Simenon da mı hafif? Yukarıda Allah var.

Mekan : İletişim Toplantıları, 21.12.06, İletişim Han, Cağaloğlu
Katılımcılar : Emrah Serbes, Ömer Türkeş, Erol Üyepazarcı, Eylem Çamuroğlu
Cinairoman’ın Notu : Daha önce sitemizde duyrulan bu panelde konuşulanlardan ufak bir kısmını alıntıladık.

Eylem Çamuroğlu: Öncelikle sözü Emrah’a verelim. Anlat bize, neden polisiye? Ne söylemek istersin?

Emrah Serbes: Anlatmasını pek beceremem ama yine de deneyelim. Günlük hayatın git gide kriminalleştiği bir ülkede polisiyenin ya da genel olarak suç edebiyatının yükselmesi doğal bir şey. Ayrıntılı düşünmedim, “Neden polisiye?” diye soranlara neden olmasın diyorum. Benim için önemli olan suç edebiyatına dâhil olmak değil, suça nasıl bakıldığı. Ben suça bir güvenlik felsefesi çerçevesinden bakmıyorum. Cezaları istediğiniz kadar arttırın, her köşe başına kolluk kuvveti dikin, suç oranını düşüremezsiniz. Suç bu sistemin doğasında var. Marksist olduğumdan ötürü Marks’tan bir alıntı yapmak istiyorum, diyor ki: “Bir filozof fikir üretir. Bir şair dize üretir, bir profesör ders kitabı üretir. Bir suçlu suç üretir. Ama suçlu suç üretmekle kalmaz, ceza kanununu da üretir, yargıçları da üretir, polisi de üretir.” Dolayısıyla benim yazdıklarımı da üretmiştir.

Geçenlerde birisi “Polisiye hafif bir tür,” dedi. “O senin hafifliğin,” dedim. Raymond Chandler’ı, Manchette’i, Leo Malét’yi okumadın mı? Hadi onlar hafifti diyelim, Simenon da mı hafif? Yukarıda Allah var.

Ömer Türkeş: Az önce Marksistim diyordun, şimdi yukarıda Allah var diyorsun. (Gülüşmeler)

Emrah Serbes: O sözün gelişi, espri olsun diye şey etmiştim. Polisiyenin ağırlıklı kanadı, sadece muammaya yatırım yapmış, işi bir bilmeceye indirgemiş, ölümü şeyleştirmiş olabilir, ama bu bütün türün hafifliği anlamına gelmez. Kanımca polisiye bu kara çağın, içinde yaşadığımız gerçek altı durumun en has anlatım olanaklarını sunar. Kökü Sherlock Holmes’ten çok Kafka’dadır.

Ama polisiye sütten çıkmış ak kaşık da değil. Polisiyenin dümeni her zaman türü orta sınıfların afyonu olarak kullananların elinde olmuştur. Kötü suçlu, iyi dedektif masalı. Dünyanın kötüler ve iyiler olarak böyle ortadan ikiye ayrıldığını düşünmek için biraz saf olmak lazım. Bu portrelerin hangi toplumsal şartların ürünü olduklarından çok ne kadar kötü ya da karizmatik oldukları üzerinde durulmuş. Ama hepsi bu toplumun ürünü, bizimle, “masumlarla”, “kurbanlarla”, “adalet bekçileriyle” aynı okullara gittiler, her sabah andımızı okudular. Bir polisiye okurken benim en hakikatli sorum şudur: Yazar suçun toplumsal boyutlarını görebilmiş mi?

Bunu göremeyen polisiye, hiçbir eleştiri süzgecinden geçmemiş bir şiddet güzellemesidir. Bir psikopatlar, seri katiller, manyaklar galerisidir. Benim söyleyeceğim tek cümle var: Bu insanlar saksıda yetişmedi. Ben de saksıda yetişmedim. Aramızda masum yok, ya da toplumsal şartlardan bağımsız bir suçlu yok. Burjuva toplumu suç toplumudur. Bunları söyleyince, hafif bir tebessümle bakanlar var. “Eski solcu” bakışı. Sen daha bir şey bilmiyorsun diyen, biz o yolların hepsinde geçtik diyen, büyük anlatılar dönemi bitti diyen bir bakış. Bizi mahveden o bakıştır. Ve sanırım biraz daha konuşursam saçmalamaya başlayabilirim. Şimdilik bu kadar.

Henning Mankell ile Röportaj

“Ben Seri Katillerden Hoşlanmam”

HENNING MANKELL ile şiddet suçları, Verdi-Operalara olan sevgisi ve Mozambik sel felaketi üzerine

Bize bu röportajı çevirip yayınlama hakkını veren Sayın Günter Kaindlstorfer’e çok teşekkür ediyoruz.

Yazar: Günter Kaindlstorfer
Çeviren: Metin Alparslan

Henning Mankell, seri katillerde sizi ne ilgilendiriyor?
Aslında hiçbir şey. Ben sadece, toplumsal değişime ışık tutmak için suçu ayna gibi kullanmaya çalışıyorum. Bu eski bir edebiyat geleneğidir. Eski Yunanlılar, Shakespeare ve Joseph Conrad, hepsi aynısını yapmışlardır. Bazen gazeteciler bana en iyi polisiye öyküsünü soruyorlar. Benim cevabım hep aynı: Shakespeare ‘den Macbeth. Ben asla saf bir polisiye yazmazdım. Bu bence sıkıcı olurdu.

Kommissar Wallander, polisiyelerinizin ana kahramanı, sizinle fazlasıyla benzerlik gösteriyor. Aynı yaş, aynı araba, bir Peugeot…
(hayır anlamında bir hareketle): Yok yok, ben az benzerlik görüyorum. Şurada burada bazı paralellikler olabilir, bu bir kişi hakkında 4000-5000 sayfa yazdığınızda kaçınılmaz. Örneğin ikimiz de işkolik sayılırız ve opera severiz. Ama bunun dışında Wallander ayrı bir şahsiyettir.

Siz opera hayranı mısınız?
Siz opera hayranı mısınız?

Hangi plakları örneğin?
Mozart, Verdi, Puccini. Gözlerimi kaparım ve müziği dinlerim. Bunlar müthiştirler.

Wagner hakkında ne düşünüyorsunuz?
(burun kıvırır): Wagner bana göre değil. Ben İtalyanları ve Fransızları tercih ederim. Operadan bahsedilince, Klasik Müzik’ten de bahsetmemiz gerek. Ben Beethoven’i ve Bach’ı her şeyden çok severim… Çok şükür ki Bach’tan önceki dönemlerde yaşamadım.

Ana kahramanınız Komiser Wallander’de kalalım. Wallander-Dizisi neden başarılı oldu?
Bunu açıklamak imkânsızdır. Sanatta her zaman akla uygun olmaya bir taraf vardır. Bence Wallander-Polisiyeler’in başarısı kahramanın DEĞİŞİMİ’nden kaynaklanıyor. Dördüncü kitaptaki Wallander, birinci kitaptakinin aynısı değildir. Bir romanın 30. sayfasındaki Wallander ile 400. Sayfasındaki Wallander de farklıdır. Wallander, sizin gibi, benim gibi sürekli değişir. Bu onu canlı yapar. Bu yönüyle Sherlock Holmes ya da Hercule Poirot’den ayrılır. Onlar hep aynı kalır. Bunlar stereotip karakterlerdir. Ancak bir roman karakterin canlı görünmesi için değişmek zorundadır.

Kitaplarınız siyasi açıdan doğru görünüyor. Bu 68-Kuşağı olmanızla mı bağlantılıdır?
Olabilir. 68-Mitos’u ile ilgili fazla bir şey söyleyemem. Benim için 60’lı yıllar bir tümü olarak önemliydi. O dönemde birçok kapı açıldı, müzikte, kültürde ve üçüncü dünyaya.

Yaratmış olduğunuz Komiser Wallander siyasi açıdan nerede duruyor?
Sosyal demokrattır galiba. Ona hiç sormadım, ama galiba öyledir.

Şurada burada muhafazakâr değil midir?
Bir anlamda o eski moda bir insandır, haklısınız. O acıma, adalet ve beraberlik gibi eskimiş sayılan şeylere inanır. Wallander, insan olarak her zaman iki seçeneğe sahip olduğunu bilir: Televizyon seyredersiniz ve sokakta bir imdat diye bağırır. Şimdi ya imdat sesleri duymamak için televizyonun sesini açarsınız, ya da dışarı çıkıp yardım edebilir misiniz diye bakarsınız. Kurt Wallander ikinci seçeneği tercih eden insanlardandır. Bu yüzden bazen biraz muhafazakâr görünebilir.

Polisiyelerinizin tümü bir İsveç kasabası olan Ystad’da geçiyor. Ancak bu kitaplarda işlenen acımasız cinayetler, daha ziyade büyük bir metropollerde işlenen cinayetlere benziyorlar, Stockholm ya da Hamburg, hatta New York.
Bu konuda sizinle aynı fikirde değilim. Yirmi otuz yıl önce haklı olabilirdiniz. O zamanlar şiddet suçları büyük kentlerde görünen bir özellikti. İstisnalar olabilir, ancak genelde metropollerin özelliydi. Ancak bu değişti. O zamanlar Stockholm ya da Hamburg’da olan olaylar, örneğin uyuşturucu alanında, bugün rahatlıkla Ystad’da olabilir. Polisiyelerimin burada geçmesinin sebeplerinden biri de budur.

