HAFİF BİR TARTIŞMA

MARGERY
Christie.

MIKE
Chandler.

MARGERY
Marsh.

MIKE
Kim?

MARGERY
Ngaio.

MIKE
Ah, evet… Şu Yeni Zelandalı.
(Berbat ötesi.)
Spillane. (Sessizlik… Şehvetle ekler.) Mickey

MARGERY
Eğer terbiyeli davranmayacaksan daha fazla devam etmem.
(Sessizlik… Birbirlerine pis pis bakarlar.)

MIKE
Ross Macdonald.

MARGERY
Bu daha iyi… Margery Allingham.

MIKE
(Gömleğinin yaka düğmesini çözer ve kravatını gevşetir. Sırıtarak.)
Walker.

MARGERY
(Endişeyle bakışlarını kaçırarak çaydanlığın örtüsünü düzeltir.)
Kim?

MIKE
Francis X. Walker, tatlım. Detroit’ten, hafiyesi de Mickey Reilly.

MARGERY
Zar zor birinci ligden biri bana göre. (Tereddütle) Michael Innes. Yok — P.D. James olsun. (Duraksar.) Innes’i sonraya saklıyorum.

MIKE
Gores.

MARGERY
(Sessizlik.) Kendininkileri uyduruyor musun?

MIKE
(Gömleğinin kollarını sıvar ve dirseklerini çat diye masaya çarpar.)
Joe Gores. Senin bilebileceğin biri değil, bebeğim. Amerikan suç kurgusunun en büyük detektif romancılarından biridir sadece. (Margery meymenetsizce çay fincanını tıkırdatır.)

MIKE
Bana bunu yapma, Maggie. Sırf Gores, efemine Oxford profesörlerinin birbirlerini Afrika silahlarıyla vurması yerine, gerçek kişilerin gerçek nedenlerle yine gerçek kişileri öldürmesini yazıyor diye burun kıvırman gerekmez.

MARGERY
Yumurtayı çenene damlattın. (Burnunu çeker.) Belki de yumurtanı ‘çok katı’ pişirmeliydim. (Gazetesini -London Observer – açar ve bir çığlık atar.)

MIKE
(Gazetesini -Daily News- hızla yere çalarak.) Hay, s…

MARGERY
John Dickson Carr ölmüş.

MIKE
(Sessizlik) Kim?

MARGERY
Şaka yapıyor olmalısın. Carr yüzyılın en büyük polisiye ustasıdır. Üstelik kitapları kapalı-oda türünün en muhteşemlerindendir.

MIKE
(Bir sigara yakar, dumanı karısının gözlerine üfürür.)
Tabii, anlıyorum.

MARGERY
Bu da ne demek oluyor şimdi?

MIKE
Akademik ukalanın tekinin mortu çekmesine sadece tanıdığım bir karı kafaya takar böyle.

MARGERY
(Örgüsünü eline alır ve vahşice şişleri şakırtdatmaya başlar.)
O zaman Mickey Spillane öldüğünde kederlere boğulup, bir bara gidip tüm hafta boyunca içip yas tutmayacaksın sanırım.

MIKE
(Boş Lucky Strike paketini buruşturur ve soğuk çiroz tabağının içine fırlatır.)
Dinle tatlım – belki Parker ve Stark gibi adamlar bir katedralin içini hiç yakından görmemişlerdir ama katedral şimdi nasılsa öyle anlatırlar, bir zamanlar olduğu gibi değil.

MARGERY
Bana Nicholas Blake’in edebi bilgeliğini veya Edmund Crispin’in nükte gücünü taşıyan birisini söyle.

MIKE
(Mırıldanarak.)
Raymond Chandler.

MARGERY
(Küçümseyerek bir yuh çeker.)
Korkarım John D. MacDonald, Michael Innes’den daha iyi bir yazardır diyeceksin.

MIKE
Tamam, demek kavga etmek istiyorsun?
(Sessizlik. Portakal suyuna bir kadehlik Jack Daniels katar. Margery yüzünü buruşturur.)
En azından MacDonald iyi bir hikaye anlatıcısıdır. Şu İngiliz tavuklarını okuduğunda, eğer Etrüsk mezar heykelleri konusunda doktoran yoksa konuyu bile takip edemezsin.

MARGERY
(Örgüsünden başını kaldırarak zalimce gülümser.)
Bir kadının sütyen ölçüsünden daha farklı bir entelektüel bilgi, senin kahramanlarının zihin kapasitelerinin çok yukarısında kalır.

MIKE
(Ayağa kalkar, paltosunu kavrar.)
O zaman senin anlayacağın bir şekilde söyleyeyim, Maggie. KAPA ÇENENİ!

MARGERY
Niye bunu her tartıştığımızda, klasik maço alınganlığına bürünüyorsun?
(Sessizlik.)
Michael, işe bu pis trençkot ile mi gideceksin gerçekten?

MIKE
Başlama maçoluğundan şimdi. Bir parça normal seks tüm o baskı altında tutulmuş papaz ve akraba evliliği sonucunda doğmuş züppelerin misafir odasında oturup bulmaca çözmelerinden daha sağlıklıdır.
(Duymak icin eğilirken sendeler. Margery’nin örgüsünü kapar.)
Ve sen tüvit elbiseler ile şu İngiliz çarıklarını giymeyi bıraktığın zaman ancak, bana nasıl giyineceğimi söyleyebilirsin… tatlım.

MARGERY
(Asabice.) Toplumsal anlamda… ee… bazı eski yazarlarla oran değişiyor… itiraf ediyorum…
(Çayından bir yudum alarak geriye çekilir.)
Fakat belirtmeliyim ki; aile sosyal yapısı her zaman senin yalnız-kurt faşistlerine göre ayrı bir avantaja sahiptir. (Sessizlik) Biraz daha çay?

MIKE
Bir avuç ufak çeneli züppe… (Sessizlik.) Kahve.

MARGERY
(Tatlı tatlı.)
Sanırım sen bu gizli kadın düşmanı, kan ve bağırsak dökücü takımını hiç analiz etmedin, değil mi?

MIKE
(Kahvesinin içine Jack Daniel’s boca eder)
Dalga geçme benimle, yoksa parmaklarını çekmeceye kıstırırım.

MARGERY
George V. Higgins, tabii. (Sessizlik.) Sanırım Travis McGee de gizli bir eşcinsel değil.

MIKE
(Homurdanır.) Bir avuç ufak çeneli züppe i.. ler!

MARGERY
(Öfkeyle çöreğine tereyağı sürerek.)
Ergen zihniyetler kendi iktidarsızlıklarını telafi etmek için çalışıyor.

MIKE
(Gitgide anlaşılmaz bir şekilde)
Lester Dent … Henry Kane …
(Bourbon şisesine uzanmak isterken devirir.)

