Rukas: Perde Açılıyor- İsmail Güzelsoy / A. Ömer Türkeş

“Sana her şeyi olduğu gibi anla­tacağım. Söz!” diye başlıyor söze Rukas; “yüreğini burkan hüzünlü bir aşk masalının arka­sından patlayan tabancalar, ölen sevgililer, ihanetler göreceksin.” Ve gerçekten de sözünü tutuyor. İsmail Güzelsoy’un “Banknot Üçlemesi”nin bu ikinci kitabında hüzünlü aşklar, ihanetler, ölümler, velhasıl bir polisiye romandan beklenecek hemen her şey mevcut. Üstelik bütün bunları her zamanki anlatım biçimi ile, sürükleyici bir ana hikayeye eklenmiş birbirinden şaşırtıcı yan hikayeciliklerle kurgulamış Güzelsoy.

Hikayenin anlatıcısı Rukas, ismini “Rumeli Kasabı”nın kısaltılmasından alıyor, ama mekan Anadolu Kavağı. Rukas, ölen karısının cesedini doğa ile kucaklaşması için küçük parçalara ayırarak İstanbul’un dört bir yanına dağıtmış on altı yıl önce. Elbette memleketi bir “seri katil” korkusu sarmış. Durumdan istifade eden açıkgöz siyasetçi Tufan, onu yakalamak için her yöntemi kullanmış, sonunda kağıt paraları okuma meziyeti ile ünlü Salih Sartuk sayesinde ulaşmış Rukas’a. Ortada gerçek bir cinayetin olmadığı anlaşılmasın diye de her türlü kumpası kurmuş, işin aslını bilen Salih’i öldürtmüş, Salih’in geride bıraktığı mektubu bulabilmek için Kavak halkına eziyet etmiş ve Rukas’ı on altı yıl sürecek hapishane hayatına mahkum ettirmiş. Tahliye olan Rukas, yalnız Salih’in değil, Kayak sa­kinlerinin de alnına sürülen lekeyi temizleyebilmek için o mektubun peşinde. Hem içinde biriken intikam ihtirasını tatmin etmek, hem de adalet açlığını doyurmak istiyor.

Ne var ki işi hiç de kolay değil. Çünkü haya­tı boyunca banknotların üzerindeki işaretleri okumayı zevk ha­line getirmiş Salih Sartuk, ölüme giderken son sözlerini paraların üzerine yazmış. Kötü adam Tufan, işte bu yüzden o kadar uğraşmasına rağmen Salih’in mektubunu bulamamış. Aslında merhumun Tufan’a dair bütün pislikleri tek tek sayıp döktüğü bu mektup, Kavak sakinleri arasında sakince tedavül edilmekteymiş. Rukas, kendisini ve Salih’i yakından tanıyıp seven ama içlerinde bir muhbirin olduğu bilgisiyle korkup susan Kavak sakinlerini iki gün içerisinde sorgulamak ve olayın sırrını çözmek zorunda.

Muhtar, Harun, Sibel, Sibel’in kardeşi Mesut, Salih’in kızı Lidya, Tufan ve diğerleri teker teker sahneye çıkıp on altı yıl öncesini farklı bakış açılarıyla aktarırken ölmüş olmasına rağmen anımsalar yoluyla Salih oturuyor hikayenin merkezine. Ama bir kağıt parayı inceleyip ve onun tarihini en ince ayrıntısına kadar sayıp döken, paranın üzerindeki lekelerden, izlerden yola çıkarak akla hayale gelmeyecek şeyler söyleyen, o pa­rayı kısa bir süre için bile olsa elinde tutan insanlara dair akılla­ra ziyan hikayeler anlatan Salih’i herkes bir başka hikaye ile hatırlayacaktır. Aslında anlattıkları biraz da kendi hikayeleridir, dile gelmiş suçluluk duyguları!  Türlü hikaye ve maceradan sonra paralar yan yana geldiğinde çıkar ortaya üç boyutlu bir Salih hikayesi. Rukas’ın hikayesi ise sürpriz bir sonla noktalanır…

İsmail Güzelsoy, daha ilk kitabında -“Seni Seziyorum”da(2000)- başlamıştı edebiyatla polisiyeyi bir araya getirmeye. Polisiyelerin macera ve heyecan uyandırıcı potansiyelinden “Ruh Hastası”(2004) ve “Banknot Üçlemesi”nin ilk kitabı “Sincap”ta da sonuna kadar yararlanmıştı. Güzelsoy için “gerçeğin kapısını açacak sırlara, metinler arasında yapılan gezintilere, kurmacanın büyüsüne, şehvetle anlatılan hikayelere önem veren okuyucuları hemen içine çekecek hikayeler anlatan” bir yazar demiştim önceki yazılarımda.  Yeni romanı “Rukas: Perde Açılıyor” ise yazdıkları arasında en iyisi.  Yan yollara sapmasına rağmen asıl kurgusunu hiç bozmuyor, tempoyu düşürmüyor, muammayı sonuna kadar diri tutmasını başarıyor. Öncekiler gibi bu romanında da her türden oyunu kullanmış, şaşırtmacayı vermiş, ama okuyucu yazar sözleşmesini kötüye kullanmamış Güzelsoy. “Rukas: Perde Kapanıyor”, kurgusallığını gizlemeyen ve nasıl okunacağını ima eden bir roman. Nitekim meselesini Rukas’ın ağzından şöyle özetlemiş;

“Bak yavrum, her insanın hayatta zararsız bir çatlaklığı olma­lı. Bu da benimki işte! (…) Anlayamadığım bir şekilde bu yazdıklarım beni de etkiledi. Artık vazgeçilmez bir iptila halini aldı bu yazma işi. Artık vücu­dumun bir yerlerinde hastalıkların oluşmasını istemiyorum. Bu defterde ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Bazı nesnelerin ruhu var. Buna gitgide daha çok inanıyorum. Bazen basit, her­kese gülünç gelebilecek kadar sıradan bir şey bizde heyecan ya­ratmaz mı? (…) “Her şeyi aklileştirirsek heyecanlanacak o kadar az şey kalı­yor ki geriye. Bu mektupları Salih’e mi yazıyorum, kendime mi, yoksa bir grup okura mı, bunu bilmiyorum; zaten önemli olan buraya işlenen sözlerin dünyamı zenginleştirmesi.”

 

Yukarıdaki satırlar bizim okuma nedenimizi de anlatmıyor mu? “Bir insanın diğer insanlar arasında kendine yol açışını, aklının ve ruhunun dünya ile çatışmasını, değişmesini, insanın çevresiyle, eşya ile olan ilişkisini ve yazarın bütün bu hareketi izlerken kullandığı kelimeleri, kararlılığını, dikkatlerini” izlemek için okumuyor muyuz? Evet, “okuduğumuz şeyin hem yazarın hayal gücünün ürünü olduğunu, hem de şu yaşadığımız dünyanın malzemesiyle yapıldığını biliriz. Romanlar ne bütünüyle hayaldir, ne de bütünüyle gerçek. Roman okumak hem yazarın hayal gücüyle, hem de ait olduğumuz, merakımızla kurcaladığımız bir gerçeklikle yüzleşmek demektir”. “Rukas: Perde Açılıyor” tam da böyle bir okuma süreci sunuyor bize. Barındırdığı polisiye hikayesi ise romanın “bonus”u!..

Sincap – İsmail Güzelsoy / A. Ömer Türkeş

İsmail Güzelsoy, ilk kitabı “Seni Seziyorum”da(2000) yer alan son hikayesinde polisiye ile post-modern edebiyatı çok iyi birleştirmiş, aynı yöntemi 2004 yılında yayımlanan ilk romanı “Ruh Hastası”nda da kullanmıştı. Gerçeğin kapısını açacak sırlara, metinlerarasında gezintilere, kurmacanın büyüsüne, şehvetle anlatılan hikayelere önem veren okuyucuları hemen içine çekecek hikayeler anlatan yazar, polisiyelerin macera ve heyecan uyandırıcı potansiyelinden “Sincap”ta da yararlanmış.

Sincap, yazarın ‘Banknot Üçlemesi” adını verdiği üçlemenin ilk kitabı. Meraklıları için bir hatırlatma yapalım: Üçlemenin tanıtım mahiyetindeki kısa bir versiyonu 2003 yılında Cosmopolitan dergisiyle birlikte -ek olarak- dağıtılmıştı. Ancak “Rukas” isimli “novella”nın para izleği dışında “Sincap” romanıyla ilişkisi yok.

