YERİNİZDE OLSAM ORAYA GİTMEZDİM
Bir İngiliz Kır Köşkünde Sakınılması Gereken Odalar

* Bazı Agatha Christie polisiyelerindeki kurbanlar ve ölüm şekilleri hakkında yoğun spoiler içerir.

Whitehaven Konağı,
Londra

Cher Monsieur,

Bu mesele hakkında yardımımı isteyen mektubunuz elime geçti. Endişeleriniz var ve korkuyorsunuz, öyle değil mi? Sussex’te bir “haftasonu”na davet edildiğinizi yazmışsınız, fakat cahil biri değilsiniz ki, n’est-cepas? Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu bilirsiniz; pusuya yatıp adam boğanlar, zehirli bir fincan, gecenin bir yarısında sıkılan tabanca. Böyle bir yerde hayatımı nasıl koruyabilirim, kendinize sormanız gereken soru bu!

Kurulu düzeninizi bozmayın Mösyö, size yalvarıyorum! Öte yandan, bu gibi durumlarda, siz taşralıların şeytani yöntemlerini Hercule Poirot’dan daha iyi kim bilebilir? İnsan dikkatli olmalı, doğru ama eğer uygun önlemler alınırsa böyle bir tatilde muhteşem zaman geçirmek de mümkündür.

Ecoutez! Ben, Hercule Poirot size yol göstereceğim.

Eğer becerebilirseniz bütün yatak odalarından uzak durun – en tehlikeli yerlerdir. Ülkenizdeki ilk davamda, hani şu Styles’taki üzücü hadise, cinayet kadının yatak odasında işlendi. Zavallı Mrs. Inglediorp. Ne iyi kalpli bir kadındı. Ama kurbanların yalnızca ilkiydi. Yatağında öldürülen Cora Lansquenet’i, hani şu Cenazeden Sonra’daki biçare kadıncağızı nasıl unutabiliriz? Veya Koltuktaki Ölü’den Laura Welman ile Kapıyı Kim Vurdu’daki Miss Blanche?

Ah, siz İngilizler! Ne soğuksunuz. Benim memleketimden hangi taşralı Noel’de cinayet işlemeyi düşünür? Ama Simon Lee’nin işi yatak odasında bitirildi. Gerçekten de Tatilde Bir Cinayet! İsimler saymakla bitmez. Rosaleen, Celia, Pat yalnızca benim gördüklerim. Eğer edebiyattan çetele tutacak olursak durum hayretler uyandırıcı. Saygıdeğer Miss Marple tarafından çözülen Daktilodaki Parmak’taki Mona Symmington cinayeti; Sıfıra Doğru’da Lady Tressilian; Çarpık Ev’den M. Leonides, bunlardan yalnızca birkaçı.

Olayı kavradınız mı? Bon. Yatak odalarından kaçınınız.

Şimdi, salonlarda ve oturma odalarında da dikkatli olun. Neden mi diye soruyorsunuz? Anlatacağım mon ami. Briç Masasında Cinayet’ten M. Shaitane’yi hatırlıyor musunuz? En sevdiği koltukta sessizce otururken, birden –voila– ölüverir, hem de bıçaklanarak. Ne kadar hazin. Saatler’deki salonu anımsayın, hani zavallı kurbanın öldüğü yer. Ya Mrs. McGinty, sıradan bir kulübe, sıradan bir salon – hiçbir koruma yok. Ee, Mrs. McGinty’nin öldüğünü hepimiz biliyoruz, değil mi?

İnsan kütüphanelerde ihtiyatı elden bırakmamalı. Miss Marple’in Kütüphanedeki Ceset’ini kim unutabilir? Zavallı kadıncağız kitapların arasında mütemadiyyen cesetler bulup durdu. Albay Protheroe, tamam çok hoş biri değildi ama buna rağmen, Ölüm Çığlığı’nda kütüphanede öldürülmesi?! Son derece yakışıksızdı. Her ne yaparsanız yapın, asla kütüphanede çay içmeyin. Porsuk Ağacında Cinayet’den Adele Fortescue ve yarısı yenmiş çöreğini hatırlayın lütfen.

Akşam yemeklerinde tetikte olmayı kesinlikle bırakmayın, yalvarırım size. Ne yiyip içtiğinize dikkat edin. Asla ama asla yatmadan önce uyku ilacı veya bir fincan sıcak çikolata istemeyin, siz İngilizlerin deyimiyle belayı çağırmış olursunuz. Bu gibi durumlarda neredeyse her zaman birileri, birilerini zehirlemeye calışır. Hizmetlilerin nasıl olduklarını ise söylememe gerek var mı, bir fincan rahatlıkla başkasınınkiyle karıştırılabilir.

Öylelerini biliyorum ki, böyle bir haftasonunda yanlarında kendi yiyeceklerini götürür ve odalarında kilit altında tutarlar. Evsahiplerine belki bir fincan papatya çayı için güvenirler ama çok nadir. Biraz abartı mı dediniz? Muhtemelen. Eh, insan kendisi yaşayıp görmeli, non?

Hiçbir koşulda, salonda, oturma odasında veya kütüphanede üç kişiden az insanla bulunmamaya dikkat edin. Buna rağmen güvenliğiniz garanti altında değil tabii. Dışarıya da çıkmamaya çalışın; Uğursuz Malikhane’de yüzme havuzunun yanındaki cesedi hatırlayın. Ya Cesetler Ağlamaz’da çimenlikte, Sonuncu Kurban’da kayıkhanede, Filler de Hatırlar’da kayalıklarda olanlar?..

Yola çıkarken, sizi götürecek tren konusunda dikkatli olmanızı söylememe gerek var mı? Örnek olarak karşımızda her zaman Rachette var, hani şu kaderiyle Doğu Ekspresi’nde karşılaşan kötü şöhretli adam. Ya Rudi Kettering? Mavi Trenin Esrarı’ndan hatırlarsınız elbette.

Gördüğünüz gibi Mösyö, bu taşrada bir haftasonu seyahati hiç de hafife alınacak bir şey değil. İngilizlerin kırsal yerlere olan tutkusunu çok iyi biliyorum ama doğrusunu isterseniz bunu anlamakta güçlük çekmiyor değilim. Tehlikeli böcekler, tahmin edilemez havalar, şu kocaman, cereyanlı odalar – aklıma geldikçe ürperiyorum. Ve tabii, o kasvetli tuğla yığınlarında, kelimenin gerçek anlamıyla tehlikeye atılan yaşamlara ne demeli!

Ben, şahsen Londra’yı tercih ederim. Fakat siz, sevgili bayım, bu macerada ısrar ediyorsanız eğer, size söyleyeceğim tek şey bonne chance olur.

Tüm içten dileklerimle,
HERCULE POIROT

Dick Riley – The Bedside, Bathtub & Armchair Companion to Agatha Christie

 

Hayatım – Agatha Christie / A. Ömer Türkeş

Dünyanın en popüler polisiye romanı yazarlarından biriydi Agatha Christie. 1976 yılında ölmesine rağmen aradan geçen otuz üç yıla rağmen popülerliğini korudu. Roman, hikaye ve oyunlarıyla geride bıraktığı 100’den fazla eserin dünyanın hemen her ülkesinde yapılan yeni basımları, bir zamanlar “Ölüm Düşesi” ünvanıyla anılan Christie’ye yeni hayranlar kazandırıyor. Ancak bu yazıda ele alacağım kitabı bir Agatha Christie polisiyesi değil. 1950 yılında Irak’ta başlayıp 1965 yılında İngiltere’de tamamladığı “Hayatım”da, Agatha Christie’nin hayat hikayesini anlatıyor.

Tam on beş yıl süren ve yazarın hayattayken yayımlamadığı otobiyografik notları yayıncısı tarafından aradaki kopukluklar biraz olsun giderilmiş olarak derlenip yayına hazırlanmış. Okuyucular aradaki kopukluklardan ve yazarın hayatının kalan on bir yılının eksikliğinden dolayı huzursuzluk hissedebilirler. Bu huzursuzluğu sonsöz bölümünde şu sözlerle gideriyor Christie:

O zamanlar neler yazdığıma baktım ve tatmin oldum. Yapmak istedi­ğimi, yaptım. Uzun bir yolculuktaydım. Bu pek de geçmişe yapılmış bir yolculuk değil, daha çok ileriye yolculuk sayılmalı. Zaman ve yer kavramlarıyla kısıtlı kalmadım. Dilediğim yerlerde oyalandım, hatırlamak istedik­lerimi hatırladım, özellikle de nedense anlam taşıyan saçmalıklarımı sıra­ladım. Biz insanlar, böyle yaratılmışız. Ve şimdi yetmiş beş yaşıma geldiğime göre, dunnanın tam zamanı di­yorum. Çünkü hayat söz konusu olduğunda, söyleneceklerin hepsi bu kadar. Şimdi ödünç zamanla yaşıyorum, bekleme odasında, eninde sonunda gelecek çağnyı bekliyorum. Sonra, bundan sonrakine geçeceğim, tabü o da her ne ise.

Bir Avuç Anı

Alıntıdan da anlaşılacağı gibi, polisiye romanlarından farklı bir yöntem izleyen yazar belleği doğrusal zamandan özgür kılan bir anlatımı tercih etmiş. Anlatılan zamanla anlatı zamanı arasında gidip gelen, o zaman yaşananlara yazıldığı zamanın düşüncelerini ekleyen, yorumlayan, kimi zaman gülümseyen olgun ve çok kibar bir Agatha Christie portresiyle karşılaşacaksınız.

Bir polisiye romana başlamak üzereyken aniden fikir değiştirip anılarını yazmaya karar veren Christie’nin kurgusal yerine serbest düzeni benimsemesi, “Hayatım”a –hele bir de Agatha Christie okuyucuysanız- büyük bir okuma hazzı katıyor. Çocukluk anıları, ailesi, arkadaşları, kuşu, köpeği, Fransa seyehatleri, okuma alışkanlıkları, ilk yazma denemeleri, ilk aşkları, ilk evlilik, annelik, dünya turu, yayımlanan kitapları, aldatılma ve boşanma, ölümlerle gelen kayıplar, yalnız başına çıktığı –Türkiye’yi de kapsayan- Doğu seyehati, kendisinden genç bir adamla yaptığı ikinci evlilik, yazarlık kariyerindeki başarılar… Velhasıl Agatha Christie’nin hayatından önemli kesitler sunan otobiyografisinde neşeli, daha doğrusu yaşam sevincini dışa vuran bir ton hakim. Bunun nedeni, hüzünlü anıların üzerini aradan geçen zamanda kazanılan başarıların ve huzurlu bir hayatın örtmesi. Mesela kocasından ayrılması sırasında yaşadığı –filmlere konu edilmiş- travmatik sürece hiç yer vermemiş. Pera Palas’ta geçirdiği günlerle ilgili birkaç satırda Doğu’ya doğru yol alan transit bir yolcunun basit izlenimleri var sadece. Ama Christie tam ve doğru bir otobiyografi yazmak istemediğini daha baştan söylemiş. Onun niyeti elini şöyle derinlere daldırıp bir avuç sıralanmış anıyı çekip çıkarmak…

Şimdi o bir avuç sıralanmış anıya biz de elimizi daldıralım ve kısa bir özet yapalım.

Christie, 1890 yılında, İngiltere kırsalındaki Ashville’de doğmuştu. Dedesinden kalan mirasla maddi durumları yerindeydi. Annesi babası, abisi, ablası, hizmetçiler, dadılar, büyükanneler, kırlara açılan büyük bir ev kalmış Christie’nin aklında. Muhafazakarlığıyla ünlenen Victoria çağının son yıllarında geçen çocukluğunda, bu çağın kadına verdiği role uygun bir zihniyetle yetiştirilecek, eğitimini evde aldığı derslerle tamamlayacaktır. Christie, sözünü ettiğim zihniyetle hayatı boyunca, kadın erkek ilişkilerinde gözlemlediği her türlü değişimle birlikte –kapışmasa da- hesaplaşır.

Babasını küçük yaşta kaybeden, abisi Güney Afrika’aki Boer savaşına katılan, ablası evlenen Christie, Ashville’deki büyük evde annesiyle yalnız kalır. Üstelik dededen kalan miras kesilmiş, maddi sıkıntılar başgöstermiştir. Bu onun annesine sıkı sıkı sarılmasına neden olacaktır. Belki de bu nedenle gönderildiği okulları bir türlü benimseyememiş her zaman evini, evde kitap okuyarak geçirdikleri saatleri özlemiştir. Mesleki bir eğitim almadan yetişir.

1914’de evlendiği Archibald Christie (Archie) de hava kuvvetlerinde çalışan yoksul bir delikanlıdır. I.Dünya savaşı da başlamak üzeredir. Ancak aşkları her türlü zorluğu göğüslemelerine yeter. Archie cepheye yollanır, Agatha ise Torquay’daki kızılhaç hastahanesinde eczacı olarak çalışır. Eczacılık dönemi Agatha Christie’nin hayatında bir dönüm noktası olacak, zehirler ve ölümler hakkında elde ettiği bilgiler onu bir dedektif romanı yazmaya yönlendirecektir. Savaştan sonra yeni bir dönem başlar; 1919’da kızı Rosalind dünyaya gelir. 1920’de ilk romanını tamamlar (“The Mysterious Affair at Styles” – “Styles’deki Esrarengiz Vak’a”-) ve kocasının bulduğu iş sayesinde Kanada’dan Avustralya’ya kadar dünyanın dört bir yanını dolaşır.

1926 yılına kadar süren bu mutlu ve hareketli günler kocasının bir başka kadını sevdiğini söylemesi üzerine noktalanacak, hemen ardından annesini de kaybeden Christie, sıkıntısının Şark Ekspresi ile Doğu’ya yapacağı seyehatle hafifletmek isteyecektir.

608 sayfalık “Hayatım”ın 442 sayfasına geldik. Şark Ekspresi ile  Turkiye üzerinden Suriye’ye oradan Mısır’a geçen Christie’nin Mısır’da arkeolojik kazılar yapana Max’le tanışması,  kendisinden çok genç olan Max’ın ısrarlarına dayanamayıp evlenme kararı, II.Dünya Savaşı sırasında Londra’daki University College Hastahanesi’nde hemşirelik yaptığı zamanlar, roman yazmayı sürdürmesi, Doğu’ya yeni seyehatler ve ardı ardına kazandığı başarılar çok daha hızlı geçilmiş.

“Hayatım”ın noktalandığı 1965 yılından sonrasını da hatırlatalım: 1967 yılında British Detection Club başkanlığına seçildi, 1971’de Kraliçe’den asalet ünvanı (Dame of The British Empire) aldı. 12 Ocak 1976’ da Oxforshire’daki  Wallingford’da öldüğünde, 56 yıl süren yazı serüveninde geriye  67 polisiye roman, 17 hikaye kitabı, 21 polisiye oyun bırakmıştı. Ayrıca Mary Westmancott müstear adıyla yazdığı altı aşk romanı da bulunuyor.

Hayatından Yazdıklarına

Bir yazarın otobiyografisini okurken hayatıyla yazdıkları arasında bağlar kurmak, neden polisiye yazdığının cevabını aramak, karakterlerinin hayatındaki karşılığını aramak kaçınılmazdır. Agatha Christie’nin otobiyografisi bu konuda büyük bir hazine sunuyor meraklısına. Mesela mekanlar; Ashville’deki ev, İngiliz kırsalının sakin atmosferi, sonra uzak diyarlar Avustralya, Şark Ekspresi’nin geçtiği topraklar, Irak, Mısır izlenimleri okuyucuları için çok tanıdık gelecek. Özellikle hayatının her anında dilinden düşmeyen Ashville’deki ev. Christie polisiyelerinin büyük çoğunluğunun İngiliz kırsalında geçmesinin nedensiz olmadığını hatırlatıyor. Soylu, ya da zengin sınıfa mensup insanların evleridir anlattığı. Bu evleri, bu insanları içeriden yazdığı hemen anlaşılıyor. Anlaşılan bir diğer husus romanlarında toplumsal eleştiriye yer vermeyişi. 600 sayfalık anılarda İngilterenin sosyal ve iktisadi yapısına hiç değinmediği gibi gezdiği yerlerdeki halkın ekonomik durumunu da gözlememiş, daha doğrusu anıları içine almaya gerek görmemiş.

Polisiye roman yazma kararını verdiği günlerde askeri hastahanenin eczahanesine çalıştığını söylemiştim. Gerçekten de zehirler hakkında okuyucusunu bile fikir sahibi yapacak düzeyde bilgilidir. Arsenik ve siyanür gibi herkesin bilebileceği zehirler değil, adını ilk kez onun sayesinde duyacağınız organik ve sentetik egzotik zehir çeşitleri ile tanışabilirsiniz Christie polisiyelerinde. Bu zehir bilgisi sayesinde daha ilk romanlarında cesaret verecek eleştiriler aldığını eklemiş anılarına.

