İnsan Ruhunun Kaşifleri: Edgar Allan Poe / Ahmet Ümit

Lanetlenmiş yaratıcılar vardır. Onlar, insan iyidir, güzeldir, mükemmeldir gibi safsatalar yerine benliklerindeki kötülüğü, yıkıcılığı, nefreti anlatırlar. Oysa toplum bunları okumak, bilmek istemez, însanlarm istediği aşkla, sevgiyle, güzellikle örülü, acıklı da olsa sonunda umutlu biten öykülerdir. Gerçekten kaçmak, onunla yüzleşmekten daha kolaydır. Bu yüzden lanetli yazarların kabul edilmesi zordur. Zordur ama dehanın da bütün unutturma, yok etme çabalarına karşı inanılmaz bir direnme gücü vardır; sıradanlığın, vasat yaratıcılığın bilindik sözlerden oluşan kaim örtüsünü yepyeni bir bakış açısı, alışılmadık bir üslupla er geç yırtarak gün ışığına çıkar.

Edgar Allan Poe da o lanetli yazarlardan biridir. Hastalık, yoksulluk ve ayyaşlıkla geçen kısa yaşamına sarsıcı şiirler, yazın dünyasında çığır açan öyküler, kuramsal yazılar sığdıran bu Amerikalı yazar doğumunun üzerinden yüz doksan, ölümünün üzerinden yüz elli yıl geçmiş olmasına karşın hâlâ güncel, hâlâ ilginç, hâlâ çok okunmakta.

Edgar Allan Poe bundan tam yüz elli yıl önce bugün, yani 7 ekimde çok merak ettiği “ölüler kıyısına” ayak bastı. O kül rengi kıyıda, kendi imgesindeki “ölüm” atmosferinden daha ilginç, daha tuhaf, daha korkunç bir dünya bulabildi mi bilmiyoruz. Bildiğimiz, “ölüm” olgusunun Poe’nun yaşamını üç kez böldüğü, ömrünün mecrasını kökten değiştirdiğidir. Bu yüzden “ölüm” imgesi kafasında, puslu bir deniz feneri gibi yaşamı boyunca yanıp durmuştur.

Ölüler içinde bir yaratıcı

Ölüm ilk kez, yazarımız daha küçük bir çocukken karşısına çıkar. Henüz üç yaşındayken tiyatro oyuncusu olan annesini, ardından da babasını kaybeder. Bu büyük yıkımın yol açtığı tahribat, genç tüccar John Allan ve eşinin onu evlat edinmesiyle bir ölçüde azalmış olsa da, kişiliğinin gelişimini etkilemesi kaçınılmazdır. Poe’nun keskin duyarhlığı, kör gururu incelendiğinde bu erken ölüm olayının kalıcı izlerine rastlanabilir.

Allan ailesinin onu evlat edinmesi, şans perisinin Poe’nun yaşamında nadiren gülümsediği anlardan biridir. Bu varlıklı ailenin yardımıyla, yeni dünyanın dışına çıkar, sağlam bir temel eğitim alma olanağına kavuşur. Daha çocukken İngiltere, İskoçya ve İrlanda’yı gezer, Londra yakınlarındaki Stoke-Newington’da bir özel okulda eğitim görür. Eğitimi bununla sınırlı kalmaz; Amerika’ya dönünce saygın öğretmenlerden ders almayı sürdürür. 1826 yılında Virginia Üniversitesi’ne başlar. Zekâsı ve yetenekleriyle kısa sürede kendini gösterir. Ama içki, kumar gibi kötü alışkanlıkları, dik başlı kişiliğiyle de dikkat çeker. Okulda, aile içinde uyanlar, cezalar verilir, tartışmalar yaşanır. Bir yıl kadar eğitim gördükten sonra üvey babası John Allan tarafından okuldan alınır. Amerikan ordusuna yazılır. İki yıl sonra ordudan ayrılır ama ailesinin isteği üzerine West Point Amerikan Askeri Akademisi’ne girer.

Akademiye girişine kadar olan yıllarda Poe, gerek İngiltere’de gerekse Amerika’ya döndükten sonra klasik edebiyat, Latince, Fransızca, Yunanca, fizik ve matematik dersleri almıştır. Allan ailesinin ona sağladığı bu olanak dehasını gösterebileceği yaratıcı yeteneğinin daha kolay ortaya çıkmasını sağlar.

1827 yılında Tamerlane ve Öteki Şiirleri yayınlanır. Ama iki yıl sonra, şans perisinin dudaklarında Poe için parıldayan o sıcak gülümseme, bir acıya dönüşecektir.

Onu gerçek bir evlat gibi seven Frances Allan 1829’da yaşama gözlerini yumar. Ve John Allan fazla zaman yitirmeden genç bir kadmla evlenir. Yeni karısından çocukları olan John Allan, toplum dışı davranışlarıyla West Point Askeri Akademisi’nden de atılan üvey oğlundan uzaklaşmaya başlar. Aile içinde yaşanan sert bir tartışmadan sonra Poe, aileden kesin olarak ayrılır. On yedi yıl sonra yine karşısına çıkan ölüm, yaşamını yeniden altüst etmiştir.

Tıpkı on yedi yıl önce anne babasını yitirdiğindeki gibi yalnızdır. Üstelik bu defa onu evlat edinmek isteyen Allan’lar da yoktur. Çeşitli işlere girer çıkar, üvey babasına mektuplar yazar. Öfkelenir, kızar, yalvarır ama hiçbir sonuç alamaz. Allan 1834 yılında Poe’ya tek kuruş bırakmadan ölür.

Sokakta bir şair

Genç şair, ayakta durabilmek için yeteneğinden başka bir dayanağı kalmadığını bir kez daha anlamıştır. Ama keşfedilmemiş bir yetenek, yerine ulaşmamış bir şişedeki mesaj kadar etkisizdir. Şişedeki mesaj yerine ulaşıncaya kadar çırpınıp durur. 1833 yılında “The Baltimore Saturday Visitor”ın açmış olduğu yarışmayı “Şişedeki Mesaj” adlı öyküsüyle kazanınca, yazın dünyasında yeni kapılar ağır ağır da olsa açılmaya başlar. Açılan kapı onu dertlerinden tümüyle kurtarmaz ama her ay başında ücret alabildiği bir iş sahibi yapar. Böylece Poe yarışmayı kazandıktan iki yıl kadar sonra Southern Literary Messenger ‘da editör yardımcılığı yapmaya başlar. Dergi kısa sürede onun yönetiminde gelişir, güçlenir. Sanki işler yoluna giriyor gibidir. Bir yıl sonra, zaten bir süredir yanlarında yaşadığı Maria Clemm’in on üç yaşındaki kızı Virginia Clemm ile evlenir. İki yıl boyunca Southern Literary Messen-ger’da. çalışır ve birçok öyküsü ilk kez bu dergide yayınlanır. Ancak iki yıl sonra bildik nedenlerle yöneticilerle anlaşamayarak hem dergiden, hem de Richmond’dan ayrılarak New York’a gider.

Poe bundan sonraki yaşamında kent kent dolaşır, çeşitli dergilerde editörlük ve yöneticilik yapar, konferanslar verir. Ama bildiği gibi yaşamaktan şaşmaz. Yoksulluğunun içinde bir prens gibi mağrur ve başı dik yazmayı sürdürür. Asiliği, ayyaşlığı, düzensiz yaşamı nedeniyle birçok kişinin düşmanlığını kazanır. Yoksulluğu, dış dünyaya duyduğu öfkeyle birlikte artmayı sürdürdür. Öfkesi belki çevresindeki insanları uzaklaştırır ama ona, her yazar için gerekli olan yalnızlığı, tutkulu yazma hırsını sağlar. Ardı ardına öyküler, şiirler yayınlar, eleştiri yazılan kaleme alır. Yapıtlan onun giderek daha çok tanınmasına yol açar. Ama ün onun geçinmek için yeterli parayı bulmasını sağlamaz. O günlerin gazetelerinde Poe’nun ve eşmin yoksulluk ve hastalık içinde süründüklerine ilişkin haberler yer almaktadır. Bu haberlerin doğruluğu, 1847 yılında genç karısı Virginia’nın ölümüyle kesinlik kazanır.

Çok sevdiği genç kansını elinden alan ölüm, on sekiz yıl aradan sonra bir kez daha Poe’nun karşısına çıkmış, yoksulluklarla, hastalıklarla, alkolizmle de olsa sürdürdüğü yaşamını yeniden altüst etmiştir. Kansının ölümünden hemen sonra ilk delirium tremens krizlerini geçirmeye başlar. Zorlu günlerle geçen iki yılın sonunda, 1849 yılının 7 ekim günü Poe sevdiği bütün insanları çekip alan, bir anlamda onu bahtsız, yoksul, mutsuz, alkolik, ruh hastası ve aynı zamanda benzersiz bir yaratıcı yapan ölüme yenik düşer.

Ölüm ve genç kadınlar

Onun yaşamını incelediğimizde ölüme olan takıntısını daha kolay anlarız. Başarılı öykülerinden “Usher Konağı’mn Çöküşümde ölümün yok ettiği bir aileyi anlatırken, kendi aüesinin imgesini çizmektedir. Roderick Usher’la özdeşleşerek, bu kahramanın dış görünüşünü sözcüklerle kendi portresini çizer gibi anlatmaktan çekinmez.

