Mr. Bean’den Komiser Maigret’ye


Mr. Bean, Johnny English veya Edmund Blackadder gibi canlandırdığı absürt komedi tiplemelerinden tanıdığımız Rowan Atkinson, bu sefer alışılmışın dışında yepyeni bir karakterle izleyicilerin karşısına çıkıyor. Belçikalı yazar Georges Simenon’un, 1931 ve 1972 yılları arasında yazdığı ve dünya çapında 853 milyon satan 75 romanının ana karakteri Komiser Jules Maigret’yi oynayacak olan 61 yaşındaki aktör, kendisine rol için ilk teklif götürüldüğünde geri çevirir.

Rowan Atkinson’a göre Komiser’i canlandırmaktaki en büyük problem; “Maigret ne topal, ne de peltek, ne bir Fransız aksanı, ne de opera sevgisi veya bunlara benzer genelde kurgu dedektiflerde görülen değişik özelliklere sahip biri. Komiser Maigret sadece olağanüstü işler yapan alelâde bir adam.” olmasıdır. Zaten en nihayetinde Atkinson’un fikrini değiştirmesine de yine bu sıradanlık neden olur. “Genel olarak konuşursak, şimdiye kadar pek sıradan insanı oynamadım; daha çok tuhaf ve eksantrik karakterleri canlandırdım.” diyen aktörü, Maigret rolüne en cok yakıştıranlardan biri de Simenon’un oğlu John’dur. Dizinin yapımcılarından olan John Simenon’a göre, Atkinson,  Komiser Maigret gibi suçlularla empati kurabilme yeteneği taşırken aynı zamanda tıpkı babasına benzer şekilde pipo içiyordur.

Önümüzdeki Pazartesi İngiliz TV kanalı, ITV’de yayınlanacak  ilk bölüm, “Maigret Tuzak Kuruyor”da, Komiser bir seri katilin peşinde olacak.

Ayrıntılı bilgi için http://www.itv.com/

Detektifler ve Sağkolları

Polisiye kurgunun başlıca özelliklerinden biri de esas detektifin yanında bulunan ve kendisine gizem çözümünde yardımcı olan kişilerdir. Ecnebilerin “sidekick” dedikleri bu tiplerle ilgili birkaç ana kuralı hatırlattıktan sonra, sizi ünlü polisiye ikilileri eşleştirmeye çağırıyoruz.

  1. Bir sağkol asla esas detektifden daha zeki olamaz. Sağkol bazen durduk yerde parlak bir şeyler üretse de bu tamamiyle bilinçsizcedir. Ancak bir esas detektif, yardımcısının söylediklerini/yaptıklarını değerlendirip gizem çözme yeteneğine vakıftır.
  2. Bir sağkol asla esas detektifden daha ilginç veya karmaşık özelliklere sahip olamaz. Poirot’un düzen tutkusunu, Holmes’un uyuşturucu bağımlılığını ya da Wolfe’un gurme yemeklerin yanında orkide yetiştirmeye düşkünlüğünü hatırlayın. Sağkol, ruh ve mizaç olarak daha yavan olmak zorundadır.
  3. Bir sağkol güvenilir ve sadık olmak mecburiyetindedir. Nadiren de olsa esas detektif ile anlaşmazlığa düştüklerinde bu kısa sürmelidir.

 

 

 

HAFİF BİR TARTIŞMA

MARGERY
Christie.

MIKE
Chandler.

MARGERY
Marsh.

MIKE
Kim?

MARGERY
Ngaio.

MIKE
Ah, evet… Şu Yeni Zelandalı.
(Berbat ötesi.)
Spillane. (Sessizlik… Şehvetle ekler.) Mickey

MARGERY
Eğer terbiyeli davranmayacaksan daha fazla devam etmem.
(Sessizlik… Birbirlerine pis pis bakarlar.)

MIKE
Ross Macdonald.

MARGERY
Bu daha iyi… Margery Allingham.

MIKE
(Gömleğinin yaka düğmesini çözer ve kravatını gevşetir. Sırıtarak.)
Walker.

MARGERY
(Endişeyle bakışlarını kaçırarak çaydanlığın örtüsünü düzeltir.)
Kim?

MIKE
Francis X. Walker, tatlım. Detroit’ten, hafiyesi de Mickey Reilly.

MARGERY
Zar zor birinci ligden biri bana göre. (Tereddütle) Michael Innes. Yok — P.D. James olsun. (Duraksar.) Innes’i sonraya saklıyorum.

MIKE
Gores.

MARGERY
(Sessizlik.) Kendininkileri uyduruyor musun?

MIKE
(Gömleğinin kollarını sıvar ve dirseklerini çat diye masaya çarpar.)
Joe Gores. Senin bilebileceğin biri değil, bebeğim. Amerikan suç kurgusunun en büyük detektif romancılarından biridir sadece. (Margery meymenetsizce çay fincanını tıkırdatır.)

MIKE
Bana bunu yapma, Maggie. Sırf Gores, efemine Oxford profesörlerinin birbirlerini Afrika silahlarıyla vurması yerine, gerçek kişilerin gerçek nedenlerle yine gerçek kişileri öldürmesini yazıyor diye burun kıvırman gerekmez.

MARGERY
Yumurtayı çenene damlattın. (Burnunu çeker.) Belki de yumurtanı ‘çok katı’ pişirmeliydim. (Gazetesini -London Observer – açar ve bir çığlık atar.)