Olabilir, ancak yine de Ystad özellikle şiddet suçları tarafından etkilenmiş görünüyor. Kitaplarınız ciddi alındığında, her çalının arkasında bir ceset yatıyor olmalı, bu sizce inandırıcı mıdır?
Önemli olan bu değil zaten. Ben hayal ürünü öyküler yazıyorum. Siz hayal ile gerçek arasındaki farkı bilmiyorsanız kusura bakmayın.

Siz kendinizi “gerçekçi yazar” olarak tanımlar mıydınız?
Kesinlikle evet, hem de tam anlamıyla. Kitaplarımda geçen iğrenç suçları düşünen hayal gücüm değil ki. Bunları yazmak bana zevk vermiyor, gerçekten. Her ne yazıyorsam, dünyanın herhangi bir yerinde olabilir. O açıdan bakıldığında ben bir realistim. Gerçek yaşamda günbegün işlenen suçlar kadar şiddet yüklü şeyleri düşünmem mümkün değil.

Sizce siz bir moralist misiniz?
Umarım öyleyimdir.

Sizin için bu bir hakaret değil mi?
Neden olsun ki? Kitaplarımda toplumumuzda var olan problemler ve seçimler hakkında sorular sormaya çalışıyorum. Cevaplar sunmuyorum, sadece soruyorum.

Çocukken polis olmayı hayal eder miydiniz?
Asla. Vatman bile olmak istemezdim. Benim tek hayalim vardı, yazmak istiyordum.

Onu da gerçekleştirdiniz.
Çok şükür evet.

Kriminalistik bilgilerinizi nereden alıyorsunuz?
Gerektiğinde araştırıyorum. Ancak kitaplarımı dikkatli okursanız kriminalisitik bilginin fazla bir rol oynamadığını göreceksiniz. İsveç polisinde arkadaşlarım var, onlara her zaman sorabilirim. Ve gerekli göründüğünde İsveç Adli Merkez Laboratuarı’na da girebileceğimi biliyorum. Ama genelde böyle bilgilere gerek duymam. Teknik ayrıntılar kitaplarımda önem taşımaz. Beni ilgilendiren figürlerimin düşünceleridir. Wallander’i sık sık dört beş sayfa boyunca düşünmesi için dolaşmaya çıkarıyorum. Bu benim için teknik şeylerden daha önemlidir. Komiser olay yerine geldiğinde ne düşünüyor? Babası öldüğünde kafasından neler geçiyor? Bu beni ilgilendiriyor, teknik ayrıntılar önemsizdir.

Başarılı çocuk kitaplarınız da var. Çocukluğunuz güzel mi geçti?
Çocukluğumun güzel ve daha az güzel hatıraları var.

Siz babanızın yanında büyüdünüz, yani annesiz. Onu özler miydiniz?
Boşanmadan sonra erkek ve kız kardeşimle beraber babamın yanında yaşadım, bu doğru. Babam avukattı. Boşanmanın ardında Kuzey İsveç’te yer alan Härjedalen’e taşındık. Yaşadığımız kentin nüfusu iki bin kadardı. Ellili yıllarda babamın yanında yaşamamız küçük çapta bir skandaldı. Birçok kişi bunu anlamakta zorlandılar, çünkü çocukların boşanmadan sonra annede kalmalarına alışmışlardı. Babamın hâkim olması durumu daha da zor hale sokuyordu. Ama yapılacak bir şey yoktu ve durumu iyi de idare ettik. Küçük bir kasabada yaşıyorduk ve ortaokulun sonuna kadar da orada yaşadık. Kardeşlerim ve ben lise çağına geldiğimizde okula devam etmek için daha büyük bir şehre taşındık. Çocuklumun geçtiği kasaba gerçekten küçüktü.

Mutlu bir çocuk muydunuz?
Bu konuda çok konuşmak istemiyorum, ama bir şey söyleyebilirim. Yaşamımda, hayal gücünün muazzam bir güç olduğunu çok erken anladım. Bu güç sadece bir ağaç evinin yapımında ya da bir resim çiziminde değil, problemlerin üstünden gelişinde de çok yararlıdır. Çok iyi hatırlarım: Çocukken hayali arkadaşlarla oynuyordum ve sohbet ediyordum. Bu sayede çocukluğumun bazı dönemlerine dayanabildim. O günlerden beri biliyorum ki, hayal gücü muazzam bir güç. Kulağa abartılmış gibi gelebilir ama bazen hayatta kalmayı sağlayabilir.

Annenizi tekrar gördünüz mü?
Evet! Onbeş yaşındayken. O zaman dost olduk ve ölümüne kadar da öyle kaldık

Siz Kuzey İsveç’te büyüdünüz. Orası oldukça ıssızdır değil mi?
Gerçekten de öyledir. Belki yetişkin olarak bu nedenle Şonen’e, yani güneye taşındım. Oradaki coğrafya daha açık ve kuzeye göre daha az ormanlık arazi vardır. Benim ormana olan ihtiyacım dolmuştur. Kuzeyde ormanlar vardır, başka da bir şey yoktur. Haziranda bile kar yağabilir. Ellili yıllarda oradan Stockholm’e gitmek tren ile iki gün sürerdi. Tam anlamıyla bir dünya seyahatiydi.

Härjedalen için bir gurbet özlemi hissetmiyorsunuz o zaman?
Hayır! Bugün oraları ziyaret ettiğimde, köklerimin orada olduğunu kesin olarak hissediyorum. Oradaki sessizlik inanılmazdır. Hayal etmeniz mümkün değil. Oraya gittiğimde lehçeyi de hemen tekrar kapıyorum. Çocukluğunuzun etkilerini ömür boyu taşırsınız.

Çocuklar için neden yazıyorsunuz? Bu konunun sizin için cazibesi nedir?
Sonraki nesillerle konuşmak görevimizdir. Çocuklar için yazmak çok zordur. Onlar yetişkinlere göre daha eleştireldir. Onları yazar olarak aldatmak daha zordur.

Kendinizi 68 kuşağı olarak tanımlar mısınız?
Hayır, Allah korusun. 1968 yılı fazla abartılıyor. Ben altmışlıların bir insanıyım.

Bu nedir?
Eee! Altmışlı yıllar beni etkiledi. O dönemde bir teenager idim. Bunlar önemli yıllardı. Biz o zamanlar üçüncü dünyayı keşfetmeye başladık. Kokuşmuş ellili yıllara arkamızı döndürdük ve dünyanın kapılarını açtık.

O dönemin müziği sizin için ne gibi bir önem taşıyordu?
Ben Jazz hayranıydım, Miles Davis’i ve Bob Dylan’ı keşfediyordum. Bu benim için önemliydi.

Ya Cinsel Devrim?
Bu o kadar önemli değildi.

Neden?
Cinsellikle hiçbir zaman bir problemim yoktu.

Daiımarkalı yönetmen Bille August yakında bir eserinizi çekecek. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bille August iyi ve kabul edilmiş bir yönetmen. Ben ona güveniyorum. Elbette bir edebi eserin filme çekilmesinde sonunun hüsranla bitmesi her zaman mümkündür. Ancak buna bir etkim yoktur, bu yönetmenin, oyuncunun ve yapımcının işidir. Ben buna karışmam. Roman ve film iki ayrı şeydir, bunu herkes bilir. Bille August’un bu filmi çekmek için yeterli sanatsal güce sahip olduğundan şüphem yoktur.

Siz Ingmar Bergman’ın kızı Eva Bergman ile evlisiniz. Evlilik için yeterli zaman ayırabiliyor musunuz?
Zaman ayırmaya çalışıyoruz. Eşim Göteborg’da bir tiyatro yönetiyor. Ben senede 6-7 ay Afrika’da yaşıyorum. Bu bazen zor oluyor, bu doğru. Ancak beraber olduğunuz zamanı yoğun olarak kullandığınızda muhteşem bir ilişkiyi devam ettirebilirsiniz.

Kayınpederiniz Ingmar Bergman ile olan ilişkiniz nasıldır?
Biz arkadaşız, hem de iyi arkadaş. Ben filmlerine hayranım ve o işime saygı duyar.

Şu anda Mozambik’te oturuyorsunuz. Son haftalardaki sel felaketi nasıl hissettiniz?
Başka bölgelerle karşılaştırıldığında, buradaki, yani Maputo’daki durum nispeten iyidir. Bir milyon insan selden kaçıyor, salgın hastalıklar kol geziyor, yollar, köprüler ve konutlar yıkılmış durumda. Bir yılın hasadı mahvolmuş. Çok kötü bir durum!

Kişisel olarak etkilendiniz mi?
Başkalarla karşılaştırılırsam, turp gibiyim. Maputo kentinin merkezinde oturuyorum. Şubat başında, yağmurlar başladığında çatım damlıyordu. Sonra akmaya başladı, ama üstesinden geldim. Beni en çok etkileyen husus, çalıştığım tiyatronun da su altında kalmasıydı.

Batı Dünya Mozambik’deki insanlara nasıl yardım edebilir?
Yardım yoğunlaştırılmalıdır. Her şey eksik; yiyecek, çadır, ila.ç. Sular çekilir çekilmez yeniden inşasında yardım edilmelidir. Mozambik’in borçlarını silmek sadece ilk adım olabilir.

Seksenlerin ortalarında neden Mozambik’e taşındınız?
Bunun nedeni basittir. Ben 1985 yılında tiyatrocu Manuela Soeiro tarafından Maputo’nun ilk profesyonel tiyatrosunun kurulması için davet edildim. Hem yazar, hem de yönetmen olarak. O zaman Avenida-Tiyatrosu’nu kurduk. Gururla diyebilirim ki, tiyatromuz Güney Afrika’nın en kaliteli ve en profesyonel tiyatrolarındandır.

