Türkiye’de polisiye yazarı olmak zor / Ahmet Veli Olgundeniz

Türkiye’de polisiye romanın gelişmemesinin en önemli nedeni suç ve suçlu profilinin çok düşük olmasıdır. Son zamanlar yaşanmış şöyle “akıl dolu” bir suç örneği verebilir misiniz? Yani bir polis dedektifini zorlayacak cinsten. Bilinen en komplike suçlarımız kuyumcunun yan duvarını balyozla delip, kasayı matkapla açıp altınları alıp kaçmak veya bir banka çalışanının zimmetine para geçirip ortadan kaybolmasıdır.
Bu topraklarda; Agatha Christie, Sir Arthur Conan Doyle, Georges Simenon, Maurice Leblanc, Mickey Spillane ve P.Souvert-M.Allain….. gibi büyük yazarlar çıkmamıştır. Doğal olarak bir Sherlock Holmes, Hercule Poirot, Miss Marple, Tommy ve Tuppence, Komiser Maigret, Saint, Mike Hammer, Malta Şahini, Vertigo, Les Diaboliques, Fantoma, Perry Mason, Arsen Lupen gibi kahramanlara rastlayamazsınız. Çocukluğumdan hatırladığım Peyami Safa’nın Cingöz Recai’si Ahmet Ümit’in Başkomiser Nevzat’ı ve Celil Oker’in Remzi Ünal’ı vardı sadece. Onların da esamesi bile okunmadı.

ZANLILARI TOPLAYIN
Amerikan veya İngiliz polisiye filmleri veya dizileri izlerken de “Acaba suçlu kim çıkacak” diye düşünürdük. Evin hizmetçisi mi, hanımı mı yoksa kahya mı? Oysa Türkiye’de işlenen suçlarda herşey kabak gibi ortada. On tane güvenlik kamasının olduğu yerde suç işleyecek gerizekalılar herhalde bir tek bu ülkede var. Hal böyle olunca polisiye romancılığı da gelişmiyor.
Bu ülkede önemli olan suçluyu bulmak değil ki önemli olan yakalayabilmek.
Ülkemizde Allah’tan suçlular zeka ve plan yapma yeteneğinden yoksun da acar polislere ihtiyaç kalmıyor. Batıda emniyet birimleri kanıtlardan suçluya gider. Biz de ise tam tersi polis önce zanlıları toplar, onlardan kanıtlara gider. Diyelim bir cinayet işlendi olay yerine gelen polisin ilk söylediği söz “Toplayın bunları” Yani ne kadar ilgili ilgisiz adam varsa nezarete alınır günlerce sorgulanır sonra da birisi “Ben yaptım” der. “Bıçağı da şuraya attım” Polis gider bıçağı bulur. Kanıt tamam, dava kapandı.
Eee ilgilisi, ilgisizi günlerce nezarette kalmış kimin umrunda. Koca koca insanları aylarca hapiste tutup sonra da “Sende bişey yokmuş” deyip salıveriyorlar. Hak, hukuk hak getire…
En son yaşadığımız İzmir’de cinayetler işleyen bir seri katilin yakalanma olayıyla ilgili size küçük bir gazete haberini nakletmek istiyorum. Sabah gazetesinin 30 Nisan tarihli sayısının birinci sayfasında ard arda üç cinayet işleyen zanlının Bodrum’da yakalanmasıyla ilgili olarak: “Katil zanlısı Hamdi Ayri’yi 21 Nisan’da 7,65 bir silah çaldığını güvenlik kameraları tespit etti. 3 gün sonra bu silahla cinayetler işlenmeye başladı. Ancak hırsızlıkla cinayet arasındaki ilişki, ancak zanlı yakalanınca ortaya çıktı”
Yine aynı haberin devamında emekli bir polis şefinin şu ifadesine yer veriliyor (Syf. 17): “Cinayeti soruşturan masa acaba çoğrafi yakınlıktan dolayı, ilk cinayetteki 7,65 ile Bodrum’da çalınan 7,65 arasında irtibat kuramaz mıydı?” Gazete de bu haberin başlığını “İkinci ve üçüncü cinayetler önlenebilir miydi?” diye atmış.
Allah’a sonsuz şükredelim ki suçlu profilimiz çok düşük. Yer tersi olsaydı?
İyilikle kalın.

 

Tür, aslında hiçbir şeydir / Ersan Üldes

“Hayatta ne macera, ne aşk ne de korku tek başına egemen değil ki, neden bunlardan birine bu kadar yaslanır hikâye kurucular?” (1)

İsmail Güzelsoy romanları, popülizmin ve çoksatar edebiyatın mesken edindiği bütün türlerde gezinmesine rağmen, asla ucuzlaşıp sarkmıyor. Çünkü her edim, her olgu kavramsal birer derinliğin boyunduruğunda vuku buluyor. Örneğin “bir yere yetişmek”, sadece karakterin bir yere ulaşıp ulaşamamasının taşıdığı gerilim ve heyecanı yaşamamıza değil, aynı anda zaman kavramını derinliğine tartışmamıza da ön ayak oluyor.
En kısa yoldan söylersek, Güzelsoy’un romanları insana “edebiyatta tür, aslında hiçbir şeydir,” dedirtme gücüne sahip…

Ruh Hastası

İsmail Güzelsoy’un 2004 yılında yayımlanan ilk romanı Ruh Hastası, ilk bakışta gazetecilik yapan bir ben anlatıcı üzerinden iki romancı arasında gelişen husumete odaklanıyor: Selim Özkul ve Edip Us… Ancak sonrasında böyle bir husumetin gerçekliği bir yana, ortada ikinci bir romancının dahi olmadığını öğreniyoruz.
Gazeteci Kürşad, yayın yönetmeni Burhan Hoca’nın isteği üzerine dönemin bu iki tanınmış romancısıyla görüşmeye gider. Selim Özkul ile röportaj yapması mümkün olur, ancak Edip Us ortalıklarda görünmeyen, yüzünü okurlardan saklayan gizemli biri olduğu için ona ulaşamaz. Selim Özkul’un röportaj sırasında naklettikleri de aslında oyunun bir parçasıdır.
Bu oyun, sadece titizlikle belirlenen birkaç kişiye oynanır ve kuralları koyanlar Selim Özkul, Burhan Hoca ve Ayhan’dır. Diğer bütün okurlar piyasaya çıkan standart kitapları okurken, belirlenen adaylar “hipnotik kitaplar” diyebileceğimiz kitaplarla her şeyden habersiz oyuna dâhil edilir. Ben anlatıcı olan gazeteci Kürşad, böylesi bir kumpasın içinde olduğunu ancak romanın sonunda, Selim Özkul’un bıraktığı mektup sayesinde öğrenir.

“İkinizin evindeki kitapları da alıp yerlerine normal baskıları koymaya karar vermiştim.” (2)

Ruh Hastası; kurgusu, karakterlerin psikolojisini oluşturma biçimi, gizemli ve doğaüstü durumlara varoluşçu yaklaşımıyla belirgin biçimde Paul Auster romanlarını anımsatıyor. Ayrıca İsmail Güzelsoy romanları içinde postmodern gerçeklik yanılsamasına en fazla prim veren yapıt olarak da göze çarpıyor. Yazar, gerçeküstü sayabileceğimiz birçok olayı, ısrarla bir gerçeklik zeminine oturtmaya çalışıyor.

“Genç okurlarım bu olayları babalarına sorabilirler.” (3)
“Sizi, baskısı artık bulunmayan bu kitapları arama zahmetinden kurtarmak için Selim’in hikâyesini kabaca şöyle özetleyebilirim.” (4)

“…diye anlatılan bölümün (s:213 p:2) devamını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Beyazıt Devlet Kütüphane’sinde büyük ihtimalle vardır…” (5)

Ruh Hastası’nda Güzelsoy, romanın yazılış sürecine de eğilerek, inanılması güç olaylar için güçlü bir inanırlık penceresi açıyor.

“Eğer elinizdeki metin burada bitiyorsa, bilin ki ara verdiğim dönemde öldüm.” (6)

 

Banknot Üçlemesi

İsmail Güzelsoy’un “Banknot Üçlemesi” adını verdiği romanlar serisinin ilki, 2005 yılında yayımlanan Sincap… Sincap’ın karakterleri, Güzelsoy’un üçlemenin ardından kaleme alacağı Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri adındaki son romanında da karşımıza çıkacak olan komünist şair İskender Sof ve kalpazan Sincap…
Kitabın başında Nazım Hikmet’ten alıntılanan;“Yaşamak şakaya gelmez / Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın / Bir sincap gibi mesela” şiiri, doğal olarak İskender Sof’un Nazım Hikmet’ten esinle yaratılmış bir karakter olduğunu düşündürüyor. İskender’in komünist olması ve sürekli devletten kaçması, bu düşünceyi daha da güçlendiriyor.
İskender Sof, kaçış planını sadece eşi, yayımcısı ve çocukluk arkadaşına açmıştır ve çok sevdiği bu insanların onu ihbar edeceklerine asla ihtimal vermez. Ancak peşindeki ajanların (Şişman ve Metin) onu istasyonda bulmaları, aklına bazı soru işaretlerinin düşmesine neden olur. Bu noktadan sonra soluksuz bir kovalamaca başlar. İskender Sof, bu kaçış esnasında, özel yetenekleri olan Sincap lakaplı, ufak tefek bir adamla karşılaşınca romanın seyri bütünüyle değişir.
Üçlemenin ikinci kitabı Rukas-Perde Açılıyor, banknotlara bakarak her şeyi okuyan Salih’in söylencelerden örülmüş hikâyesine odaklanıyor. Rukas, aslında romanın ben anlatıcısı Rumeli Kasabı… Her şeyi onun gözünden izliyoruz. Hapisten henüz çıkan Rukas, Kavak’a gelip geçmişteki olayları, özellikle de Salih’in ölümünü araştırmaya başlar. Bu araştırmanın merkezinde Salih’in on iki ayrı kişiye, banknotlar aracılığıyla bıraktığı mektup vardır. Bu mektup bulunursa her şey aydınlanacak, Salih’i ölüme gönderen Tufan cezasını çekecektir.
Güzelsoy, Rukas’ta da türler arasında gidip geliyor. Ama yine de ağırlıklı olarak bir sır ve serüven romanıyla karşı karşıyayız. Anlatıcı çoğu kez, okuru da bu serüvenin içine metazori çekmeye çalışıyor.

Şimdi size hatırladığım kadarıyla o gün bana söylenenleri anlatacağım. Bakalım mektubu ve haini benden önce yakalayabilecek misiniz? Adil olmaya çalışacağım, kendi yaşadığım sırayla, her şeyi olduğu gibi aktaracağım. (7)

Sincap romanının Sincap’ı ve Ruh Hastası’nın Selim Özkul’u da bir ara görünüyorlar Rukas’ta. Romanın henüz başında anlatıcının dile getirdiği bir ifade, bize Güzelsoy romanlarını genel hatlarıyla resmediyor aslında.
Hayatta ne macera, ne aşk ne de korku tek başına egemen değil ki, neden bunlardan birine bu kadar yaslanır hikâye kurucular?
Banknot üçlemesinin son romanı İyi Yolculuklar, Kronos Köprüsü ve Kronos Labirenti adında iki ayrı bölümden oluşuyor. Bu bölüm adlarından da anlaşılacağı üzere Güzelsoy, bu romanında zaman kavramına, özellikle Schumann rezonansı üzerinden, geniş parantezler açıyor.
İlk bölümde yıllar önce Türkiye’yi terk edip İsveç’e yerleşen Yılmaz’ın serüven dolu hikâyesi üzerinden Pellucidler ve Mağlubiler arasındaki amansız mücadeleye odaklanıyoruz. Pellucidler, Yılmaz’da bulunduğunu düşündükleri bir banka kasası anahtarının peşindedirler. Banka kasasında Pellucidler’in tarih boyunca ele geçirdikleri en büyük hazine vardır. Bedelli askerlik yapmak üzere Türkiye’ye gelmiş olan Yılmaz’dan anahtarı aldıktan sonra, muhtemelen onu ortadan kaldıracaklardır. Askerlik görevini tamamlayan Yılmaz, basit bir miras sorununu çözmek amacıyla İstanbul’a gelir ve bir daha da İsveç’e dönemez. Yılmaz’ın her ziyaret ettiği kişi, Pellucidler tarafından öldürülür.
Başta oldukça tipik bir avantür-polisiye izlenimi veren bu hikâye, sayfalar ilerledikçe ve anlatım derinleştikçe farklı alanlara açılmaya, okuru başka soruların kucağına atmaya başlıyor. Örneğin, Pellucidler, bildik bir avantür kurgunun doğaüstü yaratıklarından ibaret değildir. Pellucidler; yan anlamları, imaları ve şifreli konuşmaları asla çözemeyen, ayrıca anlatıcısı değişen meseller ve ima içeren şekiller karşısında enerjileri tükenen insan görünümündeki vampirlerdir. Bir vampir, edebi alana ancak böyle çekilebilir. Her şeyi, yalnızca ilk anlamlarıyla algılayabilen bir canlı türü, vampir de olsa, fantastik kurmacadan çok varoluşsal bir keşif olarak edebi alana dairdir.
Daha ilk bölümün sonuna bile gelinmeden yığınla macera yaşanıp bitiyor. Bu final, macera severler için romanın da bitişi anlamına gelebilir. Ancak yazara göre “mutlu son” yoktur. “Mutlu” ve “son” kelimeleri bir aradayken zaten başlı başına bir paradoksu oluşturur. Bu noktada anlatıcı, kimi okurlar için romanın bittiğini, kimileri içinse daha yeni başladığını duyuruyor.
“Zeynep ile Yılmaz da Stockholm’e giderler filan falan… Hayatında -benim gibi- mutluluk hikâyeleri duymayı özleyenler için kitabımız burada bitiyor. Tahammül gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum. Rabbimden dilerim ki, hepimizin kırk pare hikâyesi vuslat ve saadet rüyasında sürsün gitsin.

“Gözünüzü kapatın ve kendisini seyreden Yılmaz’ı sinesine çekip onu doyasıya koklayıp öpen Zeynep’i düşünün. İstiyorsanız dışarıdan sabırsız bir köpek havlaması da hayal edebilirsiniz.” (8)

Burada, İyi Yolculuklar’ın anlatıcısı için de özel bir parantez açmamız gerekiyor. Romanın başlarında klasik bir Tanrı anlatıcı ile maceradan maceraya sürükleneceğimizi zannederken, bazen ara ara, bir ben anlatıcı ile karşı karşıya olabileceğimize de ihtimal vermeye başlıyoruz.

“Az önce, bir yemek masası boyunda, diye tanımladığım masanın eni bir yemek masasının yarısı kadar bile değildi, bu ayrıntıyı söylemeyi unuttum.” (9)

İlerleyen sayfalarda, ben anlatıcıya tamamen ikna olduğumuz andan sonra ise, bunun sadece bir anlatıcı değil, aynı zamanda romanın ana karakterlerinden biri olduğunu öğreniyoruz. Romanın 170. sayfasında, anlatıcı olduğunu öğrendiğimiz Sir Withold’un “bir şeyi ne kadar fazla bakış açısından görebilirsek o kadar gerçeğe yaklaşmış oluruz” cümlesini haklı çıkaran ikinci bölüm, ilk bölümdeki karakterlerin Yılmaz’a neler anlattıklarına yer veriyor. İlk bölümde Yılmaz, görüştüğü karakterlerin anlattıklarından yola çıkarak bazı sırları çözmeye çalışıyor ve bir durak sonra nereye gitmesi gerektiğini öğreniyordu. Ancak biz onların Yılmaz’a neler anlattığını tam olarak bilemiyorduk. İşte ikinci bölümde Şükran Hanım, Resul, Habib, Orhan, Withold ve Nubar’ın bu anlatımlarının bütününe yer verilerek, ilk bölümde üstü kapalı kalan ya da hiç önemsenmiyor gibi görünen noktaların açığa kavuşması sağlanıyor.

Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri

Güzelsoy’un son romanı Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri, daha önce Sincap romanında karşımıza çıkan komünist şair İskender Sof’un kaçış hikâyesine odaklanıyor. Kaçış planını eşi, çocukluk arkadaşı ve yayımcısıyla paylaşan İskender Sof, bu üç kişi tarafından da ayrı ayrı ihbar edilince trene atlayıp Doğu’ya doğru uzaklaşıyor. Trende tanıştığı Sincap lâkaplı kalpazan emeklisi, Rusya’ya kaçmasına yardımcı olmak amacıyla İskender’i Iğdır’a ve Iğdır’ın saygın, vakur ve adaletli bilgesi Ahund’un evine sürüklüyor.
Romanda yer alan karakterlerin ‘söz konusu kaçış planının dışında kalan’ kendine has hikâyeleri de oldukça ilgi çekici… Ceplerinde mıknatıs taşıyan ve o yüzden de sağa sola yapışan derin devletin bekçisi Mit Osman, okuduğu çizgi romanların etkisiyle bir zaman vampir bir zaman Zagor olan deli Ninno, yaptığı harikulade resim ve tabelalardaki renk kullanımıyla renk körü olan İskender Sof’un tekrar renkleri ayırt etmesini sağlayan Nuh, Nuh’un Gemisi ile kafayı bozan yarı deli Adalet Hanım ve diğerleri… Romanın sonlarında yazar da bu karakterlerin bazılarının hikâyelerine odaklanan yeni bir roman kaleme alabileceğinin ipuçlarını veriyor.
Birbirinden kopuk gibi görünen, ama anlatının belli noktalarında birbirlerine değen bu hikâyeleri, bizlere bir meddah ya da kendi deyimiyle meselperdaz olan Değil Efendi aktarıyor. Aslında bu noktada, bir üst aktarım halkasından söz etmek gerek. Çadırına topladığı insanlara meseller aktaran Değil Efendi, “teyp” denen aletin icadından sonra bu meselleri kaydetmeye başladığı için, asıl aktarım bantları çözen yazar tarafından yapılıyor. Bu sebeple, aktaran görünümündeki Değil Efendi, aslında romanın yan karakterlerinden biri oluveriyor. Zira romanın ortalarından sonra bilfiil hikâyenin içine de dalıyor.
Son romanında Güzelsoy, önceki romanlarına oranla daha mizahi bir yaklaşım sergiliyor. Renk körü oluşunu annesiyle paylaşmaya çalışan İskender Sof’un ondan aldığı cevap, Güzelsoy’un mizahi yaklaşımındaki derinleşmeyi görmek için iyi bir örnek:

“Bir seferinde anneme anlatmayı denedim, iki cümle ettim etmedim, benim şairane bir konuşma yapmakta olduğumu zannetti, iyi mi? ‘Ah evet ya, yaşımız ilerledikçe renkler daha soluk, musiki daha içli oluyor’ gibi bir şeyler söyledi.” (10)

Ayrıca sürekli küfür eden Kadı Nahit karakteri de romandaki istihzaya hatırı sayılır katkılar yapıyor.
Daha önce yayımlanan Sincap romanı, komünist şair İskender Sof’un, Nazım Hikmet’ten esinlenerek yaratıldığına dair bazı şüpheler uyandırıyordu. Güzelsoy’un son romanında, artık buna kesinlikle emin oluyoruz.

“Hayatı boyunca ‘tahripkâr’ bulunan fikirleri için aşağılandığı kadar, yazdığı şiirler sayesinde şımartılmış, yüceltilmiş biriydi. Onu düşman olarak gören çevrelerde bile, gizli gizli şiirlerinin okunduğunu biliyordu.” (11)

İsmail Güzelsoy, diğer bütün romanlarında olduğu gibi, bu son romanında da okuru yaşanan gerçeküstü olaylara inandırmaya çalışıyor.

“Günün birinde âşık olup evlenir ve de çocuk yaparsa, ona bütün bu olup bitenleri nasıl anlatacaktı? Onun gözünde palavracı bir bunak durumuna düşmeden bu kara masalı nasıl inandırıcı kılabilirdi ki?” (12)

“Okuduğunuz kitabın yazılışı sürecinde Hayati’nin kayıp yıllarına dair yapmış olduğumuz bütün araştırmalar sonuçsuz kaldığı gibi, bu konuda kayda değer bir söylentinin bile bulunmadığını belirtmeliyiz.” (13)

Güzelsoy romanlarını, polisiye, vampir ya da diğer avantür edebiyattan ayıran özellikler de işte bu noktada yatıyor. Romanın yazılış sürecine kafa yorulması, hikâyelerin okura ulaşım biçiminin dert edilmesi, zaman ve mekânın bütünüyle gerçekçi öğeler ışığında kurulması, yazarı “yalnızca fantastik hikâyeler aktaran” bir edebiyatçı olmaktan net çizgilerle ayırıyor.
Güzelsoy romanları Türk Edebiyatı açısından ‘yeni’ diyebileceğimiz bir yaklaşım tarzına sahip. Fantastik öğeler tamamıyla gerçekçi, hatta gündelik, yerel ve sıradan zeminlerde yükseliyorlar. Örneğin İyi Yolculuklar’da doğaüstü sayılabilecek yaratıklarla mücadeleye girişen Yılmaz, bedelli askerlikten yararlanmak üzere Türkiye’ye gelmiştir. Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri’nde vampir Ninno, fırından ekmek almak ve benzeri ayak işlerine koşulur.
Güzelsoy romanlarının bütününü, ilk roman Ruh Hastası’nda geçen bir pasaj, aslında çok iyi tanımlıyor:

“Önceleri hoş bir macera romanıydı, eğlenceli bir kitaptı hakikaten de. Sonra yavaş yavaş, vücudumu kavrayan bir sıtma nöbeti gibi beni sarhoş etmeye başladı.” (14)

 

Kaynak : http://www.ersanuldes.com

 

Dipnotlar:

1 İsmail Güzelsoy, Rukas-Perde Açılıyor, Everest Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2006, s.2.
2 İsmail Güzelsoy, Ruh Hastası, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2004, s.203.
3 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.93.
4 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.94.
5 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.96.
6 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.213.
7 İsmail Güzelsoy, Rukas-Perde Açılıyor, Everest Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2006, s.39.
8 İsmail Güzelsoy, İyi Yolculuklar, Everest Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2007, s.159.
9 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.93-94.
10 İsmail Güzelsoy, Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri, Doğan Kitap, 1. Baskı, Nisan 2010, s.17.
11 İsmail Güzelsoy, a.g.e.,s.107.
12 İsmail Güzelsoy, a.g.e.,s.184-185.
13 İsmail Güzelsoy, a.g.e.,s.95.
14 İsmail Güzelsoy, Ruh Hastası, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2004, s.185.

En İyi 25 Gerçek Suç Romanı (Çeviren: Atakan Göktepe)

Gerçek suç kitaplarını bu kadar popüler yapan nedir? Bunların çoğu televizyonda gösteriliyor veya yaşanmış gerçek cinayetleriyle ilgili kitaplar ve diğerleri çok popüler hale gelerek televizyona adapte ediliyorlar. İnsanlarda toplumun verimli üyelerinin kötü şartlar veya delilik sebebiyle  kolayca uçlara gelip katile dönüşmelerinin verdiği ürperti hissi var ve bu aramızdaki en kötülere karşı olan ilgimizi bile arttırıyor. Aşağıda tarih boyunca göze çarpan 25 kötü şöhretli cinayet öyküsünden oluşmuş kitaplar bulunuyor:

1. In Cold Blood (Soğukkanlılıkla), Truman Capote (1966)
Clutter Ailesi’nin 1959 yılındaki tüyler ürpertici cinayetleri Kansas’taki küçük bir kasabada gerçekleşmişti ama Truman Capote bu cinayetleri kurgusal olmayan romanı için kaydettiğinde bu cinayetler destansı boyutlara ulaştı, Capote bu romanında gazetecilik teknikleri ve yazarlık yeteneğini gerçek bir suç hikayesini daha önce hiç anlatılmamış şekilde anlatmak için kullanmış. Bu eserin bitirilişi gerçek suç hikayeleri türünde bir kilometre taşı oldu ve Capote bu alanda gününün en iyi yazarları arasında yerini sağlamlaştırdı. Kitap 1967′de filme çevrildi ve Capote’nin araştırması ve yazıları daha sonra 2005′teki “Capote” adlı biyografik filmde kullanıldı.

2. Helter Skelter, Vincent Bugliosi and Curt Gentry (1974)
1969′da Charles Manson’ın dengesiz takipçileri tarafından işlenen Tate-LaBianca cinayetleri ülke genelinde ilgi uyandırdı ve Manson’ın ismini kötülükle aynı solukta anılmasına neden oldu. Manson’ı suçlayan savcı Vincent Bugliosi’ydi ve kitabın ismi bir Beatles şarkısı olan Helter Skelter’dan geliyoru, bu şarkı Manson’ın grubun ırk savaşlarına yola açacak mesajlar içerdiğini iddia ettiği şarkılardan biriydi. Curt Gentry’nin yardımcı yazarlığını yaptığı Helter Skelter tüm zamanların en çok satan gerçek suç kitaplarından biri oldu ve iki televizyon filmine uyarlandı (ilki 1976, diğeri 2004′te) ayrıca 2008 yapımı  korku filmi The Strangers‘a ilham kaynağı oldu.

3. Homicide: A Year on the Killing Streets, David Simon (1991)
Baltimore Sun gazetesi muhabiri David Simon hikayesini yazmak için bir yılını cinayet masası dedektifleriyle geçirip cinayet ve uyuşturucu kayıtlarına dalarak geçirdi ve sonucunda bu kitap ona bir Edgar Ödülü kazandırdı. Simon olay örgüsünü dört ana dava ve diğer gerçekleri sokak dünyasının incelikleri çerçevesinde okura sunuyor. Bu kitap NBC dizisi “Homicide: Life on the Streets”in temelini oluşturdu ve HBO’nun “The Wire”ına ilham verdi.

4. The Devil in the White City: Murder, Magic, and Madness at the Fair that Changed America (Beyaz Şehirdeki İblis), Erik Larson (2003)
Erik Larson’ın geniş kapsamlı tarihsel cinayet öyküsü Christopher Colombus’un yeni dünyayı keşfettiği gün kutlanan Dünya Kolombiyalılar Fuarı sırasında 1893 yılında Şikago’da gerçekleşen olayları konu alıyor. Kitapta fuarın baş mimarı Daniel Burnham ve fuarı kurbanlarını avlayabilmek için kullanan ve sonucunda Amerika’nın ilk seri katillerinden biri olan H.H Holmes’ün maceraları anlatılıyor.

5. Crime and Science: The New Frontier in Criminology, Jurgen Thorwald (1967)
Alman yazar Jurgen Thorwald kendini suçla mücadeleye adamasıyla biliniyordu, Crime and Science adlı romanı bu alan konusunda oldukça bilgilendirici bir içerik taşıyor ve orta çağ yöntemlerinin kullanılabilirliğini gösteriyor.

6. Doctor Dealer: The Rise and Fall of an All-American Boy and His Multimillion-Dollar Cocaine Empire, Mark Bowden (2000)
Mark Bowden her ne kadar 1999′da yazdığı savaş öykülerini topladığı Black Hawk Down’la bilinsede gazetecelik gözünü kullanarak yazdığı Doctor Dealer‘la gerçek suç türüne dönüş yaptı.

7. Wiseguy, Nicholas Pileggi (1986)
Polis muhbiri Nicholas Pileggi eski gangsterlerden Henry Hill’le suçlu Luchese Ailesi hakkında bilgi edinmek için çalıştı. Hill bu kriminal macerasına 1978′te yaşanan zamanının en büyük kasa soygunu olan JFK Uluslararası Hava alanındaki silahlı soygunu dahil etmiş.  Hill en sonunda gangsterlere düşman olması sebebiyle Tanık Koruma Program’ına dahil edilmiş. Kitap Martin Scorsese’nin 1990′daki klasikleşen filmi GoodFellas‘a konu oldu.

8. Donnie Brasco: My Undercover Life in the Mafia, Joseph D. Pistone (1987)
FBI ajanı Joseph Pistone altı yılını gizlice New York’taki suçlu Bonanno ailesine yakın olabilmek için harcadı. Sahte bir kimliği de vardı: Donnie Brasco, kuyumcu ve hırsız. Kitabında, geçirdiği zamanla ilgili ayrıntıları, gizli telefon görüşmelerini, çalışma alanını ve ailenin içinde nasıl sevildiğini anlatıyor. Johnny Depp, kitapın 1997 tarihli uyarlamasında Pistone’u canlandırdı.

9. Bestial: The Savage Trail of a True American Monster, Harold Schechter (1998)
Harold Schechter Bestial adlı kitabı ülkenin ilk seri katillerinden Earle Leonard Nelson’ın hikayesini anlatıyor.1926′nın kış başında Birleşmiş Milletler ve Kanada’da sürdürdüğü geniş bir alana yayılmış gizli bir yok etme dürtüsüyle işlediği kadın cinayetlerini anlatıyor.

10. Blind Eye: The Terrifying Story of a Doctor Who Got Away With Murder, James B. Stewart (2000)
Eskiden avukatlık yapan sonra muhabirliğe başlayan ve 1987′de menkul kıymetler borsasıyla ilgili bir skandalı ortaya çıkardığı için Pulitzer Ödülü alan James B. Stewart gazetecilik yeteneğiyle konunun baş döndürücü düzenini kitabına dökmüş. 2000′de Blind Eye ile Edgar Ödülü’nü kazandı. Kitap beraberinde yakalanmadan 60 hastayı zehirlediği iddia edilen Micheal Swango tarafından işlenen korkunç cinayetleri getirdi.

11. Finders Keepers: The True Story of a Man Who Found $1 Million, Mark Bowden (2002)
Bu gerçek olmak için fazlasıyla güzeldi. Joey Coyle yirmilerinin sonunda işsiz bir adamdı bir gün  bir iki arkadaşıyla 1.2 milyon dolarlık bir soygundan arabayla dönüyorlardı. Bu garip, acıklı, önemsiz ve komik hikaye Joey ve arkadaşlarının, çalıntı parayı gizlemiş ve kara para aklamış ve polis ganimeti ararken zırhlı bir araçla ortadan kaybolan suçluların, gerçek suç hikayesi.