MIKE
(Gazetesini -Daily News- hızla yere çalarak.) Hay, s…

MARGERY
John Dickson Carr ölmüş.

MIKE
(Sessizlik) Kim?

MARGERY
Şaka yapıyor olmalısın. Carr yüzyılın en büyük polisiye ustasıdır. Üstelik kitapları kapalı-oda türünün en muhteşemlerindendir.

MIKE
(Bir sigara yakar, dumanı karısının gözlerine üfürür.)
Tabii, anlıyorum.

MARGERY
Bu da ne demek oluyor şimdi?

MIKE
Akademik ukalanın tekinin mortu çekmesine sadece tanıdığım bir karı kafaya takar böyle.

MARGERY
(Örgüsünü eline alır ve vahşice şişleri şakırtdatmaya başlar.)
O zaman Mickey Spillane öldüğünde kederlere boğulup, bir bara gidip tüm hafta boyunca içip yas tutmayacaksın sanırım.

MIKE
(Boş Lucky Strike paketini buruşturur ve soğuk çiroz tabağının içine fırlatır.)
Dinle tatlım – belki Parker ve Stark gibi adamlar bir katedralin içini hiç yakından görmemişlerdir ama katedral şimdi nasılsa öyle anlatırlar, bir zamanlar olduğu gibi değil.

MARGERY
Bana Nicholas Blake’in edebi bilgeliğini veya Edmund Crispin’in nükte gücünü taşıyan birisini söyle.

MIKE
(Mırıldanarak.)
Raymond Chandler.

MARGERY
(Küçümseyerek bir yuh çeker.)
Korkarım John D. MacDonald, Michael Innes’den daha iyi bir yazardır diyeceksin.

MIKE
Tamam, demek kavga etmek istiyorsun?
(Sessizlik. Portakal suyuna bir kadehlik Jack Daniels katar. Margery yüzünü buruşturur.)
En azından MacDonald iyi bir hikaye anlatıcısıdır. Şu İngiliz tavuklarını okuduğunda, eğer Etrüsk mezar heykelleri konusunda doktoran yoksa konuyu bile takip edemezsin.

MARGERY
(Örgüsünden başını kaldırarak zalimce gülümser.)
Bir kadının sütyen ölçüsünden daha farklı bir entelektüel bilgi, senin kahramanlarının zihin kapasitelerinin çok yukarısında kalır.

MIKE
(Ayağa kalkar, paltosunu kavrar.)
O zaman senin anlayacağın bir şekilde söyleyeyim, Maggie. KAPA ÇENENİ!

MARGERY
Niye bunu her tartıştığımızda, klasik maço alınganlığına bürünüyorsun?
(Sessizlik.)
Michael, işe bu pis trençkot ile mi gideceksin gerçekten?

MIKE
Başlama maçoluğundan şimdi. Bir parça normal seks tüm o baskı altında tutulmuş papaz ve akraba evliliği sonucunda doğmuş züppelerin misafir odasında oturup bulmaca çözmelerinden daha sağlıklıdır.
(Duymak icin eğilirken sendeler. Margery’nin örgüsünü kapar.)
Ve sen tüvit elbiseler ile şu İngiliz çarıklarını giymeyi bıraktığın zaman ancak, bana nasıl giyineceğimi söyleyebilirsin… tatlım.

MARGERY
(Asabice.) Toplumsal anlamda… ee… bazı eski yazarlarla oran değişiyor… itiraf ediyorum…
(Çayından bir yudum alarak geriye çekilir.)
Fakat belirtmeliyim ki; aile sosyal yapısı her zaman senin yalnız-kurt faşistlerine göre ayrı bir avantaja sahiptir. (Sessizlik) Biraz daha çay?

MIKE
Bir avuç ufak çeneli züppe… (Sessizlik.) Kahve.

MARGERY
(Tatlı tatlı.)
Sanırım sen bu gizli kadın düşmanı, kan ve bağırsak dökücü takımını hiç analiz etmedin, değil mi?

MIKE
(Kahvesinin içine Jack Daniel’s boca eder)
Dalga geçme benimle, yoksa parmaklarını çekmeceye kıstırırım.

MARGERY
George V. Higgins, tabii. (Sessizlik.) Sanırım Travis McGee de gizli bir eşcinsel değil.

MIKE
(Homurdanır.) Bir avuç ufak çeneli züppe i.. ler!

MARGERY
(Öfkeyle çöreğine tereyağı sürerek.)
Ergen zihniyetler kendi iktidarsızlıklarını telafi etmek için çalışıyor.

MIKE
(Gitgide anlaşılmaz bir şekilde)
Lester Dent … Henry Kane …
(Bourbon şisesine uzanmak isterken devirir.)

MARGERY
Cinsel sadistler!

MIKE
(Sırtını dikleştirerek)
Seni uyarıyorum, bebeğim…

MARGERY
(Elindeki suteresini hırsla lime lime eder.)
Hepsini yok etmek istiyorsun – bulmaca, gidişat, atmosfer, edebi ipuçları.
(Duraksar. Hıçkırır.) Bileşik-karmaşık cümle.

MIKE
(Trençkotunun cebinden bir tabanca çıkarır.)
Hiçbir jüri beni mahkum bile etmez.

MARGERY
Fırındaki suflenin kokusunu alıyor musun? (Sessizlik…) Bu senin ilk baskı Büyük Uyku’n!

MIKE
İşte bunu yapmayacaktın tatlım!
(Ateş açar. Margery masanın üzerine kapaklanırken suteresini yere saçar.)

