İyi polisiye, iyi edebiyattır : SIMENON ve MAIGRET Üzerine

XX. yüzyılın en büyük yazarlarından biri, kuşkusuz Simenon’dur. 1989 yılında öldüğünde, geride kendi adıyla 193, on sekiz farklı takma isimle yazdıklarını da sayarsak dört yüzü aşkın roman bıraktığı için, bu sıra dışı yazarın edebi niteliği kimilerince tartışmalı bulunmuştur.

Dünya çapında beş yüz milyonu aşkın satışa ulaşan bir yazar, aynı zamanda nitelikli bir edebiyatçı olabilir mi? Bu soruya Nurullah Ataç da yanıt bulamamış:

“Ama ne kadar çok yazmış! O kadar çok yazan adamın her kitabı iyi olamaz elbette!” (Akt. Salâh Birsel, “Fantoma Geliyor”, Soyut, sayı 92, Haziran 1976)

Ne de olsa Simenon, romanlarını yazarken edebi kaygılar taşımadığını defalarca vurgulamıştır. Bu yaklaşımını da Colette’e borçlu olduğunu söyler. Colette, o günlerde Le Matin dergisine kısa öyküler yazan genç Simenon’a, yazdıklarının “fazla edebi” olduğunu söylediğinde, Simenon ona hak verir. Romanlarını gözden geçirirken yaptığı ilk iş, bu tür “fazlalıkları” kırpmaktır:

– Neyi kesip atıyorsunuz, hangi tip sözcükleri?

– Sıfatlar, zamirler ve yalnızca bir etki yaratmak için orada olan her sözcüğü. Bilirsiniz, güzel bir cümlen mi var – at onu! (Carvel Collins, “Simenon’la Söyleşi”, The Paris Review, 1955)

Yazarın bu görüşünü destekleyen bir savı, romanlarında faydalandığı kelime dağarcığının iki bini aşmadığı yönündedir. Türk okurları ellili yıllardaki Ataç çevirilerinde pek fark edememiş olsa da, Simenon romanlarının dili gerçekten basittir. Yine de iki bin kelime çok iddialı bir rakam. Nitekim geçen yıllarda Simenon okurlarının yaptığı bir çalışma, yazarın –görece daha yalın olan– Maigret romanlarında bile bu rakamın neredeyse iki katına ulaştığını ortaya koydu.

Benzer bir çalışmayı, yazarın on bin kadınla cinsel ilişkide bulunduğu iddiası için de yaptılar mı acaba? Okumaya bu noktada ara verip, kısa bir hesaplama yapan meraklı Virgül okuruyla aynı görüşteyim: Bu dudak uçuklatıcı rakam gerçek olamaz. Ama ne önemi var! Simenon uçuk herifin tekiydi; yerli yersiz iddialarda bulunmayı severdi. 1937 yılında Nobel’i kazanacağını ileri sürmüştü:

349 roman yazdım, ama bunların hiçbir değeri yok. Gerçekten yazmak istediğim romana henüz başlamadım. 40 yaşımda ilk gerçek romanımı yazacak, 45 yaşımda, yani 1947’de de Nobel ödülünü kazanacağım. (The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham, Penguin, 2003)

1957 yılında Camus’ye verilen Nobel Ödülünü duyduğunda yazara savurduğu küfür meşhurdur. Sonradan Nobel’den niye vazgeçtiğini de açıkladı:

1946’da aday gösterilmeme ramak kalmıştı. Ama vazgeçtim. Madalya istemiyorum çünkü. Sergilenecek türden bir hayvan değilim. Madalyalar için inekler ve boğalar var. (LIRE, Mayıs 2003 sayısında yayınlanan söyleşiden çeviri, Esra Özdoğan, Virgül sayı 64)

Oysa aday gösterilmesine değilse de, sergilenmesine ramak kalmıştı Simenon’un. 1927 senesinde Paris Matinal gazetesinden Eugene Merle ile imzaladığı kontrat, yazarın halka açık bir yerde, cam bir hücreye yedi gün boyunca kilitli kalıp, tefrika edilmek üzere bir romanı tamamlamasını içeriyordu. Gazete kontratın imzalanmasından kısa bir süre sonra battığı için, cam hücre asla kurulmadı. Kurulsaydı, elbette bu denemeden alnının akıyla çıkardı Simenon. Roman yazmaktaki hızı meşhurdur. Öyle ki, Hitchcock telefon açınca sekreterinin “Simenon şimdi bir roman yazıyor, bitirene kadar sizi hatta bekleteyim,” dediği rivayet edilir. Bu kadar çok yazan adamın her yazdığı elbette iyi olamaz!..

Gelgelelim, Simenon cephesinin de eli güçlüdür. Öyle ya! Koskoca André Gide kendisini “Hepsinin en iyisi, edebiyatımızın en hakiki romancısı,” diyerek övmüş; eserleri Dostoyevski, Balzac ve Dickens ile kıyaslanmış; aralarında Céline, Colette, Cocteau, Jean Renoir, Fellini, Charles Chaplin, Henry Miller ve T.S. Elliot’ın da bulunduğu birçok önemli ismin hayranlığını kazanmıştır.

Jean Renoir, Simenon’a yazdığı bir mektupta, şu sözlerle över yazarı:

Tanrı sizi yazmanız için yaratmış; nasıl ki babamı resim çizmesi için yarattıysa. İkiniz de bu yüzden, işinizi çok iyi yapıyorsunuz. (The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham, Penguin, 2003)

Eserleri elli beş dile çevrilmiş, dünya çapında yarım milyarı aşan satış rakamlarına ulaşmıştır. Bu alanda rakibinin, Jules Verne ve Shakespeare’le beraber, sadece İncil olabildiği söylenir. 1972 tarihli bir UNESCO araştırmasına göre ise, Lenin’in ardından, yapıtları en çok dile çevrilen ikinci yazar Simenon’dur.

SIMENON ÜZERİNE

Simenon 1903’te Liege’de doğdu. Bir ve sekiz yaşlarındayken ailesi adres değiştirdi; ama elli yaşına dek Simenon yirmi altı ayrı evde yaşayacaktır, o yüzden üzerinde durmaya değmez. 1918’de babasının kalp krizini bahane ederek okulu bırakıp Liege gazetesinde çalışmaya başladı.

1921’de ilk romanı yayınlandı, bir sene sonra şansını Paris’te denemeye karar verdi. 1923 yılında Tigy ile evlendi. Aynı sene Le Matin editörü olan Colette’i öykülerini yayınlamaya ikna edişi onun için bir dönüm noktasıdır. Takip eden yıllarda farklı isimler altında birçok aşk, macera ve polisiye öyküsü yayınladı.

1929 Eylülünde Delfzijl’de Komiser Maigret tiplemesini yarattı. İki sene sonra ilk gerçek Maigret romanı yayınlandı: Pietr-le-Letton. Bu, aynı zamanda kendi adıyla yayınlanan ilk romanı idi. Maigret’den sonra Simenon, kendi deyimiyle hiç aç kalmadı.

1933’te İstanbul’a geldi; Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki ile Paris-Soir için röportaj yaptı. Aynı yıl, Maigret romanları yazmayı bırakmaya karar verdi, kendini edebiyatta kanıtlamak istiyordu. 1939’da ilk oğlu Marc Simenon dünyaya geldi.

1940’ta orduya yazılmaya karar verdi, ancak onun yerine, La Rochelle’deki mülteci kampı komiseri olarak görevlendirildi. Aynı sene doktoru yanlış bir teşhis sonucu en çok iki yıllık bir ömrü kaldığını bildirdi. 45’te Kanada’ya yerleşti. Sekreter olarak Denise’i tuttu ve onunla ilişkiye girdi. 49’da Denise’in hamile kaldığını öğrenince Tigy’den ayrıldı. Aynı yıl ikinci oğlu John doğdu.

50’li yılların ilk yarısını, Denise ile beraber yerleştikleri Shadow Rock çiftliğinde geçirdi. Tek kızı Marie-Jo 1953’te, üçüncü oğlu Pierre ise 1959 yılında doğdu. Simenon, 1961’de hizmetçi olarak işe aldıkları Teresa ile de kısa zamanda ilişkiye girdi. Sonraki yıllarda önce Denise, ardından da on üç yaşındaki Marie-Jo psikiyatrik tedavi görmeye başladılar.

1972 yılında son Maigret’sini tamamlamasının ardından, yazarlık yaşamına son verdiğini duyurdu. 1974’te Teresa ve Pierre ile yaşamaya başladı. 1978’te Marie-Jo’nun intiharı üzerine, kızına hitaben Intimate Memoirs’ı kaleme aldı. Oğulları, 4 Eylül 1989’daki ölümünü radyodan haber aldılar.

 

MAIGRET ÜZERİNE

1963 yılında verdiği bir söyleşide Simenon, “Polisin de genelde, suçlu ile aynı mahallede doğmuş olduğunu unutmayın,” der: “Suçlu ile benzer bir çocukluk geçirmiş, aynı dükkândan şekerleme aşırmıştır… İçten içe, polis suçluyu anlar, çünkü çok kolaylıkla kendisi de onun gibi olabilirdi.”

Maigret olayların gelişimi boyunca herhangi bir şey yapmıyormuş izlenimi verir. Olay yeri incelemesidir, parmak izidir, önemsemez bunları. Sorulduğunda hiçbir fikri olmadığını söyler, yargıya varmaktan kaçınır; bunu da sık sık vurgular. Bunun yerine suçluyu, rakibini tanımak ister. Soruşturma süresince motivasyonu budur, büyük ölçüde yöntemi de budur. Maigret Tuzak Kuruyor’da, soruşturma boyunca nasıl biri olduğunu merak ettiği katili tuzağa düşürdüğünde şöyle seslenir ona: “Siz bir insansınız!”

Komiserimizin genelde tüm yaptığı, olaya karışmış kişilerin mahremiyetine sızmaktır. Etrafta dolaşıp densiz densiz sorular sorar; gerek görürse eşyalarını karıştırır, izler onları. Biriyle konuşurken sözünü kesmekten ya da onu utandıracak sualler sormaktan çekinmez. Düpedüz kaba biridir Maigret.

Sonra bir an gelir, okur bunun hangi ipucundan ötürü olduğunu da kestiremez, sağa sola caka satmaya başlar komiserimiz. Olayı ana hatları ile çözmüştür. Eşhas sırlarını açmıştır Maigret’ye. Bazen Maigret’nin muammayı çözmesi, istenmeyen sonuçlar doğuracak niteliktedir. Bir aile düzeninin veya bölgenin zengin ve hatırşinas çevrelerinin köküne dinamit koyacak bir skandalı açığa çıkarıverir Maigret. Üstelik suçun örtbas edilmesi ya da çapulcunun birinin üstüne yıkılması yönündeki baskılara karşın, burnunun dikine giderek yapar bunu. Hollanda’da bir Cinayet’te Maigret’yle Prof. Jean Duclos’un konuşmasını hatırlayalım:

Duclos:

– (…) Siz ise, buraya geldiğinizden beri burnunuzun dikine gidiyorsunuz, yakışık alır mı, almaz mı demeden.

Maigret:

– Örneğin suçlunun bulunmasını istiyorlar mı, istemiyorlar mı, aldırmadan!

Duclos:

– Neden olmasın? İğrenç bir cinayet söz konusu değil… Yani suçlu profesyonel bir katil ve hırsız değil… Toplumu korumak için ille de içeri tıkılması gereken bir kişi değil…

Simenon’un kebikeçi (ex libris) üzerinde şu sözler yer alır: “Anla, ama yargılama!” Boşuna değildir bu; yazar bütün hayatını insan yaradılışını tanımaya adamıştır. Kendisini, romanlarındakine benzer bir trajedinin kurbanı olmadığı için şanslı sayar.

TÜRKÇEDE SİMENON

Simenon’un dilimizdeki macerası, 1944 yılında basılan İsyan (Long cours) ile başladı. Orijinali 1936 tarihli romanın çevirisi, dönemin ünlü gazetecilerinden, sonradan milletvekilliği ve kültür bakanlığı da yapmış olan Cihad Baban’ın imzası taşıyordu.

O gün bugündür, Simenon’un ünlü isimler tarafından çevrilmesi bir gelenek halini almıştır. Oktay Akbal, Oktay Rifat, Sait Faik, Nurullah Ataç, Çetin Altan, Bilge Karasu, Hamdi Varoğlu, Erhan Bener, Cihad Baban, Selami İzzet Sedes, Samih Tiryakioğlu, Eşfak Aykaç, Oğuz Alplaçin (namı diğer Hayalet Oğuz) ve Sosi Dolanoğlu, Simenon çevirmenlerinden bir kısmı.

İlginçtir, Türk okurun, yazarın meşhur komiseri Maigret ile tanışması ancak 1960 yılında, Ataç imzalı Polis Müfettişi Kadavra ile olmuştur. Elbette, gazete tefrikalarını saymazsak. Bundan sonra da, 1986’da Sungur Yayınevinin Maigret serisine dek sadece dört Maigret yayınlanmış. Sungur’un Hüseyin Boysan çevirileri de iki kitapla sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla Maigret’nin hakkını veren ilk yayınevi Nisan’dır, diyebiliriz. Nisan Yayınevi 1992-99 yılları arasında ilk derli toplu Simenon serimizi yayınladı. On dört kitaptan oluşan serinin sekizi Maigret romanıydı.

 

KABALCI’DA SİMENON

Geçtiğimiz yıl bayrağı devralan Kabalcı, dört kitapla iddialı bir Simenon serisine başladı. Maigret romanlarını yazılış sırasına göre numaralandırarak bir seride, Maigret’siz Simenon’ları ise ayrı bir seride düşünen yayınevi, 2008’in sonlarında her iki seriden ikişer roman yayımladı.

Bella’nın Ölümü

Bella’nın Ölümü, bir kasaba öğretmeninin, Spencer Ashby’nin trajik öyküsünü anlatır. Yerleştiği kasabada saygın bir okulda öğretmenlik yapan Ashby, kasabanın yerlilerinden Christine ile evlenmiş, düzenli bir hayat sürmektedir. Bella’nın ölümü bu düzenin sonu olur. Bella, Christine’in bir arkadaşının genç kızıdır ve kısa bir süredir Ashby’lere misafir gelmiştir. Öldürüldüğü akşam Bella sinemadan dönmüş, işliğinde çalışmakta olan Spencer’a duyamadığı birkaç cümle söyleyip ayrıldıktan sonra odasında ölü bulunmuştur. Christine geceyi bir briç partisinde geçirdiği için Spencer bütün şüphelerin hedefi haline gelir. Bu andan itibaren, düzenli ve sıradan bir hayatın nasıl önlenemez biçimde, parça parça dökülüp çöküşe geçtiğini okuruz. Simenon’un mutat konularındandır bu.

Başlangıçta masumiyetinden elbet şüphe edilemeyecek olan Spencer, giderek toplumun dışladığı biri haline gelir. Kasabanın yerlilerinden olmayışı, bu dışlanmayı kolaylaştırmış gibidir. Aslında en baştan beri yabancı olduğunu fark eder Spencer. Zamanla, dışlanmaya direnen değil, kendisine biçilen rolü benimseyen, hatta bunu seçen birine dönüşmesini okumak büyüleyicidir.

Bella’nın ırzına geçip onu öldürmüş olabileceğine inanılması, Spencer için kışkırtıcı bir deneyimdir. Bir yandan topluluğa suçsuzluğunu ispat etmeye çalışırken, bir yandan da ömür boyu bastırdığı güdülerin bu olayla su yüzüne çıkmasına tanık olur Spencer.

     

Kanaldaki Ev

Oktay Rifat’ın başarılı çevirisi ile Kanaldaki Ev’in ilk basımı Varlık Yayınlarından 1959’da yapıldı. Yazarın doğumunun yüzüncü yılı şerefine 2003’te Koç Kültür Sanat tarafından yeniden basılan roman, şimdi de Kabalcı etiketiyle okura sunuluyor.

Yine bir trajediyi anlatır Simenon. Köklü bir Flaman ailesinin, birkaç yıl içerisinde nasıl dağılıp gittiğini okuruz. Yaşanan dramı tetikleyen şey, Flaman Van Elst kardeşlerin yetim kalan kuzenleri Edmee’nin gelmesiyle beraber, babalarının da beklenmedik ölümüdür. Ailenin, mülkün, geniş toprakların yönetimi kardeşlerin en büyüğü olan Fred’e kalır. Fred, böyle bir yükümlülüğü kaldıracak yaradılışta olmadığından, kadınlara ve lükse düşkünlüğü ile ailenin çöküşünü hızlandırır.

Kuzen Edmee’nin iki erkek kardeş, Fred ile Jef arasında kalması, zaman zaman Jef’i ağabeyine karşı kışkırtması, kaprisleri, sonun başlangıcı olur. Roman boyunca okur her an hissedecektir bu gerilimi. Romanın ortalarındaki şu paragraf, malumu ilandan başka bir şey değildir:

Sallanıyordu ev. Herkesin yerli yerinde durması sadece bir alışkanlıktı. Bunu teyze hissediyor, ilk gevşeyecek kimseyi anlamak ister gibi, herkesin ayrı ayrı yüzüne bakıyordu.

 

Flamanların Evinde

Simenon, romanlarında Flaman halkına sıkça yer veriyor. Yazarın anne tarafı, Brüll ailesi, köklü bir Flaman ailesidir. Simenon Flamanların yaşayışına bu yüzden yabancı değildir; ama onları romanlarında dışlanan, yabancı sayılan bir kesim olarak işleyecektir.

Romanda Maigret, karısının kuzeni aracılığı ile kendisinden yardım dileyen genç bir Flamanı, Anna Peeters’i geri çeviremez. Anna, Belçika sınırında ticaretle uğraşan Peeters ailesinin üç çocuğundan biridir. Ailenin tek oğlu Joseph, bir cinayetin faili olmakla suçlanmaktadır. İlişkiye girdiği ve bir de çocuk sahibi olduğu bir kızın kayboluşundan dolayı zan altındadır. Peeterslar, oğullarının masumiyetini kanıtlamak için Maigret’den medet umarlar. Bunun üzerine Maigret, Givet’ye gelir ve resmi yetkisi olmaksızın olayı soruşturmaya başlar.

Flamanların Evinde, Türkçede okuma şansı bulabildiğimiz Maigret romanları içerisinde iyilerden biri. Erken dönem Maigret’lerinden, yani Simenon’un I. Dünya Savaşından evvel yazdığı on dokuz Maigret romanından. Bu on dokuz Maigret, savaştan sonra, özellikle de Simenon’un Amerika’da Castle Rock çiftliğinde ününün doruğunda iken yazdığı Maigret’lerden biraz farklı bir kimlik taşıyor. Belki biraz da birbirlerine benzedikleri söylenebilir. Bunlar genel itibariyle Paris değil, taşra romanlarıdır.

Elimizdeki roman da, Altın Yayınevi tarafından basılan Oktay Akbal imzalı Cinayetler Limanı ile çokça benzerlik taşıyor. Orada da Maigret, bir kanal limanı kasabasında, benzer şekilde şüphelerin bir gemi üzerinde yoğunlaştığı bir soruşturma yürütmektedir. Cinayetler Limanı’nı, Simenon’un bu romanla aynı yılda (1932) yazdığını da belirtelim.

Flamanların Evinde’yi Cinayetler Limanı’ndan iki gömlek üstte kılan şey, kuşkusuz Anna Peeters karakteridir. Maigret’nin Anna’yı derinlemesine incelediğini görüyoruz. Soruşturmanın gerektirdiğinden biraz fazla bir ilgi bu. Ailenin erkek evladı için kendi duygularından tamamıyla feragat etmiş, üstelik de bunu sorgulamayan, çok tabii gören Anna; bu aşırı ilgiye mazhar olan, ancak ne kadar kaldırabildiği veya ne ölçüde hak ettiği şüpheli Joseph; Anna’yı şimdiki durumuna mahkûm eden feodal koşulları anlayan, ancak sindiremediği için giderek gerginleşen Maigret, son derece başarıyla resmedilmiş. Kısacık, ancak bir cinayet soruşturmasından ibaret olmayan, zengin bir roman bu. Nitekim, katilin tespiti ile sona ermiyor; Maigret’nin Anna ile son karşılaşmasına kadar uzatılmış bir finale sahip.

Romanla ilgili ilginç bir nokta da, Maigret’nin gerçek katili ortaya çıkardığı halde bunu dillendirmeyip, suçun örtbas edilmesine göz yummasıdır. Aynı Doğu Ekspresinde Cinayet’in Poirot’sunun yaptığı gibi.

 

Hollanda’da Bir Cinayet

Bir Fransız profesör, Jean Duclos, seminer vermek için gittiği bir Hollanda kasabasında işlenen cinayetin baş şüphelisi olarak alıkonulunca, Fransız emniyeti de bu soruşturmayı takip etmesi için Maigret’yi görevlendirir.

Gittiği kasabanın insanlarıyla aynı dili konuşmayan Maigret, güç bela yürüttüğü soruşturmada, suçluyu ortaya çıkarmaya polis dahil kimsenin istekli olmadığını, suçun yabancı bir gemiciye yıkılmaya çalışıldığını fark eder. Bu isteksizliğin sebebi, kasabanın saygın burjuva ailelerinden birinin adının böylesi bir skandala karışmasından çekinilmesidir.

Maigret’nin, çok şükür, böyle dertleri yoktur. Flamanların evinde toplumun mahkûm etmeye çalıştığı birini kurtaran komiserimiz, Hollanda’da ise toplumun kurtarmaya çalıştığı bir şahsı mahkûm etmekten çekinmez.

Hollanda’da Bir Cinayet en iyi Maigret’lerden biri değil. Duclos’la Maigret’nin suç ve toplum düzeni üzerine çağrışımlara açık olan diyaloğu hariç, verebileceği çok şey yok.

 

Geceleri Yalnız Yatamayan Adam

Kabalcı, önümüzdeki aylarda Simenon serisine “Kaçak” ve “Trenlerin Geçişini İzleyen Adam” ile devam edecek. İlki Tahsin Yücel’in, ikincisi Sait Faik’in daha önce yayınlanmış çevirileridir. Sait Faik’in çevirisi, daha önceki baskılarında Yaşamak Hırsı başlığını taşıyordu. Kabalcı, romanın isminin tam karşılığını tercih etmiş.

Aslında bu kitabın yeni basımı, Sait Faik’in tercih ettiği başlığı –ilk kez– kullanmak için bir fırsat olabilir. Özdemir Asaf, Sait Faik’in bu Simenon çevirisini şöyle anlatıyor:

Bir gün baktım, elinde Georges Simenon’un L’Homme qui regardait Passer Les Trains (Trenlerin Geçişini Seyreden Adam) romanı var. Hayrola, dedim Lautréamount’un pabucu dama mı atıldı? Lautréamount en çok sevdiği yazarlardan biriydi. Öyle severdi. Eline nereden geçmişse, Simenon’u okumuş, beğenmiş. Çok iyi yazar, dedi. Benim Simenon’u beğendiğimi bilirdi.

Kumkapı’ya indik, Kör Agop’ta oturduk. Ben bu kitabı çevireceğim, dedi. Destekledim. Aradan çok bir zaman geçmedi, baktım çeviri bitmiş. Onun öyle uzun uzadıya masa başında oturup çeviri yapmayacağını çok iyi biliyordum, şaşırdım. Dedi ki, gülümseyerek:

– O kadar çok sevdim ki, tuttum bir forma kadar okudum, başladım yazmaya. Baktım, üç dört formalık yazı yazmışım. Biraz daha okudum, gene devam ettim. Atlaya-atlaya biraz daha da okudum ve yazdım. Kitap bitti.

İş sırası kitabı yayınlamaya geldi. Pazarlamasını yaptık. Hemen (Şehir Matbaası, Turgut) ele aldılar. Çabucak dizildi, basıldı, renkli (trikromi) alacalı, bulacalı bir de kapak hazırlandı.

Kitaba Geceleri Yalnız Yatamayan Adam adını vermişti. Yayıncıya da el yazması öyle sunuldu:

Georges Simenon – Çeviren: Sait Faik. Ama ne gezer. Kitap çıkıverdi: Bir sabah ondan önce Babıâli’de ben gördüm. Kapak şöyle:

Yaşamak Hırsı… Yazan: Sait Faik. Kim-kime, dum-duma, kitap Sait Faik olarak ve ayrıca halk kitabı satış düzeyinde (galiba on bin adet) satıldı, bitiverdi. (Milliyet Sanat, Mayıs 1979, “Sait Faik’in Kişiliği ve Son Günleri” / Özdemir Asaf)

Asaf’ın aktardıkları ilgi çekici. Zira romanın kitaplaşmadan beş sene evvel Yedigün dergisinde tefrika edildiğini biliyoruz. Bu tefrika Geceyarısı Trenleri başlığını taşıyor.

Sait Faik, başlık tercihini dergiye de kabul ettirememiş olmalı!

Baskerville’li William Birader (Guglielmo da Baskerville)

Üç Silahşörler’in gerçekte dördüncü şövalyenin öyküsü olduğu açıktır diyor Umberto Eco, Alfabeta dergisinin Haziran 1983 tarihli sayısında yayınlanan “Sonrası” adlı yazısında.

… Ve ilk olarak 1980’de İtalyanca yayınlanan, 1983’de İngilizce baskısı çıkan, 1986’da Sean Connery ve Christian Slater ile Hollywood’a taşınan, Türkçe yayınlanması ise nedense filme çekilmesiyle aynı seneye denk gelen fenomenal romanının isminin neden “Gülün Adı” olduğunu açıklıyor:

Sen ki ey gül, çayırda kızarıp
Kurumlanıyorsun
Kıpkırmızı, bürünmüş allara
Kır şen ve hoş
Ama mutsuz olacaksın
Nice güzel olsan da

Juana Ines de la Cruz

… Bernardo, ele alınan konuya (bir zamanlar büyük olan seyler, ünlü kentler, güzel prensesler, her şey hiçe dönüşür), yitip giden bütün nesnelerden elimizde yalnızca adların kaldığı düşüncesini ekliyor…

Sekiz (yoksa dokuz mu) kere okuduğum bu romanı her bitirişimde muhteşem bir yitip gidişin hikâyesi olduğunu daha şiddetle hissediyorum.

Ben polisiye okurum. Gülün Adı’nı ilk elime alışım da “polisiye” olduğu zannıyla gerçekleşti. Peki, Gülün Adı gerçekten bir polisiye miydi? Bu sorunun cevabını sekizinci okuyuştan sonra dahi verebilecek yetkinlikte olmadığımı size beyan edeyim ki; yazının geri kalanını okuyup okumama kararını yanlış varsayımlar altında vermeyin.

... Romanımın başka bir başlığı vardı, diyor Eco, “Suç Manastırı”. Bunu bir yana bıraktım, çünkü okuyucunun dikkatini yalnızca polisiye konuya çekiyordu ve baştanbaşa eylemden oluşan öyküler peşindeki bahtsız alıcıları onları kandıracak bir kitabın üstüne atılmaya sürükleyebilirdi…

Ansiklopedik kaynaklar, Gülün Adı’nın “1327 senesinde bir İtalyan Manastırında geçen tarihi bir polisiye” olduğunu açıklıyor.

… Bizi ürperten biricik şeyin, yani metafizik ürpertinin hoş bir şey gibi alınmasını istediğim için de (kurgu örnekleri arasında) en metafizik ve felsefi olanı, polisiye romanı seçmekten başka bir şey kalmıyordu bana…

Gülün Adı, seksenine varmış bir Benedikten rahibi olan Melk’li Adso’nun yeni yetmeliğinde başından geçen olaylar üzerine yazdığı bir Ortaçağ kroniği. Adso, Katolik mezhebinin tarikatları arasında ciddi politik çekişmelerin yaşandığı 1327 senesinin Kasım ayında Baskerville’li William ismindeki Fransisken rahibin çömezi olarak Kuzey İtalya’nın dağlarına konuşlanmış bir Benedikten Manastırına varır. Fransisken tarikatının “kıdemli” düşünürlerinden William, aynı hafta içerisinde Papa’nın temsilcileri ile tarikatının diğer ileri gelenleri arasında gerçekleşecek olan tarihi toplantıyı organize etmek ve görüşmelerde İmparator Ludwig’in görüşlerini dile getirmek üzere Manastıra heyetlerden önce ulaşmıştır. Tüm bu ağır siyasal görevlerin yanı sıra; Manastırın Başrahibi ricacı olunca, eski bir sorgucu olan William, kendisi gelmeden bir gün önce vuku bulan tatsız bir olayın çözümünü de üstlenecektir: Genç bir rahip ölü bulunmuştur…

… Bir roman yazdım, çünkü canım bir roman yazmak istiyordu… 1978 Mart’ında bir çekirdek düşünceden yola çıkarak yazmaya başladım. Bir rahip zehirlemek istiyordum…

William ile Adso yedi gün boyunca hikâyenin gotik dekorunda devam eden cinayetleri soruştururlarken; Eco, uzmanı olduğu Ortaçağ’ın mezhepler arası çekişmelerini de karakterler arasındaki tanrıbilimsel tartışmalar aracılığıyla ortaya koyuyor.

… Sözün kısası, sana Latince, az kadın, bol bol tanrıbilim, Grand Guignol’deki gibi litrelerce kan sunacağım, öyle ki, “ama yanlış bu, ben yokum bu işte!” diyeceksin…

“Baskerville” İngiltere’nin Neresiymiş?

Edebiyat dünyasının Gülün Adı’nın yayımı ile elde ettiği kazanımları saymak gibi nafile bir çabaya girişmeyecek bu yazı. Bu kazanımlar arasından tek bir tanesini cımbızla seçecek, polisiye dünyasındaki en anlatmaya değer dedektif karakterlerinden birini, Baskerville’li William Birader’i anacağız.

“Ama William’ı bir kez olsun betimlemek isterim;” diyor Adso ve bedensel tasvirler yapmadan önce, bir babaya duyulan hayranlıkla benzeşen hislerinin temizliğine dair teminat vererek devam ediyor:

“Boyu normal bir adamın boyundan uzundu; öyle inceydi ki, daha da uzun görünüyordu. Gözleri keskin ve içe işleyiciydi; ince ve hafif gagamsı burnu yüzüne tetikte bir adam anlatımı veriyordu (ileride sözünü edeceğim durgunluk anları dışında). Çenesi güçlü bir isteği açığa vuruyordu; Hibernia ve Northumbria arasında doğmuş olanlarda sık sık gördüğüm türden çillerle kaplı uzun yüzü ara sıra kararsızlık ve şaşkınlık anlamı taşısa da.”

Hikâyenin girişinden yapılan bu alıntının polisiye-severlere yapacağı çağrışımları netleştirmek için tam bir asır geriye gidelim ve 1887 senesinden bir alıntı daha yapalım:

“Boyu bir sekseni geçiyordu ve o kadar zayıftı ki, olduğundan da uzun görünüyordu. Yukarıda sözünü ettiğim uyuşukluk dönemleri dışında, bakışları keskin ve deliciydi; şahin gagasına benzeyen ince burnu, genel ifadesine bir tetikte oluş havası veriyordu. Kare şeklindeki çenesi de kararlı bir adamı ifade eden belirginliğe sahipti.”

1887 tarihli “Kızıl Dosya – A Study in Scarlet” polisiye dünyasının marka dedektifi Sherlock Holmes’ün edebiyat sahnesine ilk adımı attığı macera olup; Holmes’ün yoldaşı Dr. Watson’ın ağzından aktarılan yukarıdaki Holmes betimlemesini içeriyor.

Gerçekten de Eco, William karakterini Holmes kalıbından modelliyor:

… bir sorgucuya gereksinimim vardı, olasılıkla, büyük bir gözlem duygusu, belirtileri yorumlamakta özel bir duyarlığı olan bir İngiliz’e (metinlerarası alıntı)…

Dolayısıyla Holmes’ün William’daki yansımaları fiziksel çerçeveyle sınırlı kalmıyor:

“Belki elli bahar görmüştü; çok yaşlı sayılırdı; ama yorulmak bilmez bedeni, çoğu kez benim bile yoksun olduğum bir esneklikle deviniyordu. Üstüne aşırı bir etkinlik geldiğinde, enerjisi tükenmez görünüyordu. Ama zaman zaman, güçsüzlük anlarında, damarında bir yengeçlik varmış gibi geri geri çekiliyordu; onun hücresinde, ot yatağının üstüne uzanmış, yüzünün tek bir kasını bile oynatmaksızın, ağzından tek tük heceler çıkararak saatlerce yattığını gördüm.”

