Altın Ahududu Kapakları

Altın Ahududu Ödülleri, 1980’den beri en kötü filmleri onore etmeye devam ediyor. Neden ahududu? Çünkü İngilizce’de “Blowing a raspberry” deyimi dilimizi iki dudak arasına koyup o “pffft!” sesini çıkarmamızı anlatan bir deyim. Dolayısıyla Golden Raspberry, kısaca Razzie, deyim yerindeyse “rezil” gibi filmlere verilen bir ödül.

Eğer katalogumuzdaki yedi bine yakın kitaptan, sadece kapaklarına bakarak, bu tür bir ödül dağıtmak isteseydik, sayıları hiç de az olmayan aday arasında birinciyi seçmekte epey zorlanırdık sanıyorum.

Gerekçeli aday listemi sizlere sunuyorum; sizlerin favorilerini de merak ediyorum.

Irving Wallace’a memleketimizde doğru dürüst bir ilgi oluşmadıysa bunun başlıca müsebbibi Altın yayınları olsa gerek: kapakların hepsi birbirinden beter!

İşte Titreşim ! ABD Başkanının karısına şaşırtıcı derecede benzeyen Rus ajanı, first lady’nin yerine geçiyor. Kapak da birbirine geçmiş görüntülerle sunulmuş. Güvercin Dosyası’nın da aşağı kalır yanı yok. Bu da uzun yaşamın sırrını bulmayı başaran bir Sovyet bilim adamının öyküsü, Wallace’ın kalburüstü gerilim romanlarından. Gölgeler hakkında bir fikrim yok, ama bu abi ve ablanın nasıl bir kompozisyon ile bu pozu verdiklerine akıl sır ermiyor!

Jak Brown maceraları, yanılmıyorsam üç adet, 1970 yılından meçhul bir kapak ressamımızdan bizlere hediyedir. Kalıbımı basarım, işbu satırlar dışında da haklarında bir yazıda bir cümle dahi kurulmamıştır. Kapakların hepsi birbirinden iç gıcıklayıcı olup, Esrar ve Büyü’yü aralarında bir adım öne çıkartan da sigara tüttüren abimizin hülyalı bakışlarıdır.

Jak Brown, serinin karakterinin adı. Yazar adı ise Lomax Quinn gözüküyor. İki isme de literatürde rastlamak olası değil. Yerli üretim olması muhtemel.

Öldüren Miras, Agatha Christie’nin “Mavi Trenin Esrarı” romanının Taner yayınevi imzalı baskısı. Roman hakkında söylenecek bir şey yok, ama kapaktaki çizim feci. Aşk Virajı, polisiye seriler içinde koleksiyonerlere fazla zorluk yaşatmayıp, bir iki James Hadley Chase ve hatta taa 72’de basılmış bir Lawrence Block içermesi ile vazgeçilmez olan Anten Heyecan dizisinden bir parça. Listemize kapak resmi ile değil, sağ alttaki tanıtım yazısı ile giriyor:

“Bir katil var ama bulana aşkolsun!”

Sırada Yeşilçam esintili bir Mayk Hammer romanımız var: Sarı yüzlü İblis. Ablamızdaki yüz ifadesi iblisin ne menem bir şey olduğu konusunda bir fikir veriyor. Bir Sevda Yüzünden’de ise katil o kadar korkunç olmasa gerek, zira müstakbel maktulümüz korkmaktan ziyade katile sinirlenmiş gibi görünüyor. Hanım kızımız ise heyecandan olsa gerek, olaya bakamıyor.

Thomas Tryon, Altın yayınevinde 70’lerin başlarından 80’lerin ortalarına dek çalışma fırsatı bulan o insafsız kapak tasarımcısının bir başka kurbanı. Tryon’ın Öç romanının iki baskısında da bir samanlıkta çıplak bir kadın resmi var. Samanlığın ve kadının aynı olduğunu tahmin ediyorum ama bunu anlamak kolay değil, sizlerin de tahminini merak ediyorum.