Paralar pul olunca

1966 kışında başlayıp yaz aylarında sonlanıyor hikayemiz. İstanbul’un soğuğuna rağmen, roman kahramanımız İskender, arkasındaki Milli İstihbarat ajanlarını atlatmak için var gücüyle koştuğundan kan ter içinde. İskender, ünlü bir şair. Pek çok aydın gibi yazdıkları nedeniyle -ama hapislikle, ama serseri bir kurşunla- o da susturulmak isteniyor. Neyse ki bu seferlik şansı yaver gidiyor kahramanımızın. Peşindekileri atlatmayı başarıp bir zamanlar yanında çalıştığı Nazif Usta’nın matbaasına, Ankara’ya atıyor kapağı. Yakayı kurtarmış ama en sevdiği üç yakınından birisinin ihanetinden kuşkulandığı için huzura kavuşamamıştır. İşte tam bu sırada karşılaşırlar Sincap’la…

Romanın diğer kahramanı Sincap’ın hikayesini öğrenmek için biraz daha gerilere gideceğiz; 1918 yılına. “Altüst oluşların, savaşla­rın, halkların halklar üzerine zulüm uyguladığı mağdur olanla kadir olanın birbirine karıştığı bir devir”de,  dünya üzerinde üç ülkeye komşu tek yerleşim yeri olan Iğdır’dayız. Sincap, babasının da mensubu olduğu bir tarikat sayesinde zehir konusunda uzmanlaşmış, uzmanlığını da birkaç cins yılanın zehirine yüklü para ödemeye hazır bir İngiliz sayesinde nakite çevirmesini bilmiş bir genç. Ancak hayatı hep düz bir çizgide ilerlemeyecek, çok sevdiği ve evde sakladığı bütün parasını emanet ettiği karısını küstürünce servetini göz göre göre yitirecektir. Kocasını kaybetmektense ölümü seçen karısı, ölmeden önce bütün paraları tedavülden kalkmak üzere olan yüz liralıklar haline getirmiş ve saklamıştır. Servetine yeniden kavuşması için sadece üç ayı kalan Sincap, bütün uğraşına rağmen gizli yeri zamanında bulamaz; tedavülden kalkan paraları pul olmuş, geriye devlete duyduğu öfke ve intikam duygusu kalmıştır.

Artık çalışmak zorundadır Sincap. Bir matbaaya girer. Hayatını yeniden düzene koymuştur. Ancak elinin çizime yatkınlığını farkettiğinde, devletin bir kararıyla yitirdiği yasal servetini yasa dışı bir yolla da olsa geri almaya karar verecektir. Niyeti kusursuz banknotlar basmaktır.  Fırsat ayağına gelir; devlet ilk kez Türk parasını -Ingiltere, Al­manya ya da ABD’de değil- Türkiye’de basmaya hazırlanmaktadır.

Yeni banknotların çıkmasıyla yaşanacak karmaşadan yararlanmak isteyen Sincap, malzeme temini için Nazım Usta’nın matbaasının kapısını çaldığında İskender’le karşılaşacak, farklı dünyalarda da olsa hayatlarının kararlarını almak üzere olan iki adam, birlikte yola koyulacaklardır. Son hazırlıklar Iğdır’da yapılacaktır. Ne var ki İskender’in şiirlerine hayran milli istihbaratçı Metin izlerini bulmuş, peşlerine takılmıştır bile. Kahramanlarımız kaderi ve olayların akışı Varto depremiyle değişecektir…

Gerçek ve kurmaca

İsmail Güzelsoy, romanın ana hikayesini pek çok yan hikayecikle zenginleştirmesini seven bir yazar. “Sincap”ta da her bir karakteri kimi zaman kısa kimi zaman uzun bir hikaye ile katmış romanına. Böylelikle şair İskender’in, zoraki kalpazan Sincap’ın, istihbarat ajanı Metin’in, gişe memuresi Meryem’in, Sincap’ın baldızı Süreyya’nın  ve Merkez Bankası Müdürü Salih Saltuk’un hayatlarını okuyucuya yakınlaştırabiliyor. İtiraf edeyim ki, içlerinden en yaşlısı olan Sincap’ın başından geçenler hepsinden hem daha ilginç, hem daha eğlenceli; özellikle yazarın mizah duygusunu da sergileyen -“yerli malı” Tommiks ve Teksas neşriyatının yer aldığı- bölümler. Bir alıntıyla örnekliyorum:

“Artık yalnızca müstehcen çizimler değil, kendilerini Tom­miks’in, Fantom’un, Mandrake’nin yoldaşı olarak hayal eden gençler için kağıtlara çizdiğim tek nüshalık, birkaç sayfalık çizgi masallar da bana hatırı sayılır paralar bırakıyordu. Dini bütün hacılar için Kerbela hadisesini çiziyorum, bu ihtiyarlardan birini Hazreti Hüseyin’in yanına konduruyorum. Bazen küçük sürp­rizler yapıyor, Çelikbilek’i Iğdır sokaklarında gezip esnafla hoş-beş ederken resmediyorum, insanları güldürmek için kendimi kötü adam olarak görüntülediğim kısa hikayelerde, halkı benim gibi bir beladan kurtaran Batman’i omuzlarında Şehit Mehmet Çavuş Caddesi’nden Kars Caddesi’ne kadar omuzlarında taşı­yan hemşerilerimi görüntülüyorum. Tek kareden oluşan o son resimde kendilerini görenler bu kitapçıklara iyi paralar verdiler. Öyle ki matbaam yalnızca müstakbel bir kalpazanlığın değil, ay­nı zamanda bu çizimlerimi pazarlamak amacıyla da kullandığım bir paravan haline geldi.”

Yaptığım alıntıda anlatı zamanı 1950’li yıllar. “Bu tarihlerde Tommiks ya da Çelikbilek maceraları Türkiye’de yayımlanıyor muydu”, diye soracak olursanız, doğrusu bilmiyorum. Ancak Güzelsoy’un bildiğinden, eğer tarihsel bir uyumsuzluk durumuna düşmüşse de, bunu bilerek yaptığından hiç kuşkum yok. Zaten bu sevimli yerel yayımcılık hikayesini tarihsel tutarlılık ölçütüyle sorgulamanın bir anlamı da yok. Sahte para basımı, sahte çizgi romanlar, Sincap’ın karısının düşüncelerine nüfuz etmek için onun yerine geçmeye çalışması, hatta Süreyya ile Salih Saltuk’un ölen karısı arasındaki benzerlikler, tam da yazarın sevdiği motifler. Önceki romanlarındaki gibi “Sincap”ta da gerçekle taklitin, hakikatle hayalin içiçe geçtiği ya da birbirine karıştığı anlara tanık oluyoruz.

Roman bir kurmaca metin; o halde gerçekle taklidin, hakikatle hayalin içiçe geçmesine, kurmaca metnin bizi davet ettiği iç gerçeklik zedelenmediği sürece itiraz edilemez. Üstelik Güzelsoy, bu romanında tam tersini yapmış; kurmaca dünyasını dış gerçekliğin yaşanmış olaylarıyla ve siyasi atmosferiyle örtüştürmüş. Mesela yüz liralıkların tedavüle çıkışı ve tedavülden kalkışı, 1966’daki yeni para basımı ya da İskender’in firarının Orhan Kemal’in komünizm propogandası yaptığı gerekçesiyle tutuklandığı günlere denk gelmesi bunlardan bazıları.

“Sincap” eğlenceli ve oyuncaklı bir metin, ama okurken hüzünleneceğiniz insani dramlar da var. Birkaç istisnası dışında, roman kişileri kategorik olarak iyi ya da kötü değiller; iyi ve kötü halleriyle, kimi zaman zayıf kimi zaman güçlü, kimi zaman dost kimi zaman düşman olarak canlandırılmışlar. İşte bu nedenle, İskender kadar İskender’i adım adım izleyen milli istihbarat ajanı Metin’le de yakınlık kurabilirsiniz. Hem Merkez Bankası Müdürü Salih Saltuk’la Sincap’ın baldızı Süreyya’nın mahçup aşklarının mutlu sona ermesini dilemek, hem de zoraki kalpazan Sincap’la birlikte saf tutmak da mümkün.

İsmail Güzelsoy’un ele aldığı konulara yakınlık duymayabilirsiniz, ama malumatfuruşluğuyla, dili ve uslubuyla yakaladığı anlatım zenginliğini, hikaye anlatmaktan aldığı hazzı mutlaka farkedeceksiniz. Onu sözlü kültürün hikaye anlatıcısına bağlayan şey de, işte bu haz duygusu.