Avenida-Tiyatrosu ne tür oyunlar sahneliyor?
Hiçbir sorun yaşamadan Shakespeare oynayabiliriz, ama bunu istemiyoruz. Henüz istemiyoruz. Biz, Mozambik’in kültürel kimliğini güçlendirmek için tamamıyla Afrika kökenli oyunlar oynuyoruz. Bazen Dario Fo’nun bir eserini ya da Lysistrata gibi bir oyun da programa alıyoruz. Ancak Afrika seyircisinin anlamasını kolaylaştırmak için metni değiştiriyoruz. Biz burada yaşayan insanların hayatıyla ilgili oyunlar oynamak istiyoruz.

Mozambik iç savaşını nasıl yaşadınız? Siz buraya taşındığınızda devlet yönetimi ve sağ RENAMO İsyancılar arasında silahlı çatışmalar yaşanıyordu.
Ben geldiğimde iç savaş doruk noktasındaydı, bu doğru. Yoksulluk da bugünkünden daha fazlaydı. Hatırlıyorum da çoğu kişinin ayaklarında ayakkabı bile yoktu. O günden beri bir nevi bir gelişim oldu. Bugün neredeyse herkesin ayakkabıları var. İç savaş sırasında kenti terk edemiyordunuz ve nereye giderseniz gidin uçakla gitmeniz gerekiyordu aksi halde hayati tehlikede olurdunuz.

İç savaşta 700.000 insan öldü…
Galiba sayısı daha da yüksekti, korkunç. Bana göre bu katliamın ana sorumlusu RENAMO İsyancılardır. Bu ülkede bu isyancıların şiddetinden payını almayan bir kişi bile yoktur. Birinin akrabası öldürüldü, başka biri kayboldu, bir üçüncüsü mayına basıp bacağını kaybetti. Korkunç bir dönemdi.

Biraz tek yönlü bakmıyor musunuz?
İktidar şurada ya da burada hatalar yapmıştır, ama hangi iktidar hata yapmaz ki? RENAMO ise, bir suçlular çetesi idi, bunu farklı ifade etmek mümkün değil. Onlardan nefret ediyorum. Birkaç sene evvel RENAMO Lideri Alfonso Dhlakama ile beraber bir uçakta yolculuk ettim, uçağın düşmemesi için dua ettim…

Neden?
Bu kadar kötü bir insanla beraber ölmek istemedim.

Sizce Avrupa’da yükselen ırkçılığın tehlikesi ne kadar büyük?
Irkçılık Avrupalı’nın icadıdır ve Avrupalılar da ırkçılığı yok etmelidir. Asıl tehlike Neonazilerden kaynaklanmıyor aslında. Elbette bu insanlar izlenmeli ve kanuna karşı geldiklerinde yargılanmalıdırlar. Ancak dazlaklardan kaynaklanan tehlike abartılmamalıdır. Sessiz çoğunluk bence daha önemlidir. Eğer bu çoğunluk birden Le Pen gibi birinin peşinden giderse, ya da bugünlerde Avusturya’da başarılı siyaset güden birinin peşinden, işte o zaman tehlike söz konusudur. O zaman harekete geçmeli. Bence bu gibi insanlara karşı argümanlarla karşı çıkılmalıdır. Tartışmalıyız. Benim umudum gençlerdedir. Bugünkü gençlik farklı kültürlerden gelen insanlarla çok olağan olarak beraber yaşıyorlar ve ırkçılık ve milliyetçilik gibi kavramların ne denli gülünç olduğunu biliyorlar.

Siz direkt olarak karşılaştırabiliyorsunuz: Afrikalılar ile Avrupalılar arasındaki farklar nelerdir?
Ben beraberliklerimiz üzerine konuşmayı yeğlerim. Aynı sebeplerden dolayı gülüyoruz ve ağlıyoruz, seviniyoruz ve kızıyoruz. Bu önemli, başka şeyler değil… Ben elbette Avrupalıyım ve hayatımın sonuna kadar Afrika’da yaşasam da öyle de öleceğim. Ama Afrika beni daha iyi bir Avrupalı yapıyor. Kültürel farklılıklar var tabii. Kahvaltıda farklı şeyler yiyoruz, farklı tokalaşıyoruz, giysilerimiz farklı, sosyal organizasyonumuz da farklı. Ancak asıl önemli olan özellikleri göz önünde bulundurduğumuzda aynı aileye ait olduğumuzu göreceğiz. Belki Avrupalılar sık sık, büyükannelerinin de siyah olduğunu hatırlamalıdırlar.

Tagesanzeiger adlı gazetede yayınlanmıştır (Zürich, 15. Mart 2000).

Orijinal Almanca versiyonu için:
http://www.kaindlstorfer.at/interviews/mankell.html

Karin Alvtegen ve Maj Sjöwall ile Röportaj

Maj Sjöwall ile Per Wahlöö’nün “Martin Beck Dizisi” 70’li yıllarda Milliyet tarafından basılmış ve büyük ilgi görmüştü. Son yıllarda aynı dizi, İnkılâp Yayınları tarafından yeniden basılıyor ve Polisiye okuyucularının beğenini kazanıyor. Martin Beck Dizisi, birçok kişi tarafından, İsveç Polisiyeleri’nin atası olarak algılanmaktadır. Per Wahlöö’nün ölümünden sonra, dizi devam etmemiş ve Martin Beck kayıplara karıştı. Ancak romanları eskiden olduğu gibi zevkle okunmaktadır.

Son dönemde tanıştığımız bir diğer polisiye yazar da Karin Alvtegen’dir. Can Yayınları’ndan çıkarılan “Yitirilen” adlı kitap geçen sene (2005) kitap raflarında yerini aldı. Cinairoman.com olarak her iki yazarın röportajını Türk polisiye okurlarıyla paylaşmak istedik. Bu amaçla 2004 yılında yapılan ve www.schedenkrimi.de adlı internet sitesinde yayınlanan bir röportajın Türkçe metnini yayınlıyoruz. Bu röportaj Alexandra Hagenguth tarafından yürütülmüştür. Bahsi geçen siteye ve yazara bize bu röportajı yayınlama izni verdikleri için teşekkür ediyoruz.

Yazar: Alexandra Hagenguth
Çeviren: Metin Alparslan
Orijinal metin: http://www.schwedenkrimi.de/alv_interview.htm

“Şiddetten nefret ederim”

Karin Alvtegen ve Maj Sjöwall ile edebiyatportalı “schwedenkrimi.de”, birbirinden çok farklı iki yazarı bir araya getirdi. Ancak her ikisi de polisiyelerinde, aşırı şiddetten kaçınmaktadırlar. Ayrıca son zamanlardaki “polisiye enflasyonu” ve onun olumsuz etkilerine beraber karşı çıkıyorlar.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Son zamanlardaki gelişmelere bakıldığında, daha evvel edebiyatın farklı dallarında boy gösteren yazarlardan gün geçtikçe artan bir kısmı polisiyeye yöneliyor. Örneğin Theodor Kallifatides, Inger Frimansson, Jan Arnald/Arne Dahl, Aino Trosell. Danımarkalı yazar Greteliese Holm yayınevi neredeyse bir “kadın polisiye”si yazması için zorlamıştır. Bu “moda”nın ardındaki gerekçe nedir: sadece olumlu motifler mi vardır yoksa diğer dallar mı geriledi?

Karin Alvtegen:
Yok onu sanmıyorum. Ama polisiye tarzının uzun zaman boyunca kötü bir şanı vardı. Polisiye yazmak, yakışık almazdı. Bugün ise, bu tür kendini, saygı duyulan bir tür olarak ispatladı. Bunun sonucunda birçok yazar bu türe yönelmiş ve muhtemelen iyi bir polisiye yazmanın, bu denli kolay olmadığını da anlamıştır. Çünkü iyi bir polisiye, aslında bir cinayeti konu alan, güzel ve edebi bir romandan başka bir şey değildir.

Maj Sjöwall:
Ben öncelikle bir kelime ile başlamalıyım: Para! Diğer nedeni ise, bazı kitapların artık kültür ve sanat dalında değil, medyaya dahil oluşudur. Polisiye edebiyatı da bu gruba giriyor. Bu, zorunlu olarak, kalite açısından olması gerektiği anlamına gelmez. Ancak ticari yönünden, polisiye edebiyatı medya veya ‘halk edebiyatı’na dahildir. Bu, diğer edebiyat dalları etkilemiştir. Bir kitapçıya girdiğiniz zaman, diğer dalları bulmak zordur. Öncelikle yığın yığın Marklund ve Mankell’i aşmanız gerekiyor. Edebiyat bugün farklı bir duruma sahiptir. Sanatsal edebiyat ile günlük edebiyat arasında ayırım yapılmıyor; satılır ile satılmaz ayırımı yapılıyor. Bu açıdan yazarların diğer dallardan polisiyeye yönelmeleri gayet doğaldır.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Sizce polisiye türü, bize diğer türünün veremediği cevaplar vermesi mümkün mü?

Karin Alvtegen:
Hayır sanmıyorum! Bir türün, diğer türden iyi olduğuna inanmıyorum. Türler sadece farklıdırlar. İyi bir kitap, iyi bir kitaptır; bu türe bağlı değildir. Ama ben zaten bu kategorilerde biraz zorlanıyorum. Polisiye türünde de o kadar çok tip ve alt kategoriler var ki. Maj ile bizim kitaplarımıza bakın. Aynı türde romanlar verdiğimize inanmak zordur. O muhteşem polis romanları yazıyor, benimkilerde ise, bir polis bile geçmiyor.