MIKE
Otuz sekiz kalibrelik otomatik. Güzel ve temiz bir delik açar. Çok fazla kan akıtmaz. (Sessizlik.) Maggie kandan hiç hoşlanmazdı.
(Boğazını tutar. Aniden sandalyesinden düşer.)

MARGERY
(Halsizce.) Potasyum Siyanür. İki granül. Kimyasal sembolü: KCN. Şu özellikleri olan kristal tuz: renksiz, çözünebilir, zehirli. (Sessizlik.) Elektrokaplamada kullanılır.
(Ölür.)

MIKE
Gözyaşlarımı senin için akıtmayacağım, meleğim.
(Ölür.)

-SON-

Marilyn Stasio & Richard Hummler
Karı-koca yazarlar Marilyn Stasio ve Richard Hummler, Murder Ink (1977) için bu skeci kaleme aldılarında tiyatro ve çesitli dergilerde çalışıyorlardı. Kitabın 1984 yılındaki genişletilmiş baskısında ise çiftin boşandığı belirtiliyor. Marilyn Stasio, yaklaşık 30 yıldır The New York Times’ın polisiye köşesinde yazıyor.

 

YERİNİZDE OLSAM ORAYA GİTMEZDİM
Bir İngiliz Kır Köşkünde Sakınılması Gereken Odalar

* Bazı Agatha Christie polisiyelerindeki kurbanlar ve ölüm şekilleri hakkında yoğun spoiler içerir.

Whitehaven Konağı,
Londra

Cher Monsieur,

Bu mesele hakkında yardımımı isteyen mektubunuz elime geçti. Endişeleriniz var ve korkuyorsunuz, öyle değil mi? Sussex’te bir “haftasonu”na davet edildiğinizi yazmışsınız, fakat cahil biri değilsiniz ki, n’est-cepas? Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu bilirsiniz; pusuya yatıp adam boğanlar, zehirli bir fincan, gecenin bir yarısında sıkılan tabanca. Böyle bir yerde hayatımı nasıl koruyabilirim, kendinize sormanız gereken soru bu!

Kurulu düzeninizi bozmayın Mösyö, size yalvarıyorum! Öte yandan, bu gibi durumlarda, siz taşralıların şeytani yöntemlerini Hercule Poirot’dan daha iyi kim bilebilir? İnsan dikkatli olmalı, doğru ama eğer uygun önlemler alınırsa böyle bir tatilde muhteşem zaman geçirmek de mümkündür.

Ecoutez! Ben, Hercule Poirot size yol göstereceğim.

Eğer becerebilirseniz bütün yatak odalarından uzak durun – en tehlikeli yerlerdir. Ülkenizdeki ilk davamda, hani şu Styles’taki üzücü hadise, cinayet kadının yatak odasında işlendi. Zavallı Mrs. Inglediorp. Ne iyi kalpli bir kadındı. Ama kurbanların yalnızca ilkiydi. Yatağında öldürülen Cora Lansquenet’i, hani şu Cenazeden Sonra’daki biçare kadıncağızı nasıl unutabiliriz? Veya Koltuktaki Ölü’den Laura Welman ile Kapıyı Kim Vurdu’daki Miss Blanche?

Ah, siz İngilizler! Ne soğuksunuz. Benim memleketimden hangi taşralı Noel’de cinayet işlemeyi düşünür? Ama Simon Lee’nin işi yatak odasında bitirildi. Gerçekten de Tatilde Bir Cinayet! İsimler saymakla bitmez. Rosaleen, Celia, Pat yalnızca benim gördüklerim. Eğer edebiyattan çetele tutacak olursak durum hayretler uyandırıcı. Saygıdeğer Miss Marple tarafından çözülen Daktilodaki Parmak’taki Mona Symmington cinayeti; Sıfıra Doğru’da Lady Tressilian; Çarpık Ev’den M. Leonides, bunlardan yalnızca birkaçı.

Olayı kavradınız mı? Bon. Yatak odalarından kaçınınız.

Şimdi, salonlarda ve oturma odalarında da dikkatli olun. Neden mi diye soruyorsunuz? Anlatacağım mon ami. Briç Masasında Cinayet’ten M. Shaitane’yi hatırlıyor musunuz? En sevdiği koltukta sessizce otururken, birden –voila– ölüverir, hem de bıçaklanarak. Ne kadar hazin. Saatler’deki salonu anımsayın, hani zavallı kurbanın öldüğü yer. Ya Mrs. McGinty, sıradan bir kulübe, sıradan bir salon – hiçbir koruma yok. Ee, Mrs. McGinty’nin öldüğünü hepimiz biliyoruz, değil mi?

İnsan kütüphanelerde ihtiyatı elden bırakmamalı. Miss Marple’in Kütüphanedeki Ceset’ini kim unutabilir? Zavallı kadıncağız kitapların arasında mütemadiyyen cesetler bulup durdu. Albay Protheroe, tamam çok hoş biri değildi ama buna rağmen, Ölüm Çığlığı’nda kütüphanede öldürülmesi?! Son derece yakışıksızdı. Her ne yaparsanız yapın, asla kütüphanede çay içmeyin. Porsuk Ağacında Cinayet’den Adele Fortescue ve yarısı yenmiş çöreğini hatırlayın lütfen.