Ruh Hastası – İsmail Güzelsoy / A. Ömer Türkeş

Ruh Hastası’nın hikayesi sosyal gruplaşmanın siyasal bir eksende belirlendiği yıllara henüz gelinmediği, büyük kentlerde, haritalarda yeri gösterilmeyen kasabalarda, kışın yolları kapandığında ada halkları gibi yalnızlaşıveren köylerde, gazetelerin büyük önem, değer ve inandırıcılık taşıdığı zamanlarda, 60’lı yıllarda, olayları hem yaşayan hem de aktaran genç gazeteci Kürşad Oğuz’un ustası saydığı Burhan Hoca tarafından sansasyonel bir haberin peşine koşulması ile başlıyor. Gazetenin genel yayın yönetmeni Burhan Hoca, o dönemin iki ünlü yazarı arasındaki rekabeti kışkırtmayı amaçlamaktadır.

O ana dek birbirleri hakkında tek olumsuz söz söylemeyen Selim Özkul’la Edip Us’u konuşturmak için yol çıkan Kürşad, yaşları, fiziksel yapıları, politika ve edebiyata yaklaşımları birbirine hiç benzemeyen ama romanları arasında tuhaf benzerlikler kaydedilen bu iki yazarla ilişkiye geçecek ve onları yapmak istediği habere uygun tarzda konuşmaya yöneltecektir.

Ne var ki, haberi yönlendirenin kendisi olmadığı kapısını birkaç yıl sonra çalan Ayhan’ın ifadesiyle ortaya çıkacak ve her iki yazar hakkında hiç bilmediği sırları keşfedecektir Kürşad. Konutuğu herkesin anlatacağı farklı bir hikayesi vardır ki, her hikaye yazarlar arasındaki ilişkiyi biraz daha karmaşıklaştıracak, işin içine cinayet şüpheleri de karışacaktır. Arka planda ise ülkenin şiddetle dolu tarihi sürüp gitmektedir…

İsmail Güzelsoy, ilk kitabı Seni Seziyorum’daki son öyküsünde polisiye ile post-modern edebiyatı çok iyi birleştirmişti. Ruh Hastası’nda da aynı yöntemi kullanmış. Üstelik o hikayedeki Horge ve Edip Us gibi isimleri de farklı kişilikler halinde katmış romanına. İsimlerle oynamayı çok seviyor Güzelsoy. Mesela bazı roman kişilerine -gerçek hayattaki kimliklerine gönderme yapmaksızın- Deniz Gezmiş, Yılmaz Güney, Kemal Sunal, Adile Naşit, Aliye Rona, Hulusi Kentmen gibi tanıdık isimler vermiş. Böylelikle hem bir mizah duygusu yaratıyor hem de gerçekle kurmaca arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıveriyor.

Romandaki muammanın çözümü için yazarların romanları arasındaki ilişkilere dikkat etmelisiniz. Bir de İsmail Güzelsoy’un edebiyat anlayışının, Ruh Hastası’nın yazım serüveninin sırları var elbette. Yazar bu konudaki ip uçlarını da serpiştirmiş aralara. Mesela gerçek ve kurmaca isimler arasındaki içiçe geçmişliği anlayabilmek için Selim Özkul’un “kitabın son üçte birlik bölümünde, eğer dikkat ettiyseniz, sık sık tekrarlanan cümleler, kelime grupları bulunuyor” cümlesiyle başlayan açıklamasına kulak vermeniz gerekiyor; “bir anda cümleler uzamaya, öznesini kaybederek genişlemeye başlıyor… Ünlü kişilerin isim ve soyadları iki ayrı paragrafta söylenerek kahramanların belleğimizde belli, somut kişilere benzetilmesi sağlanıyor. Kısacası, bunun gibi bir yığın bellek oyunu, görsel etkiler, söz oyunlarından oluşmuş soyut bir labirentin göbeğinde buluveriyor okur kendisini. Ancak çok dikkatli olursa… Bütün bu oyunlarla ortaya çıkan gizli mesajlar zihnin karanlık dehlizlerindeki başka bilgilerle harmanlanıp yeni sonuçlar peydahlıyor”.

Polisiyelerin rasyonelliğine yine post-modernin kurmacası ve oyunuyla karşılık veren, dikkatsiz okuyucuların içinde kolaylıkla kaybolacakları bir labirent kuran, Doğu-Batı sorunsalından edebiyatın anlamına kadar pek çok meseleyi esprili bir dille romanına taşırken metnini Binbir Gece Masallarından Borges’e, salon polisiyelerinden özel detektif maceralarına, Holywood’un korku filmlerinden Yeşilçam avantürlerine ve en çok da Oğuz Atay’a yaptığı göndermelerle zenginleştiren İsmail Güzelsoy, ilk kitabındaki kadar etkileyici bir dille çıkmış karşımıza.

Buzdan Gözyaşı – Ferhat Ünlü / A. Ömer Türkeş

Türk romanında gazeteci kökenli yazarların sayısında gözlenebilir bir artış var. Ferhat Ünlü de onlardan biri. Gazetecilik mesleğini -yukarıda da sözünü ettiğim- kriminal alanlarda sürdüren ve böylelikle bir polisiye roman için uygun malzemelere ulaşan yazar, ne yazık ki “Buzdan Gözyaşı”nda yerli malzemelere pek rağbet etmemiş. Hikaye, Türkiye’de yaşayan Amerikan ve İngiliz vatandaşları üzerinde yoğunlaşıyor. İlk cinayet mahalli olan Eyüp mezarlığı elbette Uzeyir Garih cinayetinin yarattığı çağrışımlarla katılmış romana, ancak bu cinayetin üzerine gitmemiş, metnine meze yapmamış Ünlü, tersine orada çok eskiden işlenen benzer bir cinayet biçiminde söz ediyor olaydan ve kendi kurgusunu bambaşka bir muamma üzerine inşa ediyor.

Mezarlıkta bulunan kesik parmak ve kan izleri, Türkiye’de yaşayan polisiye roman yazarı bir Amerikalı’nın öldürüldüğünü düşündürtüyor polislere. Ölenin bir zamanlar CIA hesabına çalışmışlığı nedeniyle, Istanbul konsolosluğunda görev yapan -eski FBI gorevlisi, şimdinin CIA mensubu- Collins ile MIT  ajanı Mete Bey olayı birlikte çözmeye soyunuyorlar. Meselenin en karmaşık yanı, kanla çizilen ürkütücü şekillerde ve kanın çok önceden yine Eyüp mezarlığında öldürülen bir suçluya ait olmasında gizli. Ancak onların attığı her adımda yeni ölümler çıkıyor karşımıza. Ceset sayısı dörde ulaştığında hikaye de sona yaklaşıyor.

Ferhat Ünlü, gazetecilik uslubuna takılıp kalmak istememiş ve metnini hayat hakkında felsefi yorumlarla zenginleştirmeye çalışmış, ancak bu çabanın bir polisiye romana katkı sağladığını söylemek mümkün değil. Amerikalı kahramanın duygu ve düşünce dünyasına nüfus edemiyoruz doğrusu. Mesela onun vurulduğu anı aktarırken kullanılan, “Donald Collins, ılık ılık akan kanının yerde yağmur suyuna karıştığını görmüştü. Kurşun yarasını yeniden issediyordu şimdi sanki. Karnındaki o kurşun yarası. Nasıl da yanıyordu. Tıpkı çekici bir kadının ateşli dudakları gibi…” tarzındaki -polisiyelere Mayk Hammer’den miras kalan- ifadelerin kulak tırmaladığını söylemeliyim.

Baştan sona İstanbul’da geçen, ama karakterlerin zihinlerinden kimi zaman İngiltere ve Amerika’ya da taşınan hikaye, roman kişileri, cinayet nedeni, kanla çizilen resimler, uyuşturucular, Pink Floyd takıntısı gibi ana motifleriyle yabancı bir polisiye okuyormuş havası verdi bana. Elbette Türk polisi, istihbarat birimleri, Amerikan karşıtı göstericiler, Eyüp mezarlığı, Amerikan istihbaratının PKK, JİTEM tahlilli Türkiye raporları, Türk istihbaratının Türkmenistan  operasyonları yerli malzemeler, ama bunlar hikaye ile organik bir bağ kuramıyorlar. Hele bir milletvekilimizin Amerikan aleyhtarı, solcu güzel kızı tam bir gereksizlik örneği.

Muamma Eyüp mezarlığında çözüldüğünde, bir eksiklik duygusu yaratıyor. Anlıyoruz ki kendi yarattığı labirentin içerisinde kaybolmuş Ünlü; polisiyelerin bütün kurallarını çiğnemiş, okuyucusu ile birlikte yürümek gibi bir niyeti hiç olmamış, tersine bir ilizyon yaratmış onlar için. Ancak onun bu kural ihlali yine kendi metnine dönüyor ve ilk denemesi –polisiye açısından- bir başarısızlıkla son buluyor.

