James Patterson – “Kadınlar Cinayet Kulübü” / A. Ömer Türkeş


ABD`li yazar James Patterson 1949 doğumlu. İlk romanı The Thomas Berryman Number”ı 1979 yılında yayımlayan Patterson, kitabın gördüğü ilgiden sonra, o günden bu yana, tam bir roman makinesi gibi çalışıyor. Hemen hepsi de best-seller listelerinin başlarında yer alan 40’tan fazla romanıyla 100 milyonun üzerinde kopya satıp 1 milyar dolardan fazla hasılat toplamış. İngiliz Edebiyatı eğitimi alan Patterson’un senaryo çalışmaları da var.

James Patterson’un iki önemli polisiye dizisi göze çarpıyor. İlki, siyahi detektif Alex Cross’un takip ettiği cinayet hadiseleriyle ilgili. Bu diziye 1993’te başlamış. 2007’de 13. macerasına ulaşan dizinin pek çok macerasına hem sinema uyarlamaları hem de çevirileriyle aşınayız. İkinci dizisi olan Women’s Murder Club(Kadınlar Cinayet Kulübü) ise daha yeni. ABD’de 2001’de yayımlanan ilk maceranın Türkçeye çevirisi İlk Ölüm adıyla 2004’te yapılmıştı. Bu yazıda ele alacağım “5.Atlı” dizinin 5.kitabı. Altıncı kitap “Target” henüz Türkçeleştirilmedi.

Dizi Üslubu
Patterson, Türkiye’de de okunup seviniliyor olmalı, dizileri dışında heyecan-gerilim türndeki çok satar kitapları -“Saklambaç”, “Rüzgar Estikçe”, “Fatima’nın Sırrı”, “Cankurtaran” gibi isimlerle- farklı yayınevleri tarafından yayımlandı. Burada bir not düşelim; Patterson’un kimi kitapları -Andrew Gross ve Maxine Paetro ile birlikte- çift imzalı.

Daha önce “best-seller” üzerinde dururken, bu romanların sinemaya ya da televizyon dizilerine uyarlanmaya elverişli bir uslupla kotarıldığından söz etmiştim. Nitekim “Kadınlar Cinayet Kulübü” de sonunda dizi yapımcılarının ilgisini çekmiş ve 2007’de dizi haline getirilmiş. Digitürk kanallarında izleyebilirsiniz.

“Kadınlar Cinayet Kulübü”nde, San Francisco’da yaşayan dört kadının maceralarını anlatıyor PAtterson; biri cinayet masası dedektifi, biri savcı yardımcısı, biri tıp uzmanı ve biri gazeteci dört kadın, kenti suçlardan korumak için elele veriyorlar. Ancak suç kurgusu kadar bu güzel kadınların özel hayatları da ağırlık kazanıyor.

Dört kadın karakterden öne çıkanı dedektif Lindsay Boxer. Zaten hikaye de Lindsay’in bakış açısından anlatılıyor. Chronicle’da çalışan gazeteci Cindy, Yerel Savcı Asistanı Jill ve tıbbi müfettiş Claire, dizinin yardımcı karakter oyuncusu mahiyetindeler. Okuduğumuz yeni macerada ekibe yeni bir üye daha katılmış; avukat Yuki.

Lindsay ve arkadaşları, bu kez bir hastahanede meydana gelen şüpheli ölümleri araştırıyorlar. Ölenler taburcu edilmek üzere olan hastalardı ve yanlış ilaçlara kurban gitmişlerdir. Hasta yakınlarının tazminat davası sürerken, aynı hastahaneye kaldırılan Yuki’nin annesi de tuhaf biçimde ölünce, bir seri cinayet vakasını kovalayan Lindsay olaya el koyar…

Okulu bitirdikten sonra bir süre psikiyatri tedavisi veren bir klinikte çalışan Patterson, burada edindiği deneyimi kullanma fırsatı bulduğu romanında hem sapık katilin psikolojisini hem de hastahane atmosferini iyi yansıtmış. Önceki romanlarında kullandığı adliye işlemleri, dava sahneleri de iyi. Ne var ki, az önce belirttiğim gibi, bütün bunları dizi senaryosu mantığıyla kurgulanması, edebiyatın aleyhine sonuşlanıyor. Hepsinden az az. Ayrıntılar kameraya bırakılmış. Biliyorum, bu tarzın seveni çok, ama iyi polisiye okurları ve izleyicileri için hafif kaçıyor.

Nicolas Remin – Venedik’te Kar / A. Ömer Türkeş

Yayımlandığı ülkelerde kısa zamanda çok satarlar listesine giren “Venedik’te Kar” hafif, hoşça zaman geçirtmeyi önüne koyan ama polisiye olduğunu hiç unutmayan bir roman: 1862 yılı Şubat ayında kar ve sis kaplı Venedik kentinde, soğuğu ve nemi hissediyoruz. Venedik’te Avusturya hanedanlığının hüküm sürdüğü, ama Garibaldi’nin İtalyan birliğini kurmak için başlattığı isyanın Venedik’e de sıçradığı zamanlar. Ortam karışık, kent gergin, Habsburg Hanedanı’nın askerleri her köşe başını tutmuş isyancı arıyor. Tam o günlerde bir gece, limana yanaşan gemide işlenen çifte cinayet, kentteki bütün üst düzey yetkilileri alarma geçiriyor. Aynı yatakta bulunan genç kadının cesedinde darbe ve ısırık izleri, saray müşavirinde ise kurşun delikleri var. Soruşturma için komiser Tron çağrılıyor. Tron’lar Venedik’in köklü ailelerinden ama artık sahip oldukları saray yavrusunu zar zor idare ediyor, yılda bir kez düzenledikleri maskeli baloya para yetiştirmeye zorlanıyorlar. Artık orta yaşlarının üzerinde seyreden yaşıyla sevimli Kont Tron’un asaletle, parayla, hatta hayatla fazla bir ilgisi yok. Pek fazla cinayetin işlenmediği Venedik’te rutin bir iş sürdürüyor, annesi yaşlı kontesin kaprislerini aile yadigarı antikaları satarak karşılıyor ve geçmişin Venedik’ini hüzünle yad ederek yaşayıp gidiyor.

Siyasi sonuçlar doğurabilecek cinayet heyecanlandırmıştır Tron’u. Gemide ifadesi alınması gereken subaylar vardır. Ne var ki, olaya el koyan Albay Pergen, saray müşavirinin yanında imparatoriçeye yapılacak suikastle ilgili belgeler taşıdığını iddia ederek Venedikli detektif Kont Tron’u soruşturmadan uzaklaştırmak ister. Bir süre sonra sanık olarak isyancıları desteklediği söylenen bir hukukçu tutuklanır. Otuz yıl önce zorba hükümdarların öldürülmesi hakkındaki araştırılması yasaklanan bu adam hücresinde ölü bulunduğu için dava kapanmış ama suikast belgeleri bulunamamıştır. Üstelik bu belgelerin peşinde başka kimselerin de bulunduğu sürüp giden cinayetlerden bellidir. Kentte bulunan genç kraliçe kendi hayatı ve özgürlüğü için devreye girer. Tron ise Albay’ın bütün engellemelerine rağmen soruşturmayı kendi başına sürdürmektedir. Kraliçe ve Tron’un yolları Tron ailesinin verdiği maskeli baloda kesiştiğinde gizli belgelerin ordu mensuplarına dair karanlık sırlar barındırdığı, olayın sıistimal ve şantajla ilgili oldığu anlaşılır. Hepsinden önemli cinayetleri yıllar öncesinden sürüp gelen sadist bir katilin varlığıdır…

Karmaşık bir olaylar zincirini sarih bir biçimde anlatmış Nicolas Remin. Farklı saiklerle işlenen cinayetler arasındaki ilişki çözümü güçleştirirken merak duygusunu yükseltiyor. Ama “Venedik’te Kar”ın en çekici yanı tarihsel malzemeyi, dekor ve kostümleri, Venedik kentini, kış mevsimini çok iyi kullanmasında. Modernizmin ayak seslerinin duyulduğu, aristokrasinin can cekiştiği, yeni bir sınıfın iktidara yürüdüğü bir sırada geçmişin kötü siyasi mirasının bekçiliğini yapan bir kesim etrafında kurgulanmış hikaye baştan sona büyük bır hızla ve görsel zenginlikle ilerliyor.

Adaletin Peşinde-John Grisham / A. Ömer Türkeş

John Grisham, yaklaşık iki yıllık bir aranın ardından yeni romanı “Tazminat Kralı” ile yeniden aramızda… Çok satan romanlarıyla 1990’lara damgasını vuran Amerikalı yazar Grisham, elli bir yaşında; karısı ve 2 çocuğuyla birlikte Charlottesville yakınlarındaki -adresini açıklamadığı- evinde yaşıyor.  Yazarın 10 romanının 6’sı filme alındı ve başta “The Firm” (Şirket), “The Client” (Müşteri) ve “The Jury”(Jüri)  olmak üzere hemen hepsi elde ettikleri gişe gelirleriyle yapımcıların yüzünü güldürdü. Yaklaşık 100 milyona ulaşan satış rakamlarıyla 34 dile çevrilen John Grisham, her yıl aynı tarihte yeni bir kitap yayımlıyor.