Bir ölününki gibi solgun bir cilt; iri, saydam ve hiçbir şeyle karşılaştırılmayacak derecede ışıltılı gözler; oldukça ince ve solgun, fakat çok hoş bir kıvrıma sahip dudaklar; göze çarpmak isteyen ve ruhsal bir gücün eksikliğini duyumsatan güzel yapılı bir çene; pamuklu bir dokumadan daha yumuşak ve ince saçlar; şakakların üstünde aşın bir genişlemeye neden olan timi bu yüz hatlarının hepsi, kolayca unutulmayacak bir çehre oluşturuyordu.

Kimi eleştirmenler Poe’nun ölüme olan bu takıntısını, yaşadığı dönemde tıp biliminin eksiklikleri sonucu henüz canlı olan hastalan diri gömme olaylarının yaşandığına bağlasalar da, onun derin mutsuzluğunun altındaki nedenin, çocukluğunda, gençliğinde ve olgunluk çağlarında karşılaştığı ölüm olayları olduğu açıktır. Ölüm onun yazgısına müdahale etmiş, ona güvensiz, umutsuz, yoksul ve kimsesiz bir yaşam sunmuştur. Ama bu, madalyonun bir yüzü, deyim yerindeyse Poe’nun kişisel tarihinin nesnel yönüdür. Madalyonun öteki yüzünde ise, uyumsuz, çılgın dehasıyla, olumsuzu olumluya çeviren büyük bir yazarın doğuşu vardır. Bütün o hastalık hastası haliyle, alkol batağında yüzerken, deülik krizleri geçirirken Poe kendine dışarıdan bakabilmiş, gördüklerini de duru bir nesnellik ve büyük bir yaratıcılıkla kâğıda dökerek, deliliğe ve ölüme meydan okumuştur. Ölüm duygusuyla birlikteliği öyle yoğundur ki, karısının ölümünden iki yıl önce yazdığı “Kuzgun” adlı şnrinde, onun ölümünden sonra hissedebileceği duygulan, çaresizliği, kederi, ironik bir dille anlatabilmiş, kendi korkusuyla, çaresizliğiyle, acısıyla inceden inceye alay etmekten de geri kalmamıştır.

Poe’nun ölümü yenmek için kafa yormadığım düşünmek saflık olur. Gerek ünlü şiiri “Kuzgun”da, gecenin içinden gelen uğursuz haberciyi sorgularken, gerekse “Valdemar Olayındaki Gerçekler” adlı öyküsünde bir ölüyü hipnotize ederek öteki dünyadan haberi almaya çalışırken asıl amacı ölümü alt etmenin bir yolunu bulmaktır. Ama bunun olanaklı olmadığını anladığında, ölümü yenmenin, başka bir deyişle ölümsüzlüğe ulaşmanın tek yolunun sanat olduğunu açıklamıştır. Poe’nun yapıtlarını çevirerek, Amerika dışında tanınmasını sağlayan C. Baudelaire onun ölümsüzlük hakkındaki görüşlerini şöyle açıklar:

“Bizi dünyayı ve sergilediklerini Tann’nm bir lütfü saymaya ve Cen-net’ten bir parça olduğunu düşünmeye iten güzelliğe duyarlı o takdir edilesi, ölümsüz içgüdüdür. Önümüzde uzanan ve yaşamın açığa vurduğu her şeye karşı duyduğumuz giderilmez susuzluk, ölümsüzlüğümüzün en canlı kanıtıdır. Ruh, mezarın ötesinde yatan görkeme hem şiir aracılığıyla, hem de şiirin içinden, hem müzik aracılığıyla, hem de müziğin içinden göz atabilir; ve nefis bir şiir bizi gözyaşlarının eşiğine getirdiğinde, bu gözyaşları aşın zevkin kanıtı değildirler; uyandınl-mış bir melankolinin, sinirlerin bir durumunun, kusurluluğun ortasına sürgüne gönderilmiş ve hemen, bu dünyadayken, açığa çıkmış bir cenneti ele geçirmek isteyen bir yaradılışın kanıtıdırlar daha çok.

Nefret edilen ülke

Şanssızlıklarla örülü mutsuz yaşamı bir yana, Poe yaşadığı ülkeden de nefret etmektedir. XIX. yüzyılın hızla büyüyen Amerika’sından, gelişen ekonomisinden, göçlerle artan nüfustan, halkın kabalığından, hırsından, açgözlülüğünden, toplumdaki kuralsız, hızlı değişimden, güzellik kültürünün eksikliğinden, sanat geleneğinin olmayışından tiksiniyor, üzerine üzerine gelen bu maddi dünya onu düşler âlemine, mistik dünyaya yöneltiyor, öykülerinde, şiirlerinde gizemli olana yer vermeye başlıyordu, içinde yaşadığı kapitalist toplumdan hoşlanmayan Poe’nun, o sıralar filizlenmeye başlayan sosyalizme neden yönelmediği sorusu akla gelebilir. Sorunun yanıtı içinde saklıdır. Henüz bu düşünce çok gençtir. Ütopik örnekleri yaygındır.

Komünist Manifesto bile Poe’nun ölümünden bir yıl önce 1848’de yayınlanacaktır. Komünist Manifesto adını özellikle andım; çünkü Marx da tıpkı Poe gibi düşündüğünü, Komünist Manifesto’da burjuvaziyi anlatırken, kâr için her türlü ahlaki değerden, her türlü güzellikten vazgeçebileceğini yazarak kanıtlıyordu. Belki zaman biraz daha geç olsaydı bu yoksul ama dâhi yazarla sosyalist düşüncenin buluşması pekâlâ mümkün olabilirdi. O sıralar Marx’tan haberli olmayan Poe sosyalizm hakkında şunları yazıyordu:

Yeni bir felsefi tarikat şu sıralar dünyayı salgın bir hastalık gibi sardı, ki onlar ne bir tarikat oluşturduklarının farkındalar, ne de bunun sonucu olarak, henüz kendilerine bir isim yakıştırdılar. Onlar, “Eski olan her şeye inanan kişiler”dir. Başrahipleri, doğuda Charles Fourier, batıdaysa Horace Greeley; her ikisi de başrahip olduklarının pekâlâ bilincindeler, üyeleri arasındaki birleştirici tek ortak yön safdillilik: Şuna çılgınlık diyelim de işin içinden çıkalım. İçlerinden herhangi birine şuna ya da buna niçin inandığını sorun ve eğer dürüstse (ki cahil kişiler genellikle öyledirler), size Tallayrand’a İncil’e niçin inandığını sorduklarında verdiği yanıta benzer bir yanıt verecektir. “İncil’e her şeyden önce” demişti o, “Autun Piskoposu olduğum için inanıyorum; ikinci olarak, hakkında hiçbir şey bilmediğim için.” Bu felsefecilerin tartışma olarak adlandırdıkları şey “olanı reddetmek ve olmayanı açıklamak”tan başkası değildir.

“Olanı reddetmek ve olmayanı açıklamak” aslında yapıtlarının çoğunda Poe’nun yaptığı bu değil miydi? Şiirin amacının şiirden başka bir şey olmadığım söylemesine karşın Poe’nun öykülerinde gizemli olana yönelmek, onu açıklamak, çözmek, analiz etmek duygusu alttan alta kendini hep hissettirir. Çözümleme gücüne sahip olmanın insana bambaşka bir zevk verdiğinin farkındadır. Bu zevk entelektüel faaliyetin sonucunda ortaya çıkar, yaratıcı süreçle ilgilidir ama yaratıcılığın kendisi değildir. Yaratıcılığın insana verdiği doyum başkadır, entelektüel çözümlemenin verdiği doyum başka. Ama ikisi birleştiğinde büyük yapıtları ortaya çıkaran mucizevi yöntem belirmiş olur. Poe da yapıtlarında bu yöntemi kullanır. Onun yaratıcılığını da, entelektüelliğini de kapsayan dehası böylece ortaya çıkmış olur.

Paradoksal bir zekâ

Poe’nun dehası çelişkiler, paradokslarla doludur. “Morgue Sokağı Cinayeti”nde tümüyle mantıksal çözümlemeye yaslanan yazarımız en küçük bir büyüye, mistik olana şans tanımazken, “Morella” adlı öyküsünde kahramanının ölen karısının ruhunun doğan kızında yaşadığını anlatmaktan çekinmez. “Kızıl Ölümün Maskesi”nde ölümü, dünyadan soyutlanmış bir şatoya sızan esrarengiz bir yabancı olarak betimler. Yaşamı boyunca yetmişe yakın öykü yazan Poe’da bu tür konular azımsanmayacak kadar çoktur. Bir yanda sanayi toplumunun yarattığı polisiye öyküler, öte yandan eski çağın gotik hikâyeleri. Bütün bunlar eski ile yeninin Poe’nun fırtınalı zihninde kapışmasından başka bir şey değildir. Ama şaşırtıcı yeteneğiyle her iki türde de başarılı olur. “Morgue Sokağı Ci-nayetfyle ilk polisiyeyi yazan kişi olarak anılırken, korku öyküleriyle yazın dünyasına tuhaflığı, ürkünç olanı katar.

Poe bir yanıyla yaşadığı çağdan nefret etmektedir. Onu maddileşmekle, incelikleri, güzellikleri, törensel olanın büyülü çekiciliğini öldürmekle suçlamaktadır. Ama öte yandan yeni olanın çekiciliğine de kapılmaktan kendini alamamaktadır. Okul sıralarından beri fizik ve matematik en sevdiği dersler arasında yer almıştır.