Bütün bu saydığım olumsuzluklarına rağmen “Buzdan Gözyaşı” sonuna kadar merak duygularını yitirmeden okunan bir roman. Ferhat Ünlü, -seçtiği konunun çerçevesini sınırlar ve muammayı kördüğüm haline getirmekten kaçınırsa- kendisinin iyi bildiği ve bize daha yakın gelecek malzemelerle kurgulayacağı polisiyelerle bu alanda kendisine kolaylıkla iyi bir yer edinebilecek bir yazar…

Yıldırım Üçtuğ Polisiyeleri / A. Ömer Türkeş

İlk romanı “Şah-Mat ve Ölüm”le polisiye yazarlar kervanına katılan Yıldırım Üçtuğ, edebiyatın dışından, biraz da gecikmeli olarak geliyor. 1956 İstanbul doğumlu o. Liseyi Saint-Joseph’de tamamladıktan sonra, 1979 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik mühendisliği bölümünden mezun olmuş. Aynı fakültenin lisansüstü ve doktara programlarını da tamamlayan Üçtuğ, halen ODTÜ’de öretim üyesi olarak görev yapıyor.

“Şah-Mat ve Ölüm”ün yayınlandığını, bir başka polisiye yazarı Celil Oker’den öğrenmiştim. Romanı okuduğumda ise, ilk roman olmanın getirdiği bir takım aksaklıkları olduğunu, ama hem insan malzemesini, hem de klasik polisiyelere özgü analitik düşünce tarzını kullanmadaki becerisiyle, yazarın daha iyi polisiyeleri vaad ettiğini düşünmüştüm. Yıldırım Üçtuğ beklentimi boşa çıkarmamış. Henüz ilk kitabının tanıtımı yeni yeni yapılırken, ikinci romanını da tamamlayıvermiş. Herhalde edebiyat alemlerine katılmakta geç kalmanın verdiği enerji ile, okuyucuları kendi tarzına, Haldun Kurter’de somutlanan yeni detektif tipolojisine bir an önce alıştırmak istiyor. İkinci romanı “Çapraz Ateş”, kitap halinde yayınlanmasa bile, “Şah-Mat ve Ölüm”ü daha iyi anlamamıza yardımcı olacağından, ikisini birlikte ele almak istiyorum.

Klasik Dönem Polisiye kurgusu

Yaşamını Ankara’da sürdüren Yıldırım Üçtuğ, nedense İstanbul’u kullanıyor mekan olarak. Öykülerin merkezinde ise, Haldun Kurter’in Erenköy’deki villası var. Belki bundan sonraki romanlarında Kurter’le birlikte Anadolu’nun farklı yerlerine, tatil kasabalarına taşır bizleri; tıpkı Agatha Christie metinlerinde olduğu gibi. Ama her durumda, Üçtuğ’un klasik polisiyelerin kapalı mekan tarzını sürdüreceği anlaşılıyor.

Yıldırm Üçtuğ, çok sevdiğini söylediği Agatha Christie’nin anlatım tarzını kullanıyor. “Şah-Mat ve Ölüm” ve “Çapraz Ateş”, -okuyucuyu cinayet atmosferine hazırlamak için- karakter tanıtımları, Haldun Kurter’in bu karakterler hakkında yorumlarıyla başlıyor. Az sonra vuku bulacak cinayetlerle ilgisi olacak kişiler, geçmişleri, iş ve aşk dünyaları, birbirleri ile olan münasebetleriyle birlikte uzun uzun anlatılıyor. “Şah-Mat ve Ölüm”ün ilk 80 sayfasının ayrıldığı giriş, ne yazık ki bir polisiye öykü için fazla uzun ve Yıldırım Üçtuğ’un karakter tasvirleri de pek başarılı değil.

Aslında Agatha Christie tutkunları hiç de yabancılık çekmeyecekler bu giriş faslına, ama onun girişleri hem kısa, hem de karakterlerin tipik özellikleri üzerine kurulu olduğundan hiç sıkmazdı bizleri. Ancak ikinci roman “Çapraz Ateş”te, ilk dokuz bölümün ayrıldığı tanıtım aşamasında, ilkinin aksaklıklarını gidermiş Yıldırım Üçtuğ. Bunda, “Çapraz Ateş”in konusunun, Üçtuğ’un çok iyi tanıdığı bir ortamda, akademisyenlerin dünyasında geçiyor oluşunun rolü var elbette. Rektörden, bölüm başkanlarına ve asistanlarına kadar her düzeyde öğretim üyesine yer verilen bu romanın ilgili olduğu üniversite İstanbul’da olmakla birlikte, belki de yazarın geçmişini biliyor olmak, bende hep ODTÜ’yü, ODTÜ kampusunu çağrıştırdı.

 

İkinci bölümde cinayetler geliyor peş peşe. “Şah-Mat ve Ölüm”de, komşularının villasında işlenen cinayetleri çözmek için kolları sıvayan Haldun Kurter’le tanışmıştık. Çetin ailesinin yakın dostu, yanı başlarındaki köşkte sadık hizmetkarı Abdurrahman ve sevgili köpeği  ile yaşayan, satranç tutkunu, pipo tiryakisi babacan tipli ihtiyar Haldun Kunter, aniden farklı bir kimliğe bürünüyordu. Emekli bir üst düzey emniyet mensubu olduğu anlaşılan bu avrupai emniyet görevlisi, artık edebiyatımızın yeni hafiyelerinden olmaya adaydı. “Çapraz Ateş”te bir kez daha sahne alan Haldun Kurter, dostu Rektör Serdar Ovacık’ın karısı ve sevgilisinin katilini bulmaya soyunuyor. Gerisini anlatmak bile gereksiz. Teker teker yapılan sorgulamalar, ipuçlarının yanlış yorumları, aniden çakan ışık ve son sahnede Haldun Bey’in açıklamaları, yani klasik bir “altın çağ” polisiye kurgusuyla, her iki öyküsünü de çözüme ulaştırıyor Yıldırım Üçtuğ.

“Yerlilik” sorunu

Gerek özel detektif öyküleri, gerek tarihe bulanmış polisiyeler yıllar önce de denenmiş olmalarına, yani herhangi bir orijinallik ihtiva etmemelerine rağmen, bugün tekrarlandıklarında pekala ilgi gördüklerine göre, Yıldırım Üçtuğ’u -Agatha Christie özelinde- klasikleri izlemesi nedeni ile eleştirmek haksızlık olur. “Şah-Mat ve Ölüm”de aksayan unsurlar önce atmosfer, sonra da anlatım aksaklıkları ve çözümleyici tipin seçiminden kaynaklanıyor. Mesela, İstanbul’da geçen öyküye hiç bir katkısı olmuyor bu kentin. Erenköy’deki köşkü, Ankara, İzmir’e veya bir başka kente taşıyabilirsiniz kolayca. Hatta mekanın başka bir ülke olarak seçilmesi, tiplerin Türk ya da İngiliz olması da etkilemez olup bitenleri. Kapalı mekan kurgusu ile çalışan polisiye öyküleri sevmekle beraber, artık daha yerel motifler kullanılması, cinayetin de bir satranç oyunu olmaktan çıkarılması gerekir diye düşünüyorum. Ne var ki, mekanda bir değişiklik olmamasına rağmen, “Çapraz Ateş”te anlatılan karakterler oldukça tanıdık; yaşadığımız tarihsel ve toplumsal dönemin ürettiği  insanlar. Yazar genel insani olanı yakalamaya çalışırken, yerliliği ihmal etmemiş bu romanında ve iyi de olmuş..!

Klasik polisiye roman yazımını bundan böyle Yıldırım Üçtuğ üstlenecek gibi görünüyor. Haldun Kurter ise bu tarz akımın Türkiye’deki ilk örneği. Mrs. Marple’ın da biran önce yerlileştirilmesi dileğiyle.