12. A Rip in Heaven: A Memoir of Murder and Its Aftermath, Jeanine Cummins (2004)
Jeanine Cummins ailesinin başına gelmş olayları anlattığı A Rip in Heaven‘da benzersiz bir perspektifle bir cinayetin detaylarını sunuyor. O gençken tüm aile Spring Break’e tatile gittiğinde Cumminslerin 19 yaşındaki oğlu Tom ve iki kuzini köprüde bir grup saldırgan tarafından saldırıya uğramışlar. Saldırganlar kızlara tecavüz etmiş ve onları köprüden atmış. Sadece Tom hayatta kalabilmiş. Cummins davanın ayrıntılarını şüpheli olan Tom’un aynı zamanda olayın bir numaralı tanığı olmasının yardımıyla, şaşırtıcı bir denge ve yetenekle birlikte yeniden canlandırıyor.

13. The Stranger Beside Me, Ann Rule (1980)
Çok şeyi bilen ve çok çalışan Ted Bundy’nin işlediği vahşice cinayetlerinden dolayı tutuklanana dek birlikte çalıştıkları ilk kitabı The Stranger Beside Me ile Ann  Rule’un gerçek suç öyküleri yazarları arasında bir anda yıldızı parladı. 1970lerde Seattle’da“Alo İntihar Hattı”nda birlikte çalışmışlardı ve Ann tüm bu cinayetleri işleyenin o olduğunu anlamaya başlamıştı. Bu kitap onun Amerikan’ın en kötü seri katillerinden birine olan yakınlığını anlatıyor.

14. Lethal Intent, Sue Russell (2002)
Kadın seri katillerin sayısı erkeklere göre az olunca Aileen Wuornos’ın öyküsü çok ilgi uyandırıyor.  Sue Rusell’in biyografisi Wuornos’un gençliğinde fahişelik yapmasından seri cinayetlerine ve enjekte yoluyla idamına kadar olan süreci gözler önüne seriyor. Wuornos’ın otobiyografisi Monster da bu süreci anlatıyor. Wuornos’ın hayatı 2003 yılındaki filme konu oldu.

15. Killer Clown: The John Wayne Gacy Murders, Terry Sullivan and Peter T. Maiken (2000)
Terry Sullivan yerel partilerde palyaço kıyafeti giymeyi alışkanlık haline getirdiği için “Palyaço Katil” lakabıyla anılan John Wayne Gacy’yi suçlayan avukattı. Gacy birçok genç adamı öldürüp cesetlerini döşeme altı boşluğunu tıkmış. Sullivan’ın Gacy’nin soğuk kanlı hareketlerini ve onun zarar görmüş zekasını gözler önüne seriyor.

16. The Lives and Times of Bonnie & Clyde, E.R. Milner (1996)
Bonnie Parker ve Clyde Barrow’un romantikleştirilmiş hikayelerini, banka soymalarını ve 1932′den 1934′e kadar bu konudaki en önemli otoritelerden olmalarını anlatıyor ve ölümlerinin ardından onları efsane haline getiriyor. E.R Milner ince ayrıntılarla dolu kitabı  ikilinin heyecan dolu öyküsünü araştırmalara dayanarak anlatıyor.

17. Dead Man Walking, Helen Prejean (1993)
Rahibe Helen Prejean’in bir idam mahkumuyla aralarındaki olayları anlatan 1995 yapımı film (Dead Man Walking/Ölüm Yolunda) alkışlarla karşılanmıştı. Kitabında, verilen ölüm kararına karşı verilen zor bir savaşı anlatıyor ve ölüm kararı alınmış bir mahkuma verdiği kutsal öğütleri yansıtıyor.

18. Public Enemies: America’s Greatest Crime Wave and the Birth of the FBI, 1933-34, Bryan Burrough (2004)
Micheal Mann’in 2009 yapımı Public Enemies/Halk Düşmanları filmine ilham veren Bryan Burrough’un adamakıllı bir araştırma sonucu ortaya koyduğu bu uzun kitapta Amerika’nın suç davalarına karşı gösterdiği adalet anlayışını büyüleyici bir bakışla anlatıyor. Burrough kitabında Bonnie ve Clyde’e, John Dillinger’a, Bebek Yüz Nelson’a ve ülke tarihindeki uzun süreli yankı uyandıran suç olaylarına tüm iyi niyeti ve yeteneğiyle değiniyor.

19. Angel Face: The True Story of Student Killer Amanda Knox, Barbie Latza Nadeau (2010)
Meredith Kircher 21 yaşında İtalya’da öldürüldüğünde cinayeti ailesi kadar tüm eyaletide şok etti.   Kızın Amerikalı öğrenci arkadaşı Amanda Knox bu suç yüzünden hüküm giydi ama , but there are dozens of twists and turns along the way, not to mention more suspects. Nadeau’nun kitabı benzeri görülmemiş bir cinayeti ve tartışmalı bir mahkumiyeti içeriyor.

20. The Killing Season: A Summer Inside an LAPD Homicide Division, Miles Corwin (1997)
Miles Corwin’in yazdığı The Killing Season David Simon’ın Homicide‘ı gibi Los Angeles’ta halk tarafından pek umursanmayan bir cinayeti inceliyor, 1994 yazında ülkedeki herkes O.J Simpson tarafından büyülenmişti, ama Corwin cinayet masası polisleriyle Los Angeles’ın güneyine gidip yüzlerce cinayetin bu bölgede işlendiğini ortaya çıkardı.

21. The Suspicions of Mr. Whicher, Kate Summerscale (2008)
Kate Summerscale’in kurgulanmamış dönem draması İngiltere’nin ilk modern dedektiflerinden birinin ve onun ölümden dönüşünü konu ediyor. Scotland Yard’tan Jonathan Whicher 1860 yılında  işlenen üç yaşındaki bir çocuğun cinayetini araştırmak için görevlendirilir, Whicher inatçı bir soruşturma sonucu kusursuz bir teori kurar ama elinde hiç delil yoktur. Whicher’ın kariyerinin geri kalanı adaletin yerini bulmasını sağlamaya çalışmakla geçiyor, bu acı dolu süreç bu büyüleyici öyküde tekrar hayat buluyor.

22. And the Dead Shall Rise: The Murder of Mary Phagan and the Lynching of Leo Frank, Steve Oney (2003)
Steve Oney yazdığı And the Dead Shall Rise’ta Amerikada yapılan Sami karşıtı bir eylemde şahit olduğu karanlık anları anlatoyor. Marry Phagan 13 yaşında öldürülmüştü ve patronu Frank’te cinayet suçundan tutuklamış ve sonunda bu suçtan mahkum edilmişti. Onun Museviliği beraberinde bolca nefret ve ayrımcılığı getirdi. Frank’in ölüm kararı hafifletilerek ömür boyu hapse çevrilince yerel halk öfkelendi ve Frank’i hapisaneden kaçırarak kendileri astılar. Bu şok edici olay İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği’nin kurulumasına sebep oldu.

23. Confessions of Son of Sam, David Abrahamsen (1985)
David Berkowitz 1977 yazında  New York şehri genelinde daha çok Sam’in Oğlu ismiyle birden fazla insanı öldürmüş olmasıyla bilinirdi. David Abrahamsen’ın romanı Berkowitz’le 50 saati aşkın sürede yaptığı röportajlar ve bir o kadar uzun süren aile ve arkadaşlarıyla görüşmeleri sonucu ortaya çıkmış. Bu kitap kötü şöhretli seri katillerle ilgili şeyler öğrenmek isteyenler için vazgeçilmez bir kitap.

24. Cries Unheard: Why Children Kill — The Story of Mary Bell, Gitta Sereny (1999)
Gitta Sereny’nin gerçek suç kitabı öldüren çocukların yerini bulmamış cinayetlerini konu alıyor. Adı duyulup kendisi görünmeyen Marry Bell ve arkadaşları öldürüldüklerinde on birlerindeydiler, Sereny’nin kitabı Bell’in küçük yaşta maruz kaldığı işkenceleri ve böyle genç bir zihnin nasıl kırılma noktasına sürüklendiğini görebilirsiniz.

25. Blood and Money (Kan ve Para), Thomas Thompson (2001)
Thomas Thompson yazdığı Blood and Money‘de gerçek bir olayı betimlerken Teksas’ta gerçekleşen çok ilginç bir ölümün öyküsünü, cinayeti ve ahlaksızlığı ele alıyor. Karakterlerin merak uyandırıcı karakter dağılımları Thompson’ın yeteneğiyle birleşince bu içinden çıkılmaz suç ağı cazip bir gerçek cinayet kitabı olup çıkıyor.

 

Kaynak : http://www.forensiccolleges.net/blog/2010/25-best-true-crime-books/

İyi polisiye, iyi edebiyattır : SIMENON ve MAIGRET Üzerine

XX. yüzyılın en büyük yazarlarından biri, kuşkusuz Simenon’dur. 1989 yılında öldüğünde, geride kendi adıyla 193, on sekiz farklı takma isimle yazdıklarını da sayarsak dört yüzü aşkın roman bıraktığı için, bu sıra dışı yazarın edebi niteliği kimilerince tartışmalı bulunmuştur.

Dünya çapında beş yüz milyonu aşkın satışa ulaşan bir yazar, aynı zamanda nitelikli bir edebiyatçı olabilir mi? Bu soruya Nurullah Ataç da yanıt bulamamış:

“Ama ne kadar çok yazmış! O kadar çok yazan adamın her kitabı iyi olamaz elbette!” (Akt. Salâh Birsel, “Fantoma Geliyor”, Soyut, sayı 92, Haziran 1976)

Ne de olsa Simenon, romanlarını yazarken edebi kaygılar taşımadığını defalarca vurgulamıştır. Bu yaklaşımını da Colette’e borçlu olduğunu söyler. Colette, o günlerde Le Matin dergisine kısa öyküler yazan genç Simenon’a, yazdıklarının “fazla edebi” olduğunu söylediğinde, Simenon ona hak verir. Romanlarını gözden geçirirken yaptığı ilk iş, bu tür “fazlalıkları” kırpmaktır:

– Neyi kesip atıyorsunuz, hangi tip sözcükleri?

– Sıfatlar, zamirler ve yalnızca bir etki yaratmak için orada olan her sözcüğü. Bilirsiniz, güzel bir cümlen mi var – at onu! (Carvel Collins, “Simenon’la Söyleşi”, The Paris Review, 1955)

Yazarın bu görüşünü destekleyen bir savı, romanlarında faydalandığı kelime dağarcığının iki bini aşmadığı yönündedir. Türk okurları ellili yıllardaki Ataç çevirilerinde pek fark edememiş olsa da, Simenon romanlarının dili gerçekten basittir. Yine de iki bin kelime çok iddialı bir rakam. Nitekim geçen yıllarda Simenon okurlarının yaptığı bir çalışma, yazarın –görece daha yalın olan– Maigret romanlarında bile bu rakamın neredeyse iki katına ulaştığını ortaya koydu.

Benzer bir çalışmayı, yazarın on bin kadınla cinsel ilişkide bulunduğu iddiası için de yaptılar mı acaba? Okumaya bu noktada ara verip, kısa bir hesaplama yapan meraklı Virgül okuruyla aynı görüşteyim: Bu dudak uçuklatıcı rakam gerçek olamaz. Ama ne önemi var! Simenon uçuk herifin tekiydi; yerli yersiz iddialarda bulunmayı severdi. 1937 yılında Nobel’i kazanacağını ileri sürmüştü:

349 roman yazdım, ama bunların hiçbir değeri yok. Gerçekten yazmak istediğim romana henüz başlamadım. 40 yaşımda ilk gerçek romanımı yazacak, 45 yaşımda, yani 1947’de de Nobel ödülünü kazanacağım. (The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham, Penguin, 2003)

1957 yılında Camus’ye verilen Nobel Ödülünü duyduğunda yazara savurduğu küfür meşhurdur. Sonradan Nobel’den niye vazgeçtiğini de açıkladı:

1946’da aday gösterilmeme ramak kalmıştı. Ama vazgeçtim. Madalya istemiyorum çünkü. Sergilenecek türden bir hayvan değilim. Madalyalar için inekler ve boğalar var. (LIRE, Mayıs 2003 sayısında yayınlanan söyleşiden çeviri, Esra Özdoğan, Virgül sayı 64)

Oysa aday gösterilmesine değilse de, sergilenmesine ramak kalmıştı Simenon’un. 1927 senesinde Paris Matinal gazetesinden Eugene Merle ile imzaladığı kontrat, yazarın halka açık bir yerde, cam bir hücreye yedi gün boyunca kilitli kalıp, tefrika edilmek üzere bir romanı tamamlamasını içeriyordu. Gazete kontratın imzalanmasından kısa bir süre sonra battığı için, cam hücre asla kurulmadı. Kurulsaydı, elbette bu denemeden alnının akıyla çıkardı Simenon. Roman yazmaktaki hızı meşhurdur. Öyle ki, Hitchcock telefon açınca sekreterinin “Simenon şimdi bir roman yazıyor, bitirene kadar sizi hatta bekleteyim,” dediği rivayet edilir. Bu kadar çok yazan adamın her yazdığı elbette iyi olamaz!..

Gelgelelim, Simenon cephesinin de eli güçlüdür. Öyle ya! Koskoca André Gide kendisini “Hepsinin en iyisi, edebiyatımızın en hakiki romancısı,” diyerek övmüş; eserleri Dostoyevski, Balzac ve Dickens ile kıyaslanmış; aralarında Céline, Colette, Cocteau, Jean Renoir, Fellini, Charles Chaplin, Henry Miller ve T.S. Elliot’ın da bulunduğu birçok önemli ismin hayranlığını kazanmıştır.

Jean Renoir, Simenon’a yazdığı bir mektupta, şu sözlerle över yazarı:

Tanrı sizi yazmanız için yaratmış; nasıl ki babamı resim çizmesi için yarattıysa. İkiniz de bu yüzden, işinizi çok iyi yapıyorsunuz. (The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham, Penguin, 2003)

Eserleri elli beş dile çevrilmiş, dünya çapında yarım milyarı aşan satış rakamlarına ulaşmıştır. Bu alanda rakibinin, Jules Verne ve Shakespeare’le beraber, sadece İncil olabildiği söylenir. 1972 tarihli bir UNESCO araştırmasına göre ise, Lenin’in ardından, yapıtları en çok dile çevrilen ikinci yazar Simenon’dur.

SIMENON ÜZERİNE

Simenon 1903’te Liege’de doğdu. Bir ve sekiz yaşlarındayken ailesi adres değiştirdi; ama elli yaşına dek Simenon yirmi altı ayrı evde yaşayacaktır, o yüzden üzerinde durmaya değmez. 1918’de babasının kalp krizini bahane ederek okulu bırakıp Liege gazetesinde çalışmaya başladı.

1921’de ilk romanı yayınlandı, bir sene sonra şansını Paris’te denemeye karar verdi. 1923 yılında Tigy ile evlendi. Aynı sene Le Matin editörü olan Colette’i öykülerini yayınlamaya ikna edişi onun için bir dönüm noktasıdır. Takip eden yıllarda farklı isimler altında birçok aşk, macera ve polisiye öyküsü yayınladı.

1929 Eylülünde Delfzijl’de Komiser Maigret tiplemesini yarattı. İki sene sonra ilk gerçek Maigret romanı yayınlandı: Pietr-le-Letton. Bu, aynı zamanda kendi adıyla yayınlanan ilk romanı idi. Maigret’den sonra Simenon, kendi deyimiyle hiç aç kalmadı.

1933’te İstanbul’a geldi; Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki ile Paris-Soir için röportaj yaptı. Aynı yıl, Maigret romanları yazmayı bırakmaya karar verdi, kendini edebiyatta kanıtlamak istiyordu. 1939’da ilk oğlu Marc Simenon dünyaya geldi.

1940’ta orduya yazılmaya karar verdi, ancak onun yerine, La Rochelle’deki mülteci kampı komiseri olarak görevlendirildi. Aynı sene doktoru yanlış bir teşhis sonucu en çok iki yıllık bir ömrü kaldığını bildirdi. 45’te Kanada’ya yerleşti. Sekreter olarak Denise’i tuttu ve onunla ilişkiye girdi. 49’da Denise’in hamile kaldığını öğrenince Tigy’den ayrıldı. Aynı yıl ikinci oğlu John doğdu.

50’li yılların ilk yarısını, Denise ile beraber yerleştikleri Shadow Rock çiftliğinde geçirdi. Tek kızı Marie-Jo 1953’te, üçüncü oğlu Pierre ise 1959 yılında doğdu. Simenon, 1961’de hizmetçi olarak işe aldıkları Teresa ile de kısa zamanda ilişkiye girdi. Sonraki yıllarda önce Denise, ardından da on üç yaşındaki Marie-Jo psikiyatrik tedavi görmeye başladılar.

1972 yılında son Maigret’sini tamamlamasının ardından, yazarlık yaşamına son verdiğini duyurdu. 1974’te Teresa ve Pierre ile yaşamaya başladı. 1978’te Marie-Jo’nun intiharı üzerine, kızına hitaben Intimate Memoirs’ı kaleme aldı. Oğulları, 4 Eylül 1989’daki ölümünü radyodan haber aldılar.

 

MAIGRET ÜZERİNE

1963 yılında verdiği bir söyleşide Simenon, “Polisin de genelde, suçlu ile aynı mahallede doğmuş olduğunu unutmayın,” der: “Suçlu ile benzer bir çocukluk geçirmiş, aynı dükkândan şekerleme aşırmıştır… İçten içe, polis suçluyu anlar, çünkü çok kolaylıkla kendisi de onun gibi olabilirdi.”

Maigret olayların gelişimi boyunca herhangi bir şey yapmıyormuş izlenimi verir. Olay yeri incelemesidir, parmak izidir, önemsemez bunları. Sorulduğunda hiçbir fikri olmadığını söyler, yargıya varmaktan kaçınır; bunu da sık sık vurgular. Bunun yerine suçluyu, rakibini tanımak ister. Soruşturma süresince motivasyonu budur, büyük ölçüde yöntemi de budur. Maigret Tuzak Kuruyor’da, soruşturma boyunca nasıl biri olduğunu merak ettiği katili tuzağa düşürdüğünde şöyle seslenir ona: “Siz bir insansınız!”

Komiserimizin genelde tüm yaptığı, olaya karışmış kişilerin mahremiyetine sızmaktır. Etrafta dolaşıp densiz densiz sorular sorar; gerek görürse eşyalarını karıştırır, izler onları. Biriyle konuşurken sözünü kesmekten ya da onu utandıracak sualler sormaktan çekinmez. Düpedüz kaba biridir Maigret.

Sonra bir an gelir, okur bunun hangi ipucundan ötürü olduğunu da kestiremez, sağa sola caka satmaya başlar komiserimiz. Olayı ana hatları ile çözmüştür. Eşhas sırlarını açmıştır Maigret’ye. Bazen Maigret’nin muammayı çözmesi, istenmeyen sonuçlar doğuracak niteliktedir. Bir aile düzeninin veya bölgenin zengin ve hatırşinas çevrelerinin köküne dinamit koyacak bir skandalı açığa çıkarıverir Maigret. Üstelik suçun örtbas edilmesi ya da çapulcunun birinin üstüne yıkılması yönündeki baskılara karşın, burnunun dikine giderek yapar bunu. Hollanda’da bir Cinayet’te Maigret’yle Prof. Jean Duclos’un konuşmasını hatırlayalım:

Duclos:

– (…) Siz ise, buraya geldiğinizden beri burnunuzun dikine gidiyorsunuz, yakışık alır mı, almaz mı demeden.

Maigret:

– Örneğin suçlunun bulunmasını istiyorlar mı, istemiyorlar mı, aldırmadan!

Duclos:

– Neden olmasın? İğrenç bir cinayet söz konusu değil… Yani suçlu profesyonel bir katil ve hırsız değil… Toplumu korumak için ille de içeri tıkılması gereken bir kişi değil…

Simenon’un kebikeçi (ex libris) üzerinde şu sözler yer alır: “Anla, ama yargılama!” Boşuna değildir bu; yazar bütün hayatını insan yaradılışını tanımaya adamıştır. Kendisini, romanlarındakine benzer bir trajedinin kurbanı olmadığı için şanslı sayar.

TÜRKÇEDE SİMENON

Simenon’un dilimizdeki macerası, 1944 yılında basılan İsyan (Long cours) ile başladı. Orijinali 1936 tarihli romanın çevirisi, dönemin ünlü gazetecilerinden, sonradan milletvekilliği ve kültür bakanlığı da yapmış olan Cihad Baban’ın imzası taşıyordu.

O gün bugündür, Simenon’un ünlü isimler tarafından çevrilmesi bir gelenek halini almıştır. Oktay Akbal, Oktay Rifat, Sait Faik, Nurullah Ataç, Çetin Altan, Bilge Karasu, Hamdi Varoğlu, Erhan Bener, Cihad Baban, Selami İzzet Sedes, Samih Tiryakioğlu, Eşfak Aykaç, Oğuz Alplaçin (namı diğer Hayalet Oğuz) ve Sosi Dolanoğlu, Simenon çevirmenlerinden bir kısmı.

İlginçtir, Türk okurun, yazarın meşhur komiseri Maigret ile tanışması ancak 1960 yılında, Ataç imzalı Polis Müfettişi Kadavra ile olmuştur. Elbette, gazete tefrikalarını saymazsak. Bundan sonra da, 1986’da Sungur Yayınevinin Maigret serisine dek sadece dört Maigret yayınlanmış. Sungur’un Hüseyin Boysan çevirileri de iki kitapla sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla Maigret’nin hakkını veren ilk yayınevi Nisan’dır, diyebiliriz. Nisan Yayınevi 1992-99 yılları arasında ilk derli toplu Simenon serimizi yayınladı. On dört kitaptan oluşan serinin sekizi Maigret romanıydı.

 

KABALCI’DA SİMENON

Geçtiğimiz yıl bayrağı devralan Kabalcı, dört kitapla iddialı bir Simenon serisine başladı. Maigret romanlarını yazılış sırasına göre numaralandırarak bir seride, Maigret’siz Simenon’ları ise ayrı bir seride düşünen yayınevi, 2008’in sonlarında her iki seriden ikişer roman yayımladı.

Bella’nın Ölümü

Bella’nın Ölümü, bir kasaba öğretmeninin, Spencer Ashby’nin trajik öyküsünü anlatır. Yerleştiği kasabada saygın bir okulda öğretmenlik yapan Ashby, kasabanın yerlilerinden Christine ile evlenmiş, düzenli bir hayat sürmektedir. Bella’nın ölümü bu düzenin sonu olur. Bella, Christine’in bir arkadaşının genç kızıdır ve kısa bir süredir Ashby’lere misafir gelmiştir. Öldürüldüğü akşam Bella sinemadan dönmüş, işliğinde çalışmakta olan Spencer’a duyamadığı birkaç cümle söyleyip ayrıldıktan sonra odasında ölü bulunmuştur. Christine geceyi bir briç partisinde geçirdiği için Spencer bütün şüphelerin hedefi haline gelir. Bu andan itibaren, düzenli ve sıradan bir hayatın nasıl önlenemez biçimde, parça parça dökülüp çöküşe geçtiğini okuruz. Simenon’un mutat konularındandır bu.

Başlangıçta masumiyetinden elbet şüphe edilemeyecek olan Spencer, giderek toplumun dışladığı biri haline gelir. Kasabanın yerlilerinden olmayışı, bu dışlanmayı kolaylaştırmış gibidir. Aslında en baştan beri yabancı olduğunu fark eder Spencer. Zamanla, dışlanmaya direnen değil, kendisine biçilen rolü benimseyen, hatta bunu seçen birine dönüşmesini okumak büyüleyicidir.

Bella’nın ırzına geçip onu öldürmüş olabileceğine inanılması, Spencer için kışkırtıcı bir deneyimdir. Bir yandan topluluğa suçsuzluğunu ispat etmeye çalışırken, bir yandan da ömür boyu bastırdığı güdülerin bu olayla su yüzüne çıkmasına tanık olur Spencer.

     

Kanaldaki Ev

Oktay Rifat’ın başarılı çevirisi ile Kanaldaki Ev’in ilk basımı Varlık Yayınlarından 1959’da yapıldı. Yazarın doğumunun yüzüncü yılı şerefine 2003’te Koç Kültür Sanat tarafından yeniden basılan roman, şimdi de Kabalcı etiketiyle okura sunuluyor.

Yine bir trajediyi anlatır Simenon. Köklü bir Flaman ailesinin, birkaç yıl içerisinde nasıl dağılıp gittiğini okuruz. Yaşanan dramı tetikleyen şey, Flaman Van Elst kardeşlerin yetim kalan kuzenleri Edmee’nin gelmesiyle beraber, babalarının da beklenmedik ölümüdür. Ailenin, mülkün, geniş toprakların yönetimi kardeşlerin en büyüğü olan Fred’e kalır. Fred, böyle bir yükümlülüğü kaldıracak yaradılışta olmadığından, kadınlara ve lükse düşkünlüğü ile ailenin çöküşünü hızlandırır.

Kuzen Edmee’nin iki erkek kardeş, Fred ile Jef arasında kalması, zaman zaman Jef’i ağabeyine karşı kışkırtması, kaprisleri, sonun başlangıcı olur. Roman boyunca okur her an hissedecektir bu gerilimi. Romanın ortalarındaki şu paragraf, malumu ilandan başka bir şey değildir:

Sallanıyordu ev. Herkesin yerli yerinde durması sadece bir alışkanlıktı. Bunu teyze hissediyor, ilk gevşeyecek kimseyi anlamak ister gibi, herkesin ayrı ayrı yüzüne bakıyordu.

 

Flamanların Evinde

Simenon, romanlarında Flaman halkına sıkça yer veriyor. Yazarın anne tarafı, Brüll ailesi, köklü bir Flaman ailesidir. Simenon Flamanların yaşayışına bu yüzden yabancı değildir; ama onları romanlarında dışlanan, yabancı sayılan bir kesim olarak işleyecektir.

Romanda Maigret, karısının kuzeni aracılığı ile kendisinden yardım dileyen genç bir Flamanı, Anna Peeters’i geri çeviremez. Anna, Belçika sınırında ticaretle uğraşan Peeters ailesinin üç çocuğundan biridir. Ailenin tek oğlu Joseph, bir cinayetin faili olmakla suçlanmaktadır. İlişkiye girdiği ve bir de çocuk sahibi olduğu bir kızın kayboluşundan dolayı zan altındadır. Peeterslar, oğullarının masumiyetini kanıtlamak için Maigret’den medet umarlar. Bunun üzerine Maigret, Givet’ye gelir ve resmi yetkisi olmaksızın olayı soruşturmaya başlar.

Flamanların Evinde, Türkçede okuma şansı bulabildiğimiz Maigret romanları içerisinde iyilerden biri. Erken dönem Maigret’lerinden, yani Simenon’un I. Dünya Savaşından evvel yazdığı on dokuz Maigret romanından. Bu on dokuz Maigret, savaştan sonra, özellikle de Simenon’un Amerika’da Castle Rock çiftliğinde ününün doruğunda iken yazdığı Maigret’lerden biraz farklı bir kimlik taşıyor. Belki biraz da birbirlerine benzedikleri söylenebilir. Bunlar genel itibariyle Paris değil, taşra romanlarıdır.

Elimizdeki roman da, Altın Yayınevi tarafından basılan Oktay Akbal imzalı Cinayetler Limanı ile çokça benzerlik taşıyor. Orada da Maigret, bir kanal limanı kasabasında, benzer şekilde şüphelerin bir gemi üzerinde yoğunlaştığı bir soruşturma yürütmektedir. Cinayetler Limanı’nı, Simenon’un bu romanla aynı yılda (1932) yazdığını da belirtelim.

Flamanların Evinde’yi Cinayetler Limanı’ndan iki gömlek üstte kılan şey, kuşkusuz Anna Peeters karakteridir. Maigret’nin Anna’yı derinlemesine incelediğini görüyoruz. Soruşturmanın gerektirdiğinden biraz fazla bir ilgi bu. Ailenin erkek evladı için kendi duygularından tamamıyla feragat etmiş, üstelik de bunu sorgulamayan, çok tabii gören Anna; bu aşırı ilgiye mazhar olan, ancak ne kadar kaldırabildiği veya ne ölçüde hak ettiği şüpheli Joseph; Anna’yı şimdiki durumuna mahkûm eden feodal koşulları anlayan, ancak sindiremediği için giderek gerginleşen Maigret, son derece başarıyla resmedilmiş. Kısacık, ancak bir cinayet soruşturmasından ibaret olmayan, zengin bir roman bu. Nitekim, katilin tespiti ile sona ermiyor; Maigret’nin Anna ile son karşılaşmasına kadar uzatılmış bir finale sahip.

Romanla ilgili ilginç bir nokta da, Maigret’nin gerçek katili ortaya çıkardığı halde bunu dillendirmeyip, suçun örtbas edilmesine göz yummasıdır. Aynı Doğu Ekspresinde Cinayet’in Poirot’sunun yaptığı gibi.

 

Hollanda’da Bir Cinayet

Bir Fransız profesör, Jean Duclos, seminer vermek için gittiği bir Hollanda kasabasında işlenen cinayetin baş şüphelisi olarak alıkonulunca, Fransız emniyeti de bu soruşturmayı takip etmesi için Maigret’yi görevlendirir.