Son olarak Tatmin’de, Irving Wallace’daki grafik tarz benimsenmiş gibi görünüyor. Bu arada bu romanı görürsem kapağına bakmadan alacağım, zira referansları sağlam gözüküyor.

Şu Bahsettiğimiz Ölü No:1

Frédéric Dard, bizde 60’lı, 70’li yıllardan başlayarak az çok iş yapmış yazarlardan biri. Yazarı şu alıntıyla tanıtalım:

Dard imzasıyla yazdığı öykülerinde yazar, kötümser bir felsefe içinde, kara romanın da en koyusunu kaleme alır. Kahramanları çoğu zaman yalnız, zayıf ve idaresiz kişilerdir. Çeşitli duygular arasında kararsız, şiddetli hırslarını ve topluma olan kızgınlıklarını ne kontrol etmesini, ne de tatmin etmesini bilen, kırılgan kişilerdir. Hiç beklenmedik anlarda duygusal patlamalar yaşarlar ve sert kabuklarından beklenmeyen davranışlarda bulunurlar. Onlarla, bir başka kara roman ustasının, örneğin Jim Thompson’un kahramanları arasında paralellik kurabileceğimiz gibi, bu yapıtları Georges Simenon’un ya da William Irish’in eserleriyle de karşılaştırabiliriz. Gerçek olan bir nokta, Frédéric Dard’ın kendi imzasıyla yayımlattığı yaklaşık kırk yapıtının Fransız polisiye yazınında kara roman türünün en özgün örnekleri arasında olduğudur.

(Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes  / Erol Üyepazarcı Cilt 2 Sayfa 956)

Bir vakitler Beyazıt kütüphanesinde polisiye tefrikalarını tararken Tercüman gazetesinin 1970 yılına ait İnci eklerinde Dard uyarlaması bir fotoroman görünce sevindim elbette ama çok şaşırmadım; zira yine Müşfik Kenter imzalı bir de Agatha Christie uyarlaması vardır: Fare Kapanı. Fare Kapanı’nda Agatha teyzemizin ismi geçmediği gibi, bunda da Dard’ın ismi anılmıyor. Sevda Sezer yazmış güya. Görelim bakalım, Sevda Hanım bu kara fotoroman’ı nasıl yazmış…

Eller Yukarı!

Polisiye romanların koleksiyonuna onyıllar da harcasanız, bir yerlerden mutlaka sizi şaşırtacak bir yayın peydahlanıverir.  Bu seferki sürprizimizin adı “Eller Yukarı!”

Bir de üst başlığı var, “Polis Hafiyesi Romanları Serisi” imiş. Forma:2 yazıyor; daha kaç sayı çıktığını bilmiyorum. 30 Birinci Kanun (Aralık) 1940 tarihli bu ilginç dergiyi İmge sahaf’tan Babür abi bulup bana ayırmış, sağolsun.

Epey nadirattan olmalı. Şaşırtıcı değil, zira sekiz sayfa tabloid gazete biçiminde basılmış, hem dayanıksız, hem de saklanmaya, kitaplığa konmaya uygun değil pek. Erol bey’den (Üyepazarcı) öğrendiğim kadarıyla dergi Beyazıt kütüphanesinde de, Taksim Atatürk kütüphanesinde de bulunmuyor. Derginin daha sonraki sayılarında Gavur Mehmet tefrikası olduğunu da söyleyelim; Erol bey’deki bir sayı bunu doğruluyor. Bildiklerimiz bunlardan ibaret.

Kapak gayetle çarpıcı: Solda tekinsiz bir abimiz silahı üzerimize doğrultmuş, derginin adını suratımıza haykırıyor adeta: Eller Yukarı!

Bu aynı zamanda ikinci sayfadaki tefrikanın da adı. Yazar ve çevirmenin adı yazılı değil, ama bir Simon Templar macerası imiş, “Eller Yukarı!” Leslie Charteris’in “The Saint vs. Scotland Yard” romanından çeviri olduğu kolayca anlaşılıyor.