Elveda Ankara – Y. Sinan Tanyıldız / A. Ömer Türkeş

Yazarın niyeti muhtemelen bir pembe dizi masalı anlatmak değildi, ama son derece gevşek bir olay örgüsü ile, inandırıcılığı hiç olmayan bir öykü çıkarmış ortaya; Kahramanımız Yıldız, kocası taraından aldatıldığını, kocasının intiharı sonucu öğrenmiş ve dünyaya küsmüştür. Maddi problemleri olmamakla birlikte, sıkılmamak için işlettiği butiğinde dışarıyı seyrederken, denize atlamak üzere olan bir adamı -Murat’ı- görür ve onu intihardan vazgeçirir. Hasta olan Murat’ı evine götürdüğünde, onun İleri gazetesinin sahibi ve ünlü bir kişi olduğunu öğrenir. Yıldız, akibeti meçhul bir maceraya atılmıştır artık. Murat’ın bir suikast sonucu öldürülmesi, miras olarak kendisine bıraktığı gazetenin yöneticiliğine getirir Yıldız’ı. Komşusu ev kadını Güler ve onun kocasını da yanına alarak, hiç bir deneyimi olmayan bu alemlerde başarıdan başarıya koşar. Öykünün merak saikini uyandırmak amacıyla, yazar karşımıza önce Murat’a benzeyen kuzen Cezmi’yi, sonlarda da bizzat Murat’ı çıkarır, ama bir çok olay, Yıldız’ın düşleri ile birlikte anlatıldığından, olup bitenlerin gerçekliği hakkında şüpheye kapılırız.

Edebi anlamda başarılı olmadığını söylemiştim “Elveda Ankara”nın. Rastlantısallığı fazlasıyla öne çıkarması, kadın karakteri Yıldız’ın karşısına çıkan engelleri -rahatlıkla- teker teker atlayışı, gazeteciler alemindeki çıkar ilişkilerinin karikatürleştirilmesi ve basitleştirilmesi, paranın harman olduğu bir dünyada geçen yaşantılar, kadın ve erkeğin üstlendiği roller, cinselliğin kullanılış biçimi, yani hemen her motif bir pembe diziden transer edilmiş gibi görünüyor. Herhalde yazar da bunların farkında olduğu için, aynı mekanda başlatıp aynı mekanda sonlandırdığı öykünün bir düş mü yoksa gerçek mi olduğunu belirsizleştirmiş.

Türkiye’de medya sektörünün siyaset ve mafya ilişkileri ile sıkı bağları olduğunu biliyoruz. Son yıllarda bir çok gazeteci de fail-i meçhul suikastler sonunda hayatlarını yitirmişlerdi. Roman, merkezine basın dünyasını ve bir gazeteciye yapılan suikastı aldığında, merak duygusunu uyandırmayı başarıyor. Acaba yazar bu önemli siyasi ve toplumsal gerçekleri mi ele alacak diyerek umutlanıyorsunuz. Ne yazık ki, Sinan Tanyıldız’ın böyle bir amacı yok. Dahası öykünün Türkiye, ABD veya Uganda’da geçiyor olup olmaması bile önemli değil. Toplumsal gerçeklerden kopuk, güzel ve yalnız bir kadının çevresinde dönen zamansız ve mekansız bir maceradan başka bir şey yok romanda. Bir gazetenin yönetiminin içeriksel ve muhasebe anlamında bu denli basitleştirilmesi karşısında –en hafif deyimle- gülümsüyorsunuz. Haberler, satış ağı, yöneticiler, genel yayın yönetmenleri kuklalıktan çıkmış karikatüre dönmüşmüş. Öykü, kurgu ve olay örgüsü ise, metni bir polisiye olarak algılamamıza yetmeyecek kadar hafif kalıyor.

“Elveda Ankara”nın bir ilk roman olduğunu düşünerek daha fazla bir söz söylemeyi gereksiz buluyorum. Ancak hem yazar hem de yayınevinin editörünü, yazma ve değerlendirme konusunda daha titiz olmaları konusunda uyarmak gerekiyor. Yazar ve kitap kolleksiyoncusu olanlar dışında okuyucuların ilgisini çekmeyecek bir roman.

Hayat Askıda – Necati Göksel / A. Ömer Türkeş

Necati Göksel, ilk romanı “Hayat Askıda”da bir dizi cinayete sahne olan heyecanlı bir kovalamacayı anlatıyor; hikayenin kahramanı Metin, reklam sektöründe çalışırken kriz sonrasi işini, işiyle birlikte hayallerini de kaybetmiş genç bir adam. Üstelik sekreterek olarak işe alıp sektörde yükselmesine yardımcı olduğu sevgilisi Deniz tarafından da terkedilmiş… Kış mevsiminin bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir gece vakti, neredeyse bilinçsizce sürüklendiği sevgilisinin evinin önündeki parkta gözleri kapanacak, bilinci yerine geldiğindeyse hayatı bambaşka bir yöne savrulacaktır. Çünkü Deniz, yeniden kucak açmış, bir de iş bulmuştur Metin’e; dolgun bir maaşla Hanay Holding’in sahibi Cemal beyin oğlu Ali Hanay’ı izleyip rapor vermesi istenmektedir. İşi kabul etmeme lüksü hiç olmayan Metin, yanına verilen genç şöför Erdal’la birlikte yola koyulacaktır.

Holdingin batık bankası nedeniyle polisçe aranan Ali Hanay’ı İzmir’de bulan ikili, müflis işadamının peşinde önce Kuşadası’na uzanıyorlar. Metin’in otelde şarkı söyleyen ilk gençlik aşkı Selinay’a rastlamasıyla hikayede duygusal kıpırdanmalar da başlıyor. Ne var ki, kış mevsiminin huzurunu yaşayan Kuşadası’nın sakin ve pastoral havası uzun sürmeyecek, Metin ve Erdal, avcıyken ava dönüşecek, canlarını kurtarmak için esrarengiz bir adamın, Selahattin’in çiftliğine sığınmak zorunda kalacaklardır. Metin, attıkları her adımın kendilerini izleyenler tarafından biliniyor olması karşısında, onları Ali Hanay’la takiple görevlendiren holding yöneticilerinden, hatta Deniz’den bile şüphelenmektedir şimdi. Bu arada Selinay’la iyice yakınlaşmışlardır…

Bir polisiye okuma zevkini veren “kim, neden, nasıl” sorularının yanıtını ifşa etmemek için hikayenin özetini burada kesmek zorundayım. Aslında Metin’in içine düştüğü muammanın suçlular tarafını kestirmek okuyucu için pek zor değil. Çünkü Necati Göksel’in seçtiği tarz polisiyelerin can alıcı noktası muammanın çözümüne odaklanmaz. Önemli olan, okuyucuyu başlarına neler geleceğinden bihaber, biraz da saf roman kahramanlarıyla birlikte yollarda dolaştırmak, onların duygularına eşlik ettirmek, tehlikeli bir maceranın atmosferini teneffüs ettirmektir.  Amaçlanan dikkatleri sürekli tutmak, gerilim yaratmak ve o gerilimi roman sonuna kadar korumaktır.

Necati Göksel, -Holywood sinamasının da etkisiyle- klasik ya da klasik sonrası katıksız detektif romanının gördüğü ilgiden çok daha geniş bir kesime seslenen bu polisiye türün kalıplarını yerli yerinde kullanmış, son yıllarda sıklıkla tanık olduğumuz batık banka vakalarından aldığı ilhamla yerlileştirmiş, ancak ilk polisiye roman yazımının zaaflarından bütünüyle sakınamamış. “Hayat Askıda”nın zaafları hikayeye katılan fazlalıklar. Mesela Söke’li mucit Salim Usta ve onun uzaylılardan aldığı sinyaller, masum suçlu Selahattin bey ve soygunları kuşkusuz ki romana daha çok heyecan şırınga etmek için eklenmişler, ama istenen etkiyi yaratamıyorlar. Tersine hem hikayenin akışı kesiliyor hem de inandırıcılığı zedeleniyor. Oysa bu türün ustalığı inanılırla inanılmazı, ciddi ile kaygısızı ince bir biçimde bir araya getirmektir. Hafif bir kayma ile denge bozulur, inanılırlık yitirilir, gerilim yok olur. Necati Göksel, bütün dikkatini Ege sahillerini fon alan iz sürme hikayesi üzerine yoğunlaştırsaydı sanıyorum daha çarpıcı bir romanla çıkmış olacaktı karşımıza.

“Havada Bulut” romanında benzer bir konuyu işleyen Meksikalı polisiye ustası Paco Ignacio Tabio, ülkesindeki kara para ekonomisinden yola çıkarak toplumun düşünce ve yaşam tarzlarını sorguluyor, birey/toplum ilişkilerinin psikolojik sonuçlarını ve suçun toplumsal görüntüsünü ürpertici bir çıplaklıkta ortaya koyuyordu. Yerli polisiyelerde henüz böylesine radikal çıkışlar göremiyoruz. Gerçi Necati Göksel de malzemesini gerçek hayattan çıkarmış, zengin ve saygın kesimden insanların diğerleriyle kesiştiği anları -Celil Oker gibi- kriminalleştirmiş, ama o da  suçun ekonomik, siyasal ve toplumsal boyutlarıyla yeterince ilgilenmemiş. Belki de bu nedenle fazlasıyla iyimser –bestsellere yakışan- bir sonla bitiriyor romanını. Böyle bir sonun okuyucuyu hiç de rahatlatmadığını söylemeliyim.

