İstanbul’un başrolde olduğu polisiye / Erol Üyepazarcı

Ahmet Ümit, tıpkı Dashiell Hammett belki daha çok Raymond Chandler gibi polisiye roman yazmaktadır ve onlar gibi okuyucusunu küçümsemeyen ve onlara saygısı olan bir yazardır. Yapıtlarındaki sanat, polisiye roman okuru için var edilmektedir. Yarım yüzyıllık bir okur ve polisiye roman tutkunu olarak, Ahmet Ümit’in romanları beni hep şaşırtıyor, ‘İstanbul Hatırası’ da şaşırttı.

Rahmetli Fethi Naci polisiye roman edebiyatında ‘kara roman’ın kurucusu olan Dashiell Hammett’in İnce Adam romanını incelerken “Hammett’in kalemi bir kamera gibidir; sanki yazmaz gösterir; bunun için de onun yapıtlarında gereksiz açıklamalar, betimlemeler yoktur” diye yazar. Bu çok doğru saptama Fethi Naci’nin ‘iyi polisiye roman iyi edebiyattır’ gerçeğini kabul ettiğini gösterir. Ama eleştirmenimiz bu sözlerinden sonra şu eklemeyi yapmadan da edemez: “Üstelik Hammett bunu kültür düzeyi belli olan polisiye roman okurları için yapıyor.” Eleştirmenimizin, Hammett’in polisiye romanını harcamaya gönlü razı olmamıştır ama polisiye roman okurunu çok rahat harcamıştır. Halbuki Hammett, okuruna saygısı olan bir yazardır; romanında ‘sanat’ varsa bu okurları için var edilmiş bir sanattır. Polisiye romanın küçük görülmesi, ikinci sınıf bir edebi ürün sayılması, eğer polisiye yapıt inkar edilemeyecek edebi niteliklere sahipse bu kez okuyucusu küçültülerek, böyle bir okuyucu için bu zahmete katlanılmasına üzünülmesi aslında edebiyatı kendilerine göre sınıfa ayıran yine kerameti kendilerinden menkul kıstaslara göre edebi eserlere değer biçen ‘edebiyat tapınağının gardiyanları’nın artık Batı’da değerini çoktan yitirmiş kıymet hükümlerinin sonucudur. Elli yıllık bir polisiye roman tutkunu olarak ülkemizde bu düşüncenin hâlâ geçerliliğini koruduğunu üzülerek gözlemliyorum. Geçenlerde bir tanınmış şair ve öykücümüz de Georges Simenon’un yeniden basılan eserlerinden söz ederken “Ona polisiye roman yazarı diyemem, o gerçek bir edebiyat adamı” diye yazıyordu. İşte bundandır ki pek çok okur polisiyeye dudak bükmekte ve polisiye okuma hazzına karşı koyamayıp polisiye roman okuyunca da bunu mahçup bir zevk gibi yaşamakta, ‘kafa dinlendirmek istedim’ gibi bahaneler göstererek mazur görülmek istemektedir.
Her zaman gerine gerine polisiye roman okumaktan haz aldığını söylemekten geri kalmayan bu satırların yazarı bu yanlış düşünceyi her ortamda eleştirmekten ve edebi yapıtlar da gerçekten az olan sanatın var olduğu eserleri türüne göre baştan mahkûm etmenin anlamsızlığını belirtmekten usanmamıştır.

Polisiyenin hakkı mı yeniyor?
Ahmet Ümit de tıpkı Dashiell Hammett -belki daha çok Raymond Chandler gibi- polisiye roman yazmaktadır ve onlar gibi okuyucusunu küçümsemeyen ve onlara saygısı olan bir yazardır. Yapıtlarındaki sanat polisiye roman okuru için var edilmektedir. Emek eseri olan ve akıllı, çarpıcı bir kurgunun sürükleyiciliğindeki yapıtları iyi polisiye romandır ve iyi edebiyattır. Polisiye roman türüne girmeyen eserleri de olmasına karşın kanımızca Ahmet Ümit halis bir polisiye roman yazarıdır ve son dönem edebiyatımızın en çarpıcı isimlerinden biridir. Hep düşündüğüm bir husus ise Ahmet Ümit’in polisiye roman yazdığı için edebi yaşamında yanlış ve haksız bir değerlendirmeyle karşılaşıp karşılaşmadığıdır. Bunu kuvvetlice duyumsadığım için yukarıdaki girişi yazdım.
2008 yılında Ahmet Ümit Bâb-ı Esrar adlı arka fonunda Mevlana-Şemsi Tebrizi ilişkisini ele alan bir roman yayımladı. İlginç bir kurgu içinde gelişen roman, kişisel kanımca çok başarılıydı. Aynı günlerde kadınlar için pembe, erkekler için gri kapakla çıkan bir başka romanda da aynı arka fon vardı. İki yapıtında medyadaki algılanmalarını dikkatle izledim ve ikinci eser hakkındaki aşırı ilgi fazlalığını açıkça gördüm. Kastettiğim ilgi ikinci yapıtın çok satması veya moda olmasıyla ilgili değildi. Bunların pek önemi olmayacağının bilincindeydim. Yazın iki ay kaldığım bir tatil beldesinde pek çok kadının güneş kremi veya gözlüğü gibi pembe kapaklı kitabı yanında sahile getirip, okumadan geri götürdüğünü gözlemlediğimden çok satmak, moda olmak beni fazla etkilemedi; asıl takıldığım, edebiyat dergilerinde gazetelerin kitap eklerindeki pembe/gri renkli kitaba olan ilgi fazlalığıydı ve kanımca çok daha sürükleyici ve gerçekçi bir şekilde kurgulanan Ahmet Ümit’e haksızlık yapılmıştı. Bu, aklıma ‘Ahmet Ümit polisiye yazdığı için mi hakkı olan ilgiyi görmüyor?’ sorusunu getirdi. Yine de böyle olmadığını umut etmek istiyorum. Çünkü Ahmet Ümit yalnız Türk polisiye romanında bir aşama değil, çok sıkı izlediğimi sandığım dünya polisiye romanında da bir değerdir.
Bunun nedeni Ümit’in romanlarının genel niteliğinde ya da onu diğer polisiye roman yazarlarından ayıran niteliğinde yatar; bu nitelik onun romanlarının kahramanlarının içinde bulundukları durumların; okuyucu açısından muamma veya serüven öğesinden bağımsız olarak bir değeri olmasıdır. Ümit insanlara bağlı ve onları anlatan bir yazardır. Her kitabında farklı çevreleri, farklı bireyleri anlatır. Bu kişiler MİT elemanları, Moskova’da eğitim gören eski komünist parti üyeleri, arkeologlar ve bu bağlamda bir Hitit kent devletinin binlerce yıl önce yaşamış bir üst görevlisi, basın mensupları, üç yakın arkadaş, İstanbul Emniyeti’nde görevli bir başkomiser ve yardımcıları, Mevlânâ ve çevresi olabilir.