Edebiyat açısından daha da önemlisi ona ilham veren ya da yol gösteren yazarları ve kitapları, iki ünlü detektifini –Hercule Poirot ve Mis Marple’ı- yaratma süreçlerini ve yayıncılarla olan ilişkilerini yani kitaplarının yayımlanış hikayelerini uzun uzun anlatmış  olması.  Biraz uzun ama önemli ayrıntılar içeren bir alıntı yapmak istiyorum:

“Sanırım kitabın adı “The Mystery of the Yellow Room” idi. (Sarı Odanın Es­rarı) Kitap daha yeni satışa çıkmıştı, Gaston Le Roux adında yeni bir ya­zarın imzasını taşıyordu; romanda genç ve güzel bir gazeteci detektif var­dı, adı Rouletabille’di. Bu özellikle insanı şaşırtan romanlardan biriydi; iyi kurgulanmıştı, bazılarının haksızlık bazılarının ise haksızlık sayılabilir di­ye tanımlayacaklan türdendi. İnsan, ipuçlarının romanın içine dikkatle giz­lendiğini görebiliyordu…. Ablamla bu roman üzerinde uzun uzun konuştuk, birbirimize görüş­lerimizi anlattık ve romanın en iyilerden biri olduğuna karar verdik. Detektif hikâyeleri ablamla ikimizin uzmanlık alanımızdı. Madge, daha kü­çükken beni Sherlock Holmes ile tanıştırmıştı ve sonra da ben hep onun izinden gitmiştim. Ablamı izlemeye sekiz yaşındayken Madge’in bana okuduğu ve bayıldığım “The Levenworth Case” ile başlamıştım. Daha son­ra sıraya Arsene Lupin girdi, fakat ben onun maceralarını çok heyecanlı ve eğlenceli olmalarına rağmen gerçek detektif hikâyesi saymadım. Bir de çok beğenilen Paul Beck hikâyeleri vardı. The Cronicle of Mark Hewitt'”‘ ve şimdi de “The Mystery of the Yellow Room” vardı. Bu kitaplardan ilham alıp bir detektif hikâyesi yazmayı deneyeceğimi söyledim.”

Poirot’un neden Belçikalı olduğundan tutun da Hercule ismine layık görülmesine, Miss Marple’ın yaratılış nedenine, roman kişilerinin fiziksel görünüşleriyle isimleri arasındaki uyuma, romanlarındaki İngiliz sömürgelerinden dönen ordu mensubu ve muflis aristokratların kimlerden esinlenerek yaratıldığına, polisiye roman için uygun bulduğu karakter sayısına kadar pek çok yazarlık sırrını ifşa eden Christie, suç ve ceza, katil ve kurban hakkındaki düşüncelerini de belirtmiş. Aslında  cinayeti kötü ve mutlaka cezalandırılması gereken bir eylem olarak gören detektiflerinin romanlarda sarf ettiği sözleri hatırlatıyor;

Öldüren kişileri hemen yargılamam, fakat onlar toplum için zararlıdırlar; nefretten başka bir şey getirmezler ve ondan mümkün olduğu kadar çok şey almaya bakarlar. Ben onların böyle yaratıldıklarına inanmayı isterim, onlar bir yeteneksiz olarak doğmuşlardır, belki bu yüzden onlara acımak gerekir, fakat öyle olsa da onları başkalarından ayıramayız. Çünkü ortaçağlarda salgın hastalık olan bir köyden kaçmayı başaran adamın yakındaki başka bir köyde suçsuz ve sağlıklı çocukların arasına kanşmasına da ayrıcalık tanıyamayız. Suçsuzlar korunmalı, komşularıyla barış içinde ve yardımlaşarak yaşamalılar.

Bu açıdan bakıldığında, yazarın romanları protestan inancını taşıyan teolojik metinlerdir. Bütün Agatha Christie metinleri arasıda suçun cezasız kaldığı tek istisna, “Şark Ekspresinde Cinayet”tir. Ama, insaf edelim biraz; oradaki katil de gerçekten büyük bir kötülük yapmış, küçük bir çocuğu fidye için kaçırdıktan sonra öldürüp ailenin mahvına neden olmuştu…

Genç yazarları cesaretlendirecek bir yazarlık serüveni okuyoruz “Hayatım”da. Bugün birer Christie –hatta polisiye- klasiği sayılan ilk romanlarının birkaç yayınevi tarafından reddedilmesi, yayımlamaya karar verenlerin ise yazara neredeyse hiç denilecek kadar az bir telif ödemeleri anıların edebiyatseverler için en renkli bölümleri.

20.yüzyılda yaşamasına rağmen doğduğu 19.yüzyılın İngiliz hanımefendisi karakteristiğini yansıtan Agatha Christie’nin anılarını okuduktan sonra kanlı ve kaba öldürme sahnelerine neden hiç rağbet etmediği sorusu da siliniyor aklımızdan. Yazmaktan çok yaşamayı seven bir kadın için “Ölüm Düşesi” lakabı şimdi hiç sevimli gelmiyor…

Agatha Christie ve Çocuk Tekerlemeleri

Agatha Christie’nin kendisine büyük başarı kazandıran formüllerden biri de çocuk şiirleridir. Bu tekerlemeler okuyucunun ilgisini çeker ve merak uyandırır. Aynı zamanda sembolik anlam ve kinayeler taşırlar.

Agatha Christie, Miss Marple’a, çocuklar için “acımasız küçük şeyler” dedirtir. Genellikle bir durum veya bir kişi yaşlı kadına eski bir çocuk tekerlemesini hatırlatır ve olayı çözüverir. Bir İngiliz’den daha İngiliz olan Poirot da ancak emekliliğinden sonra İngiltere’ye yerleşmesine rağmen nedense tüm bu tekerlemeleri ezbere bilir.

Agatha Christie’lerde geçen bu çocuk tekerlemelerinin tesbit edebildiğimiz kadarını aşağıdaki tabloda görüyorsunuz. Ne kadar basit bir yapıya sahip olursa olsun, bir şiiri çevirmek zor iştir. Bu yüzden olsa gerek, bizdeki eski basımlarda birçok tekerleme ya kısaltılmış, ya da hiç konulmamıştır. Tavuskuşu Cinayeti (Third Girl), Ölüm Diken Üstünde (Death in the Clouds) gibi polisiyelerde bu eksiklik, muammanın çözümü konusunda ciddi bir kafa karışıklığına yol açsa da, bu biz azimli Türk okurlarını Agatha sevmekten alıkoyamamıştır.

Tekerlemelerin bazılarının kökeni çok eskilere dayanıyor ve zaman içinde değişmişler. Mesela On Küçük Zenci’de Agatha Christie’nin kullandığı “Ten Little Indians” tekerlemesinin orijinali çok daha basittir. Bazen de bu tekerlemelerin uyarlamalarını başka yerlerde görürüz. “One, Two, Buckle My Shoe”nun Elm Sokağında Kabus versiyonu gibi. Francis Burnett’in ünlü çocuk kitabı Gizli Bahçe‘den “Mistress Mary, quite contrary” tekerlemesine aşina olanlar vardır aramızda. Ve hemen hepimiz en küçüğünün hani bana, hani bana diye ağladığı beş küçük kardeşin hikayesini biliriz.

“Agatha Christie ve Çocuk Tekerlemeleri” adlı bu önemli (!) çalışmadan sonra araştırmalarımız, “Agatha Christie Kitaplarındaki Shakespeare Alıntıları”, “Agatha Christie ve Kitlesel Mücadeleler: Asimile biri olarak Poirot’un Dünya Kapitalizmine Entegrasyon Süreci”, “Wim Wenders: Paris-Texas Üzerindeki Hastings İzdüşümleri” ve “Usun Evrenselliğinin Gereklerince Miss Marple: Tarihteki Kadın Muhalefetleri Üzerine Bir İnceleme” gibi konularla devam edecektir.

Ten Little Indians

Ten little Indian boys went out to dine;
One choked his little self and then there were nine.

Nine little Indian boys sat up very late;
One overslept himself and then there were eight.

Eight little Indian boys travelling in Devon;
One said he’d stay there and then there were seven.

Seven little Indian boys chopping up sticks;
One chopped himself in halves and then there were six.

Six little Indian boys playing with a hive;
A bumblebee stung one and then there were five.

Five little Indian boys going in for law;
One got in Chancery and then there were four.

Four little Indian boys going out to sea;
A red herring swallowed one and then there were three.

Three little Indian boys walking in the Zoo;
A big bear hugged one and then there were two.

Two little Indian boys sitting in the sun;
One got frizzled up and then there was one.

One little Indian boy left all alone;
He went and hanged himself and then there were none.

On Küçük Zenci

On küçük zenci yemeğe gitti.
Birisi boğuldu, kaldı dokuz.

Dokuz küçük zenci pek geç yattı.
Birisi uyanmayı unuttu, kaldı sekiz.

Sekiz küçük zenci adada gezmeye çıktı.
Birisi dışarıda kalmayı istedi, kaldı yedi.

Yedi küçük zenci bir küçük baltayla odun kesti.
Birisi iki parça oldu, kaldı altı.

Altı küçük zenci kovana dokundu.
Birisini arı soktu, kaldı beş.

Beş küçük zenci kanunu tetkik etti.
Birisi avukat oldu, kaldı dört.

Dört küçük zenci denize girdi.
Birisini balık yuttu, kaldı üç.

Üç küçük zenci hayvanat bahçesini dolaştı.
Birisini ayı boğdu, kaldı iki.

İki küçük zenci güneşte oturdu.
Birisini güneş çarptı, kaldı bir.

Bir küçük zenci tek başına kaldı.
Gidip kendisini astı, tamam!

After the Funeral

Lizzie Borden with an axe
Gave her father fifty whacks
When she saw what she had done
She gave her mother fifty-one.

Cenazeden Sonra

Lizzie Borden baltayı aldı
Babasına elli kere salladı
Ne yaptığına bakınca
Anacığına da elli bir kere salladı

One, Two, Buckle My Shoe

One, two, buckle my shoe
Three, four, knock at the door
Five, six, pick up sticks
Seven, eight, lay them straight
Nine, ten, a big fat hen
Eleven, twelve, dig and twelve
Thirteen, fourteen, maids a’courting
Fifteen, sixteen, maids in the kitchen
Seventeen, eighteen, maids a’waiting
Nineteen, twenty, my platter’s empty…

İskemlede Beş Ceset

Bir, iki, ayakkabımın tokasını tak,
Üç, dört, kapıyı kapat.
Beş, altı, çomakları al.
Yedi, sekiz, onları düzgün koy.
Dokuz, on, besili bir tavuk.
On bir, on iki, insanlar incelemeli.
On üç, on dört, kızlar flört ediyor.
On beş, on altı, kızlar mutfakta.
On yedi, on sekiz, kızlar bekliyor.
On dokuz, yirmi, tabağım boşaldı.

A Pocket of Full Rye

Sing a song of sixpence a pocket full of rye,
Four and twenty blackbirds baked in a pie.
When the pie was opened the birds began to sing,
Oh wasn’t that a dainty dish to set before the king?
The king was in his counting house counting out his oney,
The queen was in the parlour eating bread and honey
The maid was in the garden hanging out the clothes,
When down came a blackbird and pecked off her nose!

Porsuk Ağacı Cinayeti

Bir şarkı söyle. Altı peni, bir cep dolusu çavdar
Böreğin içinde pişirilen yirmi dört karatavuğun şarkısını.
Börek kesildiği zaman karatavuklar ötmeye başlamış.
Tam krala göre bir yemek değil mi bu?
Kral, hazinesindeymiş. Parasını sayıyormuş.
Kraliçe odasında ekmekle bal yiyormuş.
Hizmetçi bahçede çamaşırları asıyormuş.
Bir serçe gelerek burnunu gagalayıvemiş!

Three Blind Mice.

Three blind mice.
See how they run.
See how they run.
They all ran after the farmer’s wife
Who cut off their tails with a carving knife.
Did you ever see such a thing in your life
As three blind mice?

Üç Kör Fare

Üç Kör Fare
Nasıl koşuyorlar bak.
Nasıl koşuyorlar bak!
Hepsi de çiftçinin karısının peşinden koştular.
Kadın da kuyruklarını et bıçağıyla kesti.
Hayatında böyle garip bir şey gördün mü hiç?
Şu Üç Kör Fare gibi…

Five Little Pigs

This little pig went to the market.
This little pig stayed home.
This little pig had roast beef
Tliis little pig had none.
This little pig cried “Wee, wee, wee, wee!”
All the way home.

Beş Küçük Domuz

Bu küçük domuz pazara gitti.
Bu küçük domuz evde kaldı.
Bu küçük domuz pirzola yedi.
Bu küçük domuza hiçbir şey verilmedi.
Bu küçük domuz, “Vii vii vii,” diye ağladı.

They Came to Baghdad

How many miles to Babylon?
Threescore and ten.
Can I get there by candlelight?
Yes, and back again.

Bağdat’a Geldiler

Babil’e kaç mil kaldı?
Otuz altı ve on,
Mum ışığında gidebilir miyim?
Evet ve tekrar dön.

Crooked House

There was a crooked man
Who walked a crooked mile.
He found a crooked sixpence
Against a crooked stile.
He bought a crooked cat
Which caught a crooked mouse.
And they all lived together
In a crooked little house

Çarpık Evdeki Cesetler

Vaktiyle çarpık bir adam vardı…
Çarpık bir yoldan yürürdü.
Çarpık bir çitin yanında.
Çarpık bir bahçeyi süpürürdü…
Çarpık bir kedisi vardı.
Çarpık fareler tutardı.
Ve hepsi küçük,
Çarpık bir evde otururlardı…

N or M

Goosey, goosey, gander.
Whither shall I wander?
Upstairs, and downstairs.
And in my lady’s chamber.

N veya M

Kaz yavrusu, kaz yavrusu.
Nereleri gezeceksin?
Bir aşağı, bir yukarı
Sahibimin odasında.

Mrs McGinty’s Dead

Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Down on her knee just like I.
Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Holding her hand out just like I.
Mrs McGinty’s dead.
How did she die?
Sticking her neck out just like I.

Gördü ve Öldü

Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
Benim gibi diz çöktü.
Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
Benim gibi elini uzattı.
Mrs. McGinty öldü.
Nasıl öldü?
İşte böyle öldü…

Hickory Dickory Dock

The mouse ran up the clock
The clock struck one
The mouse ran down
Hickory Dickory Dock

Hikori Dikori Dok

Saat biri çaldı.
Fare aşağı daldı.
Hickori, dickori, dok

Hallowe’en Party

Ding dong dell,
pussy’s in the well

Elmayı Yılan Isırdı

Ding dongda,
kedi kuyuda

The Big Four

Will you walk into my parlour,
said the spider to the fly?

Büyük Dörtler

Örümcek, sineğe,
‘Salonuma girer misiniz?’ dedi.

Destination Unknown

How many going to St Ives?

Bilinmeyen Hedef

Kaç kişi St. Ives’e gider ki?

Third Girl

Rub a dub dub,
Three men in a tub.
And who do you think they be?
The butcher, the baker.
The candlestick maker.
Turn them out, knaves all three!
(They all sailed out to sea)

Üçüncü Kız

The Lonely Lady /The Harlyquin Tea Set and Other Stories

Four points of the compass so there be S and W, N and E.
East winds are bad for mail and beast.
Go south and west and North not east.

How Does Your Garden Grow? / Poirot’s Early Cases

Mistress Mary, quite contrary.
How does your garden grow?
With cockle-shells, and silver bells.
And pretty maids all in a row

Death in Clouds

Old Mother Hubbard’s dog
But when she came back he was playing the flute

Agatha Christie 120 yaşında!..

Polisiye edebiyatının kraliçesi, bundan 120 yıl önce, Devon’da doğdu. Kafasında hiç mi hiç yazar olmak gibi bir düşünce yokken, kız kardeşi Madge ile bir iddialaşma sonucu detektif hikayeleri yazmaya başladı. İlk romanı, Styles’teki Esrarengiz Vaka altı yayıncı tarafından geri çevrilip ancak 5 yıl sonra basıldı. İki milyardan fazla satan kitapları, İncil ve Shakespeare’den hemen sonra geliyor.

Agatha Christie’nin doğum günü nedeniyle, arama motoru Google da ana sayfasını değiştirdi. Yerde yatan bir cesedin başına toplanmış kişiler olarak resmedilen harflerde, en baştaki G’de Poirot’u görüyoruz.

Yorkshire Puding dedikleri puf ekmekten başka bir şey değilmiş!..

“Aman Tanrım, yağ ne kadar kızmış. İçine ne koymayı düşünüyorsunuz?”
“Yorkshire puding yapıyorum.”
“Bildiğimiz Yorkshire pudingi. Yanında bir de eski İngiliz usulünde pişirilmiş rozbif; bugünkü yemek bu mu?”
“Evet.”
“Cenaze yemeğini andırıyor. Güzel kokuyor.”

Yorkshire Puding (6 kişilik)

2 yumurta
1 kap un
1 kap süt
1 çay kaşığı zeytinyağı
Tuz, karabiber

Fırını 400°’de ısıtın.
Önce yumurta sarılarını beyazlarından ayırın ve iyice çırpın. Çırptığınız bu yumurta sarılarına azar azar unu ekleyin, sonra zeytinyağı ve süt ile kıvamını açıp, tuz ve karabiberi karıştırın. Krema kıvamını alıncaya kadar tekrar çırpın.
Diğer tarafta bekleyen ve katı hal alıncaya kadar çırptığınız yumurta beyazlarını yavaşça hamura yedirin. Kızgın etsuyu damlattığınız tepsiye dökün, yarım saat kadar, altın sarısı bir renge bürünüp iyice kabarana kadar pişirin.
Kızarmış et ile servis edebileceğiniz Yorkshire puding için önemli bir püf noktası, bütün malzemelerin oda sıcaklığında olmasıdır, yoksa ekmeğiniz kabarmaz.

Hepsi mutfağa doluşmuşlardı. Gazocağında patatesler neşeyle kaynıyordu. Fırındaki böbrekli böreğin kokusu eskisinden daha fazlaydı.