Buraya kadar polisiyenin sınırları içinde kaldık, biraz da romanın edebi özelliklerinden söz etmek istiyorum; Necati Göksel, çok rahat anlatmış hikayesini; iç ve dış diyaloglar kadar karakter, mekan, eşya ve olay tasvirleri de hiç aksamıyor. Belki de tek eksikliği Metin dışındaki roman kişileri üzerinde fazla durmayışı, ama pek çok romanda karşılaştığımız günümüzün bunalımlı küçük burjuva tipini de Metin üzerinden bütün değer, duygu ve düşünceleriyle iyi canlandırıyor Mesela onun işini ve sevgilisini yitirdiği anı şu cümlelerle yansıtmış Göksel; “Deniz’in beni terk ettiği zamanlara döndüm yeniden: Her yer is karası, beton grisi, toz ve kül rengiydi. Her yerde sade­ce soğuk, gökyüzünde karanlık bulutlar vardı. İnsanlar sade­ce karaltılar halinde dolaşıyordu sokaklarda. Önüme bakarak yürüyordum. Yalnızdım. İşsizdim. Parasızdım. Bazen adımla­rım beni Taksim’deki birkaç ay önce çalıştığım, artık kapanmış olan reklam ajansının önüne, bazen Deniz’Ie yemek yediğimiz bir lokantaya, bazen de çay içmek için gittiğimiz bir kahveye götürüyordu. O sokaklarda, el ele dolaştığımız zamanların yok oluşunu büyük bir acı içinde ayrımsıyordum. Şehir bana, ben kendime yabancıydım. Artık sokakların kokusu eskisi gibi de­ğildi. Sadece merdiven altlarından, karanlık kuytu köşelerden, ızgaraların arasından gelen o rutubetli ekşi koku vardı.”

Raymond Chandler’in ifadesiyle “cinayeti sırf ortada bir ceset olsun diye değil, gerçek bir nedenle işleyen insanlar”ın aldığı romanlardaki artış polisiye edebiyatımızın geleceği açısından umut vaadedici.

Kara Kadife – Necati Göksel / A. Ömer Türkeş

İlk romanı Hayat Askıda’da(2004) bir dizi cinayete sahne olan ama muamma çözümüne de dayanmayan heyecanlı polisiye ile çıkmıştı karşımıza Necati Göksel. Hikayesine biraz çeşni katmak istediği anlarda abartıya kaçıp anlatısının akışını yer yer zedelemekle birlikte, alttan alta ekonomik kriz ve batık bankerler gibi somut toplumsal meselelere de yer vermesiyle, yolculuk ve takip motiflerini iyi kullanmasıyla, sıradan ve sevimli roman kahramanlarıyla bir ilk roman için övgüye değerdi. İşte bu nedenle yazarın yeni romanını merakla beklemiştim. Ne var ki, ilk romandaki mütevazi ve sevimli kahramanın yerini şiddetin felsefesini dillendiren Rambo’ların aldığı, yapılan felsefenin hakkını verecek kadar kanın aktığı, dökülen kanla birlikte hikayenin inandırıcılığının da akıp gittiği Kara Kadife tam bir düş kırıklığı oldu benim için.

“Kara Kadife” TV dizileriyle Holywood aksiyonlarının etkilerini taşıyor. Mesela Necati Göksel Amerikan macera filmlerinn pek sevilen taşıtı helikopteri katmış hikayesine; romanın süper kahramanlarından kendine Nergal müstearını uygun göreni, elinde yayı, sırtında sadağıyla tam bir yerli Rambo karikatürü olurken, kendilerini takip eden helikopteri bir ok atımıyla düşürüveriyor. Doğrusu bu sahnenin hikayeye hangi filmden alınıp monte edildiğini düşünmek, kahramanlarımızın akibeti için kaygılanmaktan daha heyecan verici.

Romanın “Uzak Zamanlar” bölümlerinde okumak için Anadoludan İstanbul’a gelen iki yoksul kuzenin, Nihat ve Cengiz’in ev sahipleri yaşlı Levanten hanımla kurdukları dostlukla değişen hayatları, işin içine bir de Çin Lokantası işleten Han adlı gizemli bir adamın karışmasıyla bambaşka bir seyir izliyor. Orta ve uzak zamanlar bölümlerinde kendilerini “iyi”leri korumaya adamış iki korkusuz kahramandır şimdi onlar; Nergal ve Zenit…

Kıyamet bu “metomorphoz”dan sonra kopuyor. Nergal, Çatalhöyük yakınlarındaki bir kazı sırasında öldürülen arkadaşının izini sürerken karşılaşıyor yörenin güçlü adamı Abbas Ağa ile. Ne oluyor dememize kalmadan, beyin oğlunun düğününden gelini kaçırıveriyor onca silahlı adamın arasından. Helikopter düşürmeli takip sahnesi işte bu sırada cereyan ediyor. Gelin de pek güzel, pek kültürlü. İçinde bulundukları ölümcül duruma aldırmadan, daha ilk kilometrede kanları kaynayacaktır birbirine. Aynı sıralarda İstanbul’da Zenit de iş başında; bir mafya babasını kendi mekanında, yalısında infaz etmekle meşgul. Kuzenlerin eylemleri Abbas Ağa ile mafya babasının uyuşturucu işinde ortaklıkları nedeniyle kesişecek, hayatları peşlerindeki mafya tetikçileri nedeniyle tehdite uğrayacak, ama sıra elbette Abbas’a da gelecektir.

Doğrusal zaman akışıyla çok kısa özetlediğim hikayeyi parçalanmış bir zaman kurgusuyla anlatmış Göksel. Ancak bu biçimin içerikle bağlantısını kuramıyoruz. Belki merak duygusunu tırmandırmak niyeti olabilir, ama merak edilecek pek bir şey yok. Gerek fiziksel gerekse de zihinsel anlamda “tamamlanmış”, “olmuş” şahsiyetlerin başlarına bir şey gelmesini zaten beklemiyoruz.

Bir polisiye, macera ya da gerilim romanı olarak Kırmızı Kadife’yi beğenmedim, dahası barındırdığı şiddet nedeniyle hiç sevmedim. Ne var ki, içinde yaşadığımız dönemin ruh halini, zihniyet dünyasını  dolaysızca dışa vurması nedeniyle sosyolojik açıdan dikkate değer. Aslında bütün dünyada ama ağırlık biçimde bizim üzerinde yaşadığımız coğrafyada bir asırdır süren savaşların, zorunlu göçlerin, askeri darbelerin, sıradanlaşan işkencelerin, faili meçhul ya da malum cinayetlerin, sokak ortasındaki mafya hesaplaşmalarının, hayvan katliamlarının ve bütün bunları yapanlardan hesap sorulmamasının birey ve toplum belleğinde yarattığı tahribat, 2005 yılına şimdiden damgasını vuracak kadar çok sayıda romanda tekrarlanarak edebiyata da yansıyor. Edebiyatın bu tarz meselelere duyarsız kalamayacağı açık; ama kendisini köşeye sıkıştırılmış hisseden insanların isyanları, adaletle bireysel şiddeti nasıl ilişkilendirdikleri, böylelikle mazlumdan yargıça, yargıçtan cellata nasıl dönüştükleri anlatılırken şiddet güzellemesine kaçılması, sanki şiddetin bir felsefesi varmış gibi yapılması ve şiddet sahnelerinin pornogrofik tasvirlerle aktarılmaları, şiddete tapınmaktan başka bir şey değil.

Şamanın Üç Soygunu – Timur Ertekin / A. Ömer Türkeş

Asıl mesleği dişçilik olan Timur Ertekin’in 1948 Zonguldak Çaycuma doğumlu olduğunu, Orta öğrenimini Ankara Atatürk lisesinde tamamladıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine girdiğini, kitabın arka kapağındaki tanıtımdan öğreniyoruz. “Şamanın Üç Soygunu” Timur Ertekin’in ilk romanı.

Yukarıda sözünü ettiğim tanıtım yazısında, yazarın hayatına dair olup, bu kitabı anlamaya yarayacak bir iki cümle daha var; Timur Ertekin “12 Mart Muhtırasının ardından tutuklanarak, 1972-1974 yılları arasında Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi’nde yatmak zorunda” kalmış. Romanın öyküsü de bu geçmiş üzerine kurulu. Üstelik yazar, anlattığı öykünün kendi hayatıyla yakından ilgili olduğunu hiç saklamıyor. Kahramanın adı da Timur, o da diş hekimi, o da Mamak’ta yatmış bir kaç yıl, ve roman boyunca “bir roman yazdığını” söyleyip duruyor. Anlıyoruz ki, yazılacağı duyurulan roman, şimdi elimizde okuduğumuz “Şamanın Üç Soygunu” olarak somutlanmış.

