü bir şekilde kavga çıkarmaları halinde olayı yatıştırdıktan sonra silaha el koyma zorunluluğumuz var. Sizin ve kamunun güvenliği için. 24 saat sonra müdüriyete bir polis eşliğinde uğramanız halinde silahınız size teslim edilecektir Ufuk Bey.”

Elbette anlattıklarım baştan aşağı yalandı ama bu rutin her zaman işimi görür. Silah hoşuma gitmişti, bir iki parça değişikliğiyle iz sürülemez hale getirebilirdim. Ufuk Bey’in de bir daha buraya uğramayacağından emindim. Silahı zulama yerleştirdim. Ufaklığa hastaneye gitmek isteyip istemediğini sordum. Cevabı olumsuzdu. İlgim ondan grubun geri kalanına döndüğünde artık bir grubun kalmadığını gördüm. Tıfıl Ahmet ile kuzguni esmer gitmişti. Ben de daha fazla oyalanmamaya karar verdim. Zulamdan Ruski Standartı çıkarıp bir poşete koydum. Hasan abiye patron ararsa Taksim’deki sorununu hallettiğimi söylemesini tembihledim ve bardan ayrıldım.

Durağa gitmeden önce karşı taraftaki büfelerden birine uğradım. Bir kutu kola ve küçük paketlerde satılan karabiberden aldım. Boğazımda nezle olduğuma işaret eden bir acılık vardı, üşütmenin en iyi ilacı da votka karabiberdir. Kolayı ait olduğu yer olan çöplüğe döktüm. Ben sadeliği seven biriyim. Karışımlar, kokteyller bana göre değil. İçkin güzel mi, onu en iyi içme biçimi de sade halidir. Biraz meyve suyu biraz soda biraz bilmem ne deyip maymun iştahlılık yaparsan sadenin güzelliğini kaybedersin. Şişenin kapağını açıp kutuyu sonuna kadar doldurdum. Yolluğum hazırdı.

Kısa bir süre sonra hareket ettik. Tatlı tatlı içkimi içerken bir yandan da mp3 çalarımın kulaklığımı taktım. Uzun zamandır Savaş ve Barış’ın sesli kitap versiyonunu bitirmeye çalışıyordum. Napolyon Rusya’yı işgal ederken içim geçmiş.

Taşıyabileceğinden fazla poşetler yüklenmiş bir teyzenin sesi beni uyandırdı. “Oğlum uyan, durağını kaçıracaksın”. “Yok teyze uyumuyorum ben” diye cevap verdim. Niye bilmem ne zaman uyurken yakalansam aynını söylerim. Otobüsten inince, bizim mahallenin içeri girmeden önce yabancılara karşı uyarısı sayabileceğiniz karbonmonoksiti tavan yapmış havası nefesimi kesti. Kışın, özellikle havanın biraz soğuk olduğu akşamlar soba bacalarından çıkan duman burasını Gotham City’den beter hale getiriyor. Bu bölgeye yeni yapılan pahalı siteler de bile kömür yakıyorlar. Burası gene iyi çünkü en azından kömürleri kalitelidir. Büyük çoğunluk belediyeden dağıtılan kömür bozması, siyah taşlardan yakar. Üst taraflardaki Çingenelerin durumu ise hepten berbat. Artık o gün canları ne istemişse onu yakıyorlar; lastik mdf, çuval…

Cadde boyunca yürümeye başladım. Kulaklarımda bir korna sesi çınlıyordu ama benimle ilgili olmadığından emim olduğum için dönük bakmak zahmeti bile göstermedim. Jeep sonunda dikkatimi çekti, sürücü koltuğunda kuzguni esmer vardı ve bana bağırıyordu.

“Arabaya biner misin? Seninle bir şey konuşmak istiyorum.”

Ona annemin bana tanımadığım kişilerin arabalarına binmememi tembihlediğini söyledim.

“Sana bir teklifim var. Kısa sürede yüklüce para kazanabilirsin.”

Şimdi anladığım dilden konuşmaya başlıyordu.

“Bu yolu takip et ve ilerdeki kavşakta şerit değiştir. Evim şu karşı cadde üzerindeki mavi kapılı yer”

Arabaya binmemi teklif etti. Temiz havada yürümenin bana iyi geldiğini söyleyerek reddettim. O, yol aldıktan sonra etrafı izledim. Jeep’i takip eden başka bir aracın olmadığından emin olunca karşı caddeye yürümeye koyuldum.

Bu saate bizim sokakta bir Jeep’i dışarıda bırakmak zekice bir iş sayılmaz. Demir kapıyı açıp aracı benimkinin yanına park etmesini söyledim. Garajı görünce şaşırmıştı. “Araban varsa niye otobüsle uğraşıyorsun” diye sordu.

“Motorlu şeyleri kullanmak hoşuma gitmiyor” dedim ve sözümün birkaç saniye havada asılı kalmasına izin verdim. Sonra kapıyı açtım, misafirimi içeri davet ettim. İçeri girer girmez soğuk hava dalgası yüzümüzü çarptı. Evime severim. Pek geniş değildir, altı toprak olduğundan duvarlar genelde rutubet tutar. Bu yüzden her sene önceki senenin kalkan boyasını kazımak zorunda kalırım. Ayrıca pencereler kapalı bir şekilde içeride fazla kalmak beyinde marihuana etkisi yaratır. Yalıtım sıfır olduğundan kaloriferler insanı ısıtmaz. Bütün bunları rağmen evimi severim. Bendeki hatıraları için.

Kafamla demir kütleyi işaret ettim. “Sen sobayı yak ben de sıcak bir şeyler hazırlayayım.” Zavallı kızın gözleri pörtledi. Ciddi olduğumu sanmıştı. Espri yaptığımı anlaması için gülümsedim. Kanepeyi işaret edip rahatına bakmasını söyledim. O yerleşirken bende kahve yapmak için mutfağa geçtim. Kısa bir süre sonra içinde özel kahve karışımımdan olan iki büyük fincanla birlikte esmere katıldım. İki yudum aldıktan sonra anlatmaya başladı.