Dışarıda kış tüm sertliğiyle sürer ve kar, zaten yolları kapatmış olmasına aldırmadan lapa lapa yağmaya devam ederken bu sıcacık mutfakta olmayı kim istemez? Peki, bu mutfağın her yerden üç kilometre uzakta ve şiddetli rüzgârın telefon tellerini koparttığı, odaları bir türlü ısınmayan eski bir köşkte olduğunu söylersek? “Sorun değil, biraz soğuktan insana zarar gelmez.” diyenler olacaktır, o zaman hemen sözkonusu köşkün sakinleri arasında, diğerlerini öldürmeye and içmiş, acımasız ve sinsi bir katilin de bulunduğunu ekleyelim. “Bernie Rhodenbarr varsa no problemo, hiç olmazsa ölürken güleriz.” diye atılanlar için ziyadesiyle müteessiriz; zira Molly, kocası Giles ve bu genç çiftin birbirinden tuhaf pansiyonerleriyle başbaşa kalacaksınız maalesef. Fakat bu durumun iyi bir yanı da yok değil; Molly tüm zor koşullara rağmen önünüze karnınızı doyuracak iyi bir yemek koymak için can havliyle çabalayacaktır.

Molly dimdik ve hareketsiz duruyordu. Kızarmış olan yanakları alev alev yanmaktaydı. Bir iki dakika vücudu kaskatı durduktan sonra ağır ağır sobaya doğru gitti. Yere diz çökerek fırının kapağını açtı. Burnuna nefis bir yemek kokusu geldi. Genç kadın biraz keyiflendi. Sanki birdenbire alelade şeylerle dolu o sevgili, bildik dünyaya dönüvermişti. Yemek, evişi, yuva kurmak… Sıradan, heyecansız bir hayat…
Ta ilk çağlardan beri kadınlar erkekleri için yemek pişirmişlerdi. Tehlike ve delilikle dolu öbür dünya ortadan kaybolmuştu. Mutfağında çalışan kadın güvenlikte demekti… Her zaman orada güvenlikte demekti…

Aynı şekilde Poirot da Hastings ile İngiliz yemekleri hakkında dertleşirken, yanlarına gelen sevgili dostunun kızı Judith’e, bakın ne tür öğütler veriyor:

“… Sonra, yemekler… İngilizlerin o en kötü yemekleri burada pişiriliyor. Brüksel lahanaları tam İngilizlerin sevdiği gibi koskocaman ve kaskatı. Patatesler haşlama. Bunlar ya sert kalıyor ya da parça parça oluyor. Sebzeler su tadında. Daima, daima su tadında. Hiçbir yemeğe tuz ve biber koymuyorlar…” Arkadaşım anlamlı anlamlı sustu.
“Yemeklerin korkunç olduğu anlaşılıyor,” dedim.
Poirot mırıldandı. “Ben şikâyet etmiyorum…” Ardından şikâyet etmeye koyuldu.

Poirot, “Ona yemekleri anlatıyordum,” dedi.
Judith sordu. “Yemekler çok mu kötü?”
“Bunu sormaman gerek, yavrum. Yani sen deney tüpleri ve mikroskoplardan başka hiçbir şey düşünmüyor musun? Orta parmağına mavi odun alkolü bulaşmış. Midesiyle ilgilenmemen kocan için hiç de hoş bir şey olmaz.”
“Evleneceğimi hiç sanmıyorum.”
“Pekâlâ da evleneceksin. Tanrı seni neden yarattı?”
Judith, “Birçok şey yapmam için yarattığını umarım,” dedi.
“Bunların başında da evlilik gelir.”
Judith, “Pekâlâ,” diye mırıldandı. “Siz bana iyi bir koca bulun. Ben de onun midesiyle yakından ilgilenirim.”
Poirot, “Benimle alay ediyor,” dedi. “İlerde bir gün yaşlıların ne kadar akıllı olduklarını anlayacak.”

Kuşkusuz ki Poirot ile hiç karşılaşmamış olsalar bile Miss Marple, zarifçe başını eğerek ona hak verecektir. Zira kendisi de eski hizmetçisi Cherry’e, “Kızım kocana çok iyi bakman lâzım. Dikkat et, ona elinden geldiği kadar iyi yemekler hazırla. Akşamdan bir konserve açıp adamın önüne koymayasın. Erkeklerin iyi gıda almaları gerekir.” diye sıkı sıkı nasihat etmiştir.

Mutfağının sıcaklığında güven bulan Molly ve kocasına taze yemek pişirmekten başka bir şey düşünmeyen Cherry benzeri evli kadınlar ile Oxford matematikten yüksek dereceyle mezun olmasına rağmen ev hizmetçiliğini tercih eden Lucy’nin yanında, Anne Beddingfeld, Lady Eileen Brent (Bohça) gibi serüven peşinde koşan genç kızlarla tamamen farklı karakterler yaratmış olan Agatha Christie, yemek olgusunu polisiyelerinin arka fonunda sürekli kullandı. Yemek, insanların zehirlenerek, boğularak, tabancayla ateş edilerek, türlü türlü yollardan çeşitli şekillerde, değişik nedenlerle öldürüldüğü bu kitaplarda normal düzeni anımstan öğelerin başında gelir. Çünkü hayat her türlü şartta devam ediyordur; siz ne kadar acı içinde olursanız olun, uyumak, yemek yemek gibi temel yaşamsal işlevleri gözardı edemezsiniz.

Gece 3’te tabanca sesiyle yatağınızdan fırlamış, merdivenlerden koşarak aşağıya inmiş, kütüphane kapısı önünde dizilerek, sabahlıklarına sarınmış, korku ve endişe içerisinde bekleyen leydileri nazikçe bir yana iterek, içeriden kilitli kapıyı bir omuz darbesiyle açmış ve evsahibini başı kanlar içinde, koltuğuna yığılmış bir halde bulmuşsunuzdur. Ve akabinde uşak Jeeves’e bağırarak karakola telefon etmesini emretmişsinizdir. Polis gelmiş, notlar almış, suç yerini incelemiş, ahçı kadının hemen hazırladığı sıcak çay ve kurabiyeler eşliğinde tanıklarla konuşmuş, sabahın ilk ışıklarıyla tekrar dönmek üzere köşkten ayrılmıştır. Yorgunluktan ayakta duramıyorsunuzdur, odanıza çekilmeye, biraz da olsa uyumaya karar verirsiniz, ertesi gün için güç toplamanız lazımdır. Gözünüzü henüz kapatmışsınızdır ki, kapı gıcırdayarak açılır…

Jeeves sessiz adımlarla içeri süzülür, ağır kadife perdeleri açar, sabah çayınızı komodinin üzerine koyarken; “Ne güzel bir gün, değil mi efendim?” diye mırıldanır o duygusuz sesiyle. “Be adam!,” diye bağırmak gelir içinizden, “daha birkaç saat önce senelerdir yanında çalıştığın, bunca ekmeğini yediğin Sir Cozy öldürüldü, günün neresi güzel?” Ama bu tür lakırdılar amcasının Güney Afrika’daki elmas madenlerini denetlemekten henüz dönmüş genç bir centilmene yakışmayacağı için susarsınız.

Kahvaltı için aşağı indiğinizde büfenin her zamanki gibi çok zengin olduğunu görürsünüz. Cinayet ve diğer ufak tefek işler, ahçı kadın Susan’ın daha az çeşit çıkarmasına mazaret teşkil edemez asla. Tabağınıza bir şeyler alıp kahvenizin doldurulmasını beklerken, göz ucuyla Binbaşı Barnaby’in tabağına bakmaktan kendinizi alamazsınız, o da ne! Kaç akşamdır anlata anlata bitiremediği Afganistan Harbi hatıralarıyla herkese fenalıklar geçirtmiş olan bu yaşlı askerin tabağında, böbrek ve biftek sote, jambonlu yumurta, kazciğeri, salam, çörek, bal, marmelat, iki çeşit reçel, tereyağı, hepsi birbirine karışmıştır. Görünen o ki Sir Cozy’nin öldürülmesi o muazzam iştahından bir şey kaybettirmemiştir, aksine… Sol tarafınızda bulunan genç ve zarif Lady Claire ise bir parça kızarmış ekmeği, çay fincanından aldığı küçük yudumlar eşliğinde çiğneyip duruyordur. Öyle ya ne de olsa Claire bir hanımefendidir ve herkesçe bilinen bir gerçektir ki hanımefendiler çok yemezler, zaten şimdiye kadar hiç kimse Claire’i bir dilim greyfurt ya da kızarmış ekmekten başka bir şey yerken görme onuruna erişememiştir.

Kahvaltıdan sonra Müfettiş Japp ve ekibi çıkıp gelirler, tekrar tekrar aynı soruları sorup, pencerede parmak, bahçede ayak izlerini araştırırlar. Kafalarını sallayarak ayrılırlar ama gönlünüzü ferah tutunuz, onlar ki dünyanın son umudu, soyları tükenen birer çılgındırlar, muhakkak ki tekrar döneceklerdir. Biraz kafanızı dinlemek, olanlar üzerine düşünmek için bahçeye çıkarsınız. Ellerinizi golf pantolonun cebine sokup, dalgın dalgın ıslık çalmaya henüz başlamışsınızdır ki, bahçıvan yamağı James beliriverir önünüzde. “Sizi öğle yemeğine bekliyorlar, Sir.” der. Çaresiz yemek odasına doğru yollanırsınız, bahçeye açılan terasın Fransız kapılarına ulaştığınızda gözünüze çarpan ilk şey parlak, siyah rugan ayakkabılar olur. Bu papuçlar yumurta kafalı, gür siyah bıyıklı, her lafının arasına olur olmaz mon ami sıkıştıran ufak tefek bir yabancıya aittir. “Oh, mon dieu! Hindi içine doldurulmuş kaz içine doldurulmuş tavuk içine doldurulmuş jambon içine doldurulmuş mantar! Ah Lady Charlotte, bu zamanda böyle bir ahçınız olduğu için kendinizi şanslı addetmelisiniz!” der kocası dün gece öldürülmüş evsahibesine.

Güçbela öğle yemeğini atlatırsınız, ama önünüzde size bekleyen çok daha zorlusu vardır. Şu Amerikalı pişkin hafiyelerinin kafaları ellerindeki viski bardağı ile orantılı çalışırken, sizin gibi kır köşkü polisiye sakinlerinin en büyük gizli silahları zarif ve ince çin porseleninden yapılmış çay fincanlarıdır. Ve bu fincanlar genelde akşamüstü 5 sularında ortaya çıkarlar. Akşam çayından kaçmak için otomobilinize atlayıp, köye inmek istersiniz ama nafile! Garaja giden yolda, “Bertie! Bertie, hadi ama kuzum, çaya bekliyorlar.” sesini duyarsınız, on beş yaşından beri sizinle evleneceği günün hayallerini kuran, Sir Cozy’nin at suratlı kızı Hortense’dır bu. İçinizi çekip, idama giden bir tutuklu adımlarıyla ağır ağır terasa çıkarsınız.

Pamuk saçlı, pembe yüzlü, omuzlarında dantel şal, elinde kırmızı bebek patiği örgüsü bulunan yaşlı bir kadıncağız yarımay gözlüklerinin üstünden sizi şöyle bir süzdükten sonra, Claire’e dönerek konuşmasına devam eder.

“İnsanın başına bazen böyle şeyler geliyor. Geçen yıl Bertram Oteli’nde kalırken -bildiğiniz gibi Bertram’ın o eski ihtişamı kalmadı artık kapıcılar bile öyle saygısızlar ki. Düşünün mesai başında sigara içiyordu birisi, üstelik üniforma ceketinin omuzundaki yaldızlı sırmalardan biri kopuktu. Bertram’ın eski müdürü Bay Saunders hayatta olsaydı, eminim böyle bir skandala asla izin vermezdi. Sevgili yeğenim Raymond, biliyorum söylememe gerek yok ama hatırlatayım yeniden, belki -hiç ihtimal vermiyorum ya- bilmeyenler olabilir, kendisi çok ünlü bir yazardır. Sevgili eşi Joan da çok ünlü bir tiyatro oyuncusudur aynı zamanda, evet ne diyordum, ikisi de çok ünlüdürler. Geçen gün elma almak için gittiğim manav George, “Miss Jane. İstediğiniz gibi elmaları seçin, hiç sakıncası yok.” demez mi, şaştım kaldım. Çünkü manav ürünlerini kimseye ellettirmez, kendisi seçer, alta da çürükleri doldurur bazen. Halbuki her Pazar karısı ile kiliseye giderler bir de. Neyse, meğer manav ile eşi, Joan’ın –biz aile arasında kısaca ona Joyce deriz- hayranlarıymış, her Paskalya Yortusu’nda Devonshire’da sahnelenen…”

Claire size doğru yaralı köpek bakışları fırlatarak, gözleriyle kurtar beni diye yakarıyordur ama sizin değil Claire’i, kendinizi kurtaracak haliniz kalmamıştır, adınızı sorsalar iki dakika düşünüp ancak yanıtlayacak (ki o da yanlış!) bir hale getirilmişsinizdir. Kapıya doğru dönerek, “Efendim Jeeves? Telefon? Bana mı, derhal geliyorum.” dersiniz boşluğa. Belinizden iki büklüm kıvrılıp reverans yaparak, arka arkaya odadan çıkarken; Jeeves nerede diye bakınan leydilerin görüş alanından kaybolursunuz.

Odanıza çıkarsınız bir koşu, merdivenlerde kimseye, özellikle elinde tepsi ile bir orta hizmetçisine, yakalanmadığınız için derin bir oh çekersiniz. Kendinizi yatağa yüzüstü atıp, evsahibini kimin ve niçin öldürdüğünü, Hortense’dan nasıl kurtulabileceğinizi, Claire’i yaşlı kadının yanında bırakmakla bir cinayetin daha işlenmesine neden olup olmadığınızı düşünürsünüz. Günboyu çektiğiniz stress ve yorgunluk yüzünden gözleriniz ağır ağır kapanmak üzeredir ki, heyhat! Derinden gelen bir gong sesi yankılanır köşkte. Herkes bilir ki gongun üçüncü çalışında herkes resmi akşam kıyafetlerine bürünmüş bir halde, yemek salonunda hazır ve nazır bulunmalıdır. Siz Bertie, yıldırım hızıyla fırlarsınız yataktan, alelacele traş olup, yakası kolalı, önü fırfırlı beyaz gömleğinizi giyip, yakut kakmalı kol düğmelerinizi takarsınız. Yemek salonuna indiğinizde, Tommy ve Tuppence Beresfordların da davetli olduğunu görürsünüz her ne hikmetse.

Bütün leydiler, hatta Hortense bile uzun gece elbiseleri ve mücevherlerle son derece şıktırlar. Somon füme,fırınlanmış kuşkonmaz, rosto ve yorkshire pudingini, çikolatalı sufle ile gorgonzola peyniri takip eder. Yemek esnasında cinayetten konuşmak görgü kurallarına uymayacağından, bu seneki Derby yarışlarında büyük atak yaparak herkesi şaşırtan Kont Edwards’ın atı Sarıkanat’tan, artık herkesin yazı Cannes’da geçirebiliyor olmasından, İskoçların Shakespeare sahnelemeyi asla beceremeyeceğinden konuşursunuz. Yemekler yenildikten sonra leydiler Mavi Salon’a çekilirler, centilmenler de porto şarabı eşliğinde pürolarını içip, Sarıkanat’ın jokeyinin ne uslanmaz bir kumarbaz olduğu, Cannes’daki gece klüpleri, Lady Macbeth’de oynayan şu İskoç aktrist Mary’nin Lord Curzon’un metresi olup olmadığı gibi daha ciddi konuları tartışırlar. Sonra briç oynamak için Mavi Salon’da bekleyen leydilerin yanına dönerler, briç masalarının hemen yanındaki ayaklı sehpalar üstünde kazciğeri sürülmüş kanapeler, bir lokmalık tereyağlı salatalık sandviçleri, çilekli kekler, daha neler neler yoktur ki.

Bitti sanıyorsunuz değil mi, hayır daha gece yarısı sıcak kakaoları var ama yok, yüreğim dayanmayacak. Yazımızın kahramanı Bertie’yi bu son zulümden maruf tutarken, sizleri sevgili dostum Poirot’un sözleri başbaşa bırakıyorum, lütfen dikkate alınız.

“Her ne yaparsanız yapın, asla kütüphanede çay içmeyin. Ve akşam yemeklerinde tetikte olmayı kesinlikle bırakmayın, yalvarırım size. Ne yiyip içtiğinize dikkat edin. Asla ama asla yatmadan önce uyku ilacı veya bir fincan sıcak çikolata istemeyin, İngilizlerin deyimiyle belayı çağırmış olursunuz. Bu gibi durumlarda her zaman birileri, birilerini zehirlemeye calışır neredeyse. Hizmetlilerin nasıl olduklarını ise söylememe gerek var mı, bir fincan rahatlıkla başkasınınkiyle karıştırılabilir.
Öylelerini biliyorum ki, böyle bir hafta sonunda yanlarında kendi yiyeceklerini götürür ve odalarında kilit altında tutarlar. Evsahiplerine belki bir fincan papatya çayı için güvenebilirler ama bu da çok nadirdir. Biraz abartı mı dediniz? Belki öyle. Eh, insan kendisi yaşayıp görmeli,
non?”

Kaynaklar:
Agatha Christie – 16:50 Treni, Fare Kapanı, Ve Perde İndi, Ve Ayna Kırıldı, Cinayetler Oteli
Dick Riley (ed.) , Pam McAllister (ed.) – The Bedside, Bathtub & Armchair Companion to Agatha Christie

Üç Kör Fare

Üç Kör Fare
Üç Kör Fare
Nasıl koşuyorlar bak,
Nasıl koşuyorlar bak!
Hepsi de çiftçinin karısının peşinden koştular.
Kadın da kuyruklarını et bıçağıyla kesti.
Hayatında böyle garip bir şey gördün mü hiç?
Şu
Üç Kör Fare gibi…

II. Dünya Savaşı sona ermek üzereyken, İngiltere’de iki küçük kardeşin yaşam savaşı tüm acımasızlığıyla devam etmekteydi. Sekiz çocuklu yoksul bir aileden gelen O’Neill kardeşler, 8 yaşındaki Dennis ve 5 yaşındaki Terence, 1940 senesinde devlet tarafından himaye altına alınmıştı. Dört yıl boyunca birçok koruyucu aile yanında kalan kardeşler, en son Reginald and Esther Gough’ların çiftliğine yerleştirildiler. Henüz altı ay geçmemişti ki, 9 Ocak günü Bayan Gough doktora telefon açarak oğlanlardan birinin durumunun kötü olduğunu bildirdi. Doktor hemen çiftliğe koşturmasına rağmen ne yazık ki küçük çocuğu kurtarmayı başaramadı. Dennis O’Neill şiddet ve açlık yüzünden öldüğünde daha 12 yaşındaydı.