Türkiye’de politik roman denilince nedense akla hemen; işkenceler, geçmişle hesaplaşma, silahlı eylem ve artık politik kimliğini yitirmiş küçük burjuva bireyin intiharı tarzında motifler geliyor. Sanki 1960’lardan 80’lere dek bu ülkede hiç toprak işgalleri olmamış, büyük işçi grevleri düzenlenmemiş, gecekondu direnişleri yaşanmamış, sendikal mücadeleler örgütlenmemiş, üniversite gençliği politik hayatı kitlesel eylemleri ile sarsmamış, ve Taksim, Maraş, Çorum gibi katliamlar görülmemiş gibi, yazarlar, devrimci hareketin öznesi olarak gördükleri küçük burjuva aydının bir kaç “silahşorvari” pratiğini ele alıyorlar. Timur Ertekin de aynı geleneği sürdürmüş. Bütün roman boyunca, ölümle biten bir soygun vurgulanıyor sık sık. “Şaman’ın Üç Soygunu” bu görünümüyle siyasi polisiye denemesi, ama sadece deneme…

Murat Belge’nin “Bir Edebiyat Malzemesi Olarak 12 Mart yaşantısı” incelemesinde belirttiği gibi, söz konusu siyasi dönemlerde maruz kalınan işkencelerin ve sonuçlarının incelenmesi değerlendirilmesi yeterince yapılmadı. “Edebiyat bunu en az teorik inceleme kadar derinlemesine araştırabilir, hatta teorik incelemenin veremeyeceği bilgileri aktarabilirdi. Ama yazarlarımız işin bu yanını ele almaktan kaçındılar”. Bu kaçış, aradan yıllar geçse de hala sürüyor. Romana yansıyan şiddet ve işkence, bu siyasi dönemlerden uzaklaştıkça, daha çok araçsallaşıyor: Politik roman hard-boiled oluyor!

Geçmişle Hesaplaşma

Timur Ertekin’in romanı ile Kaan Arslanoğlu’nun “İntiharı”, farklı iki siyasi dönemi konu edinmekle birlikte birçok bakımdan benzerlikler taşıyorlar. Birisi 12 Mart, diğeri 12 Eylül döneminde silahlı eylemlere katılan karakterler üzerine kurulu. İki roman kahramanı da başarısız evlilikler yapıyor, hayallerinde sürekli farklı kadınların imgelerini taşıyorlar. İkisinin hayatında da işkencecilerinin özel bir yeri var. Sürekli geçmişleri ile bir hesaplaşma içinde olan farklı romanların benzeşik kahramanları için intihar ve ölüm neredeyse bir saplantıya dönüşüyor (bu iki romanı, Türk romanında belli tarihsel dönemlere, farklı tarihlerden nasıl bakıldığı konulu bir yazı çerçevesinde daha derinlemesine incelemek yerinde olur)

Romanda kendi ismini gizlemeyen yazar, siyasi yaşamda, Mamak’taki tutukluluk günlerinde ve sonrasında karşılaştığı bir çok gerçek kişiyi de adları ile anarak, metnini anıya dönüştürmüş. Kimler yok ki? Mahir Çayan, Mustafa Kaçaroğlu, Ömer Madra, Doğu Perinçek, Kazım Özüdoğru, Ertuğrul Kürkçü, Mihri Belli, Sadun Aren, Uğur Mumcu, Turgut Kazan…. Liste uzayıp gidiyor. Yanlış bir anlamaya meydan vermemek için, yazarın Doğu Perinçek haricinde hiçbirisi ile ilgili kötüleyici bir ifade kullanmadığını söylemeliyim; onlara romanda fazla bir rol de yüklemiyor.

Bu romanda en çok takıldığım yerler işkence üzerine yapılan bahisler, ve roman kahramanı Timur’un –hiç unutamadığı- işkencecisi ile karşılaştığı bölümler oldu. Kader bu ya, işkenceci çözümsüz bir hastalığa yakalanmıştır. Güzel ve çekici karısını Timur’a gönderir, istediği, diş hekimi olduğu için öldürücü bir zehire ulaşma sorunu olmayan Timur’un onu acı çektirmeden öldürmesidir. Neredeyse yüksek sosyete içinde bir hayat süren eski işkenceciyle eski devrimci, karşılıklı olarak bir kez daha girişirler geçmiş hesaplaşmasına. Romanın bu bölümleri, yakın tarihli Amerikan filmlerindeki işkenceci-kurban ilişkilerini hatırlattı bana.

“Şamanın Üç Soygunu”ndaki şaman, kahramanın kendi yaşamındaki dönüm noktalarında varlığını sezdiği fantastik bir motif. Ancak Timur Ertekin fantaziyi sıklıkla kullanmıyor. Bir tek son bölümde -ölülerin devam ettiği bir meyhane atmosferiyle- fantastik unsur, kahramanın sonuna yapılmış üstü kapalı bir göndermenin aracı olmuş.

Başarısız bir roman

Kendi deyişiyle “siyasetin karmaşası içinde yükselen ya da kaybolanların ara hallerini anlatan, acı ya da hasret çeken insanların bugüne kadar dile getirilemeyen açmazlarını anlatan bir roman” tasarlamış Timur Ertekin. Bunun için de sıklıkla kendi yaşam deneyimlerine başvuruyor. Yaşanmışlığın bir romana olumlu etkilerini “İntihar”da incelemiştim. “Şamanın Üç Soygunu” ise, tanık gösterilen bütün adlara, yazarın apaçık siyasi geçmişine, yani gözümüze sokulan yaşanmışlığına rağmen, bu yaşanmışlığı romandaki yaşantının yaşanmışlığı duygusuna dönüştüremiyor.

Romanın içeriğine ve ideolojisine fazla ağırlık verince, edebi özelliklerini ihmal etmiş oldum. Aslında ilk roman olarak, kurgusal anlamda fazla bir kusuru yok metnin. Bir çok çağdaş anlatıda olduğu gibi, geçmiş ve şimdi arasında gelgitli bir anlatımı seçmiş Ertekin. Arada bir coşkulu siyasi söylevlere yer verse de, okuyucuyu rahatsız etmeyen bir dili var. Bütün bunlar, kitap hakında olumsuz düşünmekle birlikte, yazar için kesin bir hüküm vermeyi bundan sonraki romanlarına ertelememe neden oldu.

Adı Senfoni Kalsın – Tahir Abacı / A. Ömer Türkeş

Dış dünyayı model alan doğası gereği her romanda bir mahkeme kurulur. Yazar bir yargıçtır aslında, yarattığı kişilerin kaderlerine o yol verir; kimi zaman mükafatlandırır onları kimi zaman da farklı şiddetteki cezalara çarptırır. Bu hak dağıtımı yazarın dünya görüşüne, kişisel karar ve seçimlerine bağlıdır. Birey ve toplum için iyi ve kötünün ne olduğu ya da hangi suçların hangi cezalara çarptırılması gerektiği hakkındaki yargıları, o yazarın zihinsel yapısının, hukuk kavrayışını ve adalet duygusunun dışa vurumudur.

Sadece “yüksek edebiyat” içinde değil, her türden romanda, özellikle polisiyelerde öylesine sahneler yer alır ki, bu toplumun bütün bir hukuk algısı onu çevreleyen koşullarla birlikte, kimi zaman trajik, kimi zaman komik, ama en çok da traji-komik halleriyle canlanıverir zihnimizde, ama doğrudan hukuk dünya­sını anlatan pek az roman örneği gösterebiliriz; daha ön­ce mahkeme dosyalarından konu devşiren, kriminal konuları içeren, hatta avukatların özel hayatlarını anla­tan romanlar yazıldı belki, ancak, “Adı Senfoni Kalsın”  doğrudan hukuk dünyasına odaklanışı, tamamen o dünyada geçmesi ve hemen bütün roman kişilerinin hukukçu olmalarıyla farklılaşıyor.