Kişilikteki benzerlik iyisiyle, kötüsüyle ve elbette alışkanlıklarıyla…

“Böyle durumlarda gözlerinde boş, dalgın bir anlatım belirirdi; onun, insana düşler gördüren uyuşturucu bir bitkinin etkisi altında olduğundan kuşkulanacak olurdum…”

“… yolculuk sırasında bazen onun bir çayırlığın kıyısında, bir ormanın eteğinde durup bir bitki (sanırım hep aynı) topladığını saklamayacağım; sonra dalgın bir bakışla onu çiğnemeye koyulurdu… Bir kez, ona bunun ne olduğunu sorduğumda, gülümseyerek iyi bir Hıristiyan’ın bazen imansızlardan da bir şey öğrenebileceğini söyledi…”

William Birader’in kökeni olduğu ifade olunan Baskerville; batı Avustralya’nın taşrasındaki küçük bir yerleşme olmadığına göre; elbette Sherlock Holmes’ün başrolde olduğu dört Conan Doyle romanı arasından belki de en ünlüsü, en çok TV ve sinema uyarlaması bulunan “Baskerville’lerin Tazısı – The Hound of the Baskervilles”e bir gönderme.

Fakat Baskerville’li William Birader’in ismindeki göndermeler Baskerville-Holmes bağlantısı ile sınırlı değil.

Yeni Başlayanlar için Skolâstik Düşünce

“William” da Kimmiş?

Katolik Hıristiyanlık dâhilindeki Fransisken tarikatı, Assisili Aziz Fransesko’nun yolundan giden, İsa’nın fakirliğini ideal benimseyen ve yer yer “Minorit” olarak da adlandırılan rahiplerden oluşan bir topluluk. Ortaçağ’da, özellikle de 14. yüzyılda Dominikenler başta olmak üzere büyük Katolik tarikatları ile Fransiskenler arasında yoksulluk tartışmaları cereyan ediyor ve bu tartışmaların politik yansımaları da Avrupa kıtası üzerindeki güç savaşlarının mazereti haline geliyor. Bu ortam içerisinde Fransiskenler, diğer tarikatlara kıyasla daha farklı ve belki de “modern” ideolojiler dile getiriyorlar ki; bazı büyük Ortaçağ düşünürlerinin bu tarikattan çıkması bu sebepten olsa gerek.

Dedektifinin gözlem ve yorumlama becerileri üzerine bilgi veren Eco, Bu niteliklere, ancak Fransisken çevresinde ve Roger Bacon’dan sonra rastlanır. diyor. Üstelik, göstergelerin gelişmiş bir kuramını ancak Ockham’cılarda buluyoruz…

Baskerville’li William’ın ismindeki ikinci gönderme, kendisi de İngiliz bir Fransisken olan ünlü filozof Ockham’lı William’a yönelik.

Ortaçağ teolojik dünyasının hâkim “vizyonu” olan skolâstik felsefe – kelime anlamıyla “okul felsefesi” – “doğru”nun (Tanrı tarafından yaratılan evrende tek bir doğru vardır) zaten mevcut olduğu düşüncesine dayanmakta ve felsefenin okullarda öğretilecek bir şey olduğunu söylemektedir. Aristo’nun fikirler (idealar) ve formlara (evrenseller) dayanan felsefesi, “Tanrının kusursuzluğu akılla kavranır” diyor. Bu ilham doğrultusunda skolâstik düşünür, yöntem olarak, dini kavranılır kılmak, – amiyane tabiriyle – dini temellendirmek için bir araç olarak felsefeyi kullanıyor. Yeni düşünceler üretme çabasından ziyade; zaten mevcut olan düşünceler arasından teolojiye uygun olanları “temellendiriyor”, uygun olmayanları ise “çürütüyor”. Bilgi, tanrısal gerçeğin kanıtlanmasına indirgeniyor.

Bu düşünce sisteminin çözülmesinde önemli rol oynayan “Nominalizm” ise, Ockham’lı William’ın öncülüğünde yükseliyor.

Kırmızı gül, beyaz gül, sarmaşık gül ve Isparta gülünün yanı sıra; çeşitli renk ve güzellikteki bütün güllerin üzerinden yaratıldığı bir de “gül” diye bir model var, diyor skolâstik felsefe. İşte Tanrı’nın zihnindeki bu gül, Aristo düşüncesindeki “evrensel” oluyor.

Nominalist düşünür ise, Aristo düşüncesinde yer alan formların-evrensellerin var olan gerçeklikten ziyade, sadece isim ve kavramlardan ibaret olduğunu söylüyor. “Çünkü”, diyor Okham’lı William, “Tanrı dünyayı yaratırken daha önceden var olan ve O’nun yaratıcılığına sınır getiren kavramlara göre hareket etmedi; onu özgürce, istediği biçimde şekillendirdi.”

“Başka zamanlarda onun evrensel kavramlardan büyük bir kuşkuculukla, bireysel nesnelerdense büyük bir saygıyla söz ettiğini işitmiştim;” diyor Adso, üstadını anlatırken, “sonradan bu eğilimin onun hem Britanyalı, hem de Fransisken oluşundan ileri geldiğini düşündüm.”

Gerçekten de hikâyenin girişinde Manastıra doğru yol alan Baskerville’li William Birader, telaşla koşuşturan rahiplerin, aslında Başrahip’in atı Brunellus’u aradıklarını tahmin edince; hem rahipleri hem de çömezi Adso’yu şaşırtıyor:

“ ‘… Bir şeyi uzaktan görüp de ne olduğunu anlamazsan, onu belli bir boyutu olan bir cisim olarak tanımlamakla yetinirsin. Daha yakına gelince, o zaman onu bir hayvan olarak betimlersin; henüz onun bir at mı, yoksa bir eşek mi olduğunu bilmesen de. En sonunda daha da yakına gelince, onun Brunellus mu, yoksa Niger mi olduğunu henüz bilmesen bile, bir at olduğunu söyleyebilirsin. Ancak doğru mesafeden onun Brunellus olduğunu (ya da adını ne koyarsan koy, onun başka bir at değil, o at olduğunu) görebilirsin. Bu da tam bilgidir; tekil olanın bilgisi… Böylece, henüz görmediğim bir atı tasarlamak için kullandığım kavramlar salt imlerdi; tıpkı kardaki toynak izlerinin ‘at’ kavramının işaretleri oluşu gibi; imler ve imlerin imleri, yalnız nesnelerden yoksun olduğumuz zaman kullanılır.’ ”

Ockham’lı William felsefedeki en büyük başarısını ünlü “Ustura” teorisi ile elde ediyor. “Ockham’ın Usturası”, diğer bir deyişle “Basitliğin Erdemi”, aslında yaratıların doğası hakkında bir görüşten ziyade bir çalışma yöntemi: Belli bir fenomeni açıklayan teorinin atılabilir unsurlarını “tıraşlamak” ve açıklamayı en basite indirgemek. Başka bir bakış açısıyla; birden fazla açıklamanın mümkün olduğu durumlarda en yalın ve en az varsayımlı olanı tercih etmek.

En basit açıklamanın yanlış olduğu örnekler, Ustura teorisini çürütecekmiş gibi görünse de; bu doğru değil. Çünkü ilk önce en basit açıklamayı sınamak, başka hiçbir faydası olmasa bile bize zaman kazandırır. “Zihnimizde ve dilimizde var olanlar” ile “gerçekte var olanlar” arasındaki farkı ayırt eder, gereksiz varsayım ve çıkarsamalarla uğraşmaktan kurtuluruz. En sık verilen örneklerden biriyle açıklarsak: “Nal sesleri duyduğumuzda atları düşünelim; zebraları değil.”

“ ‘Sevgili Adso,’ ” diye konuya giriyor Baskerville’li William, “ ‘ kesin bir zorunluluk olmadıkça, açıklamaları ve nedenleri çoğaltmamalı. Eğer Adelmo doğu kulesinden düşmüşse, birinin kitaplığa girmiş olması, karşı koymasına olanak vermeden ona vurması, sırtında cansız bir gövdeyle pencereye pek tırmanmanın bir yolunu bulmuş olması, sonra da pencereyi açıp zavallıyı uçuruma yuvarlamış olması gerekir. Oysa benim varsayımıma göre, Adelmo, Adelmo’nun istemi ve bir toprak kayması yeter. Böylece az sayıda nedenle her şey açıklanıyor.’ ”

William, Başrahip ile roman boyunca yaptığı tartışmalarda da “Ustura”yı büyük bir el becerisiyle kullanıyor:

“ ‘… kömür olmuş bir ağaç gibi apaçık bir sonuçla onu yakan yıldırım arasında bir bağıntı kurmakta bile zorluk çekerken, kimi zaman sonu gelmez neden, sonuç zincirlerinin izini bulmak, gökyüzüne değer bir kule yapmaya çalışmak kadar aptalca görünüyor bana.’ ”

“ ‘Bakın, bir adam zehirlenerek öldürülüyor. Bu bir veridir. Belli, yadsınamaz belirtiler karşısında, zehirleyenin bir başka adam olduğunu tasarlayabilirim… Ama bu kötü eyleme yol açmak için başka bir şeyin, bu kez insanca değil, şeytanca bir şeyin araya girdiğini tasarlayarak zinciri nasıl karmaşık bir duruma getirebilirim? Bunun olanaksız olduğunu söylemiyorum: Şeytan, tıpkı atınız Brunellus gibi bir yerden geçtiğini işaretlerle belli eder. Ama bu kanıtların ardına niçin düşeyim? Suçlunun o adam olduğu bilmek ve onu laik yargı organlarına teslim etmek yetmez mi?”

Hikâyesini oluştururken Eco’nun Ockham’lı William’ın düşüncelerini ne kadar merkezde tuttuğu, kendi söylemlerinde de belirgin:

… Bu arada, önce soruşturmacının Ockham’ın kendisinin olmasına karar vermiştim, sonra bundan caydım, Sayın Inceptor (Müptedi) bana sevimsiz gelir çünkü…

Yine de Eco, tüm sevimsizliğine karşın Ockham’ı kitabın dışında tutamıyor ve adaşları aynı zamanda da tanış yapıyor.

“ ‘ Şimdi Ruhani Meclis üyesi bir arkadaşıma yakın olduğunu işittim,’ ” diyor Baskerville’li William, “ ‘ Ockham’lı William’a.’
‘Onu pek tanımam. Hoşuma gitmiyor. Heyecansız bir adam. Yalnız kafa, hiç yürek yok.’
‘Ama güzel bir kafa.’
‘Belki; ama onu cehenneme götürecek.’
‘O zaman onu gene göreceğim orada; mantık üzerine tartışacağız.’ ”

Bir de “Bacon” Var

Fransisken tarikatının Avrupa medeniyetinin bugününe gelmesinde önemli rol üstlenen bir topluluk olduğunu belirtmek gerek. Zira doğa bilimleri ile teolojinin birbirine bağlanmasına her zaman karşı duran Fransiskenler, Rönesans’ı hazırlayan düşünceler geliştirmiş ve önemli bilim adamları yetiştirmişlerdir. Bunlardan en ünlüsü ise şüphesiz yine İngiliz bir Fransisken olan ve Latince “Doctor Mirabilis – Harika Öğretmen” olarak da tanınan Roger Bacon’dur.

Eflatun ve Aristo’nun düşüncelerine ilaveten İbn-i Sina ve İbn Rüşd gibi erken dönem İslam bilginlerinin çalışmalarından da ilham alan Bacon, skolâstik düşünceden uzaklaşıyor ve kendisini Yunanca, İbranice, Arapça gibi yabancı diller ile ampirik çalışmalara adıyor. Geliştirdiği fikirler ve yürüttüğü deneyler ile modern bilimsel yöntemlerin Avrupa kıtasındaki ilk temsilcilerinden birisi haline gelmesi uzun sürmüyor:

“Akıl kanıtlayıcı, deney ise veri toplayıcıdır. Güvenilir bilgiye ulaşmak için her ikisinden de yararlanmak gerekir. Çünkü akılsal kanıtlama tek başına yeterli değildir; doğruluğun deneyle denetlenmesi gerekir.”

Matematik, optik, hidrolik ve simya üzerine yaptığı çalışmalar ile pusula, mikroskop, teleskopu öncülüyor; buharlı gemi, denizaltı, roket, otomobil ve hatta uçağın icatlarını öngörüyor.

Baskerville’li William da elbette Harika Öğretmen’in yetiştirdiği dimağlardan birisi:

“ ‘ Yanılıyorsun, Ubertino,’ diye karşılık verdi William, büyük bir ciddilikle, ‘hocalarım arasında en çok Roger Bacon’a saygı duyduğumu bilirsin…’
‘Hani şu uçan makineler konusunda saçma sapan şeyler söyleyen,’ diye homurdandı Ubertino, acı acı.
‘Açık seçik bir biçimde Deccal’dan söz eden, dünyanın yozlaşmasında ve bilimin gerilemesinde onun belirtilerini sezen. Ama Bacon, kendimizi onun gelişine hazırlamamızın bir tek yolu olduğunu öğretti: doğanın gizlerini öğrenmek, bilimden insan türünün gelişmesi için yararlanmak. Otların iyileştirici erdemini, taşların yapısını inceleyerek, hatta senin güldüğün o uçan makineleri tasarlayarak Deccal’la savaşmaya hazırlanabilirsin.’ ”

“ ‘ … Adso, Roger Bacon’dan daha önce de söz etmiştim sana. Belki de gelmiş geçmiş en akıllı adam değildi, ama bilim sevgisini esinleyen umudu beni her zaman büyülemiştir…’ ”

William hocasından öğrendiklerini pratiğe de döküyor:

“Çatalın iki yanında, gözlerinin tam önüne gelen yerde, bir bardağın dibi gibi kalın, badem biçiminde iki camı tutan iki oval halka vardı. William gözünde bununla okumayı yeğliyor, doğanın ona bağışladığından, özellikle günışığı azalmaya başlarken ilerlemiş yaşının elverdiğinden daha iyi okuduğunu söylüyordu… Biri bu aracı keşfedip yaptığı için Tanrı’ya şükretmeliydi. Bunu bana, bilimin bir amacının da insan ömrünü uzatmak olduğunu söyleyen o hayran olduğu Roger Bacon’un görüşlerini desteklemek için söylüyordu.”

“ ‘… Bunu çözmeliyim.’
‘Çözülebilir mi?’ diye sordum hayranlıkla.
‘Evet, eğer Arapların biliminden biraz anlarsan. Şifre bilim kitaplarının en iyileri kâfir bilim adamlarının yapıtlarıdır; Oxford’da birkaçını okutabildim. Bacon, bilgi elde etmenin yolunun dil bilmekten geçtiğini söylemekte haklıydı…’ ”

“ ‘ … sözünü ettiğim makine olsaydı, hep kuzeyi gösterirdi; yönümüzü değiştirsek bile… Böyle bir makine yapıldı; bazı denizciler kullandılar bile. Onun yıldızlara ya da güneşe ihtiyacı yok; çünkü Severinus’un hastanesinde gördüğümüze benzer, demiri çeken olağanüstü bir taşın gücünden yararlanıyor bu makine. Bacon incelemiş onu…’ ”

Yeni Başlayanlar için 14.yy Katolik Dünyası

Ünlüler Geçidi

Baskerville’li William’ın roman boyunca dile getirdiği “modern” görüşler doğa bilim ve felsefeyle sınırlı kalmıyor; din bilim, politika ve yönetim biçimlerine de uzanıyor:

“Şimdi, diye sürdürdü William, mademki tek bir kişinin yasaları kötü yapma olasılığı vardır, birçok insanın yapması daha iyi olmayacak mıdır?”

“… çünkü şu yeryüzünde hiç kimse İncil’in ilkelerine uymaya işkenceyle zorlanamaz… Eğer İsa, din adamlarının zorlayıcı gücü elde etmelerini istemiş olsaydı, Musa’nın eski yasasıyla yaptığı gibi kesin ilkeler koyardı. Bunu yapmadı… Bütün bunlar, diye ekledi William, neşeli bir yüzle, Papa’nın yetkilerinin sınırlandırılması değil, tersine onun görevinin yüceltilmesiydi; çünkü Tanrı’nın hizmetkârlarının hizmetkârı, bu dünyada hizmet etmek için bulunuyor; hizmet edilmek için değil.”

Eco’nun William’ı bu şekilde konuşmak için görevlendirdiği düşünülebilir; hatta kendi ideolojilerini William üzerinden okuyucuya empoze etmeye çalıştığı suçlamasında dahi bulunulabilir. Fakat bu suçlamaya karşı Eco kendini savunuyor:

… beni çok eğlendiren bir şey var: ne zaman bir eleştirmen ya da bir okuyucu, kişilerimden birinin çok çağdaş şeyler öne sürdüğünü söylemiş ya da yazmışsa, bütün bu durumlarda, özellikle de bu durumlarda, 14. yüzyıl metinlerinden alıntılar kullanmıştım…

14. yüzyılda Fransiskenler ile Papa İoannes’in yandaşları arasında ciddi bir çekişme gerçekten de var. Yoksulluk üzerine teorik boyutta teolojik bir tartışma gibi görünen hadise, aslında dünyasal erkin kimin elinde bulunacağıyla ilgili beşeri bir sorun. İsa ile Havarilerinin dünyasal hiçbir mülk üzerinde sahipliğinin bulunmadığını iddia eden Fransiskenler, bir nevi Papa’nın yetkesine dil uzatmış oluyorlar ki; bu durumda, yönetimde ipleri elinde tutmak isteyen Papa ile zamanın en zengin tarikatlarından Dominikenleri karşılarına alıyorlar.

1322 senesinde gerçekleştirilen bir engizisyonun İsa ile Havarilerinin yoksulluğu görüşünü “sapkın” olarak değerlendirmesi; Ockham’lı William gibi önde gelen Fransiskenler tarafından protesto ediliyor. Bunun üzerine Papa İoannes Fransisken doktrinini yanlış ve “sapkın” olarak nitelemekte gecikmiyor. Ockham’lı William ile yandaşları dört yıl boyunca Avignon’da tutuluyorlar.

Uzun süren yazılı muhalefetler ve görüşmeler neticesinde; Papa tarafından tekrar tekrar Avignon’a huzura çağrılan tarikatın o dönemdeki lideri Cesena’lı Michele, uzun süren hastalık bahanelerinden sonra nihayet 1327’de celbe icabet etmeye karar veriyor.

1327’nin Aralık ayında Avignon’a varacak olan Michele, burada Papa tarafından zorla alıkonulacak; bir sonraki sene içerisinde Ockham’lı William ve tarikatın diğer bazı ileri gelenleri ile birlikte Paris’e kaçacaktır. İmparator tarafından koruma altına alınacak olan Fransiskenler, Papa tarafından aforoz edildikten sonra, kendileri de Papa’nın “sapkın” olduğunu ilan edeceklerdir…

Gülün Adı, çok hassas bir dönemde, 1327’nin Kasım ayında geçiyor. Yani Cesena’lı Michele Avignon’a varmadan az önce. Baskerville’li William, Michele’nin Avignon yolculuğunun öncesinde Papa’nın temsilcileri ile Fransiskenler arasında güvenliğin konuşulacağı sözde bir ön-toplantı organize edecek. Ve bu toplantı, şu işe bakın ki, her gün başka bir cinayetin işlendiği, dağ başında bir Manastırda gerçekleşecek. Neşeli bir hikâye, değil mi?

Hikâye bu kadar tarihi gerçeklik içinde geçince, tarihi kişilikler de ön-toplantıda bir bir boy gösteriyorlar. İki tarafın heyetlerini oluşturan kişilerin tamamı gerçek şahsiyetler. Ama bunların en ünlüleri elbette Cesena’lı Michele ile tarikatın aksakallarından Casale’li Ubertino.

“İtalya’ya gelmeden önce de, ondan hem de uzun uzun söz edildiğini duymuştum; İmparatorluk sarayında Fransiskenleri ziyaret ettiğimde daha da çok işitmiştim adını. Hatta biri bana, birkaç yıl önce ölmüş olan, o günlerin en büyük ozanı, Floransalı Dante Alighieri’nin birçok dizesinin, Ubertino’nun ‘Arbor vitae crucufixae’de yazdıklarının yorumundan başka bir şey olmayan bir şiir yazdığını söylemişti.”

… Ben kesinlikle bu anlamda bir tarihsel roman yazmak istiyordum; Ubertino ve Michele gerçekten var oldukları ve az çok gerçekten söylemiş oldukları şeyleri söyledikleri için değil, William gibi uydurulmuş kişilerin tüm söyledikleri ancak o çağda söylenmiş olacağı için…

Bir Ünlü Antagonist

Aslına bakarsanız Ubertino, ön-toplantı öncesinde de Manastırda bulunuyor ve William’ın soruşturacağı cinayetlere ilişkin rahipler arasında dolaşan dedikoduları eski dostuna çıtlatmaktan da geri durmuyor:

“ ‘Hayır, manastırın kötülüğü başka bir şey; onu çok bilende ara, hiç bilmeyende değil. Bir sözcüğün üstüne bir kuşku kalesi kurma.’
‘Bunu hiçbir zaman yapmayacağım,’ diye yanıtladı William, ‘Sorguculuğu bunu yapmamak için bıraktım.’ ”

Şimdi, dedektifimiz Baskerville’li William’ın Hollywood klişelerine kaçan geçmişinden bahsetmenin zamanıdır! Evet, William ‘tatsız’ tecrübeler neticesinde mesleği isteyerek bırakmış eski bir sorgucudur. (Burada ‘sorgucu’ tabiri ile engizisyon yargıcının kastedildiğini belirtelim.)

“ ‘Ama bunlar geçmişte kalan şeyler. Bu soylu görevi bıraktım; eğer bu işi yaptımsa, Tanrı istediği için yaptım…’ ”

Elini eteğini bu işlerden çekmiş sorgucumuz, Başrahibin ısrarları ile “göreve döner”. Tanıdık geldi mi?

“… İngiltere ve İtalya’da üstadımın sorgucu olarak görev aldığı bazı davalarda büyük bir insancıllıkla birleşen keskin zekâsıyla kendini gösterdiğinin eklendiğini de söyledi… ‘Birçok davada sanığın suçsuz olduğuna karar verdiğinizi öğrenmek beni çok hoşnut kıldı.’ diye ekledi Başrahip.”

William’ın, Oxford-Fransisken ekollerinin izindeki bir ideolog olarak dönemin soruşturma yöntemlerini onaylaması beklenemez:

“William bana birçok kez, sorgucuyken de, işkenceden her zaman kaçındığını söylemişti…”

“ ‘Birini suçlu bulduğum zaman,’ diye açıkladı William, ‘gerçekten öylesine ağır suçlar işlemiştir ki, tam bir gönül rahatlığıyla onu laik güçlere devredebilirim.’ ”

Bu kadar keskin çizgilerle çizilmiş bir geçmiş için elbette hikayede güçlü bir antagonist lazımdır. Bu kişi de, Papalık heyeti ile birlikte hafta ortasında Manastıra varacak olan, yine tarihi bir şahsiyet olacaktır: Dominiken tarikatına mensup, Ortaçağ’ın en ünlü sorgucusu Bernardo Gui.

“Başrahip karanlık, kaygılı bir görünüşle bizi bekliyordu. Elinde bir kâğıt vardı.
‘Conques Başrahibinden şimdi bir mektup aldım,” dedi, “İoannes’in Fransız askerlerinin komutanlığına getirdiği ve elçilerin güvenliğinin sorumluluğunu verdiği adamın adını açıklıyor. Asker değil, saray mensubu da değil; aynı zamanda heyetin bir üyesi.’
‘Çeşitli niteliklerin az rastlanır bir biçimde bir araya gelmesi,’ dedi William, tedirgin. ‘Kim bu adam?’
‘Bernard Gui; Bernardo Gui de diyebilirsiniz.’
William, ne benim, ne de Başrahibin anlamadığı, kendi dilinden bir ünlem koyverdi. Belki de anlamadığımız hepimiz için iyi oldu; çünkü William’ın ağzından çıkan sözcük açık saçık bir sözcükmüş gibi çınladı.
‘Bu iş hoşuma gitmedi,’ diye ekledi hemen. ‘… kovuşturmak ve yok etmekle görevli olanların yararlanması için ‘Practica officii inquisitionis heretice provitatis’ adında bir de kitap yazdı.’
‘Biliyorum. Kitabı biliyorum; bir öğretim harikası.’
‘Bir öğretim harikası,’ diye kabul etti William.”

Bernardo Gui’nin ‘Sapkınların sorgulanmasına ilişkin uygulama’ adındaki bu öğretim harikası, günümüzde bile az bulunur nitelikte bir demagoji öğretisi. Sorgulamanın, sorgulanan şahsın bilgisinin ve becerisinin ötesinde teolojik bir tartışmaya dönüştürülmesi ve bunun neticesinde sanığın lafebeliği ile mat edilmesi. İşte bu ibretlik öğretiden gerçek alıntılar:

“Sorgucu: Bir sapkın olmakla ve Kutsal Kilise’nin inandığının aksine inanıp aksini öğretmekle suçlanıyorsun.
Cevap: Efendimiz, biliniz ki bu suçlamalardan suçsuzum ve hiçbir zaman gerçek Hıristiyanlık dışında başka bir inanca sahip olmadım.
S: Kendi inancını ‘gerçek Hıristiyanlık’ olarak niteliyorsun, çünkü bizim inancımızın yanlış ve sapkın olduğunu düşünüyorsun.”
“S: Sana Kutsal Bakireden doğma Efendimizin çarmıha gerilmiş bedeninin dirilip göğe yükselip yükselmeyeceğini soruyorum.
C: Efendimiz, siz buna inanmıyor musunuz?
S: Tüm kalbimle inanıyorum.
C: Ben de inanıyorum.
S: Sen benim buna inandığıma inanıyorsun ki; benim sorduğum bu değil.”
“S: Bizim gerçek olduğuna inandığımız inancın aksine hiçbir zaman hiçbir şey öğrenmediğine yemin eder misin?
C: (Sanığın yüzü solar) Eğer yemin etmem gerekiyorsa elbette yemin ederim.
S: Sana yemin etmen gerekip gerekmediğini değil, yemin edip etmeyeceğini soruyorum.
C: Eğer yemin etmemi emrediyorsanız, yemin ederim.
S: Seni yemin etmen için zorlamıyorum; çünkü sen yeminlerin gayrimeşru olduğuna inandığından, günahını seni zorlayan bana aktaracaksın. Ama eğer yemin edeceksen, ben de bunu dinleyeceğim.”

Tarihi kayıtlar, Bernardo Gui’nin 15 yıllık görev süresi boyunca ‘sapkınlık’ ve ‘sapkınlara yaltaklık’ suçlamalarını değerlendiren 900’ün üzerindeki davada ‘suçlu’ kararına ulaştığını yazıyor. Laik makamlara teslim edilen bu suçlular arasından 42 tanesinin idam edildiği (dönemin favori idam yönteminin kent merkezinde ‘yakmak’ olduğunu hatırlatalım) yine bu kayıtlarda var.

Ününü istatistikleriyle hak eden bu tarihi şahsiyetin, zekâsını ve bilimsel yöntemleri ön planda tutan sorgucumuz William ile geçmişten gelen bir husumetinin olmaması, hikâyenin kurgusunda ciddi bir boşluk oluştururdu:

“ … William’la tanıştı ve onun kim olduğunu öğrenince nazik bir düşmanlıkla baktı ona; ama yüzünün gizli duygularını ele vermesini istemediğinden değil, kesinlikle William’ın onun kendisine düşman olduğunu sezinlemesini istediğinden… William onun düşmanlığına abartmalı bir içtenlikle gülümseyerek karşılık verdi ve ‘Ünü benim için ders olan ve yaşamımı esinleyen birçok önemli kararı almamda uyarıcı olan bir adamı uzun zamandır tanımak istiyordum.’ dedi. William’ın yaşamının en önemli kararlarından birinin sorguculuk mesleğini bırakmak olduğunu bilmeyen birisi için – oysa Bernardo iyi biliyordu bunu – övücü, neredeyse dalkavukça bir tümceydi bu. Bana öyle geldi ki, William Bernardo’yu imparatorluk zindanlarından birinde görmeyi ne denli istiyorsa, Bernardo da, onun bir kaza sonucu ansızın düşüp öldüğünü görmekten o denli hoşnut olurdu kuşkusuz…”

Heyetler arasındaki görüşmeler ve tartışmalar sırasında da hasımlar arasındaki gerginlik devam ediyor:

“O zamana kadar ağzını bile açmamış olan Bernardo Gui söze karıştı: ‘Düşüncelerini böylesine ustaca ve güzel bir dille açıklayan William Birader onları Papa’nın yargısına sunarsa çok memnun olurum…’
‘Beni ikna ettiniz, efendimiz Bernardo,’ dedi William. ‘Gelmeyeceğim.’ ”

William gittikçe çetrefilleşen cinayet örgüsü hakkında bir takım teoriler geliştirmekteyse de; Bernardo Gui’nin Manastırda bulunduğu dördüncü gün, – en azından dışarıdan bakanları tatmin edecek düzeyde – bir sonuca halen ulaşamamıştır. Manastır üzerindeki yetkesinin sallantıda olduğunu hisseden Başrahip durumdan son derece rahatsızdır. Böylece emrinde askerler olan Bernardo, cinayetlerle ilgisi olmayan bir takım zavallıları yakalayıp kovuşturarak hem kendi otoritesini dayatacak, hem de Fransisken heyetine gözdağı vermiş olacaktır.

William gerçek katilin halen Manastırda dolaşmakta olduğundan emindir; yine de ot yatağına uzanarak teoriler üretmek ve geceleri çömeziyle yasak bölge mahiyetindeki kitaplığa gizlice sızmak dışında elinden fazla bir şey gelmemektedir.

Ortaçağ Avrupa’sında Dedektiflik Zor

Bir de Kurmaca Antagonist

… Jorge’yi kitaplığa yerleştirdiğimde, katilin o olup olmadığını bilmiyordum henüz…

William’ın yedi gün boyunca peşinden koştuğu katilin, yani kurgusal antagonistin de dedektifin şanına yakışır niteliklere haiz olması gerek.

… Herkes Jorge’nin adının niçin Borges’i çağrıştırdığını ve Borges’in niçin bu denli kötü olduğunu soruyor bana. Bunu ben de bilmiyorum. Kitaplığı gözetleyen bir köre gereksinim duyuyordum (bu, bana iyi bir anlatı fikri gibi görünüyordu); kör bir kitaplık da ancak Borges’i yaratır; her şeyin bir bedeli vardır çünkü…

Jorge ile William hikâyede öyle bir dinamikle birbirlerine bağlılar ki; karakterlerini oluşturan nitelikler ya tamamen birbirinin zıddı ya da tamamen birbirinin aynısı, tıpkı bir yansıma gibi. Örneğin, kitap boyunca bilgi ve birikim olarak birbirleriyle yarışan karakterlerin ikisi de Ortaçağ bilim külliyatına hâkim:

“ ‘Sen ne olağanüstü bir kütüphaneci olurdun William.’ dedi Jorge hayranlık ve acılık karışımı bir sesle.”

Aslında karakterleri bu kadar birbirine yakınlaştıran; belki de ikisinin de inançlarınca günah sayılacak kadar zekâlarından gurur duymaları:

“O anda ölümcül bir savaşım için donanmış olan bu iki adamın, sanki salt birbirlerinin beğenisini kazanmak için davranmışlar gibi birbirlerine hayranlık duyduklarının ürpererek bilincine vardım. Berengar’ın Adelmo’yu baştan çıkarmak için sergilediği oyunların ve kızın bende istek ve tutku uyandırmak için giriştiği basit ve doğal davranışların, zekâ ve karşısındakini alt etme yeteneği bakımından, o anda gözlerimin önünde geçmekte olan, birbirleriyle konuşan bu iki adamın – deyim yerindeyse, birbirleriyle buluşmalar ayarlayarak, her biri nefret ettiği ve korktuğu öteki kişinin onayını gizlice umarak – yedi günde çözülmüş olan kışkırtma eyleminin yanında, hiç kaldığı düşüncesi geçti aklımdan.”