İsmi Cansu’ydu, 23 yaşında ve Yeditepe Üniversite’nden geçen dönem mezun olmuştu. Teklif, eski erkek arkadaşı Burak Özdemir ile ilgili bir soruna dairdi. Anlatırken sözünü hiç kesmedim. Diksiyonu düzgündü ve hoşuma giden bir ses tonu vardı. S ve h harflerini sanki yanaklarının arasından çıkarır gibi telaffuz ediyordu, harfler sanki insanın kulağında yankılanıyordu. Sesini yükselttiği zamanlar ise cümleler boş bir mağaranın içinden eko yapar gibi derindendi.

Cansu, Burak Özdemir’le okuldaki son senesinde tanışmıştı. Anladığım kadarıyla tek ortak yönleri de gittikleri Yeditepe Üniversitesi’ymiş. Kız gezmeyi, eğlenmeyi seven biriydi. Çocuk ise münazara gruplarının gözdesi, politik yönü olan sol görüşlü birisiymiş. Elbette bu onları durdurmamış. Kızın gece hayatı Burak’la birlikteliklerinde aynen devam etmiş. Tabi bir farkla, hesabı ödeyen taraf bundan sonra hep Burak olmuş. Kızın ısrarlarına rağmen elini cebine attırmamış ve bir dönem sonra hediyeler gelmeye başlamış. Elbiseler, ayakkabılar, çantalar derken Burak 3 hafta önce elinde tek taş bir yüzükle çıka gelmiş. Cansu’nun söylediğine göre paranın kaynağına sormak ancak o zaman aklına gelmiş. Cansu’dan yüzüğü göstermesini istedim. Kenarlarında işleme olan zarif bir yüzüktü, inceledikten sonra geri uzattım. Kız çok ısrar etmiş ama Burak değirmenin suyu hakkında bilgi vermemiş. Sadece Cansu’nun mutlu olmasına istiyormuş, gerisi önemli değil.

Sorun şu ki, üyesi olduğu silahlı devrime inanan solcu arkadaşları kasalarının boşaltıldığını anladıklarında ilişkilerine bu kadar romantikçe yaklaşmamış.

Yüzüğü aldıktan sonra Cansu, Burak Özdemir’den 2 hafta boyunca haber alamamış. Telefonlarına cevap veren yokmuş, çocuğun yaşadığı daireye ise uğrayan yokmuş. Süre uzayınca kız, oğlanın kendine yeni bir sevgili bulduğuna inanmış. Bu sabah telefonuna gelen mesaja kadar. Mesaja göz attım. Uygun yerlerine sol jargon yerleştirilmiş temelde bir fidye isteğiydi. Oğlanın çaldığı miktar olarak 30 bin lira hesaplamışlardı ve bu gece saat 2’ye kadar paranın iadesi olmazsa yoldaşlarına ihanetinin karşılığını en ağır şekilde verdikten sonra kız için geleceklerdi. Ona parayı nasıl bu kadar hızlı bulduğunu sordum.

“Haftaya master yapmak için İngiltere’ye uçacağım. Babam masraflarım için vadesiz bir hesap açmıştı”

Bir süre hiçbir şey sormadan kahvemi içtim. Kızın anlattıklarını düşünüyordum.

“Bardaki kareteci çocuğun bu işle ilgisi var mı?

“Hayır. Ufuk benim eski arkadaşlarımdan biri. Sen kaburgalarını kırmadan önce parayı teslim etmesini ondan rica edecektim. Kendim gitmeye korkuyorum çünkü benim de bir rehine olmayacağımın garantisi yok. Ama sayenden fırsatım olmadı. Bardan çıktıktan sonra seni takip ettim, artık senden başka bu işi yapabilecek bir tanıdığım yok. Arabadaki çantada 35 bin lira var. İşi yaparsan 5 bin lirası senin olacak.”

“Matematiğim pekiyi değildir ama yanlış hatırlamıyorsam 35, 5 den büyük bir rakam”.

Sesi ciddiydi.

“Teklifi kabul edeceğinden ve paranın sadece senin olan kısmını alacağından eminim. Ben balık burcuyum, önsezilerim kuvvetlidir”

Şaka yaptığını sanıyorsunuz değil mi? Keşke öyle olsa. Önsezilerine kibarlığından dolayı teşekkür edip yıldızları karşıma almak istemediğimden işi kabul ettim.

Fincanlar boşalınca ikinciyi isteyip istemediğini sordum. Reddetti. Ben bardağımı doldururken o da arabadan para dolu spor tipi zarif Chanel çantasını getirip masanın üzerine koydu.

“Son bir eksiğimiz kaldı. Bana erkek arkadaşının resmi lazım”

Çantasını karıştırmaya başladı. Elini attığı yerden resimler dışında hemen her şey çıktı.

“Güzellik yarışması için değil, tipini bilsem yeter. Telefonunda falan yok mu?”

Kayıtlı tüm resimlerini sildiğini söyledi. Biraz daha karıştırdıktan sonra birkaç resim buldu ama bana uzatmakta tereddüt ediyordu. Elinden çekip aldım. Değişik mekanlar da çekilmiş 5 poz vardı. Oğlan kara kuru, soluk bakışlı, ince biriydi. Yan yana durdukları bir fotoğrafta kızdan 3-4 santim kısa olduğu belli oluyordu. Bu da onu 1.75 veya 74 yapıyor. Çıkık elmacık kemikleri vardı ve bütün fotoğraflarda traşlıydı. Gördüklerim teşhis için bana yeterliydi fakat resimlerin üzerindeki garip yazı dikkatimi çekti. Oğlanın olduğu her karede kafasına kırmızı kalemle bir çember çizilmiş, içini de “KG” yazılmıştı. Kızın huzursuzluğunun sebebi bu yazılardı.

“KG’nin anlamı nedir Cansu”

“Seni ilgilendirmez. Konuyla ilgisi yok”

“Cansu beni iyi dinle. Bu tür durumlarda bilgi saklamanın sonu ölümcül olabilir. Bilmem gereken bir şey varsa hemen söyle.”

Hafifçe güldü.