MARGERY
Cinsel sadistler!

MIKE
(Sırtını dikleştirerek)
Seni uyarıyorum, bebeğim…

MARGERY
(Elindeki suteresini hırsla lime lime eder.)
Hepsini yok etmek istiyorsun – bulmaca, gidişat, atmosfer, edebi ipuçları.
(Duraksar. Hıçkırır.) Bileşik-karmaşık cümle.

MIKE
(Trençkotunun cebinden bir tabanca çıkarır.)
Hiçbir jüri beni mahkum bile etmez.

MARGERY
Fırındaki suflenin kokusunu alıyor musun? (Sessizlik…) Bu senin ilk baskı Büyük Uyku’n!

MIKE
İşte bunu yapmayacaktın tatlım!
(Ateş açar. Margery masanın üzerine kapaklanırken suteresini yere saçar.)

MIKE
Otuz sekiz kalibrelik otomatik. Güzel ve temiz bir delik açar. Çok fazla kan akıtmaz. (Sessizlik.) Maggie kandan hiç hoşlanmazdı.
(Boğazını tutar. Aniden sandalyesinden düşer.)

MARGERY
(Halsizce.) Potasyum Siyanür. İki granül. Kimyasal sembolü: KCN. Şu özellikleri olan kristal tuz: renksiz, çözünebilir, zehirli. (Sessizlik.) Elektrokaplamada kullanılır.
(Ölür.)

MIKE
Gözyaşlarımı senin için akıtmayacağım, meleğim.
(Ölür.)

-SON-

Marilyn Stasio & Richard Hummler
Karı-koca yazarlar Marilyn Stasio ve Richard Hummler, Murder Ink (1977) için bu skeci kaleme aldılarında tiyatro ve çesitli dergilerde çalışıyorlardı. Kitabın 1984 yılındaki genişletilmiş baskısında ise çiftin boşandığı belirtiliyor. Marilyn Stasio, yaklaşık 30 yıldır The New York Times’ın polisiye köşesinde yazıyor.

 

YERİNİZDE OLSAM ORAYA GİTMEZDİM
Bir İngiliz Kır Köşkünde Sakınılması Gereken Odalar

* Bazı Agatha Christie polisiyelerindeki kurbanlar ve ölüm şekilleri hakkında yoğun spoiler içerir.

Whitehaven Konağı,
Londra

Cher Monsieur,

Bu mesele hakkında yardımımı isteyen mektubunuz elime geçti. Endişeleriniz var ve korkuyorsunuz, öyle değil mi? Sussex’te bir “haftasonu”na davet edildiğinizi yazmışsınız, fakat cahil biri değilsiniz ki, n’est-cepas? Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu bilirsiniz; pusuya yatıp adam boğanlar, zehirli bir fincan, gecenin bir yarısında sıkılan tabanca. Böyle bir yerde hayatımı nasıl koruyabilirim, kendinize sormanız gereken soru bu!

Kurulu düzeninizi bozmayın Mösyö, size yalvarıyorum! Öte yandan, bu gibi durumlarda, siz taşralıların şeytani yöntemlerini Hercule Poirot’dan daha iyi kim bilebilir? İnsan dikkatli olmalı, doğru ama eğer uygun önlemler alınırsa böyle bir tatilde muhteşem zaman geçirmek de mümkündür.

Ecoutez! Ben, Hercule Poirot size yol göstereceğim.

Eğer becerebilirseniz bütün yatak odalarından uzak durun – en tehlikeli yerlerdir. Ülkenizdeki ilk davamda, hani şu Styles’taki üzücü hadise, cinayet kadının yatak odasında işlendi. Zavallı Mrs. Inglediorp. Ne iyi kalpli bir kadındı. Ama kurbanların yalnızca ilkiydi. Yatağında öldürülen Cora Lansquenet’i, hani şu Cenazeden Sonra’daki biçare kadıncağızı nasıl unutabiliriz? Veya Koltuktaki Ölü’den Laura Welman ile Kapıyı Kim Vurdu’daki Miss Blanche?

Ah, siz İngilizler! Ne soğuksunuz. Benim memleketimden hangi taşralı Noel’de cinayet işlemeyi düşünür? Ama Simon Lee’nin işi yatak odasında bitirildi. Gerçekten de Tatilde Bir Cinayet! İsimler saymakla bitmez. Rosaleen, Celia, Pat yalnızca benim gördüklerim. Eğer edebiyattan çetele tutacak olursak durum hayretler uyandırıcı. Saygıdeğer Miss Marple tarafından çözülen Daktilodaki Parmak’taki Mona Symmington cinayeti; Sıfıra Doğru’da Lady Tressilian; Çarpık Ev’den M. Leonides, bunlardan yalnızca birkaçı.

Olayı kavradınız mı? Bon. Yatak odalarından kaçınınız.

Şimdi, salonlarda ve oturma odalarında da dikkatli olun. Neden mi diye soruyorsunuz? Anlatacağım mon ami. Briç Masasında Cinayet’ten M. Shaitane’yi hatırlıyor musunuz? En sevdiği koltukta sessizce otururken, birden –voila– ölüverir, hem de bıçaklanarak. Ne kadar hazin. Saatler’deki salonu anımsayın, hani zavallı kurbanın öldüğü yer. Ya Mrs. McGinty, sıradan bir kulübe, sıradan bir salon – hiçbir koruma yok. Ee, Mrs. McGinty’nin öldüğünü hepimiz biliyoruz, değil mi?

İnsan kütüphanelerde ihtiyatı elden bırakmamalı. Miss Marple’in Kütüphanedeki Ceset’ini kim unutabilir? Zavallı kadıncağız kitapların arasında mütemadiyyen cesetler bulup durdu. Albay Protheroe, tamam çok hoş biri değildi ama buna rağmen, Ölüm Çığlığı’nda kütüphanede öldürülmesi?! Son derece yakışıksızdı. Her ne yaparsanız yapın, asla kütüphanede çay içmeyin. Porsuk Ağacında Cinayet’den Adele Fortescue ve yarısı yenmiş çöreğini hatırlayın lütfen.

Akşam yemeklerinde tetikte olmayı kesinlikle bırakmayın, yalvarırım size. Ne yiyip içtiğinize dikkat edin. Asla ama asla yatmadan önce uyku ilacı veya bir fincan sıcak çikolata istemeyin, siz İngilizlerin deyimiyle belayı çağırmış olursunuz. Bu gibi durumlarda neredeyse her zaman birileri, birilerini zehirlemeye calışır. Hizmetlilerin nasıl olduklarını ise söylememe gerek var mı, bir fincan rahatlıkla başkasınınkiyle karıştırılabilir.