Akşam yemeklerinde tetikte olmayı kesinlikle bırakmayın, yalvarırım size. Ne yiyip içtiğinize dikkat edin. Asla ama asla yatmadan önce uyku ilacı veya bir fincan sıcak çikolata istemeyin, siz İngilizlerin deyimiyle belayı çağırmış olursunuz. Bu gibi durumlarda neredeyse her zaman birileri, birilerini zehirlemeye calışır. Hizmetlilerin nasıl olduklarını ise söylememe gerek var mı, bir fincan rahatlıkla başkasınınkiyle karıştırılabilir.

Öylelerini biliyorum ki, böyle bir haftasonunda yanlarında kendi yiyeceklerini götürür ve odalarında kilit altında tutarlar. Evsahiplerine belki bir fincan papatya çayı için güvenirler ama çok nadir. Biraz abartı mı dediniz? Muhtemelen. Eh, insan kendisi yaşayıp görmeli, non?

Hiçbir koşulda, salonda, oturma odasında veya kütüphanede üç kişiden az insanla bulunmamaya dikkat edin. Buna rağmen güvenliğiniz garanti altında değil tabii. Dışarıya da çıkmamaya çalışın; Uğursuz Malikhane’de yüzme havuzunun yanındaki cesedi hatırlayın. Ya Cesetler Ağlamaz’da çimenlikte, Sonuncu Kurban’da kayıkhanede, Filler de Hatırlar’da kayalıklarda olanlar?..

Yola çıkarken, sizi götürecek tren konusunda dikkatli olmanızı söylememe gerek var mı? Örnek olarak karşımızda her zaman Rachette var, hani şu kaderiyle Doğu Ekspresi’nde karşılaşan kötü şöhretli adam. Ya Rudi Kettering? Mavi Trenin Esrarı’ndan hatırlarsınız elbette.

Gördüğünüz gibi Mösyö, bu taşrada bir haftasonu seyahati hiç de hafife alınacak bir şey değil. İngilizlerin kırsal yerlere olan tutkusunu çok iyi biliyorum ama doğrusunu isterseniz bunu anlamakta güçlük çekmiyor değilim. Tehlikeli böcekler, tahmin edilemez havalar, şu kocaman, cereyanlı odalar – aklıma geldikçe ürperiyorum. Ve tabii, o kasvetli tuğla yığınlarında, kelimenin gerçek anlamıyla tehlikeye atılan yaşamlara ne demeli!

Ben, şahsen Londra’yı tercih ederim. Fakat siz, sevgili bayım, bu macerada ısrar ediyorsanız eğer, size söyleyeceğim tek şey bonne chance olur.

Tüm içten dileklerimle,
HERCULE POIROT

Dick Riley – The Bedside, Bathtub & Armchair Companion to Agatha Christie

 

Koko ve Yum Yum Öksüz Kaldı

Müzmin bekâr Jim Qwilleran ile olağanüstü zeki kedileri Koko ve Yum Yum’un yaratıcısı Lilian Jackson Braun, 97 yaşında öldü.

33 yıllık eşine göre, yazar, “The Cat Who Smelled Smoke” (Duman Koklayan Kedi) adını verdiği son romanını, sağlık sorunları nedeniyle bitirememiş olmasına pişmandı. Üzüntüsünün ne büyük nedeni, büyük bir hevesle siyam kedileri Koko ve Yum Yum’un yeni maceralarını bekleyen okurlarını hayalkırıklığına uğratacak olmasıydı. Kedili polisiyelerin ilk kitabı, Tersten Okuyan Kedi 1966’da basıldı, Braun iki roman daha yazdıktan sonra, düzenli bir işe girdiği için seriye 18 sene ara verdi. Emekli olduktan sonra editörünün ısrarıyla Kırmızı Gören Kedi ile dönüş yaptı.

Her ne kadar Lilian Jackson Braun, siyam kedileri Koko ve Yum Yum’un olağandışı hiçbir şey yapmadıklarını söylemişse de, okuyucuların da çok iyi bildiği gibi, pos bıyıklı ve hantal gazeteci Jim Quilleran’ın kedilerinin yardımı olmadan cinayetleri çözmesi neredeyse imkansızdır. Yazara göre, yirmi dokuz romandan oluşan serinin bu kadar çok tutulmasının sebebi; “her polisiye severin kedi sevmesi değil, her kedi severin polisiye sevmesidir.”

Agatha Christie ve Çocuk Tekerlemeleri

Agatha Christie’nin kendisine büyük başarı kazandıran formüllerden biri de çocuk şiirleridir. Bu tekerlemeler okuyucunun ilgisini çeker ve merak uyandırır. Aynı zamanda sembolik anlam ve kinayeler taşırlar.

Agatha Christie, Miss Marple’a, çocuklar için “acımasız küçük şeyler” dedirtir. Genellikle bir durum veya bir kişi yaşlı kadına eski bir çocuk tekerlemesini hatırlatır ve olayı çözüverir. Bir İngiliz’den daha İngiliz olan Poirot da ancak emekliliğinden sonra İngiltere’ye yerleşmesine rağmen nedense tüm bu tekerlemeleri ezbere bilir.

Agatha Christie’lerde geçen bu çocuk tekerlemelerinin tesbit edebildiğimiz kadarını aşağıdaki tabloda görüyorsunuz. Ne kadar basit bir yapıya sahip olursa olsun, bir şiiri çevirmek zor iştir. Bu yüzden olsa gerek, bizdeki eski basımlarda birçok tekerleme ya kısaltılmış, ya da hiç konulmamıştır. Tavuskuşu Cinayeti (Third Girl), Ölüm Diken Üstünde (Death in the Clouds) gibi polisiyelerde bu eksiklik, muammanın çözümü konusunda ciddi bir kafa karışıklığına yol açsa da, bu biz azimli Türk okurlarını Agatha sevmekten alıkoyamamıştır.