Charteris’in meşhur Saint’ine “Şeytan” lakabını uygun görmüş meçhul çevirmenimiz:

“Şeytan, yani Simon Templar, çocukluğundan beri haydutlara düşmandı. Büyüdüğü zaman onlarla amansız bir mücadeleye karar verdi. Dünyanın bir çok kısımlarını dolaştı. Hiçbir hayduda acımadı. Çaldıkları paraları ellerinden aldı. Bazısını polise teslim etti, daha azılılarını bizzat öldürdü. Bu yaptıkları zabıtanın işine geliyordu. Fakat haydutların cezasını bizzat vermesini doğru bulmuyorlardı. Çünkü adalet ancak kanun vasıtasile yerine getirilir. Fakat yaptıklarını hiçbir zaman ispat edemedikleri için onu tevkif edemiyorlardı.

“Ona bu maceralarında Patricia ismindeki kız arkadaşı yardım ediyordu.

“Şeytan ismini ona Amerika’da iken haydutlar takmıştı. Artık nereye gitse, ne yapsa imza yerine bir şeytan resmi yapıyordu.

“İşte anlatacağımız vak’alar Londra’da Şeytan’ın başından geçen vak’alardır.”

Asıl kapak resmi ise “Sen-Pol Sarayının Esrarı” başlıklı tefrikaya ayrılmış. Resimde tanıdık bir imza var: Sururi. O dönem cinai ve hissi romanlarının peşinde olan koleksiyonerler için, en az Münif Fehim  kadar tanıdık bir isim.

Tefrikaya, yazar Mişel Zevako, çeviren Sabih Turan olarak not düşülmüş. Zavaco’nun “L’Hôtel Saint-Pol” romanı çevirisi.

Dergide iki çeviri tefrika daha yer alıyor: İlki “Kara Yılan Kulübü”. Yazar ve çevirmen belirsiz. Pegart isimli bir polis komiseri var; orjinalini maalesef bulamadım. Diğeri ise “Fantoma Geliyor”, yani Pierre Souvestre ve Marcel Allain’in “Fantomaya Karşı Jüv” (Juve contre Fantômas) romanıdır.

Geldik derginin çifte sürprizine.

İki yerli tefrika, bize iki yerli bilinmedik Arsen Lüpen taklidini tanıtıyor. Biri “Gece Kuşu” ismiyle kibar hırsızlık mesleğini sürdüren Vedat Avni, diğeri ise Pire Mehmet.

Öncelikle Gece Kuşu’nu tanıyalım:

“Onu bu vaziyette gören, hayatını çok seven bir insan zannederdi. Yirmi dört, yirmi beş yaşlarında ancak vardı. Yüzünün muntazam hatları, kendisine biraz da kadın güzelliği veriyordu. Harikulada parlak ve canlı gözleri vardı. Kızgın zamanlarında bu gözler bir çelik parçası kadar soğuk ve sert iken, hoşuna giden bir kadının üzerine döndüğü zaman, icabında, aşkı en kuvvetli kelimelerden daha fazla anlatacak kadar manalı idiler.

“Buna rağmen bu gözler bir mücrim gözleri değil miydi?

“Evet… Bir mücrim, bir hırsız gözleriydi bu gözler…

“Fakat bu gözlere mana veren kalp, temiz ve mertti.

“Tuhaf düşünce!.. diyeceksiniz, hırsızın da kalbi temiz olur mu?

“Evet, olur!

“Bunu, çevireceğiniz her sahife size anlatmağa çalışacak.

“Onu bu maceralı yola sevkeden, çocukluğunda içinde büyüdüğü sefaletti. Fakat o, hırsızlığı paradan ziyade zevk için yapıyordu. Onun gizli mesleğiydi bu! Kasası, şimdiye kadar çaldığı şeylerle doluydu.

“Yaptığı hırsızlıklardaki tehlikeye bayılırdı. Boş bir evde bulunan çürük bir kasadan mühim bir meblağ aşırmaktansa, bin ihtimamla muhafaza edilen çok sağlam bir kasadan pek az bir para çalmağı tercih ederdi. En büyük eğlencesi polisi atlatmak, aldatmaktı. Müşkül anlarda bir kurtuluş çaresi bulan zekası, onu her oyundan daima galip çıkarmıştı.