Fakat bu iki dimağ, farklı kutuplarda ideolojileri temsil ediyor. Jorge kitap boyunca sürecek tartışmalarda vahiylere dayanan bir hayat görüşünü idealize ederken; William tümdengelim uslaması yaparak ona karşı duruyor:

“ ‘Bir katil olduğunu kendi kendinden gizlemek için, bütün bunların tanrısal bir tasarıya göre olup bittiğine kendini inandırmaya çalışıyorsun.’

‘Ben hiç kimseyi öldürmedim. Hepsi de, işledikleri günahlardan ötürü, kendi yazgısına uygun olarak öldü. Ben yalnızca bir araçtım… Lanetlenme tehlikesini göze alıyorum. Tanrı beni bağışlayacaktır; çünkü O’nu yüceltmek için böyle davrandığımı biliyor. Görevim kitaplığı korumaktı.’… ”

Tüm bu cinayetlerin, Aristo’nun yazdığı rivayet olunan, ama günümüz kütüphanelerinde bulunmayan ‘Güldürü Üzerine’ isimli eserinin Manastırdaki son kopyası aşkına işlendiğini de bu arada öğreniyoruz.

… kitaplar her zaman başka kitaplardan söz ederler ve her öykü daha önce anlatılmış bir öyküyü anlatır…

“ ‘… Güldürüden söz eden birçok başka kitap var; gülmeyi öven birçok kitap da. Niçin bu kitap içini öylesine korkuyla dolduruyordu?’
‘Çünkü onu filozof yazmıştı…’ ”

“ ‘Hastalık kovulmaz. Yok edilir.’
‘Hastanın bedeniyle birlikte mi?’
‘Gerekirse.’
‘Sen Şeytan’sın,’ dedi o zaman William… ‘Şeytan ruhun küstahlığıdır; gülümseyişten yoksun inanç, hiçbir zaman kuşkuya kapılmayan gerçektir o. Şeytan karanlıktır; çünkü nereye gittiğini bilir ve gide gide hep gittiği yere döner. Sen Şeytan’sın; tıpkı Şeytan gibi karanlıkta yaşıyorsun. Beni ikna etmek istiyorsan, bunu başaramadın. Senden tiksiniyorum, Jorge…’ ”

Gülün Adı’nın bir yitip gitme hikâyesi olduğunu söylemiştik. Nitekim William her ne kadar “katil kim?” sorusuna cevap bulsa da, Jorge’nin Ortaçağ’ın en büyük kütüphanesini içinde bulunduğu devasa Manastırla birlikte kükürt ve küle indirgemesine engel olamıyor. Aristo’nun son kopyasından başlayarak her şey tek tek yok olup gidiyor.

Polisiye dünyasındaki en önemli dedektif karakterlerinden biri olan Baskerville’li William Birader, çömezi Adso ile birlikte çaresizce alevleri seyredebilecektir artık sadece.

… Kitabın bir polis romanı gibi başlaması rastlantı değildir. Sonuna dek de saf okuyucuyu kandırmayı sürdürüyor; öyle ki saf okuyucu, insanın oldukça az şey keşfettiğinin ve dedektifin bozguna uğradığının farkına bile varmayabilir…

Kaç Kadın Kaç! 8 Mart Dünya Kadınlar Günün Kutlu Olsun, Hâlâ Hayattaysan…

8 Mart tüm dünyada Kadınlar Günü olarak kutlanıyor; elbette ilgili Birleşmiş Milletler kararı bu kutlamanın tarihi kökenlerinde birçok kadının canının yattığını karara yazmaya gerek görmemiş. Oysa Kadınlar Günü, daha önceden çeşitli grevlerde ve protestolarda öldürülen kadınları anmak, hatıralarını onurlandırmak ve tüm dünyada çalışan kadınları birlik olmaya çağırmak için vardı.

Bugün Kadınlar Günü’nün ilk anlamını yadetmeye en yakın olduğumuz ülke Türkiye. Diğer ülkelerdeki kadınlar sosyal haklarını korumak için sokaklara çıksa da, bizim kadınlarımızın oraya gelmeden önce çok daha temel bir talebi var: Hayatta kalmak istiyorlar. Öyle ücretler düşük, çalışılan yerlerde kreş gerekliliği, hamile ve evli kadınlara işe alımlarda ayrım uygulanmaması, cinsel taciz, tecavüz, mobbing gibi çok önemli taleplerden önce, insan olmanın en temel hakkını talep ediyorlar; bu kadar basit. Dolayısıyla bu günü Anneler Günü gibi şirinleştirmeye, ehilleştirmeye çalışmayın; tanıdığınız kadınlara çiçek alarak geçiştirmeyin, sadece ve sadece hayatta kalmak isteyen kadınların sesine kulak verin.

Son günlerde ana haber bültenleri kadın cinayetlerinden geçilmiyor. Çünkü mızrak çuvala sığmamaya başladı. Kadın cinayetlerinde son yedi yılda yüzde 1400 gibi bir artıştan söz ediliyor, buna intihar süsü verilmiş cinayetler elbette dahil değil.

Akılla kurulmazsa yazarını cezalandırdığımız polisiye evreninde, mantıksızlığa yer yoktur. Ama gerçek hayat aklımıza hakareti maharet sayıyor. Polisiye kitaplarda ve filmlerde suç her zaman cezasını bulur; öyle ya da böyle. Hukuk çalışmazsa, adalet çalışır. Böylece içinde yaşadığımız sistem, kendi meşruiyetini okuyucu üzerinden yeniden ve yeniden kurar. Ülkemizdeyse hiçbir polisiye okurunun aklının almayacağı bir sistem kurulu. Cinayet işliyebiliyorsunuz, ceza almıyorsunuz. Üstelik cezadan bağışıklığınız hem hukukça hem de toplumca onanıyor. Aklımıza edilen bu hakaretten resmen utanıyorum.

Peki neden? Nasıl oluyor da evrensel bir suç, bizde cezasız kalıyor? Çok basit. Öncelikle erkekler şiddet eğitiminden geçerek büyütülüyor; hala şiddet içgüdülerinden dem vuracak olan varsa, bir zahmet sussun. Şiddet öğretiliyor ve öğreniliyor. Sonra şiddet konusunda sınıf birincisi erkeklerimiz sinirleniyor. Nelere sinirleniyorlar? Mesela karısı yemeğin tuzunu ayarlayamamış (tekmeyi haketti resmen), camdan dışarı bakmış (kesin sağa sola gülümsemiştir de, kır kafasını), adamın annesine laf etmiş (tez kellesi vurula, atalara saygısızlık ha), adam rüyasında karısının onu aldattığını görmüş (ateş olmayan yerden duman çıkmaz). Erkeklerimizi sinirlendirdik, o halde sıra şiddetin uygulanmasına geldi. Bunun için fazla kasmasına gerek yok, zaten eline ne geçirirse bıçak, tabanca, kezzap, ip, araba, herşeyi kullanabilir. Olur ki ilk denemede beceremedi (erkeğimize yakışmadı ama olsun), kaygılanmasına gerek yok. Polis onu tatlı tatlı uyarmakla, karısıyla, kardeşiyle, kızıyla barıştırmakla yetinecektir. Haşa bir erkeği bıçaklamaya kalksa, hapishanelere düşecek olan erkeğimiz, şiddetinin nesnesi kadın olunca, yaramaz çocuk payesiyle engelsiz koşusuna devam etmekte özgürdür; o halde, “Kaç kadın, kaç!”

Sonunda erkeğimiz başardı diyelim, kadını öldürdü. Şimdi ne olacak? Hiçbirşey, mahkemeye çıkacak, havadan sudan sebeplerle basit bir ceza yiyip, sürenin dolmasını bekleyecek. Neden? Çünkü kendisini her aşamada destekleyip, sırtını sıvazlayan sistemimiz son aşamada da ona “ağır tahrik” indirimi hediye edecektir (cinayette damping, kadın canı geldi ucuza). Doğal olarak burada bir anlık öfkeyle patlayan silahlardan veya münferit şiddetten bahsetmiyoruz, toplumsal sistemin ilmek ilmek ördüğü ve kadınlara çıkış bırakmayan bir ölüm koşusundan bahsediyoruz. Öyle bir koşu ki, henüz düşmediysen bile, bir noktada ayağının tökezlemesi yeter, sen de ölürsün.

Peki bu iş nereye kadar gider? Ana akım piyasa teorisinde, yani bildiğimiz ekonomi öğretisinde herşeyi arz-talep dengesiyle açıklayabileceğiniz varsayılır. Hadi öyle yapalım. Kadın hayatı piyasadaki metamız olsun, fiyatı da cinayet sonucunda yiyeceğiniz ceza. Bu durumda fiyatı (yani bedeli) arttıkça cinayet miktarı azalacak, bedeli düştüğündeyse artacaktır. Görüldüğü üzere, bizim ülkenin kadın cinayeti piyasasında fiyatlar oldukça düşük. Bu da, erkekler doyma noktasına ulaşana dek (neyse ki, yine piyasa teorisine göre, bir malı kullandığınız ölçüde ondan alacağınız marjinal fayda sıfıra yaklaşır, ve bu noktadan sonra tüketmezsiniz) şiddet sürecek demektir. Buna da şükür derdim, ama sorun şu ki geriye kadın kalmayabilir.

Alaturka Sherlock Holmes!

1. Osmanlı dostu (!) Sherlock Holmes (1912)

Yüz otuz yıldır tanınırlığından hiçbir şey kaybetmeyen bir kurgu karakteri, Sherlock Holmes. Arthur Conan Doyle’un 56 öykü ve dört romandan oluşan Holmes külliyatı canon olarak anılır. Dönemin Ermeni yazarı Yedvart Odyan Efendi’ye göre, eğer Sultan Abdülhamit Sherlock Holmes’in yaratıcısını İstanbul’a davet ettiği hâlde yüzyüze görüşmekten caymasaydı, Doyle’un bu öykülerine bir tane de İstanbul macerası ilave edilebilirdi. Denilen o ki, bir Ermeni jurnalci, padişaha Doyle’un gizli amacının Osmanlı sarayını küçük düşürecek bir romana imza atmak olduğunu gammazlamış; Abdülhamit de bu iddiaya inanıp Doyle’u huzuruna çağırmadan geri yollamıştır.
Ama ne gam! Birçok yazarımız Sherlock Holmes’i kendi romanlarına ya bizzat konuk etmiş, ya da Holmes’tan hiç de aşağı kalmayan (!) halis muhlis Türk karakterlerini “Türklerin Sherlock Holmes’i” yaftasıyla sunmuş. Meşhur Amanvermez Avni’miz, Türklerin Nat Pinkerton’u Kandökmez Remzi’den tutun, İstanbul’un Arsene Lupin’i Elegeçmez Kadri’ye kadar birçok imitasyon tiplemenin de yolunu açmıştır. Biz bunları Erol Üyepazarcı’nın kitap fuarında çıkacak olan polisiye incelemesine bırakıp, bu yazıda Sherlock Holmes taklitleri ile yetineceğiz.
Yerli Sherlock Holmes romanlarının ilk örneği, yukarıda ismini andığımız Yervant Odyan’ın 1912 tarihli Abdülhamit ve Sherlock Holmes romanıdır. Padişaha ağır hakaretler içeren bu uzunca eserin sonunda Sherlock Holmes’in “Ey soylu Osmanlı ulusu! Seni hürriyetinde destekleyecek, sana yeni idarenin örgütlenmesinde yardımcı olacak yalnız bir millet vardır. İşte o da yalnız biz İngilizleriz!” şeklindeki nutku yazarın siyasi amacını da gözler önüne serer. Bu eserin devamı da aynı yıl Saliha Hanım adıyla yayınlanır.

2. Osmanlı’nın Sherlock Holmes’i Amanvermez Avni (1913)

Yervant Odyan’ın Holmes’ü İstanbul’a getiren romanından bir yıl kadar sonra, Ebüssüreyya Sami’nin on kitaplık meşhur Amanvermez Avni serisi yayınlanır. Yazar, karakterini tanıttığı sunum yazısında, daha sonra da birçok örneğini göreceğimiz şekilde, Türk polislerinin türlü imkansızlıklar ve yokluk içinde olmalarına karşın, Batı’nın Sherlock Holmes’ünden hiç de aşağı kalmadıklarından dem vurur. Bu tür “Bizim neyimiz eksik?” temalı sunuş yazılarını nedense özgün eserlerden ziyade, yabancı tiplemelerin yerli benzerlerinde okuruz! Oysa Amanvermez Holmes’a göre çok daha mütevazi bir tiplemedir. Odasında keman çalarken bir vakayı çözen Holmes’a karşılık, bizim Avni hareketli soruşturmaların adamıdır. Arada başarısız olduğu zamanlar da olur; ancak azimkârdır ve öykünün sonunda muhakkak başarıya ulaşır.

Amanvermez, öykülerinde o kadar çok, gerekli / gereksiz kılık değiştirir ki, bu alanda en abartılı Holmes parodileri bile masum kalır. Bir görüşe göre bunun sebebi, Abdülhamit’in paranoyaklığını alaya almaktır. Kara Katil başlıklı öyküde bir jurnal dolayısıyla Yıldız sarayı tarafından Amanvermez’in iki anarşisti izlemekle görevlendirildiğini de okuruz.

Sami’nin öyküleri Osmanlı’nın son dönemindeki gündelik yaşamı yansıtması açısından eşsizdir. Öykülerde geçen mekanlar, azınlıkların bolca yer alması, bugünün okuru için ilgi çekici olabilecek ipuçları sunar. Daha sonra Server Bedi’nin öykülerinde göreceğimiz yabancı düşmanlığı, Amanvermez öykülerinde bulunmaz.

Amanvermez serisi Merkez kitaplar tarafından 2006 yılında Erol Üyepazarcı’nın özenli diliyle sadeleştirilerek günümüz okuruna sunuldu. Umalım ki dönemin başka serileri de hakettikleri ilgiyi görsünler.

3. Türkiye’nin Diğer Şerlok Holmesleri (1928-44)

Osmanlı’nın Sherlock Holmes’i olarak tanıtılan Amanvermez Avni, Doyle öykülerinin şablonuna çok şey borçlu olmakla beraber, birçok taklidinin yazılmasına yol açacak kadar da özgün bir tiplemedir. İlk örnekler 1928 yılından : Türklerin Şerlok Holmes’i Yıldırım Sadi ile, (yine) Türklerin Şerlok Holmes’i Amanvermez Sabri. Yıldırım Sadi’nin yazarı İskender Fahrettin Sertelli’dir; Amanvermez Sabri’nin yazarı ise bilinmiyor.

1932 yılında Yenigün gazetesinde tefrika edilen Şark’ın Şerlok Holmes’i, 1934 tarihli iki kitapta arz-ı endam eden Ateş Ahmet, 1936’da yayınlanan Amanvermez Kadri, 1944’te Süheyla Kızıltan imzasıyla çıkan Yıldırım Hasan gibi örnekler hep Avni’nin başarısını yakalamaya çalışmışlardır. 1944 yılında yayınlanan Amanvermez Ali, özdeşlerine göre birkaç gömlek üstündür. Ali’nin, muavini Yılmaz ile yaşadığı maceralar belirli bir düzeyi tutturmuştur. Serinin anonim yazarı, kilitli oda, hipnotizma gibi o dönem polisiyesinin gözde konularını öykülerine ustaca uyarlamış; Amanvermez Ali’nin “Pınar” imzası taşıyan şahane kapak çizimleri ile koleksiyonerler için cazip bir seri olmasını sağlamıştır.

Arada bir de hatırat var. 1930 tarihli “Kalpazan”, polislik mesleğinde kendini bir Şarlok Holmes addeden Salih Münür beyefendinin Yunanlı kalpazan Andon’u yakalamasını konu alır. Salih Münür beyefendi “küçükten beri mukavemet edilmez bir meyil ve muhabbeti” olduğunu söylediği polislik mesleğinin bu en heyecanlı vakasında, kılık değiştirip tütün kaçakçısı Hacı Hasan kimliği ile kendini tanıtarak Andon’a yanaşır. Kısa sürede Andon’un güvenini kazanır ve kalpazanlık işinde ona yardım etmeyi kabul eder. Kalpazanın suçüstü yakalanmasıyla Salih Münür’ün öyküsü de sona erer.

4. Sherlock Holmes’e Karşı Cingöz Recai (1926)

İlk Sherlock Holmes’ümüz Amanvermez Avni’yi takiben, batıda popüler olan Arsene Lupin ve Fantomas gibi anti-kahramanların da yerli uyarlamaları yapılır. Nahit Sami ve Fakabasmaz Zihni’den bayrağı devralan Cingöz Recai, tanınırlığı en yüksek polisiye kahramanımız olmayı başarmıştır. Peyami Safa’nın, edebi değer atfetmediği eserleri için kullandığı müstearı Server Bedi imzası ile yayınlanan Cingöz Recai tiplemesi ilk olarak 1924’te okuyucuya sunulur. Onar kitaplık iki serinin sonunda, Türk Arsene Lupin’i Cingöz Recai, ezeli rakibi Serhafiye Mehmet Rıza’ya yakalanır.
Cingöz Recai’nin yakayı ele vermesinden sonra Server Bedi imzası ile farklı tiplemelerin maceraları yayınlanır. Bunlardan biri Avrupa’nın Sherlock Holmes’lerinden, Nat Pinkerton’larından kat kat daha kurnaz, daha tecrübeli, daha cesur ve daha azimkâr olduğu savıyla sunulan polis hafiyesi Kartal İhsan’dır. Ayaspaşa’da yardımcısı İbrahim ile birlikte yaşayan Kartal İhsan, iddialı sunum yazısının aksine, sıradan bir Holmes taklididir.

Safa, bu gibi başka tiplemelere yönelirse de aynı başarıyı yakalayamaz, okurlarının isteği üzerine Cingöz’e dönüş yapar. 1926’da yayınlanan 15 kitaplık Sherlock Holmes’e Karşı Cingöz Recai serisi, Mehmet Rıza’nın davetiyle ülkemize gelen Holmes’e karşı Recai’nin türlü cinliklerini anlatan başarılı bir seridir.
Cingöz Recai öykülerin bütününde Holmes’ü altetmeyi başarır. Öykülerden birinde Holmes, Cingöz’ün Türklere mahsus olağanüstü cesarete sahip bir Latin dehası olduğunu teslim eder. Bir diğerinde Dr. Watson kahramanımızı yirminci asrın en büyük dehalarından biri sayar. Hırsız da olsa bir Türk’ün, batı medeniyetinin üstün zekasıyla tanınan İngiliz hafiyesine sağladığı bu ezici üstünlük, yazarın milliyetçi duygularının ürünüdür.
Öykülerin çoğunda Cingöz’ün hışmına uğrayanların, zengin gayrimüslim vatandaşlarımız olması elbette tesadüf değildir. Memleketimizde zengin olan azınlıklara karşı duyulan tepki Cingöz’de vücut bulmuş; Cingöz, yazarın belki de Türklere ait saydığı bu zenginliği hırsızlıkla geri alan bir halk kahramanı gibi sunulmuştur. Bu eylemini bir İngiliz hafiyesine rağmen gerçekleştirmesi de anlamlıdır. Cingöz’e bir türlü diş geçiremeyen Sherlock Holmes, Ermeni yazar Yervant Odyan’ın Osmanlı için İngiliz mandasını savunan Holmes’ünün aynısıdır.

5. Şerlok Holmes / Kanlı Muamma (1938)

İnkılap yayınevi ucuz romanlar serisi, 30’lu yılların sonunda Münif Fehim’in göz alıcı kapakları ile yayınlandı. Seri hem telif, hem tercüme eserlerden oluşuyor. Yerliler arasında İskender Fahrettin Sertelli’nin önemli sayabileceğimiz iki polisiye eseri (Amerikaya Kaçırılan Türk Kızı ve 25 Kocalı Kadın) gibi önemli ürünler de yer alıyor. Tercüme eserler listesinde yer alan Şerlok Holmes / Kanlı Muamma için yazar ismi Konan Dövil, nakleden Münir Süleyman Çapan gözükmektedir. Konan Dövil, nam-ı diğer Conan Doyle, elbette böyle bir eser kaleme almadı. Romanda Sherlock Holmes’in yardımcısı olarak Taxon’un adının geçmesi, 1908-09 yıllarında yayınlanan Alman menşeli Aus den Geheimakten des Welt Detektiv ve Harry Taxon und Sein Meister serilerinden çevrilmiş olabileceğini düşündürtse de, bu seriler de dilimizde epeyce yayın şansı bulmuştur, dolayısıyla telif bir eserde de Harry Taxon tiplemesinin yer alması pekâlâ mümkündür. Bahsi geçen Alman serileri daha çok kısa öykülerden oluştuğu için, Kanlı Muamma’nın Münir Süleyman Çapan tarafından kaleme alınmış yerli bir eser olduğunu düşünüyoruz.

Roman, bir deniz kazasını takiben cankurtaran sandalında kayıplara karışan iki kişinin tahkikatını konu alır. Polis müdürü Morfi, muammayı çözmekte yetersiz kalınca Holmes’a başvurulur. Holmes yat gezisinde yer alan herkesin ifadesini aldıktan sonra, batan yata dalgıç indirilmesine karar verir. Bütün şüphelileri yata toplayıp, Poirot tarzı bir final ile katili açığa çıkarır.

Watson’ın eksikliği, muammanın vasatı aşamaması, Holmes’in ise bildiğimiz Holmes’tan epey farklı olması romanı önemsiz kılıyor.

6. Şerlok Holms – Arsen Lüpen Karşı Karşıya / Hırsız Kim? (1940)

Kanlı Muamma’dan iki yıl sonra, yine Taxon’lu bir alaturka Holmes romanı ile karşılaşıyoruz: Sertellerin meşhur, “Geceleri Okumayınız” ibareli cinai romanlar serisindeki romanların bir kısmı gibi, bu da Hikmet Münir Ebcioğlu imzalıdır. İç kapakta çeviri olduğu yazmasına karşın Hırsız Kim?’in de yerli bir ürün olduğunu düşünüyoruz.

Paris polis müdürü, Arsen Lüpen’le başa çıkamadığını görünce, çareyi Holmes’i davet etmekte bulur. Bu durumdan gurur duyup koltukları kabaran Holmes teklifi kabul eder. Tam polis müdürüyle görüşürken içeri girip soyulduğunu anlatan banka müdürü salya sümük Holmes’tan yardım dilenince, meşhur polis hafiyemiz de gidip Arsen Lüpen’i yakalar.

Kapakta yine Münif Fehim imzalı şık bir resim var; gel gelelim roman, kapağı açmaya değmeyecek denli vasat.

7. Dünya Titriyor! (1942)

Büyük gezi, serüven, havacılık ve fen romanı alt başlığı ile sunulan Dünya Titriyor, gerçekte ne romanı yazacağına karar verememiş olan bir yazarın -şükür ki- tek romanı. A.T. Safkan, romanı haftalık olarak yayınlanan oniki fasikülde tamamlamış.
Genç maden mühendisi Celal Sarp, ikinci paylaşım savaşının kargaşalı ortamında, memleketine dönmek niyetiyle San Fransisco limanından kalkan General Washington gemisine biner. Gemi esrarengiz bir şekilde birden müthiş hız kazanarak, bir gecede Filipin adalarına kadar yol alır ve orada batar. Kazazedeler kısa sürede bir Amerikan muhribi tarafından kurtarılıp Manilla adasına çıkarılır. Celal Sarp’ın yol arkadaşı Con Rokfeller, Filipin adalarında kayıplara karışan adamı Hikmet’i aramak niyetindedir. Hikmet, en son, yakın zamanda sulara gömülmüş olan bir adada görülmüştür. Celal de bu işte kendisine yardım etmeyi kabul eder. Benzer bir şekilde yolu Filipin adalarına düşen Türk pilotu Ali Yalçın da kahramanlarımıza katılır. Bu yöredeki esrarengiz olayları incelemek üzere İngilizlerin gönderdiği Sherlock Holmes bir yandan tek başına çalışmak isterken, bir yandan da kahramanlarımızın kaydettiği ilerlemeden uzak kalmak istemez. Nitekim o da ekibe katılır; beraberce battığı sanılan adanın aslında göklere yükseldiği, ölümsüzlüğün sırrına ermiş bir firavunun yönetiminde Amerika’ya saldırmak için kullanıldığını keşfederler. Görünmez olmak, düşmanlarını dondurmak gibi hünerleri de olan düşmanlarına karşı mücadele ederler.

Sherlock Holmes bu romanda Türklerin gölgesinde kalan bir karakter olarak yer alır. Yine de yüce gönüllü kahramanımız Ali Yalçın, kırk yılda bir doğru laf ettiği, pek o kadar da akılsız olmadığı gibi övgüler düzer İngiliz hafiyesine.

Kurgunun dağınıklığını, romanın oniki hafta boyunca fasiküller halinde yayınlanmasına bağlamak mümkün. Aksi takdirde böyle bir öyküyü hiçbir romancının bir defada uydurabileceğini sanmıyorum. Romanı, uçuk bir bilimkurgu eseri olarak, popüler edebiyat tarihimizin özgün bir parçası olarak düşünüyorum. Özellikle Firavunun, bir elemanının öldürülmesinin hışmı ile, tüm dünyaya “Titreyiniz! Titreyiniz!” diye seslendiği bölüm, okurların hatırında kalacaktır.

8. Velington Şatosu Esrarı (1945)

Cumhuriyetin ilk yıllarında popüler eserler vermiş olan Daniş Remzi Korok’un külliyatında, dini ve cinsel eserler haricinde birkaç tane de zabıta romanı bulunur. Bunlardan en derli toplu olanı, Velington Şatosu Esrarı, kapağına bakılırsa Sherlock Holmes ile Nat Pinkerton’u karşı karşıya getiren bir roman. Oysa romanda Nat Pinkerton yok, sadece Holmes ile yetiniyoruz. Romanın sonunda, ikinci bölümün “Holmes Amerika’da” ismi ile yayınlanmasını sabırsızlıkla beklememize yönelik bir uyarı var; ancak aradan geçen 63 yılda yayınlanmadığına göre artık beklemiyoruz. Muhtemelen Nat Pinkerton, romanın yayın şansı bulamamış ikinci bölümünde yer alacaktı.

Velington şatosunun genç ve zengin Lordu cinayete kurban gitmiştir. Hiç mirasçısı olmayan lordun birikiminin sanılana göre çok az olduğu, buna karşılık yaşlı uşağı Baba Tomi’nin inanılmaz bir servete haiz olduğu ortaya çıkınca, zaten cinayet işlendiği sırada şatoda yalnız olan uşakla ilgili şüpheler iyice artar ve uşak tutuklanır. Kimliğini gizleyip pansiyoner olarak köye yerleşen Holmes, cinayetin sırrını çözerek masum uşağı kurtarır.

Korok’un romanı, daha önceki telif Sherlock Holmes romanlarına göre ilk bakışta özüne daha sadık bir çalışma olarak dikkat çeker. Roman İngiltere’de bir şatoda geçer; yazar Türkleştirme çabası içine girmez, olur olmaz Türk karakterleri romana sokuşturmaz. Ne kadar tatminkar olduğu elbet tartışılır, ama roman gerçek bir hafiyelik faaliyeti içerir. Oysa o dönem telif romanlar daha çok maceraya dayalıdır, vurdulu kırdılı romanlar, muamma romanına göre daha çok rağbet görmektedir.

9. Valde Sultanın Gerdanlığı (1954)

Amanvermez bir kenara, alaturka Sherlock Holmes romanlarının en afilisi var şimdi sırada. Valde Sultanın Gerdanlığı, daha çok tiyatro alanında eser vermiş Cevat Fehmi Başkut’un Holmes tiplemesi Rıdvan Sadullah’ın bir macerasını anlatır. Yazar, bizzat kendisini de romana dahil etmiş, Rıdvan Sadullah’ın Watson’ı Cevat Fehmi olmuştur.
Kraliçe Viktorya tarafından padişah Abdülmecid’in annesi Valde Sultan’a hediye edilip, ordan oğluna, derken Abdülhamit’e miras kalan 40 bin altın değerindeki gerdanlığın etrafında döner olaylar. Yıldız baskınında kayıplara karışan mücevhere sahip olduğu yönünde rivayetler bulunan Hüsnü bey’in ölü bulunması, romanda Lestrade rolünü üstlenen Komiser Osman’ın Rıdvan Sadullah’a başvurmasına yol açar. Rıdvan Sadullah, hakiki bir Sherlock Holmes gibi, ziyaretinin öncesindeki olayları bir bir tahmin ederek karşılar komiseri. Beraberce cinayet mekanına, Hüsnü bey’in Erenköy’deki köşküne yollanırlar.

Cinayetin çözümü, meşhur gerdanlığın gizlendiği yeri keşfetmekten geçmektedir; bunun için de geçmişten kalan bir şifreyi çözmeleri gerekecektir. Bu hali ile Başkut’un romanı, yerli muamma romanlarımız içinde özgün, önemli bir yere sahiptir. Yazar, bu alanda başkaca eser vermemesine karşın maharetlidir, Rıdvan Sadullah, Sherlock Holmes taklitlerimizin uzak ara en iyisidir.

10. Sherlock Holmes Domates Peşinde (1957)

Aziz Nesin’in, 1957 tarihli Deliler Boşandı kitabından bir öyküsü, Domates Peşinde, Sherlock Holmes’la Dr. Watson’ı Türkiye’de resmeder. O yıl domates çarşıdan, pazardan çekilip değere binmiştir. Kaçakçılık masasından gelen bir telgraf, sınırdan 250 gram domatesi mahrem yerinde gizleyerek geçiren bir kadını bulması için Holmes’i görevlendirir. Neyse ki hafiyemiz, ülkemiz gerçeklerine uyum sağlamıştır; bürokrasinin domatesi gerçekten bulmaktan daha önemli olduğunun farkındadır.

Aziz Nesin’in, Nuru Hayat müstearı altında Düğümlü Mendil isminde bir polisiye denemesi olduğu pek bilinmez. Vasatı asla aşamayan Düğümlü Mendil’in yanında, üstadın bu parodisi bir cevher niteliğindedir.

11. Allahabad Elması (Abdülcanbaz Arsen Lüpen’e Karşı) (1984)

Bir de Abdülcanbaz albümü var ki, sanıyorum bir yerli çizgiroman eserinde Sherlock Holmes’in arz-ı endam ettiği tek örnektir. Abdülcanbaz’ın Allahabad Elması adlı macerasında sadece Sherlock Holmes değil, Komiser Jüv, Maigret, Arsen Lüpen ve Nat Pinkerton’u da görürüz.

Arsen Lüpen, Kont Pier Mansard’ın koleksiyonundaki Allahabad elmasını çalmayı aklına koymuştur. Konta, elması tam iki ay sonra gece 12’de çalacağını bildiren bir mektup yazarak meydan okur. Sadece Komiser Jüv’ün korumasına güvenmeyen Kont, Holmes, Maigret ve Nat Pinkerton’dan başka Abdülcanbaz’ı da davet ederek elması korumak ister. Arsen Lüpen’in, bizim Gözlüklü Sami’den de büyük bir hırsız olduğuna ikna olan Abdülcanbaz Paris’e avdet eder.

Nihayetinde bütün polisiye ustaları Arsen Lüpen’in ağına düşerken, Lüpen de Abdülcanbaz’ın osmanlı tokadıyla yenik düşer.

12. Holmes İstanbul’da (Kanlı Elmaslar) (2007)

Holmes’in yolunun İstanbul’a düşmesinden daha sıradışı bir şey varsa, o da bir kadına aşık olmasıdır. Kurt Aldeer’in “Holmes İstanbul’da” romanı ise Holmes’in bir kadına aşık olduğu savı ile başlıyor. Oysa Holmes’in, bildiğimiz gibi, Bohemya Skandalı macerasındaki Irene Adler’i saymazsak, herhangi bir şekilde latif cinse ilgisi yoktur.

