|
|
Ruth Rendell’ı önceki yıllarda Türkçeleştirilen romanları ile tanımış, ardından Barbara Vine müstearıyla yazdığı bir dizi polisiyesini severek okumuştuk. “Parola Mandarin” ile uzun bir aradan sonra yeniden Ruth Rendell olarak çıkıyor karşımıza. Bu değişiklik okuyucuyu şaşırtmak için yapılan bir oyun değil, isimlerle birlikte yazım tarzı da değişiyor; Barbara Vine insan psikolojisi ve olağan durumlar üzerine kurulu bir gerilim üzerine yoğunlaşırken, Ruth Rendell imzalı romanlarda cinayet ve nedenlerinin öne çıktığını görüyoruz. İşte “Parola Mandarin” de onlardan biri…
Klasik polisiyelerin çağdaş yorumu
Hikaye, yüksek sınıftan bir gurup İngilizin Çin gezisi ile başlıyor. Orta yaş ve orta sınıfın bütün özellikleriyle donatılmış Detektif Wexford’un da tesadüfen dahil olduğu guruptakiler, bir yandan Çin tarihini keşfederken diğer taraftan o tarihin artık “antika”laşmış güzelliklerini ucuza kapatmanın keyfini çıkarıyorlar. Bu ilk bölümün Doğu egzotizmini bir fon olarak kullanmayı çok seven Agatha Christie’nin polisiyelerini hatırlattığını, hatta Rendell’ın doğrudan onlara gönderme yaptığını söyleyebiliriz. Yazar, Wexford ve seyehat arkadaşlarını teker teker tanıtırken, araya sakin [...]
“Stilist”in hikayesi, dünyanın en kalabalık kentlerinden birisinde geçmesi sebebiyle biraz karmaşık: Seri cinayetlerle başlıyor roman. Fiziksel görünümleri birbirine çok benzeyen dokuz eşcinsel genç aşırı dozda uyuşturucudan ölü bulunmuştur. Polisin elindeki yegane ipucu, Moskova dışındaki uydu kentlerin birinin yakınlarında bulunan çalıntı arabadır. Dedektif Nastya, bu ipucunun peşine takıldığında eski sevgilisi Soloyev’le yeniden karşılaşmak -ve hesaplaşmak- zorunda kalır. Esrarengiz bir kaza sonucu tekerlekli sandalyeye bağımlı kalan ünlü çevirmen Soloyev’in evinde işlenen cinayetlerle işler iyice karmaşıklaşır: Bir yandan “Uzakdoğu bestseller”ları ile satış rakamları milyonları bulan “Şerhan” yayınevindeki entrikalar, bir yandan da halen kayıp olan ve cesetleri bulunamayan beş genç erkek? Bir süre sonra Soloyev’in evinde iki cinayet işlenir. Medyanın da devreye girmesi, Nastya ve ekibine bütün bu olayları çözmek için çok kısa bir süre tanımaktadır…
Gerçek adı Marina Alekseeva yerine Aleksandra Marinina müstearını kullanan yazar ülkesinde Rus Agahta Christie olarak anılıyor. Ancak bir biri ardına yazdığı polisiyeler üzerinden yapılan bu benzetme yanıltıcı. Çünkü [...]
Fabio De Propris, 1997-2000 yılları arasında İstanbul’da yaşamış bir İtalyan. İstanbul’da geçirdiği zamanın üzerindeki etkisini ilk romanı “Kara İstanbul”a dolaysızca yansıtmış. Mekanın hikaye ile kurduğu organik ilişki, İstanbul’da geçen bu gerçekten “kara” hikayeyi daha da karartıyor. Aslında bildik bir kriminal mevzu; maddi sıkıntılar çeken İtalyan bir çift, Franco ve Ornella, bir kereliğine yasa dışı bir işe bulaşmaya karar verirler. Kendilerine verilen bir çanta uyuşturucuyu İstanbul’daki alıcıya teslim edip yanlarında evlat edinmek isteyen bir aile için kimsesiz bir çocukla ülkelerine döneceklerdir. Göze çarpmamak için bir turist kafilesiyle yola çıkarlar.