Toplumsal eleştirinin sınırında

Hukuk eğitimi alıp bir süre avukatlık yapmış olan Grisham konularını da genellikle hukuk dünyası içerisinden seçiyor. Yeni romanı “Tazminat Kralı”nda da değiştirmemiş ilgi alanını. “Tazminat Kralı”, sıradan cinayet davalarına bakan basit bir avukatın çok kısa bir sürede elde ettiği şöhretin ve servetin, yükselişin ve düşüşün hikayesi. Parasız sanıklara ücretsiz hizmet veren Halkın Avukatları Bürosu’ndan olan Clay Carter, uyuşturucu bağımlısı bir gencin pek çok tanık önünde büyük bir kayıtsızlıkla işlediği bir cinayet davasını üstlenir. Herşey apaçık gibidir; mahkumiyet kaçınılmazdır. Ne var ki, genci cinayet işleme noktasına getiren neden, madde bağımlılığına karşı geliştirilen bir ilacın kontrol edilemez yan etkisidir. Böylece işin içine ilacı üreten ve sokak çocukları üzerinde deneyen firma da karşacak, davanın ört bas edilmesi için Clay Carter’e bir servet teklif edilecektir. Asıl hikaye işte bu noktada, Carter’ın öneriyi kabul etmesiyle başlıyor ve kısa bir sürede benzer türden tazminat davalarıyla başdöndürü bir hızla yükselişe geçiyor genç adam. Artık Tazminat Davaları Kralı’dır o..! Ancak arkasında her türden entrikanın döndüğü bu davaların bir gün adaletin hassas terazisine vurulması kaçınılmazdır…

Sözü uzatmayalım, güçlü firmaların karşısındaki mazlum ABD vatandaşının hakları korunacaktır elbette. Çünkü burası Amerika’dır; burada adalet vardır, bağımsız bir yargı, vicdan sahibi yargıçlar, kötülerin üzerine giden haberciler vardır. Sistemin içindeki münferit kötüler bu sayede temizlenir, işlenen suçlar, kirli çamaşırlar açığa çıkar, elde edilen haksız kazanç eriyip gider. “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz”..!

 

Önceki romanlarını ya da romanlarından uyarlanan filmlerini bilenler, Grisham’ın iyilik-kötülük çatışması etrafında kurgulanmış hikayelerine yabancı değiller. Kimi zaman devlet katında CIA’ya kadar uzanan görev suistimallerini, kimi zaman kimya endüstrisinin yarattığı çevre felaketlerini, kimi zaman da adalet müessesesinin maddi çıkar karşılığında zedelenmesini işleyen Grisham, “Tazminat Kralı”nda da büyük firmaların kar amacıyla her türden suçu işleyebileceklerini öne çıkardığı konusu ile hem güncel bir konuyu işliyor hem de toplumsal eleştirinin sınırlarını zorluyor; elbette meselelerin arkasını fazla kurcalamadan! Ama bir “BestSeller” aldığınızda, yazar ve yayınevi ile bu tarz ideolojik göndermelerle ilgilenmeyeceğinize dair bir sözleşme de yapmış olacağınızdan, yüce adaletin tecellisine ilişkin hamasi edebiyatı eleştirmek laf ebeliğinden öteye gitmez. Amacımız bir kaç gerilimli saat geçirmektir ve Grisham’ın romanları böylesi bir okuma zamanı sunar bize. Zaten Grisham da yazdıklarını edebiyat katına çıkaran, toplumsal meselesi olduğunu iddia eden bir yazar değil.  Kitaplarını “yüksek kalitede eğlendirici yapıtlar” nitelemesi ile anan yazar, gördüğü bu ilgiyi bir gün yitireceğini ve işte o zaman güneyli bir yazar olmayı istediğini söylüyor.

Grisham’ın şablonları

Bir kitabı “bestseller” yapan şey o kitabın çok satmasından ya da popülerleşmesinden bağımsızdır. Tartışılması gereken ve edebi açıdan sorun olan bir kitabın çok sevilip çok satması yani “popüler”leşmesi değil, daha ilk baştan çok satmak amacıyla, satarlık kalıpları gözetilerek kaleme alınmasındadır. “Bestseller”lik bir anlatım kalıbıdır. Yakın tarihte gazetelerde yer alan bir haberle örnekleyeyim; “sonunda mükemmel fılmin formülü de bulundu” deniliyordu haberde, “olmaz demeyin çunku Londra Üniversitesi’nde görevli yönetmen Sue Clayton mükemmel film tarifini yüzde hesabıyla veriyordu!.. Clayton’un, on yılda cekilmiş ve hasılat rekoru kırmış “Titanic”ten “Nothing Hill”a, “The Full Monty”den “Die Another Day”e kadar çok sayıda film izledikten sonra bulduğu mukemmel film formülü şöyle: “Yüzde 30 aksiyon, yüzde 17 komedi, yüzde 23 kötüye karşı iyi, yüzde 12 seks-romantizm, yüzde 10 özel efekt, yüzde 10 entrika ve yüzde 8 müzik….”

Bestseller sınıfında değerlendirilen yazarlar bir çok bakımdan büyük yapım şirketleriyle çalışan yönetmenlere benzerler. Genel bazı muhafazakar kurallara uyarlar. Bu olgu, yüzyılın başından bu yana, sinema sanatının gelişmesi ile birlikte, Amerikan tarzı –yalnız polisiye değil- roman yazımını –olumlu ve olumsuz- çok etkiledi. İnsanlar sinemanın görsel diline ve edilginleştiriciliğine alıştıkça zahmetli okuma törenlerinden kaçınmaya başladılar. Amerika’daki yaygın roman yazımı okuyucuya istediğini, film gibi tüketilebilecek romanları verdi.. Bugün gerek Holywood sinemasının gerek Amerikan roman endüstrisinin anlatım dili aynılaşmış durumdadır. Romanları ve filmleri birbirinden farklılaştıran yegane şey anlattıkları hikayeleridir.

Grisham’ın da yerleşik şablonları var. Avukatlar, müşteriler, davalar, mahkeme sahneleri, adaleti satın almaya çalışan güçlü şirketler, yasaları çiğneyen yargıçlar, bol sıfırlı maddi çıkarlar, yakışıklı erkeklerle güzel kadınlar arasında yaşanan fırtınalı aşklar… İşte bunlarla kuruyor romanlardaki gerilim atmosferini Grisham; ama baştan sona hiç düşmeyen temposu, akıcı dili ve ikna edici sonlarıyla okuyucusunun taleplerine her zaman karşılık vermesini biliyor.

Torsten Krol-Callisto / A. Ömer Türkeş

2006 yılında “The Dolphin People” romanı yayımlanana kadar hiç kimse Torsten Krol adını duymamıştı. Duyamazdı da. Torsten Krol, muhtemelen Avustralya doğumlu, yaşamını Quensland’de sürdüren bir yazarın kullandığı takma bir isim. İkinci romanı “Callisto”dan sonra edebiyat çevrelerinin dikkatini iyiden iyiye toplayan ve hakkında çeşitli spekülasyonlar dolaşan Krol’un aslında tanınmış bir yazar olduğu söyleniyor. Elbette Krol’un sırrına vakıf olanlar var. Nitekim üçüncü romanı yazdığı fısıldanıyor ve sanıyorum çok geçmeden yazarın asıl kimliğini okuyucuları da öğrenebilecek.

Türkçeye henüz çevrilmeyen “The Dolphin People”da, II.Dünya Savaşı sırasında Latin Amerika ormanlarında geçen bir hikaye anlatmış. Bu kez güncel bir meseleyi konu ediniyor. “Callisto”, 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonrasında ABD toplumunu saran paranoyaları, paranoyaların yol açtığı aslında komik, ancak insan hayatlarında yarattığı sonuçlarla trajik durumları işleyen bir roman.

Sadece Tesadüf

Kahramanımız Odell Deefus, 1.90 boylarında, 90 kilo ağırlığında, kadınlara ilk bakışta çekici gelen ama kıvrak olmayan zekasıyla çarçabucuk itici buluna 21 yaşında genç bir adam. ABD’nin güneyinden. Daha baştan kaybetmiş biri. “Wyoming’in 2.774 nüfuslu Yoder kasabasında doğduysanız, herhangi bir şeyden gurur duymanız zordur” diyecektir Odell; “Kit Carson Lisesi’nde üç tür öğrenci vardır. Futbol oynayan Sporcular, beysbol şapkalarını ters takan, bol kıyafetler giyen ve kaykayları üzerinde dolaşan Kaykaycılar ve kot pantolon, çizme ve kovboy şapkası giyen Kovboylar vardır.” Bu liseyi bile bitiremeyince, zaten aralarında sıcak bir ilişki olmayan babasına haber bile vermeden, il bulduğu otobüse atlayıp evden ayrılmış. Bir süre araba yıkama servisinde çalışmış, parasızlık canına tak deyince de Irak’ı işgal eden ABD ordusuna yazılmak niyetiyle hurda arabasıyla Kansas’a doğru yola çıkmış. Odell, fiziksel testlerden geçeceğinden emin. Lise diplomasının yokluğundan endişe etmiyor. O saf haliyle bile Müslümanlara ateş etmenin okulda öğrendiği herhangi bir şeyle ilgisi olmayacağının farkında.