Maj Sjöwall:
Bana göre de, kitapları kategorilere ayırmak doğru değildir. Asıl önemli olan, kitabın arkasındaki insandır. Onun dünya görüşü önemli.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Sizce polisiye edebiyatı sayesinde diğer edebiyat dallarında da bir hareket oluşabilir mi?

Karin Alvtegen:
Evet! Şu anda genel olarak kitaplar iyi satılıyor. Birkaç yıl evvel durum tamamıyla farklıydı. Kitabın “öldüğü” sanılıyordu. Tam tersi oldu. Polisiyeler şu anda çok iyi satılıyor. Bunun nedeni belki, insanların geniş bir çerçeve içinde, değişik türleri okuma isteği yatıyor ve bu belki diğer türlere de geçer. Bir ihtimalle polisiye aracılığı ile, diğer türlere ulaşılacaktır. Bence kitap piyasasında olan herkes, dışarıda büyük bir okuyucu kitlesinin beklediğini biliyordur.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Son senelerdeki polisiye modası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Karin Alvtegen:
İlginç olan şey, ben kendim o kadar çok polisiye okumuyorum. Ve bence doğru da yapıyorum. Ancak bir çeşit polisiye enflasyonunun yaşandığını, ben de fark ettim. Tüm romanların belli bir standardın üstünde olmadığını da görüyorum. Bununla birlikte İskandinav Polisiye’sinin namı iyidir. Seviyesinin iyi olduğu söylenir ve bu seviyeyi korumak için iyi polisiyeleri korumak gerek. Sadece para kazanmak amacıyla kitaplar yayınlanmamalı. İnsanlar, bu kadar çok cinayette, polisiyeye olan ilgilerini de kaybedebilirler. Bence en önemli nokta kalitedir.

Maj Sjöwall:
Bana göre, ticari amaçlarla fazlasıyla “kötü polisiye” yayınlanıyor.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Sizce hangi yazarlar sonunda ayakta kalacak: “kaliteli yazarlar” mı, yoksa “seri üretim yazarlar”ı mı? Tabii burada kimin hangi kategoriye girdiğini tartışmak da mümkündür.

Karin Alvtegen:
Bence, kendini şimdiden ispatlamış olan ve geniş bir okuyucu kitlesine sahip yazarlar, aynı şekilde devam edecekler. Onlar kendi dillerini oluşturdular ve belli bir kaliteye sahiptirler. Bir ara bunu Liza Marklund ile de tartıştım. İlginç olan nokta, 90’ların sonunda piyasaya çıkan 5 kadından sadece Liza ve ben kaldık. Ama yenileri geldi, aynı 5-6 yıl evvelde olduğu gibi.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
İsveç Polisiye Edebiyatı sizce önümüzdeki senelerde nasıl olmalı? Gelişmesi için ne yapmalı?

Maj Sjöwall:
Şu anda bir yıpranma tehlikesi var, çünkü fazlasıyla yazar aynı şablona göre eser veriyor. Kendime bazen soruyorum, acaba insanlar kek yaptıkları gibi mi polisiye yazıyor. Tarifin var, şu kadar şeker, şu kadar yumurta vs.vs. Bence bir polisiye romanı belli bir kalite standardına sahip olmalı. İnsanlar, artık beynini medyadan daha yararlı bir şeye yönlendirmelidir. Eşimle beraber kullandığımız edebi şekil ile bugün kullanılan şekil arasındaki fark aşikârdır. Biz toplumu anlatmak için bu formu kullandık. Bugün polisiyelerde sanki seri üretiminde olduğu gibi yazılıyor. Bu değişmeli.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
İyi bir polisiye olması için, sizce hangi standartlara uyulmalıdır?

Maj Sjöwall:
İlk olarak yazar iyi bir anlatıcı olmalı ve anlattığı şeyleri güzel bir dille aktarmalıdır. Bu bugün her zaman söz konusu değildir. Bu konudaki talep de bu denli yüksek değildir. Bir romana “polisiye” etiketi yapıştırdığın için, iyi olması gerekmez. Ben bunu kitapları çevirirken de fark ediyorum. Ben, bu manüskri berbattır diyorum ve buna rağmen yayınlanıyor. Çünkü satılabilir olarak kabul ediliyor.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Ben bir daha Karin’in söylediklerine geri dönmek istiyorum. Özgün bir ses oluşturmak ile ilgiliydi. Ben burada Liselott Willén’in ‘Taş üstüne Taş’ adlı romanını hatırladım. Bu romanın içinde de polis hiç geçmiyor ya da kitap tam polisin olaylara dahil olacağı yerde bitiyor. “Yeni kalite” bu mudur?

Karin Alvtegen:
Ben şahsen her kitabımda kendime özgün ve yeni bir şeyler bulmaya çalışırım. Ancak bu şekilde kendi kalite standardıma ulaşmam mümkündür. Böylelikle yazmadaki zevkimi de kaybetmiyorum. Kimseyi taklit etmek de istemiyorum. Kendi yolumu bulmaya çalışıyorum. Bence okuyucularım, yazdıklarımı başka yerde okumuş hissi duysalar, benden zaten bıkarlardı.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Kendinizi İngiltere ve Amerika’daki meslektaşlarınızla karşılaştırsanız, İsveçli bir polisiye yazarı olarak nasıl görüyorsunuz?

Karin Alvtegen:
Uff! Çok zor bir soru. (Gülüyor) Daha evvel de dediğim gibi, polisiye yazarı olarak fazla polisiye okumazsınız. Ben kendimi aslında başkalarıyla karşılaştırmam. İlk kimliğim yazar da değilim, anne ve eştir. Yok, bu zor bir soru! (Gülüyor)

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
O halde kendinizi bir geleneğe bağlı da hissetmiyorsunuz, ya da böyle bir geleneği bozmak amacında da değilsiniz?

Karin Alvtegen:
Yok, yok; hiçbir şekilde! Benim için bir yazar grubuna dahil olmak önemli değildir. Ben zevk aldığım için yazarım. Sonra insanlar onunla istedikleri şey yapsınlar.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
İsveç Polisiye’nin konsepti sizce nasıldır? Hangi fikirleri ya da amaçları takip ediyorsunuz?

Karin Alvtegen:
Evet, bir amacım var, ama şunu da söylemeliyim: Ben öncelikle kendim için yazarım. Oturup ayrı bir dünyayı oluşturabildiğim için müteşekkirim. Ancak şunu da söylemeliyim, üzerimde gün geçtikçe daha büyük bir sorumluluk hissediyorum. Çünkü okuyucularım artıyor be belli talepleri beraberinde getiriyorlar. Cinayet, ölüm gibi konuları irdeleyen bir tarzda yazdığınız zaman, okuyucuya bundan farklı bazı şeyleri vermek de benim sorumluluğumda olduğunu düşünüyorum: empati, insanlara saygı ve bir davranışın sonuçlarını üstlenme sorumluluğu gibi. Bu örneğin “Kaçamak” adlı romanının ana konusudur. Olabildiğince az ‘kan’ ve ‘şiddet’ kullanıyorum. Şiddetten nefret ederim. Amacım, kan ve şiddet olmadan, en fazla gerilimi oluşturmaktır. Sonunda da bir düşünce ortaya çıkmalı. Ben insanlara düşünecekleri bir şey vermek istiyorum.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Her zaman bir idol olarak gösterilmek nasıl bir şeydir, Maj?

Maj Sjöwall:
İsveç’te bu çoktan beri böyle değildir. Ben unutuldum. Bugün artık Mankell polisiyenin idolüdür. Yazarlarımız Sjöwall/Wahlöö’dan gelen her cümleden bıkmıştır ve bizimle karşılaştırılmak da istemezler. Bu onları modası geçmiş olarak damgalardı.

Edebiyatportalı schwedenkrimi.de:
Sohbetiniz için teşekkür ederiz.

Popçu Mirkelam’ın babası iflah olmaz bir polisiye yazarı

Ezgi Başaran, Hürriyet Pazar, 21.11.2004

Nazım Mirkelam, 8 Haziran 2007’de vefat etti. Polisiye ve bilimkurgu alanında sadece ikisi basılma şansı bulan onlarca eser yazmış, “Kara Çanta” isimli uzun metraj polisiye filmi yine gün yüzü görememiş olan Avukat Nazım Mirkelam’ı saygıyla anıyoruz. Mehmet Mirkelam, babasının amcası ile ilgili bir anısını Cinairoman için yazdı, önümüzdeki günlerde bu yazıyı da sitemizde bulacaksınız.
Cinairoman.com tarafından, röportajın arkasına, kitap kapak ve içlerinden alıntılar ilave edilmiştir. İlk fotoğraf röportajın orijinalinde yer alırken, diğerleri yine sitemizin ilavesidir.

Onu telefonda ikna etmem zor oldu. Hayır, röportaj için değil. Nazım Bey, Hürriyet Gazetesi’nden aradığıma bir türlü inanamadı. Hürriyet’ten arıyorum dediğimde, ‘Kızım saat 8 buçuğa geliyor, bu saatte işyerleri kapalı, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz’ dedi.

Ama ciddi olduğumu anlayınca, beni Bahçelievler’deki evine davet etti. Nazım Mirkelam (76), pop şarkıcısı Mirkelam’ın babası. Ama bu onun en az ilgi çekici olan yanı. Nazım Bey, 1966 yılında 3 saatlik bir polisiye film çekmiş. Ud ve piyano çalıyor. 15 tane polisiye, 5 tane bilimkurgu romanı, 42 tane şiir yazmış. Ama ne yazık ki romanlarını ve şiirlerini basacak bir yayınevi bulamamış. ‘Araya ne adamlar soktum, olmadı’ diyor. İkinci eşinden olma çocukları Sibel ve Taylan’la yaşıyor. Ayrıldığı eşinden olan şimdi meşhur olmuş oğlu Fergan Mirkelam’la ise pek sık görüşmüyor. Konuşurken ara ara önündeki dosyalarda duran, daktilodan çıkma romanlarına bakıp kendi kendine mırıldanıyor: ‘Bunları birileri bassa Türkiye’nin göğsü kabarır. Eşi benzeri olmayan romanlar bunlar.’ Röportajı okuduğunuzda romanları kadar kendisinin de ‘eşsiz, benzersiz’ biri olduğunu göreceksiniz.