Tekerlemelerin bazılarının kökeni çok eskilere dayanıyor ve zaman içinde değişmişler. Mesela On Küçük Zenci’de Agatha Christie’nin kullandığı “Ten Little Indians” tekerlemesinin orijinali çok daha basittir. Bazen de bu tekerlemelerin uyarlamalarını başka yerlerde görürüz. “One, Two, Buckle My Shoe”nun Elm Sokağında Kabus versiyonu gibi. Francis Burnett’in ünlü çocuk kitabı Gizli Bahçe‘den “Mistress Mary, quite contrary” tekerlemesine aşina olanlar vardır aramızda. Ve hemen hepimiz en küçüğünün hani bana, hani bana diye ağladığı beş küçük kardeşin hikayesini biliriz.

“Agatha Christie ve Çocuk Tekerlemeleri” adlı bu önemli (!) çalışmadan sonra araştırmalarımız, “Agatha Christie Kitaplarındaki Shakespeare Alıntıları”, “Agatha Christie ve Kitlesel Mücadeleler: Asimile biri olarak Poirot’un Dünya Kapitalizmine Entegrasyon Süreci”, “Wim Wenders: Paris-Texas Üzerindeki Hastings İzdüşümleri” ve “Usun Evrenselliğinin Gereklerince Miss Marple: Tarihteki Kadın Muhalefetleri Üzerine Bir İnceleme” gibi konularla devam edecektir.

Ten Little Indians

Ten little Indian boys went out to dine;
One choked his little self and then there were nine.

Nine little Indian boys sat up very late;
One overslept himself and then there were eight.

Eight little Indian boys travelling in Devon;
One said he’d stay there and then there were seven.

Seven little Indian boys chopping up sticks;
One chopped himself in halves and then there were six.

Six little Indian boys playing with a hive;
A bumblebee stung one and then there were five.

Five little Indian boys going in for law;
One got in Chancery and then there were four.

Four little Indian boys going out to sea;
A red herring swallowed one and then there were three.

Three little Indian boys walking in the Zoo;
A big bear hugged one and then there were two.

Two little Indian boys sitting in the sun;
One got frizzled up and then there was one.

One little Indian boy left all alone;
He went and hanged himself and then there were none.

On Küçük Zenci

On küçük zenci yemeğe gitti.
Birisi boğuldu, kaldı dokuz.

Dokuz küçük zenci pek geç yattı.
Birisi uyanmayı unuttu, kaldı sekiz.

Sekiz küçük zenci adada gezmeye çıktı.
Birisi dışarıda kalmayı istedi, kaldı yedi.

Yedi küçük zenci bir küçük baltayla odun kesti.
Birisi iki parça oldu, kaldı altı.

Altı küçük zenci kovana dokundu.
Birisini arı soktu, kaldı beş.

Beş küçük zenci kanunu tetkik etti.
Birisi avukat oldu, kaldı dört.

Dört küçük zenci denize girdi.
Birisini balık yuttu, kaldı üç.

Üç küçük zenci hayvanat bahçesini dolaştı.
Birisini ayı boğdu, kaldı iki.

İki küçük zenci güneşte oturdu.
Birisini güneş çarptı, kaldı bir.

Bir küçük zenci tek başına kaldı.
Gidip kendisini astı, tamam!

After the Funeral

Lizzie Borden with an axe
Gave her father fifty whacks
When she saw what she had done
She gave her mother fifty-one.

Cenazeden Sonra

Lizzie Borden baltayı aldı
Babasına elli kere salladı
Ne yaptığına bakınca
Anacığına da elli bir kere salladı

One, Two, Buckle My Shoe

One, two, buckle my shoe
Three, four, knock at the door
Five, six, pick up sticks
Seven, eight, lay them straight
Nine, ten, a big fat hen
Eleven, twelve, dig and twelve
Thirteen, fourteen, maids a’courting
Fifteen, sixteen, maids in the kitchen
Seventeen, eighteen, maids a’waiting
Nineteen, twenty, my platter’s empty…

İskemlede Beş Ceset

Bir, iki, ayakkabımın tokasını tak,
Üç, dört, kapıyı kapat.
Beş, altı, çomakları al.
Yedi, sekiz, onları düzgün koy.
Dokuz, on, besili bir tavuk.
On bir, on iki, insanlar incelemeli.
On üç, on dört, kızlar flört ediyor.
On beş, on altı, kızlar mutfakta.
On yedi, on sekiz, kızlar bekliyor.
On dokuz, yirmi, tabağım boşaldı.

A Pocket of Full Rye

Sing a song of sixpence a pocket full of rye,
Four and twenty blackbirds baked in a pie.
When the pie was opened the birds began to sing,
Oh wasn’t that a dainty dish to set before the king?
The king was in his counting house counting out his oney,
The queen was in the parlour eating bread and honey
The maid was in the garden hanging out the clothes,
When down came a blackbird and pecked off her nose!