“Hayır merak etme hiç alakası yok”

Ona inandım ve üstelememeye karar verdim. Artık konuşulacak bir şey kalmamıştı. Bana şans diledi, teslimat bittikten hemen sonra kendisini aramamı çokça tekrarladı ve sonra onu yolcu ettim.

Esmer gittikten sonra ilk işim çantayı kontrol etmek oldu. Para tamamdı, 35 bin Türk Lirası. İçimden kahkahalarla gülmek geliyordu. Bazen kadınların aklının nerede olduğunu merak ediyorum. Paraları çantadan çıkardım ve kasama yerleştirdim. Saatime göz attım, 12’yi gösteriyordu. Teslimat adresi “Mustafa Kemal Mahallesi 3001 cad. Emekçiler Platformu” diye bildirilmişti. Dernek binası gibi bir şeydi herhalde. Yolculuk en fazla 40 dakikamı alırdı. Bu hoşuma gitti, sıkışıklığa gelmek bana göre değil. Hazırlıklarımı tamamlamam için 1 saat rahatça yeterliydi.

1.45’de randevu binamızın önündeydim. 3 katlı bir binaydı; ilk ve aşağı katta düğün salonu, ikinci katta bir türkü evi, son katta da “Emekçiler Platformu” bürosu vardı. Tabelaları parçalanmıştı, izbe bir görüntü veriyordu. Merdivenlerden çıkarken katlardan ses çıkmaması dikkatimi çekti. Kapının önünde gorilin biri dikiliyordu. Beklediği kişi ben değildim bu yüzden eliyle beni durdurdu

“Sen kimsin?”

Ona Cansu hanımın şöförü olduğumu söyledim.

“Size bırakmam gereken bir çanta olduğu söylendi” Ne yapması gerektiği konusunda en ufak bir fikri olmadığından akıl almak için odanın içine girdi.

“Bekle burada.” Bu şartlar altında ancak bir salak beni içeri almadan geri gönderebilirdi çünkü paranın yanımda olduğunu belli etmiştim ayrıca yer ve sayı üstünlüğü onlardaydı. Birkaç saniye sonra goril dışarı çıktı.

“Üzerinde silah var mı?”

Cevap vermek yerine montumun fermuarını aşağı indirip saklayacak bir şeyim olmadığını gösterdim. Goril her ihtimale karşı beceriksizce ceplerimi kontrol etti sonra benimle birlikte odaya girdi. Gorille birlikte üç kişiydiler. İçeri girdikten sonra “Selamünaleyküm yoldaşlar” deyip rahat bir tavırla boşta duran tek sandalyeye kuruldum. İçten selamıma nasıl tepki verdiklerini pek anlayamadım çünkü hepsinin yüzü saç ve sakal kaplıydı. İçimden bunlar çorba içerken amma eğleniyordur diye geçirdim. Duvarlardaki propaganda posterlerini ve etrafa saçılmış kitapları saymazsak burası herhangi bir devlet dairesindeki müdüriyet odası dekorundaydı. Masanın arkasında grubun lideri olduğunu tahmin ettiğim puşi takmış cılız biri vardı. Burak onun yanındaydı, gözleri bir mendille kapatılmış ve diz çökmüş vaziyetteydi. Tam karşımdaki keçisakallı sanki özel mülkiyeti ben keşfetmişim gibi hınçla beni kesiyordu. Bakışlarına karşılık verince dayanamadı.“Bize ait olanı getirdin mi işbirlikçi?” diye kükredi. Ellerimi zararsızca havaya kaldırdım.” Bana kızmanıza gerek yok yoldaş ben sadece kargo görevlisiyim”

Diğeri söze girdi. “Buraya gelmeden önce patronun sana ne söyledi”. Konuşurken masanın arkasındaki ayaklarını istemsizce sağa sola sallıyordu. Gözü kara bir örgütün lideri için garip bir hareket. Elimdeki çantayı gösterdim. “Bunu size getirmemi ve Burak Bey’i evine bırakmamı” Aptalca gülümsedim “Onun nesi var, şekeri mi düştü?” Gülümsememe karşılık verdi. “Efendin sayesinde en azından nefes almaya devam edecek”. İncinmiştim. “Efendi mi? Beni hiç tanımıyorsun devrimci dostum” dedim. Posterleri gösterdim. “Gençliğimde bu ağbilerin hepsinin hayranıydım. Sonra hayat kavgası evlilik falan derken özümüzü unuttuk tabi” Kafasının üzerindeki resme işaret ettim. “Mesela şu Lenin yoldaş değil mi? En çok onu severdim” Cılız şaşırmıştı. “Evet, emekçi dostum. O ezilen sınıfların kurtuluş diyalektiğini teorize eden büyük Lenin……” Konuşmasına hiç nefes almadan 2-3 dakika daha devam etti ama ben beklediğim cevabı almıştım bile.

Monolog bitince karşımdaki çantaya almak izin masaya uzandı, engel olmadım. “Fermuar biraz sıkışmış, sağlam çek yoldaş.” Bundan sonra olanlar birkaç saniye de olup bitti. Keçi sakallı çantayı açtığında fermuarın arasına votka ile bolca yapışmasını sağladığım barut parçacıkları alev aldı ve çakmak gazıyla dolu balonu patlattı. Elbette ölümcül bir şey değildi. Gelmeden önce evde hazırladığım basit bir düzenek. Çıkan ateş, zaman makinesi etkisi yapmıştı. Oyun arkadaşlarım ateşi keşfeden Homo Erectus’lar gibi büyülenmiş halde oldukları yere çivilenmişti. Yüzünde yanık izi arayan keçi sakallıyı bir kenara bıraktım. Koltuğundan bile kalkmayı aklına getirmeyin sıskayı boynuna doladığı puşisinden tutup kendime çektim.