Gittiği kasabanın insanlarıyla aynı dili konuşmayan Maigret, güç bela yürüttüğü soruşturmada, suçluyu ortaya çıkarmaya polis dahil kimsenin istekli olmadığını, suçun yabancı bir gemiciye yıkılmaya çalışıldığını fark eder. Bu isteksizliğin sebebi, kasabanın saygın burjuva ailelerinden birinin adının böylesi bir skandala karışmasından çekinilmesidir.

Maigret’nin, çok şükür, böyle dertleri yoktur. Flamanların evinde toplumun mahkûm etmeye çalıştığı birini kurtaran komiserimiz, Hollanda’da ise toplumun kurtarmaya çalıştığı bir şahsı mahkûm etmekten çekinmez.

Hollanda’da Bir Cinayet en iyi Maigret’lerden biri değil. Duclos’la Maigret’nin suç ve toplum düzeni üzerine çağrışımlara açık olan diyaloğu hariç, verebileceği çok şey yok.

 

Geceleri Yalnız Yatamayan Adam

Kabalcı, önümüzdeki aylarda Simenon serisine “Kaçak” ve “Trenlerin Geçişini İzleyen Adam” ile devam edecek. İlki Tahsin Yücel’in, ikincisi Sait Faik’in daha önce yayınlanmış çevirileridir. Sait Faik’in çevirisi, daha önceki baskılarında Yaşamak Hırsı başlığını taşıyordu. Kabalcı, romanın isminin tam karşılığını tercih etmiş.

Aslında bu kitabın yeni basımı, Sait Faik’in tercih ettiği başlığı –ilk kez– kullanmak için bir fırsat olabilir. Özdemir Asaf, Sait Faik’in bu Simenon çevirisini şöyle anlatıyor:

Bir gün baktım, elinde Georges Simenon’un L’Homme qui regardait Passer Les Trains (Trenlerin Geçişini Seyreden Adam) romanı var. Hayrola, dedim Lautréamount’un pabucu dama mı atıldı? Lautréamount en çok sevdiği yazarlardan biriydi. Öyle severdi. Eline nereden geçmişse, Simenon’u okumuş, beğenmiş. Çok iyi yazar, dedi. Benim Simenon’u beğendiğimi bilirdi.

Kumkapı’ya indik, Kör Agop’ta oturduk. Ben bu kitabı çevireceğim, dedi. Destekledim. Aradan çok bir zaman geçmedi, baktım çeviri bitmiş. Onun öyle uzun uzadıya masa başında oturup çeviri yapmayacağını çok iyi biliyordum, şaşırdım. Dedi ki, gülümseyerek:

– O kadar çok sevdim ki, tuttum bir forma kadar okudum, başladım yazmaya. Baktım, üç dört formalık yazı yazmışım. Biraz daha okudum, gene devam ettim. Atlaya-atlaya biraz daha da okudum ve yazdım. Kitap bitti.

İş sırası kitabı yayınlamaya geldi. Pazarlamasını yaptık. Hemen (Şehir Matbaası, Turgut) ele aldılar. Çabucak dizildi, basıldı, renkli (trikromi) alacalı, bulacalı bir de kapak hazırlandı.

Kitaba Geceleri Yalnız Yatamayan Adam adını vermişti. Yayıncıya da el yazması öyle sunuldu:

Georges Simenon – Çeviren: Sait Faik. Ama ne gezer. Kitap çıkıverdi: Bir sabah ondan önce Babıâli’de ben gördüm. Kapak şöyle:

Yaşamak Hırsı… Yazan: Sait Faik. Kim-kime, dum-duma, kitap Sait Faik olarak ve ayrıca halk kitabı satış düzeyinde (galiba on bin adet) satıldı, bitiverdi. (Milliyet Sanat, Mayıs 1979, “Sait Faik’in Kişiliği ve Son Günleri” / Özdemir Asaf)

Asaf’ın aktardıkları ilgi çekici. Zira romanın kitaplaşmadan beş sene evvel Yedigün dergisinde tefrika edildiğini biliyoruz. Bu tefrika Geceyarısı Trenleri başlığını taşıyor.

Sait Faik, başlık tercihini dergiye de kabul ettirememiş olmalı!

Baskerville’li William Birader (Guglielmo da Baskerville)

Üç Silahşörler’in gerçekte dördüncü şövalyenin öyküsü olduğu açıktır diyor Umberto Eco, Alfabeta dergisinin Haziran 1983 tarihli sayısında yayınlanan “Sonrası” adlı yazısında.

… Ve ilk olarak 1980’de İtalyanca yayınlanan, 1983’de İngilizce baskısı çıkan, 1986’da Sean Connery ve Christian Slater ile Hollywood’a taşınan, Türkçe yayınlanması ise nedense filme çekilmesiyle aynı seneye denk gelen fenomenal romanının isminin neden “Gülün Adı” olduğunu açıklıyor:

Sen ki ey gül, çayırda kızarıp
Kurumlanıyorsun
Kıpkırmızı, bürünmüş allara
Kır şen ve hoş
Ama mutsuz olacaksın
Nice güzel olsan da

Juana Ines de la Cruz

… Bernardo, ele alınan konuya (bir zamanlar büyük olan seyler, ünlü kentler, güzel prensesler, her şey hiçe dönüşür), yitip giden bütün nesnelerden elimizde yalnızca adların kaldığı düşüncesini ekliyor…

Sekiz (yoksa dokuz mu) kere okuduğum bu romanı her bitirişimde muhteşem bir yitip gidişin hikâyesi olduğunu daha şiddetle hissediyorum.

Ben polisiye okurum. Gülün Adı’nı ilk elime alışım da “polisiye” olduğu zannıyla gerçekleşti. Peki, Gülün Adı gerçekten bir polisiye miydi? Bu sorunun cevabını sekizinci okuyuştan sonra dahi verebilecek yetkinlikte olmadığımı size beyan edeyim ki; yazının geri kalanını okuyup okumama kararını yanlış varsayımlar altında vermeyin.

... Romanımın başka bir başlığı vardı, diyor Eco, “Suç Manastırı”. Bunu bir yana bıraktım, çünkü okuyucunun dikkatini yalnızca polisiye konuya çekiyordu ve baştanbaşa eylemden oluşan öyküler peşindeki bahtsız alıcıları onları kandıracak bir kitabın üstüne atılmaya sürükleyebilirdi…

Ansiklopedik kaynaklar, Gülün Adı’nın “1327 senesinde bir İtalyan Manastırında geçen tarihi bir polisiye” olduğunu açıklıyor.

… Bizi ürperten biricik şeyin, yani metafizik ürpertinin hoş bir şey gibi alınmasını istediğim için de (kurgu örnekleri arasında) en metafizik ve felsefi olanı, polisiye romanı seçmekten başka bir şey kalmıyordu bana…

Gülün Adı, seksenine varmış bir Benedikten rahibi olan Melk’li Adso’nun yeni yetmeliğinde başından geçen olaylar üzerine yazdığı bir Ortaçağ kroniği. Adso, Katolik mezhebinin tarikatları arasında ciddi politik çekişmelerin yaşandığı 1327 senesinin Kasım ayında Baskerville’li William ismindeki Fransisken rahibin çömezi olarak Kuzey İtalya’nın dağlarına konuşlanmış bir Benedikten Manastırına varır. Fransisken tarikatının “kıdemli” düşünürlerinden William, aynı hafta içerisinde Papa’nın temsilcileri ile tarikatının diğer ileri gelenleri arasında gerçekleşecek olan tarihi toplantıyı organize etmek ve görüşmelerde İmparator Ludwig’in görüşlerini dile getirmek üzere Manastıra heyetlerden önce ulaşmıştır. Tüm bu ağır siyasal görevlerin yanı sıra; Manastırın Başrahibi ricacı olunca, eski bir sorgucu olan William, kendisi gelmeden bir gün önce vuku bulan tatsız bir olayın çözümünü de üstlenecektir: Genç bir rahip ölü bulunmuştur…

… Bir roman yazdım, çünkü canım bir roman yazmak istiyordu… 1978 Mart’ında bir çekirdek düşünceden yola çıkarak yazmaya başladım. Bir rahip zehirlemek istiyordum…

William ile Adso yedi gün boyunca hikâyenin gotik dekorunda devam eden cinayetleri soruştururlarken; Eco, uzmanı olduğu Ortaçağ’ın mezhepler arası çekişmelerini de karakterler arasındaki tanrıbilimsel tartışmalar aracılığıyla ortaya koyuyor.

… Sözün kısası, sana Latince, az kadın, bol bol tanrıbilim, Grand Guignol’deki gibi litrelerce kan sunacağım, öyle ki, “ama yanlış bu, ben yokum bu işte!” diyeceksin…

“Baskerville” İngiltere’nin Neresiymiş?

Edebiyat dünyasının Gülün Adı’nın yayımı ile elde ettiği kazanımları saymak gibi nafile bir çabaya girişmeyecek bu yazı. Bu kazanımlar arasından tek bir tanesini cımbızla seçecek, polisiye dünyasındaki en anlatmaya değer dedektif karakterlerinden birini, Baskerville’li William Birader’i anacağız.

“Ama William’ı bir kez olsun betimlemek isterim;” diyor Adso ve bedensel tasvirler yapmadan önce, bir babaya duyulan hayranlıkla benzeşen hislerinin temizliğine dair teminat vererek devam ediyor:

“Boyu normal bir adamın boyundan uzundu; öyle inceydi ki, daha da uzun görünüyordu. Gözleri keskin ve içe işleyiciydi; ince ve hafif gagamsı burnu yüzüne tetikte bir adam anlatımı veriyordu (ileride sözünü edeceğim durgunluk anları dışında). Çenesi güçlü bir isteği açığa vuruyordu; Hibernia ve Northumbria arasında doğmuş olanlarda sık sık gördüğüm türden çillerle kaplı uzun yüzü ara sıra kararsızlık ve şaşkınlık anlamı taşısa da.”

Hikâyenin girişinden yapılan bu alıntının polisiye-severlere yapacağı çağrışımları netleştirmek için tam bir asır geriye gidelim ve 1887 senesinden bir alıntı daha yapalım:

“Boyu bir sekseni geçiyordu ve o kadar zayıftı ki, olduğundan da uzun görünüyordu. Yukarıda sözünü ettiğim uyuşukluk dönemleri dışında, bakışları keskin ve deliciydi; şahin gagasına benzeyen ince burnu, genel ifadesine bir tetikte oluş havası veriyordu. Kare şeklindeki çenesi de kararlı bir adamı ifade eden belirginliğe sahipti.”

1887 tarihli “Kızıl Dosya – A Study in Scarlet” polisiye dünyasının marka dedektifi Sherlock Holmes’ün edebiyat sahnesine ilk adımı attığı macera olup; Holmes’ün yoldaşı Dr. Watson’ın ağzından aktarılan yukarıdaki Holmes betimlemesini içeriyor.

Gerçekten de Eco, William karakterini Holmes kalıbından modelliyor:

… bir sorgucuya gereksinimim vardı, olasılıkla, büyük bir gözlem duygusu, belirtileri yorumlamakta özel bir duyarlığı olan bir İngiliz’e (metinlerarası alıntı)…

Dolayısıyla Holmes’ün William’daki yansımaları fiziksel çerçeveyle sınırlı kalmıyor:

“Belki elli bahar görmüştü; çok yaşlı sayılırdı; ama yorulmak bilmez bedeni, çoğu kez benim bile yoksun olduğum bir esneklikle deviniyordu. Üstüne aşırı bir etkinlik geldiğinde, enerjisi tükenmez görünüyordu. Ama zaman zaman, güçsüzlük anlarında, damarında bir yengeçlik varmış gibi geri geri çekiliyordu; onun hücresinde, ot yatağının üstüne uzanmış, yüzünün tek bir kasını bile oynatmaksızın, ağzından tek tük heceler çıkararak saatlerce yattığını gördüm.”

Kişilikteki benzerlik iyisiyle, kötüsüyle ve elbette alışkanlıklarıyla…

“Böyle durumlarda gözlerinde boş, dalgın bir anlatım belirirdi; onun, insana düşler gördüren uyuşturucu bir bitkinin etkisi altında olduğundan kuşkulanacak olurdum…”

“… yolculuk sırasında bazen onun bir çayırlığın kıyısında, bir ormanın eteğinde durup bir bitki (sanırım hep aynı) topladığını saklamayacağım; sonra dalgın bir bakışla onu çiğnemeye koyulurdu… Bir kez, ona bunun ne olduğunu sorduğumda, gülümseyerek iyi bir Hıristiyan’ın bazen imansızlardan da bir şey öğrenebileceğini söyledi…”

William Birader’in kökeni olduğu ifade olunan Baskerville; batı Avustralya’nın taşrasındaki küçük bir yerleşme olmadığına göre; elbette Sherlock Holmes’ün başrolde olduğu dört Conan Doyle romanı arasından belki de en ünlüsü, en çok TV ve sinema uyarlaması bulunan “Baskerville’lerin Tazısı – The Hound of the Baskervilles”e bir gönderme.

Fakat Baskerville’li William Birader’in ismindeki göndermeler Baskerville-Holmes bağlantısı ile sınırlı değil.

Yeni Başlayanlar için Skolâstik Düşünce

“William” da Kimmiş?

Katolik Hıristiyanlık dâhilindeki Fransisken tarikatı, Assisili Aziz Fransesko’nun yolundan giden, İsa’nın fakirliğini ideal benimseyen ve yer yer “Minorit” olarak da adlandırılan rahiplerden oluşan bir topluluk. Ortaçağ’da, özellikle de 14. yüzyılda Dominikenler başta olmak üzere büyük Katolik tarikatları ile Fransiskenler arasında yoksulluk tartışmaları cereyan ediyor ve bu tartışmaların politik yansımaları da Avrupa kıtası üzerindeki güç savaşlarının mazereti haline geliyor. Bu ortam içerisinde Fransiskenler, diğer tarikatlara kıyasla daha farklı ve belki de “modern” ideolojiler dile getiriyorlar ki; bazı büyük Ortaçağ düşünürlerinin bu tarikattan çıkması bu sebepten olsa gerek.

Dedektifinin gözlem ve yorumlama becerileri üzerine bilgi veren Eco, Bu niteliklere, ancak Fransisken çevresinde ve Roger Bacon’dan sonra rastlanır. diyor. Üstelik, göstergelerin gelişmiş bir kuramını ancak Ockham’cılarda buluyoruz…

Baskerville’li William’ın ismindeki ikinci gönderme, kendisi de İngiliz bir Fransisken olan ünlü filozof Ockham’lı William’a yönelik.

Ortaçağ teolojik dünyasının hâkim “vizyonu” olan skolâstik felsefe – kelime anlamıyla “okul felsefesi” – “doğru”nun (Tanrı tarafından yaratılan evrende tek bir doğru vardır) zaten mevcut olduğu düşüncesine dayanmakta ve felsefenin okullarda öğretilecek bir şey olduğunu söylemektedir. Aristo’nun fikirler (idealar) ve formlara (evrenseller) dayanan felsefesi, “Tanrının kusursuzluğu akılla kavranır” diyor. Bu ilham doğrultusunda skolâstik düşünür, yöntem olarak, dini kavranılır kılmak, – amiyane tabiriyle – dini temellendirmek için bir araç olarak felsefeyi kullanıyor. Yeni düşünceler üretme çabasından ziyade; zaten mevcut olan düşünceler arasından teolojiye uygun olanları “temellendiriyor”, uygun olmayanları ise “çürütüyor”. Bilgi, tanrısal gerçeğin kanıtlanmasına indirgeniyor.

Bu düşünce sisteminin çözülmesinde önemli rol oynayan “Nominalizm” ise, Ockham’lı William’ın öncülüğünde yükseliyor.

Kırmızı gül, beyaz gül, sarmaşık gül ve Isparta gülünün yanı sıra; çeşitli renk ve güzellikteki bütün güllerin üzerinden yaratıldığı bir de “gül” diye bir model var, diyor skolâstik felsefe. İşte Tanrı’nın zihnindeki bu gül, Aristo düşüncesindeki “evrensel” oluyor.

Nominalist düşünür ise, Aristo düşüncesinde yer alan formların-evrensellerin var olan gerçeklikten ziyade, sadece isim ve kavramlardan ibaret olduğunu söylüyor. “Çünkü”, diyor Okham’lı William, “Tanrı dünyayı yaratırken daha önceden var olan ve O’nun yaratıcılığına sınır getiren kavramlara göre hareket etmedi; onu özgürce, istediği biçimde şekillendirdi.”

“Başka zamanlarda onun evrensel kavramlardan büyük bir kuşkuculukla, bireysel nesnelerdense büyük bir saygıyla söz ettiğini işitmiştim;” diyor Adso, üstadını anlatırken, “sonradan bu eğilimin onun hem Britanyalı, hem de Fransisken oluşundan ileri geldiğini düşündüm.”

Gerçekten de hikâyenin girişinde Manastıra doğru yol alan Baskerville’li William Birader, telaşla koşuşturan rahiplerin, aslında Başrahip’in atı Brunellus’u aradıklarını tahmin edince; hem rahipleri hem de çömezi Adso’yu şaşırtıyor:

“ ‘… Bir şeyi uzaktan görüp de ne olduğunu anlamazsan, onu belli bir boyutu olan bir cisim olarak tanımlamakla yetinirsin. Daha yakına gelince, o zaman onu bir hayvan olarak betimlersin; henüz onun bir at mı, yoksa bir eşek mi olduğunu bilmesen de. En sonunda daha da yakına gelince, onun Brunellus mu, yoksa Niger mi olduğunu henüz bilmesen bile, bir at olduğunu söyleyebilirsin. Ancak doğru mesafeden onun Brunellus olduğunu (ya da adını ne koyarsan koy, onun başka bir at değil, o at olduğunu) görebilirsin. Bu da tam bilgidir; tekil olanın bilgisi… Böylece, henüz görmediğim bir atı tasarlamak için kullandığım kavramlar salt imlerdi; tıpkı kardaki toynak izlerinin ‘at’ kavramının işaretleri oluşu gibi; imler ve imlerin imleri, yalnız nesnelerden yoksun olduğumuz zaman kullanılır.’ ”

Ockham’lı William felsefedeki en büyük başarısını ünlü “Ustura” teorisi ile elde ediyor. “Ockham’ın Usturası”, diğer bir deyişle “Basitliğin Erdemi”, aslında yaratıların doğası hakkında bir görüşten ziyade bir çalışma yöntemi: Belli bir fenomeni açıklayan teorinin atılabilir unsurlarını “tıraşlamak” ve açıklamayı en basite indirgemek. Başka bir bakış açısıyla; birden fazla açıklamanın mümkün olduğu durumlarda en yalın ve en az varsayımlı olanı tercih etmek.

En basit açıklamanın yanlış olduğu örnekler, Ustura teorisini çürütecekmiş gibi görünse de; bu doğru değil. Çünkü ilk önce en basit açıklamayı sınamak, başka hiçbir faydası olmasa bile bize zaman kazandırır. “Zihnimizde ve dilimizde var olanlar” ile “gerçekte var olanlar” arasındaki farkı ayırt eder, gereksiz varsayım ve çıkarsamalarla uğraşmaktan kurtuluruz. En sık verilen örneklerden biriyle açıklarsak: “Nal sesleri duyduğumuzda atları düşünelim; zebraları değil.”

“ ‘Sevgili Adso,’ ” diye konuya giriyor Baskerville’li William, “ ‘ kesin bir zorunluluk olmadıkça, açıklamaları ve nedenleri çoğaltmamalı. Eğer Adelmo doğu kulesinden düşmüşse, birinin kitaplığa girmiş olması, karşı koymasına olanak vermeden ona vurması, sırtında cansız bir gövdeyle pencereye pek tırmanmanın bir yolunu bulmuş olması, sonra da pencereyi açıp zavallıyı uçuruma yuvarlamış olması gerekir. Oysa benim varsayımıma göre, Adelmo, Adelmo’nun istemi ve bir toprak kayması yeter. Böylece az sayıda nedenle her şey açıklanıyor.’ ”

William, Başrahip ile roman boyunca yaptığı tartışmalarda da “Ustura”yı büyük bir el becerisiyle kullanıyor:

“ ‘… kömür olmuş bir ağaç gibi apaçık bir sonuçla onu yakan yıldırım arasında bir bağıntı kurmakta bile zorluk çekerken, kimi zaman sonu gelmez neden, sonuç zincirlerinin izini bulmak, gökyüzüne değer bir kule yapmaya çalışmak kadar aptalca görünüyor bana.’ ”

“ ‘Bakın, bir adam zehirlenerek öldürülüyor. Bu bir veridir. Belli, yadsınamaz belirtiler karşısında, zehirleyenin bir başka adam olduğunu tasarlayabilirim… Ama bu kötü eyleme yol açmak için başka bir şeyin, bu kez insanca değil, şeytanca bir şeyin araya girdiğini tasarlayarak zinciri nasıl karmaşık bir duruma getirebilirim? Bunun olanaksız olduğunu söylemiyorum: Şeytan, tıpkı atınız Brunellus gibi bir yerden geçtiğini işaretlerle belli eder. Ama bu kanıtların ardına niçin düşeyim? Suçlunun o adam olduğu bilmek ve onu laik yargı organlarına teslim etmek yetmez mi?”

Hikâyesini oluştururken Eco’nun Ockham’lı William’ın düşüncelerini ne kadar merkezde tuttuğu, kendi söylemlerinde de belirgin:

… Bu arada, önce soruşturmacının Ockham’ın kendisinin olmasına karar vermiştim, sonra bundan caydım, Sayın Inceptor (Müptedi) bana sevimsiz gelir çünkü…

Yine de Eco, tüm sevimsizliğine karşın Ockham’ı kitabın dışında tutamıyor ve adaşları aynı zamanda da tanış yapıyor.

“ ‘ Şimdi Ruhani Meclis üyesi bir arkadaşıma yakın olduğunu işittim,’ ” diyor Baskerville’li William, “ ‘ Ockham’lı William’a.’
‘Onu pek tanımam. Hoşuma gitmiyor. Heyecansız bir adam. Yalnız kafa, hiç yürek yok.’
‘Ama güzel bir kafa.’
‘Belki; ama onu cehenneme götürecek.’
‘O zaman onu gene göreceğim orada; mantık üzerine tartışacağız.’ ”

Bir de “Bacon” Var

Fransisken tarikatının Avrupa medeniyetinin bugününe gelmesinde önemli rol üstlenen bir topluluk olduğunu belirtmek gerek. Zira doğa bilimleri ile teolojinin birbirine bağlanmasına her zaman karşı duran Fransiskenler, Rönesans’ı hazırlayan düşünceler geliştirmiş ve önemli bilim adamları yetiştirmişlerdir. Bunlardan en ünlüsü ise şüphesiz yine İngiliz bir Fransisken olan ve Latince “Doctor Mirabilis – Harika Öğretmen” olarak da tanınan Roger Bacon’dur.

Eflatun ve Aristo’nun düşüncelerine ilaveten İbn-i Sina ve İbn Rüşd gibi erken dönem İslam bilginlerinin çalışmalarından da ilham alan Bacon, skolâstik düşünceden uzaklaşıyor ve kendisini Yunanca, İbranice, Arapça gibi yabancı diller ile ampirik çalışmalara adıyor. Geliştirdiği fikirler ve yürüttüğü deneyler ile modern bilimsel yöntemlerin Avrupa kıtasındaki ilk temsilcilerinden birisi haline gelmesi uzun sürmüyor:

“Akıl kanıtlayıcı, deney ise veri toplayıcıdır. Güvenilir bilgiye ulaşmak için her ikisinden de yararlanmak gerekir. Çünkü akılsal kanıtlama tek başına yeterli değildir; doğruluğun deneyle denetlenmesi gerekir.”

Matematik, optik, hidrolik ve simya üzerine yaptığı çalışmalar ile pusula, mikroskop, teleskopu öncülüyor; buharlı gemi, denizaltı, roket, otomobil ve hatta uçağın icatlarını öngörüyor.

Baskerville’li William da elbette Harika Öğretmen’in yetiştirdiği dimağlardan birisi:

“ ‘ Yanılıyorsun, Ubertino,’ diye karşılık verdi William, büyük bir ciddilikle, ‘hocalarım arasında en çok Roger Bacon’a saygı duyduğumu bilirsin…’
‘Hani şu uçan makineler konusunda saçma sapan şeyler söyleyen,’ diye homurdandı Ubertino, acı acı.
‘Açık seçik bir biçimde Deccal’dan söz eden, dünyanın yozlaşmasında ve bilimin gerilemesinde onun belirtilerini sezen. Ama Bacon, kendimizi onun gelişine hazırlamamızın bir tek yolu olduğunu öğretti: doğanın gizlerini öğrenmek, bilimden insan türünün gelişmesi için yararlanmak. Otların iyileştirici erdemini, taşların yapısını inceleyerek, hatta senin güldüğün o uçan makineleri tasarlayarak Deccal’la savaşmaya hazırlanabilirsin.’ ”

“ ‘ … Adso, Roger Bacon’dan daha önce de söz etmiştim sana. Belki de gelmiş geçmiş en akıllı adam değildi, ama bilim sevgisini esinleyen umudu beni her zaman büyülemiştir…’ ”

William hocasından öğrendiklerini pratiğe de döküyor:

“Çatalın iki yanında, gözlerinin tam önüne gelen yerde, bir bardağın dibi gibi kalın, badem biçiminde iki camı tutan iki oval halka vardı. William gözünde bununla okumayı yeğliyor, doğanın ona bağışladığından, özellikle günışığı azalmaya başlarken ilerlemiş yaşının elverdiğinden daha iyi okuduğunu söylüyordu… Biri bu aracı keşfedip yaptığı için Tanrı’ya şükretmeliydi. Bunu bana, bilimin bir amacının da insan ömrünü uzatmak olduğunu söyleyen o hayran olduğu Roger Bacon’un görüşlerini desteklemek için söylüyordu.”

“ ‘… Bunu çözmeliyim.’
‘Çözülebilir mi?’ diye sordum hayranlıkla.
‘Evet, eğer Arapların biliminden biraz anlarsan. Şifre bilim kitaplarının en iyileri kâfir bilim adamlarının yapıtlarıdır; Oxford’da birkaçını okutabildim. Bacon, bilgi elde etmenin yolunun dil bilmekten geçtiğini söylemekte haklıydı…’ ”

“ ‘ … sözünü ettiğim makine olsaydı, hep kuzeyi gösterirdi; yönümüzü değiştirsek bile… Böyle bir makine yapıldı; bazı denizciler kullandılar bile. Onun yıldızlara ya da güneşe ihtiyacı yok; çünkü Severinus’un hastanesinde gördüğümüze benzer, demiri çeken olağanüstü bir taşın gücünden yararlanıyor bu makine. Bacon incelemiş onu…’ ”

Yeni Başlayanlar için 14.yy Katolik Dünyası

Ünlüler Geçidi

Baskerville’li William’ın roman boyunca dile getirdiği “modern” görüşler doğa bilim ve felsefeyle sınırlı kalmıyor; din bilim, politika ve yönetim biçimlerine de uzanıyor:

“Şimdi, diye sürdürdü William, mademki tek bir kişinin yasaları kötü yapma olasılığı vardır, birçok insanın yapması daha iyi olmayacak mıdır?”

“… çünkü şu yeryüzünde hiç kimse İncil’in ilkelerine uymaya işkenceyle zorlanamaz… Eğer İsa, din adamlarının zorlayıcı gücü elde etmelerini istemiş olsaydı, Musa’nın eski yasasıyla yaptığı gibi kesin ilkeler koyardı. Bunu yapmadı… Bütün bunlar, diye ekledi William, neşeli bir yüzle, Papa’nın yetkilerinin sınırlandırılması değil, tersine onun görevinin yüceltilmesiydi; çünkü Tanrı’nın hizmetkârlarının hizmetkârı, bu dünyada hizmet etmek için bulunuyor; hizmet edilmek için değil.”

Eco’nun William’ı bu şekilde konuşmak için görevlendirdiği düşünülebilir; hatta kendi ideolojilerini William üzerinden okuyucuya empoze etmeye çalıştığı suçlamasında dahi bulunulabilir. Fakat bu suçlamaya karşı Eco kendini savunuyor:

… beni çok eğlendiren bir şey var: ne zaman bir eleştirmen ya da bir okuyucu, kişilerimden birinin çok çağdaş şeyler öne sürdüğünü söylemiş ya da yazmışsa, bütün bu durumlarda, özellikle de bu durumlarda, 14. yüzyıl metinlerinden alıntılar kullanmıştım…

14. yüzyılda Fransiskenler ile Papa İoannes’in yandaşları arasında ciddi bir çekişme gerçekten de var. Yoksulluk üzerine teorik boyutta teolojik bir tartışma gibi görünen hadise, aslında dünyasal erkin kimin elinde bulunacağıyla ilgili beşeri bir sorun. İsa ile Havarilerinin dünyasal hiçbir mülk üzerinde sahipliğinin bulunmadığını iddia eden Fransiskenler, bir nevi Papa’nın yetkesine dil uzatmış oluyorlar ki; bu durumda, yönetimde ipleri elinde tutmak isteyen Papa ile zamanın en zengin tarikatlarından Dominikenleri karşılarına alıyorlar.

1322 senesinde gerçekleştirilen bir engizisyonun İsa ile Havarilerinin yoksulluğu görüşünü “sapkın” olarak değerlendirmesi; Ockham’lı William gibi önde gelen Fransiskenler tarafından protesto ediliyor. Bunun üzerine Papa İoannes Fransisken doktrinini yanlış ve “sapkın” olarak nitelemekte gecikmiyor. Ockham’lı William ile yandaşları dört yıl boyunca Avignon’da tutuluyorlar.

Uzun süren yazılı muhalefetler ve görüşmeler neticesinde; Papa tarafından tekrar tekrar Avignon’a huzura çağrılan tarikatın o dönemdeki lideri Cesena’lı Michele, uzun süren hastalık bahanelerinden sonra nihayet 1327’de celbe icabet etmeye karar veriyor.