Porsuk Ağacı Cinayeti

Bir şarkı söyle. Altı peni, bir cep dolusu çavdar
Böreğin içinde pişirilen yirmi dört karatavuğun şarkısını.
Börek kesildiği zaman karatavuklar ötmeye başlamış.
Tam krala göre bir yemek değil mi bu?
Kral, hazinesindeymiş. Parasını sayıyormuş.
Kraliçe odasında ekmekle bal yiyormuş.
Hizmetçi bahçede çamaşırları asıyormuş.
Bir serçe gelerek burnunu gagalayıvemiş!

Three Blind Mice.

Three blind mice.
See how they run.
See how they run.
They all ran after the farmer’s wife
Who cut off their tails with a carving knife.
Did you ever see such a thing in your life
As three blind mice?

Üç Kör Fare

Üç Kör Fare
Nasıl koşuyorlar bak.
Nasıl koşuyorlar bak!
Hepsi de çiftçinin karısının peşinden koştular.
Kadın da kuyruklarını et bıçağıyla kesti.
Hayatında böyle garip bir şey gördün mü hiç?
Şu Üç Kör Fare gibi…

Five Little Pigs

This little pig went to the market.
This little pig stayed home.
This little pig had roast beef
Tliis little pig had none.
This little pig cried “Wee, wee, wee, wee!”
All the way home.

Beş Küçük Domuz

Bu küçük domuz pazara gitti.
Bu küçük domuz evde kaldı.
Bu küçük domuz pirzola yedi.
Bu küçük domuza hiçbir şey verilmedi.
Bu küçük domuz, “Vii vii vii,” diye ağladı.

They Came to Baghdad

How many miles to Babylon?
Threescore and ten.
Can I get there by candlelight?
Yes, and back again.

Bağdat’a Geldiler

Babil’e kaç mil kaldı?
Otuz altı ve on,
Mum ışığında gidebilir miyim?
Evet ve tekrar dön.

Crooked House

There was a crooked man
Who walked a crooked mile.
He found a crooked sixpence
Against a crooked stile.
He bought a crooked cat
Which caught a crooked mouse.
And they all lived together
In a crooked little house

Çarpık Evdeki Cesetler

Vaktiyle çarpık bir adam vardı…
Çarpık bir yoldan yürürdü.
Çarpık bir çitin yanında.
Çarpık bir bahçeyi süpürürdü…
Çarpık bir kedisi vardı.
Çarpık fareler tutardı.
Ve hepsi küçük,
Çarpık bir evde otururlardı…

N or M

Goosey, goosey, gander.
Whither shall I wander?
Upstairs, and downstairs.
And in my lady’s chamber.

N veya M

Kaz yavrusu, kaz yavrusu.
Nereleri gezeceksin?
Bir aşağı, bir yukarı
Sahibimin odasında.

Mrs McGinty’s Dead

Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Down on her knee just like I.
Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Holding her hand out just like I.
Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Sticking her neck out just like I.

Gördü ve Öldü

Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
Benim gibi diz çöktü.
Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
Benim gibi elini uzattı.
Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
İşte böyle öldü…

Hickory Dickory Dock

The mouse ran up the clock
The clock struck one
The mouse ran down
Hickory Dickory Dock

Hikori Dikori Dok

Saat biri çaldı.
Fare aşağı daldı.
Hickori, dickori, dok

Hallowe’en Party

Ding dong dell,
pussy’s in the well

Elmayı Yılan Isırdı

Ding dongda,
kedi kuyuda

The Big Four

Will you walk into my parlour,
said the spider to the fly?

Büyük Dörtler

Örümcek, sineğe,
‘Salonuma girer misiniz?’ dedi.

Destination Unknown

How many going to St Ives?

Bilinmeyen Hedef

Kaç kişi St. Ives’e gider ki?

Third Girl

Rub a dub dub,
Three men in a tub.
And who do you think they be?
The butcher, the baker.
The candlestick maker.
Turn them out, knaves all three!
(They all sailed out to sea)

Üçüncü Kız

The Lonely Lady /The Harlyquin Tea Set and Other Stories

Four points of the compass so there be S and W, N and E.
East winds are bad for mail and beast.
Go south and west and North not east.

How Does Your Garden Grow? / Poirot’s Early Cases

Mistress Mary, quite contrary.
How does your garden grow?
With cockle-shells, and silver bells.
And pretty maids all in a row

Death in Clouds

Old Mother Hubbard’s dog
But when she came back he was playing the flute

“Büyük Uyku”da Sonsuza Kadar Birlikte

Ölüydün, büyük uykuyu uyuyordun, böyle şeyler seni üzemezdi artık. Petrol de su da birdi insana, rüzgâr da hava da. Sadece büyük uykuyu uyurdun, nasıl öldüğün ya da nerede can verdiğin belasına aldırış etmeden.

Bu cümlelerin yazarı Raymond Chandler ve eşi Cissy, büyük uykularını uyurlarken, elli küsur yıl sonra birbirlerine kavuştular. Kulağa gayet dramatik gelse de, geçtiğimiz Sevgililer Günü’nde tam olarak gerçekleştirilen buydu. Yüzü aşkın edebiyatseverin katıldığı bir törenle, Cissy’nin küllerinin içinde bulunduğu kutu, Chandler’ın tabutunun üstüne yerleştirildi.