Hikayesini kendi ağzından, başından bütün bu olaylar geçtikten sonra aktaran Odell, eğitimi ve görgüsü kıt ama saf ve temiz gürbüz bir çocuk. Hikayenin baştan sona ironik yapısı, olayları onun bakış açısı ve yorumlarıyla izlememizden kaynaklanıyor;

“Büyük olasılıkla benim budala bir taşralı olduğumu düşünüyorlardır, ama bu konuda yanılıyorlar. Yanıldıklarını biliyorum, çünkü Yavru Geyik (“The Yearling”) adlı kitabı on altı defa okudum ve Pulitzer Ödülü almış bir kitabı okuyabilen kişi budala olamaz. Bunun dışında başka üç tane daha kitabı okumayı denedim, ama o kitaplar Yavru Geyik kadar hoşuma gitmediler.”

Okuma haznesi “Yavru Geyik”le sınırlı kalmış bu genç adamın otomobili, Güney’in unutulmuş kasabalarından birinde, “Callisto”da arızalanınca, Odell’in hayatını alt üst edecek birkaç haftalık inanılmazı zor olaylar dizisi de başlıyor.

Dean isimli bir adamın teyzesi Bee ile birlikte oturduğu çiftlik evine yardım istemeye gelen Odell, Florida’ya gittiği söylenen teyzenin yokluğunda Dean’in misafiri olur. Ne var ki tuhaf birdir Dean. Katı bir Hristiyan olan teyzesine inat müslümanlıkla ilgilenmekte, günlerini içki içerek geçirmektedir. Dean’in işlerine yardım ederek bir süre orada kalmayı uman Odell, bir gece vakti yanlışlıkla Dean’i öldürüverir. Henüz ne yapacağına karar verememişken ortaya ansızın yeni insanlar çıkar. Yeniden Doğuş Vakfı cemaati lideri vaiz Bob’un yardımcısı Chet, teyzesi tarafından şikayet edilen Dean’le konuşmaya gelmiştir. Ardından Dean’in Hapishanede gardiyanlık yapan kız kardeşi Lorraine çalar kapıyı. Sonra da Dean’den bir tahsilat yapması gerektiğini söyleyen Darko. Dean’in cesedini henüz saklama fırsatı bulamayan Odell, tüm gelenleri küçük yalanlarla atlatıp rahatlamışsa da, kilerdeki buzdolabını açtığında Bee teyzenin cesedini görüverince işler sarpa sarar. Yine de kendince bir formül bulacak, Dean’i arka bahçeye gömecek, ilk görüşte aşık olup evlenme hayalleri kurduğu Lorraine’i arayarak Bee teyzeyi bulduğunu haber verecektir.

Her Şey Vatan İçin!…

Küçük bir Güney kasabasının basit ve görünürdeki huzurlu yaşamı bir anda bozulmuştur. Örnek bir Hristiyan olan teyzesini öldüren müslümanlığa eğilimli Dean’in ortadan yok oluşu, kasabaya doluşan medya mensuplarının heyecanlı bir haber yaratmalarına, Yeniden Doğuş Vakfı gibi cemaatlerin muhafzakarlık propogandalarına ve istihbarata servislerinin durumdan vazife çıkarmalarına çanak tutar. Öte yandan kasaba polislerinin ayağına da eşi bulunmaz bir fırsat gelmiştir. Her kes Dean’in harıl harıl ararken, Odell cesedin yerini değiştirmek için defalarca çukur kazmak zorunda kalacaktır. Öte yandan Lorraine ve Dean’in bir uyuşturucu trafiği içinde yer aldığını ve Lorraine’in kendisini oyaladığını da fark etmiştir. İçine düştüğü durumdan kurtulmak için çırpındıkça saflığı nedeniyle başına dertler açmayı sürdürecek, olay büyütüldükçe büyütülecek ve patlayan bir bomba yeni bir 11 Eylül vakası olarak takdim edilerek Odell, “Amerika Birleşik Devletleri’nin düşmanları için özel olarak hazırlanan Guantanamaro benzeri bir anti-terör kampına götürülecektir…

Adını var olmayan bir Güney kasabasından alan “Callisto”, yanlışlıkların yol açtığı gülünç durumlarla Moliere komedilerinden Faulkner’ın, Caldwell’in, Steinbeck’in Amerikan taşrasını, taşranın acımasız yaşamını anlattıkları romanlarına kadar pek çok metine gönderme yapıyor. Bunlara savaş eleştirisi içeren Toole’un “Alıklar Birliği”ni ya da Haşek’in “Aslan Asker Şvayk”ını da ekleyelim. Odell tipini Salinger’ın “Gönül Çelen” romanından çıkıp gelmiş gibi görenler de olabilir. Polisiye meraklıları için Jim Thompson romanlarının esintilerinden söz edebilirim. Yaşı daha eskileri hatırlamaya elverenler, All Cap’ın çizgi roman kahramanı Hoş Memo’yu hayal etsinler. Gerçekten göndermesi çok zengin, mizahi üslubu çok yerinde bir roman okuyoruz. Pek çok mizahçı gibi Krol da gülünç olanı mevcut siyasi, ideolojik ve toplumsal durumun teşhiri ve eleştirisi için kullanmış.

11 Eylül sonrasında ABD’yi saran terör paranoyasını taşlama niteliği taşıyan komik bir hikaye şeklinde aktarırken toplumun ötekine duyduğu korkuların, homofobinin, medyanın insanları biçimlendirme gücünün, Amerikan taşrasında budalalığa varan cehaletin, bencilliğin, dini cemaatlerin ve siyasilerin çıkar hesaplarının, vatan için her şey mübah mantığıyla işkenceyi zevke dönüştüren ordu mensuplarının ortaya döküldüğü “Callisto”, baştan sona yitirmediği temposuyla da, son yıllarda okduğum en eğlenceli romanlar arasında. Ancak sonlarına doğru yüzünüzdeki tebessüm donuklaşmaya başlıyor. Baktığı her yerde terörist izi arayan, şüpheli her kişiye terörist damgası vurmaya hazır bir bakış açısı toplumun en üzt katlarından en altına kadar yayılmış, ABD’nin yüce çıkarları için birey hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınmışken ve bütün bunların gerçek olduğunu, yaşandığını, Obama’nın seçim vaadlerine rağmen Guantanamara’da suçlu olup olmadığı bilinmeyen insanlara işkence yapıldığını bilirken kendinizi rahat hissedemiyorsunuz. Odell’in başına gelenler kurmaca bir dünyaya ait, ama artık hepimiz kurmaca bir gerçekliğin içinde yaşamıyor muyuz?

Odell, içine düştüğü cehennemden kurtulacaktır, ama artık o eski Odell değildir;

“Kendi pisliğimin üzerinde oturduğum o an hayatta olduğum için son derece mutluydum. Hükümetimin bana verdiği mesaj, çok açık ve net bir şekilde duymuştum ve bir daha asla kötü muameleye maruz kaldığım için şikâyet etmeyecektim. Hiçbir zaman bir mahkûm olmamıştım, bir süre kend

 

i odamda konuk olarak kalmıştım. Teşekkür ederim. İşkence görmemiştim, sadece kapsamlı bir sorgulama yürütülmüştü. Teşekkür ederim. Hiçbir zaman şüphelendikleri biri olmamıştım, yalnızca ilgilerini çekmiştim. Bir kez daha teşekkür ederim. Hükümetim beni denizaşırı bir ülkeye götürmüş, tüm masraflarımı karşılamış ve hiçbir ücret talep etmeden eve dönüş yolculuğumda bana büyük heyecanlar yaşatmıştı. Teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim. Üzer

ine bağlanarak havada uçtuğum koltuğumda canlı cenaze gibi otururken Teğmen Harding’in dediği gibi şükrediyordum. Uçak yana doğru yatıp motorlarının hızını keserek bir havaalanına inmeye hazırlanana kadar defalarca şükretmiştim. Burnuma kendi idrarımın ve kakamın kokusu geliyordu. Zihnim korku ve minnettarlık duygularıyla doluydu. Son derece pişmandım ve bir daha asla böyle bir şey yapmayacaktım. Artık her şeyin bir son bulmasını ve bu işten kurtulmayı istiyordum. Bitmesini istiyordum. Son bulmasını.”

Larry Collins -Yarınlar Bizim / A. Ömer Türkeş

“Yarınlar Bizim”, bütün şablonlarıyla; uluslararası haber alma teşkilatları ve uluslararası suç örgütleri arasındaki “savaş”ı konu ediniyor.

