İskandinav Cinai Romanı: 2. Arnaldur Indridason’un Vicdanı / Bekir Karaoğlu

İzlanda… Okyanus kenarında, yanardağları ve denize uzanan sönmüş lavlarıyla 300 bin nüfuslu küçük bir ada.

Bu küçük adadan çıkan bir yazar İskandinav cinai romanının baş temsilcilerinden biri oldu. 2003 yılında Ençok Satanlar listesinde 5 kitabı birden yer alan, kitapları kütüphanelerden en çok ödünç alınan Arnaldur Indridason ülkenin ikinci büyük yazarı sayılıyor. (Birincisi Nobel edebiyat ödülü sahibi Haldor Laxness idi.)

Romanları 36 dile çevrildi. İsveç’ten Martin Beck ödülü, İngiltere’den CWA Altın Hançer ödülü, Fransa’dan Grand Prix de Mystere ve Caliber ödülleri, İskandinav bölgesi yazarlarına verilen Sırça Anahtar ödülü (2 kez)…

Ülkemizde sadece bir kitabı (Sırlar Şehri, Sinemis Yayınları), detektif Erlendur serisinin (filmi de çekilen) üçüncü kitabı yayınlanmış. İlerde çok konuşulacağını tahmin ettiğim bu yazarı sizlere tanıtmak isterim.

Indiridason bir röportajında yazım stilini şöyle anlatıyor:

“Ben İskandinavya’dan gelen sosyal gerçekçilik üslubunda yazıyorum. Gençliğimde Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’nün detektifi Martin Beck’in o muhteşem atmosfer ve polis gerçeğiyle dolu öykülerini okudum. Amerikan yazarları arasında Ed McBain beni çok etkilemiştir.”“Bu kitaplar sosyal gerçekçiydi. Ne patlayan bombalar, ne de çete savaşları… Sadece sizin benim gibi insanların başına gelenleri anlatıyorlardı. Bu benim eserime yansıdı, yazdıklarımda mutlak gerçekçi olmaya, gerçekten yaşayabilecek karakterleri anlatmaya çalışırım.”

Romanların çoğu geçmişte işlenen bir günahın bir tesadüfle ortaya çıkmasıyla başlıyor: İnşaat kazısında çıkan bir iskelet, bir bebeğin farkında olmadan kemirdiği insan kemiği, jeolojik sebeplerle seviyesi alçalan bir gölde ortaya çıkan bir kafatası…

Anlatılan hikayeler büyük bir duyarlık ve gerçekçi ayrıntılarla işlenmiş trajediler. Öyle ki bazan polisiye kurgunun nasıl gelişeceğini unutuyorsunuz, hikaye sizi boğazınızdan yakalayıp bırakmıyor:

Sadist bir kocadan hergün zulüm gören bir kadın ve çocuklarının sefaleti… Genetik bozukluğu olan cani ruhlu bir adamın yıllar önce işlediği bir suç… Yetenekli çocuğuna özel ilgi gösterip ona çocukluğunu yaşatmayan, ve diğer sıradan çocuğunu aşağılayan bir baba… İzlanda’ya evlenmek için getirilen Taylandlı kadınların kaderi ve onların ırkçılıktan zarar gören çocukları. … Gençlik aşkını siyasi bir ihanet sonucu kaybeden ve bu yüzden hayatı kayan bir genç…

Romanlarda polis kadrosu 3 kişi: Başkent Reykjavik emniyetinden Detektif Erlendur Sveinsson ve yardımcıları Sigurdur Oli and Elinborg. Bunlardan Sigurdur Oli 30 yaşlarında bir genç ve karısıyla birlikte problemli evliliklerini kurtarmaya çalışıyor. İçlerinde en dengeli olan Elinborg ise 40 yaşlarında, evli 3 çocuklu bir kadın. Mutfakla çok ilgili, polisliğin yanısıra yemek tarifi kitapları yazıyor.

(Sırlar Şehri filminde polis kadrosu: Sigurdur Oli, Erlendur ve Olinborg)

(Sırlar Şehri filminde polis kadrosu: Sigurdur Oli, Erlendur ve Elinborg)

Diğer önemli bir karakter ise Erlendur’a polisliği öğreten emekli komiser Marion Briem. Ciğer kanserine yakalanmış, evinde oksijen maskesine bağlı yaşayan bu adam ikide bir Erlendur’u telefonla arayıp onun vicdanı vazifesini görüyor:

(Erlendur ve Marion Briem bir evde açık televizyonun başında çürümüş yaşlı bir kadın cesedi önündedirler. )
“Evet, zavallı bir kadın,” dedi Marion. “Ama, sen bunun için mi polis oldun? Böyle şeyleri seyredebilmek için mi?”
“Hayır,” dedi Erlendur.
“O zaman, niye? Ne için cinayetleri araştırmak istiyorsun? Niçin gidip trafik polisliği yapmıyorsun?” (Voices, 2003)

Mutsuz Erlendur… Yıllar önce karısını ve iki çocuğunu terkedip gitmiş… Bu çocuklardan Eva Lind adlı kız… Uyuşturucu batağında… Babasının izini sürüp buluyor ve sorularına cevap istiyor.

“Bizi asla terketmemeliydin,” diye bağırdı Eva Lind. “Belki bizi küçük görüyorsun, ama sen de bizden aşağı değilsin. Senin de hayatın kaymış!”
“Sizi asla küçük görmedim,” dedi Erlendur ama kızı onu dinlemiyordu bile…
“Ah evet, öyle görüyorsun. Bunun için bizi terkettin. Bizler sıradan insanlardık senin için. O kadar sıradan ki bize tahammül edemiyordun. Anneme sor! O senin hatan diyor. Hepsi senin hatan. Benim içinde boğulduğum şu hayat bile. Ne dersin buna, Bay Herşeye Kadir?”
“Çabaladım…”
“Bok çabaladın! Ne yaptın ki? Hiçbir şey. Korkakça kaçıp gittin.”
“Annenin her söylediği doğru değil. Öfke ve kızgınlığından öyle söylüyor…”
“Öfke ve kızgınlık ha! Sen onun öfke ve kızgınlığını bir bilebilsen. Senden ve çocuklarından nefret ediyor, kendisi Bakire Meryem, senin terketmende onun bir günahı yokmuş. Suç BİZDE, biz çocuklarda. Anlamıyorsun değil mi, bunu kafan almıyor, değil mi, bok herif?” (The Silence of the Grave, 2002)

(Sırlar Şehri filminde Erlendur ve kızı Eva Lind)

(Sırlar Şehri filminde Erlendur ve kızı Eva Lind)

Indridason bir röportajında Erlendur için şöyle diyor:

“Erlendur kendini herkesten yalıtmış, yapayalnız ve kederli bir adam. Geçmişte yaşıyor ve modern yaşamı umursamıyor. Her kitabımda onu biraz daha fazla açıyorum, bu kederinin sırrını biraz daha açıklıyorum…
“Yazmaya başladığımda Erlendur’u fazla tanımıyordum, her kitabımda onu biraz daha tanıyorum. Ama, kitabın sonunda onun kim olduğu konusunda okuyuculardan daha fazla bir bilgim yok.”

Erlendur’un kederinin sırrı kitaplarında var, okuyunca anlayacaksınız. Ama belki de bu yüzden kendini işine adamış. Buldog köpeği gibi, üzerine aldığı bir davanın peşini asla bırakmıyor, küçük ipuçlarını sonuna kadar takip edip cinayeti çözebiliyor.

Son sözü yine Indridason’a bırakalım:

“Nasıl oluyor da Erlendur başka ailelerin sorunlarını çözebiliyor, ama kendi sorunları karşısında çaresiz kalıyor?… Derler ki bir seri detektifin ömrü 10 kitaptır, sonra kendinizi tekrarlayıp durursunuz. Ben de o noktaya yaklaşıyorum, ama oraya varıp varamıyacağımı bilemiyorum.”

Indridason’un İngilizcede çıkan romanları:

  • Mýrin (Jar City, 2000) (Sırlar Şehri, Çeviren: Ahmet Berat BEGÜN, Sinemis Yayınları)
  • Grafarþögn (Silence of the Grave, 2001)
  • Röddin (Voices, 2003)
  • Kleifarvatn (The Draining Lake, 2004)
  • Vetrarborgin (Arctic Chill, 2005)
  • Harðskafi (Hypothermia, 2007)

İskandinav Cinai Romanı: 1. Martin Beck’in Islak İmzası / Bekir Karaoğlu

Bundan 10 yıl kadar evvel İstanbul’da İsveç konsolosluğundan bir diplomatın bir vakıf üniversitesinde verdiği konferansın düzenleyicilerden biriydim. Diplomat konuşmasında İsveç’in sosyalizm anlayışından ve onun toplumsal kazanımlarından epey sözetti. Konuşmadan sonraki kokteylde bir ara diplomat beyle yanyana geliverdik. Ona, “Biliyor musunuz, ben Martin Beck’in tüm maceralarını okudum,” demiş bulundum.

O an adamın yüzünün nasıl değiştiğini hala hatırlıyorum.

Ne demek istediğimi çok iyi anlamıştı.

Üzüntü ve öfkeyle karışık bir sesle başını iki yana sallayarak “Hayır, hayır,” dedi, “İsveç toplumu artık çok değişti, Martin Beck’in dönemindeki gibi olumsuzluklar artık yok.”

Hayal gücü ürünü bir polis müfettişinin hakiki bir devlet görevlisi üzerindeki inanılmaz etkisini bundan daha iyi anlatabilir miydim, bilemiyorum.

Kimdi bu Martin Beck?

Bundan 40 yıl kadar önce İsveçli karı-koca iki yazar (Maj Sjöwal ve Per Wahlöö) Stockholm polisinde görevli Martin Beck adlı bir polis şefinin maceralarını anlatan 10 tane kitap yazdılar. Kitapların hepsi de filme alındı. Dünyanın bütün dillerine çevrilip polisiye roman meraklılarına güzel birer armağan oldular. (Türk okurlar biraz daha şanslıydılar, çünkü usta edebiyatçı rahmetli Aydın Arıt’ın çevirisinden okudular.)