Sizin asıl mesleğiniz nedir?

Efendim ben avukatım. Tabii ailemin etkisiyle biraz sanat çalışmalarım oldu daha lise sıralarındayken. Bu arada Türk sanat müziğine gönül verdim. Ud öğrendim. Sonra askerlik araya girdi. Döndüğümde sinema yapmaya başladım. Aslında ben bir sinema adamıyım.

Avukatlık ne durumda bu arada?

Efendim şimdi bende öyle çılgın bir sanat aşkı var ki. Hafta içi avukatlık yapıyordum, haftasonu kendimi sanata veriyordum. Amatörce yapıyorum. Sonra o dönemde halkevinde tiyatro yaptığım bir arkadaşım bir fikir ortaya attı sinema filmi çevirelim diye. Ben tiyatro arkadaşlarımı topladım, üç saatlik bir film yaptım. Sesli bir soygun filmi. O da şu dolapta duruyor, bakın. Adı Kara Çanta. 1966 yılıydı, sinema derneklerinde, birçok kulüplerde gösterdim hep.

Polisiye roman yazmaya ne zaman başladınız?

Şimdi bu sinema dolgusu bende rahatsızlık yapmaya başladı. Sinemada daha başka ne yapabilirim diye sordum kendime. Senaryo yazarım dedim. Bir oturdum, 14 tane senaryo yazdım.

Bu nasıl bir üretkenliktir böyle?

Şimdi sayın ropörtörüm, senaryo yazmak fikir olarak zor, yazı olarak çok kolaydır. Senaryoda ruh tahlili, karakter tahlili yoktur. Kapıdan girer, döner, çıkar… gibi çok ufak hareketler üstüne kurulmuştur. Ben mesela üç günde kuruyorum senaryoyu, 4 günde de daktiloya çekiyorum. 40 sayfalık bir senaryo oluveriyor hemen.

SENARYOLARIMI ROMANA ÇEVİRDİM

O senaryolar da duruyor mu?

Bir dostuma dedim ki ‘Bunlar ne olacak? Ben tamamen Amerikanvari senaryolar yazıyorum.’ Bir de çok Fransız filmleri seyretmiştim. Zaten dünyada iki tane sinema tanıyorum Amerikan ve Fransız. Hep onların etkisinde kalarak yazdım 14 senaryoyu. Sonra o dostum bana dedi ki bunları romana çevir. Ben o zamana kadar hep şiir yazardım. 42 tane şiirim var. Şimdi birazdan size okuyacağım bir-iki tanesini. Çok enteresan şiirlerim var, öyle aşk maşk anlatmıyor. İstanbul’un sokaklarını tutuyorum karikatürize ediyorum.

Efendim senaryolar kitap olsun demişti arkadaşınız en son…

Evet efendim. 3 ay içinde 2 tanesini alelacele kitaba çevirdim. Ve hemen bastırdım çünkü hafif bir coşku geldi bana. Baskı maliyetlerini tamamen kendim karşıladım. Ondan sonra kalan 13 tanesini kitaba çevirmeye devam ettim.

Romanlarınızda neler olup bitiyor?

Başka mahallerde geçen konulara egzotik derler. Bendeki sinema aşkı, egzotik yerlerde geçen romanlar yazma fikrini verdi bana. Nerede yazacağız dedim. Afrika’da yazacağız dedi.

Kim dedi efendim?

Kendi kendime konuşuyorum canım. Diyorum ki egzotik yerde geçen roman yaz! Nerede geçsin? Afrika’da. Nereye gidelim? Çöle gidelim. Öyle gittim Libya’ya. Libya’da bir bilimkurgu yazdım.

65 ORMAN FİLMİ 65 ÇÖL FİLMİ GÖRDÜM

Polisiyelerin dışında bir de bilimkurgu kitaplarınız mı var?

Tabii efendim. 5 adet. Şimdi Türkiye’de vereceğim hikayeleri vermiştim. Öyle olunca dedim ki Türkiye’nin dışına çık. Kongo’ya gittim. Oradan geldim Cezayir’e gittim.

Niye özellikle Afrika?

İşte egzotik olsun diye. Çöl çok güzel bir atmosfer. Romanımın bir tanesini Gabon’a götürdüm. Sonra Mozambik’te bir dirilen goril hayal ettim, onu Korsika’ya getirdim.

Siz bu Afrika ülkelerini gezmiş miydiniz önceden?

Hayır ama filmlerden bu ülkelerle ilgili çok malumat edinmiştim. Ben belki 65 tane orman filmi, 65 tane çöl filmi gördüm. Mesela bir romanımda bir adam bir hastalığa duçar oluyor. Hastalığın ilacı olan sıvı da bir tek Afrika’da var. İki Türk Afrika’ya gidiyor o uranyumlu sıvıyı bulmaya. Orada Almanlarla birbirlerine giriyorlar filan.

Afrika’da Almanlar ne yapıyor?

Onlar uranyum mühendisi. O sıvı onların ayaklarının altında. Sıvı adamları küçültme özelliğine sahip. Türkiye’deki adamın hastalığı da durmadan büyümek. Almanlar’ın orada 30 tane cüce görüyor bizim Türkler. Sonradan anlaşılıyor ki bu cüceler Fransız ve İngiliz. Ama daha genişini anlatmayayım ki romanımın gizemi kaçmasın.

YAYINEVLERİ POSTAYLA GERİ YOLLADILAR

Bu kadar roman yazmışsınız. Niçin dosyalarda duruyor bunlar?

Şimdi ben bazı yayınevlerine dokümanlar gönderdim. Onlar ciddi olarak alakadar olmadı. Derler ki bazı mesleklerde dışarıdan insanları aralarına sokmazlar. Bu sanat çevresinde çok daha ağır oluyor. Ne kadar araya adam soktumsa da olmadı, beni o çevrede istemediler. Romanlarımı her seferinde postayla geri gönderdiler.

Kaç yayınevine başvurdunuz?

5-6 tane. Bir gün Balina Yayınevi’nin sahibi evime geldi. 4 sene evvel. Kendisine 5 tane roman seçtim verdim. 3 ayda bir aradım, okuyamadım Nazım Bey, dedi. 5 sene sonra, ver şu romanlarımı, ayıptır, dedim geri aldım hepsini. Bir de Kaktüs Kahvesi yarışma düzenledi 1-2 sene. Ona da başvurdum. O da olmadı. Ama zannediyorum orada bir danışıklı dövüş vardı. Bir yayınevinin sahibi yarışmanın jürisindeydi.

Şimdi bu dosyaları ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Ben sanat hastası bir adamım. Muhakkak bir şeyler yapmam lazım. Ama istediğim yere bir türlü varamadım. Belki fazla çekingen ve gururlu davrandım. 60 yaşına gelip, 30 yaşındaki bir adama, kitabımı bas, diye başımı eğmek ağır geldi. Prosedür olarak yakışmazdı.

Yayınevlerinin kayıtsızlığı sizi yıldırmamış ama…

Şöyle yıldırdı, bir daha onlara müracaat etmedim. Elimde nereye ne kitabı verdiğime dair uzun bir liste var. Hürriyet’e bile geldim kitap verdim çok eskiden. Hürriyet’tekiler yine biraz haklıydı, 1985’te roman tekniğim daha yeni gelişiyordu. Ama şimdi çok iyi bir tekniğim vardır. Kimse benim gibi yazamaz Türkiye’de. Benim romanlarım at gibi koşar, hiç durmadan espri ve ruh tahlili. Ve redaksiyona gerek olmadan hatasız yazarım. 11 senedir çalışıyorum bu romanların üstünde. Ben eserlerimi yaptım, klişeleştim. Bunlar Türkiye’nin malı. Bugün Fransa’yı Fransa yapan Victor Hugo ve Alexander Dumas’dır. Ben diyorum ki ben size bir motivasyon, hareket getirdim. Bu kitaplarımı basın da Türkiye’nin göğsü kabarsın. Ancak böyle patlayabiliriz.


Satılık Mezar

Korkunç bir cinayet romanıdır

O nasıl bir mahluktu ki hep geceyarısından sonra geliyordu? Hep yerin altında çalışmayı tercih ediyordu? Zemine vurduğu darbelerle yalnız köşkü değil, insanın hayatını temelinden titretiyordu. Bu kimdi? Neydi? Ölüler toplanmışlar, aşağıda bir cehennem dansı mı yapıyorlardı?


Cinnetin Çehresi

Korkunç bir cinayet romanıdır

Yazar bu romanı hakkında şöyle diyor :

“Satılık Mezar” adlı romanımdan sonra “Cinnetin Çehresi” isimli romanımı da yayınlamış bulunuyorum. Şurasını ciddi bir iddia olarak belirtiyorum ki, yazdığım 14 cinayet romanından en çok bu romanımı beğendim ve en çok bu romanımda korktum.
Korktum. Çünkü o olayları yaşayanlar beni de yanlarına aldılar ve o dehşeti bana da yaşattılar.
Okurlarım kabul edeceklerdir ki, bu romandaki gibi bir cinayet görülmüş değildir.