Öylelerini biliyorum ki, böyle bir haftasonunda yanlarında kendi yiyeceklerini götürür ve odalarında kilit altında tutarlar. Evsahiplerine belki bir fincan papatya çayı için güvenirler ama çok nadir. Biraz abartı mı dediniz? Muhtemelen. Eh, insan kendisi yaşayıp görmeli, non?

Hiçbir koşulda, salonda, oturma odasında veya kütüphanede üç kişiden az insanla bulunmamaya dikkat edin. Buna rağmen güvenliğiniz garanti altında değil tabii. Dışarıya da çıkmamaya çalışın; Uğursuz Malikhane’de yüzme havuzunun yanındaki cesedi hatırlayın. Ya Cesetler Ağlamaz’da çimenlikte, Sonuncu Kurban’da kayıkhanede, Filler de Hatırlar’da kayalıklarda olanlar?..

Yola çıkarken, sizi götürecek tren konusunda dikkatli olmanızı söylememe gerek var mı? Örnek olarak karşımızda her zaman Rachette var, hani şu kaderiyle Doğu Ekspresi’nde karşılaşan kötü şöhretli adam. Ya Rudi Kettering? Mavi Trenin Esrarı’ndan hatırlarsınız elbette.

Gördüğünüz gibi Mösyö, bu taşrada bir haftasonu seyahati hiç de hafife alınacak bir şey değil. İngilizlerin kırsal yerlere olan tutkusunu çok iyi biliyorum ama doğrusunu isterseniz bunu anlamakta güçlük çekmiyor değilim. Tehlikeli böcekler, tahmin edilemez havalar, şu kocaman, cereyanlı odalar – aklıma geldikçe ürperiyorum. Ve tabii, o kasvetli tuğla yığınlarında, kelimenin gerçek anlamıyla tehlikeye atılan yaşamlara ne demeli!

Ben, şahsen Londra’yı tercih ederim. Fakat siz, sevgili bayım, bu macerada ısrar ediyorsanız eğer, size söyleyeceğim tek şey bonne chance olur.

Tüm içten dileklerimle,
HERCULE POIROT

Dick Riley – The Bedside, Bathtub & Armchair Companion to Agatha Christie

 

Altın Ahududu Kapakları

Altın Ahududu Ödülleri, 1980’den beri en kötü filmleri onore etmeye devam ediyor. Neden ahududu? Çünkü İngilizce’de “Blowing a raspberry” deyimi dilimizi iki dudak arasına koyup o “pffft!” sesini çıkarmamızı anlatan bir deyim. Dolayısıyla Golden Raspberry, kısaca Razzie, deyim yerindeyse “rezil” gibi filmlere verilen bir ödül.

Eğer katalogumuzdaki yedi bine yakın kitaptan, sadece kapaklarına bakarak, bu tür bir ödül dağıtmak isteseydik, sayıları hiç de az olmayan aday arasında birinciyi seçmekte epey zorlanırdık sanıyorum.

Gerekçeli aday listemi sizlere sunuyorum; sizlerin favorilerini de merak ediyorum.

Irving Wallace’a memleketimizde doğru dürüst bir ilgi oluşmadıysa bunun başlıca müsebbibi Altın yayınları olsa gerek: kapakların hepsi birbirinden beter!

İşte Titreşim ! ABD Başkanının karısına şaşırtıcı derecede benzeyen Rus ajanı, first lady’nin yerine geçiyor. Kapak da birbirine geçmiş görüntülerle sunulmuş. Güvercin Dosyası’nın da aşağı kalır yanı yok. Bu da uzun yaşamın sırrını bulmayı başaran bir Sovyet bilim adamının öyküsü, Wallace’ın kalburüstü gerilim romanlarından. Gölgeler hakkında bir fikrim yok, ama bu abi ve ablanın nasıl bir kompozisyon ile bu pozu verdiklerine akıl sır ermiyor!

Jak Brown maceraları, yanılmıyorsam üç adet, 1970 yılından meçhul bir kapak ressamımızdan bizlere hediyedir. Kalıbımı basarım, işbu satırlar dışında da haklarında bir yazıda bir cümle dahi kurulmamıştır. Kapakların hepsi birbirinden iç gıcıklayıcı olup, Esrar ve Büyü’yü aralarında bir adım öne çıkartan da sigara tüttüren abimizin hülyalı bakışlarıdır.

Jak Brown, serinin karakterinin adı. Yazar adı ise Lomax Quinn gözüküyor. İki isme de literatürde rastlamak olası değil. Yerli üretim olması muhtemel.

Öldüren Miras, Agatha Christie’nin “Mavi Trenin Esrarı” romanının Taner yayınevi imzalı baskısı. Roman hakkında söylenecek bir şey yok, ama kapaktaki çizim feci. Aşk Virajı, polisiye seriler içinde koleksiyonerlere fazla zorluk yaşatmayıp, bir iki James Hadley Chase ve hatta taa 72’de basılmış bir Lawrence Block içermesi ile vazgeçilmez olan Anten Heyecan dizisinden bir parça. Listemize kapak resmi ile değil, sağ alttaki tanıtım yazısı ile giriyor:

“Bir katil var ama bulana aşkolsun!”

Sırada Yeşilçam esintili bir Mayk Hammer romanımız var: Sarı yüzlü İblis. Ablamızdaki yüz ifadesi iblisin ne menem bir şey olduğu konusunda bir fikir veriyor. Bir Sevda Yüzünden’de ise katil o kadar korkunç olmasa gerek, zira müstakbel maktulümüz korkmaktan ziyade katile sinirlenmiş gibi görünüyor. Hanım kızımız ise heyecandan olsa gerek, olaya bakamıyor.

Thomas Tryon, Altın yayınevinde 70’lerin başlarından 80’lerin ortalarına dek çalışma fırsatı bulan o insafsız kapak tasarımcısının bir başka kurbanı. Tryon’ın Öç romanının iki baskısında da bir samanlıkta çıplak bir kadın resmi var. Samanlığın ve kadının aynı olduğunu tahmin ediyorum ama bunu anlamak kolay değil, sizlerin de tahminini merak ediyorum.

Son olarak Tatmin’de, Irving Wallace’daki grafik tarz benimsenmiş gibi görünüyor. Bu arada bu romanı görürsem kapağına bakmadan alacağım, zira referansları sağlam gözüküyor.

Nero Wolfe’un Kızı

Ülkemizde 80’li yıllarda Atlantis, uzunca bir süredir de orjinal seriye sadık kalarak Martin Mystere adı ile yayınlanan İtalyan çizgi roman serisinden bir anekdot, Nero Wolfe’un kızı ile ilgili.

İlk kez Rex Stout’un “Over My Dead Body” romanında arz-ı endam eden Carla, Wolfe’un evlatlığı aslında.