9 yaşındaki kardeşi Terence’in mahkemede yaptığı şahitlik tüyler ürpertici gerçekleri ortaya çıkardı. Çocukları evlatlık edinmelerinin karşılığında devletten para alan çiftçi ve eşi, O’Neill kardeşlere korkunç işkenceler yapmıştı. Günde en fazla bir dilim ekmek verip, ağır koşullarda çalıştırmışlardı. Genelde sarhoş olan çiftçi, küçük çocuklara dayak atarken, karısı sessizce izlemekle yetinmişti. Dava dört gün sürdü; jüri çiftçiyi 6 yıla, eşini ise 6 aya mahkum etti. Kısa bir süre sonra boşanan çifte verilen ceza tatmin edici olmaktan çok uzaktı.

Küçük Dennis’in ölümü İngiltere’yi ayağa kaldırdı. Daha önce de yanlarına aldıkları çocuklara kötü davrandıkları gerekçesiyle birçok şikayetler almış bir aileye, geçmişi araştırılmaksızın tekrar çocukların emanet edilmesi büyük sorumsuzluk olarak görüldü. 1946’da, Sir Walter Monckton parlemantoya verdiği bir önergeyle Çocuk Koruma Kanunu’nu güçlendirdi.

Davayı ilgiyle takip eden bir diğer kişi de ünlü polisiye yazarı Agatha Christie idi. 1947 senesinde, Kraliçe Mary’nin sekseninci doğum günü için yazdığı Üç Kör Fare adlı radyo oyunu bu trajediden esinlemişti. Daha sonra ismini Fare Kapanı olarak değiştirip, tiyatro oyunu haline soktu. 1952 yılından beri Londra’da perdelerini açan oyun, en uzun süre sahnelenen oyun olarak tüm rekorları kırmıştır. Fare Kapanı’nı henüz okumamış bir polisiye okuru olacağına ihtimal vermemekle birlikte, kitabı patlatmamak adına fazlasını bırakın, hiç detay veremiyorum. Yalnızca Christie’nin en “twist” eserlerinden biri olduğunu hatırlatmakla yetineceğim.

Dennis O’Neill’in trajik ölümü yıllar boyunca birçok başka kitap ve filme de esin kaynağı oldu. Fakat önümüzdeki günlerde, 4 Mart’ta çıkacak olan, Someone to Love us diğerlerinden ayrılıyor. Zira kitabın yazarı , 9 yaşındayken mahkemede yaptığı tanıklık ile kendisi ve abisine yapılan şiddetin boyutlarını ortaya seren Terence O’Neill’den başkası değil. Yetmiş yaşın üstünde olan Terence hâlâ geceleri kabus gördüğünü, o günleri ve abisi Dennis’i unutamadığını söylüyor.

Someone to Love Us – Terence O’Neill / HarperCollins

Küçücük Hatalar (M. Şeref Özsoy)

Agatha Christie’nin 11 kayıp gününün Orhan Veli’yle birlikte geçirdiğini iddia eden Deniz Kutlukan’ın Nisan 1997 tarihli Negatif dergisindeki yazısını görünce şok oldum.

“Agatha Christie kocası Archie’nin aldatması sonucu on bir gün ortalıktan kayboldu ve biz onun bilinmeyen bu on bir gününü nerede, kiminle ve nasıl geçirdiğini ortaya çıkardık… Bu tarihi bilgiyi siz okurlarımızla paylaşmaktan gurur filan duyuyoruz. Agatha Christie, bu on bir günü Orhan Veli’yle birlikte geçirmiş. Ve iki ünlünün ilişkisi başlangıçta tamamen arkadaşlık ilişkisiymiş. Aşk sonradan gelmiş… Ve aşkları sırasında Orhan Veli tam 30 mektup göndermiş Agatha’ya.”

1926 yılında benim bildiğim kadarıyla on gün boyunca ortalıkta gözükmeyen ve kendisinden hiçbir haber alınamayan Agatha Christie’nin arabası bir göl kenarında bulunur. Üstelik ağaca çarpmış olan arabanın içindeki bavullar etrafa dağılmıştır. Yazarın gölde boğulduğu düşünülmüşse de on gün sonra hiçbir şey olmamışçasına ortaya çıkan yazar, 1976 yılında 85 yaşında ölür ama, bu sır olan on gün ne yaptığını hiç bir zaman açıklamaz.

Orhan Veli’nin 1914’te doğduğunu bilmesem, 1926’da 12 yaşında olduğunu hesaplayamasam ben de bu şahane habere hemen inanacağım ama, ne yazık ki hayretler içerisinde yazıyı okumaya devam ettim:

“Orhan Veli, şairliği ve akşamcılığının yanında sıkı bir polisiye okuruydu aslında. İşte bu gizli kalmış yönünü yıllar sonra ortaya Negatif çıkardı. O yıllarda ülkemizde polisiye roman pek popüler bir yazın türü olmadığından şairimiz hep yabancı kaynaklara yönelmek zorunda kalıyor, yurt dışına giden bir arkadaşına büyük bir hassasiyetle verdiği siparişlerin başında hep dedektif romanları geliyordu. Conan Doyle okuyarak başlamış sanırız bu işlere.

O dönem sık sık yurtdışına giden bir arkadaşı şöyle diyor; ‘Ne zaman garpa yolum düşse, elime bir liste tutuşturur ve bunları almadan gelme sakın derdi rahmetli. Ona yapabileceğiniz en büyük kötülük henüz okumadığı bir polisiye öyküdeki katili söylemek olurdu…’

Orhan Veli’nin bu merakı Agatha Christie’nin kitaplarıyla tanışınca gerçek bir tutku halini aldı. Arkadaşları Orhan Veli’nin bir dönem kendisine bir safari şapkası aldığını ve ortalıkta Hercules Poirot gibi pipo içerek dolaştığını söylüyorlar. Tavırları ve imajıyla gerçek bir dedektif görüntüsü çizerek Beyoğlu meyhanelerinde boy gösterirmiş kendisi. Onun bu merakını bilen arkadaşları kendisine Şair Poirot diye bir lakap takmışlar. Rakı muhabbetlerinin sonlarına doğru herkes iyice kafayı bulduğunda Orhan Veli ayaklanır ve Poirot’nun mühim monologlarını ezberinden okumaya başlarmış.

Orhan Veli Agatha Christie’ye olan hayranlığı sonucu ona mektup yazmaya başlamış. Derin bir hayranlıkla kaleme aldığı bu mektupların çoğu şimdi kayıp.

Fakat yine o dönemki bir arkadaşının anlattığına göre rakı muhabbetlerinin sonlarına doğru bu mektuplar hep mevzu edilir ve arkadaşları Orhan Veli ile bu umutsuz aşkı yüzünden dalga geçerlermiş. Ama Orhan Veli hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmaz, onların değdirmelerine aldırmazmış.

Orhan Veli yaklaşık üç yıl boyunca İngiltere’ye otuz kadar mektup yazmış. Tabii Agatha Christie’nin bu mektupları fark etmesi biraz zaman almış. Günde yüzlerce mektup alan Agatha bu mektuplar içinden Türkiye’den gelen özel bir tanesini fark edene kadar uzunca bir zaman geçmiş. Fakat sonra Orhan Veli’nin duygu dolu, hisli mektuplarından birini keşfedince, ki bir iddiaya göre zarfın içinde kuru ve sarı bir gül varmış, o da cevap yazma gereği duymuş.

Kafka ile Milena gibi mektuplar sayesinde bir arkadaşlık doğmaya başlamış aralarında. Orhan Veli ona şiirlerini İngilizce’ye çevirerek yazmış, Agatha da o sırada yazmakta olduğu yeni kitap hakkında bilgilendiriyormuş şairimizi.

Bu iki önemli edebiyatçı arasındaki arkadaşlık yavaş yavaş aşka dönüşmüş olmalı ki Agatha bir ara Doğu Ekspresine atlayıp İstanbul’a gelmiş. Kendi hayat hikayesi içinde 11 günlük bir muamma olan bu günleri İstanbul’da, Orhan Veli’yle birlikte geçirdiğine dair sağlam kaynaklar var elimizde. Görünen o ki Agatha, Orhan Veli’nin yoğun ve ısrarlı davetlerine en sonunda karşılık vermeye karar vermiş olmalı. Aralarındaki mektup arkadaşlığının nasıl ve ne zaman bir aşka dönüştüğü belirsiz fakat Beyoğlu sokaklarının ve meyhanelerinin bu işte parmağı olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Yine arkadaşlarının anlattıklarına göre Orhan Veli, Agatha’yı bir akşam Degüstasyon meyhanesine götürmüş ve rakı içmeyi sevmeyen mektup-sevgilisine rakı içirerek, onu sarhoş etmiş. Tabii sonra Agatha’yı Degüstasyon’dan Pera Palas’a kadar taşımak zorunda kalmış. Gecenin geri kalanının nasıl geçtiği konusunda elimizde yeterli doküman yok, o yüzden kimsenin günahını alamayız.

Orhan Veli’nin dostları, onun on bir gün boyunca hayattan çok zevk alan, mutlu bir insan olduğundan söz ediyorlar. Agatha ile beraber Piyerloti’ye, Emirgan’a gitmişler. Onları Sultanahmet’te nargile içerken gören bir görgü tanığı bile var. O yıllarda Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde mangalcılık yapan bir tanığın ağzından dinliyoruz;

‘Orhan Veli yanında ecnebi bir bayanla gelince çok şaşırdık. Zira genelde yalnız gelirdi. Beraber iki elmalı nargile içtiler. Yanındaki bayanla bizim anlamadığımız bir dilde uzun uzun konuştular. Kırk yıllık ahbap gibiydiler.’ Edebiyat çevrelerinde hatırı sayılır bir şaşkınlığa yol açacağına inandığımız bu önemli bilgileri tarihin tozlu sayfaları arasından çekip çıkarmayı kendimize görev bildik. Bu iki önemli şahsiyet arasındaki aşkın bu güne kadar bilinmemesi, bu aşkın ne kadar özel ve anlamlı olduğunu gösterir diye düşünüyoruz.”

Bir solukta okunan yazı, soğuk havada denize düşmüşçesine etkiliyor insanı. 12 yaşındaki Orhan Veli’yi düşünmeyi bir kenara bırakıyorum, Fransızca değil de İngilizce bilen bir şair Orhan Veli’yi hayal etmeye çalışıyorum. Kendisinden 23 yaş büyük bir kadınla birlikte olamaz diyemedim. Ne de olsa kendisi, aşklarından bahsettiği Aşk Resmigeçidi’nde yazmıştır bunu:

Üçüncüsü Münevver Abla, benden büyük
Yazıp yazıp bahçesine attığım mektupları
Gülmekten katılırdı, okudukça.
Bense bugünmüş gibi utanırım
O mektupları hatırladıkça.

Tüm bunları düşünürken yazının altındaki bit kadar harflerle, baş aşağı yazılan birkaç kelime dikkatimi çekiyor:

“Yukarıdaki yazı bir nisan parodisidir. Ciddiye almayınız”

İşte o zaman kafamda şiir kaçkını şimşekler çaktı ve neden hiç tarih verilmediğini ya da ‘bir arkadaşın’ isminin söylenmediğini anlayabildim… ‘Parodi’yi hoş bulduğumu belirtmemin yanı sıra; yaş ve yabancı dil bilgisi gibi bir iki ufak (!) detayı daha uygun olabilecek bir yazar yerine Orhan Veli’yi seçerek bana bu yazıyı yazmaya malzeme hazırlayan Deniz Kutlukan’a ve Negatif’in o dönemdeki yazı işlerine teşekkürü bir borç bilirim.

Benzer hatalar ya da eksiklikler her zaman olmuştur. Bir başka örnek Asım Bezirci’nin hazırladığı yaşamı, kişiliği, sanatı, eserleri ile Orhan Veli’dedir. Kitabın hiçbir baskısının sonundaki kaynakçada, Orhan Veli’nin çevirilerinin arasında Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında yayımlanan Jean Anouilh’un Antigone adlı eseri bulunmamaktadır. Oysa ki Orhan Veli’nin iki basım yapan tek çevirisi budur ve üstelik Ankara’da Küçük Tiyatro’da (açık saçık bulunan sahneleri çıkarılarak da olsa) oynanmıştır da… Bunun yanı sıra Moliere’den yaptığı çeviriler kimi baskıda (Can Yayınları ve Altın Kitaplar) iki, kiminde (Evrensel Yayınları) üç çeviri gözükse de sadece 1979 tarihli dördüncü basımda (Gözlem Yayınları) doğru rakam verilmiştir. Orhan Veli, Moliere’in dört eserini (Tartuffe, Sicilyalı Yahut Resimli Muhabbet, Versailles Tuluatı ve Scapinin Dolapları) Türkçe’ye çevirmiştir.

Yine Asım Bezirci’nin incelemesindeki bir başka ‘baskılar arası ilginçlik’ ise kitabın sonundaki ‘Basında Yankılar’dadır. Mehmed Kemal 7 Kasım 1972’de Barış Gazetesi’nde bu kitapla ilgili yazdığı yazıda Asım Bezirci’nin bir yanlışını düzeltir:

“Sayın Bezirci izin verirse, bir noktayı açıklığa kavuşturmak istiyorum: Orhan’ın ‘Böyle havalarda istifa ettim… Evkaftaki memuriyetimden…’ diye iki dizesi vardır. Bezirci, ‘Buradaki Evkaf sözü için bütün hayatını daire ile ev arasında geçiren, bundan başka hayat bilmeyen küçük memuru anlatmaya en elverişli kelime idi’ diyor. Çünkü Orhan, PTT’de çalışıyor, ordan istifa ediyor, evkaf sözcüğünü kullanıyordu. Bunu açıklayacağım işte.

Orhan’ın çalıştığı PTT, Evkaf apartmanında idi. Orhan, Evkaf’taki PTT’de çalıştığı için oradan ayrıldı. Bu sözü bunun için de söylemiş olabilir. Bunu Şahap Sıtkı’dan ve Melih Cevdet’ten de sorabilir. Başka tanıklar da vardır sanıyorum. Avukat Mennan Cemil, Reşat Cemal Emek, Kemal Zeki Gençosman….”

Ne var ki Asım Bezirci, Mehmed Kemal’in bu düzeltmesini Cem Yayınları’nın baskısına koysa da sonraki baskılardan bu paragraflar nedense çıkarılır. Böylece bu not da diğer yayınevleri sayesinde küçücük hatalar listesine dahil edilir.

Memet Fuat’ı da dikkati için kutlamak gerek. Varlık Yayınları’nın hazırladığı Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri’nin sekizinci basımında bir yanlış bulmuş. Destan Gibi’nin birinci baskısıyla karşılaştıran yazar, Yaşar Nabi’ye bu yanlışı ‘özel olarak’ söyler. Dokuzuncu baskıda bu yanlışın düzeltilmemiş olması üzerine bir yazı yazar:

“Destan Gibi’nin birinci baskısına göre bu parçada iki yanlış var: ‘İskeleye yanaşsın’ dizesi, ‘Hele şu Haliç vapuru’ndan sonra gelecek; ‘Ne de gurbet elde yalnız’ dizesinin sonunda ise virgül değil, nokta olacak.

Kitabı baştan sona inceleyip de bulmuş değilim bunları. Sekizinci baskıyı karıştırırken gözüme çarpan yanlışların en önemlisi bu dize yanlışıydı, dokuzuncu baskıda düzeltilmiş mi diye baktım, düzeltilmemiş. Bütün Şiirleri’nin onuncu baskısını Orhan Veli’nin kendi yayımladığı ilk baskılarla karşılaştırarak hazırlamak gerekiyor.”

Yaşar Nabi böylesi bir tepki karşısında ne yaptı bilmiyoruz ama, Bütün Şiirleri’nin onuncu basımında bu yanlışın düzeltildiğini görebilirsiniz.

Aile Dergisi’nin 1947 yılının ilk sayısında yaptığı ise bambaşka bir yanlışlıktır. Aileler için yayımlanan bir dergide Denizi Özliyenler İçin şiirinin bazı mısraları yer alamazmış, bu yüzden çıkarılan mısralar şunlardır:

Köpükler ki insanlarla
Zinaları ayıp değil.

Aynı Aile dergisi, Orhan Veli’nin ölümünden sonra da (İlkbahar 1951 sayısında) iki şiir yayımlar. Şevket Rado’nun şiirlerle ilgili yaptığı açıklama daha sonradan unutulanlar denizinde dibe gömülerek balçık tarlasında kaybolur. Böylece bu şiir Orhan Veli’nin istemediği şekilde yayımlanmaya başlar:

“Bu sayımızda Orhan Veli’nin en son yazdığı iki şiirini neşrediyoruz. Orhan Veli bu şiirleri bana ölmeden iki ay evvel getirmişti. İkisinin de yaşamaya dair oluşu şimdi insanın yüreğini sızlatıyor.

Arka sahifelerde göreceğiniz bu şiirleri, Aile dergisi üç ayda bir çıktığı için hemen neşredememiştik. Orhan Veli şiirleri bıraktığından bir ay sonra tekrar geldi. Yaşamak adlı şiirinin son üç mısraını çıkaracağını söyledi. Ben bu üç mısraın, şiirdeki en güzel mısralar olduğunu söyledim.