NAZIM MİRKELAM’IN SADECE 2 TANESİ YAYINLANAN 20 KİTABI

Polisiye :

Satılık Mezar (yayınlandı)
Cinnetin Çehresi (yayınlandı)
Sandalda Kan İzleri
Ecel Pazarlığı
Aşkım Cinayetimdir
Kırmızı Loca
Koridordaki İfrit
Köpeğin Dişleri
Ölü Ruhlar Sokağı – Yılan Islığı
Ölü Ruhlar Sokağı – İçimdeki Canavar
Kabustan Firar
Şeytani Plan
Mirva’nın Gazabı
Kızgın Sahra
Günah İstasyonu

Bilim-kurgu :

Yedinci Cehennem
Zalim Belde
Zebani Adası
Çalınmış Yüzler
Devlerin Cüceleri

OĞLUM MİRKELAM BİRÇOĞUNU OKUDU AMA YORUM YAPMADI

Birçoğunu okudu. Ama bir yorum yapmadı. Fakat ben onun patlama yaptığı dönemde dedim ki Fergan senin şimdi bir otoriten var, bana kitaplarım konusunda yardımcı ol. Olmadı. Benimle annesiyle boşandıktan sonra pek ilgilenmedi. Yani benim evimde yaşamadı. Dolayısıyla benim müzik kabiliyetimden de etkilenmedi. Beni ziyarete geldiğinde yanında ud çalamadım, baba merhaba dedi, üç saat oturdu gitti. Ama işte kandan geçmiş müzisyenlik. Benden bir şey almamasına rağmen çok iyi bir bestekar oldu.


Cinayet romancılığı hakkında ÖNSÖZ

Cinayet bir vakıadır. Bu vakıanın temelinde sosyal, ekonomik ve duygusal nedenler yatar. Cinayetin işlenmesi ile de çok yönlü ve karışık hukuki meseleler ortaya çıkar.

Yazar eğer kovalamaca bir cinayet romanı yazmayacaksa bütün bu faktörleri tümü ile ele almak ve bilmek mecburiyetindedir.

Cinayet romanlarında hiçbir söz ve hareket gelişigüzel olamaz ve romanın yazarı tarafından elde tutulmuş şekillerin dışına çıkamaz. Başka bir deyişle, romanın akışı yazarı istediği yere çekip götüremez. Aksine olarak yazar, olayları ve kişileri taslağına uygun bir disiplin altında bulundurmağa mecburdur. Bu tür romanların entrikaya, muammaya, aksiyona ihtiyaç göstereceği ve yazarın arzusuna uygun bir duygusallığı da gerektireceği göz önüne alınırsa, cinayet romanı yazarının karşısında bulunduğu güçlükler daha iyi anlaşılır.

Biz çalışmalarımızda bu gereklerin tümünü, fakat özellikle MUAMMAYI VE DUYGUSALLIĞI ön plana almış bulunuyoruz. Bu romanın yayınından evvelki birkaç ay içinde bu şekilde 14 eser gerçekleştirdik ve bu eserlerin meydana getirilmesinde asıl mesleğimiz olan HUKUKÇULUKTAN güç aldık.

Bundan sonraki söz okuyucumuzundur.

İsmail Güzelsoy ile Cinairoman.com Buluşması / Metin Alparslan

15 Temmuz 2006 tarihinde öğleden sonra, kararlaştırdığımız gibi Taksim’de, İstiklal Caddesi civarındaki Cafe/Bar olan Palyaço’da, yazar İsmail Güzelsoy ile buluştuk. Bu yazara ait Rukas adlı kitabı, daha evvel forumumuzun Okuma Grubu’nda okunmuştu ve oldukça beğeni kazanmıştı. Şimdi yazar ile yüz yüze görüşmek ise, farklı bir duygu uyandırıyor. Karşınızda oturan kişinin bir parçası size de aittir çünkü. Bir parçasını onunla beraber yaşadınız, hem de onun haberi olmadan.

Cinairoman, forumda sorulması istenilen soruları ve daha fazlasını yazara sordu. İsmail Bey de bizi kırmadı, cevap verdi. Sitemizin amacı her şeyi sizinle paylaşmaktır. Bu nedenle size bir Cumartesi öğleden sonrası sohbetinin metnini sunmak istiyoruz.

Özgeçmişiniz sitemizde kayıtlı. Biz yine de başlangıç olarak yazarlık öykünüz ile başlamak istiyoruz. Hangi yaşta, nasıl yazmaya başladınız? Yayınevleriyle nasıl bağlantı kurdunuz? Ve bizi bundan sonra ne gibi sürprizler bekliyor?

Yazarlığa, hiç unutmam 6 Ekim … Böyle bir şey yok. Resmi bir tarih yok. O DNA ile ilgili bir şey. İlkokul beşe giderken kendimle ilgili bir şeyler yazdığım defterlerim vardı ama ne yazdığımı hatırlamıyorum. Şöyle bir şey vardı iki üç sayfa kendimle ilgili bir şeyler yazdıktan sonra sıkılırdım. Bu alanda çok şanslı olduğumu düşünüyorum. İlkokulda üç sayfadan sonra bir insan olarak hayatımın bir halt etmeyeceğini fark ettim. Editörüm Sırma Hanım’ın bu konuda çok güzel bir tanımı var. Her insanın hayatı üç aşağı beş yukarı aynıdır. Önemli olan o yavan hayatlardan bir macera çıkarabilmektir. Dünya üzerinde böyle Bruce Willis’in canlandırdığı karakterler yok. İnsanda bir merak var. Her şeyin özü meraktır. Bu işin amentüsü de budur. Bir insanın hayatı da bu merak sayesinde yaşanılır bir yolculuktur. Örneğin Rukas burada olsa, büyük bir ihtimalle saçmalayacak, burnunu kaşıyacak bir adamdır.

Bunu ne zaman fark ettin diye soruyorsanız, ben bunu ilkokul beşinci sınıfta fark ettim. Tabii tam bir tarih veremeyeceğim, 1 Temmuz 1972 diyemeyeceğim, ama o yıllarda gerçekten sıkıldım ve bir şeyler yazarak dahi kendi hayatımdan, bir halt çıkaramayacağımı anladım. Sanıyorum hayat ansiklopedilerinden birinde rastlamıştım, insan hayatı boyunca yaptığı şeylerin bir dökümü vardı orada. İnsan hayatı boyunca bir trenin bilmem kaç kompartımanını dolduracak kadar yemek yermiş, iki baraj dolusu su içermiş gibi grafiklerle anlatılan bir şeylerdi. Bunu incelediğim zaman ilk reaksiyonum: “o zaman bunları hemen yapalım bitsin” idi. Hayat boyu üç vagon salata yiyeceksek, yiyelim bitsin; bir daha da ömür boyu yemeyelim. Bir özkıyım güdüsü var bu işin içinde. Önümdeki hayatın bir halta yaramadığını fark etmişim demek ki. Erdem aslında hayatın bir halta yaramadığını fark etmektir. Hayatımın tek başına bir değeri olmadığını anladığımda, onu nasıl değerli hale getirebilirim düşüncesi burada başlıyor? Bir sonraki aşama da bunu üçüncü şahıslar nezdinde gerçekleştirme sevdasıdır. Edebiyatla uğraşan insanların egolarının bu kadar şişkin olmalarının nedeni budur. Marquez’in doksan yaşında roman yazmasının arkasında da bu var.

Kitaplarınızı nerelerde ve nasıl kurguluyorsunuz ve yazdıktan sonra onları değiştiriyor musunuz?

Şimdi nerde kurgularsın, nasıl kurgularsın diye bir şey yok. Kürşad Oğuz bir röportajda bana ‘kendine rakip olarak kimi görüyorsun’ diye sormuştu. Ben de, bir edebiyatçı başka bir edebiyatçının rakibi olamaz, böyle bir rekabet söz konusu olamaz dedim. Sonra düşündüm, böyle insiyaken söylenen sözler doğru olsa ne olurdu. Ruh Hastası adlı kitabım bunun üzerine kuruludur. Şu anda röportaj sırasında aklına bir şey gelebilir ya da üç sene bir şey gelmeyebilir. En doğrusu kendini izlemeye almaktır, konu sıkıntısı çektiğin anda kendini inceleyip bir şeyler yakalamaktır. Ama filmlerdeki gibi, daktilodan kağıt çıkartıp atan tiplerin olmadığını garanti edebilirim. Tavana bakarken çok şey gelebilir aklıma. İkinci olarak yazdıktan sonra çok düzeltirim her romanımı en az üç kere yazdım şimdiye kadar. İstanbul Sendromu diye bir romanım var, sözde bitmiş ama on birinci versiyonunu yazdım ve daha da çalışacağım galiba. Yazıyorum kaldırıyorum bir kenara koyuyorum. O versiyonunu saklıyorum ama, sonra bir daha yazıyorum. Rukas mesela, promosyon olarak yayınlanan versiyonun saymazsak, bu üçüncü yazılışı. Neden böyle bir şey yapıyorum, çünkü metin içinde alt metinler yaratmak hastalığım var benim. Çok katmanlı olmak. Kimisi Rukas’ın kaliteli muhabbetine, kimisi o romantik hikayesine takılı kalır. Onun altında ise başka bir katman var ve orada bir diğer okur ile buluşurum. Bir alt metin vardır, bir alt entrika vardır; bunu kurgulayabilmek için tekrar yazmak zorundasınızdır. Hikayeyi yazdıktan sonra büyük ihtimalle ilk versiyonunda yazılı olanlar daha çok para edecek şeylerdir onu saklarım ama araya bir şeyler harmanladığın zaman işin rengi değişiyor zor ve sıkıntılı metinler haline geliyor. Bu yüzden de geniş bir okur kitlesiyle tanışma gibi bir şansım olduğunu zannetmiyorum.