Yakın gelecekteki birkaç günün hikayesi

Kendisi de hukukun içinden gelen bir yazar olan Tahir Abacı, zamanımızdan pek uzak sayılmayacak bir gelecekte, 2023 yılında kurgulamış romanını.  Bilgisayar tabanlı teknolojik gelişmelerin hikayede kapladığı ağırlıklı yer nedeniyle bilimkurgu edebiyatına, gelecekteki hayat tasarımıyla ütopyalara yaklaşsa da, her iki türden de farklı o; “Adı Senfoni Kalsın”, geleceğe yansıtılımış hukuk dünyası üzerinden gündelik yaşama yöneltilmiş toplumsal bir taşlama…

Otuz üç parti tarafindan kurulan koalisyonun başbakanının iki hafta içinde görevini bıraktığı, yeni hükümet kurma çalışmala­rının meclisteki yetmiş yedi partiden elli birinin katılımıyla sürdüğü, Avrupa Birliği konusundaki görüşmelerin yine ertelendiği bir sırada, uzun sürmüş üniversite eğitimini tamamlayıp İstanbul Barosuna kayıt olan ve ilk davalarını kovalayan Sinan isimli genç bir adamın bakış açısından anlatılıyor hikaye. Yıllardır süren bir miras davasını üstlenen Sinan, gerekli tapu belgelerini araştırmak amacıyla “B…” ili sınırlarındaki  bir ilçeye trenle yaptığı yolculuk sırasında tuhaf olaylarla karşılaşacak, belgelerin izini sürmekte ısrarcı olunca da kendisinden önce aynı davayı üstlenen diğer avukatlarla tanışacaktır. İşte bu iz sürmenin hikayesini anlatıyor roman. Öyle tuhaf bir bir iz ki bu, kimi zaman doğunun ücra bir köyüne götürüyor Sinan’ı, kimi zaman İstanbul’un en görkemli hukuk bürolarına. Ruhunu yitirip salt biçime dönüşmüş hukuk müessesesine ve geçimini o müessese etrafından kazanan insan tiplerine temas ediyor hikaye; şanslı günündeyse eğer, eski kuşak hukukçularla tanışıp hukuk ve adalet tartışmasına giriyor Sinan, ama çoğu kez kurtlar sofrasında pay kapma savaşı veren gözü dönmüş “saygın” ve “semirtik” avukat tipleriyle köşe kapmaca oynuyor.

Sevgilisi Romans’tan ayrılmanın aşk acısını genç ve güzel avukat Senfoni ile dindirmeyi düşleyen Sinan, belki de mesleğe yeni atılmışlığının temizliği ve adalete olan inancıyla attığı her adımda biraz daha hayal kırıklığına uğrayacaktır. Kimi yerde -mesela Kafka’nın “Şato”su gibi- romanlara yapılan göndermelerle zenginleşen, kimi yerde en gelişmiş müzik aletlerinden yükselen senfonik müzik parçaları eşliğinde ilerleyen “Adı Senfoni Kalsın”, ana hikayenin akışını kesen yan hikayecikler ve insan tipleriyle hukuk dışı alanlara da temas ediyor. Böylelikle kentteki devrimci gençlik hareketlerinin, doğu kırsalındaki gerilla mücadelelerinin, cezaevlerindeki kötü koşulların, insan bedenleri üzerinden yapılan ticaret ve fuhuşun varlıklarını bugünden sadece biçimsel farklılıklar taşıyan içerikleriyle sürdürdüklerini anlıyoruz.

İnsani ilişkilerden uzaklaştıkça

Romanın ısrarla vurgu yaptığı nokta, teknolojinin ve ağırlıklı olarak bilgiişlem alanındaki gelimelerin gündelik hayat ve hukuk üzerinde yaratacağı değişimler… Yazar, eleştirisini ironik anlatımıyla belli etmiş. Öyle ki, helikopter ya da uçakların gündelik ulaşım araçlarına dönüştüğü, davaların bilgisayarlar aracılığıyla yürütüldüğü bir zamanda hayat hiç de daha mutlu etmiyor insanları; yoksulluğu yok etmiyor, teknolojinin nimeleri eşit oranda paylaşılmıyor. Bir avukatın taşınabilir bilgisayarıyla bir yandan bulunduğu kentteki duruşmalarını izlerken arada Erzurum’daki bir boşanma davasına katılması, Ağrı dağındaki bir villanın tahliyesini istemesi ya da Bafa gölündeki bir cinayeti koğuşturması adaletin daha iyi işlemesini de sağlamıyor; tersine, eski ile yeni arasında henüz bir denge tutturamadığı bir zamanda bilgisayarların kapladığı ağırlıklı yer hukukla adaleti birleştiremediği gibi hukuksal işleyişi gülünç bir hale getiriyor. Bir alıntı yapalım örneklemek için; “Süruroğlu, dönüp aceleyle cübbesini giydi, masasının başına otur­du. “İzin verirsen şu duruşmayı da aradan çıkaralım. Kısa sürer.” Masa üstü bilgisayarına dokundu. Ekranda İstanbul 127. Sulh Hu­kuk Mahkemesi’nin mübaşiri Şevket Konmaz’in yüzü belirdi. ‘Tamam abi, şimdi alıyoruz sizi. Avukaaaaaaat Ahmet Yusuf Süruroğlu, avukaaaaaaat Senfoni Kuğuuuuuuuu’… Ekranda yargıç ile her iki tarafın avukatlarının yüzleri belirdi”.

Teknolojinin gündelik hayata bu denli dahil olması, insanlararası ilişkileri zayıflatırken hukuksal alanın insani niteliğini biraz daha yitirmesine yol açmış, müşteri ilişkilerinin bile teknolojik aygıtlar üzerinden yürütüldüğü böyle bir çağda hukuk bürolarına duyulan ihtiyaç ortadan kalkmış, güzel bü­rolar döşemenin yegane getirisi “statü” olmuştur. Ancak bu bir geleneğin yitiminden başka bir şey değildir. Çünkü romanda eski bir avukatın ağzından dile getirildiği gibi, o eski büroları kültürel işlevleri de vardır. Nitekim “her biri bir kültür tapınağı gibi idi” diyecektir yaşlı kurt; “bin tane beyiti ezbere bilen meslektaşlar bilirim. Öyle bü­rolar vardı ki, her akşam musiki meclisleri kurulurdu. Kimi mes­lektaşların büroları, avukat bürosu gibi değil, yayınevi bürosu gibi çalışırdı. Şiir dergisi bürosuna gidiyorum sanırdın, hop karşına a­vukat bürosu çıkardı. Şimdi ne öyle avukatlar var, ne doğru dürüst bürolar. Siz gençler hukuku salt hukuk olarak yaşadığınızı sanıyor­sunuz. Hukuk sadece hukuktan ibaret olmadığı için de hukuku bilmiyorsunuz”.

Böylelikle hukuk alanına geçiyoruz. Abacı, hukuk sistemindeki çözüleyi ele alırken birinciliği meslektaşlarına, avukatlara vermiş, ama binlerce hukuk öğrencisi mezun eden eğitim sistemini de ihmal etmiyor. Sonuçta kastik bir yapının doğuracağı tehlikeleri hissedebiliyoruz. Kendilerini kalabalıktan ayırt ettikleri ölçüde düşünce ve tercihle­rinde aristokratik bir yönelim görünecek, mesleklerinde zirveye tırmandıkça muhafazakar ve antidemokratik bir tavır takınacaklardır. Nitekim mesleğin ruhunu bilen bir meslektaşı “hukuk artık gösteri kabilinden bir şey oldu” diyecektir Sinan’a; “insanlar, hukuk sorunlarını çözünce, haklarını güvenceye a­lınca değil, onları eğlendirince mutlu oluyorlar. Kılı kırk yararak adaleti arayan yargıç değil, davaya törensel boyut katmasını bilen yargıç makbul. Benim zamanımda görkemli fakülte binaları değil ama işin ilmini yapan hocalar vardı.” İkeler yozlaşmıştır bir kere. Ve her sisitem yozlaşması ilkelerdeki yozlaşmayla başlar. İşte bundan sonradır ki, hukuk profesyonelleri için hakkını, adaleti arayan insanlar görünmez olur; geriye kalansa bir dizi yasa, bir dizi sözleşme, senet ve poliçedir­ artık…

“Adı Senfoni Kalsın”, barındırdığı pek çok komik olayla ilk bakışta neşeli bir roman. Ama bütün bu cümbüşün arkasında, insan ilişkilerine ve kurulu düzene karşı büyük bir güvensizlik, geleceğe ilişkin karamsar bir bakış da hiç eksik olmuyor. Abacı, olup bitenleri sahnelerken yarattığı atmosferle en ciddi, en heyecanlı ya da en dramatik anları bile birer durum komedisine çevirerek olayların ardındaki saçmalıkları, insan ilişkilerindeki ikiyüzlülüğü ve çıkarcılığı teşhir etmesini bilmiş. İilk bakışta okuyucuya basit gibi görünebilecek bir hikayeyi zaman zaman benzetmeler, tezatlar ve metaforlarla zenginleştirilmiş ironik bir dille aktaran yazar, yakın bir gelecek üzerinden günümüze yöneltiyor eleştirisini.