Kaynak : Martin Mystere Dev Albüm 8 / Şeffaf Gölgelerin Sırrı, Oğlak Maceraperest Çizgiler, 2003

Bartitsu mu, o da nesi?

Benim de ilk okuduğumda verdiğim tepki bu oldu.   Peki, “baritsu” ve “Boş Ev Vakası- The Adventure of the Empty House” dersem… Bazıları için bu ipuçları yeterli  olmuştur belki ama Boş Ev Vakası’nı iki kere okumuş olmama karşın Ivy Press’ten çıkmış “The Sherlock Holmes School of Self Defence: The Manly Art of Bartitsu as used against Professor Moriarty”  isimli kitabı görene kadar  bartitsu hakkında hiçbir şey hatırlamıyordum.

Bilindiği gibi Boş Ev Vakası’nda, Profesör Moriarty ile  Reichenbach şelalesinde yaptığı karşılaşmada uçurumdan düşerek öldüğü sanılan Holmes tekrar ortaya çıkar:

“Doğru duydun Watson, hiç düşmedim. Ama sana bıraktığım notta kesinlikle samimiydim. Kurtuluşa giden dar yolun üstünde duran Profesör Moriarty’nin o sinsi siluetini gördüğümde kariyerimin sonuna geldiğimden emindim. O gri gözlerine tarif edilmez bir kararlılık hakimdi. Biraz konuştuktan sonra sana o kısa notu bırakmama izin verdi. Yanına sigara tabakamla bastonumu da bıraktıktan sonra ben önde, Moriarty arkamda yürümeye başladık. Yolun sonuna geldiğimizde gardımı aldım. Moriarty silah çekmedi, bunun yerine üstüme atılarak uzun kollarıyla boynuma yapıştı. Oyununun sonuna geldiğinin farkındaydı ve bir an önce intikam almaktan başka hiçbir düşüncesi yoktu. Şelalenin ağzında boğuşmaya başladık. Ben baritsu denen Japon güreş tekniğinden biraz anlarım, ki daha önce de defalarca işime yaramış olan bir beceridir bu. Sayesinde elinden kurtuldum ve o, korkunç bir çığlık attı ve birkaç saniye çılgınca debelenerek elleriyle boşluğa tutunmaya çalıştı. Bütün çabalarına rağmen yine de dengesini sağlayamadı. Düşüşünü izledim. Aşağıda bir kayaya çarptı ve ardından da suya düştü.”  (Sherlock Holmes Bütün Hikayeleri3-Neptün Yayınları, Sf.14)

Holmes ve Moriarty’nin Reichenbach şelalesindeki karşılaşmasını betimleyen Sidney Paget illüstrasyonu
ve Moriarty’nin mağlup olduğu Reichenbach Şelalesinde bulunan plaket.

Holmes üstün bir zekâya ve bilimsel yeteneklere sahip olduğu kadar üniversitede boks ve eskrim dersleri almış iyi bir dövüşçüdür de. Boş Ev vakasında kendi ağzından dinlediğimiz üzere, ezeli düşmanı Moriarty’den kurtulmasını sağlayan şey de bu yeteneği olmuştur.

Gelelim bartitsu veya Sir Arthur Conan Doyle’un kurgusal dünyasındaki karşılığı olan “baritsu”nun wikipedia‘dan özetlediğim hikayesine.  Bartitsu, 1898 yılında bir mühendis olan Edward William Barton-Wright’ın üç yıl kaldığı Japon İmparatorluğu’ndan ülkesi İngiltere’ye döndüğünde geliştirdiği bir dövüş ve savunma sanatı. Barton-Wright dövüş ve savunma sanatlarına ilgi duyan ve daha önce boks, güreş, eskrim gibi sporlarda çalışmalar yapmış bir kişi olarak Japon dövüş sanatları ile mevcut birikimlerini birleştirerek pek çok teknikten unsurlar içeren bu dövüş sanatını geliştirmiş. Bartitsu ismi ise, Barton-Wright’in soyadı ile  bir Japon dövüş sanatı olan “jüjitsu”nun bir araya gelmesinden oluşuyor.

Bartitsu’ya olan ilgi, ilk ortaya çıktığı Edwardian dönemi Londra’sından günümüze kadar sürmüş. 2002 yılında kurulan uluslararası “bartitsu severler” derneğinin 2006 yılından beri yayında olan resmi web sitesinden bartitsu ile ilgili pek çok bilgiye ve güncel etkinliklere erişmek mümkün. İsterseniz, Robert Downey, Jr.’ın “Sherlock Holmes- A Games of Shadow” filmindeki dövüş sahnelerine ilişkin “bartitsu severlerin” değerlendirmesine ve filmin dövüş sahnelerinin koreografı ile yapılan söyleşiye bir göz atabilirsiniz.

Bununla birlikte Doyle’un Holmes’u yeniden hayata döndürdüğü “Boş Ev Vakası”nda bu dövüş sanatına yer vermesinin bartitsuyu ölümsüzleştirdiği söylenebilir. Doyle’un öyküde bartitsu yerine “baritsu” terimini kullanmış olmasının yazım hatası, yanlış hatırlama veya telif hakları nedeniyle bilinçli bir seçim olabileceği belirtiliyor.

Son olarak, 2011 yapımı  Bartitsu: The Lost Martial Art of Sherlock Holmes isimli belgeseli ve Edwardian döneme ait ilginizi çekebilecek fotoğrafları önererek bu dövüşlü yazıya artık bir son verebilirim. Dönemin fotoğraflarından aklımdan kalan tek şeyin kadınların korselerle olan imtihanı olduğunu belirtmeliyim!

Sherlock Holmes Müzesi / Yeşim Karataş

21 şubat 2011 Pazartesi

Hava açık.Şubat’tan beklenmeyecek güzellikte. Londra CAB’larından siyah olanlarının şöförleri özel. Onlara bindiğinizde sadece adres söylüyorsunuz. Hemen ulaştırıyorlar. Ben de heyecanla gitmek istediğim adresi söyledim.

Baker Street 221b


Polisiye meraklıları olarak sadece kitap sayfalarında görüp okuduğumuz bir adres bu. Neredeyse polisiyenin en önemli ismi orada oturuyor. O bir efsane.