Fakat, Martin Beck romanlarının tek özelliği iyi yazılmış birer polisiye oluşları değildi.

Her romanın arka planında İsveç hükümetlerinin o devirde uyguladığı sosyal devlet anlayışının acımasız bir eleştirisi vardı. Per Wahlöö’nün kendi deyişiyle, cinayet romanını “Ahlaken tartışmalı ve ideoloji yoksunu, burjuva türü bir sosyal devlet anlayışının karnını yaran bir neşter gibi kullandık.” Sanayileşmenin, uluslararası silah ticaretinin ve kapitalizmin hızlı gelişimi arasında sıkışan, yıkılan aileler ve buna ayak uyduramayan mutsuz insanların trajedisini yazdılar.

Ve bunu başardılar. İşte size romanların arka planında okuyucuya yansıtılan manzaralardan birkaç örnek.

(Martin Beck istasyonda tren beklemektedir.)

Yanıbaşında çatlak bir fısıltı duydu: “Hey, bayım!”
Döndü ve kendisine seslenen kişiye baktı. Bir adım ötesinde en çok onbeşinde bir kız çocuğu durmaktaydı. Sarı saçları prasa gibi uzun ve dümdüzdü. Sırtına kısacık bir basma entari geçirmişti. Kire bulanık bu yalınayak çocuk kendi kızıyla yaşıt görünüyordu. Yarı kapalı sağ elinin içinde tuttuğu dört dizilik bir sıra fotoğrafı adamın gözü önünde gezdirip geri çekmesi bir oldu.
Bu resimlerin kaynağını bulmak çok kolaydı. Kız otomatik gör-çek makinelerinden birine girmiş, taburenin üstüne tüneyip domalmış ve de entarisini koltuk altlarına kadar sıyıraarak makinenin kumbarasına habire bozuk para tıkmıştı…
Küçük kız umutvar bir sesle “Yirmibeş kuron, babalık,” dedi.
Çoğa kalmadan sersemin teki resimleri mutlaka satın alacaktı. O zaman kız kendini doğruca Humlegarden yahut Mariatorget’e atacak ve de bu parayı neşe haplarına ya da esrara veya ola ki LSD’ye yatıracaktı.
Martin Beck tedirgin bakışlarını çevresinde dolandırdı ve salonun öte yanında duran üniformalı iki polis ilişti gözüne. Doğruca yanlarına gitti. Bir tanesi onu tanıyıp selam durdu.
Martin Beck öfkelice çattı: “Artık çocuklarla da mı baş edemez oldunuz?”

(Balkonda Bir Adam Vardı, Çeviren: Aydın Arıt)

(M. Beck’in ekibinden komiser Per Mansson bir soruşturma sırasında yabancılara kiralanan köhne bir evdeki Türk işçi ile konuşmaktadır)

“Siz de Arap mı?” diye sordu Mansson.
“Yok Arap. Ben Türk. Sen de yabancı işçi?” ….
“Ben polis” dedi Mansson. “Evi arayacağım.”
Türk, bembeyaz dişlerini gösteren yeni bir sırıtmayla, “Ara istersen, ama her yeri aratmam,” diye karşılık verdi.
Mansson çevresine bakındı… Oda yaklaşık 23’e 16 ayak ölçümünde bir yerdi. Dört duvar boyunca değişik tip ve boyda yataklar sıralanmıştı… Mansson altı yatak saydı.
Mansson sordu: “Altınız da burada mı yatarsınız?”
“Hayır, sekiz kişi yatarız burda,” diye cevapladı Türk. “Sen buna ne dersin, polis efendi?”

“Yemeğinizi de mi burada yiyorsunuz?”
“İnsaf denen şey yok sizde. Varsa para, yoksa para. Din iman, para. Yasalar yok korumak yabancıları. Yalnız buralılar haklı. Siz bizi sanmak eşek, biz sizi görmek eşit.”

(Gülen Polis, Çeviren: Aydın Arıt)

(M. Beck’in ekibinden Lennart Kollberg’in geceyarısı karakol çıkışında Stockholm’e bakarken düşünceleri:)

Gözalıcı panoraması ve cilalı parlak yüzeyinin arkasındaki Stockholm, içinde uyuşturucu batağı ve cinsel sapkınlıkların azdığı bir asfalt cangılına dönüşmüştü. Utanmaz girişimciler yasal yollardan kurdukları porno endüstrisinden büyük paralar kazanıyorlardı. Profesyonel gangsterlerin sayısı artmakla kalmamış, daha da organize olmuşlardı. Bunun yanısıra, özellikle yaşlılardan oluşan yoksullaştırılmış bir işçi sınıfı yaratılmıştı. Enflasyon sayesinde dünyada hayat pahalılığı en yüksek şehirlerinden bir olmuştu ve son yapılan araştırmalara göre pekçok emekli insan geçinebilek için kedi köpek maması yiyorlardı.
Ergenlik çağındakilerin suç oranında ve her zaman bir sorun olan alkolizmdeki artış, hükümet ve devlet bürokrasisi dışında artık kimseyi şaşırtmıyordu.

(Oteldeki Cinayet, Çeviren: Aydın Arıt)

Ve böylece İskandinav polisiye romanında yeni bir devir açıldı. Daha önceleri şömine başı denilen türden sade suya tirit romanlar vardı. Ama daha sonra gelen yazarların tümü de bu sosyal gerçekçiliği benimsediler ve İskandinav polisiye türü denilen bir ekol oluştu. Bu ekolün katilleri ya toplumsal olaylardaki çalkantılar yüzünden yıkılan aileler, yahut da ruhsal durumları bozulan yalnız insanlar arasından çıkacaktı. Polis kahramanları da bundan nasibini alıyordu: Yıkılmış aile düzenleri, boşanmış veya eşlerinden ayrı yaşayan veya kuşak farkıyla çocuklarına yabancılaşmış ana babalardan oluşuyordu.

Henning Mankell, Jo Nesbo, Hakan Nesser, Arnaldur Indridason, Karin Alvtegen, Stieg Larsson, ve diğerleri…

Daha sonra, Martin Beck’in yolundan giden bu yazarlara bir bakacağız…

(Umarım, okuyucular yorum ve katkılarıyla yardımcı olurlar da bu yazı dizisini sürdürebiliriz.)

Michael Connelly’nin Dayanılmaz Ağırlığı / Bekir Karaoğlu

Bu forumda Connelly üzerine nasıl hararetli tartışma ve yorumlar yapılmış olabileceğini tahmin ediyorum. Ama, Connelly’nin son çıkan 9 Dragons kitabı dışında, tüm kitaplarını okumuş biri olarak, kişisel düşüncelerimi yazarsam, umarım çokbilmişlik sayılmaz. Eksik veya yanlış bıraktığım noktaları forumcuların düzelteceğini veya ekleme yapacaklarını ümit ediyorum.

Michael Connelly bugün tartışmasız tüm dünyada polisiye romanın en büyük ismi. Hiçbir zaman düşmeyen bir tempoyla, gerçeğe yakın karakterlerle ve inanılabilir kurgularıyla bunu hakediyor.

Peki ama nedir bu başarının sırrı? Bence dönüp dolanıp Raymond Chandler’in meşhur denemesinde belirttiği noktaya geliyoruz. Chandler o denemede özetle, klasik mantık problemi gibi yazanların (Christie, JD Car, E. Queen, vs.) klişe ve karton karakterlerden öteye geçemediklerini, buna karşılık kanlı canlı karakterleri sokağın diliyle yazanların da (Hammett, Ross MacDonald, vs.) karmaşık kurgular tasarlayacak zamanları olmadığını yazıyordu.

İşte Connelly ve diğer aktüel başarılı yazarlar (T. Gerritsen, H. Coben, R. Crais, R. Hill, vs.) bu açmazı çözdükleri için başarılı oluyorlar. Hem karmaşık bir kurgu, hem kanlı canlı karakterler (H. Bosch, Jane Rizzoli, Elvis Cole, Andy Dalziel, vs.) ve hem de karmaşık kurguları inandırıcı hale getirebiliyorlar.

Ama bunun bir bedeli var: Connelly ve diğerleri bunu, oyunun kurallarını birazcık çiğneyerek yapabiliyorlar. Altın Çağ yazarları tüm ipuçlarını yeterince önceden okuyucuya gösteriyorlardı, kurallar bunu gerektiriyordu. Hatta, kitabın sonlarında durup okuyucuya meydan okuyabiliyorlardı.: “Ey okur, şu anda tüm ipuçları senin elinde. Katilin kim olduğunu tahmin edebiliyor musun? Edemiyorsan, okumaya devam et.”

Connelly’nin romanları dikkatle okunursa, son sayfalara kadar birkaç katil adayı aynı ağırlıkta gidiyorlar. Ama sonra, çok kritik bir ipucuyla birlikte final sahnesi oynanıyor. Bu teknik çok ustaca kullanıldığı için okuyucu farketmiyor. Oyunbozanlık etmemek için örnekler vermek istemiyorum.

Bu, bence kötü bir şey değil. Okuyucu öylesine sürükleyici bir hikaye okuyor ki ipuçlarının ne zaman verildiğini düşünecek halde değil. Yani, halinden memnun. Bence de önemli olan bu. Belki de polisiye romanın vardığı doğal sentez bu olmalıydı. Chandler bu çözümü herhalde kabul ederdi.

Connelly üzerine birkaç noktaya daha değinerek bitireyim:

1. Yazar Connelly gerçek hayatta LA polisi tarafından seviliyor.Çünkü, dikkat edilirse, polis gücü içindeki kötüler hep polis şefleri. Bosch’un çalışma arkadaşları küçük zayıflıklarına rağmen, kabul edilebilir insanlar.

2. Connelly’nin alter egosu (ruh ikizi) aslında Harry Bosch değil, Jack McEvoy. Gazetecilik tecrübesini onun ağzından daha kolay aktarabiliyor. Michael Haller’in durumunu çıkartamadım, herhalde mahkeme muhabirliği tecrübesini yansıtmak için oluşturdu.