Romanın bahse değer en önemli özelliği, hikaye içerisinde Türkiye’den, medyamızda boy gösteren tanıdık isimlerden ve olaylardan sözediliyor olmasında. Doğru tahmin ettiniz; Susurluk kazası, uyuşturucu trafiğinde Türkiye’nin rolü, Çatlı, Çakıcı, Ağar, Bucak gibi sevilen simalarımız var karşımızda..! Afganistan’da üretilen ham maddenin Türkiye’de eroine dönüştürülüp dünya pazarlarına ulaştırılması ve İran’ın bu yolla Batılı ülkeleri çökertmesi üzerine kurulu hikaye, ne yazık ki bir çok yerde aksıyor. Yazar, radikal islama yönelttiği eleştirisini sürdürebilmek için, Türkiye’deki kazayı ve mafya-siyasetçi-devlet ilişkisinde yer alan aktörleri İran’a, dolayısıyla Refah partisine bağlamaya çalışmış. Oysa, Susurluk’taki kazanın arkasında kimlerin olduğu malumumuz. Üstelik derin devletin kadrolarının ABD patentli oldukları da gizlenecek gibi değil. Yani, bu romanda dünyayı uyuşturucu belasından korumak için var güçleriyle savaşan CIA ajanlarının, gerçek hayatta bu uyuşturucu ticaretini ellerinde tutanları nasıl eğittiklerini görmezden gelmiş Larry Collins. Yaşanmış olaylardan yola çıkarak hayali yargılarda bulunuyor ve asıl meselesinin radikal islamın “kötü” emellerini ortaya dökmek olduğunu gizleyemiyor. Bu tür metinlerin soğuk savaş dönemlerinde üretilen anti-komünist içeriklileriyle büyümüştük, bugünlerde ise -sıklıkla- her tarafından “şarkiyatçılık” akanları yazılıyor.

Kısaca özetlemek gerekirse, kitabın girişindeki -uzun tutulmuş- teşekkür yazısında belli oluyor aslında Larry Collins’in İran karşısında ABD tezlerini kanıtlamak gayreti ile işe soyunduğu. Afgan savaşında Ruslara karşı savaşan, ama politikacıların basiretsizliği nedeniyle görevinden ayrılan ajan Duffy, işler kötüye gidince geri çağrılıyor ve hem gençleri uyuşturucuya alıştırarak Batıyı içerden vurmak, hem de Tel-Aviv kentinde küçük çaplı bir nükleer bomba patlatmak niyetindeki İranlı’lara dersini veriyor. Ruslarla savaşmak için eğittikleri Afgan gerilları da dahil olmak üzere, doğulu ve müslüman olan hemen herkes kaba bir kötü kategorisine sokuluyor hikayede; CIA ise “hizmet, fedakarlık ve sadakat” üzerine kurulu melekler örgütü! Unutmadan ekleyelim, kahraman ajan Duffy, İranlı kocası mollalar tarafından öldürülen güzel ve zengin beyaz kadının kalbini çalmayı da başarıyor bittabii…

Aydınlanma – Maureen Freely / A. Ömer Türkeş

60’lı yıllarda çok yaygındı “Çirkin Amerikalı” deyimi. Siyasi bir çirkinlikti kast edilen. O yıllarda, komünizmle mücadele bahanesiyle sürekli seferberlik halindeki ABD; açık ve gizli işgalleriyle, üçüncü dünya ülkelerinde tezgahladığı darbelerle, darbelerin doğurduğu insan hakları ihlalleri ve Vietnam’da yürüttüğü kirli savaşla işbirlikçileri dışında herkes için tehditti. Dünyanın bütün 68’lileri “Go Home Yankee” sloganında birleşirken Beyaz Saray’ı, Pentagon’u, Altıncı Filo’su ve özellikle CIA’sı ile geçekten de çehresi çok çirkindi ABD’nin. Süleyman Demirel başkanlığındaki AP iktidarı, sermaye, ordu, yeni yeni palazlanan milliyetçi ve İslamcı guruplar ABD’ye olan göbek bağlarını kesmemişlerse bile, Türkiye’de 60’lı yılların sonlarına doğru sol hareketin ve halkın geniş bir kesimin ABD’ye tepkisi -solculuk, yurtseverlik ve emparyalizm karşıtlığıyla karışık anti-amerikancılık- güçleniyordu.

Maureen Freely, “Aydınlanma” romanının merkezine işte bu dönemi yerleştirmiş. Dönemi yaşayanların ya da fikir sahibi olanların çok iyi hatırlayacağı “sandık cinayeti”nden esinlenerek kurguladığı hikayesinin arka planında Türkiye Cumhuriyeti’nin son otuz yıllık tarihi yer alıyor. Arka plan dedim, ama romanı okuyup bitirdiğinizde arka planın roman kişilerinden ve hikayesinden daha önde olduğunu fark edeceksiniz.

Kolej Devrimcileri
Freely, bir Amerikalı kadının bakış açısından, Amerikan vatandaşlarını da işin içine katarak anlatıyor hikayesini. Bu nedenle mekan olarak İstanbul’da küçük bir Amerikan kolonisi barındıran Robart Kolej’i seçmiş. Bir yanda yerli güvenlik güçleriyle iç içe geçmiş CIA görevlileri ve taşeronları diğer yanda İstanbul’da yaşamayı tercih etmiş -çoğu öğretmen- sivil ve barışçı Amerikalılar var. Ve elbette onların en kolay iletişim kurdukları İstanbul zenginleri, o zenginlerin 68 rüzgarına kapılmış isyankar çocukları.

Hikayeyi M adlı bir kadın gazetecinin bir arkadaşına yolladığı notlardan izliyoruz. M’nin anne ve babası 60’larda ABD’nin siyasi atmosferinden, yeni McCarthy Dönemi’nden usanarak seçmişler Rober Kolej öğretmenliğini. Pek çok meslektaşları gibi siyasi açıdan sola mey­lettikleri ve bir parça bohem hayatı yaşadıkları için Amerikan Kon­solosluğu nezdinde pek muteber değiller. M, Robert Kolej’de okumuş, ilk aşkını yaşadığı İstanbul’dan 1970’de ayrılmış. Sevgilisi tarafından terk edildiği için İstanbul’a karşı biraz mesafeli. Ne var ki 2005’te Türkiye yaptığı bir ziyaret esnasında aldığı yardım çağrısı geçmişin derinliklerine çekecektir M’yi. Çünkü çağrıyı yapan Jeannie Wakefield hem Robert Kolej’çevresinden hem de M’nin eski sevgilisi Sinan’ın karısı.

Artık uluslar arası bir üne sahip olan Sinan, JFK Havaalanında terörist suçlamasıyla tutuklanmış, yanında bulunan beş yaşındaki oğlu ise himaye altına alınmıştır. Jeannine M’den kocasının ve oğlunun izini sürmesini, kamuoyu yaratmak için haber yapmasını istemektedir. Biraz gönülsüzce işe koyulur M. Sinan’a bunca yıl sonra terörist denmesinin ardında 1971’de işlenmiş siyasi bir cinayetin olduğunu düşünmektedir. Ancak kısa bir süre sonra Jeannie, geriye Internet üzerinden gönderilmiş bir hatıra defteri bırakarak ortadan yok olacaktır.

1970’lerde başlayan defteri okudukça işin göründü­ğünden daha karışık olduğunu fark eder M. Robert Kolej’de başlayan çocuksu ilişkilere karışan öylesine aktörler vardır ki, hala aydınlanmamış sandık cinayetini her an patlamaya hazır bir bombaya dönüştürmektedir. Öncelikle Jeannie’nin babası bir CIA ajanıdır ve Robert Kolej çevresindeki öğretmenlerle takılmıştır. Sinan’ın diplomat babası ve şarkıcı annesiyle çok önceden tanışıktır. Sinan ve arkadaşlarının muhbir olduğu gerekçesiyle öldürdükleri iddia edilen ama cesedi bulunamayan öğretmenleri Duch Harding, ABD’nin 68’lilerinden diye bilenmektedir. Olayları soruşturan siyasi şube şefi İsmet Şen Sinan’ın akrabasıdır. Ve 70’lerde Jeanniene’nin babasının şaibeli yardımcısı Jordan Frick, şimdilerde önemli bir gazeteci olarak dolaşmaktadır. Sinan, Haluk, Chloe, Lüset ve Suna’dan müteşekkil örgüt, darbe sonrasında tutuklanıp işkencelerden geçirilmiştir. 12 Mart’ta sahte bir öldürme suçundan yargılanan gençler 12 Eylül’de bu kez siyasi bir derginin yazı kurulu üyeleri olarak çıkacaklardır hakim karşısına. 2000’li yıllarda ise başka başka hayatlara akmışlar ama ilişkilerini korumuşlardır. Belki de onları bir arada tutan sakladıkları büyük sırlardır. Jeannine, bu gurubun hep yakınında olmuş ama içlerine girmeyi başaramamıştır.

M, İstanbul’a geldiğinde pek çok şeyin değiştiğini görür. Değişmeyen tek şey cinayetin üzerindeki esrar perdesidir. Üstelik eskinin siyasi polisi İsmet Şen de, şimdilerde karanlık bir iş adamı olarak hala olayların içindedir. Sinan’ın ABD’ye davet edilmesinde de tuzak kokusu alan M, e-maillerine kadar izlendiğini fark ettiğinde olayın boyutunun tahmin ettiğinden çok daha ötelere uzandığını anlayacaktır…

Siyasi Romanda Suç Kurgusu
“Aydınlanma” Türkiye siyasi ve toplumsal tarihi etrafında gelişen ama aynı zamanda ABD’nin özellikle dış politikaları üzerinde de duran insan hakları ve demokrasiden yana saf tutarak yazılmış bir roman.