1327’nin Aralık ayında Avignon’a varacak olan Michele, burada Papa tarafından zorla alıkonulacak; bir sonraki sene içerisinde Ockham’lı William ve tarikatın diğer bazı ileri gelenleri ile birlikte Paris’e kaçacaktır. İmparator tarafından koruma altına alınacak olan Fransiskenler, Papa tarafından aforoz edildikten sonra, kendileri de Papa’nın “sapkın” olduğunu ilan edeceklerdir…

Gülün Adı, çok hassas bir dönemde, 1327’nin Kasım ayında geçiyor. Yani Cesena’lı Michele Avignon’a varmadan az önce. Baskerville’li William, Michele’nin Avignon yolculuğunun öncesinde Papa’nın temsilcileri ile Fransiskenler arasında güvenliğin konuşulacağı sözde bir ön-toplantı organize edecek. Ve bu toplantı, şu işe bakın ki, her gün başka bir cinayetin işlendiği, dağ başında bir Manastırda gerçekleşecek. Neşeli bir hikâye, değil mi?

Hikâye bu kadar tarihi gerçeklik içinde geçince, tarihi kişilikler de ön-toplantıda bir bir boy gösteriyorlar. İki tarafın heyetlerini oluşturan kişilerin tamamı gerçek şahsiyetler. Ama bunların en ünlüleri elbette Cesena’lı Michele ile tarikatın aksakallarından Casale’li Ubertino.

“İtalya’ya gelmeden önce de, ondan hem de uzun uzun söz edildiğini duymuştum; İmparatorluk sarayında Fransiskenleri ziyaret ettiğimde daha da çok işitmiştim adını. Hatta biri bana, birkaç yıl önce ölmüş olan, o günlerin en büyük ozanı, Floransalı Dante Alighieri’nin birçok dizesinin, Ubertino’nun ‘Arbor vitae crucufixae’de yazdıklarının yorumundan başka bir şey olmayan bir şiir yazdığını söylemişti.”

… Ben kesinlikle bu anlamda bir tarihsel roman yazmak istiyordum; Ubertino ve Michele gerçekten var oldukları ve az çok gerçekten söylemiş oldukları şeyleri söyledikleri için değil, William gibi uydurulmuş kişilerin tüm söyledikleri ancak o çağda söylenmiş olacağı için…

Bir Ünlü Antagonist

Aslına bakarsanız Ubertino, ön-toplantı öncesinde de Manastırda bulunuyor ve William’ın soruşturacağı cinayetlere ilişkin rahipler arasında dolaşan dedikoduları eski dostuna çıtlatmaktan da geri durmuyor:

“ ‘Hayır, manastırın kötülüğü başka bir şey; onu çok bilende ara, hiç bilmeyende değil. Bir sözcüğün üstüne bir kuşku kalesi kurma.’
‘Bunu hiçbir zaman yapmayacağım,’ diye yanıtladı William, ‘Sorguculuğu bunu yapmamak için bıraktım.’ ”

Şimdi, dedektifimiz Baskerville’li William’ın Hollywood klişelerine kaçan geçmişinden bahsetmenin zamanıdır! Evet, William ‘tatsız’ tecrübeler neticesinde mesleği isteyerek bırakmış eski bir sorgucudur. (Burada ‘sorgucu’ tabiri ile engizisyon yargıcının kastedildiğini belirtelim.)

“ ‘Ama bunlar geçmişte kalan şeyler. Bu soylu görevi bıraktım; eğer bu işi yaptımsa, Tanrı istediği için yaptım…’ ”

Elini eteğini bu işlerden çekmiş sorgucumuz, Başrahibin ısrarları ile “göreve döner”. Tanıdık geldi mi?

“… İngiltere ve İtalya’da üstadımın sorgucu olarak görev aldığı bazı davalarda büyük bir insancıllıkla birleşen keskin zekâsıyla kendini gösterdiğinin eklendiğini de söyledi… ‘Birçok davada sanığın suçsuz olduğuna karar verdiğinizi öğrenmek beni çok hoşnut kıldı.’ diye ekledi Başrahip.”

William’ın, Oxford-Fransisken ekollerinin izindeki bir ideolog olarak dönemin soruşturma yöntemlerini onaylaması beklenemez:

“William bana birçok kez, sorgucuyken de, işkenceden her zaman kaçındığını söylemişti…”

“ ‘Birini suçlu bulduğum zaman,’ diye açıkladı William, ‘gerçekten öylesine ağır suçlar işlemiştir ki, tam bir gönül rahatlığıyla onu laik güçlere devredebilirim.’ ”

Bu kadar keskin çizgilerle çizilmiş bir geçmiş için elbette hikayede güçlü bir antagonist lazımdır. Bu kişi de, Papalık heyeti ile birlikte hafta ortasında Manastıra varacak olan, yine tarihi bir şahsiyet olacaktır: Dominiken tarikatına mensup, Ortaçağ’ın en ünlü sorgucusu Bernardo Gui.

“Başrahip karanlık, kaygılı bir görünüşle bizi bekliyordu. Elinde bir kâğıt vardı.
‘Conques Başrahibinden şimdi bir mektup aldım,” dedi, “İoannes’in Fransız askerlerinin komutanlığına getirdiği ve elçilerin güvenliğinin sorumluluğunu verdiği adamın adını açıklıyor. Asker değil, saray mensubu da değil; aynı zamanda heyetin bir üyesi.’
‘Çeşitli niteliklerin az rastlanır bir biçimde bir araya gelmesi,’ dedi William, tedirgin. ‘Kim bu adam?’
‘Bernard Gui; Bernardo Gui de diyebilirsiniz.’
William, ne benim, ne de Başrahibin anlamadığı, kendi dilinden bir ünlem koyverdi. Belki de anlamadığımız hepimiz için iyi oldu; çünkü William’ın ağzından çıkan sözcük açık saçık bir sözcükmüş gibi çınladı.
‘Bu iş hoşuma gitmedi,’ diye ekledi hemen. ‘… kovuşturmak ve yok etmekle görevli olanların yararlanması için ‘Practica officii inquisitionis heretice provitatis’ adında bir de kitap yazdı.’
‘Biliyorum. Kitabı biliyorum; bir öğretim harikası.’
‘Bir öğretim harikası,’ diye kabul etti William.”

Bernardo Gui’nin ‘Sapkınların sorgulanmasına ilişkin uygulama’ adındaki bu öğretim harikası, günümüzde bile az bulunur nitelikte bir demagoji öğretisi. Sorgulamanın, sorgulanan şahsın bilgisinin ve becerisinin ötesinde teolojik bir tartışmaya dönüştürülmesi ve bunun neticesinde sanığın lafebeliği ile mat edilmesi. İşte bu ibretlik öğretiden gerçek alıntılar:

“Sorgucu: Bir sapkın olmakla ve Kutsal Kilise’nin inandığının aksine inanıp aksini öğretmekle suçlanıyorsun.
Cevap: Efendimiz, biliniz ki bu suçlamalardan suçsuzum ve hiçbir zaman gerçek Hıristiyanlık dışında başka bir inanca sahip olmadım.
S: Kendi inancını ‘gerçek Hıristiyanlık’ olarak niteliyorsun, çünkü bizim inancımızın yanlış ve sapkın olduğunu düşünüyorsun.”
“S: Sana Kutsal Bakireden doğma Efendimizin çarmıha gerilmiş bedeninin dirilip göğe yükselip yükselmeyeceğini soruyorum.
C: Efendimiz, siz buna inanmıyor musunuz?
S: Tüm kalbimle inanıyorum.
C: Ben de inanıyorum.
S: Sen benim buna inandığıma inanıyorsun ki; benim sorduğum bu değil.”
“S: Bizim gerçek olduğuna inandığımız inancın aksine hiçbir zaman hiçbir şey öğrenmediğine yemin eder misin?
C: (Sanığın yüzü solar) Eğer yemin etmem gerekiyorsa elbette yemin ederim.
S: Sana yemin etmen gerekip gerekmediğini değil, yemin edip etmeyeceğini soruyorum.
C: Eğer yemin etmemi emrediyorsanız, yemin ederim.
S: Seni yemin etmen için zorlamıyorum; çünkü sen yeminlerin gayrimeşru olduğuna inandığından, günahını seni zorlayan bana aktaracaksın. Ama eğer yemin edeceksen, ben de bunu dinleyeceğim.”

Tarihi kayıtlar, Bernardo Gui’nin 15 yıllık görev süresi boyunca ‘sapkınlık’ ve ‘sapkınlara yaltaklık’ suçlamalarını değerlendiren 900’ün üzerindeki davada ‘suçlu’ kararına ulaştığını yazıyor. Laik makamlara teslim edilen bu suçlular arasından 42 tanesinin idam edildiği (dönemin favori idam yönteminin kent merkezinde ‘yakmak’ olduğunu hatırlatalım) yine bu kayıtlarda var.

Ününü istatistikleriyle hak eden bu tarihi şahsiyetin, zekâsını ve bilimsel yöntemleri ön planda tutan sorgucumuz William ile geçmişten gelen bir husumetinin olmaması, hikâyenin kurgusunda ciddi bir boşluk oluştururdu:

“ … William’la tanıştı ve onun kim olduğunu öğrenince nazik bir düşmanlıkla baktı ona; ama yüzünün gizli duygularını ele vermesini istemediğinden değil, kesinlikle William’ın onun kendisine düşman olduğunu sezinlemesini istediğinden… William onun düşmanlığına abartmalı bir içtenlikle gülümseyerek karşılık verdi ve ‘Ünü benim için ders olan ve yaşamımı esinleyen birçok önemli kararı almamda uyarıcı olan bir adamı uzun zamandır tanımak istiyordum.’ dedi. William’ın yaşamının en önemli kararlarından birinin sorguculuk mesleğini bırakmak olduğunu bilmeyen birisi için – oysa Bernardo iyi biliyordu bunu – övücü, neredeyse dalkavukça bir tümceydi bu. Bana öyle geldi ki, William Bernardo’yu imparatorluk zindanlarından birinde görmeyi ne denli istiyorsa, Bernardo da, onun bir kaza sonucu ansızın düşüp öldüğünü görmekten o denli hoşnut olurdu kuşkusuz…”

Heyetler arasındaki görüşmeler ve tartışmalar sırasında da hasımlar arasındaki gerginlik devam ediyor:

“O zamana kadar ağzını bile açmamış olan Bernardo Gui söze karıştı: ‘Düşüncelerini böylesine ustaca ve güzel bir dille açıklayan William Birader onları Papa’nın yargısına sunarsa çok memnun olurum…’
‘Beni ikna ettiniz, efendimiz Bernardo,’ dedi William. ‘Gelmeyeceğim.’ ”

William gittikçe çetrefilleşen cinayet örgüsü hakkında bir takım teoriler geliştirmekteyse de; Bernardo Gui’nin Manastırda bulunduğu dördüncü gün, – en azından dışarıdan bakanları tatmin edecek düzeyde – bir sonuca halen ulaşamamıştır. Manastır üzerindeki yetkesinin sallantıda olduğunu hisseden Başrahip durumdan son derece rahatsızdır. Böylece emrinde askerler olan Bernardo, cinayetlerle ilgisi olmayan bir takım zavallıları yakalayıp kovuşturarak hem kendi otoritesini dayatacak, hem de Fransisken heyetine gözdağı vermiş olacaktır.

William gerçek katilin halen Manastırda dolaşmakta olduğundan emindir; yine de ot yatağına uzanarak teoriler üretmek ve geceleri çömeziyle yasak bölge mahiyetindeki kitaplığa gizlice sızmak dışında elinden fazla bir şey gelmemektedir.

Ortaçağ Avrupa’sında Dedektiflik Zor

Bir de Kurmaca Antagonist

… Jorge’yi kitaplığa yerleştirdiğimde, katilin o olup olmadığını bilmiyordum henüz…

William’ın yedi gün boyunca peşinden koştuğu katilin, yani kurgusal antagonistin de dedektifin şanına yakışır niteliklere haiz olması gerek.

… Herkes Jorge’nin adının niçin Borges’i çağrıştırdığını ve Borges’in niçin bu denli kötü olduğunu soruyor bana. Bunu ben de bilmiyorum. Kitaplığı gözetleyen bir köre gereksinim duyuyordum (bu, bana iyi bir anlatı fikri gibi görünüyordu); kör bir kitaplık da ancak Borges’i yaratır; her şeyin bir bedeli vardır çünkü…

Jorge ile William hikâyede öyle bir dinamikle birbirlerine bağlılar ki; karakterlerini oluşturan nitelikler ya tamamen birbirinin zıddı ya da tamamen birbirinin aynısı, tıpkı bir yansıma gibi. Örneğin, kitap boyunca bilgi ve birikim olarak birbirleriyle yarışan karakterlerin ikisi de Ortaçağ bilim külliyatına hâkim:

“ ‘Sen ne olağanüstü bir kütüphaneci olurdun William.’ dedi Jorge hayranlık ve acılık karışımı bir sesle.”

Aslında karakterleri bu kadar birbirine yakınlaştıran; belki de ikisinin de inançlarınca günah sayılacak kadar zekâlarından gurur duymaları:

“O anda ölümcül bir savaşım için donanmış olan bu iki adamın, sanki salt birbirlerinin beğenisini kazanmak için davranmışlar gibi birbirlerine hayranlık duyduklarının ürpererek bilincine vardım. Berengar’ın Adelmo’yu baştan çıkarmak için sergilediği oyunların ve kızın bende istek ve tutku uyandırmak için giriştiği basit ve doğal davranışların, zekâ ve karşısındakini alt etme yeteneği bakımından, o anda gözlerimin önünde geçmekte olan, birbirleriyle konuşan bu iki adamın – deyim yerindeyse, birbirleriyle buluşmalar ayarlayarak, her biri nefret ettiği ve korktuğu öteki kişinin onayını gizlice umarak – yedi günde çözülmüş olan kışkırtma eyleminin yanında, hiç kaldığı düşüncesi geçti aklımdan.”

Fakat bu iki dimağ, farklı kutuplarda ideolojileri temsil ediyor. Jorge kitap boyunca sürecek tartışmalarda vahiylere dayanan bir hayat görüşünü idealize ederken; William tümdengelim uslaması yaparak ona karşı duruyor:

“ ‘Bir katil olduğunu kendi kendinden gizlemek için, bütün bunların tanrısal bir tasarıya göre olup bittiğine kendini inandırmaya çalışıyorsun.’

‘Ben hiç kimseyi öldürmedim. Hepsi de, işledikleri günahlardan ötürü, kendi yazgısına uygun olarak öldü. Ben yalnızca bir araçtım… Lanetlenme tehlikesini göze alıyorum. Tanrı beni bağışlayacaktır; çünkü O’nu yüceltmek için böyle davrandığımı biliyor. Görevim kitaplığı korumaktı.’… ”

Tüm bu cinayetlerin, Aristo’nun yazdığı rivayet olunan, ama günümüz kütüphanelerinde bulunmayan ‘Güldürü Üzerine’ isimli eserinin Manastırdaki son kopyası aşkına işlendiğini de bu arada öğreniyoruz.

… kitaplar her zaman başka kitaplardan söz ederler ve her öykü daha önce anlatılmış bir öyküyü anlatır…

“ ‘… Güldürüden söz eden birçok başka kitap var; gülmeyi öven birçok kitap da. Niçin bu kitap içini öylesine korkuyla dolduruyordu?’
‘Çünkü onu filozof yazmıştı…’ ”

“ ‘Hastalık kovulmaz. Yok edilir.’
‘Hastanın bedeniyle birlikte mi?’
‘Gerekirse.’
‘Sen Şeytan’sın,’ dedi o zaman William… ‘Şeytan ruhun küstahlığıdır; gülümseyişten yoksun inanç, hiçbir zaman kuşkuya kapılmayan gerçektir o. Şeytan karanlıktır; çünkü nereye gittiğini bilir ve gide gide hep gittiği yere döner. Sen Şeytan’sın; tıpkı Şeytan gibi karanlıkta yaşıyorsun. Beni ikna etmek istiyorsan, bunu başaramadın. Senden tiksiniyorum, Jorge…’ ”

Gülün Adı’nın bir yitip gitme hikâyesi olduğunu söylemiştik. Nitekim William her ne kadar “katil kim?” sorusuna cevap bulsa da, Jorge’nin Ortaçağ’ın en büyük kütüphanesini içinde bulunduğu devasa Manastırla birlikte kükürt ve küle indirgemesine engel olamıyor. Aristo’nun son kopyasından başlayarak her şey tek tek yok olup gidiyor.

Polisiye dünyasındaki en önemli dedektif karakterlerinden biri olan Baskerville’li William Birader, çömezi Adso ile birlikte çaresizce alevleri seyredebilecektir artık sadece.

… Kitabın bir polis romanı gibi başlaması rastlantı değildir. Sonuna dek de saf okuyucuyu kandırmayı sürdürüyor; öyle ki saf okuyucu, insanın oldukça az şey keşfettiğinin ve dedektifin bozguna uğradığının farkına bile varmayabilir…

Kaç Kadın Kaç! 8 Mart Dünya Kadınlar Günün Kutlu Olsun, Hâlâ Hayattaysan…

8 Mart tüm dünyada Kadınlar Günü olarak kutlanıyor; elbette ilgili Birleşmiş Milletler kararı bu kutlamanın tarihi kökenlerinde birçok kadının canının yattığını karara yazmaya gerek görmemiş. Oysa Kadınlar Günü, daha önceden çeşitli grevlerde ve protestolarda öldürülen kadınları anmak, hatıralarını onurlandırmak ve tüm dünyada çalışan kadınları birlik olmaya çağırmak için vardı.

Bugün Kadınlar Günü’nün ilk anlamını yadetmeye en yakın olduğumuz ülke Türkiye. Diğer ülkelerdeki kadınlar sosyal haklarını korumak için sokaklara çıksa da, bizim kadınlarımızın oraya gelmeden önce çok daha temel bir talebi var: Hayatta kalmak istiyorlar. Öyle ücretler düşük, çalışılan yerlerde kreş gerekliliği, hamile ve evli kadınlara işe alımlarda ayrım uygulanmaması, cinsel taciz, tecavüz, mobbing gibi çok önemli taleplerden önce, insan olmanın en temel hakkını talep ediyorlar; bu kadar basit. Dolayısıyla bu günü Anneler Günü gibi şirinleştirmeye, ehilleştirmeye çalışmayın; tanıdığınız kadınlara çiçek alarak geçiştirmeyin, sadece ve sadece hayatta kalmak isteyen kadınların sesine kulak verin.

Son günlerde ana haber bültenleri kadın cinayetlerinden geçilmiyor. Çünkü mızrak çuvala sığmamaya başladı. Kadın cinayetlerinde son yedi yılda yüzde 1400 gibi bir artıştan söz ediliyor, buna intihar süsü verilmiş cinayetler elbette dahil değil.

Akılla kurulmazsa yazarını cezalandırdığımız polisiye evreninde, mantıksızlığa yer yoktur. Ama gerçek hayat aklımıza hakareti maharet sayıyor. Polisiye kitaplarda ve filmlerde suç her zaman cezasını bulur; öyle ya da böyle. Hukuk çalışmazsa, adalet çalışır. Böylece içinde yaşadığımız sistem, kendi meşruiyetini okuyucu üzerinden yeniden ve yeniden kurar. Ülkemizdeyse hiçbir polisiye okurunun aklının almayacağı bir sistem kurulu. Cinayet işliyebiliyorsunuz, ceza almıyorsunuz. Üstelik cezadan bağışıklığınız hem hukukça hem de toplumca onanıyor. Aklımıza edilen bu hakaretten resmen utanıyorum.

Peki neden? Nasıl oluyor da evrensel bir suç, bizde cezasız kalıyor? Çok basit. Öncelikle erkekler şiddet eğitiminden geçerek büyütülüyor; hala şiddet içgüdülerinden dem vuracak olan varsa, bir zahmet sussun. Şiddet öğretiliyor ve öğreniliyor. Sonra şiddet konusunda sınıf birincisi erkeklerimiz sinirleniyor. Nelere sinirleniyorlar? Mesela karısı yemeğin tuzunu ayarlayamamış (tekmeyi haketti resmen), camdan dışarı bakmış (kesin sağa sola gülümsemiştir de, kır kafasını), adamın annesine laf etmiş (tez kellesi vurula, atalara saygısızlık ha), adam rüyasında karısının onu aldattığını görmüş (ateş olmayan yerden duman çıkmaz). Erkeklerimizi sinirlendirdik, o halde sıra şiddetin uygulanmasına geldi. Bunun için fazla kasmasına gerek yok, zaten eline ne geçirirse bıçak, tabanca, kezzap, ip, araba, herşeyi kullanabilir. Olur ki ilk denemede beceremedi (erkeğimize yakışmadı ama olsun), kaygılanmasına gerek yok. Polis onu tatlı tatlı uyarmakla, karısıyla, kardeşiyle, kızıyla barıştırmakla yetinecektir. Haşa bir erkeği bıçaklamaya kalksa, hapishanelere düşecek olan erkeğimiz, şiddetinin nesnesi kadın olunca, yaramaz çocuk payesiyle engelsiz koşusuna devam etmekte özgürdür; o halde, “Kaç kadın, kaç!”

Sonunda erkeğimiz başardı diyelim, kadını öldürdü. Şimdi ne olacak? Hiçbirşey, mahkemeye çıkacak, havadan sudan sebeplerle basit bir ceza yiyip, sürenin dolmasını bekleyecek. Neden? Çünkü kendisini her aşamada destekleyip, sırtını sıvazlayan sistemimiz son aşamada da ona “ağır tahrik” indirimi hediye edecektir (cinayette damping, kadın canı geldi ucuza). Doğal olarak burada bir anlık öfkeyle patlayan silahlardan veya münferit şiddetten bahsetmiyoruz, toplumsal sistemin ilmek ilmek ördüğü ve kadınlara çıkış bırakmayan bir ölüm koşusundan bahsediyoruz. Öyle bir koşu ki, henüz düşmediysen bile, bir noktada ayağının tökezlemesi yeter, sen de ölürsün.

Peki bu iş nereye kadar gider? Ana akım piyasa teorisinde, yani bildiğimiz ekonomi öğretisinde herşeyi arz-talep dengesiyle açıklayabileceğiniz varsayılır. Hadi öyle yapalım. Kadın hayatı piyasadaki metamız olsun, fiyatı da cinayet sonucunda yiyeceğiniz ceza. Bu durumda fiyatı (yani bedeli) arttıkça cinayet miktarı azalacak, bedeli düştüğündeyse artacaktır. Görüldüğü üzere, bizim ülkenin kadın cinayeti piyasasında fiyatlar oldukça düşük. Bu da, erkekler doyma noktasına ulaşana dek (neyse ki, yine piyasa teorisine göre, bir malı kullandığınız ölçüde ondan alacağınız marjinal fayda sıfıra yaklaşır, ve bu noktadan sonra tüketmezsiniz) şiddet sürecek demektir. Buna da şükür derdim, ama sorun şu ki geriye kadın kalmayabilir.

Alaturka Sherlock Holmes!

1. Osmanlı dostu (!) Sherlock Holmes (1912)

Yüz otuz yıldır tanınırlığından hiçbir şey kaybetmeyen bir kurgu karakteri, Sherlock Holmes. Arthur Conan Doyle’un 56 öykü ve dört romandan oluşan Holmes külliyatı canon olarak anılır. Dönemin Ermeni yazarı Yedvart Odyan Efendi’ye göre, eğer Sultan Abdülhamit Sherlock Holmes’in yaratıcısını İstanbul’a davet ettiği hâlde yüzyüze görüşmekten caymasaydı, Doyle’un bu öykülerine bir tane de İstanbul macerası ilave edilebilirdi. Denilen o ki, bir Ermeni jurnalci, padişaha Doyle’un gizli amacının Osmanlı sarayını küçük düşürecek bir romana imza atmak olduğunu gammazlamış; Abdülhamit de bu iddiaya inanıp Doyle’u huzuruna çağırmadan geri yollamıştır.
Ama ne gam! Birçok yazarımız Sherlock Holmes’i kendi romanlarına ya bizzat konuk etmiş, ya da Holmes’tan hiç de aşağı kalmayan (!) halis muhlis Türk karakterlerini “Türklerin Sherlock Holmes’i” yaftasıyla sunmuş. Meşhur Amanvermez Avni’miz, Türklerin Nat Pinkerton’u Kandökmez Remzi’den tutun, İstanbul’un Arsene Lupin’i Elegeçmez Kadri’ye kadar birçok imitasyon tiplemenin de yolunu açmıştır. Biz bunları Erol Üyepazarcı’nın kitap fuarında çıkacak olan polisiye incelemesine bırakıp, bu yazıda Sherlock Holmes taklitleri ile yetineceğiz.
Yerli Sherlock Holmes romanlarının ilk örneği, yukarıda ismini andığımız Yervant Odyan’ın 1912 tarihli Abdülhamit ve Sherlock Holmes romanıdır. Padişaha ağır hakaretler içeren bu uzunca eserin sonunda Sherlock Holmes’in “Ey soylu Osmanlı ulusu! Seni hürriyetinde destekleyecek, sana yeni idarenin örgütlenmesinde yardımcı olacak yalnız bir millet vardır. İşte o da yalnız biz İngilizleriz!” şeklindeki nutku yazarın siyasi amacını da gözler önüne serer. Bu eserin devamı da aynı yıl Saliha Hanım adıyla yayınlanır.

2. Osmanlı’nın Sherlock Holmes’i Amanvermez Avni (1913)

Yervant Odyan’ın Holmes’ü İstanbul’a getiren romanından bir yıl kadar sonra, Ebüssüreyya Sami’nin on kitaplık meşhur Amanvermez Avni serisi yayınlanır. Yazar, karakterini tanıttığı sunum yazısında, daha sonra da birçok örneğini göreceğimiz şekilde, Türk polislerinin türlü imkansızlıklar ve yokluk içinde olmalarına karşın, Batı’nın Sherlock Holmes’ünden hiç de aşağı kalmadıklarından dem vurur. Bu tür “Bizim neyimiz eksik?” temalı sunuş yazılarını nedense özgün eserlerden ziyade, yabancı tiplemelerin yerli benzerlerinde okuruz! Oysa Amanvermez Holmes’a göre çok daha mütevazi bir tiplemedir. Odasında keman çalarken bir vakayı çözen Holmes’a karşılık, bizim Avni hareketli soruşturmaların adamıdır. Arada başarısız olduğu zamanlar da olur; ancak azimkârdır ve öykünün sonunda muhakkak başarıya ulaşır.

Amanvermez, öykülerinde o kadar çok, gerekli / gereksiz kılık değiştirir ki, bu alanda en abartılı Holmes parodileri bile masum kalır. Bir görüşe göre bunun sebebi, Abdülhamit’in paranoyaklığını alaya almaktır. Kara Katil başlıklı öyküde bir jurnal dolayısıyla Yıldız sarayı tarafından Amanvermez’in iki anarşisti izlemekle görevlendirildiğini de okuruz.

Sami’nin öyküleri Osmanlı’nın son dönemindeki gündelik yaşamı yansıtması açısından eşsizdir. Öykülerde geçen mekanlar, azınlıkların bolca yer alması, bugünün okuru için ilgi çekici olabilecek ipuçları sunar. Daha sonra Server Bedi’nin öykülerinde göreceğimiz yabancı düşmanlığı, Amanvermez öykülerinde bulunmaz.

Amanvermez serisi Merkez kitaplar tarafından 2006 yılında Erol Üyepazarcı’nın özenli diliyle sadeleştirilerek günümüz okuruna sunuldu. Umalım ki dönemin başka serileri de hakettikleri ilgiyi görsünler.

3. Türkiye’nin Diğer Şerlok Holmesleri (1928-44)

Osmanlı’nın Sherlock Holmes’i olarak tanıtılan Amanvermez Avni, Doyle öykülerinin şablonuna çok şey borçlu olmakla beraber, birçok taklidinin yazılmasına yol açacak kadar da özgün bir tiplemedir. İlk örnekler 1928 yılından : Türklerin Şerlok Holmes’i Yıldırım Sadi ile, (yine) Türklerin Şerlok Holmes’i Amanvermez Sabri. Yıldırım Sadi’nin yazarı İskender Fahrettin Sertelli’dir; Amanvermez Sabri’nin yazarı ise bilinmiyor.

1932 yılında Yenigün gazetesinde tefrika edilen Şark’ın Şerlok Holmes’i, 1934 tarihli iki kitapta arz-ı endam eden Ateş Ahmet, 1936’da yayınlanan Amanvermez Kadri, 1944’te Süheyla Kızıltan imzasıyla çıkan Yıldırım Hasan gibi örnekler hep Avni’nin başarısını yakalamaya çalışmışlardır. 1944 yılında yayınlanan Amanvermez Ali, özdeşlerine göre birkaç gömlek üstündür. Ali’nin, muavini Yılmaz ile yaşadığı maceralar belirli bir düzeyi tutturmuştur. Serinin anonim yazarı, kilitli oda, hipnotizma gibi o dönem polisiyesinin gözde konularını öykülerine ustaca uyarlamış; Amanvermez Ali’nin “Pınar” imzası taşıyan şahane kapak çizimleri ile koleksiyonerler için cazip bir seri olmasını sağlamıştır.

Arada bir de hatırat var. 1930 tarihli “Kalpazan”, polislik mesleğinde kendini bir Şarlok Holmes addeden Salih Münür beyefendinin Yunanlı kalpazan Andon’u yakalamasını konu alır. Salih Münür beyefendi “küçükten beri mukavemet edilmez bir meyil ve muhabbeti” olduğunu söylediği polislik mesleğinin bu en heyecanlı vakasında, kılık değiştirip tütün kaçakçısı Hacı Hasan kimliği ile kendini tanıtarak Andon’a yanaşır. Kısa sürede Andon’un güvenini kazanır ve kalpazanlık işinde ona yardım etmeyi kabul eder. Kalpazanın suçüstü yakalanmasıyla Salih Münür’ün öyküsü de sona erer.