“Bir dahaki sefere örgütçülük oynamak istersen boş sözler yerine Troçki ile Lenin’i birbirine karıştırmamayı öğren yoldaş”

Kafasını yıldırım hızıyla masaya vurup kaldırdım. Sonra aynısını bir daha yaptım. Pelteye dönmüş yüzü yeterince zararsız görünüyordu. Öylece bıraktım. Keçi sakallı arkam dönükken bir yumruk salladı ve ensemden tutturdu. Geriye hızlıca dönüp ikinci şansı vermedim. Göğsüne ön tekmeyi yerleştirince rastgele saldırısı kesildi. Yumruğun nasıl atılacağını göstermek için tüm gücümle çenesine bir vuruş yaptım fakat hesapladığımdan daha aşağıya vurdum. Buna rağmen keçi sakallı havaya fırladı. Artık hayatına, çeşitli yerlerinden kırık bir çene ve 3 eksik dişle devam edecekti. İçerdeki şenliği, gözcü goril ancak şimdi fark etmişti. Arkadaşlarının haline baktı. Buna rağmen geri çekilmek yerine üzerime yürümeyi tercih etti. Takdirimi kazanmıştı. Onunla yakın dövüşe girmeye niyetim yoktu. Gardımı olabildiğince kaldırıp suratına yumruk sallayacak izlenimi verdim. Hemen karşılık vererek kafasını kapattı. Artık rahatça favori vuruşumu yapabilirdim. Şimdi durup, kafanızda yumruk atarken ki halinizi canlandırmaya çalışın. Ah, elbette kimse kendini öyle bir durumda bulmak istemez. Hepimiz iyi niyetli, sevecen, karıncayı bile incitmeyen pamuk kalpli kişileriz ve bu türlü şeyler asla bizi bulmaz. Sadece farz edin. Sağ, sol fark etmez. Herhangi bir kolunuzla attığınız yumruğun rakibe değdiği yer, aynı zamanda sizin gücünüzün de bittiği yerdir. Güç orada sıfırlanmıştır, gücün zirve yaptığı asıl nokta arada bir yerdedir. Dolayısıyla yumruğunuzda tam gücün olması için beden pozisyonunuzu ona göre ayarlamalısınız. Bu vuruşu bana kel bir Hollandalı öğretmişti ve ismine “karaciğer patlaması” diyordu. Bedenimi hafifçe eğdim ve sol yumruğumu gorilin sağ kaburga altına yani karaciğerin olduğu bölgeye aşağıdan yukarı bir kavisle gönderdim. Püf noktası şurada; yumruk gövdeye değince kolunuzu bir matkap gibi içeriğe sokmanız gerekiyor. Kafanızda yumruğun rakibe değip onun bedenin arkasından çıktığını farz etmelisiniz. Tıpkı odunları yaran bir oduncunun baltasını sallaması gibi. Oduncu baltayı ağacın üstüne vurup çekmez, sonuna kadar gider. Goril vuruşu aldı ve çığlık bile atamadan yere indi. Acıdan yüzü öyle bir hale gelmişti ki neredeyse ona acıyacaktım. Fakat ne yazık ki önce başladığım işi bitirmem lazımdı. Cebimden koli bandını çıkarıp ellerini ve kollarını sardım. Elimdeki, kırtasiyelerde satılan şeylerden değildi. Bunu özel olarak Rusya’dan getirtmiştim. Demir tüccarlarının kullandığı bir şey, birkaç katla yaklaşık bir ton ağırlığı bir arada tutabiliyor. Burak’ın yanına gidip gözlerini kapatan mendili çıkardım. Diğerlerinin halini görünce bana Azrailli gibi bakmaya başladı. Kafasını sağa sola sallayıp onu çözmemi istiyordu. Fazla debelenmesine gönlüm razı olmadı. Salladığı kafasını yakalayıp kollarımın arasına aldım ve şahdamarına bastırmaya başladım. Biraz sonra bilincini kaybetmiş şekilde olduğu yere yığıldı.

Kendine geldiğinde ıslaktı ve sandalyeye bu sefer gerçekten bağlıydı. Ağzımda yakmadığım puromla, dişlerimin arasından Clint Easwood gibi konuşmaya başladım.

“Seninle şimdi bir durum çözümlemesi yapacağız Burak yoldaş. Fakat ben mizacım gereği yalanı ve fazla konuşmayı sevmem. Ben net sorular soracağım sen de net cevaplar vereceksin anlaştık mı?”

Başıyla evetledi.

“Peki ilk soru. Çevreci misin? Göz kapaklarını hızlıca aşağı yukarı indirdi. Soruyu anlamadığından gevelemeye başladı. Fırsat vermedim. Topuğum kenarıyla ayak başparmağını ezmeye başladım. Çığlık atarak “Evet. Çevreceyim. Çevreciyim” diye cevap verdi. Ayağımı kaldırdım.

“Çok güzel. Ortak bir yönümüz var demek ki. Bende çevreciyimdir, hatta hayatım boyunca araba bile kullanmadım. Her zaman toplu taşıma araçlarını tercih ederim. Benzin, mazot bunlar gezegenin ciğerlerini çürüttü. İnsanlar neden diesel yerine bunları kullanıyor anlamıyorum. Biliyorsun değil mi, diesel dünyanın en çevreci yakıtı.

Başını iki yana salladı. “Bilmiyorum, öyle miymiş?”

“Ama bilmelisin yoldaş hatta şu anda bu bilgiye dünya üzerinde en muhtaç kişi sensin çünkü sen mışıl mışıl uyurken ben seni baştan aşağıya onunla yıkadım.”

Artık paniği önlenemezdi. Bağırıp çağırıp küfür ediyordu.

“Peki yoldaş başka bir soru. Bu yakıtın neden çevreci olduğunu biliyor musun? Bunu da bilmiyorsundur sen. Yerine ben cevap vereyim. Çünkü çok yavaş yanar. Diyelim ki bu güzel Havana puromu yakarken kazayla üstündeki yakıt alev aldı. Ateş o kadar uzun süre yanar ki, değil etlerin kemiklerinden ayrılması, kemiklerin kül olana kadar yanmaya devam edersin. Birbirimizi anlıyor muyuz yoldaş? Güzel, şimdi sana asıl sorumu soruyorum. Yalan söylersen veya anlattıklarından tatmin olmazsam seni küle çeviririm. Soru şu, tezgahı kim kurdu.“

10 dakika konuştu ama temelde bana bilmediğim tek kelime anlatmadı. Anlatacak bir şeyi kalmadığında ise onu çözdüm. Çocuk, Cansu’nun kaprislerine tam olarak ne zaman artık katlanamayacağını kendine söylemeye başladığını hatırlamıyordu ama bu noktaya geldiğinde eminim “sol örgüt mensubu aşık Yeditepeli” tiyatrosunu da çoktan kurmuştu. Öyle ya, ne de olsa bunun gibi kızlar için her şey müstahaktı. Onlar için 30 bin nedir ki? Birkaç aylık cep harçlığı.