Hikaye olup bitenleri bilen, en azından sağlam kanaatlere sahip gibi görünen birinci tekil şahıs tarafından aktarılıyor. Ne var ki anlatıcımız aslında bir başkasının anlatımın yorumcusu; ve her ikisi de yaşananları bilecek kadar kadar bilgiye sahip olmamaları bir yana, bildiklerini doğru biçimde yorumlayacak kadar da tanımıyorlar Türkiye Cumhuriyeti’ni, insanlarını ve toplumunu. Yaptıkları yorumlar çoğu kez Batılı bir bakış açısını yansıtır tarzda, duygularını öne çıkaran öznellikte. Bu güvensiz anlatıcılar karşısında okuyucudan katılım bekliyor metin; anlatıcının onu nasılsa gerçeklerle buluşturacağına güven duymadan, kendisini anlatının seyrine bırakmadan, M’nin sesiyle Jeannine’nin sesini ayırarak, çelişkili ifadeleri ya da duyguların saptırdığı gerçekleri ayıklayarak düze çıkabilirsiniz.

Freeman, doğrusal bir akış izlemeksizin, zamanlar arasında gidip gelerek, uzun bir tarihsel sürecin neredeyse kronolojisini çıkarmış. Aradan geçen otuzbeş yıl bir cinayet vakasıyla bağlanmış birbirine. Öncelikle romanın sürükleyiciliği açısından doğru bir seçim bu. Diğer yandan, söz konusu otuz beş yılın karakteristiğinin siyasi cinayetlerde bulunmasına kim itiraz edebilir? Vicdan sahibi bir yazarın gördükleri ve yaşadıklarından yansıyan kriminal dünya, bir gerçeğin teşhiridir.

Tarihin sürekliliğini göstermek için kullanılan suç kurgusuyla, “Aydınlanma” Fransız yazar Didier Daeninckx’in “Hatırlamak İçin Öldürmek” (Türkçe baskısında “Geçmişin Ayak İzleri”) romanını hatırlatıyor. Ancak çok daha kapsamlısı. Daeninckx, Fransa derin devletini sorgulamakla yetinmişti. Freeman, sorguladığı derin devlet ABD; aslında emperyalizm çağında sadece bir tek derin devlet olmadığını, suçun küresel sermaye sahiplerinden yerli işbirlikçilerine, Pentagon’dan üçüncü dünya gizli servislerine kadar yayıldığını işaret ediyor.

Romanın polisiye kurgusunda kayıp bir şahsın, kayıp bir cesedin, olayın arkasında kimlerinin bulduğunun araştırılması yer almakla birlikte, her yanı kriminal bir ülkede –hatta dünyada- ipuçlarını ya da suçluyu tahmine çalışmak bizi bir yere götürmez. Sorunun yanıtı polisiyenin sınırlarından taşmış siyaset alanına girmiştir artık. Üstelik devletlerle suç kurumu arasında gelişen ve sermaye tarafından teşvik edilen ortak yaşamın sırrı ne çapraşık ne de kötülük gerektiriyor; tersine sır denilen şey, hepimizin bizzat deneyimleyerek öğrendiğimiz kadar basit. Sırrın arkasında kapitalizmin yasaları; rekabet, pazarı büyütmek, paraya el koyma kaygısı var.

Bir yanlış anlamaya meydan bırakmamak için yeniden kolej devrimcilerine dönelim. Hikayenin Robert Koleli çevresinden müteşekkil devrimci hücresi Türkiye solunun modeli küçük bir modeli değil Onların sınıfsal aidiyetleri, Marksizmle tanışıklıklarının sınırlılığı, kitlelerden yalıtılmışlıkları ve kendileri dışındaki sol hareketten uzaklıkları çok açık. Etraflarındaki olaylardan gençliğin verdiği romantik isyan duygusuyla etkilenen, olgunlaşmaları 70’lerden sonraya sarkan ve her biri kendi yolunu seçen bu gençlerin ajan provakatörlerce kullanılmış olmasıyla 60’lı, 70’li, 80’li yılların sol hareketi ve eylemlerinin birkaç CIA ajanıyla üç beş ajan provakatöre indirgenemeyeceğini açıkça vurgulamış Freely. Asıl vurguladığı ise karanlık kimliklerin, muhalif hareketleri gözden düşürmek için her daim iş başında oldukları; yasadışı yollara sistemli biçimde başvurmaları ve gerek sermayenin gerek çıkarlarını koruyan devlet aygıtının yozlaşmışlığı.

70’lerden 2005, Türkiye tarihinin pek çok olayının yanı sıra ilginç kentsel toplumsal değişimlerinin yer aldığı hikayede, sona gelindiğinde değişen fazla bir şey olmadığı irkilerek fark edeceksiniz. Komünizm korkusu yerini terörizm korkusuna bırakmış, özgürlükler yine gasp edilmiştir. “Irak’taki savaş ve savaşa karşı savaş. İsyancılar. Bombala­malar. Dalgalar halinde yayılan Amerikan karşıtlığı, teröristler ve karşı teröristler, izm’ler. Vahşet olayları. Görünmeyen tehdit. Para­noya. Casuslar. Çoğu zaman da – aynı casuslarla” dünya her geçen gün 1970 yılını daha çok andırır hale gelmiştir.

Roman kahramanlarının akibetlerini merak edebilirsiniz. Maureen Freely, burada belirsizliği tercih etmiş; çünkü hepimizi ilgilendiren daha farklı bir şeyin peşinde. Kendi ifadesiyle bitireyim; “Önce, adalet. Önce, hakikat”

Haliç’te Cinayet – Barbara Nadel / A. Ömer Türkeş

“Haliç’te Cinayet”, Oğlak yayınlarının “Türkiye Polisiyeleri” dizisi çerçevesinde başlattığı Çetin İkmen polisiyelerinin dördüncüsü… Hikayelerin arkasındaki İstanbul manzaralarının, insan tiplerinin ve kimi olayların sahiciliğini yirmi yıldır yaptığı Türkiye ziyaretleri ile sağlayan Barbara Nadel, diziyi yazmaya devem ediyor.

Barbara Nadel’in komiseri de bu toprakların insanı olduğu hususunda ikna edici. Orta halli bir devlet memuru olarak canlandırılan Çetin İlkmen, davranış ve düşünüş biçimleriyle kimi zaman yerli yazarların kaleminden çıkan polis tiplemelerinden daha sahici. Bir yandan karısı Fatma’nın kaprisleri, ihtiyar babasının huysuzlukları ve geçim dertleri ile bunalan, öte yandan amirlerinin baskılarına akılcı manevralarla direnmeye çalışan, güç bela kontrol altına alınmış bir ülsere sahip, sigara tiryakisi, stresli bir adam o. Üstelik tam dokuz çocuk sahibi!… Ama bu umarsız ya da tevekkel erkeklik hali komiserimizin ateist ve aydınlanmacı kimliğine hiç uygun düşmemiş. Kısacası, Çetin İkmen tiplemesinin yegane kusuru, Türklerin çok çocuklu bir millet özelliğini de üstlenmesinde. Sanıyorum Nadel, kahramanı üzerinden doğu-batı sentezine varmak, daha doğrusu Batı okuyucusunun ilgisini -bu tarzdan hayali sentezlerle- çekmek istemiş. Yardımcısı Süleyman da –üstesinden gelmek zorunda olduğu gündelik dertleriyle- tanıdık biri.

Çetin İkmen, Hüseyin Rahmi’nin “Kesik Baş”ta canlandırdığı polis komiserine çok benziyor. “Kesik baş cinayetinin tahkikına memur edilen, bu gibi esrarengiz vakaları tedkik ve araştırmadaki tecrübe, ihtisas ve muvafakiyetlerile maruf” Remzi ve Seyid efendiler polisiye edebiyatın klasik ikilisinin özgün bir adaptasyonuydular. Barbara Nadel polisiyeleri gibi “Kesik Baş”ta da olaylar Beyoğlu, Şişli, Kuledibi, Eyüb gibi semtlerde, İstanbul’un gizemli atmosferinde, metruk mekanlarında, yazarın mümkün olduğunca geniş tutmaya çalıştığı İstanbul coğrafyasında cereyan ediyordu. Üstelik insan tiplemeleri de çok zengindi; yahudiler, ermeni ve rumlar, levantenler, arabacılar, bıçkınlar, randevu evi sahibi madamalar, zanlıları takip etmek için taksi kiralayan polisler, küçük memurlar, zengin tüccarlar, mirasyediler, kısaca İstanbul ahalisinin tekmil-i birden, kendilerini çok iyi yansıtan lehçeleriyle boy göstermişlerdi.

Pek çok polisiye dizide olduğu gibi Barbara Nadel polisiyelerinde de birtakım kalıplar göze çarpıyor. Bunlardan en önemlisi muammanın pek çok farklı etnik kökenli insan tipi etrafında kurgulanması. Öyle ki, etnik kültürlerin –aslında neredeyse unutulmuş- ritüelleri zaman zaman polisiye kurguyu perdeliyor. “Baltazzar’ın Kızı”nda Ekim devriminden kaçıp gelen Ruslar, “Arabesk”te Yezidiler vardı. Bu kez sıra Arnavutlara gelmiş. Arnavutlara, büyülerine ve kan davalarına…

1990’ların başında Arnavutluk’tan İstanbul’a göçen Berisha ailesinin oğlu Rıfat’ın boğazı kesilmiş bir halde bulunması üzerine şüpheler Vlora ailesinin oğullarına toplanmıştır. Ancak otopside çok sağlıklı görünen Rıfat’ın bir böbreğinin alındığı, Rıfat’ın yakın bir tarihte İngiltere’ye gittiği ve lüks bir otomobil satın aldığı anlaşıldığında, böbrek bağışı yaptığı Evren ailesi de sorgulanacaktır. Üstelik çok çirkin olduğu halde kendisini çok güzel sanan Felicity Evren, Rıfat’ı tutkuyla sevmekte, büyük bir servetin sahibi baba İlhan Evren, karanlık ilişkiler çevirmekte, küçük kardeş Ali(David) ise psikolojik tedavi görmektedir.