Chandler, “kalp atışım” diye çağırdığı, çok sevdiği eşi Cissy öldüğünde küllerinin bir mozolede, metal bir kilitli dolap içerisinde saklanmasına karar verdi. Uzun ve acılı bir hastalık dönemi geçiren karısını kaybettiğinde büyük depresyon yaşayan yazar, kendini içkiye verdi, bu alkol problemi yaşamının sonuna kadar sürecektir. Chandler, beş yıl sonra mutsuz ve perişan bir halde hayatını kaybettiğinde, aynı kilisenin mezarlığına gömülür. Ne yazık ki diğer birçok şey ile birlikte, eşinin küllerine ne yapılması gerektiği hakkında da geride bir talimat bırakmamıştı. Böylelikle birbirlerine delicesine aşık olan çift, bir parsel ötede, ayrı yerlerde yer aldılar. Ta ki, Chandler uzmanı, Loren Latker, yazarın eşinin yanında gömülmek isteğine dair referanslar buluncaya kadar. Seksenli yıllarda HBO’da yayınlanan Philip Marlowe’u canlandırmış olan aktör Powers Boothe ve John Wayne’nin avukat kızı, Aissa Wayne’nin desteğiyle Loren Latker, soluğu Los Angeles mahkemesinde aldı. Uzun yıllar uğraştıktan sonra, en nihayetinde Eylül ayında bir hakim kendisini haklı görüp, Chandler ile eşinin beraber olmasına karar verdi. Bir cenaze töreninden çok, kutlama havasında gerçekleşen törende, “When the Saints Go Marching in.” eşliğinde, Chandler’lar yıllar sonra bir araya getirildi. Mezartaşında ise Büyük Uyku’dan şu cümle yer alıyor: “Ölü bedenler kırık kalplerden daha ağır çeker.”

Pearl Eugenia Hurlburt (Cissy), Raymond ile tanıştığında evli bir kadındı, üstelik yazardan yirmi yıl büyüktü. Aktris, model ve piyano sanatçısı olan Cissy, yazara yaşı hakkında gerçeği söylememişti. 1924 yılında, Cissy boşandıktan hemen sonra evlendiler. Chandler 35, Cissy ise belirttiğine göre 43 yaşındaydı, yaşını on yıl kadar az söylemişti. Otuz yıl süren evliliklerinde, Chandler’ın en güvendiği kişi, eşi oldu. Cissy şiddet sahnelerinden hiç hazetmiyor olsa bile, bütün yazdıklarını ilk onunla paylaşırdı. Çoğu eleştirmence yazarın en iyi eseri olarak kabul edilen, yarı-biyografik The Long Goodbye adlı romanını Cissy ölüm döşeğindeyken kaleme almıştır.

Törenden fotoğraflar için :
http://www.flickr.com/photos/richardschave/sets/72157626060457302/

Adam, Cordelia ile Evlenmeli mi? / PD James

Çok sayıda okuyucumdan, Kadınlara Göre Değil’deki detektifim Cordelia Gray’in, Adam Dalgliesh ile evlenip evlenmeyeceğini soran mektuplar alıyorum. Öyle anlaşılıyor ki, polisiye sevenler, Jane Austen’ın deyimiyle, “iyi bir gelire sahip, bekar” bir detektifin, bir eşi olması gerektiği fikrini taşıyor. Dorothy L. Sayers bu görüşe katılmayacaktır. Sayers açık ve kesin olarak belirtmiştir ki, detektifler genç kadınları kovalayacaklarına, ipuçları üzerine konsantre olmalıdırlar. Gerçi kendisi bu kurala uymamıştır; Lord Peter, altı yıl boyunca Harriet’in peşinden koştuktan sonra, (elbette, bu kaba tabiri böylesine asil ve ince bir kur yöntemi için kullanmak yakışık almaz) kızcağızı en sonunda Oxford’ta, Latincede “yeter” anlamına gelen Magdalen Köprüsü üzerinde kıstırabilmiştir.

Fakat şurası da bir gerçektir ki; polisiye roman yazarları, kitaplarının kahramanı detektiflerin aşk hayatıyla pek fazla ilgilenmezler, belki bu çok da şaşırtıcı değildir. Doğum, cinsellik ve ölüm, gerçek hayatta olduğu gibi kurmaca dünyasında da üç büyük mutlaktır. İlk ikisine üstünkörü bile olsa değinmeden, sonuncusu üzerine yazmak detektif romanı sınırları çerçevesinde bile zordur. Bir polisiyede ciddi bir şekilde aşk ve cinselliğe yer verirseniz eğer, kitap ne kadar analitik çözümlemeler içerirse içersin polisiyelikten çıkıp, sade bir “roman” olur. Dorothy L. Sayers’ın, kitabı Busman’s Honeymoon’u, “detektif kurgusuyla kesintiye uğrayan bir hikaye” olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Sherlock Holmes, Father Brown, Poirot, Miss Marple ve Dr. Thorndyke gibi birçok karakterin müzmin bekar kalmalarının sebebi, muhtemelen detektif roman yazarlarının aşk ve cinselliği ele almakta yaşadıkları tereddüt yüzündendir. Bu durumun tam tersi ise, haşin, müstehzi ve sıkı içici hususi hafiyelerin macera dolu hayatlarında birçok kadının, tabii kendi şartlarına uyum sağlamak koşuluyla yer alıyor olmasıdır. Diğer detektifler ise mutlu bir evliliğe sahiptirler; kolaylıkla özel yaşamlarında her şeyin güllük gülistanlık olduğunu, kafalarında en ufak bir korku veya endişe taşımadan olayların peşinde büyük bir iç huzuruyla koştuklarını varsayabiliriz. Simenon’un Maigret’si, Freeling’in Inspector Van der Valk’u, H.R.F. Keating’in Inspector Ghote’u, Edmund Crispin’in Professor Gervase Fen’i ve H.C. Bailey’in Mr. Fortune’u, bu türden detektiflere en iyi örneklerdir. Geriye kalan diğerleri ise kadınlara ilgi duymalarına rağmen, onları özel yaşamlarının merkezlerinden uzakta tutmayı yeğlemişlerdir. Nero Wolfe’un, heybetli ve intizamlı konağına bir eşin yerleştiğini hayal etmek bile çok güç.

