Ruh Hastası – İsmail Güzelsoy / A. Ömer Türkeş

Ruh Hastası’nın hikayesi sosyal gruplaşmanın siyasal bir eksende belirlendiği yıllara henüz gelinmediği, büyük kentlerde, haritalarda yeri gösterilmeyen kasabalarda, kışın yolları kapandığında ada halkları gibi yalnızlaşıveren köylerde, gazetelerin büyük önem, değer ve inandırıcılık taşıdığı zamanlarda, 60’lı yıllarda, olayları hem yaşayan hem de aktaran genç gazeteci Kürşad Oğuz’un ustası saydığı Burhan Hoca tarafından sansasyonel bir haberin peşine koşulması ile başlıyor. Gazetenin genel yayın yönetmeni Burhan Hoca, o dönemin iki ünlü yazarı arasındaki rekabeti kışkırtmayı amaçlamaktadır.

O ana dek birbirleri hakkında tek olumsuz söz söylemeyen Selim Özkul’la Edip Us’u konuşturmak için yol çıkan Kürşad, yaşları, fiziksel yapıları, politika ve edebiyata yaklaşımları birbirine hiç benzemeyen ama romanları arasında tuhaf benzerlikler kaydedilen bu iki yazarla ilişkiye geçecek ve onları yapmak istediği habere uygun tarzda konuşmaya yöneltecektir.

Ne var ki, haberi yönlendirenin kendisi olmadığı kapısını birkaç yıl sonra çalan Ayhan’ın ifadesiyle ortaya çıkacak ve her iki yazar hakkında hiç bilmediği sırları keşfedecektir Kürşad. Konutuğu herkesin anlatacağı farklı bir hikayesi vardır ki, her hikaye yazarlar arasındaki ilişkiyi biraz daha karmaşıklaştıracak, işin içine cinayet şüpheleri de karışacaktır. Arka planda ise ülkenin şiddetle dolu tarihi sürüp gitmektedir…

İsmail Güzelsoy, ilk kitabı Seni Seziyorum’daki son öyküsünde polisiye ile post-modern edebiyatı çok iyi birleştirmişti. Ruh Hastası’nda da aynı yöntemi kullanmış. Üstelik o hikayedeki Horge ve Edip Us gibi isimleri de farklı kişilikler halinde katmış romanına. İsimlerle oynamayı çok seviyor Güzelsoy. Mesela bazı roman kişilerine -gerçek hayattaki kimliklerine gönderme yapmaksızın- Deniz Gezmiş, Yılmaz Güney, Kemal Sunal, Adile Naşit, Aliye Rona, Hulusi Kentmen gibi tanıdık isimler vermiş. Böylelikle hem bir mizah duygusu yaratıyor hem de gerçekle kurmaca arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıveriyor.

Romandaki muammanın çözümü için yazarların romanları arasındaki ilişkilere dikkat etmelisiniz. Bir de İsmail Güzelsoy’un edebiyat anlayışının, Ruh Hastası’nın yazım serüveninin sırları var elbette. Yazar bu konudaki ip uçlarını da serpiştirmiş aralara. Mesela gerçek ve kurmaca isimler arasındaki içiçe geçmişliği anlayabilmek için Selim Özkul’un “kitabın son üçte birlik bölümünde, eğer dikkat ettiyseniz, sık sık tekrarlanan cümleler, kelime grupları bulunuyor” cümlesiyle başlayan açıklamasına kulak vermeniz gerekiyor; “bir anda cümleler uzamaya, öznesini kaybederek genişlemeye başlıyor… Ünlü kişilerin isim ve soyadları iki ayrı paragrafta söylenerek kahramanların belleğimizde belli, somut kişilere benzetilmesi sağlanıyor. Kısacası, bunun gibi bir yığın bellek oyunu, görsel etkiler, söz oyunlarından oluşmuş soyut bir labirentin göbeğinde buluveriyor okur kendisini. Ancak çok dikkatli olursa… Bütün bu oyunlarla ortaya çıkan gizli mesajlar zihnin karanlık dehlizlerindeki başka bilgilerle harmanlanıp yeni sonuçlar peydahlıyor”.