Kurt Aldeer, elbette, bir Türk yazarı tarafından kullanılan bir takma isim. Holmes haricinde iki tane de Mike Hammer romanı var. Mike Hammer’in ismini Myke Hammer olarak değiştirmiş. Sherlock Holmes’in ismine dokunmamakla beraber, Dr. Watson’ı nedense Dawson yapmayı uygun görmüş.

Kanlı Elmaslar, İtalyan mafyasının yeni yeni dünyaya açıldığı bir dönemde, İstanbul bağlantılı bir elmas kaçakçılığı işinin soruşturmasını anlatıyor. Holmes’ün müşterisi iki büyük mafya ailesinden biridir. Holmes, mafya için çalışmayı kabul eder; ancak asıl amacı aşık olduğu kadının akıbetini öğrenmektir.

Yazarın, bir parodi kaleme almasına karşın, Holmes karakterinin doğasını en uygun bir şekilde yansıttığına şüphe yoktur. Tek eleştirimiz, öyküyü anlatma rolünü üstlenmeyen bir Dr. Watson’ın işlevsiz kalması olabilir. Telif Holmes öykülerinin bu yakın tarihli tek örneği, Holmes okurlarını tatmin edebilecek bir romandır.

Eser Listesi

1912: Yervant Odyan, Abdülhamit ve Sherlock Holmes (Artin Asaduryan Matbaası)
1912: Yervant Odyan, Saliha Hanım (Artin Asaduryan Matbaası)
1913-14: Ebüssüreyya Sami, Osmanlı’nın Sherlock Holmes’i Amanvermez Avni (Cemiyet Kütüphanesi)
1925: Server Bedi (Peyami Safa), Polis Hafiyesi Kartal İhsan’ın Maceraları
1926: Server Bedi (Peyami Safa), Şerlok Holmes’e Karşı Cingöz Recai (Gündoğdu Matbaası)
1928: İskender Fahrettin, Türklerin Şerlok Holmes’i Yıldırım Sadi
1928: Anonim, Türklerin Şerlok Holmes’i Amanvermez Sabri
1930: Salih Münür, Kalpazan (Sühulet Yayınları)
1932: M.N., Şark’ın Şerlok Holmes’i (Yenigün Gazetesi)
1934: Anonim, Ateş Ahmet
1936: Anonim, Amanvermez Kadri (Maarif Kitaphanesi)
1938: Münir Süleyman Çapan, Şerlok Holmes / Kanlı Muamma (İnkılap Kitabevi)
1940: Hikmet Münir, Arsen Lüpen – Şerlok Holms Karşı Karşıya / Hırsız Kim? (Sertel Matb.)
1942: A.T. Safkan, Dünya Titriyor (Cumhuriyet Matb.)
1944: Süheyla Kızıltan, Yıldırım Hasan
1944: Anonim, Amanvermez Ali (Sertoğlu Kitabevi)
1945: Dâniş Remzi Korok, Velington Şatosu Esrarı (Rıza Koşkun Neşriyatevi)
1954: Cevat Fehmi Başkut, Valde Sultanın Gerdanlığı (Harman Yayınevi)
1957: Aziz Nesin, Deliler Boşandı (Yeni Matbaa)
1984: Turhan Selçuk, Abdülcanbaz / Allahabad Elması (Milliyet Yayınları)
2007: Kurt Aldeer, Holmes İstanbul’da (Kanlı Elmaslar) (Erko Yayınları)

Esrâr-ı Cinâyât’tan Çoksatarlığın Esrarlarına: Ülkemizde Yazarın ve Romanın Polisiye Macerası / Zehra Çelenk

Polisiye okumak, ikamesi hayli zor, esaslı bir bağımlılıktır. Ortalama bir polisiyeseverin günlüğünde kitapçı ziyaretinin yer alma olasılığı, başka herhangi “cins” bir okurunkine oranla epey yüksektir bu yüzden. İşte son birkaç yıldır, müptelalığıyla maruf polisiye okurunu ilgili standlar etrafında Komiser Maigret adımlarıyla üç, Sam Spade adımlarıyla iki tur döndürecek bir gelişme yaşanmakta ülkemizde. “Yazılmıyor, yazılamıyor” ya da “yazıldı da unutuldu” denen yerli polisiyeler giderek artan biçimde kitapçı raflarını donatmakta.

1990’lı yıllarda Ahmet Ümit ve Osman Aysu’nun eserleriyle dirilmeye başlayan polisiye edebiyatımız, son birkaç yılda, yeni yazarlar ve kayda değer bir türsel çeşitlilikle hayli kanlı canlı bir hale geldi gerçekten de. Tür kapsamında değerlendirilemeyecek eserlerde de polisiye izleklerin kullanımına giderek daha sık rastlanmaya başladı. Peki nasıl oldu da böyle oldu? Türün yerli örneklerinin azlığı üzerine tartışmaların sürüp gittiği yıllar boyunca beklenen neydi? Yazanlar ne yazdı, bu dallı budaklı türün daha çok hangi alanlarında eserler verildi? Kriminal durumlarımız gibi, polisiye yazarlarımız da “bize göre” mi; yerli polisiyelerimiz ne kadar “yerli”? Tüm bu soruları yanıtlamak elbette pek kolay değil. Yine de polisiye edebiyatın varlık sebeplerinden biri olan, ke(n)di canına kast eden türden bir merakın1 dürtmesiyle birtakım ipuçlarına ulaşmak mümkün.

Polisiye, genel olarak “suç”un, “suçlu”nun ve onu suça iten saiklerin araştırılması etrafında dönen bir tür. Bu, hayli geniş bir alt türler dağarcığına sahip, seveni bol tür, bizde, “polisiye” dışında, “polis romanı”, “cinayet romanı”, “dedektif(lik) roman ve öyküleri” gibi adlarla anılmakta. Batı’da, yukarıda saydığımız adlarla birlikte, yaygın biçimde kullanılan “suç edebiyatı” ya da “suç romanları” (crime fiction/ novels) gibi adlarsa, türün klasik dedektiflik öykülerinden kara romanlara, casusluk öykülerinden gerçek suç öykülerine, gerilim öykülerinden adli tıp süreçlerini içeren öykülere değin uzanan nice alt başlığını kapsamaya daha elverişli görünmekte. Elbette bunlara ilişkin de soru işaretleri mevcut; belirgin bir gizem ögesinin hâkim olduğu ama gerçek anlamda suç içermeyen örneklerin “suç romanı” başlığı altında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği gibi… Bu konudaki sürgit tartışmaları sona erdirmek gibi bir niyetimiz olmadığına göre, biz en iyisi türü, dilimizin alıştığı üzere, “polisiye” biçiminde anmaya devam edelim. Ve türün akla zarar çeşitliliğini çeşnilendirmek pahasına hemen ekleyelim: Popüler edebiyatın pek çok melezine yataklık yapan polisiyenin diğer popüler türlerle arası hiç de açık değil. Sözgelimi tarihî polisiye bir hayli rağbette, siyasi polisiyeyse, elzem görülmekte. Hani birileri de çıkıp “ekolojik polisiye” ürettiğini söylese, infial olmayacak gibi görünüyor ve örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bizde Polisiye Var mıydı, Yok muydu?

Kapsam ve tanımlar alanında bu gezintiden sonra, şu çok bildik soruyu anımsayalım: “Bizde neden polisiye yok(tu)?” Yakın zamanlara dek çeşitli mecralarda rahatlıkla telaffuz edilen bu sorunun, ciddi bir bilgi eksikliği içerdiğini belirtmek gerek her şeyden önce. Erol Üyepazarcı’nın da dikkat çektiği gibi, “polisiye roman” kavramı edebiyatımıza, “roman” kavramıyla aşağı yukarı aynı yıllarda girmiş. Türk okuru ilk çeviri romanlardan2 18 yıl sonra polis romanıyla tanışmış ve Şemsettin Sami’nin ilk yerli roman olarak kabul edilen Taaşşuk-i Tal’at ve Fitnat’ından yalnızca 11 yıl sonra, 1883’te, Ahmet Mithat Efendi’nin ilk yerli polisiye olarak kabul gören Esrâr-ı Cinayat’ı, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edilmiş(65). Bunu, özellikle II. Meşrutiyet’in ilanından sonra pek çok yerli polisiye izlemiş ve o tarihlerden günümüze değin hemen her dönemde tek tük de olsa yerli polisiyelere rastlamak mümkün.

Öte yandan, herhangi bir yazınsal geleneğin varlığını, kabaca, “süreklilik”, “çeşitlilik” ve “yerlilik” gibi üç ölçüte dayanarak değerlendirebileceğimizi varsayarsak, mesele, polisiye romanlarımızın değil; ama bir polisiye yazın geleneğimizin olmaması gibi görünüyor. Aşağıda bir kısmını sayacağımız örneklere karşın, Cumhuriyet’in ilk yıllarından doksanlara uzanan süreçte polisiyemizde bir hareketlenme yaşanmadığını düşünürsek, “süreklilik” önemli bir sorun olarak çıkıyor karşımıza. Süreklilik vasıtasıyla kuşaklardan kuşaklara aktarılan bir birikim bulunmadığı için de, gerek polisiyenin alt türleri, gerekse alt türlerin kendi içindeki varyasyonları anlamında bir “çeşitlilik”ten de söz etmek pek mümkün değil. Polisiye edebiyatımızın mühim kısmını takma adla yazılmış, yabancı serilerin devamı niteliğindeki eserlerin oluşturmasıysa, “yerlilik”i sorunlar listesinin ilk sırasına oturtuveriyor.

Bilindiği gibi, polisiye edebiyatımıza damgasını vuran durum, telif eserlerimizin çoğunun ciddi bir telif problemi üzerine kurulmuş olması. Yazarlarımızın bazıları, geçim derdiyle başa çıkmanın hayli pratik ve yaratıcı bir yolunu bularak, ülkemizde tutulan Batılı polisiye yazarların serilerine takma adla yazdıkları eserlerle katkıda bulunmuşlar. Bunlar arasında, Mickey Spillane’nin “Mike Hammer” serisine 1950’lerde yaptıkları katkılarla Kemal Tahir ve Afif Yesari açık arayla başı çekmekte. Bu iki Türk yazarın New York sokaklarında geçen “hard-boiled”3 öyküler yazmakta gösterdikleri başarı dudak uçuklatan cinsten, hele Amerika’ya ayak dahi basmadıklarını düşünürsek! Yerli polisiye yazarlarımızın destek attıkları yazarlar arasında, sevilen kibar hırsız karakteri Arsen Lupin’le Maurice Leblanc ve türün kraliçesi Agatha Christie gibi, türün başka meşhur isimleri de var.

Yerli kahramanların maceralarını anlatan yerli polisiye dizilerimiz de var. Ama bunlar da ister istemez türün Batılı örnekleriyle kıyaslama üzerinden tasarlanıp pazarlanmış: “Türklerin Sherlock Holmes’u Amanvermez Avni”, “Türk Arsen Lupin’i Nahit Sami” gibi… Yerli polisiye dizilerin en bilinen ve başarılı örneğiyse Peyami Safa’nın “Server Bedi” takma adıyla yazdığı “Cingöz Recai” dizisi. Safa’nın, kendi ifadesi ile, “sanat endişeleri için değil de geçimi için çok çabuk yazdığı, bir edebî değer atfetmediği” romanlar bunlar (Aktaran Üyepazarcı 198).

Takma adla (da olsa) polisiye romanlar kaleme alan yerli yazarlar kervanında Vala Nureddin, Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Aziz Nesin gibi daha pek çok ünlü isim var. Ortak dert, ekmek yahut da “içki-sigara” parası gibi görünüyor. Yine de Afif Yesari örneğindeki gibi, takma adla az buz değil yüz adet polisiye macera kaleme almayı yalnızca ticari kaygılarla açıklamak güç. Tüm bu takma adların ya da yazarlarımızın geçim kaygısıyla yazdıklarını vurgulamalarının altında, polisiye yazıyor oluşlarını meşrulaştırma çabasının yanında, bundan aslında zevk aldıklarını maskeleme ihtiyacının da rol oynadığı düşünülebilir. 1990 sonrası polisiye yazarlarımızınsa, polisiye yazımını ikincil bir uğraş olarak görmediklerini, pek öyle takma ad falan da kullanmayıp deyim yerindeyse, göğüslerini gere gere yazdıkları türe sahip çıktıklarını görüyoruz. Yazarlarımızın polisiyeye bakışındaki bu dönüşümün nedenleri üzerinde düşünmekse, türün dünyadaki gelişimini gözden geçirmeyi kaçınılmaz kılıyor.

Polisiye, edebiyatın, uzun dönemler boyunca üvey hatta gayri meşru çocuk muamelesi gören popüler türleri arasında. Lakin ulu orta bağra basılmasını engelleyen bu konumuna karşın, edebiyatın üveyleri arasında da zeka ve parlaklığıyla özel bir yere sahip. Dedektif öykülerinin uzak kaynaklarını, Voltaire’in, ipuçlarından yola çıkarak, tümevarımcı yöntemle bir problemi çözen kahramanıyla aynı adı taşıyan “Zadig”inden, halk hikâyeleri ve bilmecelerine, iyi haydutlar hakkındaki popüler edebiyattan, Oedipus’a ve mitolojiye doğru genişleyen bir alanda arayan çok sayıda farklı çalışma mevcut.4 İlk polisiye eserlerse, kentleşme ve sanayileşmeyle artan suçun gözlerden ırak tutulamaz hale geldiği 19. yüzyılda ortaya çıkmış. Sevenleri arasında sıradan okurun hiç de sultan5 sayılmadığı devirlerde kralların, padişahların, devlet adamlarının ve büyük düşünürlerin bulunduğu türün, popüler edebiyat içindeki görece ayrıcalıklı konumunun nedenlerinden biri, “ciddi edebiyat”la, “aydınlanma” vasıtasıyla kurduğu akrabalık bağı olarak görülebilir.

Çok farklı beğeni kesimlerinden okurlara hitap eden, dünyanın pek çok yerinde, her dönem çoksatar listelerinin ilk sıralarında yer alan polisiye romanların andığımız dönemde romancılarımız tarafından ekmek teknesi olarak görülmesi şaşırtıcı değil. Yine de şöyle bir soru gelebilir akla: Mesele geçim kaygısı ise, romancılarımız neden sözgelimi fantastik edebiyatı ya da korku edebiyatını değil de, polisiyeyi ekmek teknesi olarak gördüler? En azından bu verdiğimiz örnekler bağlamında bu sorunun yanıtı oldukça açık: Türkiye’de roman, sıklıkla ifade edildiği üzere, Batı’da olduğu gibi toplumsal koşulların etkisiyle, kendiliğinden biçimlenen bir anlatı türü olarak değil, Tanzimat dönemindeki kültürel ve kurumsal gelişmelerin bir parçası olarak ortaya çıktı. Her alanda Batılılaşma idealinin bir uzantısı olarak, Batı’nın 19. yüzyıl gerçekçi roman geleneğini fazlasıyla sahiplenen Türk romancıları, her şeyden önce, Anadolu hikâye geleneğinin zengin fantastik içeriğinin reddiyle işe koyuldular (Ecevit 84, Moran Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış(1) 9-11). Onca malzeme bolluğuna rağmen edebiyatımızın 70’lere kadar “fantastik”i neden dışladığını açıklayan bu durum, romancılarımızın, rasyonalizmin çocuğu sayılan polisiye edebiyata−sınırlı ve mahçup da olsa−bir ilgi göstermelerinin gerekçelerinden biri olarak da görülebilir. Ancak polisiyenin tek ebeveyninin rasyonalizm olmadığını da hemen belirtelim. Suçun irrasyonelliğine karşı aydınlanmacı aklın zaferini ilan eden polisiye edebiyatın ilk öncülerinin Poe, Collins gibi romantikler; romantizmin ilk öncülerinin de gotik olduğu unutulmamalı. Polisiyenin okura verdiği haz biraz da, akıl ile akıldışı arasındaki bu gerilimli aşk ilişkisinden kaynaklanır. Çünkü, Roloff-Seeblen’in de belirttiği gibi, “büyük olasılıkla eğlencenin kendisi ancak rasyonalizm ve romantizm arasındaki bir tür dengeyle oluşturulabilir” (16-17).

İlk dönem polisiye yazarlarımızın takma adlarla maskeledikleri mahcubiyetlerinin sırrı da bu hassas dengede yatar gibi görünmekte: Popüler türler ve bu arada polisiye romanın okurla ilişkisi belirgin bir eğlence vaadi etrafında biçimlenir. Şu veya bu beğeni kesiminden okuru polisiye okumaya iten neden, öncelikle ve ille de, bu romanların “eğlenceli” olmalarıdır. Italo Calvino’nun güzel sözleriyle “yeni olmayanda yeniyi, yenide yeni olmayanı” aramak yollu (14), her tür okumaya eşlik etmesi beklenen hazzın özelleşmiş bir biçimi, Nilgün Abisel’in popüler filmler için söylediği gibi, “uylaşımları bilmekten gelen rahatlıkla, farklılıkların bilinmezliğinin yarattığı heyecan arasındaki gerilim”den (7) doğan haz: Polisiyenin okura sunduğu, her şeyden önce, budur. Türe en azından aşina olmanın okur hanesine puan olarak işlediği, kuralları az çok belli, yine de her defasında zekanın da hatırı sayılır ölçülerde işin içine katılmasını, en azından katılıyormuş gibi görünmesini gerektiren, içerikten ziyade kurgunun önemli olduğu oyuncul bir metin-yazar-okur ilişkisi kurar polisiye romanlar. Tanzimat’tan 70’lere değin “romanı kurmaktan çok toplumu kurmak”la (İnci 138) meşgul görünen Türk romancısının şu veya bu ölçülerde bu “oyun”a katılsa bile, varlığını dayatan görev bilinci ile oyunbozanlık, ya da en azından hazzı paylaşmakta mızıkçılık etmesi anlaşılabilir bir şeydir. Bu yazı kapsamında uzun uzadıya ele alma şansımız olmasa da, ülkemizde romanın gelişimine dair bu gibi koşullar, türün dünyadaki gelişiminin kimi özellikleriyle beraber değerlendirildiklerinde polisiyenin hemen her dönem yazarlarımız tarafından belli bir ilgi görmesini, ancak bu ilginin 90’lara değin türsel bir çeşitlilik içinde açıkça ortaya dökülememesini açıklamakta önemli ipuçları sunar.

Dünyada polisiye roman, ilk dedektiflik öykülerinden bu yana, kendisini bir yandan popüler edebiyatın uylaşımsal kuralları içinde yaratır ve tanımlarken, bir yandan da “ciddi” ya da “yüksek” edebiyatın büyük yazarlarından hiç geri kalır yanı olmayan Poe, Doyle, Chandler, Hammett, Simenon, Highsmith gibi yazarların eserleri aracılığıyla saygınlık kazanma yönündeki savaşımını sürdürmüştür. Bu savaşımın en önemli kazanımlarından biri, iyi polisiyenin iyi edebiyat olduğunun, bununla kalmayıp pek çok “büyük” romanın da polisiye bir yan olay örgüsüne sahip olduğunun günümüze değin giderek artan biçimde ifade edilmesidir: Gerçekten de mesele “suç” ve “suçluluk”sa yüksek edebiyatın baş tacı eserlerinin hatırı sayılır bir kısmı, sözgelimi Suç ve Ceza da bir tür polisiye sayılamaz mı? Üstelik yukarıda da değindiğimiz gibi, polisiyenin Suç ve Ceza gibi büyük eserlerle bağı, ne “suç”tan ibaret, ne de “ceza”dan.

Bunun karşısında yer alan başlıca argüman, ciddi edebiyatın, insan ruhunun dehlizlerinde zarif adımlarla dolaşır ve suçu toplumsal bir olgu olarak ele alırken, polisiyenin esas derdinin suçtan çok muamma olduğudur. Gerçekten de türün altın çağ klasiklerinde, suç, analitik yöntemler ve olay örgüsünün basit şematik yapısı aracılığıyla toplumsal arka planından ayrılarak bir inceleme nesnesi haline gelir, şeyleşir. Ama Batı’da örgütlü suçun sokakları kuşatmasıyla beraber ortaya çıkan, mütemadiyen bir “hava” ve stil derdinde görünmelerine rağmen, hatta belki de tam bu sayede, giderek kararan sokaklarda suya sabuna dokunur politik kimliklerini gizlemeksizin afili afili gezinen Dashiel Hammet, Raymond Chandler gibi “hard-boiled” ustaları böylesi keskin ayrımları zorlaştırır. “Hard-boiled” dedektifler ve kara roman geleneği, polisiyeye gereksinim duyduğu toplumsal arka planı sağlamıştır bir bakıma; elbette kendi tarzında ama işin edebî kısmına da halel getirmeden. Öte yandan bu “çetin ceviz” yazarların pek öyle beynin kıvrımlarında gezinmek gibi dertleri olmamıştır doğaldır ki. Ama ruhun derinlikleriyle iştigal bakımından, Dorothy Sayers, Agatha Christie gibi altın çağ kraliçelerine rahmet okutan Patricia Highsmith, Ruth Rendell türünden birkaç karanlıklar prensesi ortaya çıkınca, polisiyenin edebî derinlik hilafına kalem oynattığı iddiası da sıkı bir darbe yemiştir. Yüksek edebiyatın kaç değme yazarı, romanlarını su içer gibi bir doğallıkla, ardı ardına dizen Simenon’un eline su dökebilmiştir hem? İyi örneklerin bolluğuna rağmen, polisiyenin hak ettiği konuma kavuşabilmesi için popüler/ yüksek edebiyat ayrımlarını belirsizleştiren bir sıçrama gerekir gibi görünmektedir; nitekim bu da gerçekleşir. Yapısalcı ve post-yapısalcı edebiyat kuramlarının yaklaşımlarıyla, popüler edebiyat ürünlerinin de edebiyat eleştirisine konu olmasıyla bu gibi katı hiyerarşik ayrımlar geçerliliğini yitirmeye başlar; polisiye de bu genel iade-i itibardan hak ettiği payı alır.

Türler arası geçişliliğin, melezleşmenin yaygınlaştığı günümüzde ise, hem kendi alt türlerinin ve diğer yazınsal türlerin özelliklerini, kimi kez bir arada taşıyan yeni polisiye romanlar yazılmakta, hem de Moran’ın da belirttiği gibi polisiye roman formu modernist ya da postmodernist kimi yazarlar tarafından başka bir düzlemde veya başka amaçlar için sıklıkla kullanılmaktadır. Moran bu eğilimleri, Roman Jacobson’un “egemen öge” (the dominant) kuramıyla açıklamaya çalışır. Bu kurama göre belli akım veya dönemlerde edebiyat yapıtını oluşturan ögelerden biri egemen öge durumuna geçer ve diğer ögeler de onun etrafında örgütlenerek hiyerarşisi farklı yeni bir düzen meydana getirirler. Sözgelimi önceden edebiyat adına pek layık görülmeyen, önemsiz sayılan türler başka bir dönemde hem taze kan etkisi yapacağı düşünüldüğünden hem de yeni dönemin sorunlarını dile getirmeye elverişli görüldüğünden merkeze alınır. Moran’a göre polisiye roman da böyle sınıf değiştirmiştir, çünkü J.L. Borges, A. Robbe Grillet, I. Calvino, Muriel Spark, Umberto Eco gibi yazarlar dedektif romanı formunu kendi amaçları için yapıtlarında kullanmışlardır (“Bir Cinayet Romanı ve Postmodern Polisiye” 446-47).

Polisiyenin ülkemizdeki 90 sonrası yükselişi, Batı’da polisiye romanın merkeze alınmasına, sınıf değiştirmesine ön ayak olan tüm bu edebî süreçlerin yanı sıra, Türk romanında 70’li yıllarda başlayan, Ecevit’in “estetik devrim” olarak nitelendirdiği (83) dönüşümlerin de dolaylı bir uzantısı olarak düşünülebilir. Türk romanına damgasını vuran toplumsallık eğiliminin zırhı, istisnai örnekler her dönem var olsa da gerçek anlamda ilk kez yetmişli yıllarda delinmiş; Türk romancısının görev bilinci yerini yavaş yavaş daha öznel, bireyci eğilimlere bırakmaya, gerçek anlamda modernist/ postmodernist açılımlar romanımızda kendini bir arada ve bu yıllarda göstermeye başlamıştır (83-86). Edebiyatımıza “oyun” kavramı bu dönemlerden itibaren ciddi oranlarda girmiş, içeriğin egemenliği yerini kurgusal/ biçimsel arayışlara bırakmıştır. Türk romanının, neredeyse yüz yıl boyunca reddettiği fantastik öge, Latin Amerika edebiyatının büyülü/ fantastik gerçekçilik eğiliminin etkisiyle, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ünden (1983) başlayarak, edebiyatımıza görkemli bir dönüş yapmış (9), Nazlı Eray, Bilge Karasu ve Orhan Pamuk başta olmak üzere pek çok yazarın, kuşkusuz farklı biçimlerde romanlarına dahil ettikleri “fantastik”, ülkemizde polisiyeyle hemen hemen aynı dönemlerde yükselişe geçen tarihî romanların bir kısmında da kendine yer bulmuştur. Ve polisiye geleneği olmayan bir ülkede, polisiye, ironik biçimde, bir dedektif romanı parodisiyle, Pınar Kür’ün, Bir Cinayet Romanı (1989) ile üstkurmaca kontenjanından edebiyat gündemine girmiştir. 90’lardan itibaren de türün klasik örnekleriyle beraber modernist/ postmodernist açılımlar gösteren pek çok polisiye roman ardı ardına sökün etmiştir. 70’lerin estetik devrimiyle beraber romancılarımızın başat eğilimleri gibi “edebî değerler yelpazesi” ve “popüler”liğin ölçütleri de değişmiştir.

Çoksatar Herkese Yarar

Tüm bu edebî eğilimlerin ve bunlar doğrultusunda değişen editoryal politikaların, ülkemizde polisiyenin “kıymete binmesinde” ve tür kapsamında değerlendirilemeyecek eserlerde dahi polisiye formuna giderek daha fazla başvurulmasında şu veya bu ölçüde etkili olduğu söylenebilir. Popüler türlerle birlikte çoksatarlık kriterlerinin de edebiyat eleştirisinde giderek daha fazla kabul görmesi, gerek okur, gerekse yazarlar düzeyinde popüler olana duyulan ilgiyi körüklemekte.

Çoksatarlık kriterlerinin ve bununla bağlantılı biçimde gelişen PR-promosyon süreçlerinin yükselmesinde, edebiyat dışı etkenlerin de payı büyük: Ülkemizde 90’larla başlayan özel televizyon yayıncılığı ve medyayla holdingler arasındaki giderek giriftleşen ilişkiler de, yazarla okur arasındaki mesafeyi, popülerlik lehine değiştirmiş durumda. Kitaplarınızın daha çok okura daha hızlı biçimde ulaşmasının “masum okur”un masumiyetine, “eleştirel okur”un da eleştirelliğine bir zararının dokunmayacağı düşünülebilir. Öte yandan, çok satan kolay okunabildiğine, kolay okunansa doğaldır ki kolay “özetlenebildiğine” göre, kitabınız “tüketilebilir” hale geldiği oranda “tanıtılabilir” hale de gelmiş oluyor. Hal böyleyken ve neticede şeytan promosyonda gizliyken kültür-sanat haberlerinde boy göstermenin ya da afiş boyunu biraz büyütmenin kime ne zararı olabilir ki? Ülkemizde eleştiri müessesesinin noksanlıkları bir yana, çoksatarlar zaten baştan eleştiriden azade bir yerde konumlandırılmaktalar. Bu yüzden de bol bol “tanıtılma” ve fakat hemen hemen hiç “eleştirilmeme” konforuna sahip oluyorlar. Hulasa, çoksatar herkesi görüyor; okurun da yüzünü güldürüyor, yazarın da, yayınevinin de.

Bu noktada ülkemizde çoksatarlıkla polisiye edebiyat arasında bir paralelliğin bulunmadığını belirtelim. Üç beş baskıyı aşan polisiye romanlarımız hâlâ sınırlı sayıda ve bir iki yıldız yazar dışında, yerli çoksatar listelerinde polisiyecilerimizin adına pek de sık rastlayamıyoruz. Öte yandan tür dışında kalan eserlerin çok satmasında polisiye kurgu ve ögelerin önemli etkilerinin olduğunu görüyoruz.

Polisiye kurgu ve ögelerden yararlanmakla, yalnızca romanda polisiye yan öykülere, yani suç-suç araştırması içeren öykülere yer vermenin değil, anlatıya hâkim bir gerilim ve gizem ögesinin kastedildiğini belirtmek gerek. Aslında ortada polisiye anlamda bir muamma olmasa bile, salt metin-yazar-okur ilişkisinin doğasından kaynaklı nedenlerle her tür anlatı zaten belirli bir “gizem” ögesi etrafında kurulmak durumundadır. Jan R. Van Meter, Antik Yunan’dan günümüze yazılmış her dramanın aslında bir tür polisiye olduğunu söyler: “Her oyun başarıyla sonuçlanan bir araştırma içerir. Bir bilmece vardır ve final sahnesinde çözülür; bazen daha önce. Arar ve nihayetinde bulursun” (12). Meseleye bu açıdan bakıldığında tür kapsamında değerlendirilemeyecek eserlerde neden sıklıkla polisiye ögelere yer verildiğini ya da sözgelimi suç/ suç araştırması içermeyen ama gerilim ögesini başarılı biçimde kullanan bir aşk öyküsünü okurken neden polisiye okuduğumuz hissine kapıldığımızı anlamak da kolaylaşır.

Günümüz yerli polisiyecilerinin belirgin bir özelliğinin yazdıkları türe sahip çıkmaları olduğunu söylemiştik. Ahmet Ümit başta olmak üzere, son dönem polisiye yazarlarımız, eserleri kadar tür savunusu mahiyetindeki söyleşileriyle de polisiyenin edebiyat gündemine alınmasına katkıda bulundular. Polisiye öge ve kurgulardan yararlanan yazarlarımızın polisiyeye bakışları konusundaysa türün kaderi sayabileceğimiz türden bir kafa karışıklığı göze çarpmakta. Sözgelimi Haberci Çocuk Cinayetleri (1991) ile bilimkurgusal özellikler taşıyan “çılgın” bir polisiyeye imza atan Perihan Mağden en çok satan romanı İki Genç Kızın Romanı’nda (2002), yazılarından da bildiğimiz polisiye sevgisi ve birikimini okur ilgisini ayakta tutmak için romana “yamandığı” çok belli birkaç adli tıp raporuyla sınırlı tutmayı tercih etmiş. Türk romanının günümüzde en çok satan ve tanınan ismi Orhan Pamuk’sa bir gazete söyleşisinde6 romanlarında göze çarpan polisiye kurgu ve ögeleri, kitaplarının okunurluğunu artırmak için kullandığını “utanarak” belirtiyor. İster “utana sıkıla”, isterse “seve seve” olsun, yazarlarımızın çoksatarlık yolundaki kurgusal arayışları giderek artan biçimde polisiye nehirlerle kesişecek gibi görünüyor.

Değişen Soruların İzinde: Polisiyemizde Eski Engeller ve Yeni Kulvarlar

Polisiye edebiyatın, ülkemizde 90 sonrasında yükselişe geçmesinin ve tür dışında kalan eserlerde de polisiye formların giderek daha fazla rağbet görmesinin, şu ana dek sayıp döktüklerimiz dışında, kafa yorulmaya değer pek çok başka sebebi de var kuşkusuz. Polisiyenin yükselişi, sözgelimi 80’lerin post-travmatik etkilerinin biçim değiştirerek yalnız medya sektöründe değil, hemen her alanda sebebiyet verdiği “patlama”larla bağlantılı olarak da değerlendirilebilir. Susurluk’tan sonra tel tel çözülen çetecilik ve derin devlet mevzuları da, bizde malzemenin âlâsının bulunduğunu göstererek pek çok yazarımıza ilham vermiş olmalı. Pek çok yeni polisiye yazarının ortaya çıktığı 2000’li yılların, “ekonomik kriz”in damgasını vurduğu bir dönem olması, olay örgülerinde bu krizin ve yarattığı bunaltının şöyle ya da böyle mutlaka yerini bulması da tümden tesadüfi bir durum olmasa gerek. Emniyet güçlerinin suçlu takibinde yeni teknolojilere duydukları ilginin alandaki yeni proje, yatırım ve ekipmanlarla giderek daha gösterişli biçimlerde hayata geçmesi, aslında adli tıp süreçlerimizin de sanılandan ileri bir noktada olduğunun keşfi, polisiye edebiyatımızdaki canlanmanın sebepleri arasında görülebilir.