Arnavutluktan yeni geldikleri için geleneklerini muhafaza eden Beria ve Vlora aileleri arasındaki gerilimle uğraşan Çetin İkmen, kendisini doğrudan ilgilendiren sırlarla da yüzleşmek zorunda. Kahramanımız, küçük yaşta kaybettiği annesinin bir cinayete, Arnavutların “gjakmario” dedikleri kan davasına kurban gittiğini öğrenecek ve iki cinayeti bir arada çözmeye çalışacaktır.

Barbara Nadel, polislerle şüpheliler arasında kurduğu kişisel ilişkiler sayesinde olaylara dramatik bir boyut kazandırırken iki koldan akan hikayesini çok sayıda insan tipi ve çözülmesi gereken çok sayıda problemle renklendirmiş. Mesela Beriaların ve Vloraların cesetleri bulunamayan kayıp çocukları, Ali’nin ablası Felicity’nin yüzünün aynada görünmediği iddiası, Çetin İkmen’in annesinin ölümünün ardındaki sırlar sürekli meşgul ediyor zihnimizi. Nadel, her zamanki gibi cinselliği de sokmuş işin içine. Eh, elbette sona geldiğinde tempo hızlanıyor ve Ayasofya’nın karanlık dehlizlerinde geçen birkaç saatlik gerilimle hikaye bir çözüme bağlanıyor.

Suçluları bulmak için İstanbul sokaklarını arşınlayan Çetin İkmen ve arkadaşlarının okuyucuyu kandıracak hilelere yer vermeksizin yürüttükleri soruşturmalar, okuyucuyla paylaşarak topladıkları suç delilleri ve akılcı çözümler, Barbara Nadel polisiyelerinin olumlu yanları. Hikayelerin yaşandığı zamanın toplumsal, ekonomik ve siyasal olaylarının gözler önüne serilmesini de önemli buluyorum. Mesela Kocaeli depreminin insan hayatlarında açtığı yaralar ve yarattığı korkular, ekonomik kriz, F-tipi cezaevlerinin ürkütücülüğü, güneydoğudaki savaşın travmatik etkileri, yerli romanlarda göremediğimiz bir netlikle vurgulanmış.

Barbara Nadel polisiyelerinin “zayıf karnı”na, seçtiği okuyucunun isteklerini karşılamak için hikayeye kattığı motiflerle dokunabiliriz: Çetin İkmen’in dokuz çocuğuna ve Arnavut kökenine değinmiştim. Romanda karşımıza çıkan insan tiplerinin hemen hepsi sanki toplumsal mozaik yaratmak için bir araya getirilmişler. Felicity ve Ali’nin annesi İngiliz, Psikiyatrist Birgül Halman’ın annesi İrlandalı, adli tıp doktoru Arto Sarkisyan Yahudi, ürkütücü sorgu memuru İsak Çöktin Kürt, depremde belden aşağısı kesilen polis memuru Baltazar Kohen Rum, İkmen’in yardımcısı Mehmet Süleyman Osmanlı aristokrasisine mensup bir ailenin evladı….

Hikayesini İstanbul’un polisiye atmosfer yaratmaya elverişli semt, sokak ve evleri, kökleri Osmanlıya kadar uzanan tarihi ve zengin kültürel çeşitliliği ile renklendirmek için, Barbara Nadel de bütün oryantalistler gibi gözünü kültürel fark­lılıklara, garip gö­rünen törenselliklere, anlaşılmaz davranışlar sergileyen in­sanlara çeviriyor. Diğerleri kurtulmuş, ama Arnavutlarla ilgili yargılar aşağılayıcı. Birkaç örnek verelim; “Arnavutluk acımasız bir yerdir… Orası cadılar, ifrit­ler, diktatörler, gangsterler ve yalancılar üretir”, “erken ölen annesi ve bir kaçığın abuklamasına benzediğini söylediği dili küçümseyen babası arasında, Çetin çok az Arnavutça öğrenmişti”, “merhum babası, annesinin Arnavutluk’ta bir hukuk sistemi fikri karşısında bile kahkahalarla güldü­ğünü anlatmıştı. Annesi, hukukla Arnavutluk’un bağdaş­mayacağını söylemişti”, “Ar­navutlar’ı düşün ve buna annemi de dahil ediyorum, ke­sinlikle cehalet içinde yaşıyorlar”… Neyse ki sonunda Aryan için “O iyi bir adam, Arnavutlar’ın bu dünyada gerçekten bir gele­cekleri olduğuna inanmamı sağladı” diyen Çetin İkmen, baştan beri söylenenleri biraz olsun dengeliyor.

“Tam aşağıda Boğaz’ın köpüren suları ve bunun ötesinde gizemli, yasak Çin’e kadar uzanan Asya”, “Rıfat, Orta Asya Bozkırlarından gelen sert, yakıcı rüzgara kapıyı açtı” gibi bilinçli kullanılan uygunsuz coğrafik imgeler, “ilerlemeliyiz, eğitmeliyiz, öğretmeliyiz. En azından çocuklarımıza nefret etmemeyi öğretmeliyiz” tarzında Batıdan Doğuya verildiği aşikar olan mesajlar da pek sevimsiz. Ancak polisiye metinlerin barındırdıkları ideolojileri didiklemek kolaycılık olur. Bir polisiyesever için önemli olan muammanın nasıl kurulduğudur; Barbara Nadel, bu konuda işinin hakkını veriyor.

Stieg Larsson – Ejderha Dövmeli Kız / A. Ömer Türkeş

2005 yılında İsveç’te başlayan Stieg Larsson humması, Fransa’da üç milyon altı yüzbin, İspanya’da üç milyon dörtyüzbin, Almanya’da iki milyon iki yüzbin, ABD’de bir milyon beşyüz bin, Danimarka’da bir milyon altı yüzbin, İngiltere’de bir milyon üç yüzbin, Hollanda’da bir miyon yüzbin okuyucuyu etkisine aldı. Stieg Larsson’un Millennium Üçlemesi, 41 ülkede 20 milyona yaklaşan satış rakamı ve kazandığı edebiyat ödülleri ile kitap endüstrisi için global ölçekte fenomen olmuştu. Ne yazık ki, 50 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda eden Larsson “Amerikan Rüyası”nı andıran bu sürpriz başarıyı göremedi.

Gençlik yıllarında Komünist İşçi Birliğinin aktivistlerindi. Geçimini fotoğrafçılık yaparak sürdürüyor, İsveç bilimgurgu hayranları topluluğunu da yönetiyordu. Daha sonra İsveç Troçkistlerinin dergisi “Fjärde Internationalen”in editörlüğünü üstlendi, düzenli haftalık makaleler yazdı. 1977-1999 yılları arasında en büyük İsveç haber ajansı Tidningarnas Telegrambyrå”da grafik tasarımcı olarak çalıştı. Politik ilgisi ve heyecanı dinmemişti. Irkçılığa, neo Nazi guruplara ve her türlü ayrımcılığa karşı mücadele eden Expo vakfına katıldı ve vakfın dergisi Expo’nun editörlüğünü üstlendi. Bu nedenle aşırı sağcı ve ırkçı hareketlerin hedefi haline gelecek, ani ölümü şüphe yaratacaktı.

Millenium Üçlemesi”nin ilk kitabı “Män som hatar kvinnor”(Kadınlardan Nefret Eden Adamlar”), Ali Arda’nın İsveç dilinden yaptığı titiz çeviri ile -yayımlandığı diğer ülkelerede kullanılan- ”Ejderha Dövmeli Kız” adıyla, sonunda Türkçeleştirildi.

Eğlenceli, Sürükleyici ve Gerçekçi
Stieg Larsson, iş dışındaki zamanlarında biraz da hoşça vakit geçirmek için, gazetecilik mesleğinde edindiği tecrübelerden yararlanarak yazmış romanlarını. 1997 yılında başladığı üçlemenin ilk iki cildini tamamlamasına rağmen, yayımlatmak için 2003 yılına kadar hiçbir girişimde bulunmamış. ”Ejderha Dövmeli Kız” ile başlayıp “The Girl Who Played With Fire” ve “The Girl Who Kicked the Hornets’ Nest” ile sonlanan serinin –bulunmayan el yazmalarında saklı- bir dördüncüsünün varlığına, bu serinin aslında on kitap biçiminde tasarlandığına dair rivayet de dolanıyor.

İç içe geçmiş karmaşık polisiye kurgularla altıyüz elli sayfa hacmindeki “Ejderha Dövmeli Kız”ı özetlemek için ne kadar gayret edersek edelim, konusu hakkında aydınlatıcı bir fikir vermek kolay olmayacak. Bu nedenle belli başlı noktalarına dikkat çekmekle yetinip, “Millenium”un kazandığı dünya çapındaki başarı üzerinde duracağım.