Romeo’ya buradan çıktıktan sonra dairesine gitmesini ve Cansu’yu arayarak iyi olduğunu bildirmesini tembihledim. Burada olan hiçbir şeyden bahsetmeyecekti.

“Ben geldiğimde sizin örgüt zaten senin bağışlanma kararını almıştı. Ona böyle diyeceksin anladın mı? Ne eksik ne fazla. İyi olduğunu ona gösterdikten sonra dairenden taşınacaksın ve bir daha kızın çevresinde asla görünmeyeceksin. Eğer bu söylediklerimin dışında bir şey yaparsan daha yaratıcı fikirlerle seni bulurum ve bağışlamam. Ok?”

Konuşmamı bitirdiğimde 2 saattir ağzımda beni bekleyen nazlı puromu yaktım. Burak benden 5 metre öteye kaçtı.

“Aman abi dikkat et.”

Dumanı yavaşça içime çektim ve orada bıraktım.

“Merak etme üzerindeki benzin değil. Sana daha çok yakışan bir şey.”

Vücudunu koklamaya başladı. Cevabı ben vermeden bulmuştu.

“Sidik”

Buzhaneme geldiğimde ölü gibiydim. Hareket edecek halim yoktu ve boğazımın sızlamasının yanında burnum da akmaya başlamıştı. Bir avuç karabiberi dişlerimin arasına alıp Ruski Standart’tan yudumlamaya başladım. Şişe bittiğinde sızmışım.

Uyanmaya çalışırken biri kapımı kırmaya çalışıyordu. Veya kapıyı vurma huyu biraz radikaldi. Yerimden doğruldum, karşıdaki duvar saatime baktım. Öğleden sonra 4 olmuştu. Vücudumu kütürdeterek kapıya bakmaya gittim. Her yerim tutulmuştu ayrıca burnumu hissetmiyordum. “Beklettim mi?”

Cansu beni iterek içeri girdi.

“2 saattir kapına vuruyorum. Karşı apartmandaki komşuların vurmaya devam et, kesin uyuyordur demese bırakıp gidecektim.”

“Uyuyakalmışım” dedim sanki gerek varmış gibi. Cansu söylenmeye devam ediyordu. Ağzım berbattı. Banyoya gidip bir parça diş macunu çiğnedim. Buzdolabını açıp içeri baktım. Görülecek fazla bir şey yoktu. Kazayla içine bir karınca düşse zavallı açlıktan geberirdi. Kahve içip içmeyeceğini sormak için içeri geçtim.

“Umarım öğlen yemeğini yemişsindir.”

Soruma cevap vermedi. Gözleri tekrar sorgu yargıcı moduna girmiş, üzerimde kitlenmişti.

“Dün gece niye aramadın?”

Sırıttım.

“Merak edecek bir şey olmadı. Ben binaya gittiğim de sorun zaten çözümlenmişti. Burak’la konuşmadın mı?”

Başıyla evetledi. Parasını sakladığım yerden çıkarıp önüne koydum.

“Dediğim gibi bana yapacak bir şey düşmedi bu yüzden kendi payımı da almayacağım. Bu sefer ki şirketten olsun.”

Karşısına oturdum. Charles Bronson’dan sonraki en ifadesiz yüz ifadesi karşımdaydı.

“Ne oldu Cansu yüzümde garip bir şey mi var?

“Sadece yüzünde değil. Her şeyinde bir gariplik var senin. Dün gece Burak beni aradı. Histerik bir şekilde her şeyin kendi planladığı bir oyun olduğunu anlattı. Ağlayıp zırlamasından ne dediği pek anlaşılmıyordu tabi ama özeti güzel geçti. Ona inanmadım tabi. Dairesine gittim. Beni kapıdan içeri almaya korktu. Öyle yaparsa, sen gidip bağırsaklarını deşermişsin. Ona ve arkadaşlarına işkence yaptığını anlattı. Seni görürsem kendi isteğimle onu görmeye gittiğimi mutlaka söylemem için yalvardı. Yanlış anlamanı istemiyormuş. Kapısından ayrılırken bile, senin dediğin gibi ortalıktan yakın zamanda kaybolacağını beni inandırmaya çalışıyordu”

Geri zekâlı çocuk. İnsanlar böyle işte. Siz onlara hatalarını telafi etmek için bir şans verirsiniz onlar da sizi yaptığınıza pişman etmek için ellerini ardına koymazlar.

“Hikayeyi öğrenmişsin işte. Benden öğrenmek istediğin ne?”

“Neden gelip bana işin doğrusunu anlatmadım. Niye onu kahraman gibi göstermek yerine bana gerçek yüzünü göstermedin?

“Öyle yapsaydım bana inanır mıydın?”

Duraksadı. Sorumun basit bir cevabı olmadığını anlamıştı.

“Hiç sanmıyorum” diye devam ettim. “Kaç aydır bu çocukla berabersin Cansu, 4 mü 5 mi? Bu süre içinde hiç aklına sevgilinin çevresini tanımak geldi mi? Ailesiyle ilişkisini biliyor musun? En çok hangi yemeği sevdiğini, yüksekten korkup korkmadığını, hayatta başarmak için hedefinin olup olmadığını…. Bunları öğrenmek hiç aklına geldi mi?. Gelmediğine eminim çünkü sen etten kemikten birine değil bir ilizyona aşık olmuşsun. İnanması ne kadar basit. Fakir ve idealist delikanlı sevgilisi için dünyayı karşına alıyor. O ölüm tehlikesi geçirirken sevgilisi terk edildiğini sanıp her mantıklı genç kızın yapacağını yapıyor, kendini eğlenmeye, gece alemlerine bırakıyor. Gerçeği öğrendiğinde ise hemen pişman olup biricik sevgilisini kurtarmak için parasını gözden çıkarmaya razı oluyor. Hesabında toplam ne kadar var Cansu? İddaya girerim senden istedikleri miktara çok yakın bir rakamdır ama bu bile seni şüphelendirmemiş.