4. Sherlock Holmes’e Karşı Cingöz Recai (1926)

İlk Sherlock Holmes’ümüz Amanvermez Avni’yi takiben, batıda popüler olan Arsene Lupin ve Fantomas gibi anti-kahramanların da yerli uyarlamaları yapılır. Nahit Sami ve Fakabasmaz Zihni’den bayrağı devralan Cingöz Recai, tanınırlığı en yüksek polisiye kahramanımız olmayı başarmıştır. Peyami Safa’nın, edebi değer atfetmediği eserleri için kullandığı müstearı Server Bedi imzası ile yayınlanan Cingöz Recai tiplemesi ilk olarak 1924′te okuyucuya sunulur. Onar kitaplık iki serinin sonunda, Türk Arsene Lupin’i Cingöz Recai, ezeli rakibi Serhafiye Mehmet Rıza’ya yakalanır.
Cingöz Recai’nin yakayı ele vermesinden sonra Server Bedi imzası ile farklı tiplemelerin maceraları yayınlanır. Bunlardan biri Avrupa’nın Sherlock Holmes’lerinden, Nat Pinkerton’larından kat kat daha kurnaz, daha tecrübeli, daha cesur ve daha azimkâr olduğu savıyla sunulan polis hafiyesi Kartal İhsan’dır. Ayaspaşa’da yardımcısı İbrahim ile birlikte yaşayan Kartal İhsan, iddialı sunum yazısının aksine, sıradan bir Holmes taklididir.

Safa, bu gibi başka tiplemelere yönelirse de aynı başarıyı yakalayamaz, okurlarının isteği üzerine Cingöz’e dönüş yapar. 1926′da yayınlanan 15 kitaplık Sherlock Holmes’e Karşı Cingöz Recai serisi, Mehmet Rıza’nın davetiyle ülkemize gelen Holmes’e karşı Recai’nin türlü cinliklerini anlatan başarılı bir seridir.
Cingöz Recai öykülerin bütününde Holmes’ü altetmeyi başarır. Öykülerden birinde Holmes, Cingöz’ün Türklere mahsus olağanüstü cesarete sahip bir Latin dehası olduğunu teslim eder. Bir diğerinde Dr. Watson kahramanımızı yirminci asrın en büyük dehalarından biri sayar. Hırsız da olsa bir Türk’ün, batı medeniyetinin üstün zekasıyla tanınan İngiliz hafiyesine sağladığı bu ezici üstünlük, yazarın milliyetçi duygularının ürünüdür.
Öykülerin çoğunda Cingöz’ün hışmına uğrayanların, zengin gayrimüslim vatandaşlarımız olması elbette tesadüf değildir. Memleketimizde zengin olan azınlıklara karşı duyulan tepki Cingöz’de vücut bulmuş; Cingöz, yazarın belki de Türklere ait saydığı bu zenginliği hırsızlıkla geri alan bir halk kahramanı gibi sunulmuştur. Bu eylemini bir İngiliz hafiyesine rağmen gerçekleştirmesi de anlamlıdır. Cingöz’e bir türlü diş geçiremeyen Sherlock Holmes, Ermeni yazar Yervant Odyan’ın Osmanlı için İngiliz mandasını savunan Holmes’ünün aynısıdır.

5. Şerlok Holmes / Kanlı Muamma (1938)

İnkılap yayınevi ucuz romanlar serisi, 30′lu yılların sonunda Münif Fehim’in göz alıcı kapakları ile yayınlandı. Seri hem telif, hem tercüme eserlerden oluşuyor. Yerliler arasında İskender Fahrettin Sertelli’nin önemli sayabileceğimiz iki polisiye eseri (Amerikaya Kaçırılan Türk Kızı ve 25 Kocalı Kadın) gibi önemli ürünler de yer alıyor. Tercüme eserler listesinde yer alan Şerlok Holmes / Kanlı Muamma için yazar ismi Konan Dövil, nakleden Münir Süleyman Çapan gözükmektedir. Konan Dövil, nam-ı diğer Conan Doyle, elbette böyle bir eser kaleme almadı. Romanda Sherlock Holmes’in yardımcısı olarak Taxon’un adının geçmesi, 1908-09 yıllarında yayınlanan Alman menşeli Aus den Geheimakten des Welt Detektiv ve Harry Taxon und Sein Meister serilerinden çevrilmiş olabileceğini düşündürtse de, bu seriler de dilimizde epeyce yayın şansı bulmuştur, dolayısıyla telif bir eserde de Harry Taxon tiplemesinin yer alması pekâlâ mümkündür. Bahsi geçen Alman serileri daha çok kısa öykülerden oluştuğu için, Kanlı Muamma’nın Münir Süleyman Çapan tarafından kaleme alınmış yerli bir eser olduğunu düşünüyoruz.

Roman, bir deniz kazasını takiben cankurtaran sandalında kayıplara karışan iki kişinin tahkikatını konu alır. Polis müdürü Morfi, muammayı çözmekte yetersiz kalınca Holmes’a başvurulur. Holmes yat gezisinde yer alan herkesin ifadesini aldıktan sonra, batan yata dalgıç indirilmesine karar verir. Bütün şüphelileri yata toplayıp, Poirot tarzı bir final ile katili açığa çıkarır.

Watson’ın eksikliği, muammanın vasatı aşamaması, Holmes’in ise bildiğimiz Holmes’tan epey farklı olması romanı önemsiz kılıyor.

6. Şerlok Holms – Arsen Lüpen Karşı Karşıya / Hırsız Kim? (1940)

Kanlı Muamma’dan iki yıl sonra, yine Taxon’lu bir alaturka Holmes romanı ile karşılaşıyoruz: Sertellerin meşhur, “Geceleri Okumayınız” ibareli cinai romanlar serisindeki romanların bir kısmı gibi, bu da Hikmet Münir Ebcioğlu imzalıdır. İç kapakta çeviri olduğu yazmasına karşın Hırsız Kim?’in de yerli bir ürün olduğunu düşünüyoruz.

Paris polis müdürü, Arsen Lüpen’le başa çıkamadığını görünce, çareyi Holmes’i davet etmekte bulur. Bu durumdan gurur duyup koltukları kabaran Holmes teklifi kabul eder. Tam polis müdürüyle görüşürken içeri girip soyulduğunu anlatan banka müdürü salya sümük Holmes’tan yardım dilenince, meşhur polis hafiyemiz de gidip Arsen Lüpen’i yakalar.

Kapakta yine Münif Fehim imzalı şık bir resim var; gel gelelim roman, kapağı açmaya değmeyecek denli vasat.

7. Dünya Titriyor! (1942)

Büyük gezi, serüven, havacılık ve fen romanı alt başlığı ile sunulan Dünya Titriyor, gerçekte ne romanı yazacağına karar verememiş olan bir yazarın -şükür ki- tek romanı. A.T. Safkan, romanı haftalık olarak yayınlanan oniki fasikülde tamamlamış.
Genç maden mühendisi Celal Sarp, ikinci paylaşım savaşının kargaşalı ortamında, memleketine dönmek niyetiyle San Fransisco limanından kalkan General Washington gemisine biner. Gemi esrarengiz bir şekilde birden müthiş hız kazanarak, bir gecede Filipin adalarına kadar yol alır ve orada batar. Kazazedeler kısa sürede bir Amerikan muhribi tarafından kurtarılıp Manilla adasına çıkarılır. Celal Sarp’ın yol arkadaşı Con Rokfeller, Filipin adalarında kayıplara karışan adamı Hikmet’i aramak niyetindedir. Hikmet, en son, yakın zamanda sulara gömülmüş olan bir adada görülmüştür. Celal de bu işte kendisine yardım etmeyi kabul eder. Benzer bir şekilde yolu Filipin adalarına düşen Türk pilotu Ali Yalçın da kahramanlarımıza katılır. Bu yöredeki esrarengiz olayları incelemek üzere İngilizlerin gönderdiği Sherlock Holmes bir yandan tek başına çalışmak isterken, bir yandan da kahramanlarımızın kaydettiği ilerlemeden uzak kalmak istemez. Nitekim o da ekibe katılır; beraberce battığı sanılan adanın aslında göklere yükseldiği, ölümsüzlüğün sırrına ermiş bir firavunun yönetiminde Amerika’ya saldırmak için kullanıldığını keşfederler. Görünmez olmak, düşmanlarını dondurmak gibi hünerleri de olan düşmanlarına karşı mücadele ederler.

Sherlock Holmes bu romanda Türklerin gölgesinde kalan bir karakter olarak yer alır. Yine de yüce gönüllü kahramanımız Ali Yalçın, kırk yılda bir doğru laf ettiği, pek o kadar da akılsız olmadığı gibi övgüler düzer İngiliz hafiyesine.

Kurgunun dağınıklığını, romanın oniki hafta boyunca fasiküller halinde yayınlanmasına bağlamak mümkün. Aksi takdirde böyle bir öyküyü hiçbir romancının bir defada uydurabileceğini sanmıyorum. Romanı, uçuk bir bilimkurgu eseri olarak, popüler edebiyat tarihimizin özgün bir parçası olarak düşünüyorum. Özellikle Firavunun, bir elemanının öldürülmesinin hışmı ile, tüm dünyaya “Titreyiniz! Titreyiniz!” diye seslendiği bölüm, okurların hatırında kalacaktır.

8. Velington Şatosu Esrarı (1945)

Cumhuriyetin ilk yıllarında popüler eserler vermiş olan Daniş Remzi Korok’un külliyatında, dini ve cinsel eserler haricinde birkaç tane de zabıta romanı bulunur. Bunlardan en derli toplu olanı, Velington Şatosu Esrarı, kapağına bakılırsa Sherlock Holmes ile Nat Pinkerton’u karşı karşıya getiren bir roman. Oysa romanda Nat Pinkerton yok, sadece Holmes ile yetiniyoruz. Romanın sonunda, ikinci bölümün “Holmes Amerika’da” ismi ile yayınlanmasını sabırsızlıkla beklememize yönelik bir uyarı var; ancak aradan geçen 63 yılda yayınlanmadığına göre artık beklemiyoruz. Muhtemelen Nat Pinkerton, romanın yayın şansı bulamamış ikinci bölümünde yer alacaktı.

Velington şatosunun genç ve zengin Lordu cinayete kurban gitmiştir. Hiç mirasçısı olmayan lordun birikiminin sanılana göre çok az olduğu, buna karşılık yaşlı uşağı Baba Tomi’nin inanılmaz bir servete haiz olduğu ortaya çıkınca, zaten cinayet işlendiği sırada şatoda yalnız olan uşakla ilgili şüpheler iyice artar ve uşak tutuklanır. Kimliğini gizleyip pansiyoner olarak köye yerleşen Holmes, cinayetin sırrını çözerek masum uşağı kurtarır.

Korok’un romanı, daha önceki telif Sherlock Holmes romanlarına göre ilk bakışta özüne daha sadık bir çalışma olarak dikkat çeker. Roman İngiltere’de bir şatoda geçer; yazar Türkleştirme çabası içine girmez, olur olmaz Türk karakterleri romana sokuşturmaz. Ne kadar tatminkar olduğu elbet tartışılır, ama roman gerçek bir hafiyelik faaliyeti içerir. Oysa o dönem telif romanlar daha çok maceraya dayalıdır, vurdulu kırdılı romanlar, muamma romanına göre daha çok rağbet görmektedir.

9. Valde Sultanın Gerdanlığı (1954)

Amanvermez bir kenara, alaturka Sherlock Holmes romanlarının en afilisi var şimdi sırada. Valde Sultanın Gerdanlığı, daha çok tiyatro alanında eser vermiş Cevat Fehmi Başkut’un Holmes tiplemesi Rıdvan Sadullah’ın bir macerasını anlatır. Yazar, bizzat kendisini de romana dahil etmiş, Rıdvan Sadullah’ın Watson’ı Cevat Fehmi olmuştur.
Kraliçe Viktorya tarafından padişah Abdülmecid’in annesi Valde Sultan’a hediye edilip, ordan oğluna, derken Abdülhamit’e miras kalan 40 bin altın değerindeki gerdanlığın etrafında döner olaylar. Yıldız baskınında kayıplara karışan mücevhere sahip olduğu yönünde rivayetler bulunan Hüsnü bey’in ölü bulunması, romanda Lestrade rolünü üstlenen Komiser Osman’ın Rıdvan Sadullah’a başvurmasına yol açar. Rıdvan Sadullah, hakiki bir Sherlock Holmes gibi, ziyaretinin öncesindeki olayları bir bir tahmin ederek karşılar komiseri. Beraberce cinayet mekanına, Hüsnü bey’in Erenköy’deki köşküne yollanırlar.

Cinayetin çözümü, meşhur gerdanlığın gizlendiği yeri keşfetmekten geçmektedir; bunun için de geçmişten kalan bir şifreyi çözmeleri gerekecektir. Bu hali ile Başkut’un romanı, yerli muamma romanlarımız içinde özgün, önemli bir yere sahiptir. Yazar, bu alanda başkaca eser vermemesine karşın maharetlidir, Rıdvan Sadullah, Sherlock Holmes taklitlerimizin uzak ara en iyisidir.

10. Sherlock Holmes Domates Peşinde (1957)

Aziz Nesin’in, 1957 tarihli Deliler Boşandı kitabından bir öyküsü, Domates Peşinde, Sherlock Holmes’la Dr. Watson’ı Türkiye’de resmeder. O yıl domates çarşıdan, pazardan çekilip değere binmiştir. Kaçakçılık masasından gelen bir telgraf, sınırdan 250 gram domatesi mahrem yerinde gizleyerek geçiren bir kadını bulması için Holmes’i görevlendirir. Neyse ki hafiyemiz, ülkemiz gerçeklerine uyum sağlamıştır; bürokrasinin domatesi gerçekten bulmaktan daha önemli olduğunun farkındadır.

Aziz Nesin’in, Nuru Hayat müstearı altında Düğümlü Mendil isminde bir polisiye denemesi olduğu pek bilinmez. Vasatı asla aşamayan Düğümlü Mendil’in yanında, üstadın bu parodisi bir cevher niteliğindedir.

11. Allahabad Elması (Abdülcanbaz Arsen Lüpen’e Karşı) (1984)

Bir de Abdülcanbaz albümü var ki, sanıyorum bir yerli çizgiroman eserinde Sherlock Holmes’in arz-ı endam ettiği tek örnektir. Abdülcanbaz’ın Allahabad Elması adlı macerasında sadece Sherlock Holmes değil, Komiser Jüv, Maigret, Arsen Lüpen ve Nat Pinkerton’u da görürüz.

Arsen Lüpen, Kont Pier Mansard’ın koleksiyonundaki Allahabad elmasını çalmayı aklına koymuştur. Konta, elması tam iki ay sonra gece 12′de çalacağını bildiren bir mektup yazarak meydan okur. Sadece Komiser Jüv’ün korumasına güvenmeyen Kont, Holmes, Maigret ve Nat Pinkerton’dan başka Abdülcanbaz’ı da davet ederek elması korumak ister. Arsen Lüpen’in, bizim Gözlüklü Sami’den de büyük bir hırsız olduğuna ikna olan Abdülcanbaz Paris’e avdet eder.

Nihayetinde bütün polisiye ustaları Arsen Lüpen’in ağına düşerken, Lüpen de Abdülcanbaz’ın osmanlı tokadıyla yenik düşer.

12. Holmes İstanbul’da (Kanlı Elmaslar) (2007)

Holmes’in yolunun İstanbul’a düşmesinden daha sıradışı bir şey varsa, o da bir kadına aşık olmasıdır. Kurt Aldeer’in “Holmes İstanbul’da” romanı ise Holmes’in bir kadına aşık olduğu savı ile başlıyor. Oysa Holmes’in, bildiğimiz gibi, Bohemya Skandalı macerasındaki Irene Adler’i saymazsak, herhangi bir şekilde latif cinse ilgisi yoktur.

Kurt Aldeer, elbette, bir Türk yazarı tarafından kullanılan bir takma isim. Holmes haricinde iki tane de Mike Hammer romanı var. Mike Hammer’in ismini Myke Hammer olarak değiştirmiş. Sherlock Holmes’in ismine dokunmamakla beraber, Dr. Watson’ı nedense Dawson yapmayı uygun görmüş.

Kanlı Elmaslar, İtalyan mafyasının yeni yeni dünyaya açıldığı bir dönemde, İstanbul bağlantılı bir elmas kaçakçılığı işinin soruşturmasını anlatıyor. Holmes’ün müşterisi iki büyük mafya ailesinden biridir. Holmes, mafya için çalışmayı kabul eder; ancak asıl amacı aşık olduğu kadının akıbetini öğrenmektir.

Yazarın, bir parodi kaleme almasına karşın, Holmes karakterinin doğasını en uygun bir şekilde yansıttığına şüphe yoktur. Tek eleştirimiz, öyküyü anlatma rolünü üstlenmeyen bir Dr. Watson’ın işlevsiz kalması olabilir. Telif Holmes öykülerinin bu yakın tarihli tek örneği, Holmes okurlarını tatmin edebilecek bir romandır.

Eser Listesi

1912: Yervant Odyan, Abdülhamit ve Sherlock Holmes (Artin Asaduryan Matbaası)
1912: Yervant Odyan, Saliha Hanım (Artin Asaduryan Matbaası)
1913-14: Ebüssüreyya Sami, Osmanlı’nın Sherlock Holmes’i Amanvermez Avni (Cemiyet Kütüphanesi)
1925: Server Bedi (Peyami Safa), Polis Hafiyesi Kartal İhsan’ın Maceraları
1926: Server Bedi (Peyami Safa), Şerlok Holmes’e Karşı Cingöz Recai (Gündoğdu Matbaası)
1928: İskender Fahrettin, Türklerin Şerlok Holmes’i Yıldırım Sadi
1928: Anonim, Türklerin Şerlok Holmes’i Amanvermez Sabri
1930: Salih Münür, Kalpazan (Sühulet Yayınları)
1932: M.N., Şark’ın Şerlok Holmes’i (Yenigün Gazetesi)
1934: Anonim, Ateş Ahmet
1936: Anonim, Amanvermez Kadri (Maarif Kitaphanesi)
1938: Münir Süleyman Çapan, Şerlok Holmes / Kanlı Muamma (İnkılap Kitabevi)
1940: Hikmet Münir, Arsen Lüpen – Şerlok Holms Karşı Karşıya / Hırsız Kim? (Sertel Matb.)
1942: A.T. Safkan, Dünya Titriyor (Cumhuriyet Matb.)
1944: Süheyla Kızıltan, Yıldırım Hasan
1944: Anonim, Amanvermez Ali (Sertoğlu Kitabevi)
1945: Dâniş Remzi Korok, Velington Şatosu Esrarı (Rıza Koşkun Neşriyatevi)
1954: Cevat Fehmi Başkut, Valde Sultanın Gerdanlığı (Harman Yayınevi)
1957: Aziz Nesin, Deliler Boşandı (Yeni Matbaa)
1984: Turhan Selçuk, Abdülcanbaz / Allahabad Elması (Milliyet Yayınları)
2007: Kurt Aldeer, Holmes İstanbul’da (Kanlı Elmaslar) (Erko Yayınları)

Esrâr-ı Cinâyât’tan Çoksatarlığın Esrarlarına: Ülkemizde Yazarın ve Romanın Polisiye Macerası / Zehra Çelenk

Polisiye okumak, ikamesi hayli zor, esaslı bir bağımlılıktır. Ortalama bir polisiyeseverin günlüğünde kitapçı ziyaretinin yer alma olasılığı, başka herhangi “cins” bir okurunkine oranla epey yüksektir bu yüzden. İşte son birkaç yıldır, müptelalığıyla maruf polisiye okurunu ilgili standlar etrafında Komiser Maigret adımlarıyla üç, Sam Spade adımlarıyla iki tur döndürecek bir gelişme yaşanmakta ülkemizde. “Yazılmıyor, yazılamıyor” ya da “yazıldı da unutuldu” denen yerli polisiyeler giderek artan biçimde kitapçı raflarını donatmakta.

1990’lı yıllarda Ahmet Ümit ve Osman Aysu’nun eserleriyle dirilmeye başlayan polisiye edebiyatımız, son birkaç yılda, yeni yazarlar ve kayda değer bir türsel çeşitlilikle hayli kanlı canlı bir hale geldi gerçekten de. Tür kapsamında değerlendirilemeyecek eserlerde de polisiye izleklerin kullanımına giderek daha sık rastlanmaya başladı. Peki nasıl oldu da böyle oldu? Türün yerli örneklerinin azlığı üzerine tartışmaların sürüp gittiği yıllar boyunca beklenen neydi? Yazanlar ne yazdı, bu dallı budaklı türün daha çok hangi alanlarında eserler verildi? Kriminal durumlarımız gibi, polisiye yazarlarımız da “bize göre” mi; yerli polisiyelerimiz ne kadar “yerli”? Tüm bu soruları yanıtlamak elbette pek kolay değil. Yine de polisiye edebiyatın varlık sebeplerinden biri olan, ke(n)di canına kast eden türden bir merakın1 dürtmesiyle birtakım ipuçlarına ulaşmak mümkün.

Polisiye, genel olarak “suç”un, “suçlu”nun ve onu suça iten saiklerin araştırılması etrafında dönen bir tür. Bu, hayli geniş bir alt türler dağarcığına sahip, seveni bol tür, bizde, “polisiye” dışında, “polis romanı”, “cinayet romanı”, “dedektif(lik) roman ve öyküleri” gibi adlarla anılmakta. Batı’da, yukarıda saydığımız adlarla birlikte, yaygın biçimde kullanılan “suç edebiyatı” ya da “suç romanları” (crime fiction/ novels) gibi adlarsa, türün klasik dedektiflik öykülerinden kara romanlara, casusluk öykülerinden gerçek suç öykülerine, gerilim öykülerinden adli tıp süreçlerini içeren öykülere değin uzanan nice alt başlığını kapsamaya daha elverişli görünmekte. Elbette bunlara ilişkin de soru işaretleri mevcut; belirgin bir gizem ögesinin hâkim olduğu ama gerçek anlamda suç içermeyen örneklerin “suç romanı” başlığı altında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği gibi… Bu konudaki sürgit tartışmaları sona erdirmek gibi bir niyetimiz olmadığına göre, biz en iyisi türü, dilimizin alıştığı üzere, “polisiye” biçiminde anmaya devam edelim. Ve türün akla zarar çeşitliliğini çeşnilendirmek pahasına hemen ekleyelim: Popüler edebiyatın pek çok melezine yataklık yapan polisiyenin diğer popüler türlerle arası hiç de açık değil. Sözgelimi tarihî polisiye bir hayli rağbette, siyasi polisiyeyse, elzem görülmekte. Hani birileri de çıkıp “ekolojik polisiye” ürettiğini söylese, infial olmayacak gibi görünüyor ve örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bizde Polisiye Var mıydı, Yok muydu?

Kapsam ve tanımlar alanında bu gezintiden sonra, şu çok bildik soruyu anımsayalım: “Bizde neden polisiye yok(tu)?” Yakın zamanlara dek çeşitli mecralarda rahatlıkla telaffuz edilen bu sorunun, ciddi bir bilgi eksikliği içerdiğini belirtmek gerek her şeyden önce. Erol Üyepazarcı’nın da dikkat çektiği gibi, “polisiye roman” kavramı edebiyatımıza, “roman” kavramıyla aşağı yukarı aynı yıllarda girmiş. Türk okuru ilk çeviri romanlardan2 18 yıl sonra polis romanıyla tanışmış ve Şemsettin Sami’nin ilk yerli roman olarak kabul edilen Taaşşuk-i Tal’at ve Fitnat’ından yalnızca 11 yıl sonra, 1883’te, Ahmet Mithat Efendi’nin ilk yerli polisiye olarak kabul gören Esrâr-ı Cinayat’ı, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edilmiş(65). Bunu, özellikle II. Meşrutiyet’in ilanından sonra pek çok yerli polisiye izlemiş ve o tarihlerden günümüze değin hemen her dönemde tek tük de olsa yerli polisiyelere rastlamak mümkün.

Öte yandan, herhangi bir yazınsal geleneğin varlığını, kabaca, “süreklilik”, “çeşitlilik” ve “yerlilik” gibi üç ölçüte dayanarak değerlendirebileceğimizi varsayarsak, mesele, polisiye romanlarımızın değil; ama bir polisiye yazın geleneğimizin olmaması gibi görünüyor. Aşağıda bir kısmını sayacağımız örneklere karşın, Cumhuriyet’in ilk yıllarından doksanlara uzanan süreçte polisiyemizde bir hareketlenme yaşanmadığını düşünürsek, “süreklilik” önemli bir sorun olarak çıkıyor karşımıza. Süreklilik vasıtasıyla kuşaklardan kuşaklara aktarılan bir birikim bulunmadığı için de, gerek polisiyenin alt türleri, gerekse alt türlerin kendi içindeki varyasyonları anlamında bir “çeşitlilik”ten de söz etmek pek mümkün değil. Polisiye edebiyatımızın mühim kısmını takma adla yazılmış, yabancı serilerin devamı niteliğindeki eserlerin oluşturmasıysa, “yerlilik”i sorunlar listesinin ilk sırasına oturtuveriyor.

Bilindiği gibi, polisiye edebiyatımıza damgasını vuran durum, telif eserlerimizin çoğunun ciddi bir telif problemi üzerine kurulmuş olması. Yazarlarımızın bazıları, geçim derdiyle başa çıkmanın hayli pratik ve yaratıcı bir yolunu bularak, ülkemizde tutulan Batılı polisiye yazarların serilerine takma adla yazdıkları eserlerle katkıda bulunmuşlar. Bunlar arasında, Mickey Spillane’nin “Mike Hammer” serisine 1950’lerde yaptıkları katkılarla Kemal Tahir ve Afif Yesari açık arayla başı çekmekte. Bu iki Türk yazarın New York sokaklarında geçen “hard-boiled”3 öyküler yazmakta gösterdikleri başarı dudak uçuklatan cinsten, hele Amerika’ya ayak dahi basmadıklarını düşünürsek! Yerli polisiye yazarlarımızın destek attıkları yazarlar arasında, sevilen kibar hırsız karakteri Arsen Lupin’le Maurice Leblanc ve türün kraliçesi Agatha Christie gibi, türün başka meşhur isimleri de var.

Yerli kahramanların maceralarını anlatan yerli polisiye dizilerimiz de var. Ama bunlar da ister istemez türün Batılı örnekleriyle kıyaslama üzerinden tasarlanıp pazarlanmış: “Türklerin Sherlock Holmes’u Amanvermez Avni”, “Türk Arsen Lupin’i Nahit Sami” gibi… Yerli polisiye dizilerin en bilinen ve başarılı örneğiyse Peyami Safa’nın “Server Bedi” takma adıyla yazdığı “Cingöz Recai” dizisi. Safa’nın, kendi ifadesi ile, “sanat endişeleri için değil de geçimi için çok çabuk yazdığı, bir edebî değer atfetmediği” romanlar bunlar (Aktaran Üyepazarcı 198).

Takma adla (da olsa) polisiye romanlar kaleme alan yerli yazarlar kervanında Vala Nureddin, Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Aziz Nesin gibi daha pek çok ünlü isim var. Ortak dert, ekmek yahut da “içki-sigara” parası gibi görünüyor. Yine de Afif Yesari örneğindeki gibi, takma adla az buz değil yüz adet polisiye macera kaleme almayı yalnızca ticari kaygılarla açıklamak güç. Tüm bu takma adların ya da yazarlarımızın geçim kaygısıyla yazdıklarını vurgulamalarının altında, polisiye yazıyor oluşlarını meşrulaştırma çabasının yanında, bundan aslında zevk aldıklarını maskeleme ihtiyacının da rol oynadığı düşünülebilir. 1990 sonrası polisiye yazarlarımızınsa, polisiye yazımını ikincil bir uğraş olarak görmediklerini, pek öyle takma ad falan da kullanmayıp deyim yerindeyse, göğüslerini gere gere yazdıkları türe sahip çıktıklarını görüyoruz. Yazarlarımızın polisiyeye bakışındaki bu dönüşümün nedenleri üzerinde düşünmekse, türün dünyadaki gelişimini gözden geçirmeyi kaçınılmaz kılıyor.

Polisiye, edebiyatın, uzun dönemler boyunca üvey hatta gayri meşru çocuk muamelesi gören popüler türleri arasında. Lakin ulu orta bağra basılmasını engelleyen bu konumuna karşın, edebiyatın üveyleri arasında da zeka ve parlaklığıyla özel bir yere sahip. Dedektif öykülerinin uzak kaynaklarını, Voltaire’in, ipuçlarından yola çıkarak, tümevarımcı yöntemle bir problemi çözen kahramanıyla aynı adı taşıyan “Zadig”inden, halk hikâyeleri ve bilmecelerine, iyi haydutlar hakkındaki popüler edebiyattan, Oedipus’a ve mitolojiye doğru genişleyen bir alanda arayan çok sayıda farklı çalışma mevcut.4 İlk polisiye eserlerse, kentleşme ve sanayileşmeyle artan suçun gözlerden ırak tutulamaz hale geldiği 19. yüzyılda ortaya çıkmış. Sevenleri arasında sıradan okurun hiç de sultan5 sayılmadığı devirlerde kralların, padişahların, devlet adamlarının ve büyük düşünürlerin bulunduğu türün, popüler edebiyat içindeki görece ayrıcalıklı konumunun nedenlerinden biri, “ciddi edebiyat”la, “aydınlanma” vasıtasıyla kurduğu akrabalık bağı olarak görülebilir.