Polisiyelerin rasyonelliğine yine post-modernin kurmacası ve oyunuyla karşılık veren, dikkatsiz okuyucuların içinde kolaylıkla kaybolacakları bir labirent kuran, Doğu-Batı sorunsalından edebiyatın anlamına kadar pek çok meseleyi esprili bir dille romanına taşırken metnini Binbir Gece Masallarından Borges’e, salon polisiyelerinden özel detektif maceralarına, Holywood’un korku filmlerinden Yeşilçam avantürlerine ve en çok da Oğuz Atay’a yaptığı göndermelerle zenginleştiren İsmail Güzelsoy, ilk kitabındaki kadar etkileyici bir dille çıkmış karşımıza.

Buzdan Gözyaşı – Ferhat Ünlü / A. Ömer Türkeş

Türk romanında gazeteci kökenli yazarların sayısında gözlenebilir bir artış var. Ferhat Ünlü de onlardan biri. Gazetecilik mesleğini -yukarıda da sözünü ettiğim- kriminal alanlarda sürdüren ve böylelikle bir polisiye roman için uygun malzemelere ulaşan yazar, ne yazık ki “Buzdan Gözyaşı”nda yerli malzemelere pek rağbet etmemiş. Hikaye, Türkiye’de yaşayan Amerikan ve İngiliz vatandaşları üzerinde yoğunlaşıyor. İlk cinayet mahalli olan Eyüp mezarlığı elbette Uzeyir Garih cinayetinin yarattığı çağrışımlarla katılmış romana, ancak bu cinayetin üzerine gitmemiş, metnine meze yapmamış Ünlü, tersine orada çok eskiden işlenen benzer bir cinayet biçiminde söz ediyor olaydan ve kendi kurgusunu bambaşka bir muamma üzerine inşa ediyor.

Mezarlıkta bulunan kesik parmak ve kan izleri, Türkiye’de yaşayan polisiye roman yazarı bir Amerikalı’nın öldürüldüğünü düşündürtüyor polislere. Ölenin bir zamanlar CIA hesabına çalışmışlığı nedeniyle, Istanbul konsolosluğunda görev yapan -eski FBI gorevlisi, şimdinin CIA mensubu- Collins ile MIT  ajanı Mete Bey olayı birlikte çözmeye soyunuyorlar. Meselenin en karmaşık yanı, kanla çizilen ürkütücü şekillerde ve kanın çok önceden yine Eyüp mezarlığında öldürülen bir suçluya ait olmasında gizli. Ancak onların attığı her adımda yeni ölümler çıkıyor karşımıza. Ceset sayısı dörde ulaştığında hikaye de sona yaklaşıyor.

Ferhat Ünlü, gazetecilik uslubuna takılıp kalmak istememiş ve metnini hayat hakkında felsefi yorumlarla zenginleştirmeye çalışmış, ancak bu çabanın bir polisiye romana katkı sağladığını söylemek mümkün değil. Amerikalı kahramanın duygu ve düşünce dünyasına nüfus edemiyoruz doğrusu. Mesela onun vurulduğu anı aktarırken kullanılan, “Donald Collins, ılık ılık akan kanının yerde yağmur suyuna karıştığını görmüştü. Kurşun yarasını yeniden issediyordu şimdi sanki. Karnındaki o kurşun yarası. Nasıl da yanıyordu. Tıpkı çekici bir kadının ateşli dudakları gibi…” tarzındaki -polisiyelere Mayk Hammer’den miras kalan- ifadelerin kulak tırmaladığını söylemeliyim.

Baştan sona İstanbul’da geçen, ama karakterlerin zihinlerinden kimi zaman İngiltere ve Amerika’ya da taşınan hikaye, roman kişileri, cinayet nedeni, kanla çizilen resimler, uyuşturucular, Pink Floyd takıntısı gibi ana motifleriyle yabancı bir polisiye okuyormuş havası verdi bana. Elbette Türk polisi, istihbarat birimleri, Amerikan karşıtı göstericiler, Eyüp mezarlığı, Amerikan istihbaratının PKK, JİTEM tahlilli Türkiye raporları, Türk istihbaratının Türkmenistan  operasyonları yerli malzemeler, ama bunlar hikaye ile organik bir bağ kuramıyorlar. Hele bir milletvekilimizin Amerikan aleyhtarı, solcu güzel kızı tam bir gereksizlik örneği.