3. Kötü bir huyu var: Her kitabında daha önceki kitapların konularına değiniyor ve istemeden ipuçları veriyor. Yani, sırayla okumak gerekiyor.

4. Tempoyu hiç düşürmüyor, geçişler mükemmel, okuyucuyu önce yanlış yönde hazırlıyor ve sonra şaşırtıyor. En tipik örneği Şair. Başlangıçta sanki hiçbir ipucu yok gibi. Ama, ufacık bir rutin araştırmadan koskoca bir düğüme ulaşabiliyor.

5. Yanlış Numara’nın durumu tuhaf. Tüm romanları belli bir düzeyi tuttururken, bu kitap berbat.

6. Kadın karakterler hep olumlu (E. Wish, Kiz Ryder, R. Walling, etc.). Hata yapsalar dahi soylu bir düşüşleri var.

7. Elbette Şair en karakteristik kitabı. Ama benim gönlümde yer eden diğer bir kitabı Karanlık Ay. Romanın kahramanı kadın ve diger katil karakter, her ikisi alışılmadık düzeyde orijinal karakterler. Her zaman usta tezgahları olan Connelly bu kitapta duygusal olabileceğini de gösteriyor. İnsanın içini sızlatan sahneler var.

Edgar Allan Poe: Polisiye Romanın Şairi / Bekir Karaoğlu


16 yaşımda iken Varlık Yayınları arasında çıkan Morg Sokağı Cinayeti’ni okuduğum anı bugün gibi hatırlıyorum. O inanılmaz giriş sahnesini…

Dupin ve arkadaşı gece vakti Paris’in bir sokağında uzunca bir süre hiç konuşmadan, sessizce yan yana yürüyorlar… Sonra Dupin birden arkadaşına dönüp şöyle diyor:

“Haklısın, o kısa boylu oyuncu; Variétés tiyatrosunda daha başarılı olur.”

Yani, onbeş dakikadır arkadaşının zihninde neler geçtiğini okuyor. Sonraki açıklaması da gayet inandırıcı. Ben böyle bir şey görmemiştim, ağzım açık kalmıştı. Çünkü bu tecrübeyi hepimiz bir şekilde yaşamışızdır. Demek ki böylesine bir incelik de polisiye bir hikayede ifade edilebiliyormuş.

Edgar Allan Poe az öykü yazdı ama herkes onun polisiye romanın babası olduğunu kabul eder.

Altın Böcek öyküsündeki şifreli mesajın istatistiksel mantıkla çözümü… Veya, “Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemi” öyküsünün muhteşem komik finali… Keza, o kısacık ama ders niteliğindeki “Çalınan Mektup” öyküsü…ve şiirin doruğundaki “Kavil.”

Tüm bu hikayeler birer “ilk” oldular. O çözümleme teknikleri, temalar ve çatışma konuları yıllarca çeşitli yazarlar tarafından değişik varyasyonlarla kullanıldılar.

Ben ise Poe’nin şiirsel yazımına vurgunum. Bu, polisiye dalında kolay başarılacak bir iş değildir Düşünün: bir yandan hikayedeki gerilimi ve çözümlemeyi işleyeceksiniz, bir yandan da onu edebiyat düzeyine yükselteceksiniz. Bunu yapabilen kaç yazar sayabilirsiniz?

Nitekim Edgar Allan Poe’yi unutulmaktan kurtaran da bir şair oldu: Amerika’da onun eserlerinin görmezden gelindiği bir dönemde Fransız şair Charles Baudelaire ondaki şiirselliği keşfetti. Poe öykülerini bizzat kendisi Fransızcaya çevirerek dünyaya tanıttı.

Poe’yi, bir yandan hikayelerin şiirsel dili, diğer yandan trajik hayat öyküsüyle Mozart’a benzetiyorum.

Poe hakkında söyleyecek çok sözüm var, ama önce şu siirsellik iddiamı kanıtlamak isterim. Aşağıda, Poe’nin bence en güzel ama çevirmesi en zor olan “The Assignation” öyküsünden yaptığım çeviriyi sizlere sunuyorum. Umarım o şiirselliği bir parça olsun sizlere aktarabilmiş olurum.

(Not: Poe öykülerinin İngilizce baskıları birçok ünlü ressam tarafından resmedilmiştir. Bunlar arasında en ünlüsü, İngiliz ressam ve vitray ustası Harry Clarke’ın İngiltere’de Tales of Mystery and Imagination adıyla yayınlanan ve 50 bin satan baskıdaki resimleridir. Aşağıdaki öyküye Harry Clarke’ın armağanı olan iki resmi de ekledim.)

KAVİL

(The Assignation, 1834)

Orada beni bekle! Seni
o boş vadide gelip bulacağım!
[Chichester piskoposu Henry King’in
karısının ölümü üzerine yaptığı konuşmadan.]

Acı kaderli gizemli adam! – Kendi düşleminin parlaklığıyla gözlerin kamaştı ve işte kendi toyluğunun alevleri içinde kavruldun! Yine düşümde seni görüyorum! Bir kez daha hayalin gözlerimin önünde dikildi! Oh hayır! – o soğuk ve karanlık vadide olduğun şeklinle değil – o deniz kıyısında bir yıldızlar sarayı olan kentinde – ki o sarayların geniş pencereleri sessiz sulara derin ve acılı bir anlamla bakarlar – o alacakaranlık düşler kentinde, – o sevdiğin Venedik’te, olman gerektiği gibi, muhteşem bir dervişlikle yaşamını erittiğin şeklinle gördüm seni. Evet! Yineliyorum – olman gerektiği gibi. Kuşkusuz bundan başka dünyalar da var – yığınla düşüncelerden başka düşünceler – sufilerin varsayımlarından başka varsayımlar da var. Senin davranışını kim sorgulayabilir? Kim senin kahince anlarına kızabilir veya yaşamını boşa harcadığın o uğraşları ayıplayabilir – o anlar ve uğraşlar ki senin sonsuz enerjinin taşkın sularından başka bir şey değillerdi ki?

Sözünü ettiğim kişiyi Venedik’te Ponte di Sospiri kemerli köprüsü altında tanıdım ve üç dört kez konuştum. Bu tanışmanın anıları kafamda biraz bulanık duruyorlar. Evet, hatırlıyorum – ah! O koyu karanlık geceyarısını, Ponte di Sospiri Köprüsü’nü, kadının güzelliğini ve o dar kanalda aşağı yukarı gezinen romantizmin büyüsünü nasıl unutabilirim ki?

Alışılmışın dışında kasvetli bir geceydi. Piazza’daki büyük saat İtalyan gecesinin saat beşini vurmuştu. Campanile Meydanı sessiz ve boşalmış, eski Dükler Sarayı’nın ışıkları hızla kararıyordu. Piazetta’dan evime Büyük Kanal yoluyla dönüyordum. Ama, bindiğim gondol San Marco kanalının ağzına geldiğinde, kanal derinliklerinden bir kadın sesi gecenin perdesini uzun, vahşi ve isterik bir çığlıkla yırttı. Ben sesten ürküp ayağa fırladım, gondolcu da elindeki küreği bırakıverdi; kürek suya düşüp gözden kaybolunca, bu bölgede küçük kollara ayrılan akıntının tutsağı oluverdik. Gondolumuz göklerde süzülen samur tüylü iri bir kartal gibi Ponte di Sospiri Köprüsü’ne doğru yavaş bir hızla sürüklenirken birdenbire Dükler Sarayı’nın pencerelerinden binlerce meşale ışığı yükseldi ve saray merdivenlerinden aşağı aktı, kasvetli geceyi canlı bir gün doğumuna çevirdi.

“... bembeyaz yüzüm ve katılaşmış bacaklarımla, kaderin gönderdiği bir cenaze gondolcusu gibi görünüyordum.”

Annesinin kollarından kurtulup fırlayan bir çocuk sarayın üst kat pencerelerinden derin ve karanlık kanala düşmüştü. Dingin sular kurbanın üzerini hemen örtmüştü. Ortalıkta tek gondol benimkiydi ama daha şimdiden birçok cesur yüzücü çoktan suya atlamış, su yüzeyinde boşuna aranıp duruyorlardı, oysa o kıymetli hazine çoktan suyun dibine inmiş olmalıydı. Sarayın su kapısındaki geniş siyah mermer eşikte ve sulardan birkaç adım geride, görenin bir daha unutamıyacağı bir kadın duruyordu. Bu kadın Marchesa Aphrodite’di – tüm Venediğin sevgilisi, neşe pınarı – herkesin güzel olduğu yerde en güzeli – ama, yaşlı ve entrikacı Mentoni’nin genç karısı, suya düşen o güzel çocuğun annesi; o çocuk ki şimdi çamurlu suların dibinde annesinin tatlı okşamalarını yüreğinde acıyla hissederken, onun adını haykırmak isterken küçük yaşamı eriyip gidiyordu.

Kadın yalnızdı. Küçük çıplak ayakları yerdeki siyah mermer aynada gümüş gibi yansıyordu. Saçları, balo sonrasında henüz çözmeye fırsat bulamadığı klasik başı çevresinde, bir pırlanta yağmuruyla, taze bir sümbül gibi dolanmıştı. Narin bedeni kar beyaz, tül gibi bir şalla örtülüydü; fakat yaz ortasının bu geceyarısında sıcak, durgun ve kasvetli hava, Niobe’yi saran ağır mermerler gibi, bu ince kumaşı oynatmıyordu. Oysa – bunu söylemek ne tuhaf – kadının iri parlak gözleri sevgili çocuğunun mezarı sayılabilecek suya eğilmiş değil, çok farklı bir yöne kilitlenmişti! Eski Cumhuriyet Hapisanesi Venedik’in en güzel yapılarından biri olabilir, bunu kabul ediyorum – ama, ayakları altında çocuğu boğulurken bu kadın o yapıyı nasıl seyredebilirdi? Yatak odasının karşısına düşen bir heykel kovuğunun karanlığında – oradaki sarmaşıklarda ve ağırbaşlı kornişlerin mimarisinde – Marchesa di Mentoni daha önce binlerce kez seyredip de göremediği ne bulabiliyordu? Saçma! Facia kapıya geldiğinde insan gözlerinin, paramparça bir ayna gibi, görüntüleri çoğaltıp acısını her yönde gördüğünü kim bilmez ki?