“Kendisini meyus eden şey, neslinden bir tek kişi tanımaması idi.

“Onu genç bir erkekle genç bir kadın, İstanbul sokaklarında dolaşırken bulmuşlar, yanlarına almışlardı.

Tozlu Raflar

Tozlu Raflar

“Mektebe gitmiş, en iyi hocaların elinde bir çok şeyler öğrenmişti. Bu arada kendisini okutan hocayı kat kat geride bırakacak bir şey daha biliyordu: Çalmak… Hırsızlık… Ne şekilde olursa olsun!

“Onbeş yaşlarına geldiği zaman kendisini büyütenler, feci bir kaza neticesi öldüler.

“Hayatta yapayalnız kaldı. Hemen kendisine bir program hazırladı: Edebiyata meyli vardı. Bu âleme intisap etmeği düşünüyordu. Kendi kendisinin hocası oldu. Çalışmaya başladı. Bir gazetede ehemmiyetsiz bir vazife ile birkaç sene çalıştı. Artık vaktinin geldiğine kani olmuştu. Epice şey öğrenmişti. Yaşına nisbetle çok olgunlaşmıştı. Yazmaya başladı.

“İlk eserini neşrettirdiği zaman henüz yirmi yaşına girmemişti.

“Bu esnada askere çağrıldı. Şarkta bir isyan bastırmağa gidenler arasında en önde koşan Vedat Avni idi.

“İyi hareketlerile orduda çok çabuk tanındı. Askerliğini bitirdiği vakit büyüklerinden takdir bile kazanmıştı.

“Tekrar yazmağa başladı. Bu sefer çıkan eseri, bir zabıta ve macera romanı idi.

“Kitabı tahmin edemediği bir rağbet gördü. Meşhur oldu. Çalıştığı gazetede zaten mevkii yükselmişti. Hayatta basamak basamak yükselmeği çok güzel tatmıştı. Ve daha yükselecekti de…

“Fakat!..

“Fakat gizli mesleğini hiçbir zaman bırakmamıştı. Paraya ihtiyacı yoktu. Kazandığı ile rahatça geçinebilirdi. Fakat ihtiyacı olan heyecanı çalmakta buluyordu.”

Gece Kuşu isimli tefrikanın ikinci bölümünde karakter hakkında bu detayda bilgi olduğuna göre, bunun, karakterin ilk öyküsü olduğunu varsayabiliriz. Öykünün devamında Vedat Avni, esrarengiz bir telefon alır. Telefondaki kadın Vedat Avni’nin Gece Kuşu olduğunu da, Hikmet Osman’ın kızına düğün hediyesi olarak verdiği inci gerdanlığı çaldığını da bilmektedir. Gerdanlığı bu gece yerine bırakmazsa, bildiklerini açığa vurmakla tehdit eder.

Öykünün sonunu bilemiyoruz, ama yazar her kimse, polisiye öykü yazmakta acemi olmadığı, meraklı bir öyküyü kurgulamayı başardığı görülüyor.

Pire Mehmet için ise aynı şeyi söyleyemiyoruz. Bu sayıda Pire Mehmet’in Maceraları üstbaşlıklı, “Pınarlı Çiftlikte Dört Ölü Var” adında bir öykü tefrika ediliyor.

Pire Necmi’nin bir çeşitlemesi gibi gözüken karakter; Maçka Turan apartmanının ikini katında, değme zenginleri kıskandıracak bir tarzda döşenmiş dört oda ve bir banyodan ibaret evinde lüks bir yaşam sürmektedir.

Genç Rum hizmetçisi Marika’nın da yardımıyla, zırt pırt kılık değiştirerek çeşitli dolandırıcılık işlerini yürütür.

Sekiz sayfalık gazete ilavesi kılıklı dergimizin içeriği bunlardan ibaret. Ola ki yetmiş sene evvel bir meraklısı bunları toplayıp ciltletmiştir, o da döner dolaşır, elimize düşer; o zaman size kalanını da anlatırım.