Bilime yatkınlığı öyle fazladır ki “Hans Pfaall’ın Duyulmadık Serüveni” adlı öyküsünde Jules Verne’den yıllar önce Ay’a yolculuğu anlatabilmiştir. Hem de sayfalar dolusu bilimsel açıklamalar yaparak. “Morgue Sokağı Cinayeti”nin girişi de sanki bir mantık dersi verilir gibi kaleme alınmıştır. Ama yine de bir bilim adamıyla sanatçının çok farklı düşünce yöntemleri olduğunu bilir. Matematikten bahsederken sının aşmaz. “Çalman Mektup” adlı polisiye öyküsünde kahramanı Dupin’i şöyle konuşturur:

Yanılıyorsun; onu iyi tanırım; hem matematikçidir, hem de şair. Hem şair, hem de matematikçi olduğundan, akıl yürütme yetisi gelişmiştir, yalnızca matematikçi olsa, hiç akıl yüretemezdi…

Çok etkilendiği bilim bile onda ancak sanatın malzemesi olarak vardır, tıpkı korkulan, mistik inanışlan gibi. Poe, gotik, korku ve polisiye öykü yazan olarak bilinir ama öyküleri çok daha geniş bir yelpazeye yayılmıştır. “Usher Konağı’nın Çöküşü”, “Kızıl Ölümün Maskesi”, “Morella” gibi gizemli korku öyküleri; “Ma-elström’e Dönüş”, “Şişedeki Mesaj” gibi doğal felaketleri anlatan öyküleri; “Valdemar Olayındaki Gerçekler”, “Hans Pfaall’ın Duyulmadık Serüveni” gibi bilimkurgu öyküleri; “Morgue Sokağı Cinayeti”, “Çalman Mektup”, “M. Roget’nin Gizemi” gibi polisiye öyküler; “Amontillado’nun Fıçısı”, “Aksak Kurbağa”, “Kara Kedi”, “Geveze Yürek”, “Berenice” gibi intikam öyküleri. Bunlann içinde ölü gelinlerin bulunduğu bir başka öbek öyküden daha söz etmeliyiz.

Ölümün gül kurusu rengi

Öyküde tek etki yaratma düşüncesinden hareket edilmesini ister Poe. Ancak öykülerin sayısı artıkça yazarın okuru etkileyeceği konuyu da farklılaştırması gerekmektedir. Kendisi de bunu yapar zaten. Bu yüzden öykülerini farklı başlıklar altında toplamak olanaklıdır. Ancak vazgeçemediği, dönüp dönüp yeniden yazdığı bir konu vardır, ki o da ölü gelinler, ölü genç kadınlardır, “Usher Ko-nağı’nın Çöküşü”nde, “Oval Portre”de, “Dikdörtgen Sandık”ta, “Morella”da onları anlatır. Şiirlerinde de ölü genç kadınları anlatmayı sürdürür: “Annabel Lee” ve “Kuzgun” adlı şiirleri genç yaşta göçmüş gitmiş sevgiliye ağıtlarla yüklüdür. Ölü genç kadın izleğin-den vazgeçememesi, yazımın başında belirttiğim gibi Poe’nun yaşamında çok önemli yeri olan üç kadının; annesi Elizabeth’in, üvey annesi Frances’in ve karısı Virginia’nm ölümlerinin ruhunda yarattığı deformasyondan kurtulamamasında yatmaktadır.

Poe’da kadın aşkı, tanrısal aşkla birbirine yalandır. Bu yakınlaşmayı sağlayan da ölüm olgusundan başkası değildir.

“Tanrısal tutku, şiirlerinde göz kamaştırıcı, yıldızlı ve çaresiz bir melankoliyle her zaman örtülü olarak ortaya çıkar. Makalelerinde kimi zaman aşktan söz eder ve hatta adı kalemin ucunu titreten bir şey gibi. “The Domain of Amheim”de mutluluğun dört temel koşulunun açık havada yaşamak, bir kadının aşkı, her türlü ihtirastan uzaklaşmak ve yeni bir güzelliğin yaratılması olduğunu öne sürecektir. Poe’nun kadınlara olan şövalyece saygısına ilişkin Madam Frances Osgood’un düşüncesini destekleyen şey, groteske ve iğrençliğe olan şaşılacak yeteneğine rağmen, bütün eserlerinde şehvetliliği ya da hatta tensel zevkleri ele alan tek bir bölümün bile olmamasıdır. Kadın portreleri, sanki hale ile çevrilidir; doğadışı bir sis içinde parlarlar ve tutkun birinin tumturaklı tarzında çizilmişlerdir. Hayalperest mizacının onu içine attığı kimi önemsiz küçük şiirsel olaylara gelince, belki de temel özelliği güzelliğe susamıştık olan bu kadar canlı bir varlığın, zaman zaman, tutkulu bir istekle çapkınlığı, tercih alanları şairlerin beyinleri olan bu volkanik ve misk kokulu çiçeği iş edinmesinde şaşkınlığa düşecek bir neden var mı?”

Yazmak tek kurtuluş yolu

Poe’nun kadınlara özenli yaklaşmasının nedeni sevdiği kadınların erken ölümlerinden başkası değildir.

Sevdiği ölü kadınlar şairimizin olaya mistik bir saygıyla bakmasını sağlamaktadır. O, en çok ihtiyaç duyduğu anda yitirdiği kadınlarıyla yapıtlarında buluşmaktadır Ama hayali bir iyimserlikle değil, gerçekliğin olanca çarpıcılığıyla.

Onların ölümleriyle tekrar tekrar yüzleşerek. Tıpkı öykülerinde olduğu gibi onların tabutlanm tırmalayan tırnaklarının sesini kulaklarında duyarak, kıpırdanışlannı hissederek ve bu korkuyla beti benzi atmış bir halde titreyerek. Bu öyküleri yazmanın Poe’nun ruh sağlığını bozduğunu, onun delirme sürecini hızlandırdığını, daha çok içmesine yol açtığını söyleyenler çıkabilir. Oysa yazmak Poe için tek kaçış yolu, tek kurtuluş umuduydu. Çevresini kuşatan maddi dünyanın anlamsızlığından, yeteneksiz edebiyatçüann kurduğu erkin acımasız cenderesinden, kendi acılarından ancak yazarak uzaklaşabiliyordu. Yazmak, soluk alabileceği, heyecan duyabileceği, kendini bulabileceği yeni bir dünya yaratmak demekti. Her şiire ya da öyküye başladığında içinde yaşadığı çıkar dünyası siliniyor, harflerin arasından açılan gizemli bir yolla kendi düşlerindeki gerçek dünyaya ulaşıyordu. Düşler Poe için o kadar önemliydi ki felsefi yapıtı Eureka’mn girişine şunları yazmıştı: “Bu kitabı, düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara adıyorum.” Belki korkulan, acılan bu düşler dünyasında da onu yalnız bırakmıyordu ama bu onun dünyasıydı. Bu dünya aracılığıyla birçok yazarın fark etmediği insana ilişkin bir başka gerçekliği yakalıyordu. İçimizdeki kötülüğü, yıkıcılığı, nefret duygusunu olanca açıklığıyla aktarmaya başlıyordu. “Kara Kedf’de, “Berenice”de, “Geveze Yürek”te saf kötülüğü, ancak öldürmekle yatışan duygulan aktararak insan gerçeğinin bambaşka bir yönüne ışık tutuyordu. Bu anlamda Marquis de Sade’m düşüncelerine bir ölçüde yakınlaşırken, aynksı şair Baudelaire’e, insan psikolojisini derinlemesine yansıtacak olan Dostoyevski’ye de öncülük ediyordu. Bunu yaptığı için de dönemin “saygın” edebiyat çevrelerince çöküş edebiyatı yaptığı öne sürülerek suçlanıyor, tepki görüyordu.

Poe bunların hiçbirine kulak asmayıp kendi bildiği yolda yürüyerek, çizgileri, sesleri, kokulan, renkleri ve ruhu kendisine ait dünyalar kurmayı sürdürüyordu. Onun dünyasında renkler solgundu, etraf korkulu bir kederle kaplıydı, bakılan her yerde ölüm seziliyor, hafiften bir çürüme kokusu geliyordu ama Poe orada mutluydu. Belki de mutlu olduğu tek yer orasıydı, beynini alkolle uyuşturduğu anları saymazsak.

Poe’ya yapılan suçlamalann başında ayyaş olması gelir. Gerçekten de şair sıkı bir içicidir. “Kuzgun” yayınlandığında, herkes onu konuşurken, o sarhoş bir halde Broadway’den geçerek evine gider. Zamanın saygın sanat çevreleri ölümünden önce de sonra da onu küçümsemek için sık sık bu zaafını dile getirmişlerdir. Onu savunmak yine Baudelaire’e düşüyor:

Poe’nun sarhoşluğu hafızaya yardımcı bir araçtı, bunun bir çalışma yöntemi, enerjik ve ölümcül ama tutkulu doğasına uygun bir yöntem olduğu kanısındayım. Şair, titiz bir edebiyatçının not defterlerini tutmayı öğrenmesi gibi içmeyi öğrenmişti. Olağanüstü güzel ya da korkutucu görüntüleri, önceki bir fırtınada rastlamış olduğu incelikli düşünceleri yeniden bulma isteğine karşı koyamıyordu; onu zorunlu olarak çeken eski bilgileriydi ve onlarla yeniden ilişki kurmak için en tehlikeli ama en dolaysız yolu tutuyordu. Bugün bize zevk veren şeylerin bir bölümü onu öldürmüş olan şeylerdir.