Tüm bunlar 90 sonlarında bir araya geldi ve polisiye edebiyatımızın yanağına, deyim yerindeyse, kan geldi. Peki yazanlar ne yazdı, bu dallı budaklı türün hangi alanlarında, ne tür eserler verildi? Polisiye yazarlarımızın önündeki en büyük engel olduğunu belirttiğimiz “yerlilik” problemi hangi yollarla aşılmaya çalışıldı ya da ne ölçüde aşılabilmiş durumda? Bu noktada yine, evet yine, o eski soruya, “bizde polisiye neden (pek fazla) yazıl(a)mıyor(du)?” sorusuna yönelik olarak geliştirilmiş bazı “popüler” argümanları değerlendirmekte yarar var. Tüm kestirip atmacı özelliklerine rağmen, gerçeklik payı taşıyan bu argümanların günümüzün yerli örneklerini incelemekte ölçüt oluşturma kabiliyetleri yüksek çünkü. Son dönem polisiye yazarlarımız da, eserlerini, ister istemez, bu argümanlarla mücadele edebîlecek biçimde konumlandırmak durumunda kaldılar.

Konuya ilişkin en inandırıcı varsayımlardan biri, bizdeki polisiye geleneğin yokluğunu, “suç geleneklerimiz”le bağlantılandırır: Bizde planlı programlı, inceden inceye hesaplanarak işlenmiş bireysel cinayetlere pek rastlanmamaktadır. Bu aslında, cinayetin ancak sayfiye evleri, yalılar, köşkler, malikanelerde vuku bulduğunda “incelikli” bir niteliğe sahip olabileceği yollu, kaynağını Altın Çağ polisiyelerinden alan bir görüştür. Evet, cinnet nedeniyle işlenmiş bir cinayette kanlı elleri katili, büyük ihtimalle daha bahçe kapısına ulaşmadan ele verecektir. Öte yandan cinayetin yalnızca cinnet ve zeki bir katilin incelikle planladığı cinayet olmak üzere iki türü yoktur ki… Daha önce değindiğimiz gibi, suçu bireysel motivasyonların ötesinde karmaşık güç-çıkar ilişkilerine dayandıran “kapı gibi” bir “hard-boiled” geleneği mevcuttur. Bağrında Susurluk gibi, değme Batılı polisiye yazarının kilometrelerce öteden ağzının suyunu akıtacak çetrefillikte suç örüntüleri barındıran bir toplumun, roman malzemesinden yana sıkıntı çektiğini iddia etmek biraz güçtür bu durumda.

Bu noktada hemen bir diğer argüman girer devreye: Evet, suçtan yana sıkıntımız yoktur ama suçluların araştırılıp bulunması sakıncalı ve ucu “derin” yerlere dokunan bir mevzudur çoğunlukla. Buna verilebilecek yanıtlardan biriyse, Batılı, özellikle de Amerikan polisiye geleneği örneğidir: Suç örgütlerinin devlet örgütüyle bağı, üzerinde kalem sallanmasını güçleştirecek denli “deruni” bir nitelik kazandığında, yazarın, eğer su-sabuna karşı temkinli bir yaklaşımı varsa, izleyebileceği yol, suçu, önce toplumsal bir olgu olarak çeşitli yönleriyle gözler önüne serdikten sonra birkaç şık kurgu darbesini takip eden, afili bir finalle münferitleştirmektir. Hollywood sinemasının yüz yıldır yaptığı budur ve formül hâlâ işler gibi görünmektedir. Bu yola sapan yazar, kaliteden değilse bile, varsa, toplumsal kaygılarından bir miktar ödün vermek durumundadır elbette ama yukarıda da belirttiğimiz gibi, çoksatarlığın avutucu kolları ne güne duruyor? Neticede bizimki gibi ülkelerde “yeni bir söz” ya da aslında herhangi bir söz söyleyebilmek için önce “esaminizi okutmanız” gerektiği de sır değil…

Bizde polisiye yazımının güçlükleri hususunda, kolayca çürütülemeyecek başka argümanlar da vardır elbette: “İçimizden” seri cinayet alanında kariyer yapmaya hevesli pek kimselerin çıkmaması gibi. Bunun da bir çırpıda sıralanabilecek pek çok toplumsal, psikolojik hatta “kent planlamasal” nedeni vardır. Kentleşmenin getirdiği yalnızlık ve yabancılaşmanın yan ürünlerinden biridir seri katil. Seri cinayet, dışlanmış bireyin “imzasını” toplum belleğine atma girişimidir. Tersinden bir aidiyet kurma çabasıdır bu yönüyle, “biz” olunamayan yerde “ben”in yıkıcı bir dışavurumudur. Televizyonunuzun (ya da köpeğinizin!) sesinin fazlasıyla açık olduğunu yan komşunuzdan değil de kapınıza dayanan polisten öğrendiğiniz Batı toplumlarında televizyon ekranından da olsa sesinizi “komşunuza” duyurmanın çarpık bir yoludur. Cemaat ilişkilerinin biçim değiştirerek de olsa sürdüğü, azbuçuk “deli”lerin bile −elbette iyice delirtildikten sonra−arada idare edildiği, koskoca adam ve kadınların dahi “dünya evine” adım atana değin “baba evi”ni terk etmeyi çok da aklına getirmediği ülkemizde, seri cinayetin yaygın olmaması anlaşılır bir şeydir. Bir cesedi ortadan kaldırmak, etrafta uykusu hafif, meraklı yaşlı teyzeler olmasa da hayli güç bir iştir. Öte yandan tüm bu ölçütler, seri katillerimizin elinin kulağında olduğunu da göstermektedir, hele bir de Avrupa Birliği’ne girelim!

Polisiye yazarlarımızın önündeki bir diğer engel de, türün en yaygın adlarından birinin “dedektif romanı” olduğu düşünüldüğünde ortaya çıkar. Bizde hiçbir zaman Batılı anlamda bir dedektiflik kurumu olmamıştır. “Araştırma-danışmanlık” başlığı altında bazı dedektiflik hizmetleri veren şirketler ve özel TV baskınlarına konu olan birtakım sahte dedektifler bulunsa da, 1994’ten beri “çıktı, çıkacak” denilen özel dedektiflik yasası bir türlü çıkamadığı için, günümüzde de dedektifliğin yasal koşulları mevcut değildir. Ama bu zorlayıcı noktayla başa çıkmakta da bir polisiye yazarının izleyebileceği yollar vardır. Bunların üç adedini hemen sıralayalım: Birincisi, baş kahramanı emniyet teşkilatından seçmek; ikincisi, kahramanı, bir tür cinayet meraklısı, ya da amatör dedektif olarak kurgulamak; üçüncü ve kuşkusuz en yaratıcı yolsa “farazi bir dedektiflik kurumu” üzerinden hayali bir dedektif tiplemesi oluşturmak. İşte son dönem polisiye yazarlarımız her üç yolu da kullanmış ve en zor görünen üçüncü kategoride bile inandırıcı, güzel eserler verilebilmiştir.

Yerli Dedektifin Derdi Ne Ola ki?: 90 sonrası yerli polisiyelerde polisler, dedektifler, cinayet meraklıları ve diğerleri…

Yazımızın bu son bölümünde, 90 sonrası polisiyelerimizi, ülkemizde polisiye yazmanın sayıp döktüğümüz zorluklarıyla başa çıkma ve türü “yerlileştirme” çabaları ekseninde, seri niteliği taşıyan birkaç örnek aracılığıyla incelemeye çalışacağız.

Günümüz yerli polisiyelerinin, tarihî gelişiminin epey geç bir evresinde yakaladığımız türün hangi dallarında konumlandığını takip etmeye en elverişli yollardan biri, “dedektifin” peşine düşmek. Burada dedektif sözcüğünü, cinayeti çözmeye çalışan ana karakter anlamında kullandığımızı hemen belirtelim. Yukarıda da değindiğimiz gibi, suç araştırmasını yürüten kişi bir özel dedektif olmak zorunda değil. Kalan seçenekler arasında ilk akla gelenle yola koyulduğumuzda, ister istemez “cinayet masası” ilişiyor gözümüze. Ahmet Ümit’in polis ikilisi, Nevzat ve Ali, son dönem polisiyelerimizin en meşhur polis kahramanları olarak karşımıza çıkıyor.

Ahmet Ümit, Türk polisiyesi için birkaç anlamda gerçekten önemli bir isim: Her şey bir yana, ülkemizde polisiye/ gerilim türünün bir diğer bilinen ismi Osman Aysu ile beraber, biraz farklı kulvarlarda da olsa polisiye yazımında “inat ederek” türün edebiyat gündemimize alınmasına yaptığı katkıları yadsımamız mümkün değil. Ümit’in son dönem polisiye edebiyatımıza bir diğer katkısı ise, kayda değer bir türsel çeşitlilik içinde ürün vermiş olması: Sis ve Gece, Kar Kokusu, Kukla gibi eserleriyle “siyasi polisiye”, Patasana ile “tarihî polisiye” örneklerine imza attı. Sis ve Gece’de, romanın baş kişisi Sedat aracılığıyla okuyucuyu bir gizli istihbarat görevlisinin, yasak aşkın neşter vurduğu paranoid dünyasıyla tanıştırmakla kalmadı, Milli İstihbarat Teşkilatı’nı da başlı başına bir “edebî karakter” olarak ilk kez okuyucuya sundu ve polisiye öykülerinden oluşan iki kitapta (Agatha’nın Anahtarı, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir) bir polis ikilisi aracılığıyla okuyucuyu suçun “yerli” sokaklarına daldırdı.

Ümit’in bir diğer özelliği de günümüzün çoksatarlık mertebesine ulaşan ender yerli “yıldız” polisiyecilerinden olması: Dikkat çekici tanıtım kampanyalarına konu olan eserlerinin bir kısmı TV yapımlarına dönüştü, çoğunun da film hakları satın alınmış durumda. Sözün kısası, Ümit, bir polisiye yazarının ülkemizde tırmanması muhtemel “yüksekliklere” ulaşmış gibi görünüyor ve hazırlık aşamasındaki eserleriyle de iddiasını sürdürüyor. Bu bölümde daha çok “seri” niteliği taşıyan yerli polisiyelerdeki ana karakterlere bakacağımızı söylemiştik. Ümit’in bir yazar olarak polisiye macerasını burada noktalayarak gözlerimizi onun yarattığı yerli polis ikilisine çevirmeden önce, türün tarihinde “polis”in geçirdiği evrime bir göz atalım.

Bilindiği gibi türün klasiklerinde polisin görevi neredeyse sadece dedektifin zeka ve yeteneğini vurgulamaktan ibarettir. Sözgelimi Poe’nun, muammanın çözümünün tümüyle analitik uzmanlığa dayandırılması ve türe damgasını vuran amatör dedektif tipinin yaratılması bağlamında ilk gerçek dedektiflik öyküsü kabul edilen 1841 tarihli Morgue Sokağı Cinayeti adlı öyküsü, yaşlı bir kadınla kızının kendi evlerinde kurban gittikleri vahşi ve olağandışı cinayetin kurnaz ama kafasız Paris polisinin sonuçsuz kalan soruşturmalarından sonra, bir amatör dedektif olan Mösyö Dupin tarafından birkaç akıl darbesiyle çözülmesini anlatır. Gerçekten de Dupin’in başlıca yöntemi, gazete haberlerinde yer alan bilgilerle, polisin hikmetinden bihaber olduğu ipuçlarını kıvılcımlar saçan analitik zekasının imbiğinden geçirmekten ibarettir. Sherlock Holmes öyküleriyle Doyle, Poe’nun yarattığı ve dedektiflik edebiyatına damgasını vuran üçlüyü yeniden kurar: Salt merakının dürtüsüyle suçun üzerine eğilen centilmen dedektif Sherlock Holmes, sınırlı zekası ve naifliğiyle sıradan okurun kolaylıkla özdeşleşebileceği anlatıcı rolünde yardımcısı Dr. Watson ve Scotland Yard’ın yeteneksiz polis müfettişi Lestrade. Aynı üçleme, türün kraliçesi Agatha Christie’nin züppe Belçikalı dedektifi Hercule Poirot’nun başrolde olduğu 30’u aşkın romanda da çıkar karşımıza: “Küçük gri hücreler”iyle çözemeyeceği muamma bulunmayan Hercule Poirot, iyi niyetli, salak yardımcı Hastings ve beceriksiz Scotland Yard polisi. Klasik dedektiflik romanlarının yıldızları, tartışmasız biçimde polisler değil dedektiflerdir.7

Kara romanın salon polisiyesinin ölüm çanını çaldığı dönemlerden itibaren, kahramanı komiser Maigret’yle Simenon ve Nestor Burma’yla Leo Mallet gibi yazarların yapıtlarıyla, polisiye edebiyatta, özel dedektifin yerini normal polise bırakması yönündeki başka bir eğilim de varlığını hissettirmeye başlar (Mandel 74). Örgütlü suç, örgütlü takip gerektirdiğinden, polisler türün klasiklerindeki evlere yahut suç mahalline şenlik hallerinden yavaş yavaş sıyrılırlar.

İsveçli iki yazar, Maj Sjöwall ve Peter Wahlöö’nun 60’larda kaleme aldığı Martin Beck serisi, polis çalışmalarını konu edinen polisiye romanların (police procedural) en iyi örneklerindendir. Günümüzde de popülerliğini koruyan polis kahramanlar konusunda örnekler çoğaltılabilir: Ruth Rendell’in Müfettiş Wexford’u, Donna Leon’un Venedikli “Comissario”su Brunetti, Fransız yazar Fred Vargas’ın Komiser Adamsberg’i, Yunanlı Yazar Petros Markaris’in komiser Haritos’u, hemen akla gelenler.

Gelelim bizim polis ikilimize; başkomiser Nevzat’la yardımcısı Ali’ye. Öncelikle ikiliyi televizyon dizilerinden tanıyanları ciddi bir kafa karışıklığının beklediğini belirtelim. Ümit’in öykülerini temel alan ve bu ikiliden yola çıkan birkaç polisiye dizi8 çekildi. İki ayrı TV dizisine konu olmakla kalmayıp, Ahmet ve Yiğit adlı “akrabalarıyla” da ekranları şenlendiren bu yerli ikili, edebiyattan ekrana sıçrayan maceralarıyla yüzünü şimdiden eskitmiş durumda. Peki kimdir bu Nevzat ve Ali; ikilimiz ne denli yerli? Öncelikle Ümit’in, gerek kitaplarının arka kapaklarındaki tanıtım yazılarında gerekse söyleşilerinde sıklıkla, “gündelik yaşamda işlenen cinayetlerden yola çıkarak insan gerçeğine ilişkin sorular sormak”, (Şeytan Ayrıntıda Gizlidir), “Dostoyevski’nin yaptığı gibi”, “insanın saplantılarını, iyi yanını, kötü yanını, kısacası yaşamı anlatmak” gibi sözlerle vurgulanan “derinlik” iddialarının en azından bu iki karakter özelinde birazcık “duvara tosladığını” söylersek umarız yazara fazlaca haksızlık etmiş olmayız. Zira cinayet masası amiri, “alaylı” baş komiser Nevzat’la, iyi eğitim görmüş, hafiften “Amerikan” takılan, hayatı çok fazla tanımayan Ali, Amerikan best seller’larının ve Hollywood’un sündüre sündüre kullandığı “veteran-çaylak” ikilisinin dayanılmaz çekiciliği fikrine pek bir yenilik veya yerlilik getirmiyor. Güneşin altında yeni öyküler gibi, gıcır gıcır yerli kahramanların da olmadığını biliyoruz elbette; yani ikilinin polisiyenin çok tutmuş bir kalıbına başvurularak yaratılmasında bir sakınca yok. Ama başrol oynadıkları çeşitli öykülerde, olaylara farklı yaklaşımlarıyla yavaş yavaş tanımayı umduğumuz bu iki öykü kişisi bir türlü derinleşerek ülkemize özgü polisiye karakterler haline gelemiyor. Nevzat’ın rakısını Balat’ta içmesi, buna karşılık Ali’nin feneri İstanbul’un “trendi” mekânlarında söndürmeyi tercih etmesi, Ali’nin afra tafrasına karşılık Nevzat’ın mütevazı giyim ve yaşam tarzı, ikilinin kadınlara farklı yaklaşımları gibi özellikle TV yapımlarında karşılığını rahatça bulan zıt nitelikler, ikilinin, tipleştirme düzeninden kanlı canlı, bize özgü karakterler sınıfına atlamasına yetmiyor. Ümit’in polisiye öykülerindeki yan karakterlerin büyük kısmı için de aynı şeyi söylememiz mümkün. Üçüncül karakterlerde kabadayılardan arazi mafyasına, sokak çocuklarından mezar hırsızlarına dek, önemli bir yerel çeşitlilik söz konusu. Gerçi bunların da tip düzeyinin ötesine geçtiklerine pek rastlayamıyoruz ama üçüncüllükleri göz önünde bulundurulursa bu anlaşılır bir şey.

Ahmet Ümit’in gerek öykü, gerekse romanlarında, türü yerlileştirmek anlamındaki en büyük başarısının bize özgü mekân çeşitlemelerinde yattığını söyleyebiliriz. Yalılardan gecekondulara, üniversite çevrelerinden bitirimhanelere, genelev ve pavyonlardan şık gece klüplerine, kalemini oynatacağı yerli mekânları bulmak konusunda önemli bir beceriye sahip Ümit. Gerilim yaratma ve sürdürmede de kayda değer bir başarı sergileyen Ümit’in eserlerinde, tatminkâr bir sona ulaşan entrikalar konusundaysa bir standarttan pek söz edemiyoruz. Özellikle öykülerinde sürükleyici kurguları oldukça nahif çözümler izleyebiliyor.

Son dönem polisiye yazarlarımız arasında değinmek istediğimiz bir diğer isim, “Remzi Ünal” serisiyle Celil Oker. Kaktüs Kahvesi’nin 1999’da düzenlediği Polisiye Roman Yarışması’nda Çıplak Ceset adlı romanıyla aldığı birincilikle polisiye edebiyatımıza esaslı bir giriş yapan Celil Oker, her şeyden önce hayalî bir dedektiflik kurumu üzerinden hayli inandırıcı bir yerli dedektif karakteri yaratmasıyla dikkatleri üzerine çekti.

Günümüzün İstanbul sokaklarında suçun izini süren bu yerli dedektifin doğal olarak klasik polisiyenin “büyük dedektifi”yle pek bir ilgisi yok. Hercule Poirot’nun ancak uzak bir ülkedeki tanımadığı küçük kuzeni olabilecek Remzi Ünal’ın, “hard-boiled” geleneğin, Sam Spade, Philip Marlowe gibi dedektifleriyle ise hayli kardeşçe ilişkiler içinde olduğunu söyleyebiliriz. Remzi Ünal’ı daha yakından tanımadan önce, yazımızın çeşitli aşamalarında değindiğimiz bu özel dedektif tipine dair bilgilerimizi gözden geçirelim: “Hard-boiled” dedektifi için dedektiflik, zekasının keskinliğini teyit etmeye yarayan bir tür amatör zevk değil, aklından çok yumruğunu kullanarak ve muhtemelen en iyi bildiği şey olduğu için sürdürdüğü gerçek bir iştir. Ama, bir nevi emir kulu olsa da, kendince bir ahlaki duruşu, adalet duygusu, incittiğinize pişman olabileceğiniz bir egosu vardır. Bir miktar nakit sıkıntısı vardır her zaman, ama paraya da pek önem vermez. Son olarak da, dudaklarından hiçbir zaman “Çok basit, dostum Watson” gibi ferahlatıcı sözcükler dökülmez, çünkü hiçbir zaman “çok basit” değildir. Hiçbir ilke sonsuza dek geçerli değildir ve belli bir tezahürü, o an için alt edilse de, kötülük dışarıda tüm ihtişamıyla egemenliğini sürdürür.

Celil Oker’in Remzi Ünal’ı, böylesi bir dünyada ve Türkiye gibi bir ülkede “gerçeğin peşinde” koşmanın olası zorlukları bir yana, THY’den kovulmuş eski bir pilot olarak, çifte kavrulmuş bir “kaybeden” olarak çıkar karşımıza. Kendine dair aklından geçirdiklerinden de anlayabileceğimiz gibi, hiç öyle yüce amaçları ya da büyük iddiaları yoktur.

Remzi Ünal… Şu Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendine saygısı olan hiçbir “frequent flyer”ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’un Cessna’sını bile adam gibi indirmekten aciz eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur özel dedektif Remzi Ünal… (Oker 10)

Başta da değindiğimiz gibi Oker’in en büyük başarısı, ülkemizde var olmayan bir meslek mensubunu son derece inandırıcı biçimde anlatabilmesinde. Bunun sırrı da Oker’in sade ama sağlam karakter kurgusuna eşlik eden atmosfer yaratma becerisinde, “alttan” bir mizahın kendini daima duyurduğu yalın ve mütevazı anlatımında yatıyor. Ünal tüm o “cool”, kadınlara prim vermeyen, eşsiz dostsuz, tek tabanca(sız) çetin ceviz hallerine karşın öylesine gürültüsüz patırtısız, sade bir karakter ki, varlığı hiç öyle “ağırlık” yapmıyor ve var olabileceğine inanmamamız için bir sebep kalmıyor ortada. Evet çok da kanlı canlı bir karakter değil Ünal ama Oker zaten baştan güçlü karakterlerden ziyade stil ve atmosfere ağırlık veren “hard-boiled” geleneğe yaslanarak seçimini açıkça ortaya koyduğundan, dedektifiyle öyle çok içli dışlı olmayı da beklemiyoruz okur olarak. Durum böyle olunca yerlilik konusundaki beklentimiz de karakterden olay örgüsüne ve atmosfere kayıyor. Ki Oker de gerek mekân çeşitlemeleri, gerekse−yer yer gereğinden fazla ayrıntıya girse de−başarılı mekân tasvirleriyle, hayli yerli bir atmosfer sunmayı başarıyor.

Ünal’ın doğal ketumluğu ve sinikliğiyle polise ve aslında başkaca da pek bir kurum veya ilişkiye yaslanmaksızın kendi işini kendinin görmesi, hayali bir dedektifle emniyet teşkilatı arasındaki olası tatsız karşılaşmaları da önlüyor. Oker, Ünal’ın taşıma lüksüne sahip olmadığı silaha alternatif olarak kahramanına bir de aikido merakı ekleyerek savunma sorununa gösterişli bir çözüm bulmuş. Gerçi aikido bilgisi Ünal’ın zaman zaman birazcık tartaklanmasına engel olmuyor ama bu da onu daha insani bir karakter haline getiriyor. Özetlersek, Oker yapıyı baştan sağlam zemine kurduğundan, müştemilat da pek sırıtmıyor.

Oker’in deyim yerindeyse biraz “teklediği” hususlarsa, Türkeş’in de belirttiği gibi, özellikle serinin ilk üç romanında kurgusunu ve yan karakterler düzeyinde kişilerini pek fazla çeşitlendirememesi gibi görünüyor. (66-68) Gerçi ilk bir-iki romandan sonra, okur olarak Remzi Ünal polisiyeleriyle ilişkimiz bir tür ahbaplığa dönüşüyor zaten: Yani eni konu tanımaya ve sınırlarını kestirmeye başladığımız için “şapka uçuracak” sürprizler beklemediğimiz ama hiç değilse bize fena bir kazık atmayacağını da bildiğimiz, sıcak ve sağlam bir ilişkiye. Bu da yabana atılır bir şey değil bu devirde ve her devirde…

Son dönem polisiye edebiyatımızda belirgin bir çeşitliliğin gözlendiği alanların başında, polisiye romanların favori ana karakterlerinden olan “cinayet meraklıları”, bir diğer deyişle amatör dedektifler geliyor. Daha şimdiden bir adet travesti (Mehmet Murat Somer’in “Hop-Çiki-Yaya” serisi) bir adet kadın satıcısı (Armağan Tunaboylu’nun “Metin Çakır” serisi) amatör dedektifimiz, bir de, polisiye meraklısı Alman kitapçımız (Esmahan Aykol’un “Kati Hirşel” serisi) var. Bizdeki amatörlerin cinayet merakını kurcalamadan önce, amatör meraklıların tür içindeki gelişimine göz atalım.

İnsanları suç işlemeye iten “motifler” çokça tartışılır da, suç araştırmasının hangi saiklerle yapıldığı üzerinde nedense pek durulmaz. Meseleye bu açıdan yaklaştığımızda hemencecik şöyle bir manzara çıkıverir ortaya: Polisin−en azından ideal olarak−bir cinayeti çözmek için ek bir faydaya ihtiyacı yoktur; “işini yapıyordur” yani. Dedektifse en iyi bildiği işi yaparak ekmek parasını kazanıyordur. Peki bu amatörlere ne oluyordur? Burunlarını üzerlerine vazife olmayan bir suç araştırmasına sokmak için “sağlam” bir gerekçeye en fazla ihtiyaç duyanlar, amatörlerdir gerçekten de. Merak, eğer bir tür mirasyedi değilseniz, hayli güç ve zahmetli bir iş olan cinayet araştırmasını tek başına yürütmeye çalışmak için yeterli bir motivasyon değildir zamanımızda. Kaldı ki bu işi birtakım gayri meşru yollarla yürütüyorsanız muhtemelen kendinizi koruyacağınız bir silahınız bile olmayacaktır. Öyleyse eğer kahramanımız bir amatörse, inandırıcılığı sağlamak için suçtan birincil yahut ikincil derecede etkileniyor olmasında yarar vardır: Yani ya bir biçimde işlemediği bir suçun baş zanlısı ilan edildiği için kendini aklamak durumunda kalmalı ya da maktül veya zanlıya olan yakınlığı nedeniyle bu işe bulaşmalıdır. Merak ancak bu koşullarda işe yarar bir motivasyon haline gelir. Bu noktada, suç araştırmasına yönelik motifler anlamında ikinci bir kategoriye daha adım atmış bulunuyoruz: Suçla doğrudan bağlantısı olanlar ve olmayanlar. Gerçi tüm bunların birbirinden keskin çizgilerle ayrılamayacağını da hemen belirtelim. Yani bir dedektif ya da polis de işlemediği suçun zanlısı ilan edilmiş, bir yandan postu kurtarmaya çalışırken bir yandan da suçluyu bulmaya çalışıyor olabilir. Öte yandan, son dönem polisiyecilerimizden Yıldırım Üçtuğ’un Haldun Kunter’i türünden emekli bir komiser de yaşlılık günlerinin sıkıntısını dindirmek için bir cinayet olayına ilgi gösterebilir.

Cinayet meraklıları ile ilgili belirtmemiz gereken bir diğer nokta da, cinayetle doğrudan bir bağlantıları olmasa bile, bir biçimde cinayetin vuku bulduğu yerlerde bulunmalarıdır. Suç araştırmasına yardım etmeleri için çağrıldıkları pek görülmez yani, suç onların ayağına gelir. Agatha Christie’nin meşhur “Miss Marple”’ı bu cinayet meraklılarının en ünlülerinden biridir. Küçük bir kasabada yaşayan bu sevimli “kız kurusu”, “küçük gri hücreler”inden ziyade doğal sosyal becerisi ve bulunduğu ortamda eriyip gitmesini sağlayan sıradan teyze halleri sayesinde, insanları ince ince konuşturup ipuçlarını birbirine sabırla ekleye ekleye çözer cinayetleri. Kolaylıkla görülebileceği gibi, amatör dedektiflerin en büyük avantajları sıradanlıkları, kahramanlık vasıflarından uzak oluşlarıdır. Bu nedenle özdeşleşilebilme potansiyelleri fazlasıyla yüksektir. Cinayeti diş tırnak marifetiyle ve bir miktar da şansın yardımıyla çözdüklerinde topladıkları sempati puanları, onlardan beklentimizin azlığı ölçüsünde artar.

Cinayet meraklılarının bir diğer yaygın türü de, iş yahut meşguliyetleri nedeniyle suç çevrelerine yakın olanlardır. Gaston Leroux’un Routabille’inden Lilian Jackson Braun’un Jim Qwilleran’ına gazeteciler, polisiyenin favori amatörleri olagelmişlerdir. Ümit Deniz’in gazeteci Murat Davman’ını da bizden bir gazeteci-dedektif olarak hemen listeye ekleyelim. Meslekleri gereği suç araştırmasının göbeğinde bulunan avukatlar da, özellikle hukuk sisteminin buna elverişli koşulları nedeniyle Amerikan polisiyesinin bildik amatör dedektiflerindendir. Söz tarihî polisiyelere geldiğinde, rahiplerden (G.K. Chesterton’ın Peder Brown’ı, Ellis Peters’ın Cadfael Birader’i…) Romalı “bilgi toplayıcı”lara (Lindsay Davis’in Marcus Didius Falco’su) değin geniş bir yelpazede amatör dedektiflerle karşılaşmak mümkündür.

Bu “mektepli” amatörlerin dışında bir de, netameli uğraşları nedeniyle sokağın “karanlık” kısmına yakın duran amatörler vardır: Günümüz Amerikan polisiyesinin ünlü isimlerinden Lawrence Block’un yarattığı iki anti-kahraman, boş zamanlarında kitapçılık ve amatör dedektiflik yapan sevimli hırsız Bernie Rhodenbarr ve tetikçi John Keller gibi… Son dönem polisiye yazarlarımızın da, suçun sinek misali yapışıp üzerlerinde kalacağı anti-kahramanlar yaratmak konusunda Block’tan geri kalır yanları yok. Çok değil, bundan on yıl kadar önce birileri çıkıp da ciddi ciddi, bir travestinin yahut da kadın satıcısının yani affınıza sığınarak, basbayağı bir pezevengin! “kahraman” olduğu bir polisiye seri yaratacağını söylese en iyi ihtimalle uyku ve yorgan temalı esprilere mazhar olurdu. Kuledibi’nde−sadece−polisiye kitaplar satan İstanbul aşığı bir Alman kadının maceralarını anlatma hevesine de pek içten bir heyecanla yaklaşılmazdı. Ama bu son birkaç yıldaki gelişmeler zihnimizin polisiye bölmesindeki birkaç muhafazakâr tahtayı ciddi ciddi yerinden oynatmış olmalı ki bugünleri, bu serileri de gördük.