-Evet, dedi, öyle ama lüzum yok. Ondan evvelki mısralarda her şey anlatılmış oluyor. Son üç mısra bir tekrardır; lüzumsuz tafsilattır. Çıkarırsak şiir daha tamam, daha mükemmel olur.

Ben kendisine aynı fikirde olmadığımı tekrarlamakla beraber neşrederken çıkaracağımı söyledim. Müsterih; çıktı gitti.

Orhan Veli’nin şiir anlayışı ve çalışma tarzı hakkında bir fikir verir ümidiyle aramızda cereyan eden konuşmayı da, şiirin sonunda ayrı karakterlerde harflerle yazılan:

Yaşamak kolay değil ya kardeşler
Ölmek de değil?
Kolay değil bu dünyadan ayrılmak

mısralarını da aynen, ilk yazmış olduğu gibi neşrediyorum. Şair hayatta olsaydı şiirde bu son kısım bulunmıyacaktı.

Bu sayıda neşrettiğimiz her iki şiirin de Orhan Veli’nin en güzel şiirlerinden olduğunu söylemeğe bilmem hacet var mı?

RUBAİ

Ömrün o büyük sırrını gör bir bak da
Bir tek kökü kalmış ağacın toprakta
Dünya ne kadar tatlı ki binlerce kişi
Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta

YAŞAMAK

Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Gönül verip türkü söylemek yar üstüne;
Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,
Gündüzleri gün ışığında ısınmak;
Şöyle bir fırsat bulup, yarım gün,
Yan gelebilmek Çamlıca tepesine…
-Bin türlü mavi akar Boğaz’dan-
Herşeyi unutabilmek maviler içinde.

II

Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hala yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda.
Yaşamak kolay değil ya, kardeşler,
Ölmek de değil;
Kolay değil bu dünyadan ayrılmak”

Bu ‘lüzumsuz tafsilat’ları unutmamak şartıyla bir kenara bırakalım ve bir başka şiire uzanalım:

Bir çocuk uzaklarda ve keçiler
Sazlıklar arkası bakarken ufka
Şarabı iki sevgi arası ver
İki dost arası Orhan’la Kafka

İki dost arası şarabı yudumlayan şair Oktay Rifat, 1988 yılının nisan ayında ölerek kötü bir şaka yapmıştır ama, arkasından yazılanlara bakacak olursak, bu küçücük hatalara ek yapma şansımız doğar…

20 Nisan 1988 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, ilk sayfadan duyurur şairin ölümünü. Bir de fotoğraf kullanırlar. Orhan Veli, Şinasi, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in yan yana oturdukları bu fotoğrafın altında bir şiir ve şiirin Oktay Rifat’ın ölümü üzerine yazıldığını açıklayan bir not yazılıdır. Oysa bu şiir, Melih Cevdet’in 1946 tarihinde yayımlanan Rahatı Kaçan Ağaç adlı kitabındaki Fotoğraf şiiridir ve son mısrada Oktay Rifat’ın ölümü ardından yazılmadığı açıkça bellidir:

Dört kişi parkta çektirmişiz;
Ben, Oktay, Orhan bir de Şinasi.
Anlaşılan sonbahar:
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli;
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar.
Henüz babası ölmemiş Oktay’ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan Süleyman Efendi’yi tanımamış.
Lakin ben hiç böyle mahzun olmadım.
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Halbuki hayattayız hepimiz.

Ne şanssız bir ölüm Oktay Rifat’ın ölümü çünkü, ardından yazılanlarda hep hata var. İşte 1 Mayıs 1988 tarihli Nokta dergisi ve dergide yazılanlar:

Bugünlerde Oktay’la ben / aynı kıza aşığız” diyordu Orhan Veli bir şiirinde. Oktay da bildiğimiz Oktay Rifat. Nasıl olmuştu da aynı kıza aşık olmuşlardı bilinmez ama, bilinen bir şey, her akşam kızın evinin bulunduğu sokaktan geçtikleri ve bir adam boyu pencerenin altına geldiklerinde, birbirlerinin omuzuna basarak pencereye yükseldikleri… Bir başka bilinen şey de, bu yükselmelerden birinde Orhan’ın pencerede kızın babasıyla yüz yüze gelmesi ve atladığı gibi Oktay Rifat’ın omuzlarından, arkasına bile bakmadan tüymesi…

Orhan her zaman olduğu gibi aceleciydi. 36 yaşında terk etti diğer ‘Garip’leri. Oktay Rifat’la Melih Cevdet’in ise geçen zaman içerisinde ‘Garip’liklerinden eser kalmadı. Ama Orhan Veli’nin arkasından ‘Son Yaprak’ı neşreden Oktay Rifat, bir ‘Son Yaprak’ da kendisi için isterdi herhalde… Oysa Orhan Veli’nin yanına gömülmesine bile izin vermediler…


Bir zamanlar ‘Güzellemeler’ söylemişti. ‘Perçemli Sokak’ta ‘Aşağı Yukarı’ dolanarak. Sonra aynı sokağın ‘Aşık Merdivenleri’nde oyalandı. ‘Bir Cigara İçimi.’ Aradan yıllar, yıllar geçti. ‘Koca Bir Yaz’ boyunca ‘Dilsiz ve Çıplak’ hissetmeye başladı kendisini. Sonra yaz bitti, ‘Elleri Var Özgürlüğün’ dedi bir gün ve ‘Denize Doğru Konuşma’lar yapmaya gitti…

Gidiş o gidiş…”

Nokta’nın yazarı, bu yazıyı yazarken hangi kaynakları kullandı bilmiyorum ama, benim elimdeki kaynaklara göre Orhan Veli’nin Oktay’a Mektuplar ismiyle yayımladığı şiirinin ikinci bölümü şöyle:

Şu anda dışarıda yağmur yağıyor
Ve bulutlar geçiyor aynadan
Ve bugünlerde Melih’le ben
Aynı kızı seviyoruz.

Yani yazının daha ilk cümlesinde çukura düşmüş Nokta’nın sayın yazarı… Ve çukurdan uydurmaya devam etmiş…

Son Yaprak’ı çıkaranlardan biri olan Oktay Rifat, kendisi için de bir Son Yaprak istermiş! Hiç sanmıyorum şairin böyle bir şey isteyeceğini, hem ne anlamı kalır o zaman Yaprak’ın Son olmasının?

Bir de Orhan’ın yanına gömülmesine izin verilmemesi meselesi var ki şairin Pembe Yalı şiirinin şu dizelerini okuyanlar bunu da istemeyeceğini düşünürler sanırım:

Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı
Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem
Taze ekmek bir parça beyaz peynir
Şimdi olsa şuracıkta rakı içer
Denize mi bakar kim bilir.

Bu da yetmez derseniz, şiirinin kapılarını Orhan Veli için sonuna kadar açan şairin;

Gel gel kardeşim Orhan
Benim ellerimi al
Benim gözlerimi kullan

diyen şairin Karacaahmet adlı şiirini de okutayım sizlere, benim yerime şakağınıza dayayacağınız bir silahın zoruyla:

Akşamları parka çıkmaktı
En büyük eğlencesi
Şair Orhan Veli’yi
Melih Cevdet’i severdi hayatında
Ağaçlardan kavağı severdi
Yıldızları da severdi
Ve en rahat
Anasının serdiği döşekte uyurdu
Şimdi burada yatıyor

M. Şeref Özsoy

KANIK’sadığım biri ORHAN VELİ

Ayna Yayınları – Nisan 2001

Agatha Ödülleri

Malice Domestic Ltd tarafından verilen Agatha ödüllerinde aday olabilmek için amatör bir detektifin yer aldığı ve seks veya şiddet unsurları taşımayan klasik polisiye kalıplarında yazmak gerekir. Ödül adını polisiye edebiyatının tartışılmaz kraliçesi Agatha Christie’den alır.

YIL EN İYİ ROMAN EN İYİ İLK ROMAN EN İYİ İNCELEME / BİYOGRAFİ MALICE DOMESTIC
2010 Bury Your Dead – Louise Penny The Long Quiche GoodbyeAvery Avemes Agatha Christie’nin Gizli Defterleri: Elli Yıldır Saklı Kalan Gizemler John Curran Sue Grafton
2009 The Brutal Telling – Louise Penny Bir Tuhaf Turta Davası Alan Bradley Dame Agatha’s Shorts – Elena Santangelo Mary Higgins Clark
2008 The Cruelest Month – Louise Penny Death of a Cozy Writer – G.M. Malliet How to Write Killer Historical Mysteries – Kathy Lynn Emerson Anne Perry
2007 A Fatal Grace – Louise Penny Prime Time – Hank Phillippi Ryan Arthur Conan Doyle: A Life in Letters – Charles Foley, Jon Lellenberg and Daniel Stashower Peter Lovesey
2006 The Virgin of Small Plains – Nancy Pickard The Heat of the Moon – Sandra Parshall Don’t Murder Your Mystery Chris Roerden Carolyn Hart
2005 The Body in the Snowdrift – Katherine Hall Page Better off Wed – Laura Durham Girl Sleuth: Nancy Drew and the Women Who Created Her- Melanie Rehak H.R.F. Keating
2004 Birds of a Feather – Jacqueline Winspear Dating Dead Men – Harley Jane Kozak Private Eye-Lashes: Radio’s Lady Detectives – Jack French Marian Babson
2003 Letter from Home – Carolyn Hart Maisie Dobbs – Jacqueline Winspear Amelia Peabody’s Egypt: A Compendium – Elizabeth Peters ve Kristen Whitbread Elizabeth Peters
2002 You’ve Got MurderDonna Andrews In the Bleak Midwinter – Julia Spencer-Fleming They Died in Vain: Overlooked, Underappreciated, and Forgotten Mystery Novels – Jim Huang Tony Hillerman
2001 Murphy’s LawRhys Bowen Bubbles Unbound – Sarah Strohmeyer Seldom Disappointed: A Memoir – Tony Hillerman Mildred Wirt Benson
2000 Storm TrackMargaret Maron Death on a Silver Tray – Rosemary Stevens 100 Favorite Mysteries of the Century – Jim Huang Dick Francis
1999 Mariner’s Compass – Earlene Fowler Murder with Peacocks – Donna Andrews Teller of Tales: The Life of Arthur Conan Doyle – Daniel Stashower Patricia Moyes
1998 Butchers Hill – Laura Lippman The Doctor Digs a Grave – Robin Hathaway Mystery Reader’s Walking Guide to Washington D.C. – Alzina Stone Dale Charlotte McLeod
1997 Müzik Şeytanı – Kate Ross The Salaryman’s Wife – Sujata Massey Detecting Men (Pocket Guide) – Willeta L. Heising Emma Lathen
1996 Up Jumps The Devil – Margaret Maron Murder on a Girl’s Night Out – Anne George Detecting Women 2 – Willetta L. Heising Mary Stewart
1995 If I’d Killed Him When I Met Him- Sharyn McCrumb The Body in the Transept – Jeanne M. Dams Mystery Readers Walking Guide-Chicago – Alzina Stone Dale
1994 She Walks These Hills – Sharyn McCrumb Do Unto Others – Jeff Abbott By a Woman’s Hand – Jean Swanson ve Dean James Mignon G. Eberhart
1993 Dead Man’s Island – Carolyn Hart Track of the Cat – Nevada Barr The Doctor, The Murder, The Mystery – Barbara D’Amato
1992 Bootlegger’s Daughter – Margaret Maron Blanche on the Lam – Barbara Neely
1991 I.O.U. – Nancy Pickard Zero at the Bone – Mary Willis Walker
1990 Bum Steer – Nancy Pickard The Body in the Belfry – Katherine Hall Page Phyllis A. Whitney
1989 Naked Once More – Elizabeth Peters Grime and Punishment – Jill Churchill
1988 Something WickedCarolyn G. Hart A Great Deliverance – Elizabeth George

Agatha Christie: Sırların Kadını

John Escott – Agatha Christie, Woman of Mystery
Çeviri: Fatma Sıdıka Yücel

Birçok insan cinayet romanları okumaktan hoşlanır zira bunlar bir çeşit bilmece gibidir. Kitabın sonunda detektif açıklamadan önce katil tahmin edilebilir mi? Sandalyenin kırılması bir kaza mı yoksa bir ipucu mudur? Katil eve nasıl girmiştir? Anahtarla mı? Masadaki üç kahve fincanı ne anlama gelmektedir?
Agatha Christie’nin esrarlı cinayet hikayeleri tüm dünyada meşhur olmuştur. Her biri milyonlarca satmış olan yetmişten fazla kitabı vardır. Hikayeleri defa’atle film yapılmış ve tiyatro oyunu olarak sahnelenmiştir. Romanlarında kurguladığı detektif tipleri; kısa boylu,topluca ve siyah bıyıklı Belçikalı, Hercule Poirot ve etrafında olan biten herşeyi gören ve duyan, sevimli, ufak tefek, yaşlı kadın, Miss Marple bir hayli ünlüdür.
Bu kitap Agatha Christie’nin hayatı üzerine bir hikayedir. Nasıl biriydi? Onu ne kadar tanıyoruz? Zengin, şöhretli ve iki kere evlenen bu kadının hayatında da bir esrar vardı…


NEDEN BİR HİKAYE YAZMIYORSUN?

Agatha Mary Clarissa Miller’ın canı sıkılıyordu. 1908 yılında bir kış sabahı, hasta olduğu için yatıyordu.
“Bugün daha iyiyim.”dedi annesi Clara’ya.”Yataktan çıkabilirim.”
“Hayır,hâlâ hastasın.”dedi Clara.”Doktor dinlenmen ve kendini üşütmemen gerektiğini söyledi. Sen de bu denilenlere uymalısın.”
Agatha onsekiz yaşına gelmişti fakat o devirde kızlar annelerinin sözünden çıkmazlardı.
“Ama sıkılıyorum.”
“O halde bir şeyler yap.” diye cevap verdi annesi. “Kitap oku. Ya da bir hikaye yaz. Evet, neden bir hikaye yazmıyorsun?”
“Hikaye yazmak mı?” dedi Agatha, şaşırmıştı.
“Evet, Madge’in yazdığı gibi.”
Madge, Agatha’nın kendisinden on bir yaş büyük ablasıydı, zaman zaman bir takım dergilere kısa hikayeler yazıyordu.
Agatha,”Hikaye yazabileceğimi sanmıyorum.” dedi
Annesi ısrarlıydı, “Nereden biliyorsun?” dedi. “Hiç denemedin ki.” Kağıt ve kalem getirmeğe gitti.
Bir süre sonra Agatha yatağında oturdu ve bir hikaye yazmaya başladı. İsmi Güzelliğin Evi olan bu hikaye hayallerden bahsediyordu.
Ancak o iyi yazılmış bir hikaye değildi. Agatha hikayeyi Madge’in daktilosundan geçirerek bir dergiye gönderdi. Yazdıkları, bir mektupla beraber ona geri geldi:
“Hikayenizi bize yolladığınız için teşekkür ederiz. Maalesef onu yayınlayamıyoruz…”
“Yeniden yazmalısın.” dedi annesi. Clara kızlarının yeteneğinden emindi.
Böylelikle Agatha hikayeler yazmaya ve onları dergilere yollamaya devam etti, fakat hepsi de geri gönderiliyordu. Hayalkırıklığına uğramıştı.
Sonra bir roman yazmaya karar verdi, aklına bir fikir gelmişti. Clara ile Mısır’a gittikleri zaman, Kahire’deki otelde gördüğü genç ve güzel bir kızı hatırlamıştı. Kız her yerde yanında iki erkekle geziyordu. Bir gün Agatha, “Bu kız yakında iki adam arasında tercih yapmak zorunda kalacak.” diye düşünmüştü.
Agatha’nın ihtiyacı olan fikir bundan ibaretti, yazmaya başladı. Bu bir detektif romanı değil, Kahire’de yaşayan bir genç kızın hikayesiydi, adı da Karlı Kaçış’tı. Aslında bir kitapta birleştirilecek iki uzun hikayeden oluşuyordu. Agatha romanını üç-dört yayınevine gönderdi ama kitap hepsinden geri geldi.
“Ah, anne!…” dedi Agatha.”Şimdi ne yapacağım?”
“Niçin romanını bir de Eden Phillpotts’a göstermiyorsun?” dedi Clara.
Eden Phillpotts, Millers’ların yakınlarında ikamet eden bir yazardı. Yüzün üzerinde meşhur olmuş romanı ve birçok tiyatro oyunu vardı. Agatha bu ünlü yazara romanını göndermeye çekiniyordu fakat sonra cesaretini toplayarak kitabını yolladı.
Mr. Phillpotts iyi bir yazar olmasının yanısıra nazik bir adamdı. Agatha’nın romanını dikkatle okudu ve ona bir mektup yazdı.
“Yazdıklarının bazı bölümleri gayet iyi, sana danışmanım Hughes Massie’ye ulaşmanı sağlayacak bir tavsiye mektubu gönderiyorum…”
Agatha -ki henüz onsekiz yaşındaydı- Torquay, Devon’daki evinden trenle Londra’ya gitti. Bu, o zamanlar pek te hızlı olmayan trenlerle hayli uzun süren bir yolculuktu.
Agatha çekingen bir kızdı. Hughes Massie ise iriyarı, heybetli bir adamdı. Agatha, Eden Philpotts’un tavsiye mektubunu ona verdi. Massie mektubu okudu, Agatha’yla bir miktar konuştu ve okumak için romanını alıkoydu.
Agatha beklemek üzere evine döndü.
Birkaç ay sonra Massie Karlı Kaçış’ı geri gönderdi. “Kitabın için bir yayınevi bulabileceğimi sanmıyorum.” diye yazmıştı. “En iyisi onun üzerinde fazla durma ve yeni bir roman yaz.”
Agatha’nın morali bozulmuştu. Yeni bir kitap yazmadan önce hayatında başka mühim hadiseler husule geldi.