İstanbul cahili olanlara açık isyandır
Ahmet Ümit cinayeti, kapalı bir mekânda çözümlenmesi gereken bir mantık sorunu olarak değil; önceden denenmemiş, nereye gideceği saptanamaz bir şiddetin kendini ortaya koyuşu olarak algılar. Bunun içindir ki polisiye roman yazmanın saygın bir iş olduğuna inanır. Bir söyleşisinde bunu şöyle anlatır: “Edebiyat var olalı beri, polisiye roman en önemli edebi türlerden biridir. Önemlidir, çünkü suçu anlatmaktadır. Suç tıpkı insan DNA’sı gibi birçok bilgiyi içinde barındırır. İşlenen bir suçu inceleyerek yaşadığımız çağı, insanı ve toplumu anlatabilirsiniz.”
Ahmet Ümit okuyucusunu rahatlatmak istemez, çünkü gerçek rahatlatıcı değildir, onun anlattığı durumlar her zaman vardı ve var olmaya devam edecektir. Yazarımıza göre dünyada tedirginlik varsa okuyucu da bu tedirginliği hissetmelidir. Gerçekten de bu tedirginlik verilmek isteniyorsa polisiye roman formatı bu iş için biçilmiş bir kaftandır.
İki yıl aradan sonra Ahmet Ümit yeni bir polisiye romanla karşımıza çıktı. Kitabı basılmadan okuma olanağını buldum.
İstanbul Hatırası bir Başkomiser Nevzat öyküsü ve onun ağzından anlatılıyor. Başkomiser Nevzat’ı önce Agatha’nın Anahtarı ve Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı polisiye öykü kitaplarında tanımıştık, sonra da Kavim romanının kahramanı olarak karşımıza çıkmıştı. Kahramanımız iyi bir polistir, karısı ve kızını kendine dönük olarak tertiplenen bir bombalama olayında kaybetmiş, bütün çabasına karşın bu olayın suçlularını yakalayamamıştır. Bu büyük travmaya karşın yine mesleğini sürdürmüştür ancak “suçu önlemek için suçluyu yakalamanın, adaleti sağlamak için yasayı uygulamanın hiçbir işe yaramadığını karşılaştığı yüzlerce olayda birebir yaşayarak öğrenmiş”tir. Bundan dolayıdır ki “İnsan denen bu tuhaf yaratığı kötülükten uzak tutacak ne bir güç ne bir yasanın olmadığının” farkındadır.
Ancak İstanbul Hatırası‘nda öykünün başkahramanı Başkomiser Nevzat değildir, bizzat İstanbul daha doğrusu Suriçi eski İstanbul’dur. Yazarımız Beyoğlu Rapsodisi adlı yapıtında Beyoğlu semtini öykünün kahramanlarından biri yapmıştı ama bu yapıtında durum farklıdır. Bu son yapıtında Suriçi İstanbul’u kahramanlardan biri değil öykünün asıl başkahramanıdır ve romanın edebi lezzeti de burada belirginleşir. Kitap İstanbul için bir mersiyedir; ilginç polisiye kurgu içinde gizemin çözülmesinden daha etkin olan öğe İstanbul’a yakılan ağıttır. Bu görkemli kentin bugünkü sahipleri olarak ona nasıl yabancı kaldığımız, vurdumduymazlığımız. Onu nasıl gerekli şekliyle değerlendiremediğimiz, ona nasıl ihanet ettiğimiz bir şamar gibi okuyucunun suratına vurulmaktadır. İstanbul’da yaşayıp İstanbul cahili olanlara açık bir isyandır.
Ahmet Ümit bütün eserlerinde polisiye kurgu içinde toplumsal olayları irdeler. İstanbul Hatırası‘nda da bu durum yukarıda belirttiğim gibi çok belirgindir. Yazarımız, çağdaş polisiye romanın toplumsal romanın yerini aldığını sanki kanıtlamaya çalışır. Bu durum aslında çağdaş polisiye romanda gözlemlenen bir olgudur. Türkiye’de dahil 1960’lı yıllara kadar bir yükselme eğilimi içinde olan ‘toplumsal roman’ bu yıllardan sonra roman kurgusunda toplumsal sorunlar yerine karakterler üzerinde daha çok durulmasından, ardından da ‘postmodern’ eğilimlerden dolayı tamamen gündemden düşme gibi bir durumla karşılaşmıştır. Bazı eleştirmenler İsveç, Fransa, İtalya, Almanya ve özellikle Güney Amerika’da polisiye romanlarda toplumsal sorunların irdelenmesinin bu dönemde artmasını polisiye romanın ‘toplumsal roman’ın yerini alması olarak görmektedir. Belli ölçülerde doğruluk taşımasına rağmen yine de abartılı olan bu savın bile polisiye romanın canlılığı ve yaratıcılığı için bir ölçüt oluşturduğu ise apaçak bir gerçektir. Bu bağlamda Ahmet Ümit’in , Fransız Jean Patrick Manchette, Didier Daeninckx, Daniel Pennac, Alman Bernhard Schlink, İtalyan Giorgio Scarbenonco, İsveçli Henning Mankell ve Per Wahlöö, İspanyol Manuel Vasquez Montalban ve Meksikalı yazar Paco Ignacio Taibo II ile birlikte dünyada polisiye romanı toplumsal romanla en iyi meczeden birkaç yazardan biri olduğunu da söylemeliyim.
Son olarak belirtmek istediğim husus şu. Çetin Altan polisiye romandan söz eden bir yazısında şöyle diyordu:
“Yetmişine kadar dolu dolu yaşamış birinin ilgisini çekecek ve onu şaşırtacak az roman vardır yeryüzünde… Klasik bakışın küçümsemeye yatkın olduğu polisiye romanlar ise, genellikle bu değerlendirmenin dışındadır. Pekala insanları hep şaşırtabılırler.”
Yarım yüzyıllık bir okur ve polisiye roman tutkunu olarak, Ahmet Ümit’in romanları beni hep şaşırtıyor, İstanbul Hatırası da şaşırttı. Okuyuculara okumalarını ve gerine gerine polisiye roman okuduklarını ve haz alıp şaşırdıklarını herkese söylemelerini öneriyorum.

Radikal, 04.06.2010

Her Temas İz Bırakır – Emrah Serbes / Erol Üyepazarcı

Bu yazı ilk olarak 2007 yılında sitemizde yayınlandı.

Erol Üyepazarcı, 1938 yılında doğdu. İTÜ Makina Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi. Otuz yıla yakın bir süre Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nda üst düzey yöneticilik yaptı. Polisiye edebiyat alanında 1997 yılında “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes” adlı bir inceleme yayınladı. Telif ve çeviri olarak 14 kitabı bulunmaktadır.
Cinairoman’ın Notu : Erol Bey’e, sitemize bu katkısı dolayısıyla teşekkür ederiz. Erol Bey’in yazısı romanın sonuna dair ipuçları içermektedir, lütfen dikkat ediniz !..

Emrah Serbes’ten Başarılı Bir İlk Roman: Her Temas İz Bırakır
Emrah Serbes, 1981 doğumlu yazmaya meraklı genç bir yazar. DTCF’ deki eğitimini bitirmek üzere. Radikal ve Birgün gazetelerinde söyleşileri ve tiyatro eleştirileri yayınlanmış, Hayvan Dergisi’nde Ahmet İnam ve Cengiz Güleç ile yaptığı söyleşileri Şen Profesörler: Metaforla Saadet Olmaz adıyla yayınlamış. Yazdığı ilk romanı ise polisiye bir yapıt: Her Temas İz Bırakır. Geçen yıl İletişim Yayınları’ndan Haziran ayından sonra çıktı.

Bu satırların yazarı bugünlerde neredeyse yirmi yıldır uğraştığı, elli yıllık bir sevdasının ürünü olan Türkiye’de polisiye romanın encâmını anlattığı “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes- Türkiye’de Polisiye Romanın 125 Yıllık Öyküsü. 1881-2006” adlı çalışmasını nihayet yayıncısına vermenin gönül rahatlığını yaşıyor. Bu çalışmasında incelediği telif ve çeviri polisiye romanlar için 2006 Haziran ayını son sınır olarak almıştı. Bu sınırı almasaydı hergün yayınlanan polisiye romanları da araştırmasına katmak için kitabını hiçbir zaman bitirememe tehlikesiyle karşılaşacaktı. Ancak Emrah Serbes’in romanını okuyunca, o kadar çaba ve sevgiyle yazdığı kitabına bu yapıtı , roman 2006 Haziran’ından sonra yayınlandığı için alamayacağı için içtenlikle üzüldü ve kitabının son tashihlerinde bir dip notu yazarak, incelediği kitaplara koyduğu zaman sınırlamasını bozamayacağını ama Emrah Serbes’in romanını yapıtına kaydedemediği için üzüldüğünü de belirtti. Bu yazı, o üzüntünün telafisi için kaleme alınmıştır ve sevgili Oğuz Eren ve arkadaşlarının büyük emek ve sevgiyle yaşattığı cinairoman sitesinin halis birer polisiye roman tutkunu olduğunu bildiğim okuyucularına sunulmuştur.

Serbes’in romanı kahramanı resmi polisler olan bir yapıt. Polisiye romanın ilk örneklerinden itibaren romanın kahramanları genellikle resmi polisler olmaz. Polisiye romanın kurucusu Edgar Allen Poe’nun kahramanı Dupin, dönemin Fransız polis örgütünü küçümseyerek “kurnaz ama akıllı olmayan, alışılmamışı değerlendiremeyen ” bir yapı olarak anlatır. Polisiye romanın kurucu babalarından Arthur Conan Doyle ve Maurice Leblanc da kahramanları Sherlock Holmes ve Arsène Lupin ile resmi polis dışında işleri hal ederler. Holmes için resmi polis iyi niyetli ama yetersizdir. Lupin için ise tam anlamıyla gerzek ve alay edilecek tiplerdir.

Başını Dashiell Hammett ve Raymond Chandler’in çektiği “kara roman” da ise polis örgütü yetersizliği yanında ahlaksızlığı, rüşvetçiliği ile yerden yere vurulur. Agatha Christie ve izleyicilerinin geleneksel “katil kim?” türü romanlarındaysa polisler hep ikinci roldedir; çözüme katkıları Doktor Watson’un Sherlock Holmes’e katkısı neyse o kadardır. Başını Mickey Spillane’in çektiği “hardboiled” türündeyse ya Mike Hammer’in ünlü arkadaşı Pat Chambers gibi iyi niyetli ama eli kolu mevzuat engeliyle bağlanmış kişiler yahut geleneksel kara romanın aşağılık tipleridir.

Bu durum Avrupa polisiyesinde Georges Simenon’un ünlü komiser Maigret’si ile bütünüyle değişecektir. Bütün zamanların bu en ünlü komiseri, resmi polisi; insancıl ve akıllı yönüyle polisiye edebiyata sokacaktır. Bunu Per Wahlöö’nün Komiser Martin Beck’i izler. Bir insan olarak kişisel sorunları olan ve hizmet ettiği adalet anlayışını sorgulamaktan çekinmeyen Martin Beck gerçek polisiye meraklıları için hâlâ etkisini azaltmadan sürdüren bir kahramandır. Bu arada büyük edebiyat adamı ama halisinden polisiye roman yazarı Friedrich Dürrenmatt’ın komiseri Baerlach’ı nı da unutmamak gerekir. Son yılların başarılı yazarı Henning Mankell’in komiseri Kurt Wallender de kahramanı resmi polisi olan tiplerin çarpıcı bir örneğidir. Amerikan polisiye romanında da Ed McBain, Joseph Wambaugh ve özellikle dilimize hiçbir yapıtı çevrilmeyen Chester Himes kahramanı resmi polis olan polisiye romanın öncüleridir ve bugün pekçok Amerikan polisiye roman yazarı kitaplarında kahraman olarak resmi görevli polisleri seçmektedir.