Kitap konularınızı nasıl seçiyorsunuz? İleride ele almak istediğiniz ne gibi konular var? Okuyucuya vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Kitabın kendisi mesajdır zaten. Onu geçin öyle bir şey yok. Kitap değil, bir yazarın kitaplarının tamamı bir mesajdır aslında. Yazarların, hele de iyi bir yazarsa, hayatında söylemek istediği bir cümle vardır. Hatta bir ara en yavanlaşmış konu olan, zengin oğlan fakir kız üzerine bir roman yazmayı hayal ederdim. Bunu Sincap’ta kullanacak gibi oldum ama sonra vazgeçtim. Okunabilir çok cesurane detayları olan bir öykü halinde anlatmayı düşündüm. Olabilir, konu çok önemli değil bence herhangi bir şey yazılabilir. Dünya üzerinde yazmaya değmeyecek hiç bir şey yok. Konu çok basit olabilir, önemli değil; önemli olan senin bu meseleyi karşındakinin dünyasını sarsacak, alt üst edebilecek şekilde sunup sunamayacağındır. Bir cümle üzerine kurulu olmak zorundadır hikaye. Bunun değişmez üç öğesi vardır; tip, hikaye ve ideolojik temel. Bunların hangisinin daha öncelikli olduğuna karar vermek gerekir. Örneğin bir Hollywood aksiyon filmde insanlar figüratif öğelerdir. Hikaye akışına rahatlıkla kurban edilirler. Bazen bir tip sürükler götürür her şeyi. Ben üçüncü öğenin temel olduğunu düşünüyorum. Rukas’ı sadece bir Rukas’ın vurulma sahnesi için yazmışımdır. Sadece kurşunun vücuda girmesini, vücudun parçalanmasını anlatmak için. Yani o dört beş sayfa için yazdım romanı. Geri kalan her şey bunu biraz daha okunabilir hale getirmek içindir. İşin ideolojik yanı ise, ölüme ne kadar yakın olduğunu tespit edebilme şansı vermek istedim kendime ve okura.

Rukas romanda şöyle der: “sözün gerçeği açık ettiğine değil, genelde onu sakladığına inanlardanım” . O halde bu sizin vermek istediğiniz mesaj için de mi geçerlidir?

Tabi ki sonuçta şöyle bir şey; karıncaların kendi aralarındaki iletişim, insanlarınkinden çok daha gelişmiş. Karıncalar bilmem kaç saniye içerisinde diğerine şurada bir ekmek var, şu kadar adam gönderdim, bir de sen git şu koordinata diyebiliyor. Bunu yapabilen iki tane insan göster. Söz bir şeyi açıklamak için değil, gizleyebilmek içindir. Başka bir örnek daha vereyim. Dişçi muayenehanesini düşün. Biri soruyor ‘çocuğun nesi var?’, Sana ne kadın, dişçiye geldik, bunun nesi mi olur? Apandisitini aldırmaya gelmedik elbette. Mesele o değil, bu konuşmada aslında şunu diyor ‘ben size düşman değilim’. İletişimin amacı orda söylenmiş cümleler değil. Bu cümlelerin sakladığı duygular var. Roman ya da söz ile kurulan tüm sanatlar bu durumu kullanmak zorundadır. Bazen kahramana bir şey söyletirken onun tersi de kastedebilecek şekilde yazarsın, ya da onun yan anlamlarının söyletilmesi gerekiyor, bu yüzden şiirsel bir doku oluşturmak zorundasındır.

Türkiye’de kitapsever oranı malumunuz düşük; peki okuyucunun ilgisinden memnun musunuz?

Yüzyıllardır kitap okuma alışkanlığından bahsedilir. Okumak bir alışkanlık değildir. Sigara bir alışkanlıktır, esrar bir alışkanlıktır, oysa okumak bilinçli bir tercihtir. Eğer insanlar okumuyorsa bunu soranlar kendilerine nerede hata yaptıklarını sormalıdır. Eğer bir yazar ben bir şeyler anlatacağım ama kimse okumasa da olur derse, eyvallah bunu yapsın. Zaman zaman benim de böyle triplerim oluyor. Hayata karşı yapılmış kaprislerdir bunlar. Ama gerçekte kimse bunu istemez. Bu okuru aşağılamak anlamına gelir. Okura niye bu kadar yükleniliyor ki. Başka gruplar da var, eleştirmenler, yazarlar ve yayıncılar mesela. Bunlardan çok mu memnunuz da okura yüklenmek ihtiyacı duyuyoruz. Bu nedenle okur oranı malum değildir bence. Okur iyi edebiyatı bulunca kaçırmıyor. İyi eserler ortaya çıkaran İhsan Oktar Anar, Hasan Ali Toptaş’ı okuyor insanlar. Her iki yazarın dili ağırdır. Teorik olarak insanların onları okumaması gerekir ama okuyorlar. Daha ne? Baba ve Piç çok güzel bir roman ve okunuyor. Ya iyi yazacaksın, ya da zavallı ağaçları gereksiz yere tüketmeyeceksin. Metal Fırtına için koca bir koruyu mahvettiler. Keşke internetten dağıtsaydılar.

Son dönemde pek çok yazarımızın eserleri yabancı dile çevrilip dünya kitapseverleri ile buluştu. Son olarak Murat Somer’in kitapları da İspanya’da yayınlandı. Sizi de yakında yurtdışında görebilecek miyiz?

Bence bu gibi şeylerin önemi yok. Türkiye’de bir eziklik var, sanki yabancı bir ülkede okunan bir kitabın değeri daha fazlaymış gibi. Diğer ülkelerin okuru daha mı kaliteli. Bir zamanlar en beğendiğim okurlara sahip olan İngilitere’de Dan Brown’un iki kitabı birden bestseller oldu. Bu durumda benim kitabım İngiltere’de okunsa ne olur, okunmasa ne olur?

Peki İsmail Güzelsoy neler okur? Beğendiğiniz polisiye ve polisiye dışı yazarlar kimlerdir?

Benim küçük bir polisiye kitaplığım vardır. Bu merak ise turist rehberliği yaptığım döneme denk gelir. O’Brian’in eşini gezdirmiştim. Bilirsiniz O’Brian “Kuşlar” filminin senaryo yazarıdır (IMDb’de bu isimler var: Daphne Du Maurier ve Evan Hunter/ yanlış söylüyorum burada: kuşlar filminin öyküsünü yazan kişidir O’brian). Burada polisiyenin ruhunu yakaladığımı düşünüyorum. O zamana kadar, adam öldü bana ne, Allah rahmet eylesin diye bakıyordum. Sonra bunun simgesel yanını görmeye başladım. Katil aslında katil değil. Katil diye aradığımız şey aslında tanrı. Yaratanı arıyoruz yani. Sonra Hammett’in İnce Adam’ını okudum ve baştan başlayım dedim, dolayısıyla Poe’nun Morg Sokağındaki Cinayeti’ni okudum. Polisiye dışı olarak son dönemde Hakan Günday‘ın Zargana’sını çok beğendim.

Bir süre İsveç’te yaşadınız, orada eğitim gördünüz ve kültürünü gözlemlediniz. Acaba Kuzey polisiyeleri hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Beğendiğiniz yazarlar var mı?

Kuzey polisiyelerden ziyade August Strindberg’den oldukça etkilendiğimi söyleyebilirim. Bence o sadece bir tiyatro yazarı değildir. Şiiri çok sevmememe rağmen onun şiirleri tam bir zekâ ürünüdür. Onun dışında Selma Lagerlöf’ü çok severim.

Kısa özgeçmişinizde, Nazım Hikmet’in ölümünden bir hafta sonra doğduğunuz yazılıdır. Sincap adlı romanın hemen başında aynı şairin bir şiirinden de bir alıntı var. Ayrıca Sincap”taki baş karakter İskender Sof’un hayatı ise Nazım Hikmet’in hayatını anımsatıyor. Böyle bir bağlantı var mı ve Nazım Hikmet sizin için ne ifade ediyor?

Zaten Sof’un anlamı Yunanca’da “Hikmet”tir. İskender ismi de Ağrı Dağı’nda ölen dağcının isminden geliyor. Yani İskender Iğdır’a gizli bir ithaf söz konusudur. Sincap’taki İskender elbette Nazım Hikmet’tir. Ancak kitap biyografik bir roman değil. Örneğin İskender Batı’dan değil, Doğu’dan kaçıyor. Nazım Hikmet ise, bence edebiyatta bir çığır açmıştır. Çok değerli bir şairdir. Bence bir uygarlık abidesidir. Nazım’ın “Şeyh Badrettin Destanı” mesela, bugün bile Türkiye’de aşılamayan bir yapıttır. Destan yazan yazarımız var mı?

Cinairoman’cılar sizi “Rukas” adlı romanınız ile tanıdı. Sitemizin asıl konusu ‘polisiye’ olduğuna göre, öncelikle şunu sormak istiyorum. Rukas sizce bir polisiye roman mı?