UTANGAÇ BİR GENÇ ADAM

1901 yılında, Agatha henüz on bir yaşındayken babası Frederick ölmüştü. Clara’dan on yaş büyüktü, Amerikalıydı. Onun ölümünden sonra Clara yurtdışı gezilerini daha da sıklaştırdı, çoğunlukla Agatha’yı da yanında götürüyordu.
1911′de, Agatha 21 yaşındayken, Clara hastalandı.
“İyileşebilmen için sıcak ve güneşli bir yerlere gitmen gerek.” dedi doktor ona.
Bunun üzerine Clara tekrar Mısır’a gitmeye karar verdi ve Agatha da onunla gitti. Kahire’de bir otelde kaldılar. Etrafta bulunan İngiliz askerleri de otelde verilen balolara iştirak ediyorlardı.
Agatha çekingen bir genç kadın olmasına karşın dans etmekten çok hoşlanıyordu. Kahire’de bulundukları süre boyunca elliden fazla baloya katıldı.Bir sürü ilginç genç adamla tanıştı ve iyi vakit geçirdi.
İngiltere’ye döndüğü zaman, bahçe ve tenis partilerine, danslara ve hafta sonları için gidilen kır evlerine davetler almaya başladı. Reggie Lucy adında genç bir subay Hong Kong’tan yeni dönmüştü. Agatha Reggie’nin kızkardeşleriyle arkadaştı, onlarla sık sık tenis oynardı ancak Reggie’yi tanımıyordu. Zira o pek fazla dışarı çıkmayan, utangaç bir genç adamdı. Golf oynamayı severdi, fakat partilere ve balolara katılmazdı.
“Golfü severim ama oynamakta pek iyi değilim.” dedi Agatha onunla karşılaştığında.
Reggie çekinerek, “Ben… Ben sana bu konuda yardımcı olabilirim.” dedi. Koyu renk saçları ve kahverengi gözleri Agatha’nın hoşuna gitmişti.
Reggie’nin İngiltere’de bulunduğu süre boyunca o ve Agatha hemen her gün golf oynadılar.
Çok sıcak bir günde biraz golf oynadıktan sonra Agatha “Çok sıcakladım, Reggie!” dedi.”Biraz dinlenelim mi?”
Gölgelik bir ağacın altına oturarak sohbet etmeye başladılar. Birden Reggie Agatha’ya döndü. “Seninle evlenmek istiyorum, Agatha. Bunu biliyor musun? Belki de anlamışsındır. Fakat sen hâlâ çok gençsin ve…”
“Hayır, değilim.”dedi Agatha. “O kadar da genç değilim.”
Reggie “Hem senin gibi tatlı bir kız evlenmeyi aklından bile geçirmez herhalde.” dedi.
“Kimseyle evlenmek istemiyorum.” dedi Agatha. “Ama… Evet, seninle evlenmek hoşuma giderdi.”
“On gün içinde Hong Kong’a geri dönmem gerekiyor.” dedi Reggie. “İki yıl orada kalacağım ama geri geldiğim zaman, eğer hayatında başka biri olmazsa…”
“Kimse olmayacak!” diye konuştu Agatha.
Sonra Reggie Hong Kong’a döndü.
Agatha ona mektuplar yazdı, o da cevaplar gönderdi. Herşey kararlaştırılmıştı. Reggie eve döndüğü zaman evleneceklerdi.


TREN İSTASYONUNDAKİ ÇAY

1912 yılı, Ocak ayının 12’sinde, Agatha yirmi iki yaşındayken, Lord ve Lady Clifford’ların evinde verilen bir partiye katıldı. Cliffordlar Torquay’dan yirmi mil uzaklıktaki Chudleigh yakınlarında oturuyorlardı, partide Agatha’nın akranı pek çok genç vardı.
O akşam genç bir subay yanına gelerek “Benimle danseder misiniz?” diye sordu Agatha’ya.
“Ben mi?” dedi Agatha. “Ah, tabii, olur.”
Adı Archibald Christie olan bu genç adamın dostça bakan mavi gözleri vardı, uzun boylu ve yakışıklıydı. Agatha ona hemen ısınmıştı. O akşam birçok sefer dansettiler ve Archie planlarından bahsetti.
“Uçmak istiyorum.” dedi.”Kraliyet Uçuş Birlikleri’ne girmeye çalışıyorum.”
“Heyecan verici!” dedi Agatha.
Bir hafta sonra, komşularından birinde arkadaşlarıyla çay içerken Agatha’ya bir telefon geldi. Annesi arıyordu.
“Eve geliyor musun Agatha?” dedi Clara. “Genç bir adam geldi, ona çay ikram ettim. Kim olduğunu bilmiyorum, sanırım seni görmek istiyor.”
Arkadaşlarından ayrılıp eve gitmek durumunda kaldığı için Agatha’nın canı sıkılmıştı ancak Ashfield’e gittiğinde Archie Christie’yi kendisini bekler buldu.
“Merhaba,” dedi.”Torquay’a gelmiştim ve seni tekrar görmenin hoş olacağını düşündüm.”
Yüzü kıpkırmızıydı ve gözlerini yerden kaldıramıyordu. Agatha gülümsedi.
Archie tüm öğleden sonrayı orada geçirdi ve akşam yemeğine de kaldı. Gitme zamanı geldiğinde Agatha’ya bir teklifte bulundu. “Benimle Exeter’deki konsere gelmek ister misin? Sonra da Redcliffe Oteli’nde çay içebiliriz.”
“Bu hoşuma giderdi.” dedi Agatha annesine baktı. “Gidebilir miyim anne?”
“Konsere gidebilirsin Agatha.” dedi Clara. “Ama otelde çay içmeniz uygun olmaz.”
“O zaman Agatha’yı çaya Exeter İstasyonu’ndaki lokantaya götürebilirim!” diye atıldı Archie.
Agatha güldüğünü göstermemeğe çalıştı, ancak annesi bunu kabul etmişti. Böylece Agatha ve Archie konsere gittiler, ardından da Exeter İstasyonu’nda çay içtiler!
Archie onu eve bırakırken, “3 Ocakta Torquay’da yeni yıl balosu var.” dedi Agatha. “Sen de gelir misin?”
Genç adam gülümsedi.”Elbette,”dedi.”Seni mümkün olduğunca çok görmek isterim.”
Fakat Archie yeni yıl balosuna geldiği zaman çok sessizdi ve mutsuz görünüyordu. Bir şeylere üzüldüğü belliydi ama Agatha hiçbir şey sormadı.
İki gün sonra 1913, Ocak ayının 4′ünde birlikte başka bir konsere gittiler. Archie’de hâlâ bir durgunluk vardı, konserden sonra Agatha ona neyi olduğunu sordu.
“Kraliyet Uçuş Birlikleri beni kabul etti.” dedi Archie. “İki güne kadar Exeter’den ayrılıyorum. Salisbury’e gitmem gerekiyor.” Ona baktı. “Agatha, benimle evlenmelisin! Benim için yalnızca sen varsın! Cliffordların evinde karşılaştığımız ilk akşamdan beri bunu düşünüyorum.”
Agatha çok şaşırmıştı. “Fakat… fakat seninle evlenmem imkansız çünkü Reggie’ye onunla evleneceğime dair söz verdim.” Reggie Lucy’nin kim olduğunu anlattı.
“Onunla gitmeden evvel evlenmedin.” dedi Archie. “Neden peki? Çünkü onu gerçekten sevmiyorsun!”
“Biz… düşündük ki beklemek daha iyi olur-” diye söze başladı Agatha.
“Beklemek istemiyorum.” diye lafını kesti Archie. “Seninle hemen evlenmek istiyorum, gelecek ay ya da ondan sonrakinde.”
“Bunu yapamayız!” dedi Agatha. “İkimizin de parası yok. Nasıl yaşarız?”
Aslında Archie’yle evlenmeyi o da istiyordu.
“Archie benimle evlenmek istiyor ve ben de istiyorum bunu. Hem de çok istiyorum!” diye konuştu annesiyle.
Clara şaşırmıştı. “Beklemelisiniz.” dedi her ikisine de. “Seni takdir ediyorum Archie, ancak henüz yirmi üç yaşındasın ve ikinizin de hiç parası yok.”
Böylelikle Archie Salisbury’e gitti, o ve Agatha beklediler. Agatha, Reggie Lucy’e mektup yazarak olanları anlattı. Bu mektubu yazmak bir hayli güç olmuştu ama Reggie’den gayet kibar bir yanıt aldı. “Bunun için üzülme.” diyordu. “Anlıyorum.”
* * *
Ağustos 1914′te İngiltere umulmadık şekilde Almanya’yla savaşa girdi. Archie Kraliyet Uçuş Birlikleriyle Fransa’ya gitti ve Agatha da Torquay’daki Torbay Hastanesi’nde gönüllü hemşire olarak çalışmaya başladı.
Archie Aralık ayında beş günlüğüne İngiltere’ye geldi ve Agatha Londra’da onu karşıladı. Birlikte Archie’nin annesinin yaşadığı Bristol’e geçtiler. Daha fazla beklemeye tahammülleri yoktu, evlenmek istiyorlardı.
Archie’nin annesi buna taraftar değildi ama Clara farklı düşünüyordu. “Evet, hemen evlenin.” dedi. “Savaş devam ediyor. Ne olacağı belli olmaz. Elinizdeyken mutlu olun.”
Clara’nın desteğiyle Agatha ve Archie 1914 yılı Aralık ayının 24 ünde nihayet evlendiler. İki gün sonra Archie orduya geri döndü ve Agatha altı ay boyunca onu göremedi.
* * *
1915 yazında Agatha hastalandı ve bir kaç hafta hastanedeki işine devam edemedi. Geri döndüğünde hastanenin eczanesinde çalışmaya başladı. Orada detektif hikayeleri yazan birinin çok işine yarayacak şeyler öğrendi. Zehirler hakkında bilgi sahibi oldu.

BİR DETEKTİFLİK HİKAYESİ

Savaş başlamadan bir süre önce, bir gün, Agatha ile ablası Madge detektif hikayeleri üzerine konuşuyorlardı. İkisi de bu tarz kitapları okumaktan hoşlanırdı.
“Ben de bir detektif hikayesi yazmak isterdim.” dedi Agatha.
Madge, “Beceremezsin.” dedi. “Bence onları yazmak çok zor.”
“Olsun, bir gün denerim belki.” dedi Agatha.
Bu fikir Agatha’nın aklına yatmıştı, yazabileceğini Madge’e göstermek istiyordu. Yıllar sonra hastane eczanesinde çalışırken, bunun üzerine düşünmeye başladı.
“Hikayede bir katil olmalı tabii.” diye fikir yürüttü. Sorular hızla kafasını meşgul etmeye başlamıştı. “Fakat nasıl bir katil? Ölüm zehirlenme sonucu mu olmalı? Kim ölecek? Katil kim çıkacak? Ne zaman? Nasıl? Neden? Nerede? Ve tabii bir de detektif…”
Belçika’daki savaş sebebiyle bir kısım Belçikalı Torquay’a gelmişti. Clara, kasabadaki diğer yerli halk gibi, göçmenlere iyi davranmış ve yardım etmişti. Onlara evlerini döşemeleri için yatak ve sandalyeler vermiş, memnun olmaları, rahat etmeleri için uğraşmıştı. O zaman, Agatha birden onları anımsadı.
“Detektif bir Belçikalı olsa?” diye düşündü ve karakteri zihninde şekillendirmeye başladı. ” Çok zeki ve düzen tutkunu, ufak tefek bir adam… Fakat bir ad gerekiyor. Buldum, ona Hercules diyeceğim!” güldü. “Küçük bir adam için büyük bir isim bu. Ve soyadı? Poirot. Hercules- hayır Hercule Poirot! Evet işte bu.”
Agatha eczanede her boş kaldığında bu detektif hikayesini düşündü. Zehirler hakkında bir çok şey öğrenmişti. Hangilerinin ne kadar sürede etki ettiğini, ne kadar verilmesi gerektiğini, zehirlerin tatlarının ve kokularının neye benzediğini… İnsanların zehirlenme sonucunda ölürken yüzlerinin nasıl morardığını, uykularında ya da acıdan kıvranarak öldüklerini biliyordu. İyi bir detektif, ve tabii detektif hikayeleri yazan biri bu gibi şeyleri bilmeliydi. Evde Madge’in eski daktilosunu kullanarak hikayesini yazmaya başladı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Clara bir gün.
“Bir detektif romanı yazıyorum.”dedi Agatha. “Bitirmek istiyorum ama vakit bulmak zor.”
“Neden tatildeyken onu yazmıyorsun?” dedi Clara. “Yazdıklarını al ve sessiz, hoş bir yerlere git. Nereye gitmek istersin? Dartmoor olur mu?”
“Evet!” dedi Agatha. “Dartmoor!”
Dartmoor, Devon yakınlarında güzel, tenha bir kır kasabasıydı. Agatha Madge’in daktilosunu aldı ve Hay Tor’daki Moorland Oteline yerleşti. Moorland birçok odası olan büyük bir oteldi ama pek fazla müşterisi yoktu. İki hafta boyunca her sabah odasında kitabını yazdı, öğleden sonraları da kırlarda tek başına yürüyüşe çıktı. Her şey çok iyi gidiyordu. Karakterler kafasında gittikçe belirginleşiyor,yürüyüşleri sırasında ertesi gün neler yazacağını planlıyordu.
Tatili boyunca kitabının kalan yarısını bitirdi ve onu bir yayıncıya yolladı. Kitap geri gönderildi, ama Agatha buna şaşırmadı. Tekrar gönderdi, yine önceki gibi geri geldi. Üçüncü kez gönderdiğinde de aynı şey tekrarlandı. Sonunda kitabı Bodley Head Yayınevi’ne yolladı ve onu aklından çıkardı.
İki yıl geçti. Savaş sona erdi, Archie Londra’ya dönerek çalışmaya başladı, Agatha’nın bir kızı oldu- Rosalind. 1919 yılında, ailesiyle Londra’da bir apartman dairesinde yaşıyorlarken bir sabah Agatha bir mektup aldı.
Mektup Bodley Head’den geliyordu. Agatha çabucak mektubu açarak okudu: …bize gelebilir misiniz? …sizinle kitabınız hakkında konuşmak istiyoruz…
“Kitabımdan bahsediyorlar- ‘Styles’taki Esrarengiz Vaka’” diye Archie’yle söyledi bunu. “Sanırım onu basacaklar.”
“Hemen gitmeli ve onlarla görüşmelisin!” dedi Archie.
Agatha yayınevine gitti ve beyaz saçlı, küçük bir adam olan John Lane’le tanıştı.
“Oturun.” dedi adam. Sesi gayet kibardı. Mavi gözleri Agatha’ya dikkatle bakıyordu. “Bazı okuyucularım kitabınızın basılabileceğini düşünüyor. Fakat son bölümün biraz değiştirilmesi lazım. Bazı küçük ayrıntılar…”
Agatha heyecanla dinliyordu. Kitabı yazmış olmaktan memnundu. Styles’taki Esrarengiz Vaka onun ilk detektif hikayesiydi, onu kitapçılarda görmeyi hayal ediyordu. Bir iki yeri değiştirdi, farklı bir son yazdı ve sonunda John Lane’i hoşnut etmeyi başardı.