Elbette öyle polisiye romanlar var ki, aşk ilişkileri hem kahramanların kafasını karıştırır, hem de soruşturmayı zora sokar. Mesela Ngaio Marsh’ın Roderick Alleyn’i, gelecekte eşi olacak ressam Agatha Troy ile bir davası esnasında tanışır, aynı şekilde Lord Peter, sevgili Harriet’ini ilk kez, cinayet suçuyla yargılandığı sanık sandalyesinde otururken görür. Bir de ünlü karı-koca detektif ekipleri vardır: Dashiell Hammett’tan Nick ve Nora Charles, Agatha Christie’den Tuppence ve Tommy Beresford ile Frances ve Richard Lockridge’den Pamela ve Jerry North gibi. Fakat bu çiftlerde gözümüze çarpan şey, kadının ateşli bir sevgiliden çok bir silah arkadaşı rolünde olması ve aralarında tutkulu bir sevdadan öte huzurlu ve eğlenceli bir sevginin yer almasıdır. Beraberce mutlu mutlu ipuçlarını araştırırlar.

Evet, okuyucularım bana ne sormuşlardı? Adam ile Cordelia evlenecek mi? Kim söyleyebilir ki? Elbette bu enterasan evliliğin gerçekleşmemesi için birçok neden sayabiliriz. Bir evlilik danışmanının Cordelia’ya neler diyeceğini düşünebiliyor musunuz? “Hmm, bir bakalım. Karşımızda dul ve senden çok daha yaşlı biri var ve bu adam, çok sevdiği eşini doğum yaparken kaybettiğinden bu yana herhangi bir kadınla beraber olmak için isteksiz davranıyor. Son derece içine kapanık, kendini işine adamış profesyonel bir detektif ve bir eş ile ailenin, kendisini işinden alıkoymasına asla izin vermeyecek biri. Bir erkek olarak çok çekici olduğunu kabul edelim, fakat senden daha olgun, daha tecrübeli ve hatta daha güzel birçok kadını da aynı şekilde cazip edecektir. Adam’ın geçmişini, işini veya şimdiki hayatını kıskanmayacağına emin misin? Ve hadi, tüm bunları geçelim, aranızda büyük bir sırrın gölgesi yattığı sürece kendini ona ne kadar adamış sayacaksın. Hani şu hayatlarınızın birbirine kısaca dokunduğu, senin o ilk vakadan bahsediyorum. Yahut, eksikliğini büyük ölçüde duyduğun bir baba figürü aramadığından emin misin?”

Argümanların ağırlığına rağmen, gayet zeki olan Adam ve Cordelia, bu durumun farkında olacaklardır. Olmasına olacaklardır da, kim sağduyuya dayalı bir evlilik yapıyor ki? Size yalnızca, şu kadarını söylebilirim, şu an Dalgliesh’i kimseyle evlendirmek gibi bir planım yok. Yine de en ince şekilde kurgulanmış karakterler bile düşünceli yazarının elinden kaçıp, kendi aşk hayatlarına yelken açmaya meyillidirler.

PD James/Murder Ink: The Mystery Reader’s Companion, 1977

* Serbest-uçuş stili çevirdiğim bu yazıyı, PD James neredeyse otuz beş yıl önce yazmış. O günden bu yana ne değişti, her ne kadar yazarın hiç niyeti yoksa da Adam ile Cordelia arasında fırtınalı bir aşk yaşandı mı, veya her ikisi de başka limanlara mı yelken açtı, yoksa müzmin bekar olarak mı kaldılar? Kısa bir güncelleme yapmak şart:  Üzülerek söylüyorum ki,  Adam ile Cordelia’nın yolları çok az kesişti. The Black Tower‘da, Adam hastanede yatarken Cordelia’dan bir geçmiş olsun kartı aldı. Bir de A Taste of Death adlı macerada, bir dedikodu yazarı ikisini birlikte yemek yerken gördüğünü söyledi. Tabii bu ne kadar doğru, bilemeyeceğiz.

Cordelia’dan pek haber alamıyoruz, merak içinde olmamıza rağmen kendi başının çaresine bakacağına da eminiz, zira o, “Bu iş kadınlara göre değil!” diyenleri bile çoktan yanılttı. Adam’a gelince, biliyorsunuz kendisi şairdir, dolayısıyla son derece romantik ve hassas bir kişiliği vardır. Önceleri Deborah Riscoe ile ciddi bir şeyler yaşadı, herkes onlara evlenecek gözüyle bakıyordu. Ama içine kapanıklığı Deborah’ı canından bezdirdi, o da bir mektup göndererek bu ilişkiyi bitirdi ve çekip ABD’ye gitti. Adam şimdilerde Cambridge Üniversitesi edebiyat öğretmenlerinden Emma Lavenham ile beraber, en son Özel Hasta‘da evleneceklerini duyurdular ama belli mi olur. Bu arada küçük bir dedikodu: Polis ekibinden Müfettiş Kate Miskin de Adam Dalgliesh’e karşı hiç boş değil. Bakalım zaman neler gösterecek.