Emrah Serbes’in de kahramanı cinayet masasında çalışan bir başkomiser. Adı Behzat Ç. Avrupa Topluluğuna katılma aşkına getirilen yeni mevzuattan hiç hoşlanmayan, gerektiğinde babadan kalma, etkinliği kanıtlanmış eski yöntemlere başvurmaktan çekinmeyen, yazarının deyimiyle müzik dinlemeyip, polis telsizi dinleyen bir görevli. Karısından boşanmış; çok sevdiği ama sevgisini gösteremediği bir kızı var. Duran toplara çok güzel vurduğu rivayet edilen , amatör kümede top kovalamış bir eski topçu. Martin Beck’e benzeyen yanları var ama öte tanaftan da kara roman detektifleriyle benzerliklerini görüyoruz; Raymond Chandler’in anlatımıyla “Bu pis, acımasız sokaklarda, acımasız olmayan , lekelenmemiş ve cesur biri..İçgüdüsel olarak, kaçınılmaz olarak, hiç düşünmeden, özellikle hiç dile getirmeden onurlu olan biri. Bir düşesi iğfal edebilen ama bir bakireden yararlanmaya kalkmayan biri…”

Romanın başkişisi Behzat Ç. ama bütün cinayet masası elemanları ikincil kahramanlar olarak öykümüzde gerçekçi bir şekilde rollerinin gereğini yapıyorlar. Akbaba, Hayalet, komiserimizin genç yardımcısı Harun; başarıyla çizilmiş tipler ; asıl önemlisi gerçekçi bir ifadeyle betimlenmişler. Türk polisiyle ilişkisi olan herkes bu gerçekçiliği hemen anlayacaktır. Belli ki yazarımız da Türk polisine hiç yabancı değildir ve sıkı bir gözlemcidir.

Olay birbirine paralel iki olayla gelişiyor. Bir tarafta doğum günü intihar ettiği düşünülen ama sonra bir cinayete kurban gittiği anlaşılan Güneydoğulu bir feodal ağanın kızı Betül’ün öyküsünü izlerken bir taraftan da Behzat Ç.’ nin boşandığı karısı ve onun hâli vakti yerinde doktor kocasıyla yaşayan kızı ile ilişkilerini gözlemleyoruz. Okuyucu ilk başta, başarılı bir polisiye kurgu içinde gelişen Betül cinayetine odaklanırken, Behzat Ç. ve kızı arasındaki ilişkiyi ikincil önemde bir yan öykü olarak algılıyor ama sonunda yanıldığını asıl öykünün baba-kız’ın öyküsü olduğunu içi yanarak anlıyor.

Emrah Serbes başarılı polisiye kurgu içinde olayı geliştirirken yandan yandan bize anlattığı baba- kız öyküsünü yapıtının sonunda öyle bir sonlandırıyor ki ; ağlama yeteneğini yetmişe yaklaşmış yaşı içinde gördüğü bin türlü puştlukla yitirmiş benim gibi birinin bile gözlerini yaşartıyor. Ama gönlüm de bir yandan isyan ediyor. Kendi kendime soruyorum; tamam kitabın finali çok çarpıcı ama Behzat Ç. bu trajik sonu hak etti mi diyorum. Belki de çok sevdiğim iki kızımın olması, bir kız babasının neler duyumsayabileceğini çok iyi bilmem beni etkiliyor ve Behzat Ç.’ye çok acıyorum.

Genç yazarımızın bu ilk romanında başarısı kesin ama bana yine de Behzat Ç.’ye bunu yapmamalıydı dedirten bir başka husus da var. Gönlüm Emrah Serbes’in Behzat Ç. öykülerine devam etmesini istiyor ama bu ilk okuduğumuz macerasındaki travmadan kurtulması da pek zor görünüyor. Aklıma Lawrence Block’un kazayla bir küçük kızı öldüren ve bunalıma girip resmi polisliği bırakıp özel detektif olan alkolik kahramanı Matthew Scudder geliyor; acaba başkomiser Behzat Ç.; kızının intiharından sonra resmi polislikten ayrılıp, bir otel odasında, tek başına rakısını içip, yaşayabilmek için, eski arkadaşlarının yardımıyla bazı kişilerin sorunlarını çözmeye çalışabilir mi. Neden olmasın; ama herhalde o zaman da Türk polisiye yazını karanın karası bir detektif le tanışır.

Sonuç olarak yarım yüzyıllık bir kıdemli polisiye roman okuru olarak söyleyeceğim; Emrah Serbes’in romanının çok başarılı bir polisiye kurguyla birlikte hiç de polisiye olmayan bir baba-kız dramını başarıyla meczettiğidir. Serbes bu romanıyla polisiye roman ile edebiyat arasında bir çizgi çizmeye merakı olanlara da bu çizginin hiç olmadığını göstermiş ve “iyi polisiye romanın iyi edebiyat olduğunu” bir daha kanıtlamıştır. Özellikle romanın yazarın ilk yapıtı olduğunu düşünürsek bu başarısını daha da hararetle kutlamamız gerekir. Serbes’in yeni polisiye romanlarını merakla bekliyorum.

Dudaklarıyla Dövüşen, Yumruklarıyla Sevişen, Kadın ve Katil Avcısı Mike Hammer’in Başına Gelenler