Çok farklı beğeni kesimlerinden okurlara hitap eden, dünyanın pek çok yerinde, her dönem çoksatar listelerinin ilk sıralarında yer alan polisiye romanların andığımız dönemde romancılarımız tarafından ekmek teknesi olarak görülmesi şaşırtıcı değil. Yine de şöyle bir soru gelebilir akla: Mesele geçim kaygısı ise, romancılarımız neden sözgelimi fantastik edebiyatı ya da korku edebiyatını değil de, polisiyeyi ekmek teknesi olarak gördüler? En azından bu verdiğimiz örnekler bağlamında bu sorunun yanıtı oldukça açık: Türkiye’de roman, sıklıkla ifade edildiği üzere, Batı’da olduğu gibi toplumsal koşulların etkisiyle, kendiliğinden biçimlenen bir anlatı türü olarak değil, Tanzimat dönemindeki kültürel ve kurumsal gelişmelerin bir parçası olarak ortaya çıktı. Her alanda Batılılaşma idealinin bir uzantısı olarak, Batı’nın 19. yüzyıl gerçekçi roman geleneğini fazlasıyla sahiplenen Türk romancıları, her şeyden önce, Anadolu hikâye geleneğinin zengin fantastik içeriğinin reddiyle işe koyuldular (Ecevit 84, Moran Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış(1) 9-11). Onca malzeme bolluğuna rağmen edebiyatımızın 70’lere kadar “fantastik”i neden dışladığını açıklayan bu durum, romancılarımızın, rasyonalizmin çocuğu sayılan polisiye edebiyata−sınırlı ve mahçup da olsa−bir ilgi göstermelerinin gerekçelerinden biri olarak da görülebilir. Ancak polisiyenin tek ebeveyninin rasyonalizm olmadığını da hemen belirtelim. Suçun irrasyonelliğine karşı aydınlanmacı aklın zaferini ilan eden polisiye edebiyatın ilk öncülerinin Poe, Collins gibi romantikler; romantizmin ilk öncülerinin de gotik olduğu unutulmamalı. Polisiyenin okura verdiği haz biraz da, akıl ile akıldışı arasındaki bu gerilimli aşk ilişkisinden kaynaklanır. Çünkü, Roloff-Seeblen’in de belirttiği gibi, “büyük olasılıkla eğlencenin kendisi ancak rasyonalizm ve romantizm arasındaki bir tür dengeyle oluşturulabilir” (16-17).

İlk dönem polisiye yazarlarımızın takma adlarla maskeledikleri mahcubiyetlerinin sırrı da bu hassas dengede yatar gibi görünmekte: Popüler türler ve bu arada polisiye romanın okurla ilişkisi belirgin bir eğlence vaadi etrafında biçimlenir. Şu veya bu beğeni kesiminden okuru polisiye okumaya iten neden, öncelikle ve ille de, bu romanların “eğlenceli” olmalarıdır. Italo Calvino’nun güzel sözleriyle “yeni olmayanda yeniyi, yenide yeni olmayanı” aramak yollu (14), her tür okumaya eşlik etmesi beklenen hazzın özelleşmiş bir biçimi, Nilgün Abisel’in popüler filmler için söylediği gibi, “uylaşımları bilmekten gelen rahatlıkla, farklılıkların bilinmezliğinin yarattığı heyecan arasındaki gerilim”den (7) doğan haz: Polisiyenin okura sunduğu, her şeyden önce, budur. Türe en azından aşina olmanın okur hanesine puan olarak işlediği, kuralları az çok belli, yine de her defasında zekanın da hatırı sayılır ölçülerde işin içine katılmasını, en azından katılıyormuş gibi görünmesini gerektiren, içerikten ziyade kurgunun önemli olduğu oyuncul bir metin-yazar-okur ilişkisi kurar polisiye romanlar. Tanzimat’tan 70’lere değin “romanı kurmaktan çok toplumu kurmak”la (İnci 138) meşgul görünen Türk romancısının şu veya bu ölçülerde bu “oyun”a katılsa bile, varlığını dayatan görev bilinci ile oyunbozanlık, ya da en azından hazzı paylaşmakta mızıkçılık etmesi anlaşılabilir bir şeydir. Bu yazı kapsamında uzun uzadıya ele alma şansımız olmasa da, ülkemizde romanın gelişimine dair bu gibi koşullar, türün dünyadaki gelişiminin kimi özellikleriyle beraber değerlendirildiklerinde polisiyenin hemen her dönem yazarlarımız tarafından belli bir ilgi görmesini, ancak bu ilginin 90’lara değin türsel bir çeşitlilik içinde açıkça ortaya dökülememesini açıklamakta önemli ipuçları sunar.

Dünyada polisiye roman, ilk dedektiflik öykülerinden bu yana, kendisini bir yandan popüler edebiyatın uylaşımsal kuralları içinde yaratır ve tanımlarken, bir yandan da “ciddi” ya da “yüksek” edebiyatın büyük yazarlarından hiç geri kalır yanı olmayan Poe, Doyle, Chandler, Hammett, Simenon, Highsmith gibi yazarların eserleri aracılığıyla saygınlık kazanma yönündeki savaşımını sürdürmüştür. Bu savaşımın en önemli kazanımlarından biri, iyi polisiyenin iyi edebiyat olduğunun, bununla kalmayıp pek çok “büyük” romanın da polisiye bir yan olay örgüsüne sahip olduğunun günümüze değin giderek artan biçimde ifade edilmesidir: Gerçekten de mesele “suç” ve “suçluluk”sa yüksek edebiyatın baş tacı eserlerinin hatırı sayılır bir kısmı, sözgelimi Suç ve Ceza da bir tür polisiye sayılamaz mı? Üstelik yukarıda da değindiğimiz gibi, polisiyenin Suç ve Ceza gibi büyük eserlerle bağı, ne “suç”tan ibaret, ne de “ceza”dan.

Bunun karşısında yer alan başlıca argüman, ciddi edebiyatın, insan ruhunun dehlizlerinde zarif adımlarla dolaşır ve suçu toplumsal bir olgu olarak ele alırken, polisiyenin esas derdinin suçtan çok muamma olduğudur. Gerçekten de türün altın çağ klasiklerinde, suç, analitik yöntemler ve olay örgüsünün basit şematik yapısı aracılığıyla toplumsal arka planından ayrılarak bir inceleme nesnesi haline gelir, şeyleşir. Ama Batı’da örgütlü suçun sokakları kuşatmasıyla beraber ortaya çıkan, mütemadiyen bir “hava” ve stil derdinde görünmelerine rağmen, hatta belki de tam bu sayede, giderek kararan sokaklarda suya sabuna dokunur politik kimliklerini gizlemeksizin afili afili gezinen Dashiel Hammet, Raymond Chandler gibi “hard-boiled” ustaları böylesi keskin ayrımları zorlaştırır. “Hard-boiled” dedektifler ve kara roman geleneği, polisiyeye gereksinim duyduğu toplumsal arka planı sağlamıştır bir bakıma; elbette kendi tarzında ama işin edebî kısmına da halel getirmeden. Öte yandan bu “çetin ceviz” yazarların pek öyle beynin kıvrımlarında gezinmek gibi dertleri olmamıştır doğaldır ki. Ama ruhun derinlikleriyle iştigal bakımından, Dorothy Sayers, Agatha Christie gibi altın çağ kraliçelerine rahmet okutan Patricia Highsmith, Ruth Rendell türünden birkaç karanlıklar prensesi ortaya çıkınca, polisiyenin edebî derinlik hilafına kalem oynattığı iddiası da sıkı bir darbe yemiştir. Yüksek edebiyatın kaç değme yazarı, romanlarını su içer gibi bir doğallıkla, ardı ardına dizen Simenon’un eline su dökebilmiştir hem? İyi örneklerin bolluğuna rağmen, polisiyenin hak ettiği konuma kavuşabilmesi için popüler/ yüksek edebiyat ayrımlarını belirsizleştiren bir sıçrama gerekir gibi görünmektedir; nitekim bu da gerçekleşir. Yapısalcı ve post-yapısalcı edebiyat kuramlarının yaklaşımlarıyla, popüler edebiyat ürünlerinin de edebiyat eleştirisine konu olmasıyla bu gibi katı hiyerarşik ayrımlar geçerliliğini yitirmeye başlar; polisiye de bu genel iade-i itibardan hak ettiği payı alır.

Türler arası geçişliliğin, melezleşmenin yaygınlaştığı günümüzde ise, hem kendi alt türlerinin ve diğer yazınsal türlerin özelliklerini, kimi kez bir arada taşıyan yeni polisiye romanlar yazılmakta, hem de Moran’ın da belirttiği gibi polisiye roman formu modernist ya da postmodernist kimi yazarlar tarafından başka bir düzlemde veya başka amaçlar için sıklıkla kullanılmaktadır. Moran bu eğilimleri, Roman Jacobson’un “egemen öge” (the dominant) kuramıyla açıklamaya çalışır. Bu kurama göre belli akım veya dönemlerde edebiyat yapıtını oluşturan ögelerden biri egemen öge durumuna geçer ve diğer ögeler de onun etrafında örgütlenerek hiyerarşisi farklı yeni bir düzen meydana getirirler. Sözgelimi önceden edebiyat adına pek layık görülmeyen, önemsiz sayılan türler başka bir dönemde hem taze kan etkisi yapacağı düşünüldüğünden hem de yeni dönemin sorunlarını dile getirmeye elverişli görüldüğünden merkeze alınır. Moran’a göre polisiye roman da böyle sınıf değiştirmiştir, çünkü J.L. Borges, A. Robbe Grillet, I. Calvino, Muriel Spark, Umberto Eco gibi yazarlar dedektif romanı formunu kendi amaçları için yapıtlarında kullanmışlardır (“Bir Cinayet Romanı ve Postmodern Polisiye” 446-47).

Polisiyenin ülkemizdeki 90 sonrası yükselişi, Batı’da polisiye romanın merkeze alınmasına, sınıf değiştirmesine ön ayak olan tüm bu edebî süreçlerin yanı sıra, Türk romanında 70’li yıllarda başlayan, Ecevit’in “estetik devrim” olarak nitelendirdiği (83) dönüşümlerin de dolaylı bir uzantısı olarak düşünülebilir. Türk romanına damgasını vuran toplumsallık eğiliminin zırhı, istisnai örnekler her dönem var olsa da gerçek anlamda ilk kez yetmişli yıllarda delinmiş; Türk romancısının görev bilinci yerini yavaş yavaş daha öznel, bireyci eğilimlere bırakmaya, gerçek anlamda modernist/ postmodernist açılımlar romanımızda kendini bir arada ve bu yıllarda göstermeye başlamıştır (83-86). Edebiyatımıza “oyun” kavramı bu dönemlerden itibaren ciddi oranlarda girmiş, içeriğin egemenliği yerini kurgusal/ biçimsel arayışlara bırakmıştır. Türk romanının, neredeyse yüz yıl boyunca reddettiği fantastik öge, Latin Amerika edebiyatının büyülü/ fantastik gerçekçilik eğiliminin etkisiyle, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ünden (1983) başlayarak, edebiyatımıza görkemli bir dönüş yapmış (9), Nazlı Eray, Bilge Karasu ve Orhan Pamuk başta olmak üzere pek çok yazarın, kuşkusuz farklı biçimlerde romanlarına dahil ettikleri “fantastik”, ülkemizde polisiyeyle hemen hemen aynı dönemlerde yükselişe geçen tarihî romanların bir kısmında da kendine yer bulmuştur. Ve polisiye geleneği olmayan bir ülkede, polisiye, ironik biçimde, bir dedektif romanı parodisiyle, Pınar Kür’ün, Bir Cinayet Romanı (1989) ile üstkurmaca kontenjanından edebiyat gündemine girmiştir. 90’lardan itibaren de türün klasik örnekleriyle beraber modernist/ postmodernist açılımlar gösteren pek çok polisiye roman ardı ardına sökün etmiştir. 70’lerin estetik devrimiyle beraber romancılarımızın başat eğilimleri gibi “edebî değerler yelpazesi” ve “popüler”liğin ölçütleri de değişmiştir.

Çoksatar Herkese Yarar

Tüm bu edebî eğilimlerin ve bunlar doğrultusunda değişen editoryal politikaların, ülkemizde polisiyenin “kıymete binmesinde” ve tür kapsamında değerlendirilemeyecek eserlerde dahi polisiye formuna giderek daha fazla başvurulmasında şu veya bu ölçüde etkili olduğu söylenebilir. Popüler türlerle birlikte çoksatarlık kriterlerinin de edebiyat eleştirisinde giderek daha fazla kabul görmesi, gerek okur, gerekse yazarlar düzeyinde popüler olana duyulan ilgiyi körüklemekte.

Çoksatarlık kriterlerinin ve bununla bağlantılı biçimde gelişen PR-promosyon süreçlerinin yükselmesinde, edebiyat dışı etkenlerin de payı büyük: Ülkemizde 90’larla başlayan özel televizyon yayıncılığı ve medyayla holdingler arasındaki giderek giriftleşen ilişkiler de, yazarla okur arasındaki mesafeyi, popülerlik lehine değiştirmiş durumda. Kitaplarınızın daha çok okura daha hızlı biçimde ulaşmasının “masum okur”un masumiyetine, “eleştirel okur”un da eleştirelliğine bir zararının dokunmayacağı düşünülebilir. Öte yandan, çok satan kolay okunabildiğine, kolay okunansa doğaldır ki kolay “özetlenebildiğine” göre, kitabınız “tüketilebilir” hale geldiği oranda “tanıtılabilir” hale de gelmiş oluyor. Hal böyleyken ve neticede şeytan promosyonda gizliyken kültür-sanat haberlerinde boy göstermenin ya da afiş boyunu biraz büyütmenin kime ne zararı olabilir ki? Ülkemizde eleştiri müessesesinin noksanlıkları bir yana, çoksatarlar zaten baştan eleştiriden azade bir yerde konumlandırılmaktalar. Bu yüzden de bol bol “tanıtılma” ve fakat hemen hemen hiç “eleştirilmeme” konforuna sahip oluyorlar. Hulasa, çoksatar herkesi görüyor; okurun da yüzünü güldürüyor, yazarın da, yayınevinin de.

Bu noktada ülkemizde çoksatarlıkla polisiye edebiyat arasında bir paralelliğin bulunmadığını belirtelim. Üç beş baskıyı aşan polisiye romanlarımız hâlâ sınırlı sayıda ve bir iki yıldız yazar dışında, yerli çoksatar listelerinde polisiyecilerimizin adına pek de sık rastlayamıyoruz. Öte yandan tür dışında kalan eserlerin çok satmasında polisiye kurgu ve ögelerin önemli etkilerinin olduğunu görüyoruz.

Polisiye kurgu ve ögelerden yararlanmakla, yalnızca romanda polisiye yan öykülere, yani suç-suç araştırması içeren öykülere yer vermenin değil, anlatıya hâkim bir gerilim ve gizem ögesinin kastedildiğini belirtmek gerek. Aslında ortada polisiye anlamda bir muamma olmasa bile, salt metin-yazar-okur ilişkisinin doğasından kaynaklı nedenlerle her tür anlatı zaten belirli bir “gizem” ögesi etrafında kurulmak durumundadır. Jan R. Van Meter, Antik Yunan’dan günümüze yazılmış her dramanın aslında bir tür polisiye olduğunu söyler: “Her oyun başarıyla sonuçlanan bir araştırma içerir. Bir bilmece vardır ve final sahnesinde çözülür; bazen daha önce. Arar ve nihayetinde bulursun” (12). Meseleye bu açıdan bakıldığında tür kapsamında değerlendirilemeyecek eserlerde neden sıklıkla polisiye ögelere yer verildiğini ya da sözgelimi suç/ suç araştırması içermeyen ama gerilim ögesini başarılı biçimde kullanan bir aşk öyküsünü okurken neden polisiye okuduğumuz hissine kapıldığımızı anlamak da kolaylaşır.

Günümüz yerli polisiyecilerinin belirgin bir özelliğinin yazdıkları türe sahip çıkmaları olduğunu söylemiştik. Ahmet Ümit başta olmak üzere, son dönem polisiye yazarlarımız, eserleri kadar tür savunusu mahiyetindeki söyleşileriyle de polisiyenin edebiyat gündemine alınmasına katkıda bulundular. Polisiye öge ve kurgulardan yararlanan yazarlarımızın polisiyeye bakışları konusundaysa türün kaderi sayabileceğimiz türden bir kafa karışıklığı göze çarpmakta. Sözgelimi Haberci Çocuk Cinayetleri (1991) ile bilimkurgusal özellikler taşıyan “çılgın” bir polisiyeye imza atan Perihan Mağden en çok satan romanı İki Genç Kızın Romanı’nda (2002), yazılarından da bildiğimiz polisiye sevgisi ve birikimini okur ilgisini ayakta tutmak için romana “yamandığı” çok belli birkaç adli tıp raporuyla sınırlı tutmayı tercih etmiş. Türk romanının günümüzde en çok satan ve tanınan ismi Orhan Pamuk’sa bir gazete söyleşisinde6 romanlarında göze çarpan polisiye kurgu ve ögeleri, kitaplarının okunurluğunu artırmak için kullandığını “utanarak” belirtiyor. İster “utana sıkıla”, isterse “seve seve” olsun, yazarlarımızın çoksatarlık yolundaki kurgusal arayışları giderek artan biçimde polisiye nehirlerle kesişecek gibi görünüyor.

Değişen Soruların İzinde: Polisiyemizde Eski Engeller ve Yeni Kulvarlar

Polisiye edebiyatın, ülkemizde 90 sonrasında yükselişe geçmesinin ve tür dışında kalan eserlerde de polisiye formların giderek daha fazla rağbet görmesinin, şu ana dek sayıp döktüklerimiz dışında, kafa yorulmaya değer pek çok başka sebebi de var kuşkusuz. Polisiyenin yükselişi, sözgelimi 80’lerin post-travmatik etkilerinin biçim değiştirerek yalnız medya sektöründe değil, hemen her alanda sebebiyet verdiği “patlama”larla bağlantılı olarak da değerlendirilebilir. Susurluk’tan sonra tel tel çözülen çetecilik ve derin devlet mevzuları da, bizde malzemenin âlâsının bulunduğunu göstererek pek çok yazarımıza ilham vermiş olmalı. Pek çok yeni polisiye yazarının ortaya çıktığı 2000’li yılların, “ekonomik kriz”in damgasını vurduğu bir dönem olması, olay örgülerinde bu krizin ve yarattığı bunaltının şöyle ya da böyle mutlaka yerini bulması da tümden tesadüfi bir durum olmasa gerek. Emniyet güçlerinin suçlu takibinde yeni teknolojilere duydukları ilginin alandaki yeni proje, yatırım ve ekipmanlarla giderek daha gösterişli biçimlerde hayata geçmesi, aslında adli tıp süreçlerimizin de sanılandan ileri bir noktada olduğunun keşfi, polisiye edebiyatımızdaki canlanmanın sebepleri arasında görülebilir.

Tüm bunlar 90 sonlarında bir araya geldi ve polisiye edebiyatımızın yanağına, deyim yerindeyse, kan geldi. Peki yazanlar ne yazdı, bu dallı budaklı türün hangi alanlarında, ne tür eserler verildi? Polisiye yazarlarımızın önündeki en büyük engel olduğunu belirttiğimiz “yerlilik” problemi hangi yollarla aşılmaya çalışıldı ya da ne ölçüde aşılabilmiş durumda? Bu noktada yine, evet yine, o eski soruya, “bizde polisiye neden (pek fazla) yazıl(a)mıyor(du)?” sorusuna yönelik olarak geliştirilmiş bazı “popüler” argümanları değerlendirmekte yarar var. Tüm kestirip atmacı özelliklerine rağmen, gerçeklik payı taşıyan bu argümanların günümüzün yerli örneklerini incelemekte ölçüt oluşturma kabiliyetleri yüksek çünkü. Son dönem polisiye yazarlarımız da, eserlerini, ister istemez, bu argümanlarla mücadele edebîlecek biçimde konumlandırmak durumunda kaldılar.

Konuya ilişkin en inandırıcı varsayımlardan biri, bizdeki polisiye geleneğin yokluğunu, “suç geleneklerimiz”le bağlantılandırır: Bizde planlı programlı, inceden inceye hesaplanarak işlenmiş bireysel cinayetlere pek rastlanmamaktadır. Bu aslında, cinayetin ancak sayfiye evleri, yalılar, köşkler, malikanelerde vuku bulduğunda “incelikli” bir niteliğe sahip olabileceği yollu, kaynağını Altın Çağ polisiyelerinden alan bir görüştür. Evet, cinnet nedeniyle işlenmiş bir cinayette kanlı elleri katili, büyük ihtimalle daha bahçe kapısına ulaşmadan ele verecektir. Öte yandan cinayetin yalnızca cinnet ve zeki bir katilin incelikle planladığı cinayet olmak üzere iki türü yoktur ki… Daha önce değindiğimiz gibi, suçu bireysel motivasyonların ötesinde karmaşık güç-çıkar ilişkilerine dayandıran “kapı gibi” bir “hard-boiled” geleneği mevcuttur. Bağrında Susurluk gibi, değme Batılı polisiye yazarının kilometrelerce öteden ağzının suyunu akıtacak çetrefillikte suç örüntüleri barındıran bir toplumun, roman malzemesinden yana sıkıntı çektiğini iddia etmek biraz güçtür bu durumda.

Bu noktada hemen bir diğer argüman girer devreye: Evet, suçtan yana sıkıntımız yoktur ama suçluların araştırılıp bulunması sakıncalı ve ucu “derin” yerlere dokunan bir mevzudur çoğunlukla. Buna verilebilecek yanıtlardan biriyse, Batılı, özellikle de Amerikan polisiye geleneği örneğidir: Suç örgütlerinin devlet örgütüyle bağı, üzerinde kalem sallanmasını güçleştirecek denli “deruni” bir nitelik kazandığında, yazarın, eğer su-sabuna karşı temkinli bir yaklaşımı varsa, izleyebileceği yol, suçu, önce toplumsal bir olgu olarak çeşitli yönleriyle gözler önüne serdikten sonra birkaç şık kurgu darbesini takip eden, afili bir finalle münferitleştirmektir. Hollywood sinemasının yüz yıldır yaptığı budur ve formül hâlâ işler gibi görünmektedir. Bu yola sapan yazar, kaliteden değilse bile, varsa, toplumsal kaygılarından bir miktar ödün vermek durumundadır elbette ama yukarıda da belirttiğimiz gibi, çoksatarlığın avutucu kolları ne güne duruyor? Neticede bizimki gibi ülkelerde “yeni bir söz” ya da aslında herhangi bir söz söyleyebilmek için önce “esaminizi okutmanız” gerektiği de sır değil…

Bizde polisiye yazımının güçlükleri hususunda, kolayca çürütülemeyecek başka argümanlar da vardır elbette: “İçimizden” seri cinayet alanında kariyer yapmaya hevesli pek kimselerin çıkmaması gibi. Bunun da bir çırpıda sıralanabilecek pek çok toplumsal, psikolojik hatta “kent planlamasal” nedeni vardır. Kentleşmenin getirdiği yalnızlık ve yabancılaşmanın yan ürünlerinden biridir seri katil. Seri cinayet, dışlanmış bireyin “imzasını” toplum belleğine atma girişimidir. Tersinden bir aidiyet kurma çabasıdır bu yönüyle, “biz” olunamayan yerde “ben”in yıkıcı bir dışavurumudur. Televizyonunuzun (ya da köpeğinizin!) sesinin fazlasıyla açık olduğunu yan komşunuzdan değil de kapınıza dayanan polisten öğrendiğiniz Batı toplumlarında televizyon ekranından da olsa sesinizi “komşunuza” duyurmanın çarpık bir yoludur. Cemaat ilişkilerinin biçim değiştirerek de olsa sürdüğü, azbuçuk “deli”lerin bile −elbette iyice delirtildikten sonra−arada idare edildiği, koskoca adam ve kadınların dahi “dünya evine” adım atana değin “baba evi”ni terk etmeyi çok da aklına getirmediği ülkemizde, seri cinayetin yaygın olmaması anlaşılır bir şeydir. Bir cesedi ortadan kaldırmak, etrafta uykusu hafif, meraklı yaşlı teyzeler olmasa da hayli güç bir iştir. Öte yandan tüm bu ölçütler, seri katillerimizin elinin kulağında olduğunu da göstermektedir, hele bir de Avrupa Birliği’ne girelim!

Polisiye yazarlarımızın önündeki bir diğer engel de, türün en yaygın adlarından birinin “dedektif romanı” olduğu düşünüldüğünde ortaya çıkar. Bizde hiçbir zaman Batılı anlamda bir dedektiflik kurumu olmamıştır. “Araştırma-danışmanlık” başlığı altında bazı dedektiflik hizmetleri veren şirketler ve özel TV baskınlarına konu olan birtakım sahte dedektifler bulunsa da, 1994’ten beri “çıktı, çıkacak” denilen özel dedektiflik yasası bir türlü çıkamadığı için, günümüzde de dedektifliğin yasal koşulları mevcut değildir. Ama bu zorlayıcı noktayla başa çıkmakta da bir polisiye yazarının izleyebileceği yollar vardır. Bunların üç adedini hemen sıralayalım: Birincisi, baş kahramanı emniyet teşkilatından seçmek; ikincisi, kahramanı, bir tür cinayet meraklısı, ya da amatör dedektif olarak kurgulamak; üçüncü ve kuşkusuz en yaratıcı yolsa “farazi bir dedektiflik kurumu” üzerinden hayali bir dedektif tiplemesi oluşturmak. İşte son dönem polisiye yazarlarımız her üç yolu da kullanmış ve en zor görünen üçüncü kategoride bile inandırıcı, güzel eserler verilebilmiştir.

Yerli Dedektifin Derdi Ne Ola ki?: 90 sonrası yerli polisiyelerde polisler, dedektifler, cinayet meraklıları ve diğerleri…

Yazımızın bu son bölümünde, 90 sonrası polisiyelerimizi, ülkemizde polisiye yazmanın sayıp döktüğümüz zorluklarıyla başa çıkma ve türü “yerlileştirme” çabaları ekseninde, seri niteliği taşıyan birkaç örnek aracılığıyla incelemeye çalışacağız.

Günümüz yerli polisiyelerinin, tarihî gelişiminin epey geç bir evresinde yakaladığımız türün hangi dallarında konumlandığını takip etmeye en elverişli yollardan biri, “dedektifin” peşine düşmek. Burada dedektif sözcüğünü, cinayeti çözmeye çalışan ana karakter anlamında kullandığımızı hemen belirtelim. Yukarıda da değindiğimiz gibi, suç araştırmasını yürüten kişi bir özel dedektif olmak zorunda değil. Kalan seçenekler arasında ilk akla gelenle yola koyulduğumuzda, ister istemez “cinayet masası” ilişiyor gözümüze. Ahmet Ümit’in polis ikilisi, Nevzat ve Ali, son dönem polisiyelerimizin en meşhur polis kahramanları olarak karşımıza çıkıyor.

Ahmet Ümit, Türk polisiyesi için birkaç anlamda gerçekten önemli bir isim: Her şey bir yana, ülkemizde polisiye/ gerilim türünün bir diğer bilinen ismi Osman Aysu ile beraber, biraz farklı kulvarlarda da olsa polisiye yazımında “inat ederek” türün edebiyat gündemimize alınmasına yaptığı katkıları yadsımamız mümkün değil. Ümit’in son dönem polisiye edebiyatımıza bir diğer katkısı ise, kayda değer bir türsel çeşitlilik içinde ürün vermiş olması: Sis ve Gece, Kar Kokusu, Kukla gibi eserleriyle “siyasi polisiye”, Patasana ile “tarihî polisiye” örneklerine imza attı. Sis ve Gece’de, romanın baş kişisi Sedat aracılığıyla okuyucuyu bir gizli istihbarat görevlisinin, yasak aşkın neşter vurduğu paranoid dünyasıyla tanıştırmakla kalmadı, Milli İstihbarat Teşkilatı’nı da başlı başına bir “edebî karakter” olarak ilk kez okuyucuya sundu ve polisiye öykülerinden oluşan iki kitapta (Agatha’nın Anahtarı, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir) bir polis ikilisi aracılığıyla okuyucuyu suçun “yerli” sokaklarına daldırdı.

Ümit’in bir diğer özelliği de günümüzün çoksatarlık mertebesine ulaşan ender yerli “yıldız” polisiyecilerinden olması: Dikkat çekici tanıtım kampanyalarına konu olan eserlerinin bir kısmı TV yapımlarına dönüştü, çoğunun da film hakları satın alınmış durumda. Sözün kısası, Ümit, bir polisiye yazarının ülkemizde tırmanması muhtemel “yüksekliklere” ulaşmış gibi görünüyor ve hazırlık aşamasındaki eserleriyle de iddiasını sürdürüyor. Bu bölümde daha çok “seri” niteliği taşıyan yerli polisiyelerdeki ana karakterlere bakacağımızı söylemiştik. Ümit’in bir yazar olarak polisiye macerasını burada noktalayarak gözlerimizi onun yarattığı yerli polis ikilisine çevirmeden önce, türün tarihinde “polis”in geçirdiği evrime bir göz atalım.