Holmesun Yaşam Alanı Holmesun Yaşam Alanı

CAB beni müzenin kapısında indirdi. Oldukça kalabalık. Kapıda bir görevli karşılıyor ve bilet almalısınız diyor. Hemen yan bina Sherlock Holmes’un alışveriş mağazası. Bilet almak için girdiğim andan itibaren farkediyorum ki tüm mağazayı alabilirim. Hazırlanan hediyelikler inanılmaz. Kalemden, Sherlock Holmes’un kıyafetlerine kadar herşey var. Piposu ve tütünü hazır. Kitapları,filmleri,resimleri ve heykelleri olağanüstü. Kasada güleryüzlü bir hanım var. Bilet diyorum 6 pound diyor. Ödüyorum alıyorum. Kapıya gidiyorum görevli biletime bakıp beni içeri alıyor. Merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Bir şaşkınlık daha: Dr.Watson beni karşılıyor. Şöminenin önünde Sherlock Holmes’un koltuğuna oturuyor ve beraber fotoğraf çektiriyoruz. Sohbet ediyoruz. Sherlock Holmes’un koltuğunda oturuyorum ve Arthur Conan Doyle’un yarattığı bu olağanüstü dedektifi ben de gerçek kabul ediyorum. Daha sonra müzeyi gezmeye başlıyorum. Müze 4 katlı, her katta kitaplardaki konuların tüm detayları var. Davaları çözmek için kullandığı aletler ve kimya odası, yatak odası ve tuvaletine kadar tam bir yaşam alanı kurulmuş.

Telgraf
Sherlock Holmes ile Dr.Watson’un meşhur koltukları

Danseden adamlar
Sherlock Holmes’un Dr.Watson’a gönderdiği telgraf.

Danseden Adamlar

Danseden Adamlar

Sherlock Holmes’un incelediği bir şüpheli ile ilgili aldığı notlar.

Sherlock Holmes’un incelediği bir şüpheli ile ilgili aldığı notlar.

Sherlock Holmes’un keman merakı

Sherlock Holmes’un keman merakı

Prof. Moriarty

Prof. Moriarty

Baskerville’in köpeği

Baskerville’in köpeği

Düşmanlar

Tüm düşmanlarının mumyaları var. Cesetlerini kitaplarda yazıldığı gibi sergilemişler.

Teferruat
Kapıları açmak onun için bile teferruatlıymış.

Polisiye bir koli vakası / Kanat Atkaya

Önce bir büyüğüm bana beş koli polisiye ganimeti gönderdi. Haliyle benimkiler eve sığmaz oldu. Ben de kendiminkilerden iki koli ayıklayarak, sevdiğim birine gönderdim. Şimdi onun gözünde çok kral bir insanım

Yaklaşık üç saat önce bu yazıyı yazmak için gerekli tertibatı oluştururken (çay yap, müzik ayarla, kediyi öteleyerek kanepede yer aç vb) kapı çaldı. Son üç-beş yıldır bahsi geçen, efsaneye dönüşen ganimet beş koli halinde eve ulaştı.
Ganimet derken durumu abartmadığımı, polisiye romanlara biraz olsun hayranlık besleyenler çok net anlayacak!
Hikaye şöyle gelişti…
Yıllar önce, o zamanki evime yakın oturan bir büyüğümün evine muhabbete gitmişim. İlk kez gidiyorum ama namını duymuşum; sayılı polisiye roman koleksiyonerlerinden birinin evi bu. Daha önce bu konuda epeyce laflamışlığımız var.
Eve girer girmez kitaplara yöneliyorum haliyle…
Kimileri bende var, kimilerini duymuşum ama ilk kez görüyorum, kimilerinden hiç haberim yok!
Özellikle 1950’ler ve 1960’larda başlayıp hemen ‘gümlemiş’, yok olmuş seriler dikkatimi çekiyor.
Bir, bilemediniz iki sayı çıkmış nefis cep romanları.
Kapak resimleri über-kitsch, baskı kaliteleri, ciltleri şişirme yapılmış ama çok iyi korunmuşlar.
Bir nevi polisiye roman cennetine düştüğümü anlamam için 1962’de yayına başlayan Akba Polis Romanları Serisi’nin tam takımından -hem de iki adet- bulunduğunu görünce anladım.

KEDİ LOGOLU KİTAPLAR

1979’da basılan 127’inci kitaba kadar izini bilirim ‘kedi logolu’ Akba Polis Romanları’nın.
Evde tek tük vardır ama hiç tam seri görmemiştim.
R.L. Goldman’ın ‘Mikrofondaki Cinayet’ini Davut Hayon çevirmiştir ve bu ilk kitap olmuştur.
Sonra yıllar içinde Carter Dickson, Ellery Queen, Len Deighton, Raymond Chandler, Erle Stanley Gardner, Conan Doyle gibi isimler ‘kuşaklar boyu polisiye’ şeklinde listeye katılmış.
Rahmetli Huysuz’un (Oğuz Aral’ın en sevdiği polisiye (daha çok kara mizah) romanlardan biri olan ‘İyi Ama Harry’yi Kim Öldürdü?’nün bu seriden çıktığını çok iyi biliyorum.
Çünkü Huysuz, Hitchcock’un film yaptığı bu hikayeyi (The Trouble With Harry, J.T.Story) bana hediye etmişti.
Neyse misafirliğe gittiğim eve dönelim.
Büyüğüm, kitaplar üzerine laflarken “Bir gün düzenleme işini yapacağım; çiftleri sana postalayacağım” diyor; “Bana uyar” cevabını veriyorum.
İçimden “Yollanır mı o kuzular?” desem de çaktırmıyorum.
İşte üç saat önce o kuzular 5 koli halinde eve ulaştı.
İlk koliden ‘Nik Farley’ (Gizli Ajan Yayınları) çıkınca kafadan sersemledim.
Ümit Deniz’in kahramanı Murat Davman’ın özellikle ‘Tanrının Gözyaşları’ adlı kitabını severdim, evde duruyor zaten.
Fakat aynı kahramanın ‘Günün Kitapları’ serisinden çımış ‘Sessiz Harp’ ve ‘Azrailin Habercisi’ni bilmiyordum; koliden çıkınca evde Apaçi dansı yapmak istedim.
Milliyet’in meşhur Kara Dizi’sinden eksiğim kalmadı, fazlam var. Yani ikinci koli itibariyle durum bu!
Kartal Yayınları’nı bilmezdim, Senton Blake’i tanımamıştım, müşerref oldum.