Ancak Baudelaire’in bu savunusunda biraz abartı vardır. Poe’nun yalnızca zihnini açmak, yeteneğini harekete geçirmek için içtiğini söylemek pek doğru olmaz. Zaten Poe da ayyaşlığından rahatsızlık duyuyordu. “Kara Kedi” adlı öyküsünde, “Hangi hastalık alkolle kıyaslanabilir” diye dert yandığı görülür. Poe içiyordu çünkü içki, tıpkı sanat gibi onun varoluşunun temel dayanaklarından biriydi. Bu dayanak sonunda onun bedenini yok oluşa sürüklese bile. 1849 yılının 3 ekiminde sabaha karşı Baltimore kaldırımlarına yığılıp kalıncaya kadar bu iki dayanaktan; sanattan ve içkiden vazgeçmedi.

Belki çok genç yaşta yaşama gözlerini yumdu ama özgün bir kişilik, kalıba dökülmeyen bir ruh, cesur ve yetenekli bir yaratıcı olarak insanlığın ortak belleğinde yer etmeyi başardı. Ama bundan daha önemlisi insanlığın üzerine giydirilmeye çalışılan sahte erdemlerle süslenmiş, o pembe elbiseyi sıyırıp atması, yüreğimiz-deki karanlık kıyıyı bize göstermesiydi.

Uygarlığımızın ulaşmış olduğu yıkıcılığı gördükten sonra, Poe’yu çok daha iyi anlıyor insan.

Cumhuriyet Kitap, 7 Ekim 1999

İnsan Ruhunun Karanlık Yüzü: Patricia Highsmith / Ahmet Ümit

Dashiell Hammett, George Simenon ve Agatha Christie gibi XX. yüzyıl polisiye romanına damgasını vuran, yapıtları en çok okunan yazarlar arasında yer alan Highsmith, çağdaşlarından oldukça farklı bir tarza sahiptir. Bu farklılıkta öncelikle kuşak farkının etkili olduğu söyleyebiliriz. Gerçekten de Agatha Christie’nin ilk romanı 1921 yılında yayınlanmıştır, Hammett’ın ilk polisiye öykülerinin yayınlanış tarihi de yaklaşık olarak bu yıllardır, Simenon için de durum farklı değildir. Oysa aynı yıllarda Highsmith henüz yeni doğmuştur. Gerçek adı Mary Patricia Plangman olan Highsmith, New York’ta, Bernard College ve Columbia Üniversitesi’nde eğitim görür. On altı yaşında yazmaya başlar. Yazarın yaşamının büyük bir bölümü Avrupa’da geçer. Hatta ilk romanı Strangers on a Train’i (1950) İngiltere’de hazırlanmış; Amerika’da altı yayınevi tarafından reddedildikten sonra İngiltere’de basılabilmiştir. Onun biçemindeki ayrıksılığı yaratan ikinci önemli etken de Avrupa’da geçirdiği bu uzun yıllar olur.

Yaşlı kıtanın zengin kültürü yazma tutkusuyla yanıp kavrulan bu genç kızı derinden etkiler. Highsmith’in biçeminin Amerikan-Avrupa kültürünün sentezinden oluştuğunu söylersek sanırım abartmış olmayız. Onun kitapları, ne yazdıkları her yönüyle Amerikalı olan Hammett’a, ne çoğu ingiliz orta sınıfının beğenilerine göre zekice kaleme alınmış Christie’ye, ne de suçun psikolojik boyutlarını irdeleyen Simenon’a benzer. Yine de tuhaf bir biçimde, Highsmith’in yapıtlarında polisiyenin doruklarında yer alan bu yazarların etkisi hissedilir.

Highsmith, kahramanlarını günlük yaşamdan seçer; ne çok cesur, ne çok zeki, ne olağanüstü zengin, ne de yakışıklı insanlardır bunlar; deyim yerindeyse “anti kahraman” tiplerdir. Yazarımız bu sıradan insanların yaşamlarındaki cinayete kadar uzanan gerilim öykülerini anlatır. Highsmith’in romanlarında genellikle üçgen ilişkiler üzerine kurulmuş bir denge vardır; bu denge boşanmış ya da ilişkileri bozulmuş çiftle dışarıdaki sevgili arasında kurulur. Yazarın, önemli romanlarının tümünde bu üçgenle karşılaşırız.

Beceriksiz‘de Walter, karısı Clara ve sevgilisi Ellie, Baykuş Çığlığı‘nda Robert, eski karısı Nickie ve sevgilisi Jenny, Trendeki Yabancılar‘da Guy, eski karısı Miriam ve sevgilisi Anne, El Sürçmesi‘nde Ingham, sevgilisi ina ve eski karısı Lotte. Bu üçgenlerden yalnızca El Sürçmesi’nde eski eş olumludur. Öteki üç kitapta da eski eşler ya felaketlerin kışkırtıcısı ya da nedenidirler. Kadınlara erkek kahramanlarına gösterdiği hoşgörüyü çok görür Highsmith. Onları genellikle ya aptal ya da hastalıklı tipler olarak çizer.

Romanlar bu sağlıksız ilişkiler üçgeninin üzerine oturmuş, bozulmaya hazırlanan denge durumunu betimleyerek başlar. Gelişmeler üç noktayı oluşturan kişilerden birinin yer değiştirmesiyle hızlanır. Yer değiştiren kişinin etkisiyle öteki iki kişi de bulundukları konumu terk ederler ya da terk etmek zorunda kalırlar. Böylece üç bilinenli denklem çok bilinmeyenli bir kaosa dönüşür. Highsmith anlatmak istediklerini bu kaosa sığdırır. Suç kaos ortamında işlenir, üstelik daha yetkin bir denge durumu sağlamak gerekçesiyle.

Beceriksiz’de, Walter karısından kurtulmayı düşünürken kafasında yeni sevgilisi Ellie ile yeni bir yaşam kurma projesi, yani üst düzeyde bir denge durumu oluşturma hayali vardır. Eski eşler Walter’ın karısı gibi hep engel oluştururlar. Çoğunlukla da “şirret” ve haksızdırlar. Kahramanlarımız ya kendi niyetleriyle ya da çevrelerindeki “kötü” kişilerin -Trendeki Yabancılar’daki Bruno gibi tiplerin- yönlendirmesi, bazen de zorlamasıyla eski eşlerini ortadan kaldırmaya çalışırlar. Başlangıçta suça yönelmeleri zorunluluktandır, ama giderek ruhlarındaki katil uyanır, gerekçe unutulur ve öldürme duygusu bütün benliklerini ele geçirir.

Romanlarının konusu suç ve ölüm olan Highsmith’i etkileyen yazarların başında, Fiyodor Mihaylovıç Dostoyevski gelir. İki yazarın izlekleri arasında şaşılası benzerlikler ve koşutluklar vardır. Dostoyevski’yi bilen dikkatli Highsmith okuru, iki yazar arasındaki akrabalığı hemen sezecektir. Tıpkı Dostoyevski gibi Highsmith de suç eğilimini, öldürme istemini insanın psikolojik yapısında arar. Elbette insanı suça yönelten etkilerin temelinde toplumsal koşullar, günlük yaşamın dayattığı zorunluluklar yatar ama daha önemlisi öldürme edimi insanın içindedir. Yazar, bu suça yatkınlık eğiliminin altını çizer.

Yazarımıza göre öldürme güdüsü en korkağından en cesuruna bütün insanların içinde vardır. Ancak öldürme eylemi gerçekleştiğinde, suçun etkisinin farklı biçimlerde kendini göstereceğine inanmaktadır. İki uçta iki farklı tip yaratır Highsmith. Bunlardan ilki sinir sistemi zayıf kişiliklerdir. Sinir sisteminin zayıf olması, kalıtımsal, doğuştan gelen bir özelliktir; tıpkı kişinin boyu, saç rengi, teni gibi. Böylesi bir sinir sistemine bir de baskıyla eğitilmenin, aşağılık kompleksine yol açan, “iyi aile çocuğu olarak” yetiştirilmenin getirdiği kişilik yapısı da eklenince, Highsmith’in sorumlulukları ağır basan, vicdan sahibi, Amerikan orta sınıfına ait tiplemeleri orta çıkar. Bunlar, kurallara uymayı seven konformist tiplerdir. Değil cinayet, trafik suçu işlemek bile onları uykusuz bırakabilir. Beceriksiz’deki Walter bu tipin en iyi örneğidir. Yaşamı çekilmez kılan karısını bir an için öldürmeyi ister ama bunu gerçekleştiremez. Davranışları öyle aptalcadır ki karısını öldürmediği halde, bütün faturanın kendisine çıkmasına yol açar. Üstelik Walter avukattır, yani suçsuz insanları korumak için yetiştirilmiştir. Highsmith derin bir ironiyle bu tip insanların suçun ağırlığını taşıyamayacaklarını anlatır. Vicdanları onları rahatsız eder, suçluluk duygusuyla sürekli kıvranıp dururlar. Highsmith bu iyi niyetli, küçük insanları sever, ama onlar için gerçekçilikten de vazgeçmez. Neredeyse bütün romanlarında bu iyi niyetli insanları kötü bir sonla ödüllendirir.