Yaşı benim gibi yetmişe yaklaşanlar 1950’li yılların ilginç bir yayınevini ve bu yayınevinin ilginç kitaplarını hatırlayacaklardır. Yazar Refik Erduran, sonraki yılların ünlü rejisörü Ertem Eğilmez ve dönemin tanınmış gazetecisi Kemal Salih Sel’in oğlu Haldun Sel Çağlayan Yayınları ismiyle bir yayınevi kuracaklar; bu yayınevi kapaklarındaki renkli ve canlı resimleriyle okuyucunun hemen ilgisini çeken, yine o dönemin deyişiyle plastik kapaklı kitaplarıyla yayın piyasasını altüst edecektir.
Kitaplar göreceli olarak ucuz olup bir liraya satılmaktadır; ilk kez gazete bayilerinde de satışa sunulan kitaplara okuyucunun gösterdiği ilgi çok olumludur. Yayınevi asıl bombasını 1954 yılında patlatır. Bu yılın Şubat ayında Çağlayan Yayınları’nın sekizinci kitabı olarak ülkemizde o güne kadar hiç tanınmayan Mickey Spillane adlı bir Amerikalı yazarın I, The Jury isimli kitabı Kanun Benim adıyla çevrilip okuyuculara sunulur. Kitabın çevirmeni F.M.İkinci takma adını kullanan ünlü yazarımız Kemal Tahir’dir.
Kanun Benim çıkar çıkmaz bir olay olur, üst üste yeni baskıları yapılır ve o günler için inanılmaz bir rakkam olan 100.000’in üstünde bir satış yapar. Çünkü romanın kahramanı Mike Hammer okuyucunun hiç karşılaşmadığı bir detektif tipidir; suçluları adalete teslim etmek gibi bir kaygusu yoktur, cezayı kendisi verir. Suçlu bu romandaki Charlotte Manning gibi nefesleri kesen çok güzel sarışın bir kadın da olsa farketmemekte, kahramanımız 45’lik tabancasından çıkan dumdum kurşununu güzel kadının göbeğine hiç tereddüt etmeden sıkabilmekte ve kalleşçe öldürülen arkadaşının intikamını bizzat almaktadır. Yani Mike Hammer’in Agatha Christie’nin yalnız beynindeki gri maddeleri çalıştırarak katili keşfeden pinpon Hercule Poirot’su ile hiç alakası yoktur; üstüne üstlük çok hızlı bir zamparadır.
“Kanun Benim” in bu başarısı üzerine yayıncılar Mickey Spillane’in diğer romanlarını bulup buluştururlar ve F.M.İkinci bunları da hemen çevirir; yayınevi gazetelere verdiği ilanlarda “Dudaklarıyla dövüşen, yumruklarıyla sevişen külhani Amerikan hafiyesi” veya “Dünyanın en usta kadın ve katil avcısı” diye tanıttığı kahramanının bu yeni çevirileri okuyucularına duyurur.
Ama ne yazık ki deniz biter. Daha sonraları enaz 110 sahte Mike Hammer öyküsü yazacak olan Afif Yesari’nin deyimiyle “Yarattığı hafiyeden de daha üşütük olan” yazarımız Yehova Şahitleri isimli tarikate katılmış ve roman yazmaktan vazgeçmiştir ve o güne kadar yazdığı altı roman da dilimize çevrilmiştir yani artık elde tercüme edilecek Mike Hammer öyküsü yoktur ama bu öykülere inanılmaz bir talep vardır.
Çağlayan Yayınevi sahiplerinin aklına kitapların çevirmeni Kemal Tahir’e başvurmak gelir ve ondan yerli üretim Mike Hammer öyküleri yazmasını isterler. 1950 affı ile 12 yıl yattığı hapishaneden çıkıp yaşam savaşı veren Kemal Tahir bu öneriyi kabul eder ve son gerçek Mike Hammer öyküsünün yayınlanmasından 15 gün sonra F.M.İkinci’nin Derini Yüzeceğim adıyla ilk yerli malı Mike Hammer öyküsü yayınlanır. Kemal Tahir’in kaleminden çıkan bu öykülerin sayısı kısa zamanda dördü bulur.
Bu satırların yazarı neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan polisiye roman tiryakisi olmanın kendisine verdiğini zannettiği amatör uzmanlığa dayanarak “Kemal Tahir’in bu dört romanının gerek kurgusu gerekse olayların gelişimi açısından özgün Mike Hammer romanlarından hiç kuşku duyulmayacak kadar daha başarılı” düşünmektedir. Okuyucu da bu kanaatte olmalı ki Kemal Tahir’in eseri olan Mike Hammer öyküleri tıpkı orijinal öyküler gibi büyük rağbet görmüştür. Ancak Mike Hammer, Kemal Tahir’in romanlarında bıçkın bir İstanbul çocuğu gibi konuşmaktadır. Örneğin New York kentine kızınca:
-“Ulan temeline tükürdüğümün New York şehri” diye söylenir.
Durum zorlaşınca da şöyle düşünür:
-“Şarabı fıçıdan çektik bir kere, sonuna kadar içeceğiz oğlum“.
Kendisine numara yapan güzel kadına da şöyle cevap verir:
-“Çok büyük kelâm ettin.Bu lafını bastır da duvarlara astır. İleride lazım olur
Bu sözler yine Afif Yesari’nin tanımıyla “aslında üşütük ve ipe sapa gelmez bir hergele olan” özgün Mike Hammer’in ağzına yakışır mı bilmeyiz ama Kemal Tahir’in daha insancıl, daha sevimli, daha bıçkın Mike Hammer’ine pekala yakışır.
Ne yazık ki Kemal Tahir dörtten fazla Mike Hammer romanı yazamaz, çünkü İstanbul’da 6-7 Eylül 1955’de gerçekleşen olayların asıl suçlusu olan (!) komünistler arasında o da tutuklanır, uzun süre hapishanede kalır.
İşte belki dünyada bir eşine rastlanmayan bir olay bundan sonra patlak verir; meydanı boş bulan pekçok yazar sahte Mike Hammer öyküleri yazmaya başlarlar. Pekçok yayınevi sahte Mike Hammer öyküleri yayınlamaktadır. Kitapların üzerinde yazar olarak Mickey Spillane ismi görülmekte ve kitabı yazanlar çevirmen olarak gösterilmektedir. Böylece Amerika’da topu topu altı Mike Hammer öyküsü yayınlanan Mickey Spillane hiç haberi olmadan ülkemizde üçyüze yakın kitabın yazarı olur. Bu devletin resmi organı Basın Yayın Müdürlüğü’nün yayınladığı resmi Türkiye Bibliyoğrafyaları‘nda da böyle gösterilir. Bugün bile Milli Kütüphane’nin internet sitesine girip yazar adı olarak Mickey Spillane yazarsanız karşınıza gariban yazarın hiç haberi olmadığı yüzlerce roman yazdığını resmi kayıtlara göre öğrenirsiniz(!).
Bu sahte Mike Hammer furyası 1960’lı yılların ortasına kadar devam eder. Bu yıllarda üşütük yazarımız, girdiği tarikatı bırakıp yeni Mike Hammer öyküleri yazmaya başlayacak ve sahteler artık piyasadan çekilecektir.
Sahte Mike Hammer yayınlayan yayınevlerinin en ilginci Hadise Yayınevi isimli bir kurumdur. Genellikle haftada bir Mike Hammer romanı çıkararak 1955 – 1959 arası 116 sahte Mike Hammer hikayesi yayınlamıştır. Bunların hepsi küçük boy 96 sayfalık kitaplardır. Bu dizinin yüzden fazla öyküsünü yazansa Muzaffer Ulukaya adını kullanan Afif Yessari(1922-1989)’dir. Mike Hammer romanlarını nasıl yazdığını şöyle anlatır:
New Yorklu ve kafadan gayrimüsellah bu polis hafiyesinin akla mantığa sığmaz deli saçması serüvenlerine, eskilere taş çıkartan yenilerini eklediğim bu detektif romanlarını şöyle yazıyordum:
Yayınevi patronu, kapak ressamına para vermemek için yabancı dergilerden jiletle kesip oyduğu ve kompozisyonunu böylece hazırladığı kapakları bana veriyor ve bu kapağa uygun öykü uydurmamı istiyordu. Örneğin kapakta şöyle bir resim : İri kıyım hayvan gibi bir herif; bir piknik sepeti başına çömelmiş bebek gibi ve sarışın bir kızı ağaçların arkasından kötü kötü dikizliyor.. Ve demek oluyor ki aşk, kin, ırza tecavüz, intikam, entrika ve fiilen tasallutta bulunma gibi olayların yanı sıra kan ve heyecan ve birkaç ta cinayet bu kitabın hakkı.
Kapağı alıp eve gidiyor, bir kahve , bir cigara içiyor ve New York şehir rehberini önüme açarak Mike Hammer’i daha da çileden çıkaracak serüvenlere koşturuyordum. 96 sayfalık cep kitaplarından herbirini üç günde tamamlamak zorundaydım; tamamlamazsam yayınevi bayiye kitap gönderemez, gönderemeyince bayi daha önceden gönderilen kitapların parasını vermez, vermeyince ben de para alamazdım…
Serüvenlerini ürettiğim detektifi uyduran yazar, uydurduğu detektiften daha üşütüktü, bu nedenle detektifi de ipe sapa gelmez hergelenin tekiydi. Ben herife az birşey çeki düzen verdim, bayağı adama döndü daha insancıl oldu…
Afif Yesari bir ara kendini Mike Hammer ile öznelleştirir. Her gece içerken, hastalanır, doktorlar Afif Yesari’ye içkiyi yasaklarlar, içemez. O da tutar Mike Hammer’i ülser yapar ve gece gündüz içen kahramanına içkiyi bıraktırtır. İstanbul’da eski akşamcı arkadaşları içkiyi bıraktığı için onunla alay etmektedirler, Afif Yesari’nin elinden bunlara kızmaktan başka birşey gelmemektedir. Ama Mike Hammer, içkiyi bıraktığı için kendisiyle alay edenleri Afif Yesari’nin yazdığı öykülerde ağzını burnunu dağıtıncaya kadar döver, kimse de Mike Hammer le alay edemez(!).
Afif Yesari yanında diğer sahte Mike Hammer üreticilerinin de sayısız marifetlerini burada yazmaya kalksak Birgün’ün bütün sayfaları bize yetmez. Mike Hammer’i Türkiye’ye getirip rakı ve baklava hayranı yapanlara da rastlanır; İtalya’da ringe çıkarıp boks maçı yaptıranlara da rastlanır. Sahaflarda böyle sahte Mike Hammerlere rastlarsanız alın okuyun, eğlenirsiniz…

Türk Polisiye Roman Tarihinde İlginç bir Keşif:
Necip Fazıl Kısakürek’in Polisiye Romanı “Meş’um Yakut”

Polisiye romana ve ülkemizdeki bu türün öyküsüne meraklı olanlar bu satırların yazarının yıllardır bu konu ile uğraştığını ve geçen yıl sahaf tâbiriyle tuğla gibi iki cilt “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes” isimli bir kitap çıkardığını bilirler. Bu kitap için neredeyse 20 yıldır belge ve bilgi topladığını kitabının önsözünde anlatmıştır. Ancak konu o kadar bâkirdir ki hergün bir yeni gelişmeye tanık olmak her zaman mümkündür. Polisiye roman sevdalısı genç dostu Oğuz Eren bir internet sitesinde Necip Fazıl Kısakürek’in kaleme aldığı iddia edilen bir polisiye roman satıldığını söyleyince heyecanlanmış ama şaşırmamıştır. Peyami Safa’dan Nazım Hikmet’e Aziz Nesin’den Kemal Tahir’e Peride Celal’den, Hüseyin Rahmi Gürpınar’a Halide Edip Adıvar’dan, Cevat Fehmi Başkut’a, Esat Mahmut Karakurt’tan Refik Halit Karay’a uzanan pek çok ünlü yazarın polisiye roman yazdığını bildiğinden, onun için bu ünlüler kervanına Necip Fazıl’ın da katılması şaşırtıcı değil ama yine de ilginç bir olaydır. Ancak bu olayı ortaya çıkaranın kendi olmamasına da bir hayli kızmıştır. Çünkü Necip Fazıl’ın böyle bir kitap yazdığını kaynaklarını iyi incelemediğinden atladığını farketmiştir.

Yazarınız Osmanlıca yani Arap harfli polisiye romanları saptarken asıl kaynak olarak rahmetli Seyfi Özege’nin  beş çiltlik 25.554 kitabı kapsayan  “Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu” adlı emsalsiz çalışmasını esas almış ve bu kataloğu en az beş kere baştan aşağı gözden geçirmiş ve polis romanı olması muhtemel kitapların listesini yapmıştır. İşte bu eserin üçüncü cildinin 1124. sayfasında  Necip Fazıl’ın “Meş’um Yakut” isimli eseri kayıtlıdır ama iddialı yazarınız bu kayıdı atlamıştır. Ya Necip Fazıl’ın polisiye roman yazmayacağı gibi bir ön düşüncenin etkisiyle ya da  başka nedenlerle bu yapıtı listesine almamış ve kitabında bu ilginç yapıttan söz etme ve “bakın Necip Fazıl da polisiye roman yazmış, bu kitaptan kimsenin haberi yoktu, bunu da ben ortaya çıkardım” deyip allamelik yapma şansını da kaçırmıştır. Ne yapalım bu şeref de genç dostum Oğuz Eren’in olsun. Atasözümüz ne der : “Boynuz her zaman kulağı geçer”. Şaka bir tarafa sevgili genç dostum Oğuz Eren’in ilgisi ve bilgisi ile Türk Polisiye Roman Tarihi’ne hep katkıda bulunacağını umuyorum. Bunun kanıtlarını ise Virgül’deki araştırmaları ile zaten veriyor.

Gelelim Necip Fazıl’ın “Meş’um Yakut” isimli yapıtına. Eser 1928 yılında yani Latin Harflerine geçildiği yıl, bu değişim olmadan çıkmıştır. Çıkaran dönemin ünlü yayınevlerinden Kanaat Kitabevi’dir; İstanbul’da Amidî Matbaası’nda basılmış 136 sayfalık bir polisiye romandır.