Millenium dergisinin yayın yönetmeni ve baş yazarı Mikael Blomkvist, güçlü ve başarılı iş adamı Wennerström’ün yatırımları/yolsuzlukları hakkında yaptığı haberin doğruluğunu kanıtlayamayınca para cezasına çarptırılır. Derginin ayakta kalabilmesi için bir süre gazetecilik mesleğini bırakması gereken Blomkvist, en umutsuz zamanlarında beklenmedik bir teklif alacaktır; bir başka endüstri devi Henrik Vanger’in kırk yıl önce kaybolan yeğeni Harriet Vanger’i bulması ve Vanger’lerin aile tarihini yazması teklif edilmiştir.Alacağı paradan daha önemisi Henrik Vanger’in Wennerström hakkında Blomkvist’i aklayacak bilgiler vereceğini söylemesi, teklifi kabul etmek için yeterli olur.

Romanın diğer kahramanı Lisbeth Salander ise 25 yaşlarında tuhaf bir kızdır. Aile içi şiddete maruz kalmış, yetiştirme yurtlarında büyümüş, tacize uğramış ama etrafına giderek katılaşan bir kabuk örerek ayakta kalmayı başaran tuhaf bir genç kız. Bir araştırma bürosu için çalışan Lisbeth ile Blomkvist’in yan yana akan hikayeleri, Harriet’in geçmişini ortaya çıkarmak için kesişecektir.

Harriet, kırk yıl önce, ailenin geleneksel toplantılarının düzenlendiği bir hafta sonu Vanger’lerin görkemli şatosundan hiçbir iz bırakmadan kaybolmuş, kaçırılıp öldürüldüğüne karar verilerek dosyası kapatılmıştır. Amcası Harriet Vanger ise otuz yıldır her yaş gününde gönderilen egzotik çiçeklerin Harriet’in hala hayatta olabileceğine dair bir işaret kabul etmektedir. Blomkvist ve Lisbeth, soğuk kış mevsiminde misafir edildikleri Vanger şatosunda işe koyulacak, olayın arkasında aile tarihine uzanan karanlık sırları, acımasız seri katillerin varığını ve Harriet’in akibetini ortaya çıkaracaklardır. Şimdi sıra Blomkvist’in Wennerström ile hesaplaşmasına gelmiştir. Vanger’in verdiği bilgilere, Lisbeth’in bilgisayar kullanma becerisi de eklenince, Blomkvist savaşı kazanmaya çok yakındır artık…

Neden Millenium?
Yazının girişinde verdiğim satış rakamları Millenium Üçlemesi’nin dünya çapında yakaladığı ilgiyi kanıtlıyor. Doğrudan İngilizce yazılmamış pek az kitaba çarpan piyangonun nedenlerini tartışmak, Millenyum çağı toplumlarının sıkıntı ve arayışlarını anlamak için önemli görünüyor.

Öncelikle edebiyat içinden bakalım. İlk aklıma gelen, Stieg Larsson’un Amerikan Best-Seller” polisiyelerinin hikaye kalıplarını çok iyi analiz etmesi ve bu kalıpları İsveç’te geçen bir hikayedee özgün bir biçimde kullanması. Aslında biraz daha genişletmek gerekiyor. Sadece “Best-Seller” kalıpları da değil. Polisiye tarihinin bir dolu farklı akımını tek bir hikayeye yedirmesini bilmiş. Harriet’in kalabalık bir şatodan güpegündüz kaybolması, olayın nasıl ve kim tarafından gerçekleştirildiği, klasik polisiyelerin “kapalı oda” muammalarından alınmış(J.D.Carr’a selam olsun). Kırk yıl sonra soruşturma başladığında, kadınları hedef alan ve eski ahite dayalı alıntılarla işlenen kanlı seri cinayetler ortaya çıkıyor ve günümüz polisiyelerinin sıklıkla işlediği konulara açılıyor. Ve bu iki akımı, romanın ana teması olan ekonomik yolsuzluklarla birleştirerek, yine günümüz polisiyelerinin en saygın ve etkili damarına, siyasi/toplumsal eleştiriye yöneliyor.

Polisiyenin bu üç türünün melezlenmesindeki başarısını, mekanların korku hikayelerini aratmayan atmosferini, muammanın kurgulanmasını, karakterlerin canlılığını, dinamik anlatısını bir kenara bıraktığımızda ise, aklımızda neo-librelizme yönelik çok sert bir eleştiri kalacak. Muhalif gazeeci yazar kimliğinin öne çıktığı bölümlerde, Larsson’un kapitalizme, yeni dünya düzenine tiksintisi çok açık. Öyle ki, neo liberalizmin ürünü ve simgesi olan Wenneström şirketlerinin organizasyonu bir suç örtgütlenmesinden farksız onun gözünde. Ve Larsson onları adlı adınca anmaktan çekinmiyor; ‘sistemli sahtekarlık’, ‘mafya ve gangster dünyası’… Ya da devamında; “Wennerström’den, genç borsa simsarlarının yer aldığı yakın çevresinden, ortaklarından ve Armani kostümlü avukatlarından, bir soyguncu çetesi ya da eroin tüccarlarından bahsedilir gibi bahsediliyordu”.

İsveç’te liberal hükümetin ekonomik uygulamalarının yol açtığı ahlak ve moral değerleri yerle bir eden toplumsal tablo, ekonomik krizin dünya çapındaki etkisiyle, romanın yayımlandığı diğer ülkelerdeki okuyucuların da hislerine tercüman olmuş. Günümüz insanının devlet ve kapitalizmin yarattığı –finas çevreleri, borsa, medya, vb.- kurumlar karşısındaki çaresizliğini, kuşkularını, tiksintisini polisiye bir kurguyla toplumsal eleştiriye çeviriyor Larsson. Ama tuhaf yanı kinik ve karamsar olmaması; umut ilkesini canlı tutan bir eleştiri bu. Umut ilkesinin taşıyıcısı ise –romanın en çarpıcı ve çekici karakteri- Lisbeth Salander, yani ejderha dövmeli kız; “Mikael, Lisbeth’in omzundaki ejderha dövmesine baktı. Sonra dövmelerini saymaya başladı. Omzundaki ejderha ve boynundaki arı dövmesinin dışında, sol ayak bileğini ve sol pazısını bilezik gibi saran iki dövme daha vardı. Ayrıca kalçasına bir Çin sembolü, bir baldırına da gül işlenmişti. Ejderha dövmesinin dışındakiler daha ölçülü ve küçüktü.”

Utandığı cılız fiziğine, çocuksu görünümüne hiç de uygun düşmeyen ejderha döğmeleriyle Lizbeth, bir yanıyla Travenian’ın Shibumi’sindeki “zeki, soğukkanlı, hiçbir millete ve kültüre ait olmayan, olamayan, sıradışı roman kahramanı Nicolai Hel” benziyor, diğer yanıyla çok sevilen ünlü İsveç çocuk romanları kahramanı Pippi Longstocking’in –Pippi Uzunçorap’ın- büyütülmüş haline. Kimileri Lizbeth’in olağanüstü maharetlerini Lara Croft’la karşılaştırıyor. Ama psikolojik derinliğini ortaya koyan yırtıcı sahnelerle tanıdığımız Lisbeth’te bunların hepsini birleştiren ve aşan bir yan var. Bu sert görünüşlü kırılgan kızın başkaldırısı ilk bakışta umuttan değil acıdan, dışlanmışlıktan, dışlayanlara duydukları nefretten kaynaklanıyor. Ancak sayfalar ilerledikçe toplumun kendisine ihanetini ödetirken yeni bir yol seçen Lizbeth, özgürlük tutkusu, gururu, incelikli duyguları, kendine özgü ahlakı ve isyanıyla yeni bir insan arayışına cavap veriyor. Larsson’un Lizbeth’i çağımızın, Millenium çağının bir kahramanı!…

“Millenim Üçlemesi”nin başarısı çağın ruhunu yakalamasında. Ekonomik ve toplumsal sorunlar globalleşirken organize suçlar da globalleşiyor suçu konu edinen polisiyeler de…

Gaston Leroux – Sarı Odanın Esrarı / A. Ömer Türkeş

Polisiyelerin tarihine eğilen her çalışmada hem yazarın hem kitabın adı mutlaka zikredilecektir. Evet, Gaston Leroux’un “Sarı Odanın Esrarı” romanından söz ediyorum. 1868 doğumlu Leroux’un 1909 yılında yayımlanan bu tarihi polisiyesi, kapalı kapılar arkasında işlenen “imkansız” bir cinayet üzerine kuruludur ve muamması kendisinden sonra gelen pek çok yazar için aşılması gereken bir karmaşıklığa sahiptir.

Avukatlığın yanı sıra gazetecilik mesleğini de sürdüren Leroux, politika alanında da aktif roller üstlenen bir yazardı. O dönemde Fransa’yı çalkalayan Dreyfüs davasında Emile Zola’nın yanında saf tutmuştu. Yazarlık kariyerinde yükselmesini yarattığı detektif tiplemesi Rouletabille’ye ve onun ilk macerası “Sarı Odanın Esrarı”na borçludur. Kitap önce dönemin popüler dergisi L’Illustration ‘da tefrika olarak yayımlanmıştı.