Bu konuda Ömer Türkeş’in bir tespiti var. Kendisi benim romanda sakladıklarımı çok güzel bir şekilde yakalıyor zaten. Romanın teması polisiyedir, ama arkasında başka bir şey var. Öncelikle şunu söyleyeyim, bugün yazılan her şey polisiyedir. Polisiye simgeler üzerinde kurulu bir edebiyattır. Katil olmayabilir, dedektif olmayabilir ama yine de polisiyedir. Bütün çağdaş romanların içine polisiye bir virüs gibi girmiş durumdadır. İyi de bir virüstür. İnsan yazarken de sıkılmamış oluyor. Soy polisiye bence bugün okunmaz. Bu şu anda varoluşçu bir roman yazmak gibi olurdu, okuyucu ve yazar için sıkıcı olurdu. Bu kimin kazanacağı belli olan bir satranç oyununa benzer, niye oynayayım o zaman. Polisiye de aynı şekilde, katilin yakalanacağını zaten biliyoruz. O zaman niye okuyoruz? Hamleyi görmek için okuyoruz.

Okuma grubumuzda “Rukas” ‘masalsı’ olarak değerlendirildi. Grubumuz bu konuda sizce doğru bir değerlendirme mi yaptı?

Çok doğru bir tespit bu. Masaldan yararlanmayı severim. Yazarın inandırıcılığı önemli deniyor. Kişileri, coğrafi yapıları olduğu gibi yansıtmalı deniyor. Ben bunu biraz kırmaya çalışıyorum. Tipler yerçekimine aykırı hareket etmeli. Bu da herhalde genç yaştan itibaren Borges ve Marquez gibi yazarlarla haşır neşir olmamdan kaynaklanıyor. Masalsı lezzetler beni yazarken çok eğlendiren bir unsurdur. Ben bunu severek hazırlanan bir yemeğe benzetiyorum. Severek hazırladıysanız lezzetli olur, aynı şekilde eğlenerek yazdıysam, okur da eğlenecektir diye düşünüyorum. Ben biraz daha işin eğlenceli yanındayım galiba.

Rukas’ta bir Salih Sartuk karakteri vardır. Kendisi bir banknotun hikayesinin izini sürüyor, o paranın kimlerin elinden geçtiğini okuma, tespit etme yeteneğine sahiptir. Bu para okuma yeteneği nasıl aklınıza geldi?

İnanın para okuma işi nasıl aklıma geldiğini hatırlamıyorum. Ben böyle şeyleri çok fazla hesaplayarak ortaya koymam. Bir gün vapurla giderken bir şey aklıma gelir ve onu yazarım. Zaten insanların arasında en çok dolaşımı olan nesne paradır. Çocukluğumdan beri merak ederim zaten. Bu para kimlerin elinde geçmiştir. Bu paraya nasıl dokunmuşlardır, bu izlerin kaynağı nedir. Yani bu birden aklıma gelmiş olan bir şey değil. Ama romana nasıl konu oldu bilmiyorum.

Peki kitapta geçtiği gibi, 5 Liralık banknotun üzerindeki resim yüzünden, banknotların toplatılma hikayesi doğru mu?

O dönemde halkçı bir yaklaşımla, paralara kahramanları değil halkı resmetme yoluna giriliyor. Oradaki üç kadın bu nedenle modellik yapıyorlar. Kendileri dönemin bürokrat ailelerindendirler. Bu üç kadınların en sağında yer alan kişi, Fiskobirlik Genel Müdürü’nün nişanlı kızıdır. Ben Rukas’ta onu evli olarak yazmıştım. Ancak para üzerinde yer alınca kıyamet kopuyor ve nişan da bozuluyor zaten. Bu kızların o dönemde para gibi kirli sayılan ve herkesin elinden geçen bir metanın üzerinde yer alması olay oldu ve banknotlar sonunda toplatıldı. Çok ilginçtir bir gün beni TRT İzmir’den bir bey arıyor ve kadınlardan birinin oğlu olduğunu söyledi. Bu beni çok duygulandırdı mesela.

Rukas’ta “S” harfi ile başlayan pek çok isim var. Öncelikle Rukas’ın asıl adı Sinan. Sonra Sibel, Salih Sartuk, Salih’in babası Selim, müzedeki arkadaş Sedat Sonarkın, gazeteci Semih Seba. Bunun herhangi bir nedeni var mı?

Evet. S harfi Yunanca’da Sigma’dir (Σ) ve göğüs, kalp anlamına gelir. Rukas’ta Sinan’ın karısının kalbi ile bağdaştırdım. Bu sakladığım şeylerden biridir. Bir kez daha hayran oldum grubunuza. Önce bütün kahramanlarının isimleri “S” ile başlayacaktı, ancak o zaman çok ortada olacaktı her şey. Bu yüzden yarı yarıya yaptım. Rukas’ın ikinci epizodunda ise, yani üçlüyü bitirdikten sonra Rukas’ın devamı olacak olan epizodunda her şey ayna üzerinde kurulmuş olacak. Yani ters yansıtma söz konusu olacak. Aranmula Kunnadi denilen ve dünyanın en net yansıtan aynası var. Hindistan’da üretiliyor. Çok da pahalıdır. Bunun üzerine kurulacak roman.

Sincap’ta kesin bir tarih veriyorsunuz, 1966, yani Sovyetler’in Luna 9’un aya inişi ile. Ancak sanki Rukas’ta bundan kaçınıyorsunuz gibi. Rukas’ın geçtiği zamanı tespit etmek zorlanıyor. Bunu isteyerek mi yaptınız?

Evet isteyerek yaptım. Zamanı tespit etmek için okuyucuya birkaç kıtır verdim. Bir tanesi Türk Kalp Vakfı, kuruluş tarihi 1975’tir. Diğer kıtırlar Hürriyet ve Anayasa Bayramı’nın kutlanması ve kahvelerde asılı olan İnönü resmidir. Bunları bir araya getirmek normalde edebiyatta hatadır. Ancak Rukas’ın ikinci epizodunda Rukas bu hatalardan dolayı yazarı reddedecek. Ben başka bir yazarla çalışmak istiyorum diyecek. Bu romanda yazarla kahraman arasında ciddi bir çatışma olacak. Kötü adam, romanın kötü adamı değil, katil yazardır. Polisiye tarihinde yazar hiçbir zaman katil olmamıştır. Katil herkes olmuştur, ama asla yazar değildir. İkinci epizodun sonunu söylüyorum. Bu durumun oluşabilmesi için Rukas’ın yazarı reddetmesi gerekiyor. Sözü geçen ve daha bir çok hata bu nedenle bilerek konulmuş hatalardır. Yani beni fena yakaladınız. Bu ara Sincap’ta istemediğim bir hatayı Ömer Türkeş yakaladı. Sincap romanda çizgi roman çiziyor, oysa o dönemde Türkiye’de çizgi roman yoktu. Diğer yanda romanda radyo dinliyorlar. Bu isteyerek yaptığım bir hata, çünkü o dönemde radyo da yok. Ama burada sadece olayı anlamlı bir şekilde bağlamak için radyoyu koydum, yoksa Rukas’ta olduğu gibi bir amacı yok. Üçlemenin üçüncü kitabı olacak “Kronos Köprüsü”nde kanatlı köprüyü dubalı olarak tanımlamak zorundayım mesela. Bütün olay bunun üzerine kurulacak. Bu nedenle onu dubalı bir köprü haline getireceğim. Bu bile bile yapacağım bir hata, ama Rukas’ta hatalar bir sonraki romanın hazırlayıcısıdır.

Sincap’ta ve Rukas’ta geçen Salih Sartuk karakteri her iki romanda, isim aynı olmasına karşın farklı birer şahıs olarak karşımıza çıkar. Sincap’ta kendisi Merkez Bankası’nın Genel Müdürü, oysa Rukas’ta sadece veznedardır. Bunun amacı nedir ve üçüncü kitapta yine bir Salih karakteri ile karşılayacak mıyız?

Üçüncü kitapta da bir Salih karakteri olacak. Bu sefer Galata’da nümizmat Sartuk bir esnaftır. Bu benim kişisel bir oyunum. Bir paralel evren teorisine dayanıyor. Yani Salih başka bir evrende ne yapar düşüncesinden yola çıkar. Yine para ile ilişkilidir, ama farklı bir yerde. Birinde fırlama bir koleksiyoncu, birinde Tufan ile çatışmaya giren yiğit bir veznedar, bir diğerinde ise Merkez Bankası’nın Genel Müdür’ü. Bu benim kafamda gerçekleşmiş bir olaydır. Okur bunu anlar mı, anlamaz mı bu değil mesele. Eğer anlarsa benim kurduğum dünyaya daha kolay ortak olur.

Her iki romanınız bir mektup ile sona eriyor. Ancak hiçbir zaman yerine varmayan, hiçbir zaman okunmayan mektuplardır bunlar. İnsanlar hep böyle gecikirler mi böyle? Yoksa ayrılıklar mı hep erken oluyor?

Şimdi Rukas’taki mektubun okunmadığı konusu tartışmalıdır. Rukas okunduğunu düşünüyor. Bu bir ara nağmedir. Bir başka romanda bu konu da açıklanacaktır. Daha mistik bir öyküyle. Aslında bakarsanız şu anda 5 değişik hikâye hazır. Bir tanesinde Rukas Topkapı sarayına geliyor ve Sedat Sonarkın ile görüşüyor. Topkapı’da bir soygun oluyor. Sakal-ı Şerif çalınıyor ve bir gizli örgüt Hz. Muhammed’i klonlamaya çalışacak. Ama CHP’liler bu konuda benden daha hızlı davrandılar. Bu yüzden şu anda bu projemden vazgeçtim, çünkü bu denli popüler bir temanın içinde yer almak istemedim. Müze müdürünün boynunda patlamaya hazır bir bomba bağlı olacaktı ve müze müdürü bu nedenle istenilen her şey yapacaktı. Roman böyle başlayacaktı ama dediğim gibi şu anda vazgeçmiş durumdayım.

Çok teşekkür ederiz.