Cebimden puromu çıkarırken elimde olmadan kahkahalarla gülüyordum. “Yeditepe mezunu bir solcu ha? Kulağıma sana hediye ettiği yüzükten bile sahte geliyor”

Esmer ne diyeceğini bilemiyordu. Kızgın olduğu belliydi ama bana mı kendine mi orasını kestiremiyordum.

“Yüzüğün sahte olduğunu ne zaman anladın”

“Elime alır almaz. Ama bu bir şeyi kanıtlamazdı.”

Gözleri dolmuştu ve bu bana gösterdiğimden çok acı veriyordu. Ne yazık ki yapabileceğim bir şey yoktu. Kinle “Nasıl kanıtlamazmış? Niye en başında anlatmadın bunları bana. Acı çektiğimi görmek sana zevk mi verdi? Ne biçim adamsın böyle, duyguların yok mu senin, hayatında kimseye aşık olmadın mı?”

İnsanların yaptıkları her hatayı aşka bağlamaları beni öldürüyor. Ve kolayca ağızlarına almaları.

“Sen hiç hayatında, sırf verdiği zevk için Rus ruleti oynamayı istedin mi Cansu?” Başını iki yana salladı.

“Ben de. İşte cevabın”

“İnsan sevdiği, hoşlandığı birinden ne zaman korkmaya başlamalı biliyor musun?” diye puromu yakarken sordum.

“Deliler gibi düşündüğü halde en ufak bir kusurunu bulamıyorsa. Çünkü aslında onun hakkında hiçbir şey bilmiyordur. Gördüğü sadece kendisidir. Birinden hoşlanıyor musun? İlk yapman gereken şey onun kimseye söylemediği en kötü huyunu, en gizli sırrını öğrenmektir. Ancak o zaman birini gerçekten sevmeye başlayabilirsin. Artık büyüyüp, masallara inanmayı bırakma vaktin geldi Cansu”

Birkaç saniye düşündü ve sadelikle “Ee, senin en gizli sırrın nedir?” diye sordu. En ciddi pozumu takındım ve “vejeteryanım” dedim.

Gülümsemesi kahkahaya dönüştü. İşte ancak o zaman, keşke onu başka şartlarda tanısaydım diye içimden geçirmeye başladım.

“Birkaç gün sonra Londra’ya uçacağım. Bana sormak istediğin bir şey var mı?”

Aklımı kurcalayan bir şey vardı.

“Aslında bir şey var. Kg’nin anlamı nedir?” Artık gözleri daha sıcak bakıyordu.

Cansu gülümsemesini kesmedi ve anlatmaya başladı.

-BİTTİ-

Serdar Yenmez
05.02.2011


Pire Necmi Çini Tüccarını Nasıl Soydu? / Ra. Ca.

Talebe Kitaphanesi, 1930

Daha sabahtı. Namlı polis hafiyesi Mehmet Ali bey yatağının içinde sabah gazetelerini okumakla meşguldü. Bir aralık gözüne şöyle bir ilan ilişti: “Meşhur bir Tokyolu Çinici şehrimize geldi. Burada birkaç ay kalacak ve dünyanın hiçbir tarafında emsali olmayan çinilerini muhterem müşterilerine arzedecektir. Güzel san’atlar takdir edenler, meşhur Çinici Ça-tu-kig’ın Selâm apartımanındaki dairesini ziyaret ediniz!”

Kurnaz polis memuru kendi kendine söylendi.

– E… Mehmet Ali, sana gene iş çıktı. Pire Necmi bu ilânı okuyunca boş durmayacaktır. Onun için Ça-tu-kig efendinin meselsiz çinilerini muhafaza etmek te sana düşüyor!

Bu aralık sokak kapısının çalındığını duydu. Biraz sonra da annesi Mehmet Ali’nin odasına gelerek;

– Yavrum, dedi, fakir bir kızcağız geldi, ille Mehmet Ali beyi göreceğim diyor.

– İyi ya gelsin!

Ve derhal yatağından atlayarak kendisine biraz çeki düzen verdi. İhtiyar annesinin sesi duyuluyordu:

– Gel yavrum.. gel!

Odaya onsekiz, ondokuz yaşlarında yorgun çehreli güzel bir kız girdi. Kıyafetinden bir birahane veya bar garsonu lduğu anlaşılıyordu.

– Affedersiniz efendim, diye söze başladı. Pek mühim bir mesele için sizi görmeye geldim!

– Nasıl mesele bakayım?

– Pire Necmi’ye dair!

– Pire Necmi’ye mi?

– Evet!

Genç hafiye sevincinden az daha kızı kucaklayacaktı. Demek artık gene bu kurnaz, bu ele avuca sığmaz meşhur hırsızla, kadın ve para düşmanı ile karşılaşacaktı. Çok zamandır ortadan namı nişanı kesilen, yeni bir vak’ası görülmeyen bu güzel haydut demek tekrar domuzluğuna başlıyordu ha! Mehmet Ali kızı oturttu:

– Anlat bakalım söyle kızım, çabuk anlat!

– Efendim sizin işinize yarayacak birçok şeyler söyleyeceğim, fakat söz verir misiniz!

Mehmet Ali kaşlarını çattı, durdu.

– Peki, dedi, söz veriyorum!

– O halde size en ziyade lüzumlu olan tarafını anlatayım. İstanbula bir çinici gelmiş.

– Evet, adı da Ça-tu-kig!

– Her ne ise, ben bunu bilmiyordum. Pire Necmi bu adamın çinilerini soymağa karar vermiş.

– Sen ne biliyorsun?

– Onun adamlarından birinden duydum.

– Kim bu?

– Onu söylemeyeceğim.

Serhafiye düşündü.

– Peki bunu bana niçin söylemek istedin? Pire Necmi’nin bir çiniciyi soyacağını?