İlk aksilik, havaalanında Franco’nun çocukluk arkadaşı Riccordo’yla karşılaşmalarıyla başlar. Çünkü Riccardo, İstanbul İtalyan konsolosluğunda görevli bir emniyet mensubudur ve uyuşturucu işleriyle ilgilenmektedir. Aksilikler birbirini takip edecek, Ürgüp’e kadar gitmelerine rağmen alıcıyla irtibat bir türlü sağlanamayacak, Riccardo çevrelerinde dönüp duracak ve Franco’nun sinirleri giderek gerilecektir.
Fabio De Propris, oryantalizmin batağına hiç düşmeden aktarmış hikayesini. Kentin dört bir yanına yayılan hikayeyi göz boyayan bir Turist [...]
Meksikalı Marksist yazar Paco Ignacio Taibo II ve detektifi Héctor Belascoarán Shayne ile 2002 yılında tanışmıştık. “Mutlu Son Yoktur”(2002), “Havada Bulut”(2003) ve “Aynı Şehre Dönüş”(2005) adlı polisiyeleri ve “Che”(2004) adlı biyografisi sayesinde Taibo hakkında yeterince fikir sahibi olduk. Alışılmadık bir polisiye yazarıydı o. Aksu Bora’nın ifadesiyle “Taibo II’nin, eski bir Aztek kralını andıran adı olan bu adamın kitapları farklı. Pek oyuna benzemiyor. Aslında hiç benzemiyor. Çok tanıdık, çok can yakan anılarımızı çağıran kitaplar. Belki de bu yüzden, alt türün de alt türü: siyasi polisiye. Suç, bir kişinin ya da çetenin işi değil. Bütün bir sistem, suç ve suç ortaklığı üzerine kurulmuş. Bu yüzden de ipuçlarının peşinde koşmanın anlamı yok, her yer suçun işaretleriyle dolu zaten. “Suçlu kim” sorusu, onun romanlarında polisiye olmaktan çok siyasi, hatta bazen felsefi bir soruya dönüşüyor.”
“Huzursuz Ölüler”, altıncı Belascoarán Shayne polisiyesi. Romanın ilk çekici anı iki yazarın ortak ürünü olması. Elbette iki imzalı çok roman sayılabilir. [...]
“Yastığın Soğuk Yüzü”, İspanyol yazar Belen Gopegui’nin Türkçede yayımlanan ilk romanı. Aslında polisiyenin sınırında gezinmiş Gopegui. Yüzeyde casusluk mesleğini icra eden kahramanları ve ABD’nin Küba etrafında döndürdüğü dolaplarla bir casusluk hikayesi var. Ancak daha derinlerde genç bir kız özelinde dünyanın gidişatına dair bir drama tanık oluyoruz. 2003 yılında, ABD’nin Irak’ı işgale hazırlandığı günlerde, İspanya’da başlıyor macera. Küçük yaşta ailesini Angola’da kaybetmiş Kübalı genç, güzel ve idealist ajan Laura Bahia, Madrid’de, ABD’nin Küba’lı muhalif gurupları satın alma planlarını bozmak için karşı-casusluk faaliyeti yürütüyor. ABD tarafında ise Madrid’de siyasi ataşelik yapan Philip Mull var. Mull, sanki Le Carr’ın romanlarından çıkıp gelmiş bir casus tipi. Pek çok yer gezmiş, Nikaragua’da önemli operasyonlar yürütmüş, yaptıklarının haklılığına duyduğu güveni çoktan yitirmiş, artık emekliliğini bekleyen yorgun ve yalnız bir adam. Birbirine hiç benzemeyen bu iki rakip Madrit’te karşı karşıya geldiklerinde tuhaf ve tutkulu ama sonu belirsiz bir aşka düşerler.
ABD’nin emperyal çıkarlarının dünyanın dört bir yanında [...]