Necip Fazıl  Kısakürek(1905-1923), kitabını yazdığı günlerde bir şair olarak ünlenmiş bir edebiyatçıdır. Hayatı fırtınalıdır. Orta eğitimini birçok okulda hep başarısızlıklarla sonuçlanan şekilde sürdürmüş; Heybeliada’daki Askeri Deniz Lisesi’nde beş yıl okuduktan sonra diplomasını almadan bu okulu terketmiş, İstanbul Üniversitesi o dönemin deyişiyle Darülfünun Felsefe Bölümü’nde okurken karşısına çıkan bir fırsatı değerlendirerek Fransa’da yüksek eğitimini tamamlama fırsatını bulmuş; iki yıl (1924-1925) anılarında da anlattığı gibi tam bir bohem hayatı yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönmüş , bazı bankalarda  memur olarak çalışırken edebiyat yaşamına da şiir yazarak başlamıştır. 1925 yılında yayınlanan ilk  şiir kitabı Örümcek Ağı ona şöhretin kapılarını açmış ve 1928’de okuyucularıyla buluşan ikinci kitabı Kaldırımlar ise şöhretini daha da pekiştirmiştir. Artık Necip Fazıl “Kaldırımlar Şairi” olarak anılmaktadır. Bugün de kabul edilen bir husus; o günlerde terk edilen aruz vezni yerine kullanılan hece vezninde Necip Fazıl’ın tek düze bir ses ve  dar bir biçimsel yapı içinde bocalayan bu vezine  ilk kez poetik bir yetkinlik kazandırdığıdır. Necip Fazıl ileride çok eleştirilecek veya öğülecek siyasi ve felsefi söylemleri ve aktiviteleri dışında muhakkak ki  geçen yüzyılın en büyük Türk şairlerinden biridir. Şiirlerinde içerik bakımından başat öğe olan mistik ve metafizik eğilimlerle, vehim ve sayıklamalarla ortaya çıkan patetik ve trajik karakter onu döneminin riğer şairlerinden ayırır ve başka bir yere oturtur.

Bu ilginç şairin 1928 yılında bir  polisiye roman yazmasının nedenine gelince; bunun izahı kanımca o günlerde Peyami Safa ile olan yakınlığına bağlanabilir. Sözkonusu iki yazar da o günlerde İstanbul’un iki ünlü bohemidir. İkisi de yirmili yaşlarının sonlarındadır. O günlerdeki yaşamlarının öyküsünü arkadaşları Fikret Adil’in kaleme aldığı “Asmalı Mesçit 74” adlı anı kitabında ayrıntılarıyla görebiliriz.

Peyami Safa da edebi yaşamını başlangıcında yavaş yavaş ünlenen bir yazardır ancak bu ün para getirmemekte ve Peyami Safa, Server Bedi takma adıyla  Türk polisiye roman tarihinin en bilinen kahramanı “Cingöz Recai”nin maceralarını yazmakta ve okuyucu katında çok tutulan bu öyküleriyle iyi para kazanmaktadır.

Necip Fazıl’ın o günlerde bir evi yoktur. Kendisi gibi bekar olan arkadaşı Peyami Safa’nın evinde kalmaktadır. Yani ikisi de bir anlamda Cingöz Recai sayesinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Bunu Necip Fazıl şu sözleriyle alaya alır:

“ Bana soruyorlar:

-Nerede yatıp kalkıyorsun?

-Peyami Safa’nın evinde.

-O nerede kalıyor?

-Cingöz Recai’nin evinde!”

Kanımızca Necip Fazıl , dostu Peyami Safa’ya özenmiş ve onun gibi iyi para kazanmanın bir yolu olarak polisiye roman yazmayı denemiştir.

Bu kadar açıklamadan sonra romana dönelim. Romanın konusunu şöyle özetleyebiliriz:

Olaylar Gazanferpaşazâde Muhlis Bey’in uzun zamandır görmediği gençlik arkadaşı ve yaşadığı Adana’dan ayrılıp İstanbul’a yerleşmeye karar veren arkadaşı Sebati Bey’e anlattıklarıyla başlar. Sebati Bey, kendine yerleşecek bir ev buluncaya kadar Muhlis Bey’in misafiri olarak onun evinde kalmaktadır.

Muhlis Bey, arkadaşına kendisinden epeyice yaşlı olan karısı Mısırlı Prenses Saadet Hanım’a atalarından miras kalan “meş’um “ yani uğursuz bir yakuttan söz etmektedir. Bu yakut ta firavunlar zamanından kalmadır. Kim sahibi olmuşsa başına bir felaket gelmiştir. En son miras yoluyla karısına kalmış ama çok sevdiği karısı, bir gün evden habersiz ayrılmış sonra  Çifte Havuzlar’daki köşklerine dönmüş ve hangi nedenle olduğu bilinmeyen bir şekilde köşkün o sıralarda kimsenin oturmadığı eskiden hizmetçilere ayrılmış müştemilatına gitmiş, burada o anda çıkan bir yangın sonucu yanarak ölmüştür. Cesedi incelendiğinde elinde uğursuz yakutu tuttuğu görülmüştür. Muhlis Bey, yakutun şimdi sahibi olan çok sevdiği üvey kızı Nigar’ın başına bir felaket gelmesinden korkmaktadır.

Bu konuşmanın gecesi Nigar içten kilitleyerek yattığı yatak odasında bıçaklanarak öldürülmüş olarak bulunur. Onun elinde de meş’um yakut vardır. Suçlu olarak ilk başta  Nigar’ın çok sevdiği uzaktan akrabası ve yatak odasının yanıbaşındaki oda da yatan Mürüvvet suçlanır. Çünkü Nigar’ı çevreleyen kan gölünde onun gezdiği terliklerinin kanlanmasından anlaşılmaktadır ve Münevver de olayların etkisiyle şoke olmuş konuşamamaktadır. Münevver’i odasına kilitleyip semt karakoluna haber verirler. Komiser gelir, Münevver ile konuşmak ister, kilitli odasını açarlar ve şaşkınlık içinde Münevver’in kayıplara karıştığını görürler. Semt karakolunun komiseri için olay çok açıktır. Katil Münevver’dir ve  bir yolunu bulup kaçmıştır ama olaya  İstanbul Emhniyet örgütünün ünlü detektifi  Remzi Çetinkaya el atınca işler karışır.

Okuyucu “Remzi Çetinkaya” ismine bakarak Çetinkaya’nın Remzi’nin soyadı olduğunu düşünmesin. Çünkü daha soyadı kanununun çıkmasına altı yıl vardır. “Çetinkaya” detektifimizin soyadı değil lakabıdır. Tıpkı Cingöz Recai’nin “Cingöz” lakabı gibi.

Görüldüğü gibi romanın başlangıcı ve gelişimi epeyi niteliklidir ve Anglosaksonların “closed room mystery” dedikleri “kapalı oda muamması” türü bir polisiye romandır. İlk önce Edgar Allen Poe’nun “Morgue Sokağı Cinayeti” adlı öyküsünde görülen ve daha sonraları Gaston Leroux’nun “Sarı Odanın Esrarı” ve Agatha Christie’ nin *Fare Kapanı” gibi eserleriyle en tanınmış örneklerini verdiği bu tip öyküler gerçekten de kurgusu zor hikayelerdir ve kolaylıkla mantık dışı gelişmelere konu olabilir. İçeri girilmesi ve çıkılması olanaksız bir odada işlenen cinayetin açıklamasını iyi yapamazsanız inandırıcılığınızdan kaybedirsiniz.

İşte Necip Fazıl bu noktada başarısız kalıyor. Okuyucu merakla cinayetin açıklanmasını bekliyor. Remzi Çetinkaya’nın ilk keşiflerini, Münevver’in katil olamayacağını kanıtlamasını heyecanla takip ediyor ama ondan sonrası tam bir fiyasko. Yazarımızın iddialı olduğu belli. Yazdığı ilk polisiye romanda bu öyküleminin en en zor türünde yazmaya soyunmuş ama maalesef  akla uygun ve rasyonel çözümler üretemiyor. Hele en sonunda bayatlamış ve irrasyonel bir trük olan bir insanı manyetize edip ona cinayet işletmeye kadar işi uzatınca eser iyice çaptan düşüyor. Bir de yangında öldüğü söylenen Saadet Hanım’ın yaşadığı ve eziyetle elinden sahte bir vasiyetnâme alınmaya çalışıldığı ortaya çıkınca romanın bütün mantık yapısı çöküyor ve inandırıcılığı tamamen yok oluyor.

Sonuç olarak Necip Fazıl’ın yazdığı bu tek polisiye romanında başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Özendiği arkadaşı Peyami Safa’nın Cingöz Recai öykülerinde böyle tutarsızlıklara hiç rastlanmaz. Cingöz Recai öykülerinin mantıki kurgusu çok sağlamdır ve okuyucuyu hiç irrasyonel çözümlerle aldatmaz.

Necip Fazıl öykündüğü Server Bedi  hikayelerinin seviyesini tutturamamıştır ; kanımızca hatası;  kurgusu çok zor olan “kapalı oda muamması” türüyle işe başlamasından gelmektedir. Daha basit bir kurguyu gerektiren başka tür bir öykü kaleme alsaydı daha başarılı olması mümkündü. Yine de romandaki diyaloglar, kahramanların tasvirleri başarılıdır. Suçlu’nun kim olduğu hakkında okuyucuyu yönlendirmeler vasatın üstündedir.

Necip Fazıl bu yazdığı polisiye romanından hayatının son demlerine kadar hiç söz etmemiş ve onun yaşamını ayrıntılı olarak tanımlamaya çaba sarfeden hayranları da bu eseri hiç söz konusu etmemişlerdir. Belki de yazarımız yapıtının başarısız olduğunu kabul etmiş ve unutulmasını yeğlemiş olabilir. Yine de Latin harfleriyle baskısı yapılırsa Türk polisiye roman tarihinin ilk örneklerinden biri olarak okuyucular tarafından merakla okunabileceğini tahmin ediyoruz.