İYİ BİR DETEKTİF HİKAYELERİ YAZARI

İlk kitabı Styles’taki Esrarengiz Vaka 1920′de basıldı. Ama bundan evvel, Agatha başka bir kitap yazdı.
Bunu Archie önermişti.
Agatha ona annesinin Ashfield’in masraflarını ödemekte zorlandığını söylemişti.
“Neden Ashfield’i satmıyor?” demişti Archie Agatha’ya. “O ev bir kişi için fazlasıyla büyük. Daha ufak bir yer satın alabilir.”
“Ashfield’i satmak mı?” dedi Agatha. “Hayır, olmaz. O evi seviyorum, orası bizim yuvamız”
“O halde neden onun için birşeyler yapmıyorsun?” diye sordu Archie.
“Bir şey yapmak mı? Ne demek istiyorsun?”
“Neden yeni bir kitap yazmıyorsun? Belki onunla ev için gereken parayı kazanabilirsin.”
Agatha bu konu üzerine düşündü. Ashfield onun ailesine aitti. ve elden çıkarılmamalıydı. Bunu önlemek için hiç bir şey yapamaz mıydı?
“Yeni bir kitap yazabilirim herhalde.” diye düşündü. “Fakat ne üzerine yazacağım?”
Bu sorusunun cevabı bir kafede çay içtiği bir günde geldi. Yan masada iki kişi konuşuyorlardı. Agatha bir isim duydu- kulak kabarttı. Jane Fish adındaki birinden söz ediyorlardı.
“Ne enteresan bir isim,” diye düşündü Agatha. “Öte yandan… Bir hikaye için iyi bir başlangıç olabilir! Biri bir kafede ilginç bir isim işitir. Ve sonra…? Hımm, belki “Jane Finn” daha uygun bir isim olur. Evet, şimdi düşünelim…”
Agatha cafeden ayrılmadan önce, bir hikaye taslağı kafasında dolanmaya başlamıştı. Eve giderek hemen onu yazmaya koyuldu.
Kitaba Gizli Düşman adını verdi, bu kitap 1922′de basıldı.
Bu hikayesinde Belçikalı detektif Hercule Poirot yoktu, ama sonraki kitabı Cinayet Zinciri’nde yine mevcuttu. Okuyucular onu sevmişti. O kısa boylu, düzen tutkunu, ufak tefek bir adamdı, yeşil gözleri, siyah saçları ve gür bıyığı vardı. Ve diğer ünlü bir detektif olan Sherlock Holmes gibi, çok çok zekiydi. Bu özelliğini saklamazdı, ne kadar zeki olduğunu hikayedeki diğer kişilere her zaman söylerdi.
Diğer kitaplar basılmaya devam etti, bazıları Poirot’lu ve bazıları da onsuzdu- Kahverengi Elbiseli AdamPoirot’nun İncelemesi ve Bacadaki Sır.
Danışman Hughes Massie, şimdi Agatha ile çalışıyordu. “Sana yeni bir yayıncı lâzım.” dedi ona. “Bodley Head’den daha fazlasını ödeyecek bir yayınevin olmalı. Sen iyi bir detektif hikayeleri yazarısın Agatha, kitapların gayet iyi satmaya başladı.”
Böylelikle Massie Agatha’nın bir sonraki kitabı Roger Ackroyd Cinayeti‘ni William Collins’in yayıncısına gönderdi. Bu Agatha için farklı önemi olan bir kitaptı.
Roger Ackroyd Cinayeti 1926 yılının ilkbaharında yayınlandı ve insanlar hemen onu konuşmaya başladılar. Onların ilgisini çeken kitabın büyük bir sürprizle bitmesiydi.
Bazıları kitabın sonuna gelip katilin adını öğrendiklerinde.”Burada bir hile var!” diyordu.
“Hayır, yok,” diyordu diğerleri. “Bu çok zekice yazılmış bir hikaye.”
“Herkesin nesi var?” dedi Agatha Archie’ye. “Hile yapmadım. Böyle söylemeleri doğru değil. Hikayeyi dikkatle okumaları gerekiyor sadece.”
Agatha doğru söylüyordu. Bütün ipuçları hikayede mevcuttu, zeki bir okuyucu katilin adını tahmin edebilirdi. Birçoğu ise bunu beceremiyordu.
(Sondaki sürprizin ne olduğu ve katilin adını öğrenmek için tek yol bu kitabı okumak!)
Roger Ackroyd Cinayeti yayınlandıktan sonra, birçok insan Agatha’nın kitaplarını almaya başladı ve Agatha çok para kazandı.
Christie’ler Londra’dan otuz mil uzakta, Sunningdale’de bir ev satın aldılar.
“Eve ne isim vereceğiz?” diye sordu Agatha.
“Styles,” dedi Archie, “O senin ilk kitabındı.”
Styles’taki Esrarengiz Vaka kitabının kapak resmini de evin duvarına astılar.
Ancak Sunningdale’le taşınmalarının ardından kısa bir süre sonra Agatha’nın ismini İngiltere’deki bütün gazetelerin ilk sayfalarına çıkaracak bir olay oldu.
Agatha kaybolmuştu.
İnsanlar, o sıralar çok mutsuz olduğu için böyle bir şeyin olduğunu düşündüler. Önce annesini kaybetmişti. Ve ardından Archie’nin Nancy Neele adında genç bir kadına aşık olduğunu öğrenmişti.

AGATHA KAYBOLUYOR

1926 yılının bir cuma gününe denk gelen 3 Aralık sabahı, Archie Styles’dan ayrıldı ve haftasonunu arkadaşlarıyla geçirmeye gitti. Misafir olduğu eve gelenler arasında Nancy Neele de vardı. Agatha bunu biliyor muydu, bundan emin değiliz.
O karanlık kış gecesinde Agatha’nın neler düşündüğünü kimse bilemez. Henüz yedi yaşında olan Rosalind uyuyordu. Christie’lerin iki hizmetçisi mutfaktaydı. Bilinen tek şey, o akşam saat sekiz sularında Agatha dışarı çıktı ve arabasına binerek oradan uzaklaştı.
O gece bir daha eve dönmedi.
* * *
Cumartesi sabahı, Yorkshire,Harrogate’deki Hydro Oteline taksiyle bir kadın geldi. Hydro, kasabanın merkezinde, Harrogate’in en büyük ve en iyi otellerinden biriydi.
“Bir oda istiyorum.” dedi kadın. Küçük bir bavulu vardı ve yorgun görünüyordu.
Resepsiyondaki adam “Tabii, efendim.” dedi.”Birinci kat numara beşte güzel bir odamız var. Sıcak ve soğuk suyu mevcut, haftalık ücreti de yedi paund.”
“Teşekkürlere, onu tutuyorum.” dedi kadın.
“İsminiz, lütfen.”dedi adam.
“Bayan Teresa Neele,” diye yanıtladı bavuluyla gelen kadın.
* * *
Aralık ayındaki o soğuk Cumartesi sabahı, onbeş yaşlarında bir çocuk Silent Pool denilen bir gölün kıyısında yürüyordu. Burası Sunningdale’den 14 mil uzaklığında, Newlands Corner civarıydı. Çocuğun adı, George Best idi.
Birden George bir araba gördü. Göl yamacında yoldan çıkmıştı, farları yanıyordu.
“Ne tuhaf,” diye düşündü. “Bu araba niye yoldan aşağı gitmiş, niye farları açık?” Sonra arabaya daha yakından bakmaya gitti.
Araba boştu, sürücü kapısı da açıktı. George içeri baktığında bir palto ve kapağı açık bir bavul gördü. Çantadakilerin yarısı dışarı dökülmüştü; üç elbise, bir kaç ayakkabı ve üzerlerinde “Mrs.Agatha Christie” yazan kağıtlar…
George hemen bir polis getirmeye gitti.
* * *
Bütün gazeteler olayı yazıyordu, ön sayfalarda Agatha’nın resimleri vardı. Detektif hikayeleri yazarı neredeydi? Ölmüş müydü? Cinayet mi işlemişti? İntihar mı etmişti?
Yedi Aralık’ta Daily News gazetesi bu soruların cevaplarını bulacak kişiye yüz paund vereceğini vaadetti. Bundan sonraki günlerde yüzlerce polis ve halktan binlerce kişi onu aramaya devam etti.
Daily Mail’in bir muhabiri “Karınız kaybolmaktan hiç bahseder miydi?” diye sordu Archie’ye.
“Evet,” dedi Archie. “Bir süre önce kızkardeşine, ‘Canımın istediği bir zaman kaybolacağım. Bunu dikkatle planlayacağım, ve hiç kimse beni bulamayacak.’ demiş. Belki bunu yaptı. Belki de hasta ve kim olduğunu hatırlamıyor.”
Polis Archie’yi sorguya çekti, evini gözetim altına aldı ve onu takip etti.
“Agatha’yı öldürdüğümü düşünüyorlar,” dedi Archie bir arkadaşına.
* * *
Hydro Oteli’nde kalan kadın kahvaltısını odasında yapıyor ve öğleden sonralarını otelin oturma salonunda sessizce okuyarak geçiriyordu. Otelde kalan diğer kişilere ‘İyi sabahlar’ ve ‘İyi günler’ den başka bir şey demiyor ve ona hiç mektup gelmediği için üzgün görünüyordu.
Bir gün otelin oda hizmetlilerinden biri, müdürün karısı Mrs. Taylor’ı görmeye gitti.
“Mrs Neele Daily Mail’de resmi çıkan şu kadına benziyor.” dedi oda hizmetlisi. “Onu tanıyorsunuz- Agatha Christie!”
Mrs. Taylor bunu kocasına aktardı, bu konuda hiçbir şey söylememeye karar verdiler. Otelde olay çıkmasını istemiyorlardı.
Ancak Hydro Otelindeki başka iki kişi de ‘Mrs. Teresa Neele’i göz hapsine almışlardı.
Otelde akşamları müzik çalan Bop Tappin ve Bop Leeming’in dikkatini bir köşeye çekilip sessizce oturan bu kadın çekmişti, bunun üzerine konuşmaya başladılar.
Bir akşam, “Bu Neele denen kadının Agatha Christie olduğundan eminim.” dedi Bop Tappin arkadaşına.
“Doğru söylüyorsun.” diye onu onayladı Bop Leeming. “Ne yapmamız lâzım?”
Ertesi gün polise gittiler.
Polis bu bilgiyi Agatha’nın kocasına aktardı ve Archie Christie 14 Aralık akşamı saat 6.45 te Hydro Oteline gitti. Karısını oturma odasından çıkarken gördü ve onun arkasından gitti.
“Merhaba Agatha,” dedi.
Agatha kocasına dikkatle baktı, fakat onun kim olduğuna karar verememiş gibiydi.. “Merhaba,” dedi.
* * *
Otel kısa süre içinde gazetecilerin istilasına uğradı.
Sonra Archie onlara açıklama yaptı,”Karımın hafızasını kaybettiğini sanıyorum. Beni tanımıyor, nerede olduğunu bile bilmiyor.”
O ve Agatha ertesi gün otelden ayrıldılar. Her yer gazetecilerle doluydu. Christie’leri istasyona kadar takip ettiler, ürkmüş Agatha’nın resimlerini çekmeye çalıştılar, o ise yüzünü ellerinin arasında saklıyordu. Zayıflamış görünüyordu ve yüzü bembeyazdı.
Ve Londra’da, yüzlerce insan King’s Cross istasyonunda Harrogate’den gelecek treni bekliyorlardı. Herkes ‘Sırların Kadını’nı ve kocasını görmek istiyordu. Onların hayatları da şimdi, Agatha’nın detektif hikayelerinden çıkma bir şeyler gibi görünüyordu.
Archie suskun duran, ürkmüş Agatha’nın kalabalığın arasından geçmesine yardım etti. Muhabirler onlara sorular sorup resimlerini çektiler ama ne Archie ne de Agatha tek kelime konuşmadı.
Hayatının geri kalanında da, Agatha Harrogate, Hydro Oteli ve ‘Teresa Neele’ hakkında hiç konuşmadı. Fakat o ayrıldığı gece Styles’ta gerçekten neler olmuştu? Niçin arabasını bırakmıştı? Harrogate’e nasıl gitmişti? Bütün bunlar bir sırdı.
Hâlâ da öyle.


GENÇ BİR ARKEOLOG

1927 yılının ilk günlerinde, Agatha, dostları Madge ve kocasıyla birlikte Manchester yakınlarındaki Cheadle’a kalmaya gitti. Archie Styles’ta kaldı, Nancy Neele ile evlenmek istiyordu, Agatha’ya ayrılmalarını teklif etti. Agatha önce bunu kabul etmedi, ama sonunda peki dedi ve 1928 Nisan’ında boşandılar. Kızları Rosalind Agatha’yla kaldı.
“Bundan sonra ‘Christie’ ismini kullanmak istemiyorum.” dedi Agatha yayıncısına. “Başka bir isim kullanacağım.”
“Onu şimdi değiştiremezsin.” dedi yayınevi sahibi. “Okuyucuların ‘Agatha Christie’ ismini tanıyor, bu yüzden O’nun kitaplarını alıyorlar. İsmini değiştirecek olursan, kimse kim olduğunu bilmez.!”
Sonunda, Agatha ‘Christie’ soyadını değiştirmemeği kabul etti, fakat bundan hiç memnun değildi. Fakat William Collins haklıydı. İngiltere ve Amerika’da binlerce insan Agatha’nın kitaplarını okuyordu.
Sonra, 1928 sonbaharında, Agatha Batı Hint Adaları’na gitmeye karar verdi. Rosalind okula başlamıştı ve Agatha güneşli bir tatil yapmak arzusundaydı, böylece Jamaica’ya giden bir gemiye bilet aldı.
İngiltere’den ayrılmadan iki gün önce, Agatha arkadaşlarıyla yemeğe çıkmıştı. Akşam boyunca, Bağdat’dan yeni gelmiş bazı insanlarla sohbet etti. Onlar Mr. ve Mrs. Commander Howe’du.
“İnsanlar Bağdat’ın kötü bir yer olduğunu söylerler,” dedi Mrs. Howe. “Ama biz orayı sevdik.”
Kadın şehir hakkında konuştukça, Agatha büyük bir ilgiyle dinledi. Kısa süre içinde kendisinin de Bağdat’a gitmek istediğine karar verdi.
“Oraya nasıl gidebilirim?” diye sordu. “Deniz yoluyla?”
“Trenle gidebilirsin.” dedi Mrs. Howe. “Doğu Ekspresiyle.”
“Doğu Ekspresi!” dedi Agatha. “Bu ünlü trenle yolculuk etmeği hep istemişimdir. West İndies’e değil, Bağdat’a gideceğim!”
Howe’lar buna memnun olmuştu, Agatha’ya gidebileceği ilginç yerlerin isimlerini yazıp verdiler. “Ur’a da mutlaka gitmelisin,” dedi Commander Howe.
Ertesi gün, Agatha Batı Hint Adaları biletlerini İstanbul üzerinden Bağdat’a giden Doğu Ekspresi’nin biletleriyle değiştirdi.
Bu onun için heyecan verici bir yolculuktu, ilk defa yalnız seyahat ediyordu. Ve bu yolculuk ona o ünlü kitabı için ilham kaynağı oldu: Doğu Ekpresi’nde Cinayet.
Bağdat’da kalırken, Commander Howe’un söylediklerini hatırladı “Mutlaka Ur’a gitmelisin.”
Arkeoloji Agatha’nın hayli ilgilendiği bir konuydu, ve arkeolog Leonard Woolley ve karısı Ur’da çalışıyorlardı.
Katherine Woolley Agatha’yla tanışmaktan çok memnun olmuştu.
“Kitaplarınıza bayılıyorum!” dedi Agatha’ya. “Roger Ackroyd Cinayeti‘ni daha yeni bitirdim. Harika bir kitaptı!”
Agatha Woolley’lerin özel ziyaretçisi oldu. Ur hoşuna gitmişti, arkeologları seyretmeyi sevmişti. Yavaş ve yorucu bir işti bu, çok dikkatli kazı yapmak zorundalardı. Bazen saatlerce hiçbir şey bulamıyorlardı, zaman zaman da eski toprak kaplar ve bıçaklar buluyorlardı. İşçilerden birinin binlerce yıllık bir parçayı bulması çok heyecan verici oluyordu.
“Önümüzdeki yıl buraya tekrar gelmeliyiz.” dedi Katherine Woolley.
Böylece Agatha da onlara katıldı. 1930 Mart’ında yurt dışına çıktı, Woolley’lerin İngiltere’ye dönmeyi planladıkları haftaya denk geliyordu. Planladıklarına göre Agatha onlarla Suriye’yi ve Yunanistan’ı gezecekti.
Woolley’lerle birlikte çalışan Max Mallowan isimli bir arkeolog vardı. 25 yaşlarında sessiz bir genç adamdı.
“Sana Necit(Nejef)’i ve Kerbela’yı göstermesini Max’dan rica ettik.,” Katherine Woolley dedi Agatha’ya. “Necit ölümün kutsal şehridir ve Kerbela’da harika bir cami vardır. Biz buradan ayrılıp Bağdat’a giderken o sana oraları gezdirecek. Yolda Nippur’u da görebilirsin.”
“Ah, ama Max sizinle Bağdat’a gitmek istemez mi?”dedi Agatha. “İngiltere’deki evine gitmeden önce oradaki arkadaşlarını görecektir.”
“Hayır,” dedi Katherine. “Max seni gezdirmekten memnun olacak.”
Genç arkeolog Agatha ile ilgilenmekten memnundu. Ondan hemen hoşlanmıştı, Agatha da onu sevmişti. Birlikte oldukları süre boyunca konuştular, güldüler, eğlendiler.
Bağdat’da Woolley’lerle karşılaştılar ve dördü birlikte Yunanistan’a gittiler. Ancak Atina’da kalacakları otelde, Agatha’yı yedi adet telgraf bekliyordu. Bütün telgraflarda aynı haber vardı. Rosalind hastalanmıştı. Agatha’nın derhal eve dönmesi gerekiyordu.
“Seninle geleceğim,Agatha,” dedi Max.
“Oh, teşekkürler,Max,” dedi Agatha. “Fakat senin planların yok mu?”
Max sukunetle “Planlarımı değiştirdim,” dedi,. “Seninle geliyorum.”
Bunun üzerine birlikte seyahat ettiler. Eve vardıklarında, Rosalind’i daha iyi buldular, bu bir mutlu sondu. Ve çok yakında bir diğer güzel şey oldu.
Agatha Max’dan on dört yaş büyüktü ama İngiltere’ye dönüş seyahatleri sırasında Max ona önemli bir soru sormaya karar vermişti. Ve İngiltere’ye geldiklerinde, Agatha’ya evlenme teklif etti.
1930′un 11 Eylül günü İskoçya, Edinburgh’da evlendiler.
* * *
1930 Agatha’nın diğer ünlü detektifinin ilk ortaya çıktığı yıldı: Papaz Evinde Cinayet. Adı Miss Marple’dı- İngiltere’nin sakin köylerinden St. Mary Mead’da yaşayan ufak tefek yaşlı bir kadın. Miss Marple tipik bir büyükanneydi, yemek pişirip, çiçeklerle ilgilenmekten hoşlanan sevimli bir kadın. Ancak çok keskin gözleri ve kulakları vardı. Her şeyi, duyar, görür ve hatırlardı -adları, yüzleri, tren ve otobüs tarifelerini, bir tişortun rengini, bir kapının kapanırken çıkarttığı sesi. Ve daima polisten önce katilin kim olduğunu keşfederdi.
Okuyucular Miss Marple’ın bulunduğu öyküleri sevdiler, ve o da en az Hercule Poirot kadar ünlü oldu. Fakat o gerçek bir insan mıydı? Karakter için ilham nereden gelmişti?
“Nerden? Hatırlayamıyorum.” derdi Agatha her zaman.