Don Dellilo, Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında anılan ünlü bir yazar. Tarih, felsefe ve teoloji eğitimi gördüğü üniversite eğitimini 1958 yılında tamamlayıp bir süre reklam sektöründe metin yazarlığı yapmış. Bir gün ansızın, edebiyat ve yazma tutkusuyla değil, sırf artık orada çalışmak istemediği için bırakmış işini. O günden bu yana hayatını roman ve senaryo yazarak kazanıyor.
İlk romanı ” Americana”yı 1971′de yayımlayan Dellilo, edebiyat çevrelerinde övgüyle karşılanmıştı. Biraz övgülerin verdiği özgüven, biraz da geçim derdiyle bundan sonra ard arda tamamladı romanlarını; “Zone”(1972), “Great Jones Street”(1973), “Ratner’s Star”(1976), “Players”(“Oyuncular”-1977), “Running Dog”(“Köpek-1978), “The Engineer of Moonlight”(1979), “Amazons”(1980) ve “The Names”(1982)… Ne var ki ABD’de “akademik yazın” içinde sayılan bu romanları meraklıların dışında pek ilgi toplamamıştı. Geniş okuyucu kitlesiyle 1985′te, “White Noise”(“Beyaz Gürültü”) romanının yayımlanması sayesinde buluşan Dellilo, bu romanıyla ABD’nin en saygın edebiyat ödüllerinden “National Book Award”ı da kazanacaktı. Yakaladığı başarının ardından “The Day Room”(1986), “Libra”(1988) ve “Mao II”(1991) romanlarıyla okuyucu ilgisini sürdüren, ”Underworld”(1997) [...]
“Şüphe”, 40’lı yaşlarını süren üst orta sınıftan eğitimli bir İngiliz erkeğinin kusursuz hayatının bir anda karabasana dönüşmesini anlatan heyecanlı bir polisiye-gerilim romanı. Kahramanımız Joseph, Londra’da yaşayan bir psikolog. İyi bir kariyer, güzel bir eş, sevimli bir kız çocuğu, bahçe içinde müstakil bir ev, saygın bir çevre, bu çevreye uygun sosyal aktiviteler… Sanal bir cennette gibiyiz. Ancak bu cennetin gerçekten de sanal, daha doğrusu fazlasıyla kırılgan olduğunu çok geçmeden anlayacağız. İşlenen bir cinayet için yardımı istenen Joseph için kurbanın yüzü tanıdıktır. Yıllar önce kadının tedavisi ile ilgilenmiş ve ardından kadın tarafından cinsel tacizle suçlanmıştır. Kadının, İçişleri bakanın yeğeni olması polisin seferberliğini hızlandırır. Bir takım deliller Joseph’i kuşkulu duruma sokacaktır.
Sevimsiz ve kaba polis müfettişinin soluğunu ensesinde hisseden Joseph, hastası Bobby’nin davranışlarından şüphelenir. Kendisini aklayan bir tanığın varlığı nedeniyle rahattır. Ama o tanığın hem güzel bir hayat kadını olması hem de benzeri bir cinayete kurban gitmesi işleri alt üst edecek, hakkında tutuklama kararı [...]
Gerard Oberle’nin “Pera Palas”ını elime aldığımda hem İstanbul şehrinin ve Pera Palas otelinin çağdaş bir polisiye yazarının zihnine nasıl yansıdığını merak ettim hem de oryantalizmin güncel motiflerini görmek istedim. Kitabın kapağını henüz çevirmeden başlayan bu beklentilerimi ön yargılı bulanlar çıkabilir. Ne var ki arka kapak yazısında roman kahramanına Yunanlı İrene, Kürt Ali, Katalan Federico Fernandez’in eşlik ettiği, hikayenin Orient Express döneminin oteli Pera Palas’ta çok özel bir hamamda, cezaevinde, İstanbul’un az bilinen diğer egzotik mekanlarında ve Konya’da geçtiği yazılması yeterince açıklayıcıydı. Son sözü baştan söyleyebilirim; kitabın daha ilk bölümlerinde “Pera Palas”, oryantalizmin bütün renklerini en canlı halleriyle yansıtan bir polisiye roman.