Marchesa’nın birkaç basamak yukarısında ve su kapısının kemeri altında balo giysisinin ihtişamıyla Satyr’i andıran Mentoni duruyordu. Elindeki gitarı tıngırdatmayı sürdürürken, çocuğunun yitip gittiği yöne arada bir çevirdiği bakışlardan canının sıkıldığı anlaşılıyordu. Ben ise şaşkın ve büyülenmiş, çığlığı ilk işittiğim andaki gibi ayakta durur konumdan kıpırdayamıyor, kıyıda toplaşan kalabalığa, bembeyaz yüzüm ve katılaşmış bacaklarımla, kaderin gönderdiği bir cenaze gondolcusu gibi görünüyordum.

“Kurtarıcı tek söz etmedi.”

Tüm çabalar boşunaydı.Aramaya katılan en güçlü yüzücülerin bile uğraşları gevşemiş, yüzleri asılmıştı. Küçük yavru için pek umut kalmamış gibiydi (ya anne için ne kadar umut vardı?). Ama birden, Eski Cumhuriyet Hapisanesi’nin o sözünü ettiğim heykel kovuğunun karanlıklarından, pelerine sarılı bir adam aydınlığa çıktı; ve bir an kanala inen eşikte durduktan sonra, suya balıklama atladı. Kısa bir süre sonra mermer rıhtım üzerine, kollarında hâlâ yaşayan ve soluk alan küçük çocuğu taşıyarak, Marchesa’nın yanına çıktı. Sularla ağırlaşan pelerini ayakları dibine düştüğünde, heyecanlı kalabalık o yıllarda tüm Avrupa’da adından çok sözedilen genç adamı görüp tanıdı.

Kurtarıcı tek söz etmedi. Ama, ya Marchesa! İşte şimdi çocuğunu alıp bağrına basmaya hazırlanıyor – o küçük bedeni okşamalarıyla ısıtacak. Heyhat! Çocuğu başka birinin kolları kurtarıcıdan alıyor, başka biri onu uzağa, sarayın içine doğru götürüyor! Ya Marchesa! Dudakları – o güzel dudakları – titriyor, gözlerinde yaşlar birikiyor – o gözler ki Pliny’nin kenger çiçeği gibi, ‘tatlı su gibiydi.’ Evet! Yaşlar bu gözlerde birikiyor – ve işte bakın! Kadının tüm bedeni sarsılıyor, heykel canlanmaya başlıyor! Biz seyirciler mermer beyazı o yüze, mermer göğsünün kabartısına ve mermer saflığında ayaklarına kırmızı bir rengin yayıldığını görüyoruz; ve ani bir irkilme, Napoli çayırlarındaki zambakları titreten tatlı rüzgar gibi, o narin iskeleti sarsıyor.

Bu bayan niçin kızarıyor olabilirdi? Bu soruya bir cevap yoktu – ama belki de, anne yüreğinin telaşıyla odasından fırladığı için, küçük ayaklarına terliklerini, o Venedik omuzlarına yakışan şalını geçirmeyi unutmuş olduğu içindir. Başka hangi makul sebep bu kızarmayı açıklayabilirdi? – o gözlerdeki yabancıl bakışları? – o inip kalkan göğsün alışılmadık uğultusunu? – o titrek elin kasılmalarını; o el ki, Mentoni sarayına girmek için geri döndüğünde, bir rastlantıyla yabancının eline dokunmuştu. Onunla vedalaşırken aceleyle mırıldandığı o anlaşılmaz sözlerin alışılmadık boğuk tınısının makul bir sebebi var mıydı? “Siz kazandınız,” dedi kadın, suyun şarıltısı beni yanıltmadıysa, “Siz kazandınız – yarın güneş doğduktan bir saat sonra – kavlimiz böyle olacakmış, olsun!”

Kalabalığın uğultusu dinmiş, sarayın ışıkları sönmüştü; ve yabancı genç, şimdi artık onu tanıyabiliyordum, mermer rıhtımda yalnız kalmıştı. Olağan dışı bir heyecanla sarsılıyor, gözleri bir gondol aramak için çevresine bakıyordu. Kendi gondolümü onun hizmetine sunmaktan daha azını yapamazdım; ve önerimi uygarca kabul etti. Su kapısından yeni bir kürek edinip onun evine doğru yola koyulurken, genç adam kendini çabuk toplamayı bildi, ve daha önceki seyrek tanışıklığımızı içten sözlerle bana anımsattı.

Ayrıntıları üzerinde durmaktan hoşlandığım bazı konular vardır. Bu yabancı gencin – onu bu isimle analım, çünkü tüm dünya için o hâlâ bir yabancıydı – kişiliği de böyle konulardan biriydi. Boyu ortalamanın altında sayılırdı, ama tutkuları yoğunlaştığı anlarda bedeni büyür gibi olur, bu izlenimle çelişirdi. İnce simetrik yüzü, Ponte di Sospiri Köprüsü’nde gösterdiği o çevikliğe uygundu, ama daha tehlikeli anlarda fazla zorlanmadan Herkül gibi bir güç gösterebildiği olmuştu. Bir tanrının ağzı ve çenesi, iri ve ıslak gözlerinde saf fındık renginden parlak gümüşe dönüşebilen tuhaf, yaban bir ışığın gölgesi vardı; kabarık siyah saçları kah beyaz kah fildişi ve olağandan geniş bir alnın üzerine düşerdi – İmparator Commodus’un heykellerinde görülen klasik yapıya bundan daha uygun düşen bir vücut yapısı olamazdı. Ama duruşu, tüm erkeklerin yaşamlarının belli bir devresinde görüp de bir daha görmedikleri biçimdeydi. Yüzünde insanın belleğine kazınan bir ifade yoktu; bir görüp sonra unutulan cinsten ama hep anımsanma isteği uyandıran bir ifadeydi bu. Yok, her hızlı tutkunun bu yüzdeki aynaya kendi net görüntüsünü yansıtmak istemediğinden değil – ama bu ayna, her ayna gibi, tutku geçip gittiğinde bir kalıntı bırakmıyordu.

O geceki maceradan sonra ayrılırken, aceleci bir üstelemeyle, benden ertesi sabah erkenden kendisine uğramamı rica etti. Sabah güneş doğduktan kısa süre sonra onun Palazzo’sundaydım; burası Rialto yakınlarında Büyük Kanal’ın sularına tepeden bakan büyük, muhteşem ama kasvetli bir yapıydı. Döne döne yükselen mozaik bir merdivenden onun dairesi önüne geldiğimde, açık kapıdan taşan göz kamaştırıcı ihtişam beni kör edecek gibi oldu.

Arkadaşımın varlıklı olduğunu biliyordum. Basında bu konuda çıkan haberleri neredeyse abartılı bulmuştum. Ama orada çevreme bakınırken, Avrupa’da böyle bir ihtişama sahip başka biri daha olup olmadığını düşünmekten kendimi alamadım.

Dediğim gibi, güneş henüz doğmuş olduğu halde, odaya parlak bir ışık yayılmıştı. Bu ve dostumun yüzündeki bitkin ifadeden o gece hiç uyumamış olduğuna hükmettim. Salonun dekorasyonu ve mimarisi özellikle göz kamaştırmak ve şaşırtmak amacıyla yapılmıştı. Meslekte orantı denilen dekora veya ulusal zevklere uyulmamıştı. İnsanın gözü eşyaların birinden diğerine atlıyor, ne Yunan ressamların grotesk tabloları, ne İtalya’nın en güzel çağından kalma heykeller, ne de okul görmemiş Mısır kabartmaları üzerinde durmaya fırsat kalmıyordu. Odanın her yerini saran zengin perdeler, kaynağı belli olmayan hafif ve melankolik bir müziğin titreşimleriyle sarsılıyorlardı. Duyularım çelişkili kokularla ve zümrüt parıltıları veya şömine ateşinin alazıyla körleniyorlardı. Tüm bunların üzerine yeni doğmuş güneşin ışıkları herbiri yekpare kızıl cam pencerelerden dökülüyordu. Kornişlerden aşağı ergimiş gümüş gibi dökülen perdelerin salınımıyla binlerce kez yansıyan bu ışık içerdeki yapay ışığa karışıp Şili altını renginde bir halı üzerine yığılıp kalıyordu.

“Ha! ha! ha! – ha! ha! ha!” diye bir kahkaha attı ev sahibi; bana oturmak üzere bir koltuk gösterirken kendisi de bir kanepeye boyluca uzandı. Benim böyle tuhaf bir karşılamaya pek alışamadığımı görünce şöyle dedi: “Görüyorum ki evim, tablolarım, heykellerim, kendime özgü mimarim ve mobilyalarım sizi şaşırtıyor! Bu ihtişamla sarhoş olmuş gibisiniz, değil mi? Lütfen, beni bağışlayın, sayın bayım (burada ses tonu bir içtenliğe dönüştü), az önceki kahkahamı bağışlayın. Hem, bazı şeyler o kadar tuhaftırlar ki, ya ölmek ya da gülmek gerekir. Kahkaha atarak ölmek ne kadar muhteşem bir ölüm olmalı. Sir Thomas More – mükemmel bir insandı o – gülerken öldü, anımsayın. Ayrıca, Ravisius Textor’un ‘Saçmalıklar’ adlı kitabında aynı güzel sona erişen insanların uzun bir listesi vardır. Ama, biliyor muydunuz” diye muzipçe sürdürdü, “Sparta’da kentin batı yakasında, günümüzde artık pek seçilmez olan yıkıntılar arasında dikilitaşa benzer bir kaide üzerinde hala LAXM harflerini okuyabilirsiniz. Kuşkusuz bu GELAXMA (gülmek) sözcüğünden geriye kalmış olmalı. Sparta’da bir yığın tanrıya adanmış binlerce tapınak vardı; ne tuhaftır ki Gülüş’e adanmış olanı bunların tümünden daha kalıcı oldu! Ama, bugüne dönersek,” diye sesinde ve tavırlarında garip bir değişmeyle özetledi, “sizi konu edip eğlenmeye hakkım yok. İstediğiniz gibi şaşırın. Tüm Avrupa benim bu küçük evim kadar güzelini üretemez. Diğer evlerim aynı düzeyde değillerdir, sadece günün yavan modalarına uygun döşenmişlerdir. Ama burası moda olandan daha güzel değil mi? İnsanlar burayı bir görseler hemen moda olmasını isterler, yetecek servetleri varsa bunu elde edebilmek için tüm aile mirasını harcarlardı. Ama, böyle bir saygısızlığa karşı önlemimi aldım. Ben, uşağım ve diğer bir kişi dışında, bu sultanlara layık evin gizemine kabul edilen tek kişi sizsiniz!”