Öteki uçta ise Ripley vardır. Ripley doğuştan sinir sistemi güçlü olan biridir. Kişiliği de bu yapısına uygun olarak gelişmiştir. Gerektiğinde soğukkanlı bir katil, gerektiğinde iyilik meleği olabilen şizofrenik yapısına karşın, kendi kurallarını kendi koyan güçlü bir kişiliktir. Çevresini saran dünyanın değer yargıları onu zerre kadar ilgilendirmez. O kendi çizdiği rotasında, bildiğince ilerler. Hiçbir suçluluk duygusu taşımadığı için de genelikle başarılı olur. İşini zekice çözer, aptal duygusalıkların onu yanlış yönlendirmesine izin vermez. Ona göre sıradan insanlar anormaldir ve normal olan kendisidir. En çetrefil olayların içinden bile tereyağından kıl çeker gibi sıyrılır.

Ripley dizisi Highsmith’in, öteki polisiye yazarlarla ortak bir yönünü de gösterir. Nasıl ki Hammett’in Sam Spade’i, Christie’nin Poirot’su, Simenon’un Maigret’si varsa Highsmith’in de Ripley’i vardır. Gerçi Ripley bir dedektif değildir, ama yaşanması giderek güçleşen, bu orman yasasının egemen olduğu günümüz dünyasında ayakta kalmayı başarabilen tuhaf bir âdemdir.

Gerek “Walter” gibi iyi niyetli sıradan kişilikler, gerekse Ripley, gerçekte günümüz toplumunda yaşayan tiplerdir; yönetenler ve yönetilenler, yargıçlar ve suçlular, katiller ve kurbanlar. Belki tiplerin biraz abartılmış olduğu söylenebilir, ama bu yazarınızın yaratmaya çalıştığı ironi için gereklidir.

Öldürmek duygusunu, psikolojik yapımızın en alt katmanlarında gizlenen bu eski kalıtı keyifle anlatır Highsmith; tadını çıkara çıkara, en küçük ayrıntıları bile atlamadan. Ama ahlaki bir yargıda bulunmaz. Kendisinin de belirttiği gibi o öyküsünü anlatır. Dileyen öyküden dilediği dersi çıkarır ya da çıkarmaz; bu okurun bileceği bir iştir. O insancıklar, kentler, ülkeler, atmosferler yaratır. Bu atmosferlere öldürme duygusunu ve sonuçlarını ustalıkla yerleştirir, ilk romanı olan Trendeki Yabancılar’da son derece halim selim bir insan olan mimar Guy’ın içindeki katili, psikolojik saplantıları olan Bruno’nun nasıl açığa çıkardığını anlatır. Guy’ı cinayete yönlendiren Bruno’nun şantaja varan ısrarlarından çok, kendi ruhunun derinliklerinde uyumakta olan katilin, vahşet duygusunun uyanmasıdır.

Kitaptaki kurgunun ekseninde, Suç ve Ceza‘daki çelişki yatmaktadır. Birtakım kötü insanlar, iyi insanların yaşamlarını engellemektedirler, o halde kötülerin yok edilmesinin bir sakıncası yoktur. Bruno’nun bu savı, cinayetleri motive eden düşüncedir. Ama aynı sav, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında umutlarla dolu üniversite öğrencisi Raskolnikov’un, yaşamını başkalarını sömürerek sürdüren tefeci kocakarıyı öldürürken kendini ikna için bulduğu mantığın aynısıdır. Cinayetler bu mantığa dayanılarak işlenir.

Highsmith’in romanlarında Dostoyevski ile yakınlık o kadar belirgindir ki Trendeki Yabancılar’da olduğu gibi sonuç Suç ve Ceza’nın finaline yaklaşır. Guy suçunu itiraf ederek rahatlamak ister. Bu işi yapmak için, dolaylı da olsa ölümüne yol açtığı karısının sevgilisine gider. Olanları anlatır, ama söyledikleri adamın umurunda bile değildir. Birden adama itirafta bulunduğu için pişmanlık duyar. Guy’ın pişmanlık duyduğu bu noktada Highsmith’le Dostoyevski’nin suça yaklaşımlarındaki ayrımı görürüz.

Bir insanın öldürülmesi, insan yaşamının çok değerli olduğunu açıklamıyor muydu? Owen’dan Brillhart’a kadar bütün insanlar konuyu onu ele verecek kadar ciddiye almıyorlarsa, daha fazla didinmesinin gereği var mıydı? Neden bu sabah polise teslim olmak istemişti? Nasıl bir mazohizmdi bu? Hayır teslim olmayacaktı. Şu anda vicdanını tedirgin eden somut bir şey var mıydı? Kim çıkıp onu ele verecekti?

Guy, hiç kimsenin hiçbir şeyi, hatta cinayetleri bile umursamadığı bir toplumda vicdan azabı duymanın, işlediği suçu bir başkasına itiraf etmenin de bir anlamı olmadığını anlar. Ama son anda duyduğu pişmanlık onun ikircimini bağışlatmaz. Çünkü ikircim yanlış yapmanın zeminini hazırlar. Peşindeki dedektife önemli ipuçları bırakan Guy böylece elektrikli sandalyeye kadar uzanan bir süreci başlatmış olur. Yani kaba bir biçimde söyleyecek olursak, Highsmith suçu cezasız bırakmaz. Ama bu anlayışıyla bile Dostoyevski’nin suça yaklaşımından oldukça uzaktır. Çünkü Dostoyevski’de ceza bir arınma biçimidir. Bu yüzden Raskolnikov bir ayine katılıyormuşçasına huzur içinde cezasını çekmeye gider.

Highsmith sonraki romanlarında da “suç”un büyük yazarı Dostoyevski’yle bir tür hesaplaşmayı sürdürür. Bu hesaplaşmanın en açık yapıldığı roman, Highsmith’in 1969 yılında kaleme aldığı El Sürçmesi adlı romandır. Romandaki olaylar Tunus’ta geçer. Kitapta, senaryo yazmak için Tunus’a gelen Howard Ingham’ın tedirginlik yüklü günleri anlatılır. Yazar gece yarısı odasına girmeye çalışan bir Arap’ın başına daktilosuyla vurur ve kapısını kapatır. Adamın ölmüş olmasından korkmaktadır. Ama ne Arap, ne de cesedi ortalıkta görünür. Otelde çalışanlar ise bu konuda hiçbir şey söylemezler. Ingham suçluluk duyup duymaması konusunda kararsızdır.

Konuyu tarafsız düşünmeye çalıştı, o gece olanları yeniden gözünün önünde canlandırdı: Her taraf karanlıktı, biri kapıyı kurcalayınca, daha önceki hırsızlığı da düşünerek hem kızmış, hem de korkmuştu (başkasının herhangi birinin kendisi gibi korktuğunu hayal ediyordu). Onun yerinde kim olursa olsun, eline geçirdiği bir şeyi gelene fırlatmaz mıydı?

Ama sevdiği kadın Ina ve “Amerikan tarzı yaşam”ı yaymaya çalışan vatandaşı Adams suçluluk duyması gerektiğini savunurlar. İşin tuhafı bu iki insan, kendi özel yaşamlarında hiç de masum değillerdir. Kız arkadaşı yakın bir geçmişte bir arkadaşlarının ölümüne neden olmuş, Amerikalı misyoner ise, kendi toplumundaki cinayetleri ve olumsuzlukları göz ardı ederek, başka toplumları cehennem korkusu, Tanrı disipliniyle “doğru” yola çağıran tutarsız biridir, ikisinin de çıkış noktası insanın sürekli suçluluk duygusu içinde, âciz bir yaratık olarak yaşamasıdır. İnsanın yaptığı her girişim günahı barındırır önyargısını içinde barındıran bu yaklaşım, kaba akılcı düşünce tarzına karşı yıllar önce Suç ve Ceza’da getirilen Ortodoks eleştiriden izler taşır. Bu sava Danimarkalı eşcinsel ressam Jensen karşı çıkar. Kendini korumasının doğal bir davranış olduğunu söyler. Ingham Tanrı’nın cezalandırıcılarına kulak asmaz, onların peşinden değil kendi yaşam çizgisinin izinden yürür. El Sürçmesi, Highsmith’in Dostoyevski’nin “suç ve ceza” anlayışına, “varoloşçu” konumlardan eleştiriler yönelttiği en önemli kitaplarından biridir

Patricia Highsmith’in gerilim kurma biçimi de öteki polisiye yazarlardan farklıdır. Agatha Christie gibi katili gizlemek için zaman zaman zorlama oyunlara başvurmaz. Hatta romanlarının çoğunda katil daha ilk bölümlerde belli olur. Highsmith’in gerilim oluşturma tarzı polisiye roman yazarlarıyla değil de, gerilim ustası bir yönetmenle, Alfred Hitchcock’la benzerlikler taşır. Bu benzerliği düşününce ünlü sinemacının Trendeki Yabancılar’ı filme çekmesinin bir rastlantı olmadığı anlaşılır. Hatta Hitchcock kurguya o kadar önem verir ki, romandaki Amerikan toplumuna yönelik sert eleştiriler oldukça geri planda kalır. Gerilimin kurgusunu olayların gelişimine koşut olarak örmek, yazma edimini özgürleştirir. Yazarı zorlama sonuçlardan kurtarır.