MİLYONLARIN OKUDUĞU GÜZELLİKLER

‘Dü-De-Ro’ yani ‘Dünya Detektif Romanları’ serisinden hiç görmediğim kitaplara ulaştım.
‘Aydabir Polis Romanları’, ‘Ekicigil Yayınları’, ‘Hadise Yayınları’ndan çıkan mini Conan Doyle’lar, ‘Milyonların Okuduğu Eserler’, ‘Nebioğlu’ güzellikleri, Yalçın Ofset klasikleri…
Vâ-Nû’nun AK Kitabevi’nden çıkan enfes kapaklı ‘Tuzaktaki Kaplan’ı…
Tabii her nimetin bir külfeti var. Mesela nereye koyacağım ben bu kadar kitabı?
Böyle bir alan yok evde. Zaten son üç taşınmada kademeli olarak konvansiyonel silahlarda kademeli azaltma yapmışım, kitap ve dergi koleksiyonları dağıtmışım…
Zor durum, zor seçim!
Sonunda sıkı bir tasnif, sıkı bir ayıklama operasyonu kararı aldım.
Bende olanları ayırdım, kendi içinde çift olanları ve ilgi alanıma ‘çok’ girmeyenleri de ekleyince yarısını yeniden kolilemiş oldum.
Fakat yetmez. Kalbim kan ağlayarak Nick Carter, Hayat Polisiye Serisi ve bazı Ian Flemming’leri falan filan da ayırdım.
Neticede iki kolilik malzemeyi kendime ayırdım, gerisini kolilere yerleştirdim.
Operasyon sonrası, kitapları yollayan büyüğümü aradım ve rapor sunduktan sonra “Ne yapacağım bu kolileri?” diye sordum.
“Sen de seven birine vereceksin” dedi.
Sözünü dinledim…
Şu anda bir arkadaşımın gözünde dünyanın en kral insanıyım!

Kaynak: Hürriyet

Agatha Christie ve Çocuk Tekerlemeleri

Agatha Christie’nin kendisine büyük başarı kazandıran formüllerden biri de çocuk şiirleridir. Bu tekerlemeler okuyucunun ilgisini çeker ve merak uyandırır. Aynı zamanda sembolik anlam ve kinayeler taşırlar.

Agatha Christie, Miss Marple’a, çocuklar için “acımasız küçük şeyler” dedirtir. Genellikle bir durum veya bir kişi yaşlı kadına eski bir çocuk tekerlemesini hatırlatır ve olayı çözüverir. Bir İngiliz’den daha İngiliz olan Poirot da ancak emekliliğinden sonra İngiltere’ye yerleşmesine rağmen nedense tüm bu tekerlemeleri ezbere bilir.

Agatha Christie’lerde geçen bu çocuk tekerlemelerinin tesbit edebildiğimiz kadarını aşağıdaki tabloda görüyorsunuz. Ne kadar basit bir yapıya sahip olursa olsun, bir şiiri çevirmek zor iştir. Bu yüzden olsa gerek, bizdeki eski basımlarda birçok tekerleme ya kısaltılmış, ya da hiç konulmamıştır. Tavuskuşu Cinayeti (Third Girl), Ölüm Diken Üstünde (Death in the Clouds) gibi polisiyelerde bu eksiklik, muammanın çözümü konusunda ciddi bir kafa karışıklığına yol açsa da, bu biz azimli Türk okurlarını Agatha sevmekten alıkoyamamıştır.

Tekerlemelerin bazılarının kökeni çok eskilere dayanıyor ve zaman içinde değişmişler. Mesela On Küçük Zenci’de Agatha Christie’nin kullandığı “Ten Little Indians” tekerlemesinin orijinali çok daha basittir. Bazen de bu tekerlemelerin uyarlamalarını başka yerlerde görürüz. “One, Two, Buckle My Shoe”nun Elm Sokağında Kabus versiyonu gibi. Francis Burnett’in ünlü çocuk kitabı Gizli Bahçe‘den “Mistress Mary, quite contrary” tekerlemesine aşina olanlar vardır aramızda. Ve hemen hepimiz en küçüğünün hani bana, hani bana diye ağladığı beş küçük kardeşin hikayesini biliriz.

“Agatha Christie ve Çocuk Tekerlemeleri” adlı bu önemli (!) çalışmadan sonra araştırmalarımız, “Agatha Christie Kitaplarındaki Shakespeare Alıntıları”, “Agatha Christie ve Kitlesel Mücadeleler: Asimile biri olarak Poirot’un Dünya Kapitalizmine Entegrasyon Süreci”, “Wim Wenders: Paris-Texas Üzerindeki Hastings İzdüşümleri” ve “Usun Evrenselliğinin Gereklerince Miss Marple: Tarihteki Kadın Muhalefetleri Üzerine Bir İnceleme” gibi konularla devam edecektir.

Ten Little Indians

Ten little Indian boys went out to dine;
One choked his little self and then there were nine.

Nine little Indian boys sat up very late;
One overslept himself and then there were eight.

Eight little Indian boys travelling in Devon;
One said he’d stay there and then there were seven.

Seven little Indian boys chopping up sticks;
One chopped himself in halves and then there were six.

Six little Indian boys playing with a hive;
A bumblebee stung one and then there were five.

Five little Indian boys going in for law;
One got in Chancery and then there were four.

Four little Indian boys going out to sea;
A red herring swallowed one and then there were three.

Three little Indian boys walking in the Zoo;
A big bear hugged one and then there were two.

Two little Indian boys sitting in the sun;
One got frizzled up and then there was one.

One little Indian boy left all alone;
He went and hanged himself and then there were none.

On Küçük Zenci

On küçük zenci yemeğe gitti.
Birisi boğuldu, kaldı dokuz.

Dokuz küçük zenci pek geç yattı.
Birisi uyanmayı unuttu, kaldı sekiz.

Sekiz küçük zenci adada gezmeye çıktı.
Birisi dışarıda kalmayı istedi, kaldı yedi.

Yedi küçük zenci bir küçük baltayla odun kesti.
Birisi iki parça oldu, kaldı altı.

Altı küçük zenci kovana dokundu.
Birisini arı soktu, kaldı beş.

Beş küçük zenci kanunu tetkik etti.
Birisi avukat oldu, kaldı dört.

Dört küçük zenci denize girdi.
Birisini balık yuttu, kaldı üç.

Üç küçük zenci hayvanat bahçesini dolaştı.
Birisini ayı boğdu, kaldı iki.

İki küçük zenci güneşte oturdu.
Birisini güneş çarptı, kaldı bir.

Bir küçük zenci tek başına kaldı.
Gidip kendisini astı, tamam!

After the Funeral

Lizzie Borden with an axe
Gave her father fifty whacks
When she saw what she had done
She gave her mother fifty-one.

Cenazeden Sonra

Lizzie Borden baltayı aldı
Babasına elli kere salladı
Ne yaptığına bakınca
Anacığına da elli bir kere salladı

One, Two, Buckle My Shoe

One, two, buckle my shoe
Three, four, knock at the door
Five, six, pick up sticks
Seven, eight, lay them straight
Nine, ten, a big fat hen
Eleven, twelve, dig and twelve
Thirteen, fourteen, maids a’courting
Fifteen, sixteen, maids in the kitchen
Seventeen, eighteen, maids a’waiting
Nineteen, twenty, my platter’s empty…

İskemlede Beş Ceset

Bir, iki, ayakkabımın tokasını tak,
Üç, dört, kapıyı kapat.
Beş, altı, çomakları al.
Yedi, sekiz, onları düzgün koy.
Dokuz, on, besili bir tavuk.
On bir, on iki, insanlar incelemeli.
On üç, on dört, kızlar flört ediyor.
On beş, on altı, kızlar mutfakta.
On yedi, on sekiz, kızlar bekliyor.
On dokuz, yirmi, tabağım boşaldı.