Kahramanımız Claude Chassignet, Fransa kırsalının pastoral atmosferinde mutlu bir hayat süren 55 yaşında bir kitap koleksiyoncusu. Gönlüce yaşayan yalnız bir adam; hayatı, zevkleri, inançları, çelişkilerinin keyfine göre sürekli dalgalanma halinde. İster edebi, ister cinsel ya da iyi yemek konusunda olsun, kelimenin tam anlamıyla ona merakları yol gösteriyor. Chassignet’in İstanbul yolculuğunun [...]
İrlanda’dan Amerika’ya, Galway’in nemli havasından Texas çöllerinin kavurucu sıcağına uzanacağız. Kötülük orada da iş başında. Cormac McCarthy’nin Oscar ödülü sayesinde ünlenen romanı “İhtiyarlara Yer Yok”, Roza Hakmen’in güzel çevirisiyle yayımlandı.
Parlak bir edebiyat kariyeriyle 75 yaşına gelen Cormac McCarthy’nin Türkçede tek kitabı Sınır Üçlemesi’nin ilk kitabı olan “O Güzel Atlar”la (1998) sınırlı kalmıştı. 1965’ten bu yana çok sayıda roman yazan, daha ilk romanıyla Faulkner, son romanı The Road (Yol) ile 2007 yılında Pulitzer Ödülünü kazanan McCarthy, “neslinin en iyi dört Amerikan romancısından biri” olarak gösteriliyor.
Eleştirmenlerin Faulkner ve Melville ile kıyasladığı McCarthy, “İhtiyarlara Yer Yok”ta Faulkner gibi Güney’i, Melville gibi sembollerle dolu bir yol hikayesini anlatmakla birlikte, daha çok Jim Thompson’la kıyaslanabilecek bir uslup kullanmış. Suçun, şiddetin ve kötülüğün sıradanlaştığı gerilimli bir hikaye bu.
Pek çok okuyucu filmi izlemiştir. Bu nedenle hikayeyi uzun uzadıya özetlemeye gerek yok. Kısaca, merkezinde 2.4 milyon dolar kara paranın bulunduğu ölüm kalım hikayesi diyelim. Rastlantı sonucu parayı kapıp [...]
Siyasi polisiye denince akla gelen Güney Amerika polisiyeleridir. Ne yazık ki Latin Amerika’nın siyasi polisiyelerinden pek azını okuma fırsatı buluyoruz. Brezilya’nın en büyük yazarları arasında sayılan Rubem Fonseca’nın “Usta İşi”ni de ancak 2008’in sonlarında okuyabildik.
Geç başlayan, 20. yüzyılın sonuna doğru yavaş yavaş gelişen ama gerek nitelik gerekse de nicelik açısından hatırı sayılır bir külliyat biriktiren Brezilya polisiye yazımı, ağırlıklı olarak toplumsal eleştiriye, ekonomik eşitsizlikleri sergilemeye eğilimlidir. 1970’ler ve 80’lerde, suç kurgusu sosyal protesto için bir araç olmuş, suçun kaynağı otoriter bir devletin ve eşitsizliğin hüküm sürdüğü sosyoekonomik sistemde aranmıştır. 1980’lerden başlayarak toplumsal protesto polisiyeleri -“contros policias”- ironik ve alaycı usluplarıyla Brezilya’da özgün bir “tarz” olduklarını kabul ettireceklerdir.
Kariyerine kısa hikayelerle başlayan 1925 doğumlu Rubem Fonseca, parlak kariyerini bütünüyle polisiye yazımıyla sürdürmemekle birlikte, “çirkin gerçekçilik” adını verdiği roman anlayışının en iyi örneğini “Usta İşi”(1983) adlı polisiyesi ile göstermişti.
“Usta İşi”nin anlatıcı [...]
|
0kapaklar/kapak6705.gif
kapaklar/kapak6703.gif
kapaklar/kapak6700.gif
kapaklar/kapak6699.gif
kapaklar/kapak6696.gif
0kapaklar/kapak540.gif
kapaklar/kapak38.gif
kapaklar/kapak2116.gif
kapaklar/kapak114.gif
kapaklar/kapak352.gif
Rastgele bir kitap 
|
Son Yorumlar