“Sarı Odanın Esrarı”, Edgar Alan Poe ve Canon Doyle’nun açtığı yolu izleyen ama onlar kadar analitik yöntemler kullanmayan, daha enerjik detektifiyle sokaklarda da dolaşan bir polisiye. Hikayesini kısaca özetleyelim; Babasıyla birlikte Glandier mahikanesinde yaşayan Mathilde Strangerson evlerinin –adı üzerinde- sarı odasında öldürülmüş bir halde bulunur. Odanın kapı ve pencereleri içeriden kilitlidir. Olayın kamuoyunda yarattığı heyecan üzerine Rouletabille adlı genç bir gazeteci cinayet mahalline gelir, mesleğinin getirdiği avantajlardan yararlanarak soruşturmaya başlar. Soruşturmayı yürüten polis şefi Frideric Larsan’la çatışmaları ve aralarında bir rekabet başlaması kaçınılmazdır. Yöntemleri farklıdır elbette; Larsan, geleneksel polis yöntemlerini izleyerek suçu bir şüphelinin üzerine yıkmaya çalışırken Rouletabille, hem eldeki kanıtları tümdenge­limci bir yöntemle değerlendirir hem de içgüdülerinin sesini dinler.

Hikayenin başlangıcındaki Poe ve Doyle etkileri ilerleyen sayfalarda azalırken Fransız melodramlarının rüzgarları esmeye başlayacaktır: Aslında Mathilde ölmeyip ağır yaralanmıştır. Sonunda iyileşir ama bu kez de kendisini vuranın kimliğini açıklamaya yanaşmaz. Ortada gizlenen sırlar, ucu Rouletabille’yi de etkileyecek trajik bir gönül ilişkisi vardır. Bu noktadan sonra sarı odanın gizemi falan kalmaz. Yazar okuyucuyu şaşırtacak entrika ve rastlantılar uğruna polisiye kurguyu feda etmiştir. Ancak bunun o dönemin beğenisine uygun bir tercih olduğunu, Fransız polisiyelerinin –mesela Rokambol ya da Arsene Lupin maceralarının- İngiliz polisiyelerinden farklı bir seyir izlediğini dikkate almak gerekir.

Leroux, “Sarı Odanın Esrarı”nı Rouletabille merkezli bir dizinin ilki olarak tasarlamıştı. Nitekim hemen ardından ilk olaydaki karakterlerin hayat hikayelerini kaldığı yerden izleyen ikincisini yazdı; “Siyahlı Kadının Kokusu”. Bu iki romanla genç gazeteci Rouletabille’nin hayatındaki sırlar da çözülmüştür. Sonraki Rouletabille maceraları daha çok casusluk edebiyatının alanına giren ve kahramanının detektiflikten ziyade gazetecilik kimliğini öne çıkaran türdendirler; “Rus İhtilalcileri Arasında”, “Perili Koltuk”, “Krupp Fabrikası’nlda Bir Fransız Casusu”. Rouletabille dizisi dışındaki en önemli romanı ise beyaz perde uyarlaması nedeniyle ünlenen “Operadaki Hayalet”tir.

Türkçe’deki ilk Leroux Çevirisi 1909 yılında A.R. kısaltmasını kul­lanan bir tercümanın çevirdiği ve yayıncılığını Tercüman-ı Hakikat gazetesinin yaptığı “Glandiye Cinayeti”dir. Bu ilk çeviriyi Ragıp Rıfkı’nın 1912’de yaptığı “Haydutlar Kralı”çevirisi izleyecek, “Sarı Odanın Esrarı” ise özgün adıyla 1922 yılında Rodoslu Ahmet Rıza tarafından Türkçeleştirilecektir. 1921 yılında “İspati Yedili­si” adıyla çevrilen Leroux romanının tanıtım yazısıyla bitiriyorum; “Gaston Leroux’ nun bu hayretaver ve esrarengiz ölüm ro­manı perşembe gününden itibaren forma forma kütüphanemiz ta­rafından neşredilecektir. Aşk ızdırap, korku ve felaket şimdiye ka­dar bu eser gibi hiçbir yerde tasvir edilmemiştir. Filminin bütün Paris sinemalarında gösterilmesi bunu teyid eder mahiyettedir.”

Röntgenci – Alain Robbe-Grillet / A. Ömer Türkeş

Yazar, senarist, yönetmen Alain Robbe Grillet, Yeni Roman akımının kurucularındandı. Aslında pek az ortak noktası vardı kendilerini bu akımda görenlerin. Onları birleştiren –en kısa özetiyle- geleneksel anlatım kalıplarına karşı çıkışlarıydı. “Edebiyat gibi roman da ancak yeni olduğu sürece canlıdır” şiarından hareketle 20.yüzyılın yeni romanını tanımlamaya girişen yazarlar, roman kahramanlarından, okurun özdeşleşme kurabileceği karakterlerden, sürükleyici hikayelerden, hikayelerin neden-sonuç ilişkisinden, zamanın düzgün akışından vazgeçmek istemişlerdi. Onun yerine insanı yabancılaştıran nesneler, insanın üzerinde egemenlik kuran sayılar, saatler öne çıkmalıydı. Alain Robbe Grillet’in 1955 yılında yazdığı ikinci romanı “Rontgenci”de akımın bütün arayışlarını bulmak mümkün.

Grillet, 1950’lerden başlayarak pek çok eser vermesine rağmen, belki de kendi ülkesinde bile marjinal kaldığı için Türkçeye çok geç ve çok az çevrildi. “Yeni Roman”(1981), “Kıskançlık”(1991), “Enstantaneler”(1881), “Silgiler” (2005) ve son olarak “Rontgenci”.

“Silgiler” romanında, Yeni Roman’ın karakteristiğini göstermek için, polisiye bir kurgu kullanmıştı Grillet. “Rontgenci”de de benzer bir kurgu var. Romanın ana karakteri, gezgin bir saat satıcısı olan Mathias. Soğuk ve rüzgarlı bir günde elinde saat çantasıyla çocukluğu geçirdiği küçük bir adaya gelen Mathias, mütemadiyen satacağı saatleri ve kazanacağı parayı hesaplayan, bir güne sığdıracağı satış zamanının her dakikasını titizlikle hesaplayan bir adam. Tıpkı “Silgiler”deki gibi, zamanın, sayıların ve saatin romanın merkezine oturduğu bir anlatı okuyoruz. Ardından Grillet’in tasvir şehvetini dışa vurduğu eşyalar, mekanlar ve olaylar önem kazanıyor. Adanın küçük kasabasını, evleri, meyhaneleri, kırsal kesimdeki yerleşimleri, ıssız yolları, yalçın kayaları, dalgaların dövdüğü kayalık sahilleri, uçulan martıları büyük bir titizlikle, ayrıntılarla, seslerle, renklerle öylesine mükemmel tasvir ediyor ki, daha ilk sayfalarda tekinsiz bir atmosfer kaplıyor anlatısını. İşte bu atmosferde, aklı kime hangi saati satacağına, kulağı geriye dönmek için kalan zamanın tiktaklarına, eli cebindeki düğümlü ipe takılı Mathias’ın bilinç katlarının derinliklerinde ürpertici bir olayın yer aldığını anlıyoruz. Küçük bir kızın cinayetini haber veren gazete küpürüyle, onun adaya gelişinden sonra kaybolan on üç yaşındaki kız arasında bir bağlantı kurmak kaçınılmaz. Ancak Grillet romanın sonuna kadar bu bağlantı hakkında açık vermiyor. Onun yerine; Mathias’ın adada geçirdiği zamana ilişkin müphem kurguları, kızın kaybolduğu saatlerde bir başka yerde olduğunu kanıtlamak için saatlere dayalı senaryoları, kayıp kızla bir başka küçük kızın birbirine karışan yüzleri, suçlulukla karışık bir huzursuzluk…

Söyleşisinde; “20. yy romancısı okuyucusunun bir sinema seyircisi olduğunu bir an bile hatırından çıkarmamalıdır” diyen Grillet, okuyucusunu alışkanlıklarından ve önyargılarından sıyrılarak okumaya davet ediyor. “Rontgenci”, Mathias’in bilincinden, zaman içinde gelgitlerle, ansızın çakan görüntülerle, iletişime kapalı diyaloglarla ilerleyen gerilimli bir roman. Yeni Roman akımının bir temsilcisi olarak “hikayenin bürünebileceği bütün biçim ve görünümlerin yığışımını estetik bir ilke olarak benimsiyor. Mantık düzleminde bir gelişim izlemiyor, kendi üstüne kapanarak bir çember çiziyor, kendi kendini siliyor, kendi kendini yiyor adeta. Romanda her paragraf aynı olayın ayrı bir yorumu kimliğiyle çıkıyor karşımıza: öbürleri kadar gerçek, öbürleri kadar uydurma bir yorum.”

Romanın yayımlanmasından sonra “Le Monde” gazetesinde yapılan yorumda, Alain Robbe Grillet’in büyük bir ihtimalle deli ya da katil olduğu yazılmıştı. 1950’lerde anlaşılamayan “Rontgenci”, mükemmel işlenmiş hikayesi ve çarpıcı anlatımıyla iyi bir romanın türlere, akımlara sığdıralamayacağını kanıtlıyor.