LADY AGATHA

Sonraki yirmibeş yıl boyunca, Agatha Max’ın arkeolojik kazılara gitmeye devam etti. Seyahat etmeği seviyordu, bunlar onun hayatının en mutlu yıllarıydı. Yazmak için de en verimli dönemiydi.
“Hoş ve sessiz burası,” derdi Agatha. “Telefon filan yok!”
Gezdiği ilginç yerler ona en iyi kitapları için ilham veriyordu: Nil’de Ölüm, Ölümle Randevu, Gece Gelen Ölüm, Bağdat’a Geliş. O şimdi dünyadaki en meşhur detektif hikayeleri yazarlarından biriydi.
İngiltere kraliçesi Mary de pekçok insan gibi onun kitaplarından zevk alıyordu. 1946′da birgün, Agatha Londra’daki İngiliz Radyosu’ndan bir mektup aldı.
“Kraliçe Mary’nin 80. doğumgünü için bir oyun yazmamı istiyorlar!” dedi Max’a. “Bir radyo piyesi.”
“Bunu mutlaka yapmalısın.” dedi Max.
Agatha’nın radyo için yazdığı oyunun adı Üç Kör Fare idi. Sonra bir Londra tiyatrosu için oyunu tekrar yazdı. Bu defa daha uzun yazmıştı, ona yeni bir isim verdi, Fare Kapanı.
Bu çok ünlü bir oyundu. 1952′de ilk kez oynandı, ve hâlâ Londra tiyatrolarında oynuyor. 1997′de, 45 yıl sonra bile insanlar hâlâ oyunu görmeye gidiyorlar.
Niçin? İyi bir cinayet bilmecesi, evet, ama Fare Kapanı‘nda bir diğer hikaye var. Her gece, oyunun sonunda, oyunculardan biri tiyatrodaki seyircilere diyor ki,”Lütfen arkadaşlarınıza oyundaki katilin kim olduğunu söylemeyin. Tiyatroya gelip kendi gözleriyle görsünler!”
Böylelikle herkes katilin ismini saklar ve böylece daha çok insan oyunu görmeye gider.

1971′de, Kraliçe Elizabeth Agatha’ya kadınlara mahsus bir kraliyet nişanı (dame) verdi, bu bir İngiliz kadını için büyük onurdu.
Agatha Christie neden bu kadar meşhur olmuştu? Bunun sebebi onun harika bir hikayeci oluşu olabilir. Cinayet bilmecelerini büyük bir dikkatle planlardı, oraya buraya birkaç ipucu bırakırdı. Bunlar zekice ipuçlarıydı, bu yüzden katilin adını tahmin etmek zordu. Bunu kim yapmıştı? Bilmek istiyoruz ve kitabın sonunda herşey ortaya dökülüyor, cevabı buluyoruz. Ve hikayelerin tamamı cinayet ve ölümden oluşmuyordu -bilmeceler, güzel sonlar, detektifin daima suçluyu yakaladığını okumak da hoş bir şeydi. Birkaç saat için düzeni ve rahatı olmayan gerçek hayattan uzaklaşabiliyoruz.
Agatha Christie 1976 yılının 12 Haziran’ında öldü. Hayatı boyunca altmış yedi detektif romanı, on kısa hikaye kitabı, on üç oyun ve Mary Westmacott takma adıyla yazdığı cinayetle ilgisi olmayan altı roman, hayatı hakkında iki kitap. Kitaplarından birçok film yapıldı, en ünlülerinden biri 1974 yılında çekilen Doğu Ekspres’inde Cinayet’tir.
Bugün kitapları kırk farklı dile çevrilerek milyonlarca basıldı, Çin’den Nikaraguay’a dünyanın her yerinde okundu. Agatha Christie belki de dünyanın gelmiş geçmiş en iyi detektif hikayeleri yazarıydı, hayatında da kitaplarında da büyük bir sır vardı.

Agatha Christie Eser Listesi (Murat Durmaz)

Agatha Christie Eser Listesi
Son Güncelleme: 17/02/2011
Karakter kısaltmaları
BB Başmüfettiş Battle
TT Tommy & Tuppence
JM Jane Marple
HP Hercule Poirot
PP Parker Pyne
HQ Harley Quin (Ar Lö Ken)
AR Albay Race
Renk kodları
Roman
Öykü
Oyun
Polisiye dışı
Bu liste hakkında:
– Orijinal liste, Allen J. Hubin’in “Crime Fiction 1749-1980: A Comprehensive
Bibliography” adlı bibliyografyasından alınmıştır.
– Hubin’in bibliyografyasında yer almayan daha yeni ve polisiye dışı eserler Murat Durmaz
tarafından tamamlanmıştır.
– Eserlerin Türkçe karşılıkları Murat Durmaz ve Oğuz Eren tarafından tespit edilmiştir.
– Liste, Cinairoman.com forumunda Murat Durmaz’ın (Dr. Fell) “Agatha Christie Liste
Çalışması
” başlığı altında katkılarınıza açıktır.
– Güncelleme tarihçesi için yine aynı başlığa bakınız.
1920 The Mysterious Affair At Styles HP Styles’teki Esrarengiz Vaka
Ölüm Sessiz Geldi
Katil Kim?
Aşkımı Sen Öldürdün
1922 The Secret Adversary TT Meçhul Düşman
Gizli Düşman (Çizgi roman)
1923 The Murder on the Links HP Dersimiz Cinayet
Golf Sahasındaki Cinayet
Zincirleme Cinayetler
Fransa
1924 The Man in the Brown Suit AR Kahverengi Elbiseli Adam Afrika
1924 Poirot Investigates HP İngiliz baskısı 11, Amerikan baskısı 14 öykü
1925 The Secret of Chimneys BB Chimneys Şatosunun Esrarı
Köşkteki Esrar
Köşkte Cinayet
1926 The Murder of Roger Ackroyd HP Roger Ackroyd Cinayeti
Akroydun Katli
Roger Ackroyd Öldürüldü
Şok
Ölümün Sıcak Eli
‘Alibi’ adında bir de tiyatro uyarlaması vardır.
1927 The Big Four HP Esrarengiz Dörtler
Büyük 4
Büyük Dörtler
1928 The Mystery of the Blue Train HP Mavi Trenin Esrarı
Yakut Kana Bulandı
Öldüren Miras
Fransa, Tren
1929 The Seven Dials Mystery BB Kasadaki Dosya
Dört Neşeli Arkadaş
1929 Partners in Crime
The Sunningdale Mystery
TT Cinayet Ortakları
Suç Ortakları
17 TT öyküsü, roman gibi. İkinci yarısı The Sunningdale Mystery adıyla ayrıca basılmış
1930 The Murder at the Vicarage JM Yerin Kulağı Var
Ölüm Çığlığı
Evdeki Korku
1930 The Mysterious Mr. Quin HQ Esrarengiz Ar Lö Ken (9 öykü)
Ölümün Tam Zamanı (7 öykü)
Gece Gelen Adam (1 öykü)
12 HQ Öyküsü
1930 Giant’s Bread Mary Westmacott ismiyle
1931 The Sittaford Mystery
Murder at Hazelmoor
Beşi Yirmibir Geçe
Ruhların Cinayeti
Sittaford Malikanesi’nin Gizemi
1932 Peril at End House HP Cesetler Ağlamaz
Kızlara Suikast
Miras
1932 The Thirteen Problems
Miss Marple and the Thirteen Problems
The Tuesday Club Murders
JM Cinayet Kulübü
Cinayetler Kulübü
13 öykü
1933 Lord Edgeware Dies
Thirteen at Dinner
HP Lordun Ölümü
Lord’un Ölümü
Birisi Ölecek
1933 The Hound of Death & Other Stories Kanatların Çağrısı 12 öykü
1934 Black Coffee Acı Kahve Tiyatro Oyunu
1934 Murder on the Orient Express
Murder in the Calais Coach
HP Doğu Ekspresinde Cinayet
Şark Ekspresinde Cinayet
Şark Ekspresindeki Cinayet
Simplon Ekspresindeki Cinayet
Ölüm Ekspresi
1934 Three Act Tragedy
Murder in Three Acts
HP Üç Perdelik Trajedi
Kadehteki Zehir
Üç Perdelik Cinayet
1934 Parker Pyne Investigates
Mr. Parker Pyne, Detective
PP Emekli Binbaşının Macerası, Zengin Kadının Derdi, Kaygulu Kocanın Hali,
Bedbaht Kadın,
İstanbul Yolunda Bir Macera, Saadet Bürosu
(1’er öykü)
12 PP Öyküsü
1934 The Listerdale Mystery 12 öykü
1934 Why Didn’t They Ask Evans?
The Boomerang Clue
Evans Nerede?
Evans’a Neden Sormadılar?
Uçurumdan Aşağı
Esrarlı Kayalık
Ceset Dedi Ki
1934 Unfinished Portrait Mary Westmacott ismiyle
1935 Death in the Clouds
Death in the Air
HP Ölüm Diken Üstünde
Bulutlar İçinde Ölüm
Havadan Gelen Ölüm
1936 The ABC Murders
The Alphabet Murders
HP Cinayet Alfabesi
Dilsiz Tanık
1936 Cards on the Table HP, BB, AR Briç Masası Cinayeti
Briç Masasında Cinayet
1936 Murder in Mesopotomia HP Mezopotamya Cinayeti
Gece Gelen Ölüm
Mesopotamia
1937 Murder in the Mews
The Incredible Theft
Dead Man’s Mirror
HP Ölünün Aynası
Arka Sokaktaki Cinayet
4 öykü. Amerikan baskıları sadece 3’ünü içerir
1937 Death on the Nile HP, AR Nil’de Ölüm
Nil Cinayeti
Nil Nehrinde Cinayet
Kim Ölecek, Kim Dönecek?
Mısır. ‘Murder on the Nile’ adlı bir de tiyatro uyarlaması vardır, ancak HP’siz.
1937 Dumb Witness
Poirot Looses a Client
HP Ölüden Gelen Mektup
Ölüden Mektup Var
Aptal Tanık
1938 Appointment with Death HP Ölümle Randevu Jerusalem, Aynı isimde bir de tiyatro eseri vardır, ancak HP’siz
1938 Hercule Poirot’s Christmas
Murder for Christmas
A Holiday for Murder
HP Noel’de Cinayet
Tatilde Cinayet
1939 Murder is Easy
Easy to Kill
BB Yedi Sigara
Zehiri Kim Verdi
Kolay Cinayet
1939 The Regatta Mystery HP, JM, PP 9 öykü (5 HP, 2 PP, 1 JM, 1 doğaüstü)
1939 Ten Little Niggers
Ten Little Indians
And Then There Were None
On Küçük Zenci
Negro Adasının Sırrı
Aynı isimde bir de tiyatro eseri vardır.
1940 One, Two, Bucle My Shoe
The Patriotic Murders
An Overdose of Death
HP İskemlede Beş Ceset
Hercule Poirot Zaferi (Cinayet Salgını)
1940 Sad Cypress HP Koltuktaki Ölü
Ölüme Doğru
Zehirli Miras
Morfin
Esrarengiz Sanık
1940 The Mystery of the Blue Geranium, and other Tuesday Club Murders
1941 N or M? TT M or N?
N veya M
Ölüm Pusudaydı
1941 Evil Under the Sun HP Ölüm Oyunu
Büyülü Ada
1942 The Body in the Library JM Kitaplıkta Bir Ceset
Kütüphanedeki Ceset
Cesetler Merdiveni
1943 The Moving Finger
The Case of the Moving Finger
JM Daktilodaki Parmak
Zehirli Kalem
Cinayet Reçetesi
Arsenik
1943 Five Little Pigs
Murder in Retrospect
HP Beş Küçük Domuz
Mazideki Cinayet
‘Go Back From Murder’ adlı bir de tiyatro uyarlaması vardır, ancak HP’siz.
1944 Towards Zero BB Sıfıra Doğru Aynı isimde bir de tiyatro eseri vardır.
1944 Absent in the Spring Mary Westmacott ismiyle
1945 Sparkling Cyanide
Remembered Death
AR Bir Kadeh Şampanya
Şampanyadaki Zehir
Yanlış Cinayet
1945 Death Comes As the End Firavun Ağacı
4000 Yıl Önce İşlenen Cinayet
Yılan İçini Döktü
Mısır
1946 The Hollow
Murder After Hours
HP Uğursuz Malikhane
Ceset Katilini Arıyor
Kutsal Tören
Hollow Malikanesi Cinayeti
Aynı isimde bir de tiyatro eseri vardır, ancak HP’siz
1946 Come, Tell Me How You Live Agatha Christie Mallowan ismiyle
1947 The Labours of Hercules HP Hercule’ün On İki Görevi 12 öykü : 12 HP
1948 Taken at the Flood
There is a Tide…
HP Poirot Söylerse
Şeytan Dönemeci
Şantaj
1948 The Witness for the Prosecution Beklenmeyen Şahit
Zehir (1 öykü/Philomel Cottage)
9 öykü (1 HP) Kitaba adını veren öykünün tiyatro oyunu biçimi de var.
1948 The Rose and the Yew Tree Mary Westmacott ismiyle
1949 Crooked House Çarpık Evdeki Cesetler
Çarpık Ev
1950 A Murder is Announced JM Meşum İlan
Cinayet İlanı
1950 Three Blind Mice
The Mousetrap
HP, JM, HQ Fare Kapanı Fare Kapanı oyununun romanlaştırılmış hali + 8 öykü (3 HP, 4 JM, 1 HQ) Öykülerden 5’i ilk kez yayınlanıyor.
1951 They Came to Baghdad Bağdat’a Geldiler
Bağdatta Buluşalım
1951 The Underdog and Other Stories
Two Thrillers
HP 1 kısa roman ve 8 öykü
1952 They Do It With Mirrors
Murder With Mirrors
JM Yürüyen Ceset
Zarif Bir Cinayet Gecesi
1952 Mrs. McGinty’s Dead
Blood Will Tell
HP Fotoğraftaki Lekeler
Gördü ve Öldü
Hizmetçinin Ölümü
Korkunç Sır
1952 A Daughter’s a Daughter Mary Westmacott ismiyle
1953 After the Funeral
Funerals are Fatal
Murder at the Gallop
HP Cenaze Merasiminin Ardından
Cenazeden Sonra
Ölenin Ardından
Ecelin Çağrısı
1953 A Pocket Full of Rye JM Porsuk Ağacı Cinayeti
Karatavuk Cinayetleri
1954 Destination Unknown
So Many Steps to Death
Nereye?
Bilinmeyen Hedef
Ölüm Çölü
1955 Hickory Dickory Dock
Hickory Dickory Death
HP Poirot Bilir
Üç Yanlış Üç Ceset
Hikori Dikori Dok
1956 Dead Man’s Folly HP Sonuncu Kurban
Ölü Adamın Dönüşü
1956 The Burden Mary Westmacott ismiyle
1957 Spider’s Web Oyun
1957 4:50 From Paddington
What Mrs. McGillicuddy Saw
Murder, She Said
JM 4:50 Treni
Trende Cinayet
Lahitteki Ceset
16:50 Treni
Dört Elli Treni
1958 Verdict 2 perdelik oyun
1958 Ordeal by Innocense İçimizden Biri
Şahidin Gözleri
Yanlış Hüküm
1958 The Unexpected Guest Beklenmeyen Misafir Oyun
1959 Cat Among the Pigeons HP Kapı Tekrar Vuruldu
1960 The Adventure of the Christmas Pudding HP, JM Noel Kekinin Gizemi 6 öykü; 5 HP, 1 JM
1961 Double Sin & Other Stories HP, JM 8 öykü; 4 HP, 2 JM
1961 The Pale Horse Ölüm Büyüsü
Öldüren Büyü
1962 The Mirror Crack’d from Side to Side
The Mirror Crack’d
JM Kırık Ayna
Ve Ayna Kırıldı
1963 The Clocks HP Ölüm Saatleri
Saatler
1963 Rule of the Three Üç Perdelik Tiyatro oyunu
Esasen her perde ayrı bir oyundur:
-Afternoon at the Seaside
-The Patient,
-The Rats
1964 A Caribbean Mystery JM Ölüm Adası Caribbean
1965 Surprise! Surprise! Öykü derlemesi, eski öykülerden
1965 At Bertram’s Hotel JM Cinayetler Oteli
1965 Star over Bethlehem Agatha Christie Mallowan ismiyle
1966 Third Girl HP Üçüncü Kız
Tavus Kuşu Cinayeti
1966 13 for Luck! Öykü derlemesi, eski öykülerden
1966 13 Clues for Miss Marple JM Öykü derlemesi, eski öykülerden
1967 Endless Night Gece Yarısı Cinayeti
Bitmeyen Gece (Çizgi roman)
1968 By the Pricking of my Thumbs TT Pembe Evdeki Ölü
1969 Hallowe’en Party HP Elmayı Yılan Isırdı
1970 Passanger to Frankfurt Benim Adım Ölüm
Frankfurt Yolcusu
1971 Nemesis JM Ölüm Meleği
1971 The Golden Ball & Other Stories 15 öykü
1972 Elephants Can Remember HP Filler de Hatırlar
1973 Postern of Fate TT Kader Kapısı
Cinayetler Kapısı
1973 Akhnaton Tiyatro oyunu
1973 Poems Şiirler
1974 Poirot’s Early Cases
Hercule Poirot’s Early Cases
HP Hercule Poirot İz Üzerinde 18 öykü (Daha önce yayınlanmış)
1975 Curtain HP Ve Perde İndi
1976 Sleeping Murder JM Uyuyan Ölüm
1977 An Autobiography Kendi hayat hikayesi
1978 The Mousetrap & other Plays Tiyatro Oyunları
1979 Miss Marple’s Final Cases Miss Marple’ın Son Maceraları 8 öykü: 6’sı JM
1992 Problem at Pollensa Bay HP, PP, HQ Öykü derlemesi
1997 While the Light Lasts HP Işıklar Sönünce Öykü derlemesi