Highsmith gerilimi, günlük, sıradan olayların gelişim ekseni üzerine oturtur. Yarattığı boğucu atmosfer talihsizlikler ve gizli tehlikelerle doludur. Okurda yalnızca merak değil, derin bir kaygı duygusu yaratmayı da başarır. Bunu kendini güvenlik içinde sanan okuyucuyu tedirgin ederek sağlar. Okur, kitabın sayfalarını çevirdikçe, önceleri inanılmaz gibi görünen olayların bir gün kendi başına da gelebileceğini düşünmeye başlar. Bu düşünceye kapıldığında romanın kahramanıyla çoktan özdeşleşmiştir.

Highsmith tehlikeyi açıkça yazmaz, sezdirir; bunu özellikle yapar, çünkü tehlike açık, tanımlanabilir olduğunda korkutuculuğu daha azdır. Sezgiyle kavranılan tehlike ise çok daha ürkütücüdür. Tehlikeyi sezen okur yüreği ağzında yeni gelişmelerin peşi sıra sürüklenip gider. Ama bu kurguyu yazgıcılıkla açıklamaya çalışmak Highsmith’e haksızlık olur.

El Sürçmesi’nde romanın baş kişisi olan Ingham, talihsizliklerin ve olumsuz koşulların başına açtığı dertlerden, kendi iradesiyle kurtulur. Yeni bir yaşama başlamak üzere eski hastalıklı ilişkilerini sona erdirir. Cezayir’den Amerika’ya dönmenin arifesinde yepyeni bir başlangıcın hayaliyle eski dinginliğine kavuşur.

Yazarımıza göre insanlar yazgılarını değiştirebilme gücüne sahip olanlar ve olmayanlar diyerek sınıflandınlabilir. Bu düşüncesiyle de Marquis de Sade’in, Erdemle Kırbaçlanan Kadın adlı yapıtında da belirtilen, iyi niyet her türlü kötülüğe çıkarılan çekici bir davetiyedir görüşünü benimsemiş olur. Kuşkusuz Highsmith, ne Marquis de Sade kadar yıkıcı ne de özgürlükçüdür. Ama romanlarında Sade’in bakış açısına yakınlaşır. Sade, insanın yapısını olanca çıplaklığıyla gözler önüne seren ender düşünce sistemlerinden birinin kurucusudur. Yalın ve gerçekçidir. Sapkınlığı ve vahşeti, insanın ruhundaki karanlık bölgeye tutulmuş bir ayna görevi görür. Highsmith bu basit ve gerçekçi düşünce sisteminden yararlanarak, karmaşık toplumsal bir yapıda zavallılığından hâlâ kurtulamayan basit insanı anlatır.

Highsmith’in romanlarında dikkat çeken önemli konulardan biri de ayrıntıları sunuşundaki zenginliktir. Ayrıntılar; günlük yaşamımızdaki eşyaları, ilişkileri, duygularımızı, düşüncelerimizi ifade eden binlerce sözcüğün ustalıkla birbiri ardına eklenmesi sonucu elde edilen ıvır zıvır. Ama yaşamımız işte bu ıvır zıvırların toplamından oluşmakta. Highsmith büyük bir sabırla bu ayrıntıları anlatır; en küçük bir nesneyi, bir bakışı, bir gülümseme kırıntısını, gizlenmiş bir dokunuşu, giyilen elbisenin kıvrımını bile unutmadan. Bütün bunlar ölümün ve suçun yeşerdiği atmosferi betimlemek içindir. Bu büyük hazırlık ölümün öznesini ve nesnesini tanımlar. Amerikan taşrasındaki tutucu dünya, ya da metropollerde yaşayan orta sınıf mensubu insanların pek de renkli olmayan günlük yaşamı bütün gerçekliğiyle okurun gözlerinin önünde canlanır.

Üstelik bu ayrıntı bolluğu içinde okuru sıkmama becerisini gösterir. Ayrıntılarla yaratılan o boğucu, kaygı dolu atmosfer, bir girdap gibi okuru içine çeker. Okur bu tuhaf girdaba yakalandığını hissettiği anda bile, ondan kurtulmak istemez. Highsmith’in sözcüklerle yarattığı bu tuhaf karabasan da yol almayı sürdürür. Çünkü anlatılan kendi öyküsüdür. Toplumsal kurumların, kuralların ezip geçtiği benliğini bulur, kendi kabuğunda yaşayan roman kahramanlarında. Onların gizli öfkesinde, kendi yapmak istediklerini görür. İçindeki katille yüz yüze gelir, cesaretini sınar. Belki zaman zaman düşünüp de hiç işleyemediği bir cinayet gelir aklına. Okur kitabı bitirip girdaptan kurtulduğunda, uzun zaman kendisinin de anlamlandıramadığı bir şaşkınlık yaşayacaktır. Ta ki yeni bir Highsmith kitabında yeni bir girdaba kapılıncaya kadar.

Patricia Highsmith bazı eleştirmenlerce polisiye roman yazarı olarak tanımlanmasına karşın, onun üslubu bildik polisiye roman yazarlarından oldukça farklıdır. Ne Agatha Christie’ye ne de bu alanda özgün bir yeri olan Dashiell Hammett’a benzer. Öteki polisiyelerde olduğu gibi Highsmith’in yapıtlarında da kurgu önem taşır. Ama yazar kurgu kadar, belki de daha çok atmosfere önem verir. Olayların geçtiği doğa, kent, sokak, nehir ya da deniz, otoyollar, trenler ve insan ilişkileri yazarımızın yaratmak istediği atmosfere uygun biçimde anlatılırlar. Ve bu atmosfer maviden çok griye yakındır; kuşatıcı ve boğucu niteliklere sahiptir; gizli tehlikeler, talihsizliklerle doludur. Bu atmosfer alttan alta yaşamın anlamsızlığını ve saçmalığını hissettirir.

Oldukça yalın bir dil kullanır Highsmith. Gösterişsiz, süssüz ama akıcı bir dil. Okuru, bu akıcı dille hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan yarattığı o boğucu atmosferine çeker. Önce yadırgatır bu atmosfer insanı. Ama bir Highsmith meraklısı olmuşsanız, giderek günlük yaşamımızın da tıpkı yazarımızın anlattığı türden bir atmosferle kaplandığını görmeye başlarsanız. Bu pek hoş bir duygu olmasa da, insanı aptalca hayallerden kurtarıp daha gerçekçi olmasını sağlar.

Highsmith’in kahramanları, “Bay Ripley” serisini saymazsak çoğunlukla sıradan insanlardan oluşur. Alışıldık polisiye romanlardaki iş bitirici, yumruğuna sağlam ve zeki dedektiflerden oldukça farklı tiplerdir bunlar. Hatta Baykuş Çığlığı’ndaki Robert Forester gibi New York’un keşmekeşinden, yıpratıcı insan ilişkilerinden kaçıp Pennsylvania’nın banliyölerinde huzuru arayan, sessiz, içine kapanık kişilerdir. Birçoğu yaşam karşısında yenik düşmüş, bu yüzden etkinlik alanlarını daraltıp, kurdukları küçük dünya ile yetinmektedirler. Yaşamlarında sıkıcı da olsa artık alışmaya başladıkları bir denge vardır.

Yazar bu denge durumunu tanımlayarak başlar romana. Robert Forester akşam üzeri çalıştığı firmadan çıkar. Her zamanki gibi sıkıcı bir gece onu beklemektedir. Sıkıcı geceyi birazcık anlamlandırabilecek, belki heyecan katacak değil ama güzelleştirecek olan tek şey arada bir tekrarladığı yasak işi yapmak, yine gidip o kızı izlemektir. Evet yanlış anlamadınız, bizim halim selim Robert’ımızın bahçesine konan kuşların çizimlerini yapmasını saymazsak geceleri tek keyfidir bu. Hayır, güçlü bir cinsel dürtüyle değil, neredeyse aşka yakın bir duyguyla izler kızı. Mutfakta yemek yapışını, oturma odasında kahve içişini sanki çok sevdiği bir çiçeğin açışına tanıklık edermişcesine büyük bir ilgiyle gözetler.

Daha önce başarısız bir evlilik yapan Robert için belki de kadınlarla kurabileceği en iyi iletişim yoludur bu: Dış görünümüyle onu duygulandıran birini sessizce uzaktan izlemek ve içinde aşk adına, sevgi adına ne varsa karşıdaki kişinin ruhu bile duymadan ona yüklemek. Ama onunla karşılaşmaktan, tanışmaktan, aşkını açıklamaktan kaçınmak. Yani izlediği belki de âşık olduğunu sandığı kişinin gerçeğinden kaçmak. Sağlıklı bir davranış gibi görünmez bu. Zaten Robert da on dokuz yaşındayken bir bunalım geçirmiş ve bir süre tedavi görmüştür. Yani kahramanımız pek “normal” sayılmaz.

Robert’ın izlediği kızın adı Jenny’dir ve yakında evlenmeyi kararlaştırdığı bir nişanlısı vardır. Jenny de ruhsal açıdan pek sağlam biri değildir. Kardeşinin çocuk denecek yaşta ölmüş olması onu çok etkilemiştir. Bu yüzden ölüme yakın, intihara eğilimli bir tiptir.