Cinayet meraklılarının, yasalarla düzenlenmiş bir özel dedektiflik mesleğinin olmadığı, polisin işlerine karışmak bir yana akıl sır erdirmenin de her zaman mümkün olmadığı bizimki gibi bir ülkenin polisiye yazarları açısından hayli mümbit bir kategori olduğu ortada. Polisiye geleneği olmayan bir ülkede, polisiye yazmaya soyunan birinin, işi yokuşa değil ama “parodi”ye sürüklemesinden, “uçların birlikteliği”nden doğacak kıvılcıma güvenerek marjinal karakterlere yönelmesinden daha doğal ne olabilir ki? Üstelik kara romanla darbe alan akıl ve gerçeklik kavramlaştırımlarını iyiden iyiye sersemleştiren, sapı samandan, gerçeği düşten ayırt edilemez hale getiren postmodern polisiyelerin ortaya çıktığı, alışıldık kurguları mümkün mertebe ters yüz etmeye çalışan yapısal oyunların kol gezdiği, yukarıda da değindiğimiz gibi karakterler düzeyinde de sürgit bir arayışın göze çarptığı, kısacası bu çok sevilen yaşlı türün mihrabının türlü yenilikçi bakım kürüyle yerinde tutulmaya çalışıldığı günümüzde, marjinal karakterlere yönelmek için fazlaca nedene de ihtiyaç yok zaten…

Yerli dedektifler turumuzu tamamlamadan önce, amatörler grubunun bizce ülkemizdeki−şimdilik− en ilginç örneği olan, “Metin Çakır Polisiyeleri”nden söz etmek istiyoruz. Serinin yazarı Armağan Tunaboylu, kahramanı Metin Çakır’ın “meslek” seçimiyle hem polisiyede bir yeniliğe imza atmış, hem de bu meslek erbabını olup olabileceği en sevimli haliyle edebiyatımıza sokmuş bulunuyor. Tüm sert “triplerinin” altında, mütemadiyen emeklilik düşleri kuran hayli romantik bir pezevenk Çakır. Mesleki zorunluluklar dışında belaya bulaşmak istemeyen, cesaretinin sınırları pek de geniş olmayan, sıklıkla duygusallaşan, vücut sıvılarına söz geçirmeyi bir türlü beceremediğinden az miktardaki karizmasını da sık sık tehlikeye atan, diş geçirebileceği lokmayı iyi tanıyan, bükemeyeceği bileği ise öpmekten gocunmayan bir anti-kahraman. Amatör dedektifliğe soyunmasının nedeniyse merak falan değil, heybetli “mahalli” Komiser Asım Ağbi’nin favori günah keçisi olması. Her iki romanda da Komiser Asım tarafından işlemediği suçların baş zanlısı ilan edilen Çakır, kendisini aklamak için cinayet araştırmasına soyunmak zorunda kalıyor ve arada bir parlayan zekasından ziyade el yordamıyla, sokağa hakimiyetinin, çeşitli ortamlara girip çıkmasını kolaylaştıran sıradanlığının, bir miktar da “bugün sana yarın bana” tarzı ilişkilerinin yardımıyla çözüyor cinayetleri. Tunaboylu, Lawrence Block’un “Hırsız” ve “Tetikçi” serilerinde yaptığına benzer biçimde, “hard-boiled” kalıplardan yararlanarak, kendini her daim duyuran dozunda bir mizahla, sevimli bir anti kahraman yaratmış. Başka deyişle bir nevi özel dedektif parodisine soyunmuş ve bunda da başarılı olmuş; bize özgü mekânları ve insan tiplerini de ustaca kullandığından epey de yerli bir parodi çıkmış ortaya. Hemen ekleyelim; kullanım alanı itibariyle Remzi Ünal’ın aikidosundan çok da zararlı görünmeyen ve fakat kuşkusuz daha yerli bir “savunma aracı” var Çakır’ın: Zaman zaman, hoşlanmadığı suratlara ufak bir imza atmakta kullandığı falçatası.

Tunaboylu, romanında, birinci tekil bakış açısının en yaygın kullanımlarından biri olan kahraman-anlatıcı kalıbından yararlanmış. Yani olan biteni hikâyenin baş kişisi Metin Çakır’ın ağzından dinliyoruz. Bilindiği gibi birinci tekil şahıs bakış açısı, gerçeklik duygusunun çok kolay kurulmasını sağlamak gibi bir özelliğe sahiptir. Kahramanla özdeşleşmemize, öykü dünyasına en kestirme yoldan girmemize ön ayak olan bu bakış açısına, Andre Vanoncini’nin belirttiği gibi, hard-boiled’ın “yalnız yiğidi”nin atıldığı, çok zaman “ölüm tehlikesi içeren serüven”lerde sıkça rastlanır. (62)

Bu bölümde değindiğimiz tüm yerli seriler dahil olmak üzere, son dönem yerli polisiyecilerimizde de birinci tekil bakış açısına sıkça rastlıyoruz. “Ben” dilinin samimiyetine sığınmak, polisiye geleneği olmayan bir ülkede polisiye roman yazmanın zorluklarıyla başa çıkmakta başvurulan doğal yöntemlerden biri olarak da düşünülebilir. Öte yandan, yarattığı tüm bu gerçeklik duygusuna karşın bazı mühim riskleri de vardır birinci tekil anlatımının: Okuyucunun, anlatıcının bildiği kadarını bileceğini ve özellikle de anlatıcı ile kahramanın birleştiği durumlarda, gerek olaylara dair duygu ve düşüncelerin, gerekse de söz dağarcığı ve cümle kuruluşlarının kahramanı yansıtması gerektiğini sürekli olarak göz önünde bulundurmak gerekir örneğin. Bu hesap kitap da okurla yazar arasındaki uylaşımlarla kurulmuş hayli ince bir ipte oynamayı gerektirir. Kahramanın nitelikleriyle anlatıcı arasında tam bir örtüşüm beklenmese de, okuru yabancılaştıracak seçimlerden de uzak durmak gerekir. Yani sözgelimi Metin Çakır’ın baştan sona “tam bir pezevenk” gibi konuşmasını beklemez okur, hatta böylesi bir durumda bir kısım okurun kitabı daha birinci sayfasında elinden bırakma ihtimali bile vardır. Öte yandan, ortalama okurun ilişki kurabileceği düzeyde de olsa sokak jargonunu kullanan bu karakter birdenbire sözgelimi şöyle sözler ettiğinde, okurun gerçeklik duygusunun kısa devre yapması kaçınılmazdır: “Eğer onun aldığı hediyeleri giymiş olsaydım, Amerikan filmlerindeki pembe Cadillac’lı zenci pimp’lere dönerdim” (Tunaboylu 93). Ortalama polisiye okuru, “altı üstü bir pezevenk” olan Çakır’ın Amerikan filmlerindeki pembe Cadillac’lı meslektaşlarına dair görselleştiriminden rahatsız olmasa da, kendi mesleğinin karşılığı dahi olsa, araya İngilizce bir sözcük sıkıştırmasını affetmeyecektir büyük ihtimalle. Konuyu noktalarken, birinci tekilin cilvelerinden hemen hiçbir yazarın tümüyle kaçamadığını, sözünü ettiğimiz örnekler arasında da Tunaboylu’nun “iyiler” arasında yer aldığını belirtelim.

Son dönem polisiye edebiyatımızda öne çıkan eğilimler elbette bunlarla sınırlı değil. Sözgelimi Poirot türünden Altın Çağ dedektiflerini anımsatan kahramanı emekli komiser Haldun Kunter’le, “whodunit”9 kalıplarını−özellikle günümüz akademik ortamını mekân belleyen Çapraz Ateş adlı romanında−ustalıkla kullanan Yıldırım Üçtuğ ve Komiser Agnes serisiyle, kahramanını polis teşkilatından seçse de bu anlamda herhangi bir “yerlilik” yahut inandırıcılık kaygısı gütmeyen, olay örgüsü itibariyle de “whodunit” kategorisine dahil edebîleceğimiz Erdal Erkut, modernizm sonrası bir evresinde yakaladığımız türde “ne varsa eskilerde var” diyen yazarlarımız olarak dikkat çekmekteler.

Polisiye, Altın Çağ kraliçelerinden, Ruth Rendell gibi gerilim ustalarına ve bu satırların yazarına göre tüm zamanların en iyi yazarlarından biri olan Patricia Highsmith’e değin, özellikle Anglo-Sakson dünyada kadın yazarların “kırmızı mührünün” açık seçik görülebildiği türlerin başında geliyor. Polisiyenin 90 sonrası yükselişinin getirdiği en önemli kazanımlardan biri de, bu dönemde ortaya çıkan ve sayıları yavaş yavaş artan kadın polisiyecilerimiz. Amatör dedektifler bölümünde Kati Hirşel serisiyle andığımız Esmahan Aykol dışında, sağlam karakter kurguları ve “tumturaksız” ama güçlü edebî diliyle özellikle ikinci romanı Yağmur Başlamıştı (2000) ile polisiyenin “derin karanlıklarında” emin adımlarla ilerleyen Nihan Taştekin, polisiyeden çok aşk-macera türüne yakın dursa da Ayşe Akdeniz, tüm romanlarında gerilim ögesini ustaca kullanan ve Ah Tutku Beni Öldürür müsün (2004) ile rahatlıkla türe dahil edebîleceğimiz Cahide Birgül ve Sıfır Baskı (2005) adlı dikkat çekici bir ilk romanla edebiyat arenamıza polisiye kapısından giriş yapan Canan Parlar, kadın polisiyecilerimiz arasında öne çıkan isimler.

Türün, salt yazın serüveniyle bile başlı başına değerlendirme konusu olabilecek popüler ismi Osman Aysu başta olmak üzere bu yazı kapsamında değerlendirme fırsatı bulamadığımız daha pek çok yazar var elbette: Oğlak’ın “Türkiye Polisiyeleri” dizisinin yazarları; Kaktüs Kahvesi Polisiye Yarışması’nın polisiyemize kazandırdığı Celil Oker dışındaki iki yazar: “Suat Erez” polisiyeleriyle Birol Oğuz ve “Kim Kessler Uzay Polisiyeleri”yle Cenk Eden; Rıdvan Akar, Hakan Günday, Ferhat Ünlü ve diğerleri…

Andığımız ve anamadığımız tüm bu isimler ve edebiyatımızda bu yazı kapsamında değerlendirmeye çalıştığımız yönelimler, ülkemizde yazarın ve romanın polisiye macerasının, dallanıp budaklanarak devam edeceğini gösteriyor. 90 sonrası süreç, en azından, ülkemizde polisiye yazımının varsayılan güçlükleriyle başa çıkmanın en iyi yolunun “polisiye yazmak” olduğunu gösterdi. Özellikle Anglo-Sakson dünyayla aramızdaki gelenek uçurumunu kapatmak hayal belki, ama zaten hayalimiz bu mu olmalı ki? Daha yerli kahramanlar, daha güçlü entrikalar, özetle daha iyi polisiyeler her zaman mümkün… Polisiyenin giderek artan oranlarda zihinleri meşgul etmesinin ve tür dışında kalan eserlerde polisiye izleklere giderek artan oranlarda başvurulmasınınsa, edebî geleneğimizin “öykü kurma”ya dair açıklarının kapatılması yönünde olumlu bir adım olduğu söylenebilir. Sonuçta “karanlıkta görmeye” hiç de yabancı değiliz; karanlığı yazmamıza ne engel olabilir ki?..

Dipnotlar

1 Daha çok İngiliz kedilerini tehdit eder gibi görünse de, dünyanın her yerinde, “curiosity kills the cat”.

2 Üyepazarcı, Türk edebiyatında saptanan ilk çeviri polisiyenin Ponson du Terrail’in 1881’de Ceride-i Askeriye Matbaası’nda basılan Paris Faciaları adlı romanı olduğunu belirtiyor (71). Özellikle II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamını takiben, türün Arthur Conan Doyle, Maurice Leblanc, Gaston Leroux gibi kurucu atalarının neredeyse tüm eserleri dilimize çevrilmiş, bunun yanı sıra ABD’de ortaya çıkan “dime novels” (on paralık romanlar) türünden popüler polis romanlarının da yüzlercesi çeşitli kitabevlerince yayımlanmış(66). 1928’deki harf devriminden günümüze değinse, türün hemen hemen tüm ustaları ve alt türlerinden örnekler, dilimize kazandırılmış. Ülkemizde çeviri polisiye denilince anılmadan geçilemeyecek bir isim var: AKBA Yayınları. 1961’den 80 başlarına uzanan dönemde türün hemen tüm önemli yazarlarını okuyucuyla buluşturan yayınevinin kimi eserlerine, ayrıntılı bir sahaf turundan sonra bugün de ulaşmak mümkün.

3 İngilizce’de “lop, katı (yumurta)” ve konuşma dilinde “kül yutmaz, kurt, çetin ceviz” gibi anlamlar ifade eden “hard-boiled”, 1920-30’larda Black Mask dergisi etrafında bir araya gelen Dashiell Hammet, Raymond Chandler, James M.Cain gibi Amerikan polisiye yazarlarının öncülük ettiği, “çetin ceviz” dedektiflerin ve suçluların dünyasını anlatan polisiye yazın türünün de adıdır. Sözcüğün Türkçe’de polisiye terimi olarak tam bir karşılığı bulunmamakla birlikte, “katı” ya da “çetin ceviz” dedektifler, “sert dedektif romanları” türünden kullanımlara sıkça rastlanmaktadır.

4 Bu konudaki farklı yaklaşımlar için bkz: Aydelotte, Grella, Jan R. Van Meter (1976), Mandel (1998), Roloff- Seeblen (1997).

5 Türkiye’de polisiyenin tarihi dendiğinde, akla gelen ilk kişi bilindiği gibi bir yazar değil, bir okurdur: Polisiye merakını, binlerce kitaplık koleksiyonunu oku(t)mak amacıyla bir tercüme bürosu kurdurmaya değin vardıran Sultan Abdülhamit.

6 Pamuk,Orhan. “Laik Kemalist Kadınları Kızdırmaktan Korktum”. Söyleşiyi Yapan: Havva Setenay İlhan. (http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2002/subat/01/kultur.html.)

7 Mandel, dedektiflik romanlarında polisin, uzun süre geçerliliğini koruyan bu konumunu şu biçimde açıklıyor: “Bu polisler zengin girişimci ya da soylu kimseler değildi. Hakim sınıfın bir üyesi de değillerdi ve ısrarla arzu edilen ama pek seyrek ulaşılabilen bir burjuva rüyası olarak, işçi sınıfının sürekli entegre edilen aşağı tabakasından değilse de genellikle aşağı orta sınıftandılar. Kendini dayatan burjuvazinin, aşağı orta sınıflar ya da yüksek proleter unsurların zihinsel yeteneklerini övmesi için bir neden yoktu” (34).

8 İkiliden yalnızca Nevzat karakterinin yer aldığı “Karanlıkta Koşanlar”, TRT 1; Nevzat’la Ali’nin maceralarının yer aldığı, öykü kitabıyla aynı adı taşıyan “Şeytan Ayrıntıda Gizlidir”, TRT 1; adları “Ahmet ve Yiğit” olarak değişmiş olsa da Nevzat ve Ali’yi fena halde andıran dedektif ikilisiyle, “Çalınan Ceset”, ATV ve bu TV filminin devamı niteliğindeki “24 Saat”, Star TV.

9 Türkçe’de “Kim Yaptı” ya da “Katil Kim” adı verilen klasik dedektiflik romanlarının genel ismi.

KAYNAKÇA

Abisel, Nilgün. Popüler Sinema ve Türler. İstanbul: Alan Yayıncılık, 1995.

Aydelotte, William O. “The Detective Story As A Historical Source”. Landrum 68-90

Calvino, Italo. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu. Çev. Ülker İnce. İstanbul: Can Yayınları, 1997.

Ecevit, Yıldız. Türk Romanında Postmodern Açılımlar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.

Grella, George. “Murder and Manners: The Formal Detective Novel”. Landrum 37-57.

İnci, Handan. “Türk Romanının İlk Yüz Yılında Anlatım Tekniği ve Kurgu”. Kitap-lık 87 (Ekim 2005): 138-44.

Landrum, Larry N., Pat Browne ve Ray B. Browne (der.) Dimensions of the Detective Fiction. Ohio: Bowling Green University Popular Press, 1976.

Mandel, Ernest. Hoş Cinayet: Polisiye Romanın Toplumsal Bir Tarihi. Çev. N. Saraçoğlu. İstanbul: Yazın Yayıncılık, 1996.

Moran, Berna. “Bir Cinayet Romanı ve Postmodern Polisiye”. Çağdaş Türk Dili Eleştiri Özel Sayısı 45/46 (Kasım/Aralık 1991): 445-52.

Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış (1). İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.

Oker, Celil. Çıplak Ceset. İstanbul: Oğlak Yayınları (Maceraperest Kitaplar), 1999.

Ümit, Ahmet. Şeytan Ayrıntıda Gizlidir. İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2002.

Poe, Edgar Allen. Morgue Sokağı Cinayeti. Çev. Memet Fuat. İstanbul: Adam Yayınları, 1995.

Roloff, Bernhard ve Georg Seeblen. Cinayet Sineması: Polisiye Sinemasının Tarihi ve Mitolojisi. Çev. Süleyha-Saliha N. Kaya. Der. Veysel Atayman. İstanbul: Alan Yayıncılık, 1997.

Tunaboylu, Armağan. Resim Cinayetleri. İstanbul: Oğlak Yayıncılık (Maceraperest Kitaplar), 2005.

Türkeş, A. Ömer. “Mercek:Polisiye/ Rol Çalan Ceset”. Virgül 43 (Eylül 2001):66-68.

Üyepazarcı, Erol. Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes. İstanbul:Göçebe Yayınları, 1997.

Van Meter, Jan R. “Sophocles And The Rest Of The Boys In The Pulps: Myth And The Dedective Novel” Landrum 12-25.

Vanoncini, Andre. Polisiye Roman. Çev. Galip Üstün. İstanbul: İletişim Yayınları, 1995.

(Bu yazı, Pasaj Edebiyat Eleştirisi Dergisi Eylül/Aralık 2005 sayısında yayımlanmıştır.)

Simenon ile Fleming Gerilim Yazarlığını Tartışıyorlar (Bölüm:2)

Her ne kadar Madam Simenon bir zamanlar eşinin sekreteri idiyse de, yazar kapıya “rahatsız etmeyin” yazısını astıktan sonra içerde neler olup bittiğini hala bilmez.

“Az çok birşeyler tahmin edebilirim elbette, ama gerçek anlamda yazdığı zaman yanında olmadım. Ben de dahil hiçkimse, o yazarken odaya giremez.”

Simenon’un bazen karakterlerinden biriymiş gibi davrandığını bilir ve bundan endişe eder. Kırk yaşında bir adamla yirmibeşindeki bir kadının aşkını anlatan “Act Of Passion” yazılırken yazardan bir tokat yemiş olduğuna bakılırsa, haksız da sayılmaz.

“Romanın dördüncü gününde sapsarı bir suratla odadan çıktı. Yemek boyunca tek kelime etmedik, ama sonrasında birlikte tv izlerken seçtiği programı hiç beğenmedim ve ‘bir roman için bile buna katlanamam’ demiştim. Yüzüme bir an baktıktan sonra tokatladı beni. Çok şaşırmıştım, kendimi korumaya bile kalkmadım. Sonra tekrar bana baktı ve ‘Ne yaptım ben?’ diye sordu.

“Anladım ki yaptığının farkında bile değil. Romanındaki kadın karakter için üzüldüm, herhalde kötü bir gün geçirdi kadıncağız, diye düşündüm.

Simenon'un Epalinges, Lausienne'deki Evi (Fotoğraf: Barış Kılıç)

“Sonradan romanı bana okutunca gördüm ki o bölüm okuduğum en acımasız aşk sahnelerinden biriydi. Bir başka romanında ana karakter sarhoş bir ihtiyardı, üç gün geçmeden Simenon da aynı onun gibi davranmaya başladı.

“Tamamen yazdığı karakterle bir olur eşim. Konuşması, yemek yemesi, yürümesine kadar değişir. O kadar kendini kaptırır ki, bir keresinde günlerden Pazar olduğunu sanarak çocukların nerede olduğunu sordu bana. Okulda olduklarına da inanamadı bir süre.”

Gut hastalığından muzdarip seksenlik bir ihtiyarın öyküsünü anlattığı Le President romanını yazarken, Simenon gün be gün kamburlaşmış, en sonunda topallamaya başlamış. Normal zamanda çalışırken kahve ve Coca-Cola dışında birşey içmeyen yazar, Strangers In The House’u yazarken her gün ambara gidip üç şişe Bordeaux şarabıyla dönmeye başlamış. Böylelikle yazar, kendisini bir başkası olmaya zorluyor; gündelik hayatın her anında kendini karakterinin yerine koymaya çalışıyordu.

Her roman yazmasının öncesinde yaşanan bu dönemi eşi ‘kuluçka evresi’ olarak nitelerdi:

“Birlikte yaşamaya başlamamızın ilk onsekiz ayında bu garip hallerine anlam veremezdim. Sonra anladım ki bir tür hazırlık evresidir bu; her kitaptan kısa süre önce başlar. Normalde neşeli, canlı ve güçlü biriyken, garip davranmaya başlar, bir anda tahammülsüz ve huysuz biri olup çıkar. “Onu kıracak bir şey yapmış olduğumu düşünürdüm ilk zamanlarda. İşle ilgili yanlış bir şeyler yapmış olduğumdan da şüphelenirdim; oysa finansal veya işle ilgili konulara her zaman ilgisizdi.

“Üç dört gün içinde anlaşılırdı durum: Yeni bir kitaba başlıyorum, derdi bana. Ona her romandan önceki garip tavırlarını sorduğumda beni doğruladı; yıllardır, içinde kendisini huzursuz eden birşeyler olduğunu, yazma ihtiyacının bu şekilde ortaya çıktığını anlattı. Kocasını seven her kadın gibi ben de bu durumdan endişelenip, Jo böyle bir döneme girdiğinde bir doktor arkadaşımızı çağırmayı alışkanlık edindim.

“Her romandan önce bir doktor kontrolünden geçmeyi Jo’nun da aklına yattı, bunu bir rutin haline getirdi. Bilirdi ki romanı bir seferde yazıp bitirmek zorundadır. Bir gün bile aksatsa, yazdıklarını çöpe atması gerekir.Artık yarattığı karakterler ölü doğmuş bebekler gibidir, onları asla bir daha kullanamaz.”

Fleming, “Tüm romanlarımı Jamaica’daki evime yıllık olağan ziyaretlerimde yazarım” dedi. “Oraya gitmeden evvel, bir takım fikirleri zaten not almışımdır, vardığım gibi başlamaya hazır olurum. Ne yazacağımı az çok biliyor olurum

“Sabahları kuş sesleri uyandırır beni, saat yedi buçuk filandır. Karımla kahvaltıdan önce yüzmeye gideriz. Tüm gözlerden uzak olduğumuz için mayolarımızı da giymeyiz. Sonra iyi bir kahvaltı, yağda yumurta filan. Sonra bir süre güneşte otururum. 9:40’tan 12:40’a kadar yazarım; değişmez bir programa uyarak yazarım romanlarımı.

“Sadece daktilo kullanırım. Yatak odamda oturur ve bir önceki gün yazdıklarıma bakmadan, bin beşyüz kelime yazarım. Hızlı bir olay akışını gözlem ve değerlendirmelerle çok fazla kesmemek gerekir. Esas olan işlek ve hızlı bir anlatımı tutturmaktır; hataları düzeltmeyi romanı bitirdikten sonraya bırakırım.

“Sabah çalışmam sona erdiğinde, şnorkel ve zıpkınımı alıp resiflerin arasına dalış yaparım. İyi bir öğle yemeği ve bir saat kadar uykunun ardından yine yüzmeye giderim. 6’dan 7’ye kadar yine çalışır, günlük 2000 kelimelik kotamı doldururum.

“Akşam yemeği ve bazen de eşimle bir el scrabble’dan sonra erkenden uyurum. Bu rutin yaklaşık altı hafta sürer; bu sürenin sonunda taslak bitmiştir. Bir hafta kadar da düzeltmeler ve yeniden yazılan kısımlarla geçer. Ancak o zaman kullandığım kelime ve deyimlere, yazım ve konu hatalarına bakabilirim. Yazarken geriye dönmediğim için yazdıklarımı beğenmemek riskinden de kurtulurum, bir kere bile geriye dönerseniz, kaybolursunuz.

“Revize etmek beni sıkmaz. Roman artık bitmiştir, onunla rahatça oynayabilirim.”

Pas demiri yiyor / Rauf Mutluay

“Polis Romanları”
Bu addaki yazısına şöyle başlıyor François Mauriac:
Çocuklarımın kiraladıkları Esterel villası, polis romanlarından zevk alan, bu romanlara tutkusu olan bir kimseninmiş. Kitaplığında Kara Dizi’lerin çeşitleri… Şimdiye kadar bu türün bütün örneklerini bir arada görmemiştim. Yazar ve okur olarak bu kitaplığa, hem küçük görme duygusu, hem oburlukla bakıyorum. Ciddi romancı tarafım kendi kendine “Polis romanları nasıl yazılabilir?” diye soruyor.Ama aynı anda havaların hep kapalı ve yağmurlu gidebileceğini, birçok geceler uykusuz kalabileceğimi düşünerek, artık canımın sıkılmayacağından emin oluyorum.

Bu konuda çok şey söylenebilir; ben yazımın ilk satırlarında bu evin meraklı sahibesini gene de olumlu notla değerlendirerek söze başlayacağım. Sevdiği kitapları arayıp bulduğu, satın alıp edindiği, okuduktan sonra biriktirdiği, bir kitaplık dolusu ilgi ve merak konusuna kavuştuğu için. Çünkü bu yazıda yakınacağım şey, Esterel villasındaki Kara Dizi raflarını dolduran kalabalık değil.

Aslında hangimiz omuz silkebiliriz bu konuya? Ortaçağ Amadis’lerinden Dumas silahşörlerine, Picaro haydutluğundan Robin Hood yürekliliğine, Guiyyom Tell onurundan Pardayan şövalyeliğine kadar bütün örneklerde, yalnız uzak geçmişteki bir zamanın ölçüleri değişik kahramanlarını değil, ömürlerimizin yiğitliklere doymayan özlem çağını buluruz. Lise öğrencileri arasında yaptığım bir soruşturmada, Bozkurtlar, Otsu Karcı, Kolsuz Kahraman yıllarca başta gelmişti. Muazzez Tahsin, Esat Mahmut, Kerime Nadir romanlarının içli serüvenlerine bir süre dalıp çıkan genç kızlar bile aslında o aşk ayrılışlarıyle kavuşmalarını değil, düşlerindeki erkek örneğinin niteliklerini izliyorlardı. Bunların karşısında hiçbir zaman gereğince duyulmamış, hep alay edilmiş zavallı bir Don Kişot’la insan gücünün örneği olarak uzak Robinson’un başından geçenler çabucak unutulur. Şimdi de gazete sayfalarında Kaan’lar, Pekos Bill’ler, Karaoğlan’lar…

Bunu ilk gençlik hevesi sayıp küçümseyecek miyiz? Erginlik yıllarının içgüdüsü yavaş yavaş toplumsal çatışmalar haline gelip bu tarih kahramanları yerine film hafiyeleri, roman detektifleri heyecan kaynağı olunca… Çocukluktan delikanlılığa savruk, hoyrat, sakar geçişlerde bütün bu eski dergi, kitap yığınlarının hep daha küçük yaştakilere aktarıldığı, yerlerine renk renk resimli kapaklarıyle cep romanlarının dolduğu zamanda da aldırmayacak mıyız? Öyle bir an gelir ki -alışkanlıklar pasının nice yeni ışıltıları sandığımızdan hızlı ve etkili bir güçle söndürdüğünü gördüğümüz- iyi okuyucu yapabilmek için artık geç kaldığımız meraklar, yalnız polis romanlarının oburluğunda avunan bir doyumsuzluk yönündedir.

Bu eğitim sorununu incelemek dileğinde değilim. Polis romanlarının geçen yüzyıl sonundan günümüze gelen renkli görünümünü de açıklamak istemiyorum. Arsene Lupin’in ince kurnazlığından Sherlock Holmes’in soğukkanlı ve bileşimci dikkatine, Pinkerton bürosunun ortak çalışmasından Hercule Poirot düşüncesinin utkusuna, oradan komiser Maigret yöntemine doğru gerçekten tam bir gelişme vardır. Sonunda günümüzün sürüm kahramanları: Bir eli yüz millik direksiyon hızında, bir eli kırkbeşliğin nişan kabzasında aynı derecede başarılı, beş duble viskiden sonra bile en ince noktada dikkatli, yakışıklı, çapkın, döğüşken… Mike Hammer, Lemmy Caution, James Bond… Belki de bütün bu örneklerin becerikli ustalıklarında her ülkenin değişik kahraman anlayışıyla, her ülkede polis üniformasına karşı duyulan güvensiz korkunun bir tepkisini görmek olanağı da bulunabilir. Şüphesiz biraz da o eski “katharsis” gereksemesini.

Bütün bunlara karşın burada asıl söylemek istediğim, asıl yakınacağım şey, polis romanları değil, onların getirdiği okuma biçimi olacak: En yaygın, en zararlı, en kolay okuma biçimi. Uyku öncesi yatakta, tezgahta ayaküstü, eczacı, doktor nöbetlerinin tedirgin sıkıntısında; yemek sonu gevşekliklerinde, plaj kumsallarının uzanışında, gecelerin ilerlemiş, elverişsiz saatlerinde, boş günlerin saçma oyalanışlarında… Masasız, kalemsiz, kağıtsız, notsuz, duraksız… Obur meraklar, çabuk ve sağlıksız kitaplar, üstünkörü, dağınık telaşlar içinde, hemen yutarak, bilinmez sonuca kavuşmanın yanlış tahminlerinden zevk alıp olmadık olasılıkları yaratarak, düş gücünün işe yaramaz harcanışiyle yer yer atlayıp, çok zaman ayrıntılar ve tekrarlarla oyalanarak… Herhangi bir ara verişte sayfaları koyratça kıvırıp kitabı yüzüstü bırakarak, sağda solda unutarak, ilk fırsatta sinirle aranıp bularak, hemen orada, ayaküstü birkaç sayfa… Hiç bir çizilmiş satır, işaretlenmiş paragraf, kenar notu, bir yere aktarılmak için nişanlanmış küçük bir düşüncenin izini bırakmadan, yalnız gözle ve daima çabucak… Daha hızlı, hemen bitirmek için, bitirmek ve kurtulmak için… Sonra, kitabın son sayfasında ya şaşkın bir düş kırıklığı, ya bir bilgiçlik böbürlenişiyle: – Ben tahmin etmiştim, diyebilmek için. Her şey bunun için işte. “Hali vakti yerinde” insanların zamanlarını küçücük bir zevkle doldurmak için.  En kötüsü, sanki bir suçta ortak olmak istermiş gibi, kitabı başkasına vermek, onu izlememek, aramamak, sormamak, bu basılı nesneye, bu binlerce insanın emekleriyle meydana gelmiş sanayi maddesine karşı hiçbir saygı duymadan, onu bir kitaplığın rafına, zevkimizin, alışkanlıklarımızın bir tanığı olarak dizmeyi bile düşünmeden hor görerek unutmak…

Hiç bir şeyi küçümsemiyorum; şüphesiz her kitabın getirdiği bir haz vardır. Hele ustaca yazılmış polis romanlarının zaman zaman insanca dramları işleyen olgun örneklerinde. Örneğin Simenon’da. Ama kaldırım sergilerinde, tütüncü dükkanlarının askılarında onları boşuna arayacaksınız. Burada Mauriac’ın sözünü ettiği Esterel villası sahibine niçin birazcık saygı duyduğumu tekrarlayacağım. Ölçüsü ne olursa olsun o evin bir kitap zevki, daha önemlisi bir kitaplık anlayışı var. Çekinmeden, utanmadan, küçümsemeden, kendi yönünde gelişmiş, hiç olmazsa bir türün örneklerini içine alarak zenginleşmiş belli bir kitaplık saygısı. Kitaba sahip olmak, zevkinin örneklerini biriktirmek arzusu, giderek koleksiyon düzencesine, az bulunur nüshaları arama zahmetine, beğendiklerini bir zaman sonra tekrar okumak sabrına, karşılaştırmalar yapmak dikkatine, seçme ustalığına kadar uzanan bir alışkanlıklar dizisi.

Ne var ki alışkanlıkların pası, iyi yön verilmemiş nice yeteneğin bir daha kurtulmamacasına körelmesine götürüyor. Gençlerde, özellikle kadınlarda, orta yaş sınırına dayanmış aydın ve varlıklı kentlilerde, vaktini polis romanlarının zevki gibi gelgeç heveslerle doldurmaya alışan hızlı okuyucularda, artık bir düşünce sayfasına eğilme dikkatini boşuna arayacaksınız.

Pas demiri yiyor.

Kaynak : “Pas Demiri Yiyor” / Rauf Mutluay,  Sander yayınları, 1974

Simenon ile Fleming Gerilim Yazarlığını Tartışıyorlar (Bölüm:1)

Dünyanın önde gelen gazete ve dergilerine yazan, bir zamanlar Ian Fleming’in yurtdışı yöneticisi olduğu Kemsley gazete grubunda da görev almış olan ünlü muhabir Frederick Sands, Lausanne’de ikamet etmektedir. Lausanne’in bir başka bildik siması da Georges Simenon’dur. Ünlü yazarı evinde ziyaret eden Sands, Simenon’dan Fleming’le buluşmasının öyküsünü dinler.