Türklerin Sherlock Holmes’i Amanvermez Avni

İLGİNÇ VE BAŞARILI BİR YERLİ POLİSİYE DİZİ:
“TÜRKLERİN SHERLOCK HOLMES’İ AMANVERMEZ AVNİ”

Erol Üyepazarcı

Erol Üyepazarcı’nın, bu sene içinde Oğlak Yayınları’ndan çıkmasını beklediğimiz polisiye incelemesini (Bu yazı eski sitemizden taşındı; ilk yayınladığımızda Erol Bey’in “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes” isimli iki ciltlik polisiye incelemesi henüz yayınlanmamıştı), yayın dünyamızda büyük bir boşluğu dolduracağına inanarak, heyecanla bekliyoruz. Bu dev eserin “Amanvermez Avni” maddesinin taslağını Erol Bey’in izni ile sitemize taşıdık.

Ebülbehzat’ın devam etmeyen bu girişiminden sonra yeni bir polisiye dizi 1913 yılı sonlarında yayınlanmaya başladı; başarılı bir şekilde devam edip 10 kitaplık bir seri olarak 1914 yılında tamamlandı. Dizinin başarısının etkisi uzun yıllar sürdü ve onu taklit eden yeni diziler piyasaya çıktı. 1928 yılındaki “Amanvermez Sabri” ve 1944’de yayınlanan “Amanvermez Ali” dizileri bunun kanıtıdır.

Dizinin yazarı Ebüssüreyya Sami hakkında bulabildiklerimiz çok azdır. Yazarın gazeteci kökenli olduğunu sanıyoruz. 1909 Şubat’ında beş sayı çıkabilen Arz-u hâl isimli haftalık mizah gazetesinin başmuharriri olarak görülmektedir. Daha sonra Mart 1910 ile Ocak 1911 arasında 89 sayı çıkan ve yine bir mizah dergisi olan Hâyâl-i Cedit‘in başmuharrirliğini yapmıştır. Ebüssüreyya Sami’nin 1914 yılında yayınlanmış Abdülhamit’in Kayguları adlı bir kitabı da vardır. Cumhuriyet’in ilanından sonra 1930 yılında Amasya Vilayet Matbaası’nda basılmış Amasya Sonbaharı isimli bir kitap daha yazdığı saptanmıştır. Hakkında bunun dışında bir bilgi bulunamamıştır.

Dizinin yayımcısı dönemin tanınmış kitabevlerinden Cemiyet Kütüphanesi’dir. Her hafta muntazaman çıkan diziden yukarıda da değindiğimiz gibi on kitap çıkmıştır. Herbiri 64 sayfa olan bu kitapların sıra numarasına göre isimleri şöyledir:

1 – Yanmış Adam, 2 – Kamelya’nın ölümü, 3 – Kanatlı Araba, 4 – Kara Katil, 5 – Körebe, 6 – Mavi Göz, 7 – Sessiz Tabanca, 8 – Boyacı, 9 – Ölü, 10 – İskeletler Arasında

Her kitabın başında sadeleştirerek buraya alıntıladığımız şu ibare vardır: Türk polislerinin baştacı “Amanvermez Avni”nin anı defterinden çıkarılmış müthiş cinayet olaylarını ve suçluların yakalanma ve tutuklanma şekillerini anlatan dizidir.

Amanvermez Avni, Gerçekten Yaşamış bir Polis Hafiyesi mi?

Yazarımız, Amanvermez Avni’nin gerçekten yaşamış bir kişi olduğunu söylemektedir. Bu hususu ve diğer konulardaki düşüncelerini belirten ve diziye önsöz olarak yazdığı Bir Fikr-i İcmâl başlıklı yazısını sadeleştirerek alıntılıyoruz:

Sherlock Holmes, Nat Pinkerton, Nick Carter, Lecoq gibi Batı ülkelerinin zabıta olaylarında harikalar yarattıkları rivayet edilen çok zeki kişilere ait öykülerin ne kadar merakla okunduğunu görünce; Doğu ülkelerinin de bu gibi zekâlardan nasipsiz olmadığını kanıtlayabilecek, bugün unutulmuş ama kaybolmamış belgeleri yayınlamayı ulusal ve vatani bir görev saydım. Amerikalı bir Pinkerton’un, Parisli bir Lecoq’un ellerinde bulunan bol maddi imkanlara dayanarak kazandıkları başarıları ısrarla alkışlayan okuyucular; hiç şüphe etmem ki, sürekli artan imkansızlıkları içinde; yalnız sahip olduğu Doğu zekâsını kullanarak başarılar kazanan bir Türk polisini de takdir edeceklerdir.

Geçmiş dönemin en sıkıntılı ve olanaksız bir zamanında sırf beyninin dâhice çalışmasına güvenerek bu mesleğe giren Avni’nin yirmibeş yaşında iken arkadaşlarının dikkatini ve hayranlığını kazandığı görülmüş; az zamanda Zaptiye Nezareti’ndeki üst görevlilerinin de beğenilerini elde ederek en önemli olayların, en esrarlı cinayetlerin incelenme ve izlenmesi kendisine verilmeye başlamıştır. Polis olmasının beşinci yılında “Amanvermez” lakâbı ile ünlenmiş ve bu lakâp ülkenin en aşağı sınıflarına kadar yayılmış; yarası bulunan sefiller bundan pek gocunmakta kendilerini haklı görmüşlerdir. Avni, ilk yıllarda hırsızlar, yankesiciler, adi kabadayılar için bir afet, bir bela kesilmiş idi. Daha sonra çalışma alanını bir sınıf daha yükseğe çıkararak artık Galata balozlarında, küplü meyhanelerde, bodrum kahvelerinde, kalafat yerlerinde görülmez olmuş; Vangardiya’lardan, Kristal’lerden, Yorgancı Bahçeleri’nden ve Onikiler içinden faaliyetleri duyulmuştur.

O dönemin Zaptiye Nezareti, kötü yönetimine karşın, Avni’yi pek kıymetli bir eleman olarak baştacı ediyr; resmen hakkı olan başkomiserlik maaşından başka ayda 1500 kuruş kadar da gizli ödenekten para veriyordu. Avni bu kadar para ile işlerini çevirmeye çalışarak her zaman başarılı oluyor, olanaksızlıklar yüzünden hiçbir zaman sızlanmıyordu.

Avni çok çalıştı, o kadar çok çalıştı ki, sonunda vücudu bu insanı tüketen tempoya dayanamayarak 42 yaşında yıprandı; saçında sakalında bir tane siyah kıl kalmamak suretiyle ebedi âleme göç etti. Ölüm döşeğinde yanında bulunan dostlarına;

– “Rahat döşeğimde can vermekte olduğuma kendim de şaşıyorum”, demişti.

İşte dizimizin kahramanı böyle bir Avni idi.

Amanvermez Avni Öykülerinin Nitelikleri

Amanvermez Avni’nin öyküleri, ilgiyle incelenmeye değer niteliktedir. Öykülerde polisiye kurgunun dışında bugün için belgesel nitelikte bilgiler de vardır. Yazar, İstanbul’u, özellikle Beyğlu’nu çok iyi tanımakta, dönemin emniyet örgütünü çok iyi bilmektedir.

Ebüssüreyya Sami’nin bir diğer özelliği de muhakkak ki iyi bir polisiye roman okuyucusu olmasıdır. İyi bir kurgulama tekniği vardır; örneğin yapıtlarındaki asıl olayı çarpıcı bir şekilde sunarak, okuyucuyu ilk sayfalardan itibaren yakalamayı çok iyi becermektedir. Bazan, olayın gelişimi bütün kitap süresince aynı düzeyde olmasa da, döneminde yayınlanan yabancı onparalık öykülerin hiçbirinde rastlanmayan bir tutarlılık ve çekiciliği bütün öykülerinde sürdürebilmektedir. Yapıtlarının formatı, onparalık öykülere çok benzese de nitelikli bir geleneksel polisiye romanı çizgisini çoğu zaman tutturabilmektedir. Bu nedenle bazı hikayelerini onparalık öykülerden ziyade gerçek bir polisiye roman gibi kabul etmek kanımızca yanlış bir değerlendirme olmaz.

Kahramanımız, öykülerde, kendi Dr. Watson’u olan yardımcısı Arif ile birlikte Beyoğlu’nda Kazancı Yokuşu’ndaki iki katlı, üç odalı bir evde yaşamaktadır. Kara Katil öyküsünde düşmanları bu evi yakınca Tepebaşı’na taşınır. Sütlü kahveyi ve parmak kalınlığında kendi sardığı sigaraları içmeyi sever. Fransızca, Rumca, Ermenice bilir. Evinin bir odası kıyafet değiştirme ve makyaj odası olup, bu odada küçük bir laboratuarı da vardır. Bu özelliklerin büyük olasılıkla, orijinal Sherlock Holmes hikayelerinin etkisiyle Ebüssüreyya Sami’nin yapıtlarına girdiği düşünülebilir. Kahramanımız, “Türklerin Sherlock Holmes’i” lakabına hak kazanmak için çok sık kıyafet değiştirmekte ve küçük laboratuarında bilimsel deneyler yaparak konuyu çözümlemeye çalışmaktadır. Ancak Avni’nin öykündüğü Sherlock Holmes’in aksine kadınlarla arası iyidir. Bataklıktan kurtardığı ve aralarında bir gönül ilişkisi olan levanten Karolin ve Rus Kontesi Anna ile olan ilişkileri bunu kanıtlar. Bu arada Anderia isimli bir Levanten çocuğu da himayesine alır ve bu zeki çocuktan pek çok olayda yararlanır.

Ebüssüreyya Sami’nin bu dizisi, sonuç olarak, hem ilk olmanın önemini; hem ilginç yaklaşımların parıltılarını taşımaktadır. Polisiye roman tekniği ile yerel renklerin kaynaştırılması, bazı öykülerde üst düzeydedir ve polisiye romanların tuzu biberi olan ancak pek az polisiye roman yazarınca gerçekleştirilebilen “ironi” yine bazı Amanvermez Avni öykülerinde en üst seviyededir.