– Onun yakalanmasını istiyorum da ondan!

– Niye?

– Başkalarını da baştan çıkarıp, namuslu adamları hırsız yapıyor!

– Demek sen de en sevdiğin delikanlının bu herifin elinden kurtulması için geldin bana bu işi haber verdin öyle mi?

– Aaa… Siz Sıtkı’nın onunla beraber olduğunu nereden biliyorsunuz?

– Her ne ise teşekkür ederim kızım. Peki ama ne zaman yapacakmış bu soygunu?

– Onu bilmiyorum!

Mehmet Ali bey müdüriyete geldiği zaman kendisini bekleyen yüzlerce iş vardı. Lâkin o doğruca polis müdürünün odasına gitti.

– Ne haber Mehmet Ali bey, pek telâşlısın?

– Evet, artık Pire Necmi’den kurtulmamızın zamanı geldi de ondan!

– Nasıl?

– İstanbul’a meşhur bir Çinici geldi. Pire Necmi’nin bu adamı soyacağını haber aldım!

– Peki şimdi?

– Şimdi mükemmel bir tertip alıp bu domuzu kafese tıkmak istiyorum.

– Nasıl tertibat almaya karar verdiniz?

– Niyetim şu: Derhal Ça-tu-kig’in yanına gidip, meseleyi olduğu gibi kendisine anlatmak ve kıyafet değiştirerek çiniciye çırak olmak.

– Haydi bakalım Mehmet Ali Bey, Allah muvaffakiyet versin. Zaten o domuzu sizden başka kimse yakalayamaz. Kaç kere hapse tıktınız, kaç kere bileklerine kelepçeyi vurdunuz ama kâfir herif gene sıvışmanın kolayını buldu.

– Allahaısmarladık efendim. Size Pire Necmi’yi beraberimde getireceğim.

Ça-tu-kig’in salonuna girdiği zaman içinde oldukça kuvvetli bir heyecan vardı. Kendini karşılayan hizmetkara efendi ile hususi görüşeceğini haber verdi. Biraz sonra meşhur ve zengin Çinici ile karşılaşıyordu. Kirli bir sarılıkla buruşmuş yüzünde hiçbir işmizaz seçilmeyen Ça-tu-kig mükemmel Fransızca konuşuyordu. Mehmet Ali bey derhal meseleyi anlattı. Zengin çinicinin badem gözleri korkudan kıpırdamaya başladı.

– Ne diyorsunuz. Şimdi milyarlar değerinde olan çinilerim tehlikede mi?

– Maatteessüf öyle. Lâkin hiçbir telaş etmeyiniz. Ben şimdi derhal kıyafetimi değiştirip bir çinli uşak halini alacağım. Sonra sükunetle Pire Necmi’nin gelmesini bekleyeceğiz. Onun kelepçelenmesini siz bana bırakınız.

Mehmet Ali beraberinde getirdiği bavul ile odalardan birine girdi. Ça-tu-kig’den de bir takım elbise almıştı. Bir saat sonra onun odadan çıktığını gören çini tüccarı hayretler içinde kaldı. Karşısındaki adam kendisi gibi sarı yüzlü, badem gözlü bir çinli idi. Hele tepesinden aşağı sarkan uzun saçları görülmeğe seza idi.

Başhafiye boynuna kadar geçirdiği incecik deriden bir maske ile bu hale gelmişti. Hele arkasına giydiği o acayip elbiseler herkesi şaşırtacak kadar onu değiştirmişti.

Ça-tu-kig polis memurunun bu muvaffakiyetine hayran kalmıştı. Başhafiyenin koluna girerek nefis çinilerini teşhir ettiği küçük salona yürüdü. Hem çinilerini gösteriyor, hem de kıymettar çinileri hakkında malumat veriyordu.

– Şu ufak vazo Japon hükümdarlarından Tatinti’ye aittir, yüzbin lira ediyor. Şu ibrik bizde yapılan ilk çinilerdendir. Vaktiyle Hint mihracelerinden birinin koleksiyonundan çalındı. Tam bir milyon değerinde. Bu fincanlar pek kıymetli şeyler değildir ama pek zarif oldukları ve eşine pek az yerlerde rastlandığı için epeyce eder. Gelelim şu nalınlara. Bunlar da diğerleri gibi çamurdan yapılmış, sonra üzeri çinilenmiştir. Şang-haylı bir güzel kadın bu nalınları tam yirmi üç sene kullandığı halde hiçbir tarafına birşey olmamıştır. Renklerine bakınız, resimlerine dikkat ediniz. Pek eski bir numune olduğu halde çok mükemmel bir san’at eseridir. Bir Amerikalı milyoner buna tam onsekiz milyar verdi. Daha zengin bir müşteri bulacağımdan emin olduğum için satmadım.

Ça-tu-kig daha birçok şeyler gösterdi. Mehmet Ali soluk renkli biçimsiz vazoların, fincanların ve tabakların bu kadar değerli şeyler olduğunu duydukça hayretten hayrete düşüyordu. Onun hoşuna giden yalnız Şang-haylı kadının nalınları olmuştu. Bunlar hakikaten pek zarif şeylerdi, ama pek ince, pek naziktiler. Yirmi üç sene hamamda kullanılmış olmasına akıl sır eremezdi. Evet güzeldi, ama bu bir çift toprak nalına 18 milyon dolar vermek için insan haylı akıllı olmak lazımdı!..

-2-

O gün Pire Necmi’nin keyfi pek yerinde idi. Sağ eli makamında olan muavini Cemil’le oturmuş konuşuyorlardı.

– Eee, Cemil? Bizim Kadıköylüler ne alemde?

– Keyifleri tamam. Dün gece tam sekiz ev soymuşlar. Gidip işimize yarayacakları aldım. Artanı onlara bol bol yetti.

– Bir numaralı işe dair yeni bir havadis yok mu?

– Yok!..

– Ee, ama sen ne halt etmeğe başladın Cemil, İstanbul’da kadın kalmadı mı?