Teşekkür makamında başımı eğdim – zira, bu ihtişam duygusu, müzikle parfümün karışımı, genç adamın davranışları ve sözlerindeki tuhaflık başımı döndürmüş, bir beğeni sözcüğü çıkaramaz olmuştum.

“İşte burada,” diye ayağa kalktı ve koluma yaslanıp apartmanda dolaşmaya başladı, “burada Yunanlılardan Cimabue’ye, Cimabue’den günümüze kadar resimler var. Bunların çoğu Erdem kavramına pek özenilmeden seçildiler. Ama herbiri, böyle bir salonun havasına uyarlar. Ve burada da, bilinmeyen ustaların başyapıtlarından bir bölümü var; şuradakiler de zamanında ünlü olup da akademisyenler tarafından unutulmaya mahkum edilen ustaların yarım kalmış başyapıtları duruyor. Şuna ne dersiniz,’’ diye aniden durup bana soruyor, – “şu Madonna della Pietà’ya ne dersiniz?”

“Ama bu, bu Guido’nun![1]” diye haykırdım doğamın tüm tezcanlılığıyla, yapıtın aşılmaz sevimliliğini incelerken. “Guido’nun kendi eliyle! Onu nasıl elde ettiniz? Bence, heykelde Venüs ne ise, resimde de onun karşılığı bu yapıttır.”

“Haa!” dedi düşünceli bir tavırla, “Venüs mü? – Medici’lerin Venüs’ünü mü diyorsunuz? Hani şu kafası ufak ve saçları yaldızlı olanı? Sol kolun bir bölümü (burada sesi neredeyse bir mırıltı gibi zor işitilir olmuştu) ve sağ kolun tümü restorasyon eseridir; o sağ kolun kıvrımı tüm yapaylıkları özetler. O sizin olsun, bana Canova Venüsü’nü verin! Apollo heykeli de bir kopyadır – bunda kuşku yok – Apollo’nun abartılı ilham gücünü göremeyen kördür! Beni bağışlayın, Antinous’u tercih ettiğimi sizden saklayamam. Sokrates değil miydi heykeltraşın heykelini bir mermer blok içinde arayıp bulduğunu söyleyen? Keza, Michelangelo şu beyitinde herkesin bildiği bir gerçeği söylüyordu:

Non ha l’ottisimo artista alcun concetto
Che un marmo solo in se non circunscriva.”
(“En iyi sanatçı dahi algılayamaz
Bir mermer parçasının kıvrımlarındaki içeriği.”)

Burada söylemek gerekir ki davranışlarda gerçek beyefendilikle bayağılığı hep ayırdederiz, ama aradaki farkın ne olduğunu tam olarak bilemeyiz. Bu sözlerin dostumun davranışlarına tam uyduğunu gözlerken, o fırtınalı sabahta karakterine ve ahlakına da uygulanabileceğini düşündüm. Keza, onu diğer insanlardan ayrı kılan tuhaf zihinsel etkinliğini de yoğun ve sürekli bir düşünme alışkanlığı diye betimleyebiliyorum; en sıradan bir işi yaparken veya eğlenirken bile, Persepolis tapınaklarında sütun başlarındaki maskelerin gözlerinden kıvranarak çıkan yılanlar gibi, bu tuhaflık her şeyde başını çıkarıyordu.

Ama yine de, önemsiz işlerini ciddi ciddi anlatırken de onu sürekli gözledim, tüm davranış ve sözlerinin gerisinde bir sinirlilik, hafif bir korku sezdim; onun bu diken üstünde gibi hallerinden bir ara korkuya kapılmadım değil. Sık sık, uzun bir konuşmanın ortasında, cümlenin başını unutmuş gibi duruyor ve bütün dikkatiyle dinliyor gibiydi; sanki bir konuk bekliyor veya sadece düşleminde var olan bir sesi yakalamak istiyordu.

Bu dalgın duruşlar ve soyut dinlemeler sırasında, yanıbaşımdaki bir kitabı karıştırıyordum; bu Politian’ın güzel trajedisi ‘Orfeo’ (İtalyanca dilinde yazılmış ilk trajedi) idi. Sayfaları karıştırırken, kalemle altı çizilmiş bir bölüme rastladım. Bu, üçüncü perdenin sonuna doğru, insanın yüreğini sızlatan bir bölümdü – kirli bir yönü olmasına karşın, kimse bu bölümü okuyup da duygusuz kalamaz, kadınlar iç çekmelerine engel olamazlar. O sayfanın tümü gözyaşlarıyla ıslanmıştı ve yan tarafına, benim tanıdığım el yazılarından çok farklı bir çizgiyle (onun elyazısı olduğunu sonra anladım) şu İngilizce satırlar eklenmişti:

Sen bana her şeysin, sevgili,
Ruhumun el uzattığı –
Denizde yeşil bir ada, sevgili,
Bir çeşme ve bir türbe,
Perili meyvalar ve çiçeklerle bezeli;
Ve onlar benim çiçeklerimdi.

Ah, parlak rüya çabuk biter!
Ah, umut yıldızı doğar
Bulutlarca örtülmek için!
Gelecek’ten bir ses haykırır,
‘İleri!’ – ama Geçmiş’te
(Ne karanlık kuyu!) salınan ruhum yatıyor,
Sessiz – kıpırtısız – şaşkın!

Çünkü heyhat! heyhat! benim için
Yaşam ışığı bitti.
Artık yok – artık yok,
(Böylesi sözlerdir ki denizi
Kıyıdaki kumlarda tutar),
Yıldırım çarpmış ağaçta çiçek olmayacak,
Vurulmuş kartal süzülemiyecek!

Artık tüm saatlerim esridi;
Ve tüm gece düşlerim
Karanlık gözün baktığı,
Ve senin adımlarının
Uçarı bir dans gibi dolaştığı
O İtalya sokaklarında.

Heyhat! o uğursuz zamanda
Seni dalgalar üzerinde taşıdılar
Aşktan öteye soylu çağa
Ve kutsanmış bir yastığa!
Gümüş sazların ağladığı,
Benden ve sisli iklimimizden uzağa!

Bu satırlar İngilizce yazılmıştı ve ev sahibimin bu dile aşina olduğunu öğrenince biraz şaşırdım. Onun yeteneklerinin enginliğini ve bunları saklamaktan garip bir zevk aldığını çok iyi biliyordum; ama, şiirin yazıldığı tarihi okuyunca şaşkınlığım sürdü; tarih atılmış ama üzeri çizilmişti. Dikkatli bir gözlemcinin rahatça okuyabileceği o tarihte, daha önceki bir konuşmamızdan anımsıyorum, arkadaşıma Londra’da Marchesa di Mentoni’yle tanışmış olup olmadığını sormuştum; zira markiz, evlenmeden önce bir süre o kentte yaşamıştı. Onun cevabı, yanılmıyorsam, Londra’yı hiç görmediği şeklinde olmuştu. Burada eklemeliyim ki bir keresinde kulak misafiri olduğum bir toplantıda arkadaşımın sadece İngiltere’de doğmakla kalmayıp, İngiliz olduğu da söylenmişti, ama bu tür dedikodulara pek önem vermemiştim.

“Henüz görmediğiniz bir tablo daha var,” dedi ev sahibim benim düşünceli tavrımdan habersiz; ve bir perdeyi yana çekip Marchesa Aphrodite’in bir boy resmini ortaya çıkardı.

İnsan sanatı onun insan ötesi güzelliğini resmetmek için bundan daha iyisini yapamazdı. Dün gece Dükler Sarayı’nın rıhtımındaki o düşsel yüz bir kez daha karşımda duruyordu. Ama, bu yüzün geniş gülümseyen ifadesinin arkasında, güzelliğin ayrılmaz bir parçası olan yine o melankoli lekesi vardı. Sağ eli göğsüne kıvrılmış, sol eliyle yerde garip bir vazoyu gösteriyordu. Görünürdeki tek küçük ayağı yere neredeyse değmiyor gibiydi; ve onun güzelliğini saran parlak atmosferde hayal meyal seçilen bir çift narin kanadı vardı. Bakışlarım resimden dostuma döndü ve dudaklarımdan Chapman’ın Bussy d’Ambois şiiri dökülüverdi:

O işte orada
Bir Roma heykeli gibi duruyor!
Sanırsın orada sonsuza kadar dikilecek
Ta ki Ölüm onu mermere çevirinceye kadar!

“Gelin,” dedi sonunda ev sahibim, zengin mineli ve masif gümüş bir masaya yönelerek. Bu masa üzerinde birkaç kristal kadeh, tablodaki yapıda iki büyük Etrüsk kasesi vardı. Kaselerin Johannisberg şarabı dolu olduğunu tahmin ediyordum. “Gelin, içelim!” dedi genç adam, “Vakit erken, ama içelim.” O sırada salondaki bir duvar saati gündoğumundan sonraki ilk saati vurdu. “Gerçekten erkenmiş – ama ne önemi var? İçelim! O lambalar ve kandillerin boşuna gölgede bırakmak istedikleri güneşin şerefine içelim!” Ve beni beklemeden kaseden peşpeşe birkaç yudum aldı.