A Pocket of Full Rye

Sing a song of sixpence a pocket full of rye,
Four and twenty blackbirds baked in a pie.
When the pie was opened the birds began to sing,
Oh wasn’t that a dainty dish to set before the king?
The king was in his counting house counting out his oney,
The queen was in the parlour eating bread and honey
The maid was in the garden hanging out the clothes,
When down came a blackbird and pecked off her nose!

Porsuk Ağacı Cinayeti

Bir şarkı söyle. Altı peni, bir cep dolusu çavdar
Böreğin içinde pişirilen yirmi dört karatavuğun şarkısını.
Börek kesildiği zaman karatavuklar ötmeye başlamış.
Tam krala göre bir yemek değil mi bu?
Kral, hazinesindeymiş. Parasını sayıyormuş.
Kraliçe odasında ekmekle bal yiyormuş.
Hizmetçi bahçede çamaşırları asıyormuş.
Bir serçe gelerek burnunu gagalayıvemiş!

Three Blind Mice.

Three blind mice.
See how they run.
See how they run.
They all ran after the farmer’s wife
Who cut off their tails with a carving knife.
Did you ever see such a thing in your life
As three blind mice?

Üç Kör Fare

Üç Kör Fare
Nasıl koşuyorlar bak.
Nasıl koşuyorlar bak!
Hepsi de çiftçinin karısının peşinden koştular.
Kadın da kuyruklarını et bıçağıyla kesti.
Hayatında böyle garip bir şey gördün mü hiç?
Şu Üç Kör Fare gibi…

Five Little Pigs

This little pig went to the market.
This little pig stayed home.
This little pig had roast beef
Tliis little pig had none.
This little pig cried “Wee, wee, wee, wee!”
All the way home.

Beş Küçük Domuz

Bu küçük domuz pazara gitti.
Bu küçük domuz evde kaldı.
Bu küçük domuz pirzola yedi.
Bu küçük domuza hiçbir şey verilmedi.
Bu küçük domuz, “Vii vii vii,” diye ağladı.

They Came to Baghdad

How many miles to Babylon?
Threescore and ten.
Can I get there by candlelight?
Yes, and back again.

Bağdat’a Geldiler

Babil’e kaç mil kaldı?
Otuz altı ve on,
Mum ışığında gidebilir miyim?
Evet ve tekrar dön.

Crooked House

There was a crooked man
Who walked a crooked mile.
He found a crooked sixpence
Against a crooked stile.
He bought a crooked cat
Which caught a crooked mouse.
And they all lived together
In a crooked little house

Çarpık Evdeki Cesetler

Vaktiyle çarpık bir adam vardı…
Çarpık bir yoldan yürürdü.
Çarpık bir çitin yanında.
Çarpık bir bahçeyi süpürürdü…
Çarpık bir kedisi vardı.
Çarpık fareler tutardı.
Ve hepsi küçük,
Çarpık bir evde otururlardı…

N or M

Goosey, goosey, gander.
Whither shall I wander?
Upstairs, and downstairs.
And in my lady’s chamber.

N veya M

Kaz yavrusu, kaz yavrusu.
Nereleri gezeceksin?
Bir aşağı, bir yukarı
Sahibimin odasında.

Mrs McGinty’s Dead

Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Down on her knee just like I.
Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Holding her hand out just like I.
Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Sticking her neck out just like I.

Gördü ve Öldü

Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
Benim gibi diz çöktü.
Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
Benim gibi elini uzattı.
Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
İşte böyle öldü…

Hickory Dickory Dock

The mouse ran up the clock
The clock struck one
The mouse ran down
Hickory Dickory Dock

Hikori Dikori Dok

Saat biri çaldı.
Fare aşağı daldı.
Hickori, dickori, dok

Hallowe’en Party

Ding dong dell,
pussy’s in the well

Elmayı Yılan Isırdı

Ding dongda,
kedi kuyuda

The Big Four

Will you walk into my parlour,
said the spider to the fly?

Büyük Dörtler

Örümcek, sineğe,
‘Salonuma girer misiniz?’ dedi.

Destination Unknown

How many going to St Ives?

Bilinmeyen Hedef

Kaç kişi St. Ives’e gider ki?

Third Girl

Rub a dub dub,
Three men in a tub.
And who do you think they be?
The butcher, the baker.
The candlestick maker.
Turn them out, knaves all three!
(They all sailed out to sea)

Üçüncü Kız

The Lonely Lady /The Harlyquin Tea Set and Other Stories

Four points of the compass so there be S and W, N and E.
East winds are bad for mail and beast.
Go south and west and North not east.

How Does Your Garden Grow? / Poirot’s Early Cases

Mistress Mary, quite contrary.
How does your garden grow?
With cockle-shells, and silver bells.
And pretty maids all in a row

Death in Clouds

Old Mother Hubbard’s dog
But when she came back he was playing the flute

Adam, Cordelia ile Evlenmeli mi? / PD James

Çok sayıda okuyucumdan, Kadınlara Göre Değil’deki detektifim Cordelia Gray’in, Adam Dalgliesh ile evlenip evlenmeyeceğini soran mektuplar alıyorum. Öyle anlaşılıyor ki, polisiye sevenler, Jane Austen’ın deyimiyle, “iyi bir gelire sahip, bekar” bir detektifin, bir eşi olması gerektiği fikrini taşıyor. Dorothy L. Sayers bu görüşe katılmayacaktır. Sayers açık ve kesin olarak belirtmiştir ki, detektifler genç kadınları kovalayacaklarına, ipuçları üzerine konsantre olmalıdırlar. Gerçi kendisi bu kurala uymamıştır; Lord Peter, altı yıl boyunca Harriet’in peşinden koştuktan sonra, (elbette, bu kaba tabiri böylesine asil ve ince bir kur yöntemi için kullanmak yakışık almaz) kızcağızı en sonunda Oxford’ta, Latincede “yeter” anlamına gelen Magdalen Köprüsü üzerinde kıstırabilmiştir.