Jenny, Robert’ın varlığından habersizdir ama karanlıkta birinin onu izlediğini hissetmektedir. Bu duyguyu nişanlısına da anlatır. Nişanlısı röntgenciyi yakalamak için sonuç vermeyen girişimlerde bulunur. Aslında Robert da Jenny’ye yakalanmaktan korkmakta, kızı izlemeye giderken, hep “bu sonuncu” diyerek kendini kandırmaktadır. Sonunda beklediği başına gelir; Jenny, onu fark eder. Ama korktuğu gibi olmaz. Hatta Jenny bu yumuşak görünümlü, kendi halinde insandan hoşlanır. Daha da önemlisi, birinin kendisini tehlikeye atacak kadar ilginç bulması onu etkiler. Bu alışılmadık olay sıkıcı yaşamına renk katmıştır. Robert’la arkadaş olmak ister. Robert ise kızın bu beklenmedik tavrı karşısında çekingen davranır. Kızdan uzaklaşmak ister. Onun çekingenliği Jenny’yi daha da isteklendirir. Eee ne demişler, gönül kaçanı kovalar. Âşık olmadığı nişanlısından ayrılmaktan, Robert’ı sevdiğinden söz eder. Kahramanımız iyice ürkekleşir.

Böylece romanın başındaki denge durumu bozulmaya başlar. Okur sorularla dolu bir merak ortamına sürüklenir. Kahramanımızın yaşamında yeni bir süreç başlamaktadır, alıştığı yaşam yeni sorumluluklar, korkular, kaygılar, sevinçlerle bozulmaktadır. Ama dengenin iyice altüst olması için daha güçlü bir etki gerekmektedir.

Bu etkiyi Jenny’nin nişanlısının giderek şiddete dönüşen kıskançlığı sağlayacaktır. İşin ilginci Robert hâlâ Jenny ile ilişki kurmakta ikircimli ve korkak davranmaktadır. Ama süreç öyle hızlanır ki, ister istemez kendini olayların içinde bulur.

Jenny’yle arası bozulan nişanlı bundan Robert’ı sorumlu tutar.

Onun hakkında bilgi toplar, bununla da yetinmez, Robert’ın ayrıldığı eşiyle bağlantı kurar. Kahramanımıza karşı küçümsemeyle karışık nefret duyan eski eşi bu hiç tanımadığı adama seve seve yardım etmeye karar verir. Robert’a karşı birlikte entrika düzenlerler.

Robert’ın tüm kaçınmalarına karşın sonunda kavga kaçınılmaz olur. Biraz da rastlantıyla kavgadan Robert galip çıkar. Hatta ırmağa düşen adamı sudan çıkartarak yaşamını kurtarır. Adamı ırmağın kenarında bırakıp oradan ayrılır. Ama ne olursa işte o zaman olur, adam ortadan kaybolur.

Böylece romanın gerilimi artmaya, okur kitaba bağlanmaya koyulurken Robert’ın dengeli yaşamı da bir karabasana dönüşmeye başlar.

Çevredeki “aklı başındaki insanlar” nişanlının kaybından Robert’ı sorumlu tutarlar. Polis, komşular hatta arkadaşları Robert’ın onu nehirde boğmuş olabileceğini düşünürler. Zaten Robert, Jenny’yi izleyen bir röntgenci değil midir, üstelik gençliğinde psikolojik tedavi de görmüştür. Jenny önceleri Robert’ın suçsuz olduğuna emindir ama giderek o da Robert’ın katil olduğuna inanır. Kahramanımız neler olup bittiğini bile tam anlayamamakta, bu “sağlıklı” insanların düşmanca tutumuna akıl erdirememektedir.

Robert adamın bir yerlerde saklanarak intikam almak istediğini düşünür. Kendi başına kaybolan nişanlıyı aramaya başlar. Acemice topladığı ipuçları onu eski karısına götürür. Tahminleri doğrudur, nişanlıyı New York’ta eski karısı saklamakta, Robert’ı zan altında bırakmak için ortak bir planı uygulamaktadırlar. Ama Robert bunu kanıtlamaktan çok uzaktır Kanıtı olmadığı için de polis ona inanmaz. Bunlar olurken, ortalığı iyice karıştıracak bir gelişme olur, intihara eğilimli olan Jenny kendini öldürür. Böylece Robert’ı kuşatan düşmanlık iyice yoğunlaşır. Çevre sakinleri açıkça tavır almaya başlarlar. Zaten o kendilerine benzemeyen bir yabancıdır. Kendilerine benzemeyenlerin aralarında yaşamaya da hakları yoktur.

Romandaki kaos giderek derinleşmeye başlar. Bu derinleşmeye koşut olarak atmosfer daha da kararır. Jenny’nin intihar ettiğini öğrenen nişanlısı iyice azgınlaşan Robert’a silahlı saldırıda bulunur, suçsuz bir insan ölür. Boğuntu sürekli artar. Sanki olaylar umut vermeyen basık ve solgun bir havada gerçekleşmektedir. İster istemez okurun aklına şu sorular gelir: Bir dizi olumsuz rastlantı Robert’ı kara bir yazgıya mı mahkûm etmiştir? Yoksa bütün bu olanlar Robert’ın yaşadığı toplumun yabancılaşmış ve hoşgörü duygusunu yitirmiş olmasından mıdır? Bu sorunun yanıtı okura bırakılır.

Yazarımız öfkelenmez, acı duymaz, utanca kapılmaz, açık bir bildiri sunmaz. Kendi deyimiyle öyküsünü anlatmaya devam eder, büyük bir soğukkanlıkla kurmacasını sürdürür, roman gri atmosferin burgacında yeni bir denge durumuna doğru devinir.

Yeni dengenin sağlandığı nokta, yani kitabın finali nasıl gerçekleşecektir. Ya Robert ölecek, böylece mutlak bir denge durumu ortaya çıkacak, ya da kaosu yaratan unsurlar, ki bunlar Jenny’nin sabık nişaniısıyla, Robert’ın sabık karısı, işledikleri suçtan dolayı yakalanarak etkisiz hale getirileceklerdir. Yazar genellikle öteki kitaplarında da tercih ettiği seçeneği benimser ve dürüst kahramanını kurtarır. Highsmith’in bu taraflılığı günümüz toplumunda benliği yok edilmeye çalışılan sıradan insana duyduğu sevginin bir sonucudur. Belki de insanın hâlâ kurtarılabileceğine ilişkin bir umut taşıdığının imidir bu. Yoksa neden kötüleri ortadan kaldırmayı seçsin? Gerçi o kötüleri yaratan insaneın içindeki yıkıcılık, toplumsal koşullar ve taşranın sınırlayıcı psikolojisi yaşamayı, hatta kök salmayı sürdürür ama hiç değilse kahramanımız kurtulmuştur.

Böylece kitabın başındaki denge yeniden kurulmuş olur. Geriye Robert Forester’ın çektiği heyecan ve acılarla, okurun damağında usta bir yazarın kaleminden çıkma etkileyici bir kara kitabın tadı kalır.

Cumhuriyet Kitap, 14 aralık 1995

Gecenin Şövalyesi / Ahmet Ümit

Ahmet Ümit yazılarıyla Cinairoman’da!Ahmet Ümit de ricamızı kırmayıp, yazılarını sitemizde yayınlama izni verdi geçenlerde. Ömer Türkeş, Erol Üyepazarcı, Sevin Okyay ve Bekir Karaoğlu yazılarının yanısıra, bir de Ahmet Ümit yazıları başlığını açtık. Şimdi iş ünlü yazarımızın cinai yazılarını derlemekte.

Ahmet bey’e tüm takipçilerimiz adına teşekkür ederiz.

İlk yazı olarak Raymond Chandler’ı seçmemiz tesadüf değil, ya da en azından 10 dakika kadar önce değildi; zira bu yazıyı usta yazarın doğumgününde yayınlama şansını on dakika ile kaçırdık.

Onu böyle adlandırmışlardı, ama büyük olasılıkla “Gecenin Şövalyesi” olarak tanımlanmaktan nefret ederdi. Böyle tumturaklı laflar ona göre değildi, o basitin içindeki ayrıntıları sever, gerçeğin de, hayatın da bu basitliğin üzerinde yükseldiğini bilirdi. Cinayetleri çözerken de, konuşurken de, düşünürken de hep basit olandan yola çıkardı. Evet, Philip Marlowe’dan söz ediyorum; Raymond Chandler’ın uzun boylu, yakışıklı, duygusal ama gerektiğinde bir buz kalıbı gibi soğuk olabilen, satranca, pipoya ve içkiye düşkün ünlü dedektifinden. Raymond Chandler öyle bir karakter yaratmıştı ki, ardından gelen bütün polisiye yazarları, Philip Marlowe’un etkisinden kurtulamadılar. Raymond Chandler bu ünlü dedektifini kendi ağzından bize şöyle tanıtıyor:
Lisanslı özel dedektifim, uzun bir süredir bu işi yapıyorum. Orta yaşa merdiven dayamış, evlenmemiş yalnız bir kurdum, zengin değilim. Birkaç kez hapse düştüm, boşanma vakalarına bakmam. İçkiyi, kadınları, satrancı ve birkaç şeyi daha severim. Aynasızlar benden pek hazzetmez, ama iyi anlaşabildiğim bir iki tanesi var. Buraların yerlisiyim, Santa Rosa’da doğdum, annem de babam da öldü, kardeşim yok, bizim meslekteki herkese olabileceği gibi, eğer bir gün arka sokakların birinde zımbalanırsam, kimse hayatının temel direğinin çöktüğünü falan hissetmeyecek.
Evet, suçun içinde yaşayan adamlardan biridir Marlowe. Cinayetlerin arasında, kötülükle yan yana, her gün insanoğlunun başka bir acımasızlığını görerek yaşamak… Böylesi bir hayat, insanı aziz yapmaz. Kötülük, kaçınılmaz olarak size de bulaşır. Eski bir polisin söylediği gibi, kömür taşıyanların kirlenmemesi olanaksızdır. Kirlenmemenin tek çaresi kötülükle mücadele etmektir, ama siz sivrisinekleri haklamakta ne kadar usta olursanız olun, çevrenizi saran pis sular durmadan sivrisinek ürettikçe, bu mücadeleniz ne işe yarar ki?
Yaşama bağlılığınızı yitırmemeniz için tek çare, sık sık kendinize de yönelteceğiniz, o iflah olmaz alaycılıktır. Bizim Marlowe da bunu yapar. Böylece, belki suçu tümüyle yeryüzünden kaldıramaz ama, en azından biraz da viskinin yardımıyla akıl sağlığını korumuş olur.