Bütün bu nedenlerle bu dizideki öyküleri daha yakından incelemenin yararlı olacağı kanısındayız ve bir polisiye roman tutkunu olarak Ebüssüreyya Sami’nin hikayelerinin bunu hak ettiğini düşünüyoruz.

Amanvermez Avni Öyküleri

Dizinin ilk öyküsü Yanmış Adam kurgusu bakımından ilginç bir polisiye yapıttır. Sirkeci sahilinde bulunan tamamen yanmış erkek cesedinden hareketle cinayetin aydınlatılması gerekmektedir. Avni, cesedin parmaklarında bulunan liflerin bir çuval parçasına ait olduğunu evindeki küçük laboratuarında yaptığı deneylerle anlayıp; olayı incelemeye cesedin bulunduğu yere yakın olan un fabrikasından başlar ama gelişmeler onu hiç beklemediği bambaşka bir sonuca götürecektir.

İkinci öykü Kamelya’nın Ölümü‘nde dönemin Pera’sı ve en tanınmış lüks fahişesi Kamelya pek renkli bir şekilde resmedilmektedir. Bir gün Kamelya, annesi ve köpeği vahşi bir şekilde öldürülmüş olarak bulunur. Bu ilk bakışta anlamsız vahşetin düğümünü, kaçan katilin arkasından Rmanya’ya kadar giden Avni türlü tehlikeleri göğüsleyerek çözer. Avni bu arada Kamelya’nın dönemin önemli adamlarından birinin oğluyla olan ilişkisini de ortaya çıkarır.

Üçüncü öykü Kanatlı Araba‘nın giriş bölümü birinci sınıf bir polisiye romana yakışır tarzdadır ancak yazar ne yazık ki bu gerilimi kitap boyunca sürdüremez. Yine de bir kış günü Bebek’ten denize uçan arabanın öyküsü ilginçtir.

Amanvermez Avni, Kara Katil isimli öyküde Beyğlu’nda bir tiyatro locasında öldürülmüş olarak bulunan bir yüksek görevli kişinin ölümünü aydınlatır. Bu kez örgütlü bir şebekeyle karşı karşıyadır; katiller evini bile yakarlar ama Avni’nin elinden kurtulamazlar.

Dizinin en ilginç öykülerinden biri olan Körebe‘de olay Pera’nın kozmopolit muhitinde değil, Müslüman İstanbul’da geçer. Zorla götürüldüğü bir evde, bir doğum olayına ve yeni doğan çocuğun öldürülmesine şahit olan bir ebenin yazdığı mektupla olayı öğrenen Avni’nin eski gelenek ve göreneklerin baskısı altındaki insanların dramını yaşatan olayı çözmesi bir yana; kitap, o günün değer hükümlerini göstermesi açısından da önemlidir.

Mavi Göz öyküsünde Avni, bu kez İzmir’de işlenen hunharca bir cinayeti aydınlatmakla görevlendirilir. Olay İstanbul’da da devam eder. Bu kez katil hem gaddar hem çok kurnazdır. Avni bu öyküde sonra yardımcısı olacak kimsesiz Anderia’yı tanıyacaktır.

Avni’nin öykülerinin kanımızca en ilginci; gerek polisiye kurgu gerek ironi olarak en niteliklisi Sessiz Tabanca‘dır. Avni’ye bu öyküde Türklerin Sherlock Holmes’i değil, Türklerin Arsene Lupin’i demek daha doğru olacaktır. Dönemin vesveseli padişahı II. Abdülhamit’e Rusya Çar’ının akrabalarından Kontes Anna Utchendorf’un İstanbul’a gezmek için geleceği ama asıl gayesinin Almanya’dan temin ettiği, yeni icat edilmiş, ateşlenince ses çıkarmayan bir tabancayı Padişah’a suikast düzenleyeceklere vermek olduğu jurnal edilir. Rusya Elçiliği’nden edinilen bilgi de adı geçen kontesin, hakikaten birkaç gün içinde İstanbul’a geleceğini doğrular.

Bir siyasal gerginliğe neden olmadan, sorunun halli görevi Avni’ye verilir. Avni bu kez, bu işi başarmak için, sınırsız para kullanmasına izin verilmesini talep eder ve Hazine-i Hassa’dan yani Padişah’ın kendi kasasından bu para verilir.

Avni önce, Rus Elçiliği’nin kavaslarıyla dost olup kontesin, tam olarak hangi gün geleceğini ve Bristol Oteli’nde kalacağını öğrenir. Çatalca’dan Doğu Ekspresi’ne binip, Sirkeci Garı’ndan zengin bir Mısırlı Prens gibi iner ve kontesle aynı gün otele yerleşir. Otelde, kontes ile ilişki kurmayı başarır. Bu arada planını uygulamak için o kadar çalışmaktadır ki Saray’a gündelik raporlarını vermeyi unutur. Vesveseli Padişah, bu arada başka adamlarıyla da kontesi izletmektedir. Avni Saray’a çağrılır, “İşlerin iyice karıştığı, Padişah’ın aldığı jurnallere göre ortaya bir de Mısırlı Prens çıktığı, onun hakkında da bilgi toplaması” istenir! Mısırlı Prensin Avni olduğunu öğrenen Padişah, bu oyunu çok beğenir; Avni’yi hem selâm-ı şahanesi hem de para mükafatı ile ödüllendirir.

Avni, çeşitli olaylardan sonra kontesin kalbini çalacak ve bu arada silah merakından söz edecek; kontes de Almanya’dan kendisine hediye edilen bir tabancayı ona vermek istediğini söyleyecektir. Renk vermeyen Avni, bu hediyeyi memnuniyetle alacak ve kutusunu bile açmadan Saray’a götürecektir. Kutu Padişah’ın huzurunda açılır ama sonuç çok şaşırtıcıdır. Mükellef kutu içindeki tabanca, bir silah fabrikatörünün küçük ve tatlı bir armağanından başka bir şey değildir; kutudaki sessiz tabanca (!) hakikaten sessizdir, çünkü çikolatadan yapılmıştır. Olaya Padişah da güler, Avni’ye yine bir para ödülü verilir ve savar.

Avni, alelacele Saray’a giderken, otel yönetimine, aldığı bir acele ve önemli telgraf yüzünden, kontese veda etmeden Mısır’a gitmek zorunda olduğunu söyler. İki, üç gün sonra normal Avni giysileriyle gidip kontesi sorunca; aldığı yanıt çok ilginçtir. Kontes ilk gemi ile Mısır’a hareket etmiştir!

Dizinin dokuzuncu kitabı Ölü‘de, Avni adam öldürmekten bile çekinmeyen bir kalpazan çetesini o dönem polisiye romanların klasik bir hilesiyle yakalayacaktır. Zaptiye Nazırı ile anlaşıp, kendini ölü gösteren ve kendi için cenaze töreni düzenleyen Avni, dostu Karolin’in de yardımıyla çeteyi çökertecektir.

Son kitap İskeletler Arasında‘da Avni yine Padişah’ın aldığı bir jurnal üzerine bir gizli fesat cemiyetini ortaya çıkarmakla görevlendirilir. Tek ipucu jurnalcinin raporunda belirtilen, gizli cemiyet üyelerinin Aksaray’da toplandığı evdir. Avni bu sorunu çözer ama söz konusu olan gizli bir cemiyet değil, lüks ama çok tehlikeli, müşterilerini öldürmekten bile çekinmeyen bir randevu evidir.

Algan Sezgintüredi’nin Çifte Detektifleri / Erol Üyepazarcı

Polisiye roman tarihinde çift kahramanlı polisiye öykülere sıkça rastlanır. Çoğunda bir esas kahraman vardır. İkinci kahraman öykünün anlatıcısı olur ve asıl kahramanın yüceltilmesinde başat bir rol oynar,bir bakıma onun dostu ve kifayetsiz yardımcısıdır. En fazla ikincil önemdeki ayak işlerini halleder. Bu çift kahramanların en tanınmışı muhakkak ki Sherlock Holmes – Doktor Watson çiftidir. Sıradan okuyucuların rahatlıkla özdeşleşebileceği bu ikincil kahramanların diğer çok bilinen örnekleri olarak Hercule Poirot’nun emniyet örgütünde çalışan dostu Hastings’i; Rex Stout’un yarattığı Anglosaksonların deyimiyle “armchair detective” yani hiç bir fiziksel eyleme girmeden sorunları koltuğuna oturup beynindeki gri maddeleri çalıştırarak çözen detektiflerin şahı – ne yazık ki dilimize çokaz çevrilmiştir- orkide ve iyi yemek düşkünü şişko Nero Wolfe’un yardımcısı ve eli ayağı olan Archie Goodwin’i verebiliriz. Bu sayısı pekçok olan çift kahramanlara aykırı bir örnek ise Erle Stanley Gardner’in A.A.Fair takma adıyla yarattığı ortak çalışan biri kadın diğeri erkek iki detektiftir. Barodan üçkağıtçılığı yüzünden kovulmuş eski bir avukat olan Donald Lam ile, detektiflik şirketinin büyük ortağı şişman,çirkin, paragöz Bertha Cool , birbirine üstünlükleri olmayan eşit nitelikte iki kahramandır. Ancak ikisi de anasının gözü olduğundan işlerine gelirse birbirilerini vicdani hiçbir sorumluluk duymaksızın ve gözlerini kırpmadan satabilirler.

Bir polisiye roman çokseveri olarak ilgiyle izlediğim yerli roman yazarlarımızda da bu iki kahramanlı öykülere rastlıyoruz. Bunun bir örneğini Piraye Şengel’in “Ay Çöreği” adlı romanında gördük. Polis Koleji’nden çok meraklı kişiliğinden dolayı atılan Servet ile, Servet’in çocukluk aşkı ama şimdi tostoparlak bir kadın olan Azade ablasının müştereken açtığı detektif bürosundaki maceraları bu çift kahramanlı polisiye romanlara ilk örnek oldu.