Bilindiği gibi türün klasiklerinde polisin görevi neredeyse sadece dedektifin zeka ve yeteneğini vurgulamaktan ibarettir. Sözgelimi Poe’nun, muammanın çözümünün tümüyle analitik uzmanlığa dayandırılması ve türe damgasını vuran amatör dedektif tipinin yaratılması bağlamında ilk gerçek dedektiflik öyküsü kabul edilen 1841 tarihli Morgue Sokağı Cinayeti adlı öyküsü, yaşlı bir kadınla kızının kendi evlerinde kurban gittikleri vahşi ve olağandışı cinayetin kurnaz ama kafasız Paris polisinin sonuçsuz kalan soruşturmalarından sonra, bir amatör dedektif olan Mösyö Dupin tarafından birkaç akıl darbesiyle çözülmesini anlatır. Gerçekten de Dupin’in başlıca yöntemi, gazete haberlerinde yer alan bilgilerle, polisin hikmetinden bihaber olduğu ipuçlarını kıvılcımlar saçan analitik zekasının imbiğinden geçirmekten ibarettir. Sherlock Holmes öyküleriyle Doyle, Poe’nun yarattığı ve dedektiflik edebiyatına damgasını vuran üçlüyü yeniden kurar: Salt merakının dürtüsüyle suçun üzerine eğilen centilmen dedektif Sherlock Holmes, sınırlı zekası ve naifliğiyle sıradan okurun kolaylıkla özdeşleşebileceği anlatıcı rolünde yardımcısı Dr. Watson ve Scotland Yard’ın yeteneksiz polis müfettişi Lestrade. Aynı üçleme, türün kraliçesi Agatha Christie’nin züppe Belçikalı dedektifi Hercule Poirot’nun başrolde olduğu 30’u aşkın romanda da çıkar karşımıza: “Küçük gri hücreler”iyle çözemeyeceği muamma bulunmayan Hercule Poirot, iyi niyetli, salak yardımcı Hastings ve beceriksiz Scotland Yard polisi. Klasik dedektiflik romanlarının yıldızları, tartışmasız biçimde polisler değil dedektiflerdir.7

Kara romanın salon polisiyesinin ölüm çanını çaldığı dönemlerden itibaren, kahramanı komiser Maigret’yle Simenon ve Nestor Burma’yla Leo Mallet gibi yazarların yapıtlarıyla, polisiye edebiyatta, özel dedektifin yerini normal polise bırakması yönündeki başka bir eğilim de varlığını hissettirmeye başlar (Mandel 74). Örgütlü suç, örgütlü takip gerektirdiğinden, polisler türün klasiklerindeki evlere yahut suç mahalline şenlik hallerinden yavaş yavaş sıyrılırlar.

İsveçli iki yazar, Maj Sjöwall ve Peter Wahlöö’nun 60’larda kaleme aldığı Martin Beck serisi, polis çalışmalarını konu edinen polisiye romanların (police procedural) en iyi örneklerindendir. Günümüzde de popülerliğini koruyan polis kahramanlar konusunda örnekler çoğaltılabilir: Ruth Rendell’in Müfettiş Wexford’u, Donna Leon’un Venedikli “Comissario”su Brunetti, Fransız yazar Fred Vargas’ın Komiser Adamsberg’i, Yunanlı Yazar Petros Markaris’in komiser Haritos’u, hemen akla gelenler.

Gelelim bizim polis ikilimize; başkomiser Nevzat’la yardımcısı Ali’ye. Öncelikle ikiliyi televizyon dizilerinden tanıyanları ciddi bir kafa karışıklığının beklediğini belirtelim. Ümit’in öykülerini temel alan ve bu ikiliden yola çıkan birkaç polisiye dizi8 çekildi. İki ayrı TV dizisine konu olmakla kalmayıp, Ahmet ve Yiğit adlı “akrabalarıyla” da ekranları şenlendiren bu yerli ikili, edebiyattan ekrana sıçrayan maceralarıyla yüzünü şimdiden eskitmiş durumda. Peki kimdir bu Nevzat ve Ali; ikilimiz ne denli yerli? Öncelikle Ümit’in, gerek kitaplarının arka kapaklarındaki tanıtım yazılarında gerekse söyleşilerinde sıklıkla, “gündelik yaşamda işlenen cinayetlerden yola çıkarak insan gerçeğine ilişkin sorular sormak”, (Şeytan Ayrıntıda Gizlidir), “Dostoyevski’nin yaptığı gibi”, “insanın saplantılarını, iyi yanını, kötü yanını, kısacası yaşamı anlatmak” gibi sözlerle vurgulanan “derinlik” iddialarının en azından bu iki karakter özelinde birazcık “duvara tosladığını” söylersek umarız yazara fazlaca haksızlık etmiş olmayız. Zira cinayet masası amiri, “alaylı” baş komiser Nevzat’la, iyi eğitim görmüş, hafiften “Amerikan” takılan, hayatı çok fazla tanımayan Ali, Amerikan best seller’larının ve Hollywood’un sündüre sündüre kullandığı “veteran-çaylak” ikilisinin dayanılmaz çekiciliği fikrine pek bir yenilik veya yerlilik getirmiyor. Güneşin altında yeni öyküler gibi, gıcır gıcır yerli kahramanların da olmadığını biliyoruz elbette; yani ikilinin polisiyenin çok tutmuş bir kalıbına başvurularak yaratılmasında bir sakınca yok. Ama başrol oynadıkları çeşitli öykülerde, olaylara farklı yaklaşımlarıyla yavaş yavaş tanımayı umduğumuz bu iki öykü kişisi bir türlü derinleşerek ülkemize özgü polisiye karakterler haline gelemiyor. Nevzat’ın rakısını Balat’ta içmesi, buna karşılık Ali’nin feneri İstanbul’un “trendi” mekânlarında söndürmeyi tercih etmesi, Ali’nin afra tafrasına karşılık Nevzat’ın mütevazı giyim ve yaşam tarzı, ikilinin kadınlara farklı yaklaşımları gibi özellikle TV yapımlarında karşılığını rahatça bulan zıt nitelikler, ikilinin, tipleştirme düzeninden kanlı canlı, bize özgü karakterler sınıfına atlamasına yetmiyor. Ümit’in polisiye öykülerindeki yan karakterlerin büyük kısmı için de aynı şeyi söylememiz mümkün. Üçüncül karakterlerde kabadayılardan arazi mafyasına, sokak çocuklarından mezar hırsızlarına dek, önemli bir yerel çeşitlilik söz konusu. Gerçi bunların da tip düzeyinin ötesine geçtiklerine pek rastlayamıyoruz ama üçüncüllükleri göz önünde bulundurulursa bu anlaşılır bir şey.

Ahmet Ümit’in gerek öykü, gerekse romanlarında, türü yerlileştirmek anlamındaki en büyük başarısının bize özgü mekân çeşitlemelerinde yattığını söyleyebiliriz. Yalılardan gecekondulara, üniversite çevrelerinden bitirimhanelere, genelev ve pavyonlardan şık gece klüplerine, kalemini oynatacağı yerli mekânları bulmak konusunda önemli bir beceriye sahip Ümit. Gerilim yaratma ve sürdürmede de kayda değer bir başarı sergileyen Ümit’in eserlerinde, tatminkâr bir sona ulaşan entrikalar konusundaysa bir standarttan pek söz edemiyoruz. Özellikle öykülerinde sürükleyici kurguları oldukça nahif çözümler izleyebiliyor.

Son dönem polisiye yazarlarımız arasında değinmek istediğimiz bir diğer isim, “Remzi Ünal” serisiyle Celil Oker. Kaktüs Kahvesi’nin 1999’da düzenlediği Polisiye Roman Yarışması’nda Çıplak Ceset adlı romanıyla aldığı birincilikle polisiye edebiyatımıza esaslı bir giriş yapan Celil Oker, her şeyden önce hayalî bir dedektiflik kurumu üzerinden hayli inandırıcı bir yerli dedektif karakteri yaratmasıyla dikkatleri üzerine çekti.

Günümüzün İstanbul sokaklarında suçun izini süren bu yerli dedektifin doğal olarak klasik polisiyenin “büyük dedektifi”yle pek bir ilgisi yok. Hercule Poirot’nun ancak uzak bir ülkedeki tanımadığı küçük kuzeni olabilecek Remzi Ünal’ın, “hard-boiled” geleneğin, Sam Spade, Philip Marlowe gibi dedektifleriyle ise hayli kardeşçe ilişkiler içinde olduğunu söyleyebiliriz. Remzi Ünal’ı daha yakından tanımadan önce, yazımızın çeşitli aşamalarında değindiğimiz bu özel dedektif tipine dair bilgilerimizi gözden geçirelim: “Hard-boiled” dedektifi için dedektiflik, zekasının keskinliğini teyit etmeye yarayan bir tür amatör zevk değil, aklından çok yumruğunu kullanarak ve muhtemelen en iyi bildiği şey olduğu için sürdürdüğü gerçek bir iştir. Ama, bir nevi emir kulu olsa da, kendince bir ahlaki duruşu, adalet duygusu, incittiğinize pişman olabileceğiniz bir egosu vardır. Bir miktar nakit sıkıntısı vardır her zaman, ama paraya da pek önem vermez. Son olarak da, dudaklarından hiçbir zaman “Çok basit, dostum Watson” gibi ferahlatıcı sözcükler dökülmez, çünkü hiçbir zaman “çok basit” değildir. Hiçbir ilke sonsuza dek geçerli değildir ve belli bir tezahürü, o an için alt edilse de, kötülük dışarıda tüm ihtişamıyla egemenliğini sürdürür.

Celil Oker’in Remzi Ünal’ı, böylesi bir dünyada ve Türkiye gibi bir ülkede “gerçeğin peşinde” koşmanın olası zorlukları bir yana, THY’den kovulmuş eski bir pilot olarak, çifte kavrulmuş bir “kaybeden” olarak çıkar karşımıza. Kendine dair aklından geçirdiklerinden de anlayabileceğimiz gibi, hiç öyle yüce amaçları ya da büyük iddiaları yoktur.

Remzi Ünal… Şu Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendine saygısı olan hiçbir “frequent flyer”ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’un Cessna’sını bile adam gibi indirmekten aciz eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur özel dedektif Remzi Ünal… (Oker 10)

Başta da değindiğimiz gibi Oker’in en büyük başarısı, ülkemizde var olmayan bir meslek mensubunu son derece inandırıcı biçimde anlatabilmesinde. Bunun sırrı da Oker’in sade ama sağlam karakter kurgusuna eşlik eden atmosfer yaratma becerisinde, “alttan” bir mizahın kendini daima duyurduğu yalın ve mütevazı anlatımında yatıyor. Ünal tüm o “cool”, kadınlara prim vermeyen, eşsiz dostsuz, tek tabanca(sız) çetin ceviz hallerine karşın öylesine gürültüsüz patırtısız, sade bir karakter ki, varlığı hiç öyle “ağırlık” yapmıyor ve var olabileceğine inanmamamız için bir sebep kalmıyor ortada. Evet çok da kanlı canlı bir karakter değil Ünal ama Oker zaten baştan güçlü karakterlerden ziyade stil ve atmosfere ağırlık veren “hard-boiled” geleneğe yaslanarak seçimini açıkça ortaya koyduğundan, dedektifiyle öyle çok içli dışlı olmayı da beklemiyoruz okur olarak. Durum böyle olunca yerlilik konusundaki beklentimiz de karakterden olay örgüsüne ve atmosfere kayıyor. Ki Oker de gerek mekân çeşitlemeleri, gerekse−yer yer gereğinden fazla ayrıntıya girse de−başarılı mekân tasvirleriyle, hayli yerli bir atmosfer sunmayı başarıyor.

Ünal’ın doğal ketumluğu ve sinikliğiyle polise ve aslında başkaca da pek bir kurum veya ilişkiye yaslanmaksızın kendi işini kendinin görmesi, hayali bir dedektifle emniyet teşkilatı arasındaki olası tatsız karşılaşmaları da önlüyor. Oker, Ünal’ın taşıma lüksüne sahip olmadığı silaha alternatif olarak kahramanına bir de aikido merakı ekleyerek savunma sorununa gösterişli bir çözüm bulmuş. Gerçi aikido bilgisi Ünal’ın zaman zaman birazcık tartaklanmasına engel olmuyor ama bu da onu daha insani bir karakter haline getiriyor. Özetlersek, Oker yapıyı baştan sağlam zemine kurduğundan, müştemilat da pek sırıtmıyor.

Oker’in deyim yerindeyse biraz “teklediği” hususlarsa, Türkeş’in de belirttiği gibi, özellikle serinin ilk üç romanında kurgusunu ve yan karakterler düzeyinde kişilerini pek fazla çeşitlendirememesi gibi görünüyor. (66-68) Gerçi ilk bir-iki romandan sonra, okur olarak Remzi Ünal polisiyeleriyle ilişkimiz bir tür ahbaplığa dönüşüyor zaten: Yani eni konu tanımaya ve sınırlarını kestirmeye başladığımız için “şapka uçuracak” sürprizler beklemediğimiz ama hiç değilse bize fena bir kazık atmayacağını da bildiğimiz, sıcak ve sağlam bir ilişkiye. Bu da yabana atılır bir şey değil bu devirde ve her devirde…

Son dönem polisiye edebiyatımızda belirgin bir çeşitliliğin gözlendiği alanların başında, polisiye romanların favori ana karakterlerinden olan “cinayet meraklıları”, bir diğer deyişle amatör dedektifler geliyor. Daha şimdiden bir adet travesti (Mehmet Murat Somer’in “Hop-Çiki-Yaya” serisi) bir adet kadın satıcısı (Armağan Tunaboylu’nun “Metin Çakır” serisi) amatör dedektifimiz, bir de, polisiye meraklısı Alman kitapçımız (Esmahan Aykol’un “Kati Hirşel” serisi) var. Bizdeki amatörlerin cinayet merakını kurcalamadan önce, amatör meraklıların tür içindeki gelişimine göz atalım.

İnsanları suç işlemeye iten “motifler” çokça tartışılır da, suç araştırmasının hangi saiklerle yapıldığı üzerinde nedense pek durulmaz. Meseleye bu açıdan yaklaştığımızda hemencecik şöyle bir manzara çıkıverir ortaya: Polisin−en azından ideal olarak−bir cinayeti çözmek için ek bir faydaya ihtiyacı yoktur; “işini yapıyordur” yani. Dedektifse en iyi bildiği işi yaparak ekmek parasını kazanıyordur. Peki bu amatörlere ne oluyordur? Burunlarını üzerlerine vazife olmayan bir suç araştırmasına sokmak için “sağlam” bir gerekçeye en fazla ihtiyaç duyanlar, amatörlerdir gerçekten de. Merak, eğer bir tür mirasyedi değilseniz, hayli güç ve zahmetli bir iş olan cinayet araştırmasını tek başına yürütmeye çalışmak için yeterli bir motivasyon değildir zamanımızda. Kaldı ki bu işi birtakım gayri meşru yollarla yürütüyorsanız muhtemelen kendinizi koruyacağınız bir silahınız bile olmayacaktır. Öyleyse eğer kahramanımız bir amatörse, inandırıcılığı sağlamak için suçtan birincil yahut ikincil derecede etkileniyor olmasında yarar vardır: Yani ya bir biçimde işlemediği bir suçun baş zanlısı ilan edildiği için kendini aklamak durumunda kalmalı ya da maktül veya zanlıya olan yakınlığı nedeniyle bu işe bulaşmalıdır. Merak ancak bu koşullarda işe yarar bir motivasyon haline gelir. Bu noktada, suç araştırmasına yönelik motifler anlamında ikinci bir kategoriye daha adım atmış bulunuyoruz: Suçla doğrudan bağlantısı olanlar ve olmayanlar. Gerçi tüm bunların birbirinden keskin çizgilerle ayrılamayacağını da hemen belirtelim. Yani bir dedektif ya da polis de işlemediği suçun zanlısı ilan edilmiş, bir yandan postu kurtarmaya çalışırken bir yandan da suçluyu bulmaya çalışıyor olabilir. Öte yandan, son dönem polisiyecilerimizden Yıldırım Üçtuğ’un Haldun Kunter’i türünden emekli bir komiser de yaşlılık günlerinin sıkıntısını dindirmek için bir cinayet olayına ilgi gösterebilir.

Cinayet meraklıları ile ilgili belirtmemiz gereken bir diğer nokta da, cinayetle doğrudan bir bağlantıları olmasa bile, bir biçimde cinayetin vuku bulduğu yerlerde bulunmalarıdır. Suç araştırmasına yardım etmeleri için çağrıldıkları pek görülmez yani, suç onların ayağına gelir. Agatha Christie’nin meşhur “Miss Marple”’ı bu cinayet meraklılarının en ünlülerinden biridir. Küçük bir kasabada yaşayan bu sevimli “kız kurusu”, “küçük gri hücreler”inden ziyade doğal sosyal becerisi ve bulunduğu ortamda eriyip gitmesini sağlayan sıradan teyze halleri sayesinde, insanları ince ince konuşturup ipuçlarını birbirine sabırla ekleye ekleye çözer cinayetleri. Kolaylıkla görülebileceği gibi, amatör dedektiflerin en büyük avantajları sıradanlıkları, kahramanlık vasıflarından uzak oluşlarıdır. Bu nedenle özdeşleşilebilme potansiyelleri fazlasıyla yüksektir. Cinayeti diş tırnak marifetiyle ve bir miktar da şansın yardımıyla çözdüklerinde topladıkları sempati puanları, onlardan beklentimizin azlığı ölçüsünde artar.

Cinayet meraklılarının bir diğer yaygın türü de, iş yahut meşguliyetleri nedeniyle suç çevrelerine yakın olanlardır. Gaston Leroux’un Routabille’inden Lilian Jackson Braun’un Jim Qwilleran’ına gazeteciler, polisiyenin favori amatörleri olagelmişlerdir. Ümit Deniz’in gazeteci Murat Davman’ını da bizden bir gazeteci-dedektif olarak hemen listeye ekleyelim. Meslekleri gereği suç araştırmasının göbeğinde bulunan avukatlar da, özellikle hukuk sisteminin buna elverişli koşulları nedeniyle Amerikan polisiyesinin bildik amatör dedektiflerindendir. Söz tarihî polisiyelere geldiğinde, rahiplerden (G.K. Chesterton’ın Peder Brown’ı, Ellis Peters’ın Cadfael Birader’i…) Romalı “bilgi toplayıcı”lara (Lindsay Davis’in Marcus Didius Falco’su) değin geniş bir yelpazede amatör dedektiflerle karşılaşmak mümkündür.

Bu “mektepli” amatörlerin dışında bir de, netameli uğraşları nedeniyle sokağın “karanlık” kısmına yakın duran amatörler vardır: Günümüz Amerikan polisiyesinin ünlü isimlerinden Lawrence Block’un yarattığı iki anti-kahraman, boş zamanlarında kitapçılık ve amatör dedektiflik yapan sevimli hırsız Bernie Rhodenbarr ve tetikçi John Keller gibi… Son dönem polisiye yazarlarımızın da, suçun sinek misali yapışıp üzerlerinde kalacağı anti-kahramanlar yaratmak konusunda Block’tan geri kalır yanları yok. Çok değil, bundan on yıl kadar önce birileri çıkıp da ciddi ciddi, bir travestinin yahut da kadın satıcısının yani affınıza sığınarak, basbayağı bir pezevengin! “kahraman” olduğu bir polisiye seri yaratacağını söylese en iyi ihtimalle uyku ve yorgan temalı esprilere mazhar olurdu. Kuledibi’nde−sadece−polisiye kitaplar satan İstanbul aşığı bir Alman kadının maceralarını anlatma hevesine de pek içten bir heyecanla yaklaşılmazdı. Ama bu son birkaç yıldaki gelişmeler zihnimizin polisiye bölmesindeki birkaç muhafazakâr tahtayı ciddi ciddi yerinden oynatmış olmalı ki bugünleri, bu serileri de gördük.

Cinayet meraklılarının, yasalarla düzenlenmiş bir özel dedektiflik mesleğinin olmadığı, polisin işlerine karışmak bir yana akıl sır erdirmenin de her zaman mümkün olmadığı bizimki gibi bir ülkenin polisiye yazarları açısından hayli mümbit bir kategori olduğu ortada. Polisiye geleneği olmayan bir ülkede, polisiye yazmaya soyunan birinin, işi yokuşa değil ama “parodi”ye sürüklemesinden, “uçların birlikteliği”nden doğacak kıvılcıma güvenerek marjinal karakterlere yönelmesinden daha doğal ne olabilir ki? Üstelik kara romanla darbe alan akıl ve gerçeklik kavramlaştırımlarını iyiden iyiye sersemleştiren, sapı samandan, gerçeği düşten ayırt edilemez hale getiren postmodern polisiyelerin ortaya çıktığı, alışıldık kurguları mümkün mertebe ters yüz etmeye çalışan yapısal oyunların kol gezdiği, yukarıda da değindiğimiz gibi karakterler düzeyinde de sürgit bir arayışın göze çarptığı, kısacası bu çok sevilen yaşlı türün mihrabının türlü yenilikçi bakım kürüyle yerinde tutulmaya çalışıldığı günümüzde, marjinal karakterlere yönelmek için fazlaca nedene de ihtiyaç yok zaten…

Yerli dedektifler turumuzu tamamlamadan önce, amatörler grubunun bizce ülkemizdeki−şimdilik− en ilginç örneği olan, “Metin Çakır Polisiyeleri”nden söz etmek istiyoruz. Serinin yazarı Armağan Tunaboylu, kahramanı Metin Çakır’ın “meslek” seçimiyle hem polisiyede bir yeniliğe imza atmış, hem de bu meslek erbabını olup olabileceği en sevimli haliyle edebiyatımıza sokmuş bulunuyor. Tüm sert “triplerinin” altında, mütemadiyen emeklilik düşleri kuran hayli romantik bir pezevenk Çakır. Mesleki zorunluluklar dışında belaya bulaşmak istemeyen, cesaretinin sınırları pek de geniş olmayan, sıklıkla duygusallaşan, vücut sıvılarına söz geçirmeyi bir türlü beceremediğinden az miktardaki karizmasını da sık sık tehlikeye atan, diş geçirebileceği lokmayı iyi tanıyan, bükemeyeceği bileği ise öpmekten gocunmayan bir anti-kahraman. Amatör dedektifliğe soyunmasının nedeniyse merak falan değil, heybetli “mahalli” Komiser Asım Ağbi’nin favori günah keçisi olması. Her iki romanda da Komiser Asım tarafından işlemediği suçların baş zanlısı ilan edilen Çakır, kendisini aklamak için cinayet araştırmasına soyunmak zorunda kalıyor ve arada bir parlayan zekasından ziyade el yordamıyla, sokağa hakimiyetinin, çeşitli ortamlara girip çıkmasını kolaylaştıran sıradanlığının, bir miktar da “bugün sana yarın bana” tarzı ilişkilerinin yardımıyla çözüyor cinayetleri. Tunaboylu, Lawrence Block’un “Hırsız” ve “Tetikçi” serilerinde yaptığına benzer biçimde, “hard-boiled” kalıplardan yararlanarak, kendini her daim duyuran dozunda bir mizahla, sevimli bir anti kahraman yaratmış. Başka deyişle bir nevi özel dedektif parodisine soyunmuş ve bunda da başarılı olmuş; bize özgü mekânları ve insan tiplerini de ustaca kullandığından epey de yerli bir parodi çıkmış ortaya. Hemen ekleyelim; kullanım alanı itibariyle Remzi Ünal’ın aikidosundan çok da zararlı görünmeyen ve fakat kuşkusuz daha yerli bir “savunma aracı” var Çakır’ın: Zaman zaman, hoşlanmadığı suratlara ufak bir imza atmakta kullandığı falçatası.

Tunaboylu, romanında, birinci tekil bakış açısının en yaygın kullanımlarından biri olan kahraman-anlatıcı kalıbından yararlanmış. Yani olan biteni hikâyenin baş kişisi Metin Çakır’ın ağzından dinliyoruz. Bilindiği gibi birinci tekil şahıs bakış açısı, gerçeklik duygusunun çok kolay kurulmasını sağlamak gibi bir özelliğe sahiptir. Kahramanla özdeşleşmemize, öykü dünyasına en kestirme yoldan girmemize ön ayak olan bu bakış açısına, Andre Vanoncini’nin belirttiği gibi, hard-boiled’ın “yalnız yiğidi”nin atıldığı, çok zaman “ölüm tehlikesi içeren serüven”lerde sıkça rastlanır. (62)

Bu bölümde değindiğimiz tüm yerli seriler dahil olmak üzere, son dönem yerli polisiyecilerimizde de birinci tekil bakış açısına sıkça rastlıyoruz. “Ben” dilinin samimiyetine sığınmak, polisiye geleneği olmayan bir ülkede polisiye roman yazmanın zorluklarıyla başa çıkmakta başvurulan doğal yöntemlerden biri olarak da düşünülebilir. Öte yandan, yarattığı tüm bu gerçeklik duygusuna karşın bazı mühim riskleri de vardır birinci tekil anlatımının: Okuyucunun, anlatıcının bildiği kadarını bileceğini ve özellikle de anlatıcı ile kahramanın birleştiği durumlarda, gerek olaylara dair duygu ve düşüncelerin, gerekse de söz dağarcığı ve cümle kuruluşlarının kahramanı yansıtması gerektiğini sürekli olarak göz önünde bulundurmak gerekir örneğin. Bu hesap kitap da okurla yazar arasındaki uylaşımlarla kurulmuş hayli ince bir ipte oynamayı gerektirir. Kahramanın nitelikleriyle anlatıcı arasında tam bir örtüşüm beklenmese de, okuru yabancılaştıracak seçimlerden de uzak durmak gerekir. Yani sözgelimi Metin Çakır’ın baştan sona “tam bir pezevenk” gibi konuşmasını beklemez okur, hatta böylesi bir durumda bir kısım okurun kitabı daha birinci sayfasında elinden bırakma ihtimali bile vardır. Öte yandan, ortalama okurun ilişki kurabileceği düzeyde de olsa sokak jargonunu kullanan bu karakter birdenbire sözgelimi şöyle sözler ettiğinde, okurun gerçeklik duygusunun kısa devre yapması kaçınılmazdır: “Eğer onun aldığı hediyeleri giymiş olsaydım, Amerikan filmlerindeki pembe Cadillac’lı zenci pimp’lere dönerdim” (Tunaboylu 93). Ortalama polisiye okuru, “altı üstü bir pezevenk” olan Çakır’ın Amerikan filmlerindeki pembe Cadillac’lı meslektaşlarına dair görselleştiriminden rahatsız olmasa da, kendi mesleğinin karşılığı dahi olsa, araya İngilizce bir sözcük sıkıştırmasını affetmeyecektir büyük ihtimalle. Konuyu noktalarken, birinci tekilin cilvelerinden hemen hiçbir yazarın tümüyle kaçamadığını, sözünü ettiğimiz örnekler arasında da Tunaboylu’nun “iyiler” arasında yer aldığını belirtelim.

Son dönem polisiye edebiyatımızda öne çıkan eğilimler elbette bunlarla sınırlı değil. Sözgelimi Poirot türünden Altın Çağ dedektiflerini anımsatan kahramanı emekli komiser Haldun Kunter’le, “whodunit”9 kalıplarını−özellikle günümüz akademik ortamını mekân belleyen Çapraz Ateş adlı romanında−ustalıkla kullanan Yıldırım Üçtuğ ve Komiser Agnes serisiyle, kahramanını polis teşkilatından seçse de bu anlamda herhangi bir “yerlilik” yahut inandırıcılık kaygısı gütmeyen, olay örgüsü itibariyle de “whodunit” kategorisine dahil edebîleceğimiz Erdal Erkut, modernizm sonrası bir evresinde yakaladığımız türde “ne varsa eskilerde var” diyen yazarlarımız olarak dikkat çekmekteler.

Polisiye, Altın Çağ kraliçelerinden, Ruth Rendell gibi gerilim ustalarına ve bu satırların yazarına göre tüm zamanların en iyi yazarlarından biri olan Patricia Highsmith’e değin, özellikle Anglo-Sakson dünyada kadın yazarların “kırmızı mührünün” açık seçik görülebildiği türlerin başında geliyor. Polisiyenin 90 sonrası yükselişinin getirdiği en önemli kazanımlardan biri de, bu dönemde ortaya çıkan ve sayıları yavaş yavaş artan kadın polisiyecilerimiz. Amatör dedektifler bölümünde Kati Hirşel serisiyle andığımız Esmahan Aykol dışında, sağlam karakter kurguları ve “tumturaksız” ama güçlü edebî diliyle özellikle ikinci romanı Yağmur Başlamıştı (2000) ile polisiyenin “derin karanlıklarında” emin adımlarla ilerleyen Nihan Taştekin, polisiyeden çok aşk-macera türüne yakın dursa da Ayşe Akdeniz, tüm romanlarında gerilim ögesini ustaca kullanan ve Ah Tutku Beni Öldürür müsün (2004) ile rahatlıkla türe dahil edebîleceğimiz Cahide Birgül ve Sıfır Baskı (2005) adlı dikkat çekici bir ilk romanla edebiyat arenamıza polisiye kapısından giriş yapan Canan Parlar, kadın polisiyecilerimiz arasında öne çıkan isimler.

Türün, salt yazın serüveniyle bile başlı başına değerlendirme konusu olabilecek popüler ismi Osman Aysu başta olmak üzere bu yazı kapsamında değerlendirme fırsatı bulamadığımız daha pek çok yazar var elbette: Oğlak’ın “Türkiye Polisiyeleri” dizisinin yazarları; Kaktüs Kahvesi Polisiye Yarışması’nın polisiyemize kazandırdığı Celil Oker dışındaki iki yazar: “Suat Erez” polisiyeleriyle Birol Oğuz ve “Kim Kessler Uzay Polisiyeleri”yle Cenk Eden; Rıdvan Akar, Hakan Günday, Ferhat Ünlü ve diğerleri…

Andığımız ve anamadığımız tüm bu isimler ve edebiyatımızda bu yazı kapsamında değerlendirmeye çalıştığımız yönelimler, ülkemizde yazarın ve romanın polisiye macerasının, dallanıp budaklanarak devam edeceğini gösteriyor. 90 sonrası süreç, en azından, ülkemizde polisiye yazımının varsayılan güçlükleriyle başa çıkmanın en iyi yolunun “polisiye yazmak” olduğunu gösterdi. Özellikle Anglo-Sakson dünyayla aramızdaki gelenek uçurumunu kapatmak hayal belki, ama zaten hayalimiz bu mu olmalı ki? Daha yerli kahramanlar, daha güçlü entrikalar, özetle daha iyi polisiyeler her zaman mümkün… Polisiyenin giderek artan oranlarda zihinleri meşgul etmesinin ve tür dışında kalan eserlerde polisiye izleklere giderek artan oranlarda başvurulmasınınsa, edebî geleneğimizin “öykü kurma”ya dair açıklarının kapatılması yönünde olumlu bir adım olduğu söylenebilir. Sonuçta “karanlıkta görmeye” hiç de yabancı değiliz; karanlığı yazmamıza ne engel olabilir ki?..