– Kadın çok usta ama, senin hoşuna gidecek gibisi yok. Garden’e bir Macar güzeli gelecektir. Tuna mı darmış, yollar mı bozulmuş, bir halt olmuş işte, karı gelmedi. Niyetim onu Garden’e düşmeden bizim ocağa düşürmekti ama…

– Peki, bu işi ihmal etme. Gelelim asıl meseleye. Bugün çinileri çalacağız. Bir haftadır Mehmet Ali beni bekleyip duruyor.

– İyi ama usta, sen bu adamı soyacağını niye Mehmet Ali’ye haber verdin? Onun haberi olmadan Çinli’yi soysaydık daha âlâ değil miydi?

Kurnaz hırsız güldü:

– Sen hâlâ onun ne adem olduğunu anlamamışsın be… Mehmet Ali nasılsa benim bu anaforu kaçırmayacağımı tahmin edecek, ve bana tuzak hazırlayacaktı. O zaman tehlikenin nerede olduğunu bilemezdim. Halbuki ben Hatice’yi ona yolladım; akıllı kız rolünü güzel oynadı. Mehmet Ali de onun masum haline inandı. Bu suretle nasıl hazırlık yaptığını ve tertibat aldığını tamamile öğrendik. Benim son usüllerimden biri de budur işte. Hırsızlığı daha yapmadan polise haber verip, onların hazırlığını gördükten sonra münasip taraftan işe başlayıp, münasip tarafında bitirmek.

Cemil bu harikulade adamın karşısında şaşırıyordu. Kendisi de cin fikirli, cin gözlü bir hırsız olduğu, Pire Necmi’ye muavinlik ettiği halde afallıyordu işte!..

Usta hırsız:

– Şimdi bak ne yapacağız, dedi ve planını anlatmağa başladı.

-3-

Mehmet Ali bey sekiz gündür Çinli kıyafetinde ve yüzünü sıkıştıran deri içinde bunalıp duruyordu. Ortada gayri tabiî hiçbir hâl olmamıştı.

Bu bekleyiş hem Çinli zengini hem de başhafiyeyi sıkıyordu. Her gün sergiyi ziyarete gelen adamları korku ve endişe ile takip etmekte ve etrafında dolaşmakta idiler. Geceleri çini salonunun kapısına kocaman bir kilit vuruyor ve iki polis bekletiyorlardı. Mehmet Ali, eli tetikte tavşan uykusu ile vakit geçiriyordu. Çinlide de rahat huzur kalmamıştı.

İşte bu gece de başhafiye ile milyoner çinici, çini salonunun yanındaki odada karşılıklı cigara içiyorlardı. Bir aralık Mehmet Ali hafifçe kendinden geçer gibi olmuştur. Telefon zırıltısı ile yerinden fırladı.

– Hah, Pire faaliyete geçiyor!..

Filhakika telefonda Pire’nin şen ve küstah sesini duyuyordu:

– O maşallah Ali’ciğim; nasılsın bakalım?

Mehmet Ali bozmadı:

– Ki etvu mösyö? (Kimsiniz?)

– Vay vay vay, bana da Çinlilik mi taslayacaksın yavrum? Ayol seni oraya getiren benim! O kızı da ben yolladım elmasım!

– Kör ol! Fakat bu sefer kendi tuzağını kurdun. Haddin varsa gel!

– Şimdi, hemen şimdi geliyorum.

Mehmet Ali, telefonu kapayınca merakla ve korku ile bembeyaz kesilen Ça-tu-kig’e döndü.

– Geliyor, tabancanızı hazırlayın! Korkmayın, derhal ateş edebilirsiniz!.. Haydi şimdi dışarıdaki adamlarımı çağırıp çinilerin müdafaasını emredelim.

Tam kapıya doğru yürürlerken tokmağın hafifçe döndüğünü gördüler. İki namlu kapıya doğru uzandı. Kapının kilidiyle oynanıyordu. Baş hafiye:

– Eyvah, hapsediliyoruz, dedi.

Kapıya koştu. Kapatılmıştı. Takırtı durmuyordu. İki adam kapıyı yumruklarken arkalarından şen ve laubali bir kahkaha duyuldu. Hayretle döndüler.

Pire Necmi:

– Nereye yahu, ben buradayım; siz böyle mi misafir karşılıyorsunuz, diyordu. Ellerinde de pırıl pırıl iki tabanca vardı. Pencereden Necmi’nin eli böylece silahlı olarak girdiğini görünce ellerini kaldırdılar. Domuz adamlar hafiye ile Çinliyi bir dakikada bağlayıvermişlerdi.

Pire Necmi dudaklarının arasında ince bir cigara, keyfinden katıla katıla gülüyordu:

– Ne o, o kadar çok mu şaştın bu işe Ali’ciğim?

– Geber inşallah.. Bir daha karşıma çıkarsan elbet ben de seni iki kurşunla temizlemezsem bana da Mehmet Ali demesinler!..

– Ya ne desinler?

Baş hafiye sesini çıkarmadı. Yalnız hınçla dudaklarını ısırdı. Pire… Bu asrımızın en zeki, en kurnaz hırsızı, en güzel kadın düşmanı gülüyordu. Muavinine dönerek:

– Yavrum Cemil, dedi, git bak, dikkat et çinileri taşırken sakın kırmasınlar!

Biraz evvel açılmayan kapıdan çıkan Cemil, dışardakilere emretti:

– Yavaş, dikkatli ve usulca!

Bir yanda iki nöbetçi polis horul horul uyumakta idiler. Haydutlardan biri onlara sık sık kloroform koklatıyordu.

İki dakikada işler bitirildi. Cemil tekrar odaya döndü:

-Usta tamam!

Meselsiz hırsız cigarasını söndürerek geldi, Mehmet Ali’nin omzunu okşadı:

– Şimdilik Allahaısmarladık gözüm. Görüştüğümüze pek memnun oldum.

Ser hafiye bir küfür savurdu, lâkin Pire Necmi bunu hiç duymamış gibi pencereye yürüdü. Bir anda iki hırsız gecenin karanlığında bir ip merdivenle kayboldular. İki saat sonra Mehmet Ali beyle Ça-tu-kig’i bağlı ve çini salonununu tam takır buldular.

Pire Necmi ufacık bir iz bile bırakmadan savuşmuştu.