Onu izleyen Algan Sezgintüredi’nin yarattığı çifte detektifler Vedat ve Tefo’nun öyküleriyse; polisiye kurgunun sağlamlığı ve hiçbir zaman ikincil plana düşmemesi ama bu arada edebi tadı ve polisiye romanda iyisine zor rastlanan ironinin uygun dozajı ve çağımızın halis polisiye roman yazarlarının dışlamadığı aksine üzerine yoğunlaştıkları toplumsal sorunlara eğilmesiyle hemen dikkatleri üzerine topladı .

Sezgintüredi’nin ilk romanı “Katilin Şeyi” 2006’da yayınlandı. Çok olumlu eleştiriler almasına karşın Türk polisiye roman okurlarına umduğumdan daha az ulaştığını sanıyorum. Bunda yayıncısının tanıtım eksikliğinin rolü nedir bilemiyorum ama bana sanki hak ettiği ilgiyi göremedi gibi geldi.

Bu yıl kitap fuarında ilk kitabıyla birlikte, Vedat ve Tefo’nun ikinci öyküsü “Katilin Meselesi” de sunuldu. Sezgintüredi’nin ikinci yapıtı da ilk öyküsünde kendisi için beslediğimiz olumlu izlenimleri kuvvetlendirdi.

Öykülerin anlatıcısı iki kahramanımızdan biri olan Vedat iri yarı, yakışıklı sayılabilecek, temiz aile çocuğu ama analitik zekası pek öyle gelişmemiş biri. Niteliklerini biliyor ve hiç yüksünmeden kabulleniyor. Üniversite bitirmiş kendi ifadesiyle hem de “İşletme Fakültesi” mezunu ama 35 yaşına kadar bir baltaya sap olamamış. Üst kat komşuları emekli başkomiser Nezih Bey’in oğlu ta çocukluktan beri can dostu Tevfik nâm-ı diğer Tefo ise liseyi bile bitirmemiş ama üstün bir analiz yeteneği olan; afra tafrası olmayan, ün kazanmak gibi bir duyguyu ise hiçbir zaman kafasını takmayan biri. Vedat’ın aksine çirkin elli kilo bile olmayan çerçöpten bir adam.

Emekli başkomiserimiz Nezih Bey, biri oğlu olan bu iki can dostuna bir iyilik olsun diye; emniyet örgütündeki kendi forsundan da yararlanacaklarını düşünerek bir detektiflik bürosu açıyor: “Nezih Dağdelen ve Ortakları Özel Araştırma Limited Şirketi”.

Nezih Bey’in amacı, birbirinden şüphelenen karı veya kocaların eşlerini izletmesi, çalınan kıymetli malların bulunması gibi zararsız işleri yaparak iki arkadaşa cep harçlığı kazandırmak; bu arada emniyetteki arkadaşlarından da yardım alarak büronun yaşamasını sürdürmek ise de aldıkları ilk işleri öyle dallanıp budaklanan ve karabasana dönen bir olay oluyor ki, iki acemi detektif de, Nezih Bey de apışıp kalıyorlar. Uluslararası parasal oyunların da rol aldığı ve seri cinayetler işleyen bir katilin başrolde olduğu bu ilk işlerinde bütün acemiliklerine karşın detektiflerimiz büyük başarı kazanacaklar ve haklı bir üne kavuşacaklardır ancak bu kolay olmayacaktır. Örneğin Vedat gördüğü ilk cesedin karşısında kendi deyimiyle az kalsın altına yapacaktır.

Bunları diğer işler izleyecek, örneğin bir Mafia babasınının rehin kaçırılan oğlunu kurtarmaları kendilerinin ününü katlayacağı gibi bayağı iyi para kazanmalarına da neden olacaktır. Öyle ki ilk işlerini aldıkları 2005 yılından 10 yıl sonra Vedat kendini emekli edebilecek kadar bir birikime sahip olacak ve sonra oturup başlarından geçen ilginç öyküleri kaleme almaya soyunacaktır. Gördüğünüz gibi Vedat olayları 2015 yılında yazmaktadır.

Vedat ile Tefo’nun ilk öyküsünde yukarıda da değindiğimiz gibi seri cinayetler işleyen bir katil sözkonusudur. Seri cinayetler özellikle ABD kökenli polisiye romanların favori konularından biridir ancak ülkemiz için ne kadar gerçekçi olabileceği tartışılabilir. Hatta bazı çokbilenler daha doğrusu bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar “Türkiye’de inceden inceye planlanmış, sofistike seri cinayetler işlenmediği için polisiye roman türünün gelişmediğini” bile söylemişlerdir (!). Son yıllarda da ; ülkemizde inceden inceye planlanmış seri cinayetlere ne yazık ki yine rastlanmamaktadır ama seri cinayet işleyen katiller yerli polisiye romanlarda pekala konu olabilmektedir. Sezgintüredi’nin romanındaki seri cinayetler ise belki de bizim toplumumuza pekala uyan nitelikleri nedeniyle okuyucu katında pek ters bir etki yaratmıyor ve ithal malı gibi durmuyor.

İlk romanda cinayetlerin düğümünü çözen Tefo oluyor, ama medya ve kamu oyu karşısında başarının ödülünü alan Vedat’tır. Öyküyü anlatan Vedat, bunu samimiyetle açıklıyor, Tefo’nun bu taraklarda bezi yoktur. Birisinin de detektiflik bürosunun geleceği açısından bu büyük başarıyı istismar edip reklamlarını yapması en tabii haklarıdır ve bunu Vedat yapacaktır.

Vedat’ın pek parlak olmayan , vasatı aşamayan zekasını öyküyü anlatışından da çıkarıyoruz. Vedat gereksiz ayrıntılar, lafı gereksiz yere uzatmalar, olayların hızlı ritmini bozan tekrarlar ve kişisel yorumlarla hiç de parlak bir öykücü değildir.

Sezgintüredi, Vedat’ın anlatım tarzıyla Vedat’ı iyice tanımamızı sağlıyor ve bu naif anlatım tarzıyla polisiye romanda niteliklisine çok az rastlanan ironi öğesini başarıyla kullanmayı gerçekleştiriyor.

İkinci Vedat-Tefo öyküsü olan “Katilin Meselesi” ise artık iyice tanıdığımız iki kahramanımızın yepyeni bir macerasını izlememize olanak sağlıyor. Tefo evlenmiş ve Bodrum’a gitmiştir. Olaya için için bozulan ve Tefo’yu karısı Ayla’dan kıskanan Vedat da peşlerinden Bodrum’a gider; kabak gibi bütün gün güneşlendiğinden canı yanarken askerlik arkadaşı Davut’tan bir telefon alır. Davut “onun üstesinden rahatlıkla geleceği bir sorunu” olduğunu söylemekte ve yardımını istemektedir. Anlayacağınız Vedat , herkesin onun çözdüğünü zan ettiği ilk olayla epeyi ünlenmiştir.

Bundan sonra Vedat’ı küçük bir Ege kasabasında olayı incelerken görüyoruz. İzmir’de yaşadığını bildiğimiz Sezgintüredi, Ege kasabalarını iyi tanıyor. Bize kasabanın güçlü ve zengin eşrafını, turizme açılma çabalarının toplumsal yaşamı etkilemesini hatta tarihsel gelişme içinde kapitalizmin kasabadaki seyrini polisiye kurgunun önemini yitirmeksizin anlatmasını biliyor. Hatta güncel bir konu olan siyanürlü altın aramalarını bile öykünün doğal çerçevesi içinde bize aktarıyor.

Pınarkesen kasabasında olayların gelişmesi Shakespeare’in ünlü Hamlet’ine özgü gelişiyor. Hamlet rolünü babası Şaduman Bey aniden bir kalp krizinden ölünce ve anasının amcasıyla ilişkisi ortaya çıkınca , öğrenim için gittiği Amerika’dan dönen ve amcası Şahap Bey’i öldüreceğinden korkulan Selçuk üstleniyor. Desdoman’a ise Selçuk’un sevgilisi Filiz. Vedat bütün çabasına, yediği mükemmel bir dayağa ve arkadaşı Davud’un ölümüne tanıklık etmesine karşın, olayı az işleyen zekasıyla çözemeyecek ve can dostu Tefo imdadına yetişecektir. Tefo olayı çözünce tıpkı öykündüğü Hercule Poirot gibi “ a little reunion” yani küçük bir toplantı yapacak, katil dahil bu küçük toplantıda bulunanlara çarpıcı hakikati mantıklı bir şekilde anlatacaktır. Vedat Kurtel ne mi yapacaktır?. Kendi ifadesiyle anlatalım:

“ Ayağa fırladım ve daha fazla kanıt, itiraf filan gerekip gerekmediğini, dış görünüş bakımından değil ama Herkül ve Hercule Poirot’luğunu biraz fazla uzatmakla beraber sonuçta kanıtlayan can kardeşim, hikayeye duhulümüzü ve sonunda ulaşılan çözümü anlatırken neyin cinayet, kimin katil sayılması gerektiği gibisinden takıldığım düşünceyi; hatta katilin meselesinin ustanın evrensel meselesiyle birebir örtüşmesini, yani olmak yahut olmamak’ı bir kenara bırakıp, artık Allah ne verdiyse diyerek, bembeyaz gömleğinin yakalarından yakaladığım gibi kafamı buruncağızının üstüne yerleştiri yerleştiriveedim.”

Sezgintüredi’nin ustalıkla pişirip kotardığı Vedat Kurdel – Tefo öykülerinin yenilerini bir polisiye roman çokseveri olarak sabırsızlıkla bekliyorum.