“Düşlemek,” diye sürdürdü dalgın konuşmasını kaseyi kandillerden birine doğru kaldırırken. “düşlemek tüm yaşam boyunca işim oldu; işte bu yüzden, gördüğünüz gibi, kendime bir düş evi yaptım. Venedik’in ortasında daha iyisini yapabilir miydim? Doğrudur, çevrenizde mimari güzelliklerin bir karışımını görüyorsunuz. Ionia’nın iffeti tufan öncesi yapıtlardan utanıyor, Mısır sfenksleri altın halılarda uzanmış yatıyorlar. Ama bu etkiyi sadece çekingen insanlarda bırakır. Yer, ve özellikle zaman endişeleri, insanoğlunu ihtişamı görmekten alıkoyan iki korkudur. Vaktiyle dekoratörlük yaptım; ama o moda çılgınlığı ruhumu soldurdu. Şimdi tüm bunlar amacıma çok güzel uyuyorlar. Bu arabesk kandiller gibi, ruhum ateşle kıvranıyor ve bu ortamın çılgınlığı, yakında kavuşacağım gerçek düşler ülkesinin yaban düşlerine beni hazırlıyor.” Burada durup aniden başını göğsüne eğdi; duyamadığı bir sesi dinler gibiydi. Uzun bir süre sonra doğruldu, gözlerini uzağa dikti ve Chichester psikoposunun o dizeleri ağzından döküldü:

Orada beni bekle! Seni
o boş vadide gelip bulacağım!

Hemen sonra, şarabın etkisinden olacak, kendini boylu boyunca kanapeye attı.

Merdivenlerde bir koşuşturmaca oldu ve sonra kapı şiddetle vurulmaya başladı. Ben neye uğradığımı şaşırmış, oraya yönelirken gürültüyle açılan kapıdan Mentoni sarayının hizmetkarlarından biri odaya düşer gibi girdi. Heyecandan boğuklaşmış bir sesle şu anlaşılmaz sözcükleri güçlükle kekeledi: “Hanımım! – hanımım zehirlendi! – kendini zehirledi! Ah, güzel – ah, güzel Aphrodite!”

Sersem gibi kanapeye koştum ve uyuyan evsahibimin bilincini geri getirmeye uğraştım. Ama, kolları katılaşmış ve dudakları morarmıştı – az önce ışıldayan gözleri ölüme kilitlenmişti. Masaya doğru sendeleyerek gittim – elim çatlak ve kararmış bir kaseyi devirdi – ve o zaman tüm dehşetli gerçek ruhumun üzerinden bir şimşek parıltısı gibi geçti.

SON

Çeviren: Bekir KARAOĞLU


[1] Guido da Siena: 13. yy İtalyan ressamı, resim anlayışında Bizans kalıplarını ilk kıran ressam olarak bilinir.

Akba Yayınevi’nin Son Yılları / Bekir Karaoğlu

1972 veya 73 yılında genç bir üniversite öğrencisi iken, biraz harçlık kazanabilmek için Akba Yayınevine polisiye tercümeler yapmak üzere başvurmuştum.

Yayınevi Babıali yokuşunda, ana cadde üzerinde ve vilayet binasının karşısındaki apartımanın giriş üstündeydi. Sahibi İhsan Uras Bey idi.

Yayınevi benim gördüğümde çöküş devresindeydi, İhsan Bey’den başka çalışan kimse yoktu. Her şeye İhsan Bey karar veriyordu. Zaten onu daha iyi tanıdıktan sonra, dizinin ilk çıkardığı kitaplardaki güzel tasarımları, kitap seçimlerini onun yapmış olamayacağını anlıyordunuz. (Bunu, son çıkan 120 den sonraki kitapların adlarındaki pespayelikten de anlayabilirsiniz.)

Bu durumu kendisine asla soramadım. Ama, gördüğüm kadarıyla eli sıkı biriydi, çevirileri ölmüş eşek fiyatına satın alıyordu. (O zamanlar bir Samsun paketi 3 liraydı ve bana 3 ay uğraştığım bir çeviri için 500 lira veriyordu. Ama, adamın hakkını yemeyelim, bugün dahi yayın hayatında yazar veya çevirmenlere verilen ücretler gülünçtür. Yani, değişen bir şey yok.)

İşte bu cimriliği yüzünden İhsan Bey’e daha başlarda yardım etmiş olan tasarımcılar, yazarlar veya Gönül Suveren gibi kaliteli çevirmenlerin birer birer ayrılmış olduğuna hükmettim. Gerçek nedir hala bilmiyorum. Son kitapları 1000 adet basıyordu, ama ilk kitaplarının onbinler bastığına eminim.

İhsan Bey yabancı dil bilmiyordu, bana çevirmemi önerdiği herhangi bir kitap yoktu. Ben seçtiğim bir kitaptan önce bir 10-15 sayfa çevirip götürürdüm, beğenirse devam ederdik, ve bir daha beğenmemezlik edemezdi. Ama bir defasında “Carter Dickson yok mu? Okuyucular onu istiyor,” deyince bir araştırma yaptım, en güzel JD Carr/C Dickson kitaplarının çevrilmiş olduğunu gördüm. Sonunda İngiltere’de “The Seat of the Scornful” veya Amerika’da “The Death Turns the Table” adlı son dönem kitaplarından birini buldum. Ben kitap adı için aslına sadık bir şey bulmuştum (neydi şimdi hatırlamıyorum) ama kitap çıkınca baktım ki İhsan Bey adını “Kırmızı Kumlar” yapmış.

Kitaplarda (yani son dönemde) kullanılan dil tümüyle İhsan Bey’in eseridir. Ben çevirdiğim kitaplarda yalın bir Türkçe kullanıyordum, ama çıktıktan sonra kitabı tanıyamıyordum. Her yere “maamafih, filhakika, bahusus, vs” gibi ağdalı Osmanlıca kelimeleri doldurmuştu.

Birgün bana itiraf etmişti: “Bak, artık kitaplarım pek satmıyor, yayınevi şu anda sadece bir kitabın geliriyle yaşıyor,” demişti. Bu kitap aşk dizisinda yayınlamış olduğu Lajos Zlahy’nin “İki Esir” adlı kitabıydı. Onu her yıl yeniden basıp satıyordu.

O yıllarda çeviri telif kanunu 10 yılı kapsıyordu, daha eski kitapları istediğiniz gibi alıp çeviriyordunuz. Şimdi artık bu olanak yok, 70 yıl öncesine gitmeniz lazım ve ilginç kitap bulmak zor.

İhsan Bey’in kitapların arka sayfalarındaki boşluklara koyduğu alakasız metinler insanları çok güldürüyordu. Bunun sebebi çok basit: Kitap sayfaları belli sabit sayılarda çıkıyordu. Romandan arta kalan sayfaların boş görünmesi doğru değildi. O da buralara bilmeceler, voleybol oyun kuralları, vs. dolduruyordu.

Ama, daha sonra bu sayfalar başka bir işe yaradı. O yıllarda 12 Mart askeri darbesi olmuştu ve İhsan Bey bunu hazmedemiyordu. Tabii açıktan karşı çıkmak ne mümkün? O da kendi çapında kaleme aldığı “Halkın sesi Hakkın sesidir!” gibi metinleri oraya ekliyordu.

Akba’ya Ross MacDonald, JD Carr ve en çok ses getiren JT Rogers’in “Gözlerine İnanma!” (The Red Right Hand) adlı kitabını çevirdim.

100. sayının öyküsünü de hatırlıyorum. Bir gün bana “100. sayı için çok özel bir kitap yapmak istiyorum, senin bir önerin var mı?” diye sordu. Ben biraz araştırdıktan sonra William Irish’in The Waltz into Darkness (Sonsuz Vals) adlı kitabından bir 10 sayfa çevirip getirdim.

Kitaba içi pek ısınmamıştı, “Aşk hikayesine benziyor,” dedi. Ama ben onu basmaya ikna ettim: En güzel William Irish kitaplarını o basmıştı, bu yazarı okurlar tanıyor ve iyi olduğuna güvenip alırlar dedim. Sonunda kabul etti, ama bence kabul etmesinin sebebi, başka kimsenin kapısını çalmamasıydı. Kitap çıktıktan sonra yüzü gülüyordu, birgün bana “Can Bartu aradı, çok beğenmiş,” dedi.

Başlangıçta ben İhsan Bey’e, çevirilerim basıldıkça daha gerçekçi bir ücret beklediğimi söylemiştim. Ama aylar geçip çevirilerim basıldıkça onun zam yapmaya niyeti olmadığı anlaşıldı. Ben de ayrılmaya karar verdim.

Böylece 2-3 yıl süren bir dönem sonunda çeviri yapmayı bıraktım. Bir daha hiç görüşmedik. Bu yazıyla, İhsan Bey’e teşekkür etmiş oluyorum ve hataları ve sevaplarıyla Allah’tan rahmet diliyorum..

23 Mart 2010

Adam Öldürmenin Yalın Sanatı / Raymond Chandler

Raymond Chandler (1888-1959) detektif romanında gerçekçi ekolün Dashiell Hammett’le birlikte en büyük temsilcisiydi. Kahramanı sıkı detektif Philip Marlowe’un serüvenlerini, arka planda Los Angeles’in sosyal ve kültürel yapısıyla birlikte anlattığı romanları (Göldeki Kadın, Elveda Güzelim, Büyük Uyku, Yüksek Pencere, Uzun Elveda, vb.) bu türü edebiyat düzeyine çıkaran örneklerdir.

Chandler 1944 yılında “Adam Öldürmenin Yalın Sanatı” adlı bir deneme yayınladı. Bu denemesinde klasik çözümlemeci ekolü eleştirdi ve Hammett’i örnek vererek kendi detektif romanı anlayışını anlattı. Bu deneme daha sonraları, detektif romanı inceleyenlerin en çok atıfta bulunduğu bir kaynak oldu.