Muamma Eyüp mezarlığında çözüldüğünde, bir eksiklik duygusu yaratıyor. Anlıyoruz ki kendi yarattığı labirentin içerisinde kaybolmuş Ünlü; polisiyelerin bütün kurallarını çiğnemiş, okuyucusu ile birlikte yürümek gibi bir niyeti hiç olmamış, tersine bir ilizyon yaratmış onlar için. Ancak onun bu kural ihlali yine kendi metnine dönüyor ve ilk denemesi –polisiye açısından- bir başarısızlıkla son buluyor.

Bütün bu saydığım olumsuzluklarına rağmen “Buzdan Gözyaşı” sonuna kadar merak duygularını yitirmeden okunan bir roman. Ferhat Ünlü, -seçtiği konunun çerçevesini sınırlar ve muammayı kördüğüm haline getirmekten kaçınırsa- kendisinin iyi bildiği ve bize daha yakın gelecek malzemelerle kurgulayacağı polisiyelerle bu alanda kendisine kolaylıkla iyi bir yer edinebilecek bir yazar…

Yıldırım Üçtuğ Polisiyeleri / A. Ömer Türkeş

İlk romanı “Şah-Mat ve Ölüm”le polisiye yazarlar kervanına katılan Yıldırım Üçtuğ, edebiyatın dışından, biraz da gecikmeli olarak geliyor. 1956 İstanbul doğumlu o. Liseyi Saint-Joseph’de tamamladıktan sonra, 1979 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik mühendisliği bölümünden mezun olmuş. Aynı fakültenin lisansüstü ve doktara programlarını da tamamlayan Üçtuğ, halen ODTÜ’de öretim üyesi olarak görev yapıyor.

“Şah-Mat ve Ölüm”ün yayınlandığını, bir başka polisiye yazarı Celil Oker’den öğrenmiştim. Romanı okuduğumda ise, ilk roman olmanın getirdiği bir takım aksaklıkları olduğunu, ama hem insan malzemesini, hem de klasik polisiyelere özgü analitik düşünce tarzını kullanmadaki becerisiyle, yazarın daha iyi polisiyeleri vaad ettiğini düşünmüştüm. Yıldırım Üçtuğ beklentimi boşa çıkarmamış. Henüz ilk kitabının tanıtımı yeni yeni yapılırken, ikinci romanını da tamamlayıvermiş. Herhalde edebiyat alemlerine katılmakta geç kalmanın verdiği enerji ile, okuyucuları kendi tarzına, Haldun Kurter’de somutlanan yeni detektif tipolojisine bir an önce alıştırmak istiyor. İkinci romanı “Çapraz Ateş”, kitap halinde yayınlanmasa bile, “Şah-Mat ve Ölüm”ü daha iyi anlamamıza yardımcı olacağından, ikisini birlikte ele almak istiyorum.

Klasik Dönem Polisiye kurgusu

Yaşamını Ankara’da sürdüren Yıldırım Üçtuğ, nedense İstanbul’u kullanıyor mekan olarak. Öykülerin merkezinde ise, Haldun Kurter’in Erenköy’deki villası var. Belki bundan sonraki romanlarında Kurter’le birlikte Anadolu’nun farklı yerlerine, tatil kasabalarına taşır bizleri; tıpkı Agatha Christie metinlerinde olduğu gibi. Ama her durumda, Üçtuğ’un klasik polisiyelerin kapalı mekan tarzını sürdüreceği anlaşılıyor.