Marlowe’la ilk buluşma
Marlowe’la tanışmam bir film sayesinde olmuştu: Howard Hawks’ın yönettiği, Raymond Chandler’ın aynı adlı romanından 1946 yılında uyarlanan Big Sleep adlı film. Philip Marlowe’u Humphrey Bogart oynuyordu.
Bogart, oldukça inandırıcı bir Marlowe karakteri canlandırmıştı. Üstelik romandaki dedektiften oldukça kısa boylu olmasına rağmen. Bu yüzden, filmin senaristi William Faulkner -evet, yanlış okumadınız filmi senaryolaştıran Faulkner’dı- romanda, Sternwood’ların küçük kızının Marlowe’a, “Amma da uzun boylusun” diye seslendiği diyalogu, “Pek de uzun sayılmazsın” diye değiştirmek zorunda kalmıştı.
Film bende etkisini hemen göstermiş, Raymond Chandler’ın romanını aramaya başlamıştım. Bulmakta da gecikmedim. Fatih Özgüven, bu güzel romanı enfes bir çeviriyle dilimize kazandırmıştı. Türkçedeki adı ise Büyük Uyku olmuştu. İtiraf etmeliyim ki, romanını daha çok sevdim.
Hep öyle olur demeyin; örneğin Kubrick’in Shining’i, uyarlandığı Stephen King metninden daha iyidir. Romanını daha çok sevmiştim çünkü; Philip Marlowe etiyle kemiğiyle, o muhteşem alaycı diliyle canlanıvermişti kafamda Ardından Raymond Chandler’ın öteki romanlarını araştırdım. Eskiden basılmış olanları vardı, ama yapıtlarının tümü yayımlanmamıştı. Yayımlanmışları oradan buradan toplamaya çalıştım, pek de başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim. Ama talihin cilvesi mi, şans mı, ne diyeceksek diyelim, Raymond Chandler’ın bütün kitaplarının editörlüğünü yapmak bana düştü. Gerçekten benim için büyük şeref. Neyse. Marlowe’un deyimiyle lafı fazla uzatmayalım. Böylece Raymond Chandler’ın sonuncusu yarıda kalmış yedi romanını yayımlanma işine başladık.
Dizinin ilk kitabı “The High Window” oldu. Romanı Türkçeye Pınar Güncan çevirdi. Raymond Chandler, bu romanı “eğer karmaşık bir cinayetle karşılaşırsanız, katili bulmak için parayı takip edin” sözünden yola çıkarak yazmış gibidir. Dedektifimiz Philip Marlowe, hiç de nazik olmayan müşterisi Bayan Murdock tarafından özel koleksiyonundan çalınan nadir bir parayı bulmak için kiralanmak istenir. Bizimki hiç nazlanmadan işi kabul eder. Çünkü at suratlı müşterisi günde yirmi beş dolan ve masrafları ödemekte sakınca görmediği gibi, yüz dolarlık avans çekini de hiç sorun çıkarmadan hemen takdim etmiştir.
Böylece, dedektifimiz Marlowe olayı soruşturmaya başlar. Hava sıcaktır, şehir kalabalık, kadınlar güzel, erkekler kaba ve insanlar acımasız. Yani dünya hep aynı, bildik dünyadır. Antika parayı izleyen Marlowe, çok geçmeden, sıkıcı apartmanların zevksiz dairelerinde cesetlerle karşılaşır. Hiçbir inceliği olmayan, günlük yaşamın akışına bir virgül gibi sıkıştırılmış cinayetler. Ardı ardına yoluna çıkan cesetler, kuşkusuz kahramanımızın şık bir alaycılıkla incelmiş zekâsını, gösterişsiz cesaretini köreltmez. Hatta müşterisinin “davayı bırak” diye diretmesine rağmen, Marlowe kendinden bekleneni yapar ve işin sonuna kadar gider. Vardığı sonuç ise, en sıradan insanların bile bir sırrı olduğudur. Ama bazı sırların merkezinde bir cinayet vardır ve her cinayetin merkezinde maktulün dışında birkaç kurban…

“Kara Roman” örneği
Yüksek Pencere de Raymond Chandler’ın öteki yapıtları gibi “Kara Roman” türü olarak anılır. Hard Boiled ya da Roman Noir, adına ne dersek diyelim bu türden romanlar, suçun ekonomik ve sosyal nedenleri üzerinde yükselir. Suç ve birey arasındaki o karmaşık şifreyi açıklamaya çalışır. Bu yüzden “Kara Roman”ın ortaya çıkış tarihi kapitalist buhran yıllarına rastlar. “Kara Roman”ın Amerika’daki 1929 bunalımının hemen ardından doğması kuşkusuz rastlantı değil. Toplumun her alanında görülen ekonomik çöküşle birlikte artık suç Avrupa’da yazılan polisiye romanlardaki gibi bireysel olma özelliğinden kurtulmuş, örgütlü bir nitelik göstermeye başlamıştır. İçki ve silah kaçakçılığı, cinayetler, kumar, fuhuş, rüşvet artık örgütlü çetelerin elinde ulusal bir yapıya bürünmüştür. Suçun kazandığı bu yeni nitelik, kuşkusuz dedektiflik romanlarına dayansıyacaktır. Bu türün ilk büyük ustası Dashiell Hammett’tır. Onun da tıpkı Philip Marlowe gibi bir dedektifi vardır; Sam Spade. Raymond Chandler, Marlowe’u yaratırken Dashiell Hammett’ın Spade’inden etkilenmiştir. Bunu açıkça söylemekten de çekinmez. Ama iki dedektif arasında farklar da yok değildir. Marlowe, Spade’e göre daha romantiktir, kentin görüntüleri onu derinden etkiler, biraz daha ahlaklı olduğunu da söyleyebiliriz. Örneğin Sam Spade ortağının karısıyla yatmakta bir sakınca görmezken, Marlowe harama uçkur çözmez.

Okullu-alaylı farkı
Kuşkusuz bu ayrım iki yazarın hayata farklı bakmalarından kaynaklanmakta, ikisi de içkiye düşkün olmasına rağmen, bu iki büyük yazarın yaşamları da birbirlerinden oldukça farklıdır. Dashiell Hammett yazarlığa sokaklardan gelmiştir, hatta bir ara gerçek bir dedektiflik bürosunda büe çalışmıştır. Yani tam bir alaylıdır. Raymond Chandler ise okullu sayılır; kötü bir aile yaşamı olmasına rağmen İngiltere’de iyi bir eğitim görmüştür. Mezun olduktan sonra bir süre devlet hizmetinde çalıştıysa da dikiş tutturamamış, bir süre yazar, gazeteci ve çevirmen olarak hayatını kazanmış, sonra da orduya gönüllü yazılarak Birinci Dünya Savaşı’na katılmıştır. Savaş sonrası baş gösteren ekonomik krizle işsiz kalınca, polisiye yazmaya başlamış, ilk öykülerini Black Mask dergisinde yayınlamıştır. 1939’da ilk romanı The Big Sleep, ardından 1940’ta Farewell, My Lovely ve 1942’de The High Window okurla buluşmuştur. 1943’te Hollywood’da senarist olarak çalışmış; Billy Wilder’in Double Indemnity, Alfred Hitchcock’un Strangers on a Train filmleriyle The Blue Dahlia filminin senaryolarını kaleme almıştır. Ardından The Lady in the Lake (1944) ve The Little Sister’ı (1949) yazmış ve Büyük Uyku, Howard Hawks tarafından Humphrey Bogart ve Lauren Bacall ile filme çekilmiştir. 1954’te, The Long Goodbye yayımlanmıştır. Aynı yıllarda ölümüne kadar yakasını bırakmayacak alkol bağımlılığı kendini iyice dışarı vurmuş ve kronik bir tedavi dönemi başlamıştır. Ancak karısının ölümüyle, içine düştüğü karamsarlık iyice artmış, yazarımız kahramanı Marlowe’da görmeye alıştığımız alaycılığım ve umudunu yitirerek yaşamına son vermek istemişse de başardı olamamıştır. 1958’de son romanı Playback yayımlanmış, 1959’da ise The Poodle Springs Story adlı romanını bitiremeden yaşama gözlerini yummuştur. Ama sonuncusu tamamlanmayan yedi roman bile Raymond Chandler’ı sadece polisiye edebiyatın değil, dünya yazınm vazgeçilmez yazarları araşma sokmaya yetmiştir.
Bu büyük yazan ve onun ayrıksı dedektifi Philip Marlowe’u tanımanın şimdi tam zamanı. Sadece polisiye sevenlerin değil, iyi edebiyattan hoşlanan herkesin ilgisini çekebilecek bu ilginç yazarın romanları okurlarını bekliyor.
Radikal Kitap, 16 mart 2007