ADAM ÖLDÜRMENİN YALIN SANATI

(The Simple Art of Murder)

Her türlü roman gerçekçi olma niyetiyle yazılır. Günümüzde gülünç denecek kadar debdebeli ve yapay görünen eski zaman romanları, onları ilk okuyan insanlara hiç de öyle gelmiyordu. Detektif romanının edebiyat düzeyinde görülmemesinin pekçok nedeni vardır. Her şeyden önce, bu roman türü genelde “adam öldürme” üzerine kuruludur ve bunun iç karartıcı bir yönü vardır. Kişinin, ve dolayısıyla insan ırkının, bir tür çaresizliği olan cinayetin önemli sosyolojik boyutları da var olabilir; nitekim olmalıdır da. Ama, çağlardan beri işlenegeldiği için yeni bir tarafı yoktur. Detektif romanı, eğer gerçekçi olacaksa (ki çoğunlukla değildir) soğukkanlı bir ruhla yazılmalıdır, aksi halde onu ancak bir psikopat yazabilir veya okuyabilir. Cinayet romanının, başkalarının ne düşündüğüne aldırmadan kendi işine bakması, kendi problemlerini çözmesi veya kendi sorularına cevaplar bulmasında umut kırıcı bir yön vardır. İyi yazılmış olup olmadığı dışında tartışacak bir şey yoktur, zaten onları satın alan yarım milyon insanın böyle bir isteği de yoktur. Kaliteli detektif romanı yazmak bunu meslek edinmiş kişiler için bile zor iştir.

Detektif romanı (bu terimi kullanalım, çünkü İngiliz formülü bu alanda hala en etkili ekoldür) okuyucularını yavaş ve ısrarlı bir süreçle bulmak zorundadır. Bunu böyle yapıyor olması ve sonra okuyucunun yakasını bırakmaması bir gerçektir – bunun nedenlerini araştırmak benimkinden daha sabırlı bir kafanın işi olacaktır. Keza, hayati önemde ve anlamlı bir sanat türü olduğu iddiasında da değilim. Hayati ve anlamlı sanat yoktur; sadece sanat vardır ve ondan da çevremizde o kadar az vardır ki.

Vasat detektif romanı herhalde vasat edebiyat romanından daha kötü değildir, ama vasat edebiyat romanı göremezsiniz, çünkü yayınlanmaz. Ama, vasat detektif romanı – hadi vasatın üstünde diyelim – yayınlanır.

Ve tuhaf olanı şudur ki bu vasat, gerçekle alakası olmayan, mekanik ve sıkıcı romanlar bu türün şaheserleri sayılan kitaplardan pek de farklı değillerdir. Belki tempoları biraz daha yavaş, diyalogları biraz daha kuru, kahramanlarının kesilmiş olduğu karton biraz daha ince, yazarın elçabukluğu biraz daha açıkta olabilir; ama o da aynı türden bir kitaptır işte. Oysa, iyi bir edebiyat romanı kötü edebiyat romanıyla aynı değildir. O bambaşka bir şeydir. Fakat, iyi detektif romanıyla kötü detektif romanı tamamen aynı yerdedir ve aynı işi görürler. Geleneksel (veya klasik, veya çözümlemeci, veya mantık problemli) denilen detektif romanının temel açmazı, mükemmelliğe erişmesi için gerekli özelliklerin aynı bir yazarda bulunmasındaki zorluktur. Yüreği soğuk olan çözümlemeci yazar aynı zamanda canlı kanlı karakterler, güzel diyaloglar, iyi bir tempo ve gözlem gücüne dayalı ayrıntıları bulup kağıda dökemez. Asık suratlı mantıkçının romanındaki atmosfer bir karatahta kadar soğuktur. Bilimsel detektif kahramanımızın dört dörtlük bir laboratuvarı olabilir, ama üzgünüm yüzünü hatırlayamıyorum. Öte yandan, canlı karakterleri ve akıcı bir üslubu olan yazar arkadaşın da kilitli kapının arkasında bir cinayet kurmaya ayıracak zamanı yoktur.

Her detektif roman yazarı hata yapar, hem de zannettiğinden daha çok. Conan Doyle’un öyle yanlışları vardır ki pekçok öyküsünün tadını bozmuştur. Ama, o bir öncüydü, ve Sherlock Holmes aslında bir duruş, ve birkaç düzine unutulmaz diyalogdu. Ama, beni asıl çileden çıkaranlar, Bay Howard Haycraft’ın detektif romanının Altın Çağı dediği dönem yazarlarıdır. Bay Haycraft’a göre bu, Birinci Dünya Savaşı ile başlayıp 1930 lara kadar süren dönemdir. Bana kalırsa bu çağ hala sürüyor. Yazılan detektif romanlarının dörtte üçü hala o dönemin devleri tarafından yaratılan ve mükemmelliğe eriştirilen formüle uyar; bunlar cilalandıktan sonra mantık ve çözümleme problemi diye tüm dünyaya satılırlar.

Dorothy Sayers’in romanlarından birinde evinde öldürülen bir adam sözkonusudur. Bu adamın kafasına ağırlık düşüren bir mekanizma vardır; ama bu mekanizmanın doğru çalışabilmesi için adamın ancak belli bir saatte radyo düğmesini çevirmesi, radyonun önünde belli bir yerde durması ve ancak belli bir miktar eğilmesi gerekir. Yani, üç beş santim yanda dursaydı okuyucular hava alacaklardı. Buna avam tabiriyle Tanrı’nın kucağına oturmak denir. Tanrı bir caninin işini bu kadar rasgetiriyorsa, o adam yanlış meslek seçmiş demektir. Keza, Agatha Christie’nin ortaokul fransızcasıyla konuşturduğu işbilir Belçikalı detektifi Hercule Poirot’nun ilginç bir tümevarım yöntemi vardır. Romanlarından birinde Bay Poirot, bir yataklı vagondaki şüphelilerden hiçbirinin bu cinayeti işleyemiyeceğini ispatladıktan sonra, beyin hücrelerini çalıştırarak, bu cinayeti hepsinin birlikte işlediği sonucuna varıyor. Bunu sanki bir mutfak blenderini parçalarına ayırır gibi basit işlemlerle yapabiliyor. Bu tür bir numara zeki okuyucuyu şaşırtır da, ancak bir geri zekalı bunu tahmin edebilir.

Klasik detektif romanı hiçbir şey öğrenmedi ve hiçbir şeyi unutmadı. Bu romanlar her hafta albenili kapaklarıyla, gazete ve kitapçıların vitrinlerinde, pembe dizileri saymazsak, baş köşeyi alıyorlar. Belki kurguları biraz daha akıcı, diyalogları biraz daha canlı, hepsi o kadar. Kişiler artık eski porto likörü değil, dakiri ve martiniler içiyorlar, Vogue dergisinin modasına göre giyiniyorlar, House Beautiful dekorlu evlerde oturuyorlar; daha bir şıklık var ama daha fazla gerçekçilik yok. Miami ve Cape Cod’daki otellerde daha fazla yaşıyoruz ve Kraliçe Elisabeth dönemi bahçelerdeki güneş saati yanında pek zaman harcamıyoruz… Ama, temelde yine şüpheliler bir araya toplanmışken, yine Bayan Pottington Postlethwaite’in birbiriyle uyumsuz onbeş konuğun önünde Lame’nin Çan Şarkısı’nın en tiz notasında teklerken, görünmeyen bir el tarafından som platinden bir hançerle öldürülmesi; yine yakası ponponlu pijamasıyla gecenin ortasında çığlığı basan genç taze ve odaların birinden fırlayıp diğerine koşan ve böylece okuyucunun zaman kavramını yitirmesine yolaçan konuklar; yine ertesi sabah asık suratlı bir sessizlik içinde Singapur kokteyli yudumlayan ve, fötr şapkalı bön polisler Acem halısının altını ararken, bilmiş edayla birbirine sırıtan konuklar. Şahsen ben İngiliz üslubunu tercih ederim. Onlar hiç olmazsa daha sade, kişiler takım elbise giymek ve içki yudumlamaktan başka bir fanteziye kaçmıyorlar. Geri plan daha inandırıcı, sanki Cheesecake Köşkü, filmlerdeki gibi sadece kameraya bakan cephesiyle değil, gerçekten mevcut; golf çayırında uzun yürüyüşler var ve kişiler MGM stüdyosunda denemelere çıkan adaylar gibi davranmıyorlar. İngilizler dünyanın en iyi yazarları olmayabilirler, ama en sıkıcı yazarları olmakta birebirdirler.

Tüm bu romanlar hakkında çok basit bir hüküm verilebilir: bunlar entelektüel problem olarak da, roman sanatı olarak da kısa düşüyorlar. Çok fazla yapaylık var ve dünyada olup bitenden habersizler. Dürüst olmaya çalışıyorlar, ama dürüstlük de bir sanattır.