Dipnotlar

1 Daha çok İngiliz kedilerini tehdit eder gibi görünse de, dünyanın her yerinde, “curiosity kills the cat”.

2 Üyepazarcı, Türk edebiyatında saptanan ilk çeviri polisiyenin Ponson du Terrail’in 1881’de Ceride-i Askeriye Matbaası’nda basılan Paris Faciaları adlı romanı olduğunu belirtiyor (71). Özellikle II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamını takiben, türün Arthur Conan Doyle, Maurice Leblanc, Gaston Leroux gibi kurucu atalarının neredeyse tüm eserleri dilimize çevrilmiş, bunun yanı sıra ABD’de ortaya çıkan “dime novels” (on paralık romanlar) türünden popüler polis romanlarının da yüzlercesi çeşitli kitabevlerince yayımlanmış(66). 1928’deki harf devriminden günümüze değinse, türün hemen hemen tüm ustaları ve alt türlerinden örnekler, dilimize kazandırılmış. Ülkemizde çeviri polisiye denilince anılmadan geçilemeyecek bir isim var: AKBA Yayınları. 1961’den 80 başlarına uzanan dönemde türün hemen tüm önemli yazarlarını okuyucuyla buluşturan yayınevinin kimi eserlerine, ayrıntılı bir sahaf turundan sonra bugün de ulaşmak mümkün.

3 İngilizce’de “lop, katı (yumurta)” ve konuşma dilinde “kül yutmaz, kurt, çetin ceviz” gibi anlamlar ifade eden “hard-boiled”, 1920-30’larda Black Mask dergisi etrafında bir araya gelen Dashiell Hammet, Raymond Chandler, James M.Cain gibi Amerikan polisiye yazarlarının öncülük ettiği, “çetin ceviz” dedektiflerin ve suçluların dünyasını anlatan polisiye yazın türünün de adıdır. Sözcüğün Türkçe’de polisiye terimi olarak tam bir karşılığı bulunmamakla birlikte, “katı” ya da “çetin ceviz” dedektifler, “sert dedektif romanları” türünden kullanımlara sıkça rastlanmaktadır.

4 Bu konudaki farklı yaklaşımlar için bkz: Aydelotte, Grella, Jan R. Van Meter (1976), Mandel (1998), Roloff- Seeblen (1997).

5 Türkiye’de polisiyenin tarihi dendiğinde, akla gelen ilk kişi bilindiği gibi bir yazar değil, bir okurdur: Polisiye merakını, binlerce kitaplık koleksiyonunu oku(t)mak amacıyla bir tercüme bürosu kurdurmaya değin vardıran Sultan Abdülhamit.

6 Pamuk,Orhan. “Laik Kemalist Kadınları Kızdırmaktan Korktum”. Söyleşiyi Yapan: Havva Setenay İlhan. (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2002/subat/01/kultur.html.)

7 Mandel, dedektiflik romanlarında polisin, uzun süre geçerliliğini koruyan bu konumunu şu biçimde açıklıyor: “Bu polisler zengin girişimci ya da soylu kimseler değildi. Hakim sınıfın bir üyesi de değillerdi ve ısrarla arzu edilen ama pek seyrek ulaşılabilen bir burjuva rüyası olarak, işçi sınıfının sürekli entegre edilen aşağı tabakasından değilse de genellikle aşağı orta sınıftandılar. Kendini dayatan burjuvazinin, aşağı orta sınıflar ya da yüksek proleter unsurların zihinsel yeteneklerini övmesi için bir neden yoktu” (34).

8 İkiliden yalnızca Nevzat karakterinin yer aldığı “Karanlıkta Koşanlar”, TRT 1; Nevzat’la Ali’nin maceralarının yer aldığı, öykü kitabıyla aynı adı taşıyan “Şeytan Ayrıntıda Gizlidir”, TRT 1; adları “Ahmet ve Yiğit” olarak değişmiş olsa da Nevzat ve Ali’yi fena halde andıran dedektif ikilisiyle, “Çalınan Ceset”, ATV ve bu TV filminin devamı niteliğindeki “24 Saat”, Star TV.

9 Türkçe’de “Kim Yaptı” ya da “Katil Kim” adı verilen klasik dedektiflik romanlarının genel ismi.

KAYNAKÇA

Abisel, Nilgün. Popüler Sinema ve Türler. İstanbul: Alan Yayıncılık, 1995.

Aydelotte, William O. “The Detective Story As A Historical Source”. Landrum 68-90

Calvino, Italo. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu. Çev. Ülker İnce. İstanbul: Can Yayınları, 1997.

Ecevit, Yıldız. Türk Romanında Postmodern Açılımlar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.

Grella, George. “Murder and Manners: The Formal Detective Novel”. Landrum 37-57.

İnci, Handan. “Türk Romanının İlk Yüz Yılında Anlatım Tekniği ve Kurgu”. Kitap-lık 87 (Ekim 2005): 138-44.

Landrum, Larry N., Pat Browne ve Ray B. Browne (der.) Dimensions of the Detective Fiction. Ohio: Bowling Green University Popular Press, 1976.

Mandel, Ernest. Hoş Cinayet: Polisiye Romanın Toplumsal Bir Tarihi. Çev. N. Saraçoğlu. İstanbul: Yazın Yayıncılık, 1996.

Moran, Berna. “Bir Cinayet Romanı ve Postmodern Polisiye”. Çağdaş Türk Dili Eleştiri Özel Sayısı 45/46 (Kasım/Aralık 1991): 445-52.

Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış (1). İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.

Oker, Celil. Çıplak Ceset. İstanbul: Oğlak Yayınları (Maceraperest Kitaplar), 1999.

Ümit, Ahmet. Şeytan Ayrıntıda Gizlidir. İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2002.

Poe, Edgar Allen. Morgue Sokağı Cinayeti. Çev. Memet Fuat. İstanbul: Adam Yayınları, 1995.

Roloff, Bernhard ve Georg Seeblen. Cinayet Sineması: Polisiye Sinemasının Tarihi ve Mitolojisi. Çev. Süleyha-Saliha N. Kaya. Der. Veysel Atayman. İstanbul: Alan Yayıncılık, 1997.

Tunaboylu, Armağan. Resim Cinayetleri. İstanbul: Oğlak Yayıncılık (Maceraperest Kitaplar), 2005.

Türkeş, A. Ömer. “Mercek:Polisiye/ Rol Çalan Ceset”. Virgül 43 (Eylül 2001):66-68.

Üyepazarcı, Erol. Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes. İstanbul:Göçebe Yayınları, 1997.

Van Meter, Jan R. “Sophocles And The Rest Of The Boys In The Pulps: Myth And The Dedective Novel” Landrum 12-25.

Vanoncini, Andre. Polisiye Roman. Çev. Galip Üstün. İstanbul: İletişim Yayınları, 1995.

(Bu yazı, Pasaj Edebiyat Eleştirisi Dergisi Eylül/Aralık 2005 sayısında yayımlanmıştır.)

SAS Surinam Macerası

“Hadi ama onca kitap dururken, SAS mı yazılırmış?!” diyenlere katılmamak elde değil. Gelgelelim Soylu Serânissime Altesleri Prens Malko Linge’nin bundan senelerce evvel yaşadığı bir macera üzerine yeni gelişmelerden bahsetmemek de olmaz.

Bilenler bilir, Prens Malko zaruri ihtiyaçlardan dolayı part-time CIA ajanlığı yapan parasız bir asilzadedir. Ortaçağa dek uzanan on yedi kuşaktan kendisine kalan tek şey, Yüce Roma-Germen İmparatorluğu Prensi ve Soylu Sérénissime Altesleri gibi bir yığın sıfattan ibaretir. Kullanmaya karar verdiği bu sıfat, önceleri CIA’deki Amerikalı dostlarını çok etkiler. Fakat uzun oluşu kullanım zorluğu yarattığından, sonunda sıfat kısaca “SAS”a dönüşür. Dönüşür, ama kendisini bu sıfatla çağıranların çoğu bunun ne anlam taşıdığını hâlâ bilmez.

İlginç bir yüzü olan Malko’nun özenle taranmış saçları ve dudaklarının kenarında yer alan çizgiler yüzüne kendini beğenmiş bir hava verir. Özellikle gözleri olağanüstüdür: İki altın damlası. Yırtıcı kuşlarınkini andırır koyu sarı renkli gözlerinin kimi zaman yeşile döndüğü de olur ve bu kötüye işarettir.

Olağanüstü belleği nedeniyle CIA’da kendisini “IBM” diye çağırdıkları da olur. 25 (evet, yanlış okumadınız yirmi beş) dil bilen Malko, iki kez okuduğu kitabı ezbere tekrarlayabilir ya da on yıl önce yirmi saniye gördüğü birini bir anda tanıyabilir.

Prens Malko bir çeyrek yüzyıla yakın zamandır haberalma ajanı olarak çalışmasına rağmen, bulaştığı olayların hiçbiri ilgisini derinlemesine çekmemiştir. İlgilendiği tek şey vardır: Şatosu. Yirmi küsur yıldır kazandığı tüm parayı işte bu tas yığını yutmaktadır.

Malko, her ne kadar şatosunun tamiri için yığınla paraya ihtiyaç duysa da, boyunduruk altına girmekten kaçınan, bağımsızlığına düşkün biridir; bu yüzden kadrolu değil serbest ajan olarak çalışmayı tercih etmektedir. Dünyanın herhangi bir köşesinde, ne vakit en ufak bir komünizm tehlikesi belirse, prensimiz CIA tarafından göreve çağrılır. Her daim emre âmade Malko, küçük el çantasını kapar, siz deyin Barranquilla, ben diyeyim Kamçatka, gezer durur. Kötü adamların icabına bakarken, çevresini saran genç ve güzel kadınları da ihmal etmez.

Üstün-insan Malko zamanında memleketimize de uğramış, İstanbul, İzmir dolaşıp gizlice Boğaz’dan geçmeye çalışan Rus denizaltılarını bertaraf edip, asayişi berkemal eylemiştir. Ve bu işten kârı yalnızca para olmamış, yanında Elko Krizantem gibi değerli bir yardımcı da kazanmıştır. Elko Krizantem, Anadolu’da doğup büyümüş, daha sonra İstanbul’a yerleşmiş azınlıklardan biridir. Karanlık işler söz konusu oldu mu, akla hemen o gelir. Bu ünü boş yere kazanmamıştır. Her tarakta bezi vardır, şeytana pabucunu ters giydirir. Elko böylesine bir yetenekle başka ülkede olsa krallar gibi yaşardı; oysa Türkiye’de ancak karnını doyurabiliyordur.

Soylu Sérénissime Altesleri Prens Malko’nun memleketimizde ne büyük işler başardığını öğrenip, takdir etmek istiyorsanız SAS İstanbul’da adlı macerayı okumalısınız. Yazımızın konusunu teşkil eden SAS serüveni ise uzaklarda, bir Latin Amerika ülkesi olan Surinam’da geçiyor. Çoğu insan kendi halinde bir ülke olan Surinam’ın adını, altmışlı yıllardan Oscar Harris’in romantik şarkısı Alta Gracia veya seksenlerde Portakallar’ın efsanevi kadrosunda bulunan Gullit, Rijkaard gibi futbolcular sayesinde duymuştur. İngiltere ve Hollanda, 1667’de, yaptıkları bir anlaşma gereğince, Karayiplerde bulunan Surinam ile şimdinin New York’u, eskinin Nieuw Amsterdam’ını takas ederler. [Bkz. Istanbul (Not Constantinople)]

Hollanda Guyanası olarak bilinen Surinam’da kölelik dereceli olarak 1863’te kaldırılmaya başlanmasına rağmen, ülke ancak 1975 yılında tam bağımsızlığına kavuşur. Altın, boksit gibi birçok değerli maden ve muz, kahve, kakao benzeri ürünlere sahip ülke kendi kaynaklarını kullanmaktan yoksundur, ancak yenilerde ABD ve Hollanda şirketlerinin tekelinden kurtulmaya başlanmıştır. Surinam topraklarının asıl halkı Kızılderililer azınlıkta olup, genellikle Amazon içlerindeki orman köylerinde yaşarlar. Zamanında Afrika’dan kaçırılıp köleleştirilen siyahlar, köleliğin kaldırılmasıyla birlikte bulundukları plantasyonlardan ayrılırlar. Bedava işgücünden olan Boer ların (Afrikaans dilinde Hollandalı çiftçi) isteği ile Endonezya ve yine İngilizlerle yapılan bir centilmenlik anlaşması sayesinde Hindistan’dan ucuz işçiler getirilir. Zamanla Çinliler de bu kozmopolit ülkeye katılır. Çok küçük bir ülke olan Surinam adeta Birleşmiş Milletler’in bir kopyasıdır; her türden din, dil ve ırktan olan vatandaşlar, kendi kültürlerini korumakla beraber hiçbir etnik çatışma olmadan barış içinde yaşarlar.

Fakat Surinam her zaman böyle huzur içinde değildi, 1980′de, tam bağımsızlğını kazanmasının üzerinden henüz beş yıl geçmemiştir ki, sosyalist rejim isteyen ordu, darbe yaparak yönetimi ele geçirir. Ordunun başında bulunan cavuş Dési Bouterse, resmi dil dutchça yerine sokak dili olarak bilinen taki taki (sranan tongo) konuşan halkın içinden biridir. Evsizlere barınma olanaklarını yaratan, ülkede ekonomik açıdan bir denge yaratmayı, halkların eşitliğini hedefleyen Bouterse’nın adı , 1982 yılında “Aralık Cinayetleri” olarak bilinen olaya karışır. Ordu yönetimine karşı olan ülkenin ileri gelenlerinden on biri sivil, on üç kişi, bir gece evlerinden apar topar alınıp Fort Zeelandia Kalesi’ne götürülür ve kurşuna dizilir. Tüm dünya ayağa kalkar. Ülke çalkantılı bir on yıl geçirir; her ne kadar demokrat hükümetler kurulsa da ipler de facto diktatör olarak adlandırılan Bouterse’nın elindedir.

SAS Surinam Macerası işte tam bu dönemde geçer. CIA ile işbirliği içinde olan Hollanda Gizli Servisi, Soylu Sérénissime Altesleri’nin ocağına düşmüştür.

Viyana’daki CIA şefi Frederick LeRoy ellerini birbirine sürttükten sonra Malko’ya:
—    Surinam’dan söz edildiğini hiç duydunuz mu? diye sordu.
—    Eski Hollanda Guyanası değil mi? Bir hükümet darbesinden sonra, ülke şimdi Kübalıların hakimiyeti altına sokulmak isteniyor. Bunları gazetelerden öğrendim.
—    Çok doğru, dedi albay. 1980′de gerçekleştirilen hükümet darbesine ordudan on altı başçavuş katıldı. Sonra, Desi Bouterse adında biri devrim hareketinin başına geçti. Adam Kübalıların dümen suyunda.
—    Hiçbir şey yapamadınız mı? diye sordu Malko.
Hollandalı gözlerini tavana kaldırarak:
—    Batıda İngiliz Guyanası var, dedi. Onlar tam solcu. Doğuda ise, Fransız Guyanası yer alıyor. Fransızlar da bu işe karışmak istemiyorlar. Brezilya ve Venezuela çok uzakta kalıyor. Bu durumda Surinamlıların ülkelerini terketmekten başka çareleri ojmadığını siz de tahmin edersiniz. Neredeyse ülkenin üçte biri buraya sığındı.
—    Yani, ne kadar?
—    Yaklaşık yüz yirmi bin kişi.
Frederick LeRoy söze karıştı.
—    Albay Vries size hâlâ bir umut ışığı olduğunu söylemeyi unuttu, dedi. Devrime karşı çıkan adamlardan biri henüz Surinam’da bulunuyor: Başçavuş Julius Harb.İlk hükümet darbesinde Desi Bouterse’in ortağıydı.

Fakat Julius Harb tam ülkeden kaçmak üzereyken, sevgilisinin evinde yakalanır. Çinli kız arkadaşı askerler tarafından vahşice öldürülürken kendisi de tutuklanıp, Memre Boeke’ye götürülür.

Memre Boekoe, Desi Bouterse ile Julius Harb’ın ortaklaşa yönettiği 1980 İhtilali’nin başlatıldığı kışlaydı.
Sonraları iki adam anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Desi Bouterse devrim hareketine marksist bir yön vermek istemişti. Son büyük münakaşaları geçen aralıkta, ayın 8′inde olmuştu. O gece Desi Bouterse’in partizanları kendilerine başkaldıranların tümünü, sendikacıları, avukatları, gazetecileri tutuklamışlar ve öldürmüşlerdi. Surinam’ın seçkin insanları bir bir yok edilmişti.
Julius Harb uzun süre Desi Bouterse’e karşı çıkmış, bunun üzerine Desi Bouterse de eski dostunu yok etmek için elinden geleni ardına koymamıştı. Bu konuda ona yardım edenler Kübalı dostlarıydı. Kübalılar, Julius Harb’ın Surinam Ordusu ve halkı arasında itibarı olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle Kübalılar için tek tehlikeli kişi Julius Harb idi. Rejime karşı çıkan diğerleri gibi Hollanda’ya kaçmadan önce onu yakalamaları gerekiyordu ve yakalamışlardı da.

Malko’dan istenen yalnızca, on gün sonra devrim mahkemesi tarafından yargılanıp ve aynı gece kurşuna dizileceği Fort Zeelandia’ya transfer edilecek olan Julius Harb’ı kurtarması değil aynı zamanda Merkez Bankası altınlarını da kaçırmasıdır. Üstelik tüm bunları ücretsiz yapması rica edilmiştir, prensimiz hiç düşünmeden kabul eder. Öyle ya, komünizm tehlikesi varken para kimin aklına gelir, belki sonra…

Böylece Malko, pirinç tüccarı kisvesinde daha önce hiç adımını atmadığı ve kimseyi tanımadığı Surinam’ın başkenti Paramaribo’ya varır. Kısaca Par’bo denilen şehir, tropikal iklimin tüm özelliklerini taşır, insanlar ise sıcakkanlıdır. Gece yarısı başlayan sokağa çıkma yasağına rağmen hemen her akşam bol bol partiler verilir, içki su gibi akar. Malko şehrin en lüks oteli Torarica’da oda tutar ve hemen kontak kuracağı kişiyi arar. Bu kişi Başkanlık sekreteri, güzeller güzeli melez Christina’dır. Genç kadın gününü gün etmesine rağmen darbe rejiminden nefret ediyordur, tek dileği Hollanda’ya yerleşmektedir. Melez Christina, prensimizin bu macera boyunca karşısına çıkacak olan tek kadın değildir elbette. Tehlikeli bir dişiye benzeyen Rachel ve Hollandalı Greta ile de yolları kesişecektir. Aslında SAS okuyucularının da çok iyi bildiği gibi dünyanın çeşitli ülkelerinde macera yaşayan Malko’nun çevresinde dönüp duran kadınların bini bir paradır ve hiçbiri de kınalı yapıncak değildir. Çoğu şuh, ne istediğini bilen, güven dolu ve bağımsızdırlar. Bu kadınların hangisi veya hangilerinin kitabın sonunda hakkın rahmetine kavuşacağını tahmin etmek, illa muamma diyen iflah olmaz polisiye okurları için şüphesiz bir teselli kaynağıdır.

Neyse, Malko kendisine yardımcı olacak adamları toparlamaya başlar. En büyük yardımcısı, her biri 12.5 kilo gelen dört altın külçesi vaat ettiği bir Hollandalı’dır. Gözünü para hırsı bürümüş, yılan çiftliği sahibi Herbert Van Mook’un derdi, Harb’ı kurşuna dizilmekten kurtarmak değil, tüm altınları ele geçirmektir. Bu amaçla gizliden iş çevirmeye kalkar. İhanetler ve cinayetler birbirini izler, olaylar gelişir. Zırhlı arabadan kaçırılan Julius Harb ayağına kurşun yarası alırken, Malko’yu yılan sokar, kolu davul gibi şişer. Türlü türlü zorluklara rağmen operasyon başarıyla sonuçlanır, görev tamamlanmış, Surinam altınları ve özgürlük savaşçılarının lideri kurtarılmıştır.

Surinam'ın yeni Devlet Başkanı Desire "Desi" Delano Bouterse (sağ) ve Ronnie Brunswijk (sol) 12 Ağustos 2010 tarihinde Paramaribo'da düzenlenen Başkanlık yemin töreninde. Copyright © 2010 - http://www.ertugrulkilic.com

Aradan neredeyse bir otuz yıl geçmiştir. Gérard de Villiers’ın (veya kuvvetli bir ihtimalle bir gölge-yazarın) SAS Surinam Macerası’nı yazarken, Julius Harb karakteri için büyük ölçüde esinlendiği Ronnie Brunswijk, eski dostu/düşmanı Dési Bouterse’nın tekrar başkan olmasını sağlar. “Büyük büyük dedelerim köle tacirleri ile barış yaptılarsa, ben de Bouterse ile konuşabilirim.” açıklamasında bulunur. Darbe hükümeti sırasında Bouterse’nın korumalığını yapan Brunswijk, sonraları diktatörün en büyük düşmanı olur. Zenginden alıp, fakire verdiğini söyleyen “Robin Hood” Brunswijk, yıllarca sürecek bir gerilla savaşı başlatır.

25 mayıs 2010 seçimlerinden birinci parti olarak çıkan Bouterse, hükümeti kurmak için yeterli sandalyeye sahip değildi. Her ikisi hakkında da, Hollanda tarafından uyuşturucu kaçakçılığı ve diğer suçlamalar ile tutuklama kararı bulunan iki parti lideri, ittifak yolunu seçip bir koalisyon hükümet oluşturdular. Ve böylece geçtiğimiz Perşembe günü, Dési Bouterse seksenli yıllarda, kukla başkanlar ile perde arkasından yönettiği ülkenin ilk kez resmi Devlet Başkanı oldu.

Kimbilir belki de, bu durumdan pek hoşnut olduğu söylenemeyecek Hollanda ve ABD, Prens Malko’ya bir kez daha başvurmayı kafalarından geçiriyorlardır. Fakat şöyle bir engel var ki, Altesleri artık yetmişli yaşlarının sonlarında olmalı. Öte yandan Dünyayı Kurtaran Adam’lardan da kaç kişi kaldı ki…

Kaynaklar:
SAS İstanbul’da (SAS A Istanbul, 1965) / Gérard de Villiers ; Çev: E. İnal
SAS Surinam Macerası (Aventure au Surinam, 1983) / Gérard de Villiers ; Çev: Billur Erkel
http://en.wikipedia.org/wiki/Suriname

Simenon ile Fleming Gerilim Yazarlığını Tartışıyorlar (Bölüm:2)

Her ne kadar Madam Simenon bir zamanlar eşinin sekreteri idiyse de, yazar kapıya “rahatsız etmeyin” yazısını astıktan sonra içerde neler olup bittiğini hala bilmez.

“Az çok birşeyler tahmin edebilirim elbette, ama gerçek anlamda yazdığı zaman yanında olmadım. Ben de dahil hiçkimse, o yazarken odaya giremez.”

Simenon’un bazen karakterlerinden biriymiş gibi davrandığını bilir ve bundan endişe eder. Kırk yaşında bir adamla yirmibeşindeki bir kadının aşkını anlatan “Act Of Passion” yazılırken yazardan bir tokat yemiş olduğuna bakılırsa, haksız da sayılmaz.

“Romanın dördüncü gününde sapsarı bir suratla odadan çıktı. Yemek boyunca tek kelime etmedik, ama sonrasında birlikte tv izlerken seçtiği programı hiç beğenmedim ve ‘bir roman için bile buna katlanamam’ demiştim. Yüzüme bir an baktıktan sonra tokatladı beni. Çok şaşırmıştım, kendimi korumaya bile kalkmadım. Sonra tekrar bana baktı ve ‘Ne yaptım ben?’ diye sordu.

“Anladım ki yaptığının farkında bile değil. Romanındaki kadın karakter için üzüldüm, herhalde kötü bir gün geçirdi kadıncağız, diye düşündüm.

Simenon'un Epalinges, Lausienne'deki Evi (Fotoğraf: Barış Kılıç)

“Sonradan romanı bana okutunca gördüm ki o bölüm okuduğum en acımasız aşk sahnelerinden biriydi. Bir başka romanında ana karakter sarhoş bir ihtiyardı, üç gün geçmeden Simenon da aynı onun gibi davranmaya başladı.

“Tamamen yazdığı karakterle bir olur eşim. Konuşması, yemek yemesi, yürümesine kadar değişir. O kadar kendini kaptırır ki, bir keresinde günlerden Pazar olduğunu sanarak çocukların nerede olduğunu sordu bana. Okulda olduklarına da inanamadı bir süre.”

Gut hastalığından muzdarip seksenlik bir ihtiyarın öyküsünü anlattığı Le President romanını yazarken, Simenon gün be gün kamburlaşmış, en sonunda topallamaya başlamış. Normal zamanda çalışırken kahve ve Coca-Cola dışında birşey içmeyen yazar, Strangers In The House’u yazarken her gün ambara gidip üç şişe Bordeaux şarabıyla dönmeye başlamış. Böylelikle yazar, kendisini bir başkası olmaya zorluyor; gündelik hayatın her anında kendini karakterinin yerine koymaya çalışıyordu.

Her roman yazmasının öncesinde yaşanan bu dönemi eşi ‘kuluçka evresi’ olarak nitelerdi:

“Birlikte yaşamaya başlamamızın ilk onsekiz ayında bu garip hallerine anlam veremezdim. Sonra anladım ki bir tür hazırlık evresidir bu; her kitaptan kısa süre önce başlar. Normalde neşeli, canlı ve güçlü biriyken, garip davranmaya başlar, bir anda tahammülsüz ve huysuz biri olup çıkar. “Onu kıracak bir şey yapmış olduğumu düşünürdüm ilk zamanlarda. İşle ilgili yanlış bir şeyler yapmış olduğumdan da şüphelenirdim; oysa finansal veya işle ilgili konulara her zaman ilgisizdi.

“Üç dört gün içinde anlaşılırdı durum: Yeni bir kitaba başlıyorum, derdi bana. Ona her romandan önceki garip tavırlarını sorduğumda beni doğruladı; yıllardır, içinde kendisini huzursuz eden birşeyler olduğunu, yazma ihtiyacının bu şekilde ortaya çıktığını anlattı. Kocasını seven her kadın gibi ben de bu durumdan endişelenip, Jo böyle bir döneme girdiğinde bir doktor arkadaşımızı çağırmayı alışkanlık edindim.

“Her romandan önce bir doktor kontrolünden geçmeyi Jo’nun da aklına yattı, bunu bir rutin haline getirdi. Bilirdi ki romanı bir seferde yazıp bitirmek zorundadır. Bir gün bile aksatsa, yazdıklarını çöpe atması gerekir.Artık yarattığı karakterler ölü doğmuş bebekler gibidir, onları asla bir daha kullanamaz.”

Fleming, “Tüm romanlarımı Jamaica’daki evime yıllık olağan ziyaretlerimde yazarım” dedi. “Oraya gitmeden evvel, bir takım fikirleri zaten not almışımdır, vardığım gibi başlamaya hazır olurum. Ne yazacağımı az çok biliyor olurum

“Sabahları kuş sesleri uyandırır beni, saat yedi buçuk filandır. Karımla kahvaltıdan önce yüzmeye gideriz. Tüm gözlerden uzak olduğumuz için mayolarımızı da giymeyiz. Sonra iyi bir kahvaltı, yağda yumurta filan. Sonra bir süre güneşte otururum. 9:40′tan 12:40′a kadar yazarım; değişmez bir programa uyarak yazarım romanlarımı.

“Sadece daktilo kullanırım. Yatak odamda oturur ve bir önceki gün yazdıklarıma bakmadan, bin beşyüz kelime yazarım. Hızlı bir olay akışını gözlem ve değerlendirmelerle çok fazla kesmemek gerekir. Esas olan işlek ve hızlı bir anlatımı tutturmaktır; hataları düzeltmeyi romanı bitirdikten sonraya bırakırım.

“Sabah çalışmam sona erdiğinde, şnorkel ve zıpkınımı alıp resiflerin arasına dalış yaparım. İyi bir öğle yemeği ve bir saat kadar uykunun ardından yine yüzmeye giderim. 6′dan 7′ye kadar yine çalışır, günlük 2000 kelimelik kotamı doldururum.

“Akşam yemeği ve bazen de eşimle bir el scrabble’dan sonra erkenden uyurum. Bu rutin yaklaşık altı hafta sürer; bu sürenin sonunda taslak bitmiştir. Bir hafta kadar da düzeltmeler ve yeniden yazılan kısımlarla geçer. Ancak o zaman kullandığım kelime ve deyimlere, yazım ve konu hatalarına bakabilirim. Yazarken geriye dönmediğim için yazdıklarımı beğenmemek riskinden de kurtulurum, bir kere bile geriye dönerseniz, kaybolursunuz.

“Revize etmek beni sıkmaz. Roman artık bitmiştir, onunla rahatça oynayabilirim.”