Fakat şurası da bir gerçektir ki; polisiye roman yazarları, kitaplarının kahramanı detektiflerin aşk hayatıyla pek fazla ilgilenmezler, belki bu çok da şaşırtıcı değildir. Doğum, cinsellik ve ölüm, gerçek hayatta olduğu gibi kurmaca dünyasında da üç büyük mutlaktır. İlk ikisine üstünkörü bile olsa değinmeden, sonuncusu üzerine yazmak detektif romanı sınırları çerçevesinde bile zordur. Bir polisiyede ciddi bir şekilde aşk ve cinselliğe yer verirseniz eğer, kitap ne kadar analitik çözümlemeler içerirse içersin polisiyelikten çıkıp, sade bir “roman” olur. Dorothy L. Sayers’ın, kitabı Busman’s Honeymoon’u, “detektif kurgusuyla kesintiye uğrayan bir hikaye” olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Sherlock Holmes, Father Brown, Poirot, Miss Marple ve Dr. Thorndyke gibi birçok karakterin müzmin bekar kalmalarının sebebi, muhtemelen detektif roman yazarlarının aşk ve cinselliği ele almakta yaşadıkları tereddüt yüzündendir. Bu durumun tam tersi ise, haşin, müstehzi ve sıkı içici hususi hafiyelerin macera dolu hayatlarında birçok kadının, tabii kendi şartlarına uyum sağlamak koşuluyla yer alıyor olmasıdır. Diğer detektifler ise mutlu bir evliliğe sahiptirler; kolaylıkla özel yaşamlarında her şeyin güllük gülistanlık olduğunu, kafalarında en ufak bir korku veya endişe taşımadan olayların peşinde büyük bir iç huzuruyla koştuklarını varsayabiliriz. Simenon’un Maigret’si, Freeling’in Inspector Van der Valk’u, H.R.F. Keating’in Inspector Ghote’u, Edmund Crispin’in Professor Gervase Fen’i ve H.C. Bailey’in Mr. Fortune’u, bu türden detektiflere en iyi örneklerdir. Geriye kalan diğerleri ise kadınlara ilgi duymalarına rağmen, onları özel yaşamlarının merkezlerinden uzakta tutmayı yeğlemişlerdir. Nero Wolfe’un, heybetli ve intizamlı konağına bir eşin yerleştiğini hayal etmek bile çok güç.

Elbette öyle polisiye romanlar var ki, aşk ilişkileri hem kahramanların kafasını karıştırır, hem de soruşturmayı zora sokar. Mesela Ngaio Marsh’ın Roderick Alleyn’i, gelecekte eşi olacak ressam Agatha Troy ile bir davası esnasında tanışır, aynı şekilde Lord Peter, sevgili Harriet’ini ilk kez, cinayet suçuyla yargılandığı sanık sandalyesinde otururken görür. Bir de ünlü karı-koca detektif ekipleri vardır: Dashiell Hammett’tan Nick ve Nora Charles, Agatha Christie’den Tuppence ve Tommy Beresford ile Frances ve Richard Lockridge’den Pamela ve Jerry North gibi. Fakat bu çiftlerde gözümüze çarpan şey, kadının ateşli bir sevgiliden çok bir silah arkadaşı rolünde olması ve aralarında tutkulu bir sevdadan öte huzurlu ve eğlenceli bir sevginin yer almasıdır. Beraberce mutlu mutlu ipuçlarını araştırırlar.

Evet, okuyucularım bana ne sormuşlardı? Adam ile Cordelia evlenecek mi? Kim söyleyebilir ki? Elbette bu enterasan evliliğin gerçekleşmemesi için birçok neden sayabiliriz. Bir evlilik danışmanının Cordelia’ya neler diyeceğini düşünebiliyor musunuz? “Hmm, bir bakalım. Karşımızda dul ve senden çok daha yaşlı biri var ve bu adam, çok sevdiği eşini doğum yaparken kaybettiğinden bu yana herhangi bir kadınla beraber olmak için isteksiz davranıyor. Son derece içine kapanık, kendini işine adamış profesyonel bir detektif ve bir eş ile ailenin, kendisini işinden alıkoymasına asla izin vermeyecek biri. Bir erkek olarak çok çekici olduğunu kabul edelim, fakat senden daha olgun, daha tecrübeli ve hatta daha güzel birçok kadını da aynı şekilde cazip edecektir. Adam’ın geçmişini, işini veya şimdiki hayatını kıskanmayacağına emin misin? Ve hadi, tüm bunları geçelim, aranızda büyük bir sırrın gölgesi yattığı sürece kendini ona ne kadar adamış sayacaksın. Hani şu hayatlarınızın birbirine kısaca dokunduğu, senin o ilk vakadan bahsediyorum. Yahut, eksikliğini büyük ölçüde duyduğun bir baba figürü aramadığından emin misin?”

Argümanların ağırlığına rağmen, gayet zeki olan Adam ve Cordelia, bu durumun farkında olacaklardır. Olmasına olacaklardır da, kim sağduyuya dayalı bir evlilik yapıyor ki? Size yalnızca, şu kadarını söylebilirim, şu an Dalgliesh’i kimseyle evlendirmek gibi bir planım yok. Yine de en ince şekilde kurgulanmış karakterler bile düşünceli yazarının elinden kaçıp, kendi aşk hayatlarına yelken açmaya meyillidirler.

PD James/Murder Ink: The Mystery Reader’s Companion, 1977

* Serbest-uçuş stili çevirdiğim bu yazıyı, PD James neredeyse otuz beş yıl önce yazmış. O günden bu yana ne değişti, her ne kadar yazarın hiç niyeti yoksa da Adam ile Cordelia arasında fırtınalı bir aşk yaşandı mı, veya her ikisi de başka limanlara mı yelken açtı, yoksa müzmin bekar olarak mı kaldılar? Kısa bir güncelleme yapmak şart:  Üzülerek söylüyorum ki,  Adam ile Cordelia’nın yolları çok az kesişti. The Black Tower‘da, Adam hastanede yatarken Cordelia’dan bir geçmiş olsun kartı aldı. Bir de A Taste of Death adlı macerada, bir dedikodu yazarı ikisini birlikte yemek yerken gördüğünü söyledi. Tabii bu ne kadar doğru, bilemeyeceğiz.

Cordelia’dan pek haber alamıyoruz, merak içinde olmamıza rağmen kendi başının çaresine bakacağına da eminiz, zira o, “Bu iş kadınlara göre değil!” diyenleri bile çoktan yanılttı. Adam’a gelince, biliyorsunuz kendisi şairdir, dolayısıyla son derece romantik ve hassas bir kişiliği vardır. Önceleri Deborah Riscoe ile ciddi bir şeyler yaşadı, herkes onlara evlenecek gözüyle bakıyordu. Ama içine kapanıklığı Deborah’ı canından bezdirdi, o da bir mektup göndererek bu ilişkiyi bitirdi ve çekip ABD’ye gitti. Adam şimdilerde Cambridge Üniversitesi edebiyat öğretmenlerinden Emma Lavenham ile beraber, en son Özel Hasta‘da evleneceklerini duyurdular ama belli mi olur. Bu arada küçük bir dedikodu: Polis ekibinden Müfettiş Kate Miskin de Adam Dalgliesh’e karşı hiç boş değil. Bakalım zaman neler gösterecek.