Dashiell Hammett yazmaya başladığında bilinçli bir sanat kaygısı taşıdığını hiç sanmıyorum; o sadece ilk elden iyi bildiği bir dünya hakkında yazarak geçinebilmeye çalışıyordu. Diğer yazarlar gibi o da bir kısmını kendi uyduruyordu, ama somut bir temeli vardı; bu temel gerçek dünyaydı. İngiliz detektif yazarlarının bildiği tek gerçeklik Surbiton ve Bognor Regis aksanıyla kişileri konuşturmaktı. Eğer dükler, baronlar ve Venedik vazoları hakkında yazıyor idiyseler, bunlar hakkında kişisel deneyimleri, zengin bir Holywood yıldızının Bel-Air’deki şatosuna astığı Fransız Empresyonist tablosu veya kahve sehpası olarak kullandığı yarı antik Chippendale seti hakkında bildiklerinden daha fazla değildi. Hammett cinayeti Venedik vazosundan çıkardı ve sokağa attı; elbette hep orada kalacak değil, ama Emily Post’un görgü kitabında hanımların tavuk kanadını nasıl yemesi gerektiği türünden düşüncelerden sıyrılabilmek için bu iyi bir başlangıç oldu. Hammett daha başından (ve neredeyse sonuna kadar) hayata keskin ve agressif bakan insanlar için yazdı. Onlar hayatın çirkin yönlerine bakmaktan çekinmeyen insanlardı, zaten orada yaşıyorlardı. Şiddet onları etkilemiyordu, çünkü yaşadıkları sokakta şiddet vardı. Hammett cinayeti, onu işlemek için belli bir sebebi olan insanlara geri verdi. Cesedi öyle, kakmalı tabancalarla düelloyla, kürare veya tropikal balık zehiriyle değil, en gerçekçi yollardan önümüze getirdi. O bu insanları kağıda döktü, cinayet gibi netameli işlerde kullandıkları dilleriyle konuşturdu ve düşündürdü. Onda sanat vardı, ama okuyucuları bunun farkında değillerdi, çünkü böyle inceliklere müsait olmadığı varsayılan bir dil kullanıyordu. İnsanlar kendi bildikleri argoyla yazılmış iyi bir melodram okuduklarını sanıyorlardı. Bu bir bakıma böyleydi, ama fazlası vardı. Her söylem konuşmayla başlar, ve sokaktaki adamın konuşması edebiyat olacak düzeye geldiğinde, doğal dil gibi görünür. Hammett’in üslubu, en kötü anlarında Epikürcü Marcus’tan bir sayfa gibi anlaşılmaz olsa da, en iyi anlarında her şeyi anlatabiliyordu. Hammett’e veya kimseye özge olmayan, sadece Amerikan dilinin özelliğinden kaynaklanan (bu, başka dillerde de olabilir) bu üslupla, söylemesini bilemeyeceği veya hissedemiyeceği şeyleri ifade edebiliyordu. Onun ellerinde bu dil, nüansları olmayan, yankı vermeyen veya ufuktaki tepeden öteye bir hayal gücü taşımayan bir söylemdi. Hammett’in kalpsiz olduğu söylenir, oysa onun en güzel romanım diye iftiharla sözettiği romanı bir adamın arkadaşına duyduğu vefanın öyküsüdür. O tutumlu, sade yaşantılı ve sıkı bir adamdı; ve ancak büyük yazarların başarabildiği düzeyde yazdı, hep yazdı… Daha önce kimsenin yazmamış olduğu düşünülen sahneleri yazdı. Ve tüm bunları yaparken detektif romanının biçemini bozmadı. Zaten bunu kimse yapamaz, çünkü tüketici hep aynı biçemi ister. Gerçekçilik çok yetenek, çok bilgi ve çok duyarlılık gerektirir. Hammett şurada biraz gevşemiş, burada biraz kurcalamış olabilir. Herhalde, budalalar dışında, tüm büyük yazarlar yaptıkları işin yapaylığının farkındadırlar. Ve Hammett detektif romanının önemli bir yazım türü olabileceğini ispat etti. Malta Şahini bir deha ürünü olabilir veya olmayabilir, ama bunu yapabilen bir sanat, “hipotez olarak”, her şeye kadirdir. Bir detektif romanı böyle iyi olabiliyorsa, ancak züppeler onun daha iyisinin olamayacağını iddia ederler. Hammett başka bir şey daha yaptı, detektif romanı yazmanın keyifli bir uğraş, saçma sapan ipuçlarını ıkınarak birbirine eklemekten daha iyi bir uğraş olduğunu gösterdi.

Gerçekçi üslup kolayca kötüye kullanılabilir: bu, aceleden, duyarsızlıktan, veya bir yazarın ne söyleyebileceği ile onu nasıl söyleyeceğini bilip bilmemesi arasındaki ince köprüyü aşabilme yeteneğinden kaynaklanabilir. Bunu taklit etmek kolaydır, ama sertlik güç olmaz ve küstahlık espri yapmak değildir; hareketli sahneler yazmak durgun bir sahneyi yazmak kadar sıkıcı olabilir: keza, sarışın afetlerle cilveleşme sahneleri, genç yazarlar tarafından sadece sarışın afetlerle cilveleşme amacıyla yazılmışlarsa yine sıkıcı olurlar. Böyle o kadar çok taklit yazıldı ki, artık bir detektif romanında kahramanımız “Hı hı” dediği anda hemen onun Hammett taklitçisi olduğuna hükmedilebiliyor. Öte yandan, pekçok kişi Hammett’in detektif romanı yazmadığını, onun tehlikeli arka sokaklardaki polis vakalarının içine, tıpkı martini kadehine konulan zeytin tanesi gibi, biraz gizem katarak naklettiğini ileri sürüyorlar. Ben bunlara her yaştan ve her iki cinsiyetten yaşlı hanımefendiler diyorum; onlar hala cinayetlerinin gonca manolya kokusuyla gelmesini bekliyorlar, ve katiller ister bir playboy ister bir üniversite profesörü veya saçları ağarmış sevimli bir nine olsun, cinayetin ne ciddi bir vahşet olduğunu unutuyorlar. Klasik veya problemli detektif romanını savunan diğer bazı kesimler de, bir romanda tüm yönleriyle ortaya konmuş bir problem ve herbiri etiketlenmiş ipuçları yoksa, onun detektif romanı olamıyacağını savunuyorlar. Bunlar, örneğin Malta Şahini’ ni okurken, detektif Spade’in yardımcısı Archer’i kimin öldürdüğüyle hiç kimsenin ilgilenmediğini (ki romandaki tek problem budur), çünkü okuyucunun dikkatinin hep başka şeylerle meşgul edildiğini ileri sürerler. Öte yandan, Sırça Anahtar romanında Taylor Henry’yi kimin öldürdüğünün önemi okuyucuya sürekli hatırlatılır; oysa her iki romanın etkisi aynıdır: hareketlilik, entrika, ikili oyunlar… ve karakterlerin giderek gelişmesi; zaten detektif romanının doğru yapabileceği tek şey budur. Gerisi salon oyunlarından başka bir şey değildir.

Ama tüm bunlar (Hammett de dahil) benim için yeterli değil. Gerçekçi detektif yazarı kentlerin, hatta tüm bir ülkenin gangsterlerce yöneldiği, oteller, apartmanlar ve ünlü lokantaların, paralarını fuhuştan kazanmış zengin adamlarca sahip olunduğu, meşhur bir film yıldızının aynı zamanta bir mafya erketesi olabildiği, iki adım ötenizde oturan nazik beyefendinin sayısal loto mafyasının başı olabildiği bir dünyayı yazmaktadır; bu dünyada mahzeni kaçak viskiyle dolu bir yargıç cebinde içki şişesi bulundu diye bir adamı hapse mahkum edebilir, yaşadığınız kentin belediye başkanı para bulmak için adam öldürmeyi onaylayabilir; bizler yasalardan sözedip uygulamadan çekindiğimiz için o kentin karanlık bir sokağında yürümek tehlikeli olabilir; o kentte gün ortasında bir banka soygununa tanık olduğunuz ve kimin yaptığını gördüğünüz halde hemen kalabalığa karışıp uzaklaşabilirsiniz, çünkü soyguncuların kolu uzun arkadaşları var olabilir veya polis sizin tanıklığınızdan hoşlanmayabilir, veya onları savunan avukatın sizi mahkemede hırpalayıp paçavraya çevirmesine siyasete bulaşmış bir yargıç göz yumabilir. Bu, pek hoş bir dünya değildir elbet, ama yaşadığınız dünyadır işte. Ve bazı sıkı ve soğukkanlı yazarlar bu dünyayı size akıcı ve hatta keyifli bir üslupla anlatabilirler. Bir insanın öldürülmesi keyif verici bir şey değildir, ama bazan beş kuruş için öldürülmesi uygarlık dediğimiz şeyin ilginç bir yüzü olabilir. Tüm bunlar hala yeterli değildir. Sanat denilebilecek her şeyde bir “anlamını bulma” niteliği olması gerekir. Eğer yüksek bir trajediyse salt trajediden ibaret olabilir; kara bir mizah veya güçlü bir adamın kahkahası olabilir. Ama o kalleş sokaklarda, kendisi kalleş olmayan, lekesiz ve korkusuz bir adam yürümelidir. Bu tür romanlardaki detektif böyle bir adam olmalıdır. O kahramandır, o her şeydir. O hem sıradan hem de alışılmadık, sözünün eri biri olmalıdır. İyice eskitilmiş bir deyim kullanmak gerekirse, “adam gibi adam” olmalıdır, ama bu içgüdüsel ve kaçınamıyacağı bir duruş olmalıdır. Dünyasında en iyi adam, her dünya için yeterince iyi bir adam olmalıdır. Onun özel yaşamı umurumda değil; ama hadım ağası veya zampara değildir; sanırım bir düşesi baştan çıkarabilir ama bir bakireye elini sürmeyecektir. Sıradan biri olmalıdır, çünkü sıradan insanların arasında dolaşacaktır. Karakter sahibi biridir, yoksa işini iyi yapamaz. Kimsenin parasını hileyle almaz, kimsenin hakaretini karşılıksız bırakmaz. O yalnız bir adamdır ve gururu, onu gururlu biri saymanızda yatar, aksi takdirde ona rasladığınıza pişman olurdunuz. Yaşıtlarının diliyle, yani alaycı bir sertlikle, hoyratça bir mizah anlayışıyla ve yapmacıktan nefret ederek, konuşur. Öykü bu adamın gizli bir gerçeği arayışının serüvenidir, ve o serüvene yatkın biri olmasaydı öykü de olmazdı. Ondaki duyarlılık sizi bazan şaşırtabilir, ama kendine ait, içinde yaşadığı dünyaya ait bir duyarlılıktır bu. Eminim, ona benzer yeterince sayıda adam olsaydı, dünya daha emniyetli bir yer ve yaşam yine daha az sıkıcı bir yer olurdu.

İngilizceden çeviren:

Bekir KARAOĞLU