Odadakilerden biri tıknaz ve kısa boyluydu. Anlaşılır bir İngilizcesi vardı, ama Fransız aksanı da belirgindi. Gülağacından yapılmış piposu ağzının sabit bir uzantısı gibi duruyordu. Odadaki diğer adam, uzun ve sıska, kırmızı tenliydi; bariz bir İngiliz aksanı vardı. Zarif bir ağızlıkla durmaksızın sigara içiyordu.
Müfettiş Maigret’nin yaratıcısı, her hafta otuziki ülkede ortalama üç kitabı yayınlanan, 200’den fazla romanın yazarı Georges Simenon, Ian Fleming’le ilk kez görüşüyor, onunla gerilim yazarlığı üzerine sohbet ediyordu.
Benzersiz bir sahnedir bu: Dünyanın en başarılı gerilim yazarlarından ikisi, yazarlık tecrübeleri üzerinde görüş alışverişinde bulunuyorlar!
Fleming yıllardan beri Simenon’un hayranı idi. Simenon ise, Bond ve Fleming’in stili hakkında dergi ve gazetelerden herşeyi biliyor olsa da, hiç 007 romanı okumamıştı.
Simenon’u otuz odalı, 16. asırdan kalma Geneva gölü manzaralı şatosunda defalarca ziyaret ettim. Bu seferki ziyaretimin amacı, Fleming’le buluşması hakkında anılarını dinlemek, Fleming’in tarzıyla kendisininkini karşılaştırmaktı.
Simenon’un şatonun ilk katındaki bürosuna, ağır meşe kapısından geçerek girdik, antika yazı masasının yanında oturduk. Heryerde pipo vardı; masasında, kitap raflarında, her yerde. Ayrıca altı büyük cam kavanoz dolusu tütün de gördüm. Fransız asıllı çekici Kanadalı eşi Denise de bizimleydi.
Simenon işte bu odada Fleming’le buluşup neler konuştuklarını anlatmaya koyuldu:
“Fleming son savaştan önce Moskova yolunda ilk kez bir kitabımı okumuş. Hollanda’da bir mola yerinde, küçük bir dükkanda görmüş kitaplarımı. Kapakları hoşuna gitmiş; üç dört tanesini yolda okurum diye almış. Kapaklar cezbetmiş onu gerçekten!
“Kitap kapakları onun çok ilgisini çekiyordu. Bir romanı bir kez bitirdikten sonra asla ilgimi çekmediğini söylediğimde çok şaşırdı. Bir roman bir kez yayınlandıktan sonra, artık hayatımın dışındadır.
“Romanlarımı Fransızcadan okumayı sevdiğini, çünkü yazı stilimi ancak orijinal dillerinde hissedebildiğini, hayran olduğunu söylediğinde ona, bazı eleştirmenlerin bir stilim olduğuna bile inanmadıklarını anlattım. Hakları da var, neredeyse yirmi yılımı edebi gözüken herşeyden uzak kalarak geçirdim. Mümkün olduğu kadar basit yazmaya çalıştım.”
“Arkadaşlarım benim yazdıklarımın da edebi nitelik taşımadığını, bu yüzden değerli olmadıklarını söyler”, dedi Fleming. “Gerilim romanları büyük E ile Edebiyat sayılmayabilir; ama Edebiyat gibi okunabilen gerilim romanları üretmek de mümkündür. Bunu kanıtlayan Edgar Allan Poe, Dashiell Hammett, Raymond Chandler, Eric Ambler, Graham Greene, ve elbette Simenon gibi yazarlar var. Bu mertebeyi hedeflemekte utanç verici birşey görmüyorum.
“Yazmanın bir üst sınırı da asla yoktur. Basit, özlü ve canlı bir dil kullanmaya gayret ediyorum. Çünkü bence böyle yazmak gerekir. Bu eğilimin bende gazetecilikten ötürü oluştuğuna inanıyorum. Çünkü bu meslekte, basit, meselenin özünü aktarmaya yönelik, aynı zamanda canlı bir dil kullanmak zorundasınız. Gazetecilik eğitimim, İngiliz edebiyatı derslerimden çok daha etkili olmuştur yazarlığımda.
“Bana kalırsa eğlencenin paylaşılması, edebiyatın bu en mütevazi dalında, gerilim romanlarında da olsa çok büyük başarıdır. Bir yazar bence daktilonun başına oturup ahkam keseceğine çok titiz bir gözlemci olmalı, edebiyatın ille edebi olması gerekmediğini bilmelidir.”
“Çok doğru” diye Fleming’i onayladı Simenon. “Bu edebi ustalığı reddetmek anlamına gelmez; ama gösterişli bir stilden uzak durmalıyız.
“Romanlarla ilgili bir teorim var. Bugün biz Dickens’ın devrindeki gibi romanlar yazmıyoruz. Bir çok sebebi var bunun. Mesela, artık fotoğraf diye bir şey var. Tanımlamak zorunda değiliz artık. Herkes Eyfel kulesini görmüştür. Birçok şeyi artık tarif etmek zorunda değiliz. Balzac’ın tarif ettiği şeyden onu tarif etmeksizin bahsedebiliriz. Birçok gazete, hemen her konuda makaleler içeriyor. O yüzden uzun romanlar yazmıyoruz. Bir roman bir oturuşta bitirilmelidir. Hamlet’in bir perdesini bugün, bir perdesini haftaya izlemek istemezsiniz. Roman için de değişmez. İşte bu yüzden kısa romanlar yazmayı tercih ediyorum.
“Fakat bu sefer 240 sayfa gibi bir sınır buluyorum karşımda. Yaptığım şey, karakterlerimi, kendi sonlarına erdirecek bir durumun içine sokmaktan ibarettir. Elbette her insanın bir trajedisi vardır. Eğer bu trajedi kendini göstermiyorsa bilin ki o insan ya şanslıdır, ya korkak, çekingen, ya da çok namusludur. Siz kendiniz, savaşta bu görüşümü doğrulayacak şeyler yaşamışsınızdır.”
Hem Simenon hem de Fleming, izole bir ortamda yazmaktan hoşlandıklarını konuştular. “Genellikle hızlı yazarım” dedi Simenon. Onbir günde bir roman, her gün bir bölüm. Sezgilerime dayanarak yazarım; ve cesarete ihtiyacım olur, aksi takdirde kendimden muhakkak şüpheye düşerim.
“Maigret romanı olsun olmasın, bir roman yazmaya başladığımda korkudan hasta düşerim. Mucizenin geri gelmeyeceğinden korkarım. Bir roman ne içindir? Hiçlikten bir yaşama çıkarmak için! İnsanlar ayakkabıları hakkında, kahvaltıları hakkında, veya işleri hakkında konuşup dururlar; ve siz bütün bu laf salatasından bir yaşam yaratmak zorundasınızdır ki, bu neredeyse imkansızdır.
“Her başlangıç nasıl korkutursa beni, her romanı bitirdiğimde de muazzam ölçüde rahatlar, gevşerim. Her zaman böyledir. Benim için, herhangi bir romana başlamak, bir haftalık bir boşluğu, kendimi aklımdaki her şeyden, her işten, çocuklarla filan ilgili en ufak sorunlardan bile yalıtmayı gerektirir. Golf oynarım. Uzun yürüyüşlere çıkarım. Eşim roman boyunca benimle, ya da ailemle ilgili verilmesi gereken kararları bu sırada danışır. Birkaç gün sonra, nihayet başlarım.
“Ne olup bittiğini açıklamak güç. Eğer bir hikayeye başlarken neler olacağını biliyor olsam, artık onu yazamam. Tam bir hiçlikten yola çıkarım; elimde hadi hadi birkaç belirgin karakter olur. İyi düşünülmüş bir planla yazmak – yaşam değildir bu. Böyle bir yazardan iyi stenograf olur ancak. Duygularımın yükünden kurtulmak için yazabilirim ancak; yoksa bir psikopat olurdum.
“Hafif hafif, yeni romanımın ana karakterinin gelişini duyuyorum. Romana başlamak için doğada yürüyüş yapmalıyım. Yürür dururum ve birden, ana karakterim çıkar ortaya. Aynı zamanda, bu karakterin içinde bulduğu ortam da. Yürüyüş yaparken çoğu kez, bir ağacın yanına giderim ve bir geçmişten kokuyu anımsarım. Yirmi yıl öncesinden bile … aynı koku … böyle bir yerde, ben yalnızken. Yavaş yavaş o yeri anımsarım. O yerdeki birini, onun öyküsünü. Çoğu kez öyküyü, bir koku anımsayarak bulurum. Başka her kaynaktan daha çok, kokulardan. Çok gelişmiş bir koku hafızam olduğunu söyleyebilirim.
“Bir kere başladığımda, hızla bitiririm romanı. Ve bitirdiğimde, okuldan yeni çıkmış bir çocuk gibiyimdir. Çocuklarla oynarım, karımla bir yerlere gideriz. Ama çocukların hasretine dayanamam, o yüzden bu geziler de bir haftayı bulmaz.
“Bir ay kadar sonra da, hırçınlaşır ve hastalanırım yine. Bilirim ki, ne olduğunu hiç bilmesem de, yeni bir roman çıkmaya hazırdır. Yürüyüşlerim sırasında romanımı bulurum. Bir leylak kokusu, ya da kuş ötüşünden. Birdenbire derim ki kendime, “Bu Hollanda’da.” Ve arka plan oluşur. Sonra insanları alırım. Her zaman tanıdığım insanları. Ana karakterimi alırım ve derim ki, ‘Bu adamı kendi sınırlarının sonuna kadar sürükleyecek, ne olabilir? Onu köşeye kıstıracak?’
“Sonra en zor kısma gelir sıra: Kendimi o adamın yerine koymak, bu sıkışmışlığı onun yerine yaşamak…”

Conan Doyle / J.D. Carr (Çeviri:Rekin Teksoy)

John Dickson Carr, polisiyenin “Altın Çağ” diye adlandırılan dönemin önde gelen yazarlarındandır. Dilimize -tespit edebildiğimiz kadarıyla- 30 romanı ve iki öyküsü çevrilen Carr, Agatha Christie’ye yakıştırılan Polisiyenin Kraliçesi sıfatına gönderme yapılacak şekilde; Polisiyenin Kralı olarak anılmaktadır. Zekice kurgulanmış, çetrefilli cinayet öykülerinin üstadı olan yazar; Arthur Conan Doyle’un oğlu Adrian Doyle ile birlikte, Sherlock Holmes öyküleri yazmış olmanın yanısıra, 1948 yılında, Doyle için bir de biyografi kaleme almıştır. İşte bu biyografinin bir özeti, Dünyada Her Ay dergisinin Temmuz ’49 tarihli sayısında dilimize Rekin Teksoy’un çevirisi ile yayınlanmıştı. Bu çeviriyi, Sn. Rekin Teksoy’un izni ile yayınlıyoruz. 1949 yılındaki çeviri metnine müdahale etmeden, olduğu gibi yayınlamayı uygun gördük.

Çeviriyi yeniden gözden geçirip, yayınlanması için izin veren Rekin Teksoy’a; ayrıca ricamızı kendisine ileten Raşit Çavaş’a teşekkür ederiz…

Küçük Arthur Conan Doyle’u annesiyle gezerken görenler, onları iki kardeş zannederlerdi. Kadın 26 yaşında olmasına rağmen 16’dan fazla göstermezdi. Çocuk ise henüz 5 yaşında idi; fakat annesi ona büyük adam muamelesi yapardı. Buna karşılık Arthur da annesine, bütün hayatı boyunca devam edecek olan, sonsuz bir hayranlık besliyordu.

Bu çocuk-anne, tahta fırçalamaktan ve “İki Dünya” mecmuasını okumaktan artakalan vaktini, hanedan armalarının tetkikine harcardı. Anne kendisinde fikri cabit halini almış olan bu merakın, bütün belâgatini kullanarak oğluna da aşılamaya gayret ederdi. Bu maksatla Arthur’a sık sık sorardı:
– Söyle bakalım, Plantagenetler’in arması nasıldır?
Çocuk g’leri “z” gibi telaffuz ederek:
– Mavi zemin üzerine kuş gagası,
diye cevap verirdi.
– Aferin Arthur, büyüyüp adam olunca, senin de Plantagenet’lerin bir yan kolundan olduğunu sakın unutma; e mi evladım?

Charles Doyle’la 17 yaşında iken evlenen Mary Foley, Edinburgh’lü katolik bir dul kadının kızı idi. Bunun içindir ki Arthur’ün çocukluk hatıraları İrlandalıların Crêcy, Waterloo veya Nil kıyılarındaki kahramanlık menkıbeleriyle doludur.

Çocukluk Yılları

Tahsil çağına gelince Jêsuite’lerin Stonyurst kolejine devama başlayan küçük Arthur, orada İrlanda tarihini tamamen öğrenmek fırsatını elde etmişti. Fakat çocuk bu okulun sert disiplininden çok şikayetçidir. Öğretmenler en ufak bir kabahatleri karşısında talebelerin ellerini sopalamaktadırlar. Öyle ki, öğretmenin değneğinden bir türlü kurtulamayan Arthur’ün parmakları sızıdan yazı yazamaz olmuşlardır.

Onbeşine ayak basınca Arthur hayatının ilk önemli hadisesiyle karşılaştı. Anette halası Paskalya tarihini geçirmek üzere onu Londra’ya çağırmıştı. Halasına verdiği cevapta kendisini şöyle tarif ediyordu:

Boyum 1.75. Tıknazım. Siyah elbise giyip, kırmızı boyun atkısı takacağım.

Londra’da üç hafta kalan Arthur, Hamlet rolünde Henry Irwing‘i seyretti. İleride yaratacağı tiplerden, Sherlock Holmes’tan sonra en meşhuru olan Gêrard Çavuş, bu esnada aklından bile geçmemişti.

Stonyurst’a döndükten az sonra imtihanlar başladı. Çalışkan ve hareketli bir talebe olan Arthur’un imtihanlardan korkması için sebep yoktu. Nitekim çok geçmeden annesine muvaffakiyetini müjdeledi. Bu mektubun bir yerinde Arthur şöyle yazıyordu:

“Benim için hareket imandan daha kıymetli bir kelimedir.”

Tıp Talebesi ve Muharrir

Edinburgh’a döndükten sonra annesinin de tasvibiyle Tıbbiye’ye girdi. Fakat mali durumları bozuktu. Ailesine yardım için tanınmış bir doktorun yanında çalışmaya başladı. Tıp onun için bir ihtiyaçtı. Bu ihtiyaç bütün hayatı boyunca, muharrir olarak şöhretin zirvesine eriştiği zaman dahi, kendini hissettirecek ve muharrirliği daima ikinci bir meslek olarak telakki edecekti. Fakat hayatının sonuna kadar sevdiğinden kazanamadığı için, sevmediğini yapmak zorunda kalacaktı.

Bir gün Edinburgh’da karnı ve cepleri boş dolaşırken aklına bir gazeteye yazı yazmak fikri geldi. Hemen o gece Sasassa Vadisi adında bir polis hikâyesi hazırlayarak Chamber’s Journal‘a gönderdi. Haftalık kazancı 1 liradan ibaretti. Çarşambadan sonra bütçesi ancak patates yemesine müsaade ederdi. Tek ümidi mahalle bakkalının hastalanıp kendisini çağırması ve mukabilinde erzak vermesiydi. Fakat aksi gibi bakkal da kaya gibi bir adamdı. Tıp talebesinin açlığı devam edecekti. Ömrünün bu devresi için şöyle der: İnsanlar bir sakallı doktor tarafından boğazlanmayı, bir genç doktor tarafından iyi edilmeye tercih ediyorlar.

Chamber’s Journal‘dan bir mektup ve hikâyesine karşılık olarak üç guinêe aldığı gün, topu topu iki patatesi kalmıştı. Fakat hikâyesinin kabul edilişine sevindi ve yenilerini yazmaya karar verdi. Annesine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Doktorlukla karnımı, gazetecilikle de zevklerimi doyurabileceğim gün, kendimi tamamen bahtiyar sayacağım.”

Fakat bu çift arzusunu gerçekleştirmeye asla muvaffak olamadı. Ölünceye kadar ne kazandıysa yalnız yazılarından kazandı. Göz mütehassısı olmak hevesine kapıldı. Yazılarından kazandığı parayı bu uğurda tüketti. Hatta göz tedavisi tekniğinde son ilerlemeleri öğrenmek maksadiyle Avrupa’yı baştan başa dolaştıktan sonra İngiltere’ye dönerek bir klinik te açtığı halde tek bir müşteri bulamadı. Kısacası, doktorlukta yıldızı ezelden sönüktü.

Bu vaziyet olağanüstü bir hadise patlak verdiği güne kadar devam edip gitti: Boer harbi. Milli Savunma Bakanlığı’nın muhalefetine rağmen bu harbe Doktor Binbaşısı rütbesiyle iştirak etti ve Transvaal’de siyah bir amberlancin başında bol bol hekimlik yapmak fırsatına kavuştu.

Macera ve Sergüzeşt Yılları

Bu sıralarda Chamber’s Journal‘e gönderdiği yazıları reddedilmişti. Bunun üzerine askeri cerrah olarak donanmaya geçti. Grönland’ın buzları arasında yaptıkları bir fok avından sonra kendi portresini şöyle çizer: “Kızarmış karla kaplı bir enginliğin ortasında, omzunda bir ip tomarı ve bir elinde bıçak, öbür elinde kana bulanmış bir balta tutan bir insan azmanı…”

İngiltere’ye dönüp son imtihanlarını da verdikten sonra Arthur cerrah sıfatıyla Afrika’ya gitmekte olan Mayumba vapuruna girdi. Bir yıl sonra vatana döndüğünde annesine şöyle yazıyordu: “Hastalandıktan, köpekbalıklarına yem olmak tehlikesiyle karşılaştıktan, iki üç kere yaralandıktan, gemimiz İngiltere ile Madêre arasında yangın tehlikesi atlattıktan sonra sağ salim dönmüş bulunuyorum.”

Bu seyahat Doyle’u denizcilikten soğutmuştu. Gemiyi terkederek Portsmouth’da bir muayenehane kiraladı. Kapıya, üstünde ismi yazılı mermer bir levha astı ve küçük kardeşi Innes’le beraber hasta beklemeye başladılar. Annesi, oğlunun mektubunda şu satırları okuyacaktı: “Sevgili anneciğim; bugün 24 kişi levahma baktı. Fakat hiçbiri içeri girmedi.”

Nihayet bir gün, ilk olarak muayenehanenin eşiğini genç ve zarif bir kadın aştı. Innes sevincinden çıldıracaktı.

– Conan! Gözünaydın! Nihayet bir kukla geldi!

diye haykırdı. Bu ziyaretin arkası çıkmadı.

Genç doktorun vakti boşuna geçiyordu. İşi yeniden hikâyeciliğe döktü. Ağabeyi gibi annesiyle muntazaman mektuplaşan Innes bu hadiseyi bir mektubunda şöyle anlatır:

Arthur bu sabah kahvaltıdan sonra aşağıya indi ve ‘Üç Gözlü Adam’ hikâyesini yazmaya başladı. Bu esnada ben de aya iki dakikada füzeler atacak yeni hidrolik makinemle uğraştım. Fakat işi yarıda bırakarak kalan son iki patatesimizi tencereye atmak üzere mutfağa gittim.”

Cornill Magazine mecmuası Hababuck Jephson’un İfadesi adlı hikâyesine karşılık 29 guinêe gönderdi. Fakat hekimlikten bir türlü vazgeçemiyordu. Arada sırada bazı gelenler de oluyordu. Bir gün genç bir kız menenjite yakalanan küçük kardeşini getirdi. Çocuğu kurtaramadı ama Louise Hawkins adındaki ablasına aşık oldu ve 1885’te onunla evlendi.

Polis Romancılığının Doğuşu

Genç koca para sıkıntısı çekiyordu. Buna çare bulmak için daha başka hikâyeler yazmaya koyuldu. Portsmouth küyüphanelerinde bulduğu bütün polis romanlarını okudu. Bunlar arasında Gaboriau’nun Monsieur Lecoq adlı kitabını çok beğendi ve bunun tesiri altında kendisi de yeni bir polis hafiyesi tipini yaratmayı düşündü. Sonradan Gölge ve Işık başlığı altında topladığı hikâyelerini yazarken bu düşünce kafasında iyice olgunlaşmıştı. Öyle bir tip yaratmak istiyordu ki polis sırlarını, tıpkı bir matematikçinin muadeleleri hallettiği gibi, açık ve sarih bir surette çözüp meydana çıkarsın. Fakat bu işe kendi başına ve yeni baştan başlamak zorunda idi. Çünkü ilmi polis bilgisi diye bir şey henüz doğmamıştı. Conan Doyle polislik mesleğinin ilmi temellerini yeni baştan kuracak, yaratacaktı.

Daha ilk hazırladığı metinde Paris Elçisi’nin yardımı ile cinayet izlerinin tespiti fikrini ortaya atmıştı. Bu fikir sonradan bütün dünya polisi tarafından kabul edilmiş ve umumun malı olmuştu. Emeli suç ve cinayet araştırmaları için tam bir ilim yaratmaktı. Bu ilim sayesinde gizli bir taharri memuru, parmak izi, çamur ve toz gibi maddi delillerin ve kimya, anatomi ve jeoloji gibi ilmi bilgilerin yardımı ile bir cinayetin esrarını, sanki işlendiği anda orada bizzat hazırmış gibi çözecek ve bütün safhalarını meydana çıkaracaktı. Kafasında tasarladığı tipi bulmak ve tamamlamak için, iki ay her gece, elinde bastonu, yağmurluğunun yakasını kaldırarak ve şapkasını gözlerine kadar indirerek Londra’nın sisli sokaklarında avare avare gezindi, durdu. Her yere, her deliğe girdi, çıktı. Şüpheli gördüğü kimselerin hayatına karıştı; onlarla senli benli oldu. Kafasındaki taslak tipinin karakteristik vasıflarını canlandırıyor; bizzat kendisi de onun hayatı, düşünüş tarzı ve hareket şekilleri içinde yaşıyordu.

Sherlock Holmes Doğuyor

İşte Sherlock Holmes böyle doğdu. Ona ilk taktığı ad, tipik bir İskoç ismi olan ve ilk çocukluk hatıralarından diye bilindiği Sherrinford Holmes adı idi. Eserin müstear müellifi olarak da, sonradan meşhur polis hafiyesinin en tanınmış yardımcılarından biri olacak olan John Watson‘un ismini münasip gördü.

Sherlock ilk defa olarak A Study in Scarlett‘da ortaya çıktı. Fakat yayınevi metni reddedince Conan Ward Lock yayınevine başvurdu ve 25 liraya kitabı sattı. Bunun üzerine kahramanı için ikinci bir macera hazırladı: Clarke Micah

O sıralarda şöyle yazıyordu: “Eğer Micah basılırsa Londra’ya, Berlin’e ve Paris’e giderek göz ihtisası yapacağım.”

Micah beklenmedik bir muvaffakiyet kazandı. Sherlock Holmes böylece bir çırpıda meşhur olunca Conan Doyle’un hakiki hayat dramı da artık başlamıştı. Fakat kahramanının şöhreti arttıkça yarattığı bu kuklanın esiri olduğu hissi de şiddetlenecek, tıbba daha hararetle sarılacaktı. Halbuki kendisinden sadece Sherlock Holmes’un babası olarak kalması istenecekti. Piccadilliy kulüplerindeki asilzadeler, Londra’nın kenar mahallelerindeki çamaşırcı kadınlar, City’nin zengin maliyecileri, Gramar School talebeleri yarattığı kahramana hep aynı büyük sevgiyi besliyorlardı. Sherlock Holmes, bütün İngiliz ailelerinin dostu olmuş, hatta saat beş çayı veya akşam yemeği adeti gibi bir ihtiyaç halini almıştı. Conan Doyle ise ondan ebediyen kurtulmanın çarelerini araştırıyordu. Annesine şöyle yazıyordu: “Benden her gün yeni maceralar istiyorlar. Hep Sherlock Holmesvari maceralar… Bu benim için en büyük azaptır.”

Sherlock’u Öldürmek Kararı

Şimdi ciddi bir kitap, bir roman yazmayı düşünüyor. Fakat buna imkân var mı? Sherlock Holmes hayattadır ve onun bütün çalışma kudretine tam manasile hakimdir. Conan Doyle bütün iradesini bir araya toplayarak yarattığı tipi meydandan kaldırmak ve kendi elleriyle katletmek kararını veriyor. Annesine yazdığı mektupta diyor ki: Yeni hikâyeme öyle yüksek bir fiyat isteyeceğim ki, ister istemez reddetsinler.

Ve hakikaten de üç sahifelik bir hikâye için 50 lira istiyor. Bu sefer artık kurtulmuştur! Fakat o talih nerede? Strand mecmuası teklifini kabul ediyor ve şöyle bir telgraf çekiyor: “Hikâyenin ne zaman basılmasını istiyorsunuz? Cevabınızı yıldırımla telleyiniz.”

Conan bu cazip teklife karşı koyacak kuvveti kendinde bulamıyor. Sekizinci Sherlock Holmes macerası da işte bu suretle dünyaya geliyor. Hatta dokuzuncusu bile doğum beşiğinde…

Öbür taraftan annesi mektuplarını hiç eksik etmiyordu ve hemen her mektubunda oğlunun yarattığı tipten bahsediyor, bazen sert tenkitler ileri sürüyordu. Conan bütün bunları dikkatle okuyordu. Hatta bir defasında oğlunun yeni fikirler bulmakta güçlük çektiğini düşünen annesi ona şöyle bir mevzu da yollamıştı: “Saçları altın sarısı bir kız düşün. Saçlarını kestikten ve yeni kalıba girdikten sonra ona bir sürü müthiş cinayetler işlet.

Conan bu teklife şu cevabı verdi: “Anneciğim, bu mevzu beni çekmedi. Maamafih daha başka fikirlerin varsa bana bildirmeyi ihmal etme.

Bundan sonra üç hikâye daha yazdı: The Bachelor, Mühendisin Ölçüsü ve onuncu hikâyesi olarak da Ölüm Habercisi Beryl. Onikinci hikâyesini yayınlamadan evvel biraz beklemeyi düşündü. Tesadüfi bir hareket değildi. Çünkü kafasında öteden beri taşıdığı gizli fikrini bu metinde açığa vuracak ve Sherlock Holmes’in işini bitirecekti. Bunu annesine bildirmekte beis görmedi: “Bu son yazımda Sherlock Holmes’i yok etmeyi düşünüyorum. Kendimi daha iyi eserlere vermeme engel oluyor.

Haber annesini fena halde sarsmıştı. Ona acıklı bir yalvarış mektubunu yazdı. Bunda şöyle diyordu: “Bunu yapmayacaksın, yapamazsın, yapmamalısın!

Conan buna cevaben Sherlock Holmes’i muhakkak öldürmek zorunda olduğu, çünkü ona mevzu yetiştiremediğin yazınca, annesi hemen mukabele etmiş ve vaktiyle kendisine yolladığı sarı saçlı kız mevzuunun kahramanına pekâlâ yeni bir macera olabileceğini hatırlatmıştı.

Böylece annesinin bulup ona telkin ettiği “sarı saçlı kız“, Sherlock Holmes’in on ikinci macerasının kestane saçlı Matmazel Violet Hunter’ı oldu.

Sherlock’un Katli

Ma’an -annesi- İngilterede en çok sevilen kahramanın hayatını kurtarmıştı. Fakat oğlunun heyecanını istediği kadar diriltmeye muvaffak olamamıştı. O artık polis maceralarını yazmaktan bıkmış, usanmıştı. Ve zevkine daha uygun bulduğu sahalara doğru akarak büyük bir roman yazmaya başlamıştı bile…

Bu arada sağdan soldan yeni macera taleplerinin ardı arkası kesilmiyordu. Bu defer yeni bir seri için 1000 lira istedi. Strand mecmuası bir kere daha bu fiyatı kabul etti! Conan Doyle hemen işe sarıldı ve bir çırpıda on macera daha yazıp gönderdi. Fakat annesinin ikaz mektuplarına rağmen serinin sonuna doğru polis hafiyesi tipini bu sefer kat’i olarak yok etmeyi tasarlamıştı. Nihayet bir gece tam binlerce seyircinin heyecanla takip ettiği maceralarından biri tiyatroda temsil edildiği bir anda, Conan Doyle odasına çekilmiş, eski pijamasına iyice sarılmış, piposunu ağzına takmış, masanın üzerine Pride and Prejudice adlı kitabı ardına kadar açmış -ciddi bir roman!- ve bu dekor içinde Holmes’i fütursuzca Reichenbach uçurumundan aşağı itivermişti.

İndirdiği darbe öldürücü oldu. Büyük hafiye artık hayatta değildi. Conan Doyle nihayet kurtulmuş ve hürriyete havuşmuştu. Bundan sonra dilediği kadar hekimlik yapacak ve ciddi romanlar yazacaktı.

Fakat Heyhat!

Kendi yarattığı bu acayip mahlukun feci ölümü ona çok pahalıya malolacaktı. Felaketler birbirini takip etti. Babası ani olarak öldü. Karısı cenaze gününün akşamında bir sırt acısından yatağa düştü: Verem! Bütün aile İsviçre’de Davos sanatoryumlarına göç etti. Sherlock Holmes’in ölüm haberi Londra’da yayıldığı gün, Conan Doyle bir dağ otelinin balkonunda hasta karısının yanıbaşına uzanmış, istirahat ediyordu.

Bu arada okuyucuları da onu rahat bırakmıyordu. Dört taraftan mektuplar, protestolar, hakaretler yağıyordu. Londra gençleri sevgili kahramanlarının ölümüne matem tutuyordu. O gün işlerine, şapkalarına siyah tül takarak gittiler.

Spor ve Seyahat

Bütün bu gürültülere karşı Conan Doyle zahiren sakin görünüyor ve bir taraftan da yeni keşfettiği kayak sporunu otel müşterilerine öğretmekle vakit geçiriyor, kendini avutuyordu. Nansen’in kutup yolculuğuna ait bir raporunu okumuştu. Bunun üzerine Avrupa’da henüz kimsenin bilmediği bir kaç çift tahta kayağı Norveç’ten getirtmişti. Köylüler şaşkına döndüler. Bir gün Branger adında iki sporcu köylü kardeşle sözleşti ve onlarla birlikte dağ tepesinden atlayarak kar fırtınasının birbirinden ayırdığı iki köy arasındaki irtibatı kurmak teşebbüsüne atıldı. Üçü birden Davn’dan hareketle Arosa’ya kadar olan 19 kilometrelik mesafeyi, üç bin metre yükseklikteki Furah boğazından geçmek suretiyle aşacaklardı. Masmavi bir gökyüsünde parıl parıl ışıldayan kocaman aylı bir gecenin şafağında yola çıktılar. Az zaman sonra vadinin öbür ucundaki çam ormanının içinde gömülü Arosa otelleri, onlara uzaktan birer çocuk oyuncağı gibi görünüyordu. Köye vardıkları vakit halkın çılgın sevinç tezahürleriyle karşılandılar. Branger kardeşlerden biri Arosa’da indikleri otelin defterine üçünün hüviyetlerini yazdı ve Conan Doyle’a ait kısmın meslek hanesine şu kelimeyi kondurdu: Sporcu.

Ağustosta karısının sıhhi durumu iyileşmişti. Conan Doyle, bir emprezaryonun ısrarlı teklifini kabul ederek bir konferans turnesini yapmak üzere Amerika’ya gitmeyi kararlaştırdı. Londra’da hassa alayında teğmen rütbesiyle vazife gören kardeşi Innes’i yanına çağırdı ve birlikte yola çıktılar.

İngiltere’ye dönüşlerinde Yeni Dünya’yı fethetmişlerdi. Conan Doyle orada binlerce dost edinmişti. Vermont’taki Nuh gemisi yapısındaki şatosunda büyük şair Kipling’i tanıdı. Dik yapılı ve sinirli, gergin boyunlu, çalı bıyıklı, kocaman gözlüklerinin ardında gözleri fırdönen küçük bir adam, onu hararetle karşıladı. Conan Doyle ona Golf sporunu öğretti. Spor merakı Amerika’da da onu terketmemişti.

Aşk ve Macera

Conan Doyle İngiltere’ye bu seferki dönüşünde Napolyon devri edebiyatına merak sardı. Polis hafiyesi kahramanına karşılık bu sefer bir asker kahraman tipini yarattı; Marbot’un hatıralarından aldığı Gérard Çavuş tipini. “Fakat“, diyordu, “ihtirasım elimdeki imkânlardan daha büyüktü.

Gérard çok beğenildi ve tutundu; fakat onu hiç tatmin etmedi. Yaşı otuz sekizi bulmuştu. Sherlock Holmes’tan mahrum kaldıktan sonra kolunun, kanadının kırıldığını bir türlü kabul etmek istemiyordu. Fakat paradan yana artık sıkıntısı yoktu, zengindi. Surrey’de bir ev yaptırdı. Burada Jean Leckie ile tanıştı ve ona aşık oldu.

Fakat bu aşk, ilk karısının ölüm yılı olan 1902’ye kadar platonik kalacaktı. Ondan sonra Jean Leckie ile evlenecek, ve bir kızla iki oğlu olacaktı.

Jean Leckie harikulade güzel bir kadın tipi idi. Ona ilk rastladığı vakit içinde karanlık bir duygu fırtınası kopmuş, fakat hasta karısına beslediği büyük saygı ve şefkat yüzünden bu duygusunu açıklamaya bir türlü cesaret edememişti. Üste asla onu incitmeyeceğine annesine söz vermişti. Bu iç mücadele onu son derece yormuştu. Karısı öldüğü vakit bu dev yapılı adam on beş kilo kaybetmişti. Yanakları çökmüş, bakışları zayıflamış, sırtı hafifçe kamburlaşmıştı.

Boer harbi de işte tam bu sıralarda patlak vermişti. Sevdiği kadınla evlenmiş ve yeni bir maceraya atılmaya karar vermişti. Tasarısını annesine yazdı. Şu cevabı aldı:

Boyun çok uzun. Muhakkak vurulursun. Beni dinle. Ben senin için yeryüzünde Allah’ın mümessiliyim. Sakın gitme!

Çete Harbinin Tekniği

Conan Doyle artık yaşını başını almış, 48.nci yıldönümüne ayak basmıştı. Bu yaşta annesine ilk defa olarak itaatsizlik gösterdi. Bir Cricket kulübünde söz aldı ve bütün sporcuların, silah kullanmaya veya ata binmeye kabiliyetli bütün erkeklerin seferber edilmelerini istedi. Hatta bizzat kendisi bir gönüllü taburunu kurmaya kalkıştı. Milli Savunma Bakanlığı müracaatını reddetti. Fakat seyyar bir amberlance tertip eden tanıdıklarından biri arzusunu yerine getirdi. Harpten dönüşünde bir harp tarihi yazacaktı. “Birkaç Askerlik Dersi” adlı bir makale yayınladı. Bunda ilk defa olarak modern çete muharebeleri tekniğine dair bir takım yeni fikirler ortaya attı. Bunun bir yerinde şunları yazıyordu:

… Piyade siper kazmasını öğrenmelidir. Bu iş yalnız istihkâm erlerine bırakılmamalıdır. Yaldızlı sırmalara, parlak şeritlere, tüy serpuşlara artık son verelim. Şık üniformalardan, bel kayışlarından ve bütün lüzumsuz israflardan vazgeçelim. Süvarinin silahı artık kılıç ve mızrak değildir; tüfektir. Topları sıraya koymak değil, örtmek lâzımdır. Sıralanan toplar tek bir obüs isabetiyle mahvolmak tehlikesindedir.

Fakat askeri çevreler Conan Doyle’un bu stratejik görüşlerini ve tavsiyelerini büyük bir ihtiyatla karşıladılar.

Onun bu haklı istekleri makul görünüp de bütün dünya tarafından kabul ve tatbik edilinceye kadar aradan yıllar ve devirler geçecekti.

Bir Politika Macerası

Conan Doyle bu sıralarda politika hayatına atıldı ve Liberal Parti’nin aday listesinde millet meclisi seçimlerine katıldı. Yorucu bir seçim mücadelesi yapıyor, günde dört beş nutuk veriyor, her seferinde başka dinleyiciler önünde konuşuyordu. Oy gününün arifesinde seçileceği hemen hemen muhakkak gibiydi. Fakat geceleyin protestan propogandası adaylığına karşı sokak duvarlarına 300 yafta yapıştırdı. Bunda Conan Doyle “Papa leyhine gizli bir teşebbüse” girmiş olmakla itham ediliyor, kendisinin katolik kilisesi hizmetinde bir cizvit ajanı olduğu söyleniyor, protestan kilisesinin bir yıkıcısı diye vasıflandırılıyor ve bunlara karşı ne diyeceği, kendisini ne ile müdafaa edeceği soruluyordu. Daily Telegraph gazetesi o günlere ait bir sayısında bu hadiseyi şöyle anlatıyor:

Edinburgh heyecan içinde çalkalanıyor. Conan Doyle’un taraftarlarıyla aleyhtarları yumruk yumruğa geldiler. Kavga bütün şehre yayıldı. Fakat protestanların sarfettikleri ümitsiz gayretler nihayet semere verdi ve Dr. Conan Doyle (2500 oy), M. Brown (3000 oy) tarafından mağlup edildi.

Conan Doyle’un kendisi şöyle diyordu: “Ben politika için yaratılmış bir adam değilim. Görüyorsunuz, bir seçim toplantısında rakiplerimden biri bana Sherlock Holmes diye hitap edince, bütün salon bir kahkaha tufanı içinde çalkalanır ve beni her türlü müdafaa imkânından tamamiyle mahrum bırakırdı.

İyilik ve Asalet Ünvanı

Conan Doyle bundan sonra faal hayattan bir kere daha çekilmek kararını veriyor. Arkadaşları onu teşvik ve teselli etmeye çalışıyor, fakat ruhundaki sırra kimse erişemiyordu. Bu müddet içinde bol bol yazı yazdı, uzun seyahatlere çıktı, bazı arkadaşlarına para yardımları yaptı. Birine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Size 500 lira gönderiyorum. Bu parayı nasılsa bir Güney Afrika gezisinde harcayacaktım. Binaenaleyh bunu hiçbir vicdan azabı duymadan rahat rahat kabul edebilirsiniz.

Para yardımlarını annesine bildiriyor ve ondan takdir dolu cevaplar alıyordu. Aralarındaki anlaşma tamdı. Yalnız bir seferinde aralarında oldukça mühim bir anlaşmazlık çıktı. Conan Doyle kendisine verilmek istenen Şövalye payesini reddetmeyi düşünüyordu. Bu niyetini annesine şu satırlarla bildirdi: “Benim nazarımda en yüksek pâye doktorluktur. Bunu da senin fedâkarlıkların ve senin iraden sayesinde kazanmış bulunuyorum. Henüz genç bir kimsenin Şövalye gibi itibarını kaybetmiş bir pâyeyi kabul edişini havsalama sığdıramıyorum. Bu görüşümü lütfen kabul et ve bir daha bu mevzua dönmeyelim.

İyi amma annesinin nazarında Şövalyelik beş asır evvelki şeref ve itibarını el’an muhafaza ediyordu. Oğluna fikrini kabul ettirmek için şu ağır delili ileri sürdü: “Red cevabının Krala hakaret telakki edileceğini hiç düşünmedin mi?

9 Ağustos günü Conan Doyle Buckingham sarayına kabul edilmiş, asalet pâyesini almış ve Survey alayı Teğmen adayı rütbesiyle taltif edilmişti. Annesi sevincinden ne yapacağını bilmiyordu. Kendisine gelince, Teğmen adayı üniformasının pek pahalıya malolduğunu ve kendisini bir âlim maymuna benzeteceğini söylüyordu.

Sherlock Holmes’in Dirilmesi

Sir Arthur 43 yaşında halkın en çok beğendiği muharrir ve memleketinin en meşhur adamı idi. Fakat bu şöhret kendi şahsından ziyade Sherlock Holmes’a ait gibiydi. Kendi yarattığı o hârikulade adamı şimdi âdeta kıskanıyor, hayali her yerde arkasından geliyor, hatta önünde yürüyordu. Bu hal onu epey üzdü. Gazeteler, iş adamları, dostları ve hatta kendi aile efradı bile ona hep Mr. Holmes diye hitap ediyordu. Şöhretinin hakikaten kendisine ait olduğundan artık emin değildi. Bu ruh hâleti içinde Reichenbach inişinde ölen kahramanını yeniden diriltmesi için Amerika’dan 500 dolar teklif ettikleri vakit, pek fazla tereddüt etmedi. Madem ki okuyucuları kendisinden Sherlock Holmes’tan başka kimseyi istemiyorlardı, pekâlâ o da okuyucularının istediğini yazacaktı. Fakat yazılarına pek yüksek ücretler istemek suretiyle onlardan bir nevi intikam alacaktı. Ve madem ki herkesin nazarında Sherlock Holmes bizzat kendisi idi, bu umumi kabulü ne diye istismar etmeyecekti? Bu düşüncesini herkesten önce annesine açtı. Ma’an sevinçten çılgına döndü. “Çabuk“, diyordu. Fakat Sir Arthur şu mukabelede bulundu: “Bir parça vakte ihtiyacım var. On yıldır, yalnız başıma ve onsuz yaşadım. Ona yeni baştan alışmam lazım…

Aradan üç ay geçmeden yeni Sherlock Holmes serisinin ilk maceraları Amerika’da yayınlandı. Birinci hikâyenin başlığı bu idi: “Boş Evin Macerası” Meğer öldü zannedilen Sherlock Holmes sağmış. Ortadan kayboluşu sadece bir hile imiş ve bunu dostu Watson’a söylemeyi ihmal edişi, sadece bir nezaketsizlik eseri imiş.

Hikâyenin Londra’da satışa çıkarılması tarif edilmez sevinç sahnelerine sebep olmuştu. Halk kitapçılar önünde birbirine girmişti. Kalabalık halk yığınları meşhur polis hafiyesinin şerefine türküler söyleyerek gece alayları tertip ettiler. Amerika’da Conan Doyle’un tâbirleri, efsanevi teklife muharririn verdiği cevabın metnini gazetelere bildirdiler. Verdiğiğ cevap bir ziyaret kartının üzerine yazılmış şu dört harften ibaretti: O.K. C.D. (Yani: Kabul manasına gelen harflerle, isminin baş iki harfi)

Hayalden Hakikate

Conan Doyle gençliğinde hususi hâtıra defterine şu kelimeleri yazmıştı: “Hareket muhayyileden üstündür.

Şimdi postanın getirdiği açık bir zarf, günlük hayata yeniden karışmasına sebep oluyordu. Zarfın içi bir cinayet hadisesine ait gazete küpürleriyle dolu idi. Bunu gönderen de cinayeti işlemiş olmakla suçlandırılan ve sonra da mahkum edilen adamdı. Muharriri imdadına çağırıyordu.

Mektubun hakikat kokan ifadesi Sir Arthur’u harekete geçirdi ve hadiseyi ele almayı kararlaştırdı. Şimdi ilk defa olarak romanlarında halka malettiği araştırma metotlarını gerçek hayata tatbik etmek fırsatına kavuşuyordu.

Birmingham dolaylarında hem çiftçi, hem madenci Great Whyrley köyü killi çayır ve tarlaları uzak mesafelere kadar maden köpüklerini serpiyor. Fırtınalı bir gece. Sabah işine giden bir madenci, ocağa yakın bir tarlada bir kan deryası içinde bir eşek leşini buluyor. Son altı ay içinde boğazlanmış olarak bulunan hayvanların sekizincisi. Aynı felaket köydeki atlara, ineklere ve koyunlara musallat olmuştu. Polis araştırmaları hiçbir netice vermiyor. Karakola birbiri üstüne imzasız mektuplar yağıyor. Her seferinde başka bir suçludan bahseden bu mektuplar denizaşırı uzak yerlerden gelen bir canavara ait esrarengiz imâlarla dolu.

Mektup sahibi bazan kendini fail olarak gösteriyor, bazan da suç ortaklarından birinin eşkalini tarif ediyordu: “Kartal gibi gözleri, ustura gibi sivri kulakları var. Bir tilki kadar kurnaz ve sessizdir. Kurbanlarına dört ayağı üzerinde sürünerek yaklaşır. Geçen kasım ayında küçük kızlara da saldırmıştı. Önümüzdeki Marttan evvel, daha yirmi kız çocuğu, hayvanların uğradığı âkıbete uğrayacak…

Polis müfettişi Kambel leşin ortaya çıkmasından sonra bu işe kesin olarak bir son vermeye azmetmişti. Hâdise mahallinin 500 metre ötesinde, otuz yıldan beri buranın ruhani reisliğini yapan muhterem Edalgi’nin evi vardı. Bu zat aslen bir İranlı idi. Bir İngiliz kadını ile evlenmiş, üç çocuğu olmuştu. Polis müfettişinin bütün şüpheleri bunun en büyük oğlu George Edalgi’nin üzerinde toplanıyordu.

Polis müfettişi, sonradan Conan Doyle’un tetkik ederek esassız olduklarını ispat ettiği bir takım delillere (Sanığın elbise dolabında bulunan çamur, elbiselerindeki koyu leke izleri, vs.) dayanarak George Edalgi’yi tevkif etti. Halk onu az daha linç edecekti. Birmingham’da mahkeme işleri takipçiliğini yapan bu çok miyop, çok esmer benizli, çukur gözlü ve kıvrık saçlı adam, o âna kadar çok temiz bir şöhrete sahipti.

Sherlock İş Başında

Birmingham’da yargılanan Edalgi yedi sene hapse mahkum oldu. Karardan sonra davanın yeniden görülmesini isteyen 10,000 kişi İçişleri Bakanlığı’na bir dilekçe ile başvurdu. Nafile. Fakat aradan iki yıl geçince Edalgi ani olarak serbest bırakıldı, amma adliyenin nezareti altında kalmak şartıyla. Sir Arthur’a mektubu işte bu sırada yazmıştı.

Conan Doyle, tam sekiz ay hâdiseyi büyük bir dikkatle inceledi. Bütün masrafları cebinden ödedi ve nihayet esrarı çözmeye muvaffak oldu. Edalgi’nin kendisi ile ilk defa olarak 1907 Ocağında karşılaştı. Bunu şöyle anlatır: “Daha ilk bakışta bu adamın herhangi bir cinayeti asla işleyemeyeceğine tam kanaat hasıl etmiştim. Randevuya gecikmiştim. Onu gazete okuyarak beni bekler buldum. Sahifeyi çok yakından ve biraz da çarpık tutuyordu. Astimatik miyopluğa müptelâ olup olmadığını sordum. Ne diye gözlük takmadığını da merak ettim. İki göz doktoruna muayene edildiğini, ve her ikisinin de gözlerine cam bulmanın mümkün olmadığını söylediklerini anlattı.

Edalgi gündüzleri yarı kördü. Geceleyin de ancak başkalarının yardımı ile yürüyebiliyordu. Conan Doyle, Daily Telegraph gazetesinde bu cinayete dair çıkan ilk yazısında Edalgi’nin alyehindeki suç delillerini altüst etmişti. Great Whyrley köyünün iç hayatını ve mazisini inceden inceye araştırırken, köy ağalarından birinin oğlu olarak bir denizciyi yakaladı ve cinayeti bunun işlediğini bütün delilleriyle meydana çıkardı. Hatta davanın yeniden görülmesini de sağladı.

Tiyatro Muharrirliği Fiyaskosu

Sherlock Holmes parlak bir başarı elde etmişti. Bundan sonra şöhreti ayyuka çıktı. Fakat iç sıkıntısından bir türlü kurtulamıyordu. Bu sefer de kendini tiyatro sevdasına kaptırdı. Bir piyesini sahneye çıkarmayı kararlaştırdı ve “The House of Temperley” adlı bir eserini, bütün tiyatro direktörlerinin tavsiyelerine rağmen oynattı da…

Piyes İngiltere’nin 1812 panaroması nevinden bir şeydi. Açık sahada bir boks döğüşü cereyan ediyordu. Başka bir özelliği de hiçbir kadın rolünün bulunmamasıydı. Piyese kimse sermaye yatırmak istemedi. Elliye yakın aktörle yedi çeşit dekor masraflarını cebinden ödedi. İlk temsil Adelphie tiyatrosunda verildi. İlk günlerde birkaç meraklı toplandı. Fakat direktörlerin dediği çıktı. Temsil kâr bırakmadı, masraflarını bile çıkaramadı. Bilhassa sahnede erkekten başka bir şey görmeyen kadınlar, kocalarına refakat etmeyi reddettiler. Piyes dördüncü haftanın sonunda afişlerden kaldırıldı.

Halk Conan Doyle’u bir kere daha mağlup etmişti. Bir gazeteciye kendisi şöyle diyordu: “Tiyatroyu terkediyorum, fakat gücüme gittiği için değil, bilakis çok hoşuma gittiği için…” Ve şunu da ilave ediyordu: “Polis muammalarından daha ciddi bir işe sarıldım mı, halk bana hemen sırtını çevirir ve beni yüzüstü bırakır!..

Sherlock’a Son Dönüş

Ve böylece bir kere daha Sherlock Holmes’a döndü. Fakat kahramanına duyduğu kin gittikçe büyüyordu. Kafasının içi karmakarışıktı. Avunmak için kendini sanata verdi, bir çok seyahatler yaptı, Kanada’ya ve bir kere daha Amerika’ya gitti. New York onu çılgınca alkışladı. Gazeteler sütunlar dolusu yazılar yazıyor, seçim programlarında ileri sürdüğü noktaları ele alarak onu bir feminizm düşmanı diye gösteriyordu.

Dönüşte 53 yaşında idi. Hâlâ dev cüssesini muhafaza ediyordu, siyah pala bıyıkları da yerinde idi; fakat saçları şakaklarına doğru ağarmıştı. Hâlâ vücudunun olağanüstü kuvvetiyle dostlarını hayran bırakabiliyor, büyük ağırlıklar kaldırıyor, golf sahasını tıkanmadan koşuyor, aşıyordu. Fakat hayatının dönüm noktasına geldiğini artık iyice sezmeye başlamıştı. Sherlock Holmes işine artık kat’i bir son verecekti. Son kitabında müellif ile kahramanı arasındaki gerçek münasebetleri gelecek nesillere şöylece anlatmaya kalkıştı:

Ben bütün ömrüm boyunca asla kokain çekmedim, bir defacık olsun tabanca kullanmadım, purolarımın külünü kömür kovasına silkmedim, ve musikiden de asla bir şey anlamadım. (Arada sırada tıngırdattığım bançodan maada) Buna karşılık çalışırken ben de eski bir oda entarisi takardım. Eski Dublin pipolarına bayılırdım, bu da bunların benim zamanımda ancak bir peniye satıldıklarından başka bir sebepten değil. Polis romanlarını da okurdum, vesikalar toplardım, yazı masamın üzerinde devamlı olarak kocaman bir pertavsız bulundurduğum doğrudur, ve çekmecemde bir tabanca…

Bütün bu sathi benzetişler ve ayrılıklar kimseyi aldatamaz. İngiltere’de olduğu gibi, dünyanın her tarafında da Sir Arthur’la kendi yarattığı kahramanı arasında bundan çok daha derin bağların mevcut olduğunu bilmeyen yok gibidir. Fakat bu bağların çoğu gizli kalmış; şuuraltının karanlıklarına gömülmüştür. Müellif kahramanından neler aldığını veya ona neler verdiğini kesin olarak anlamaya ve anlatmaya asla muvaffak olamamıştır.

Son Macera, Son Hayal

Birinci Dünya Harbi patlak verdiği sıralarda Conan Doyle artık kat’i olarak Sherlock Holmes’tan ayrılmış ve kurtulmuştu. Zaten bunun başına getirdiği aile faciasından sonra büsbütün soğumuştu.

1919’da yaşı altmışı bulmuştu. Tabileri ondan yazı istemeye hâlâ devam ediyorlardı. İsteseydi yazı ömrünü daha on yıl uzatabilirdi. Fakat hayatının arta kalan bu son on yılı içinde, hem körü körüne, öyle bir işe atıldı ki, para kazanmak şöyle dursun, bilâkis bütün servetini tüketti ve iflâs etti.

Kendini spiritüalizme verdi ve bütün servetini bunu dünyaya yaymak uğrunda harcamayı göze aldı. Bu maksatta, annesinin ve ailesinin ikazlarına kulak asmadan, seyahatlere çıktı. Karısı ve üç çocuğu ile birlikte 80,000 kilometreden fazla yol aldı. Yer yer konferanslar verdi, sayısız mitinglerde söz aldı. Hareketin peygamberi rolünü oynadı. Fikirlerin olaylara karşı üstünlüğünü müdafaa yolunda epey nefes tüketti. Dünyanın en çok mektup alan adamı olmuştu. Fakat en ufak bir hikâyeden binlerce lira kazanmak imkânına malikken, hikâyecilliği yüzüstü bıraktı ve kimsenin satın almayacağı spiritüalist kitaplar yazarak bunların baskı masraflarına avuç dolusu paralar yatırdı. Adli, cinayet araştırmalarının tek mütehassısı ve asrın en tanınmış romancısı, âdeta Gandhi veya Rabindranath Tagore’in bir İngiliz benzerine dönüşmüştü. Bu hayal onun tam 250,000 sterlingini yuttu. Sir Arthur kendisine yakıştıramadığı kitaplardan kazandığı paraları, büyük bir fikir uğrunda harcamayı sanki kendi isteğiyle tasarlamış, ve bunu gerçekleştirmeye azmetmişti.

Bir gün üç oğlu ile birlikte bir vâaz yerinden bir başka vâaz yerine trenle giderken, büyük oğlu bir kadını göstererek “Ne çirkin, değil mi?” dedi. Ak saçlı adam hiddetle ayağa kalktı ve oğlunu tokatlayarak vakur bir sesle şöyle bağırdı: “Bir kadının hiçbir zaman çirkin olmadığını ve olamayacağını kafana sok!

Yolcular donakaldılar. Bu onun son hiddeti idi. İsteseydi hayatının son yıllarını eşsiz bir refah içinde geçirebilirdi. Fakat elindeki muazzam servetini ve arta kalan ömrünü, kendi zamanı okuyucularının hiç te hoşlanmadıkları bir takım mücerret fikirler uğrunda yok etmeyi her nedense tercih etti.

Ölmeden evvel bu işe böyle bir son vermeyi sanki ezelden kararlaştırmış gibiydi.

Türkiye’de Geçen Yabancı Polisiyeler (Liste)

Virgül dergisinin Mayıs 2008 sayısından başlayarak 3 sayı boyunca yayınlanan makaleyi geçtiğimiz günlerde yedi bölüm halinde sitemizde yayınlamıştık. Aşağıda, bu makalede konu edilen tüm eserlerin listesini bulacaksınız.
Orj. Basım Orj. Başlık Yazar Türkçe Basım
1902 Sacred Crescents William Bury Westall
1907 L’homme qui assassina Claude Farrère Peyami Safa tarafından çevrilip Osmanlı alfabesi ile basıldığı biliniyor.
1912 İstanbul’un Esrarı Paul de Regle
1913 Les Confidences d’Arsène Lupin Maurice Leblanc Arsen Lüpen İstanbulda (Selek, 1958)
1916 Greenmantle John Buchan Doğudaki Sır (IQ Kültür Sanat, 2003)
1922 Les Aventures Comiques de Charlot Détective Bilinmiyor Şarlo İstanbul’da (İkbal Kitaphanesi, 1924)
1932 Stamboul Train Graham Greene İstanbul Ekspresi (Yalçın Ofset, 1968)
İstanbul Treni (Everest,2004)
Doğu Ekspresi (Nil,1971)
1934 Murder on the Orient Express Agatha Christie Şark Ekspresindeki Cinayet (Vakit, 1936)
Şark Ekspresindeki Cinayet (Ekicigil,1955)
Ölüm Ekspresi (Toptan Ucuz,1963)
Simplon Ekspresindeki Cinayet (Ak,1965)
Şark Ekspresinde Cinayet (Nil,1977)
Doğu Ekspresinde Cinayet (Altın, 2006)
1934 Parker Pyne Investigates (Öykü : Have You Got Everything You Want?) Agatha Christie İstanbul Yolunda bir Macera (Hareket Gazetesi İlavesi, 1963)
1935 The Eunuch of Stamboul Dennis Wheatley
1935 Les clients d’Avrenos Georges Simenon Eminönü’nde Avrenos Meyhanesi (Yılmaz, 1991)
Avrenos’un Müşterileri (Çiviyazıları, 2007)
1936 Highly Inflammable Max Saltmarsh
1939 The Mask of Dimitrios Eric Ambler İzmirli Dimitrios’a bir tabut (Milliyet, 1971)
Dimitrius’un Maskesi (Altın, 1980)
Dimitrios’un Maskesi (Can, 2000)
1940 Journey Into Fear Eric Ambler Korkuya Yolculuk (Can, 1999)
1941 Death at his elbow James Morgan Walsh
1944 Death in Ankara Clement Wood
1949 Dardanelles Derelict van Wyck Mason
1950 Der Fall Cicero Ludwig Carl Moyzisch Çiçero Operasyonu (Q-Matris, 2004)
1950 Istanbul Elopement Dennis Hughes
1954 Ombres sur le Bosphore Jean Bruce Boğazdaki Gölgeler (Ekicigil, 1955)
1957 The Guns of Navarone Alistair MacLean Navaron’un Topları (İnsel, 1963)
1957 From Russia With Love Ian Fleming Rusyadan Sevgilerle (Başak, 1965)
Rusyadan Sevgilerle (Tay, 1984)
1959 Pas De Bonheur Pour Spyros M.G. Braun
1961 Assignment Ankara Edward S. Aarons Hedef Ankara (Başak, 1966)
1961 Diplomatic Death Charles Forsyte
1962 When I grow rich Joan Fleming
1962 The light of Day Eric Ambler Günışığı (Bahar, 1963; Tekin, 1964; Karaca, 1964)
1963 Sultan’s Daughter Dennis Wheatley
1964 Karacho Karachi Jean Crain İstanbul’dan Sevgilerle (Ağaoğlu, 1966)
İstanbul Casusu / Ölümle Randevu (Dünya Kitap Saray, 1966)
1964 Black Amber Phyllis A. Whitney
1965 Istanbul Manning Lee Stokes (Nick Carter)
1965 Nothing is the Number When You Die Joan Fleming
1965 Modesty Blaise Peter O’Donnell Dişi Bond (Altın, 1966) Dönüş (1983)
1965 The Fall of an Eagle Jon Cleary
1965 SAS à Istanbul Gérard de Villiers SAS İstanbul’da (Tay, 1983)
1966 Sabre-Tooth Peter O’Donnell Köpekdişi (Gelişim, 1984)
1966 The Thief Who Couldn’t Sleep Lawrence Block
1966 That Girl from Istanbul M. G. Braun
1967 Intermind Ray Luther (Arthur Sellings)
1967 Diamonds Bid Julian Rathbone Elmas Pazarı (Oğlak, 2001)
1968 Hand Out Julian Rathbone Sonuncu El (Oğlak, 2001)
1968 Murder with Minarets Charles Forsyte
1968 Deadly Delight Aaron Marc Stein
1968 Stamboul Intrigue Robert Charles
1968 An Echo from Silence Michael Pereira
1969 With My Knives I Know I’m Good Julian Rathbone Bıçak Atmada Üstüme Yoktur (Oğlak, 2001)
1969 Evil in a Mask Dennis Wheatley
1969 Ascent of D-13 Andrew Garve
1969 The Chessboard Spies Geoffrey Davison
1969 The Innocent Bystanders James Munro Çakalın İntikamı (Başak, 1974)
1969 Death of a Hittite Sylvia Angus
1969 Secret Mission: Istanbul Don Smith
1969 Top Bloody Secret Stanley Hyland
1970 The Amazing Mrs. Pollifax Dorothy Gilman Casus Misis Polifax İstanbul’da (1973 Baskan)
1970 Nurse in Istanbul Ralph Eugene Hayes
1971 Bilinmiyor Paul Leslie Akrep Şehir Münih-İstanbul (Milliyet, 1971)
1972 Trip Trap Julian Rathbone Tuzak (Oğlak, 2002)
1972 A Sybaritic Death Alexandra Brown Roudybush
1973 The Jeweled Dagger Julie Ellis
1973 Strike Force Terror Ralph Eugene Hayes (Nick Carter)
1973 Fair Game George Bartram
1974 The Underground Cities Contract Philip Atlee
1974 George Beneath a Paper Moon Nina Bawden
1974 Turkish Mafia Conspiracy Ralph Hayes
1975 Kill Cure Julian Rathbone Ölüm İlacı (Oğlak, 2001)
1976 The Aelian Fragment George Bartram
1976 Tête de Turc en Turquie Josette Bruce
1977 Blood Tie Mary Lee Settle
1977 The Enigma Project Joseph Rosenberger
1978 A Stench Of Poppies Ivor Drummond
1978 The Spoils of Ararat Robert Katz
1979 Exit Actors, Dying Margot Arnold
1979 The Devil’s Alternative Frederick Forsyth Şeytan Seçeneği (E, 1980)
1979 Radar Target Gary Vaughan
1980 Pascali’s Island (Idol Hunter) Barry Unsworth Pascali’nin Adası (İletişim, 1993)
1980 Turkish Bloodbath Jerry Ahern (Nick Carter)
1981 Turkish Rondo Anne Stevenson
1982 The Rage of the Vulture Barry Unsworth
1982 Double Crossfire Don Pendleton
1983 istanbul decision Nick Carter
1984 Phoenix in Flames Gar Wilson
1984 Harem Games Elliot Tokson
1984 Ark David Daniel
1985 Destroyer Roy W. West
1988 Jem: Memoirs of an Ottoman Secret Agent Roderick Conway Morris
1989 Lair of the Fox Daniel Pollock
1990 Playing with Fire Susan Moody
1992 Indiana Jones and the Genesis Deluge Rob MacGregor
1993 The Fire Theft Mark Graham
1993 The Landing Place Clint Kelly
1993 Black Hand Don Pendleton
1995 Istanbul Express T. Davis Bunn
1996 The Kurdish Connection Gilbert Horobin
1996 The Longest Silence Anne Melville
1997 Op Center: Acts of War Tom Clancy, Steve R. Pieczenik
1999 One for Sorrow Eric Mayer, Mary Reed
1999 Belshazzar’s Daughter Barbara Nadel Belşazzar’ın Kızı, Oğlak, 2001
1999 The Ephesus Fragment Gary E. Parker
1999 The Crazy 8 Murder Anne Brooks Brauer
2000 A Chemical Prison (aka The Ottoman Cage) Barbara Nadel Uyuşturucu Kafesi, Oğlak, 2001
2000 Pera Palas Gérard Oberlé Pera Palas, Dharma, 2006
2001 Arabesk Barbara Nadel Arabesk, Oğlak, 2001
2002 Deep Waters Barbara Nadel Haliç’te Cinayet, Oğlak, 2003
2003 Harem Barbara Nadel
2003 L’Empire des loups Jean-Christophe Grangé Kurtlar İmparatorluğu, Doğan, 2003
2003 Less Than a Shadow David Chacko
2004 Petrified Barbara Nadel
2004 Wisse, dass du sterblich bist Malachy Hyde Didim Cinayeti, Heyamola, 2006
2005 Deadly Web Barbara Nadel
2005 A Dead Man In Istanbul Michael Pearce 3
2005 Sweet Confusion on the Princes’ Islands Lawrence Goodman
2005 The Peacock Angel David Chacko
2005 Assignment: Istanbul: A Jerry Stern–World Bank Adventure Ted Cron
2006 The Sultan’s Seal Jenny White Sultanın Mührü, İnkılap, 2006
2006 Dance With Death Barbara Nadel
2006 Sour Grapes on the Princes’ Islands Lawrence Goodman
2006 Graveyard Eyes David Chacko
2006 The Janissary Tree Lawrence Goodman Yeniçeri Ağacı, Merkez, 2006
2007 The Bourne Betrayal Eric Van Lustbader
2007 A Grain of Salt on the Princes’ Islands’ta Lawrence Goodman
2007 The Abyssinian Proof Jenny White
2007 A Passion for Killing Barbara Nadel
2007 The Snake Stone Jason Goodwin
2007 The Istanbul Variations Olen Steinhauer
2008 Pretty Dead Things Barbara Nadel
2008 Something Bitter on the Princes’ Island Lawrence Goodman
2008 The Bellini Card Jason Goodwin