Yıldırm Üçtuğ, çok sevdiğini söylediği Agatha Christie’nin anlatım tarzını kullanıyor. “Şah-Mat ve Ölüm” ve “Çapraz Ateş”, -okuyucuyu cinayet atmosferine hazırlamak için- karakter tanıtımları, Haldun Kurter’in bu karakterler hakkında yorumlarıyla başlıyor. Az sonra vuku bulacak cinayetlerle ilgisi olacak kişiler, geçmişleri, iş ve aşk dünyaları, birbirleri ile olan münasebetleriyle birlikte uzun uzun anlatılıyor. “Şah-Mat ve Ölüm”ün ilk 80 sayfasının ayrıldığı giriş, ne yazık ki bir polisiye öykü için fazla uzun ve Yıldırım Üçtuğ’un karakter tasvirleri de pek başarılı değil.

Aslında Agatha Christie tutkunları hiç de yabancılık çekmeyecekler bu giriş faslına, ama onun girişleri hem kısa, hem de karakterlerin tipik özellikleri üzerine kurulu olduğundan hiç sıkmazdı bizleri. Ancak ikinci roman “Çapraz Ateş”te, ilk dokuz bölümün ayrıldığı tanıtım aşamasında, ilkinin aksaklıklarını gidermiş Yıldırım Üçtuğ. Bunda, “Çapraz Ateş”in konusunun, Üçtuğ’un çok iyi tanıdığı bir ortamda, akademisyenlerin dünyasında geçiyor oluşunun rolü var elbette. Rektörden, bölüm başkanlarına ve asistanlarına kadar her düzeyde öğretim üyesine yer verilen bu romanın ilgili olduğu üniversite İstanbul’da olmakla birlikte, belki de yazarın geçmişini biliyor olmak, bende hep ODTÜ’yü, ODTÜ kampusunu çağrıştırdı.

 

İkinci bölümde cinayetler geliyor peş peşe. “Şah-Mat ve Ölüm”de, komşularının villasında işlenen cinayetleri çözmek için kolları sıvayan Haldun Kurter’le tanışmıştık. Çetin ailesinin yakın dostu, yanı başlarındaki köşkte sadık hizmetkarı Abdurrahman ve sevgili köpeği  ile yaşayan, satranç tutkunu, pipo tiryakisi babacan tipli ihtiyar Haldun Kunter, aniden farklı bir kimliğe bürünüyordu. Emekli bir üst düzey emniyet mensubu olduğu anlaşılan bu avrupai emniyet görevlisi, artık edebiyatımızın yeni hafiyelerinden olmaya adaydı. “Çapraz Ateş”te bir kez daha sahne alan Haldun Kurter, dostu Rektör Serdar Ovacık’ın karısı ve sevgilisinin katilini bulmaya soyunuyor. Gerisini anlatmak bile gereksiz. Teker teker yapılan sorgulamalar, ipuçlarının yanlış yorumları, aniden çakan ışık ve son sahnede Haldun Bey’in açıklamaları, yani klasik bir “altın çağ” polisiye kurgusuyla, her iki öyküsünü de çözüme ulaştırıyor Yıldırım Üçtuğ.

“Yerlilik” sorunu

Gerek özel detektif öyküleri, gerek tarihe bulanmış polisiyeler yıllar önce de denenmiş olmalarına, yani herhangi bir orijinallik ihtiva etmemelerine rağmen, bugün tekrarlandıklarında pekala ilgi gördüklerine göre, Yıldırım Üçtuğ’u -Agatha Christie özelinde- klasikleri izlemesi nedeni ile eleştirmek haksızlık olur. “Şah-Mat ve Ölüm”de aksayan unsurlar önce atmosfer, sonra da anlatım aksaklıkları ve çözümleyici tipin seçiminden kaynaklanıyor. Mesela, İstanbul’da geçen öyküye hiç bir katkısı olmuyor bu kentin. Erenköy’deki köşkü, Ankara, İzmir’e veya bir başka kente taşıyabilirsiniz kolayca. Hatta mekanın başka bir ülke olarak seçilmesi, tiplerin Türk ya da İngiliz olması da etkilemez olup bitenleri. Kapalı mekan kurgusu ile çalışan polisiye öyküleri sevmekle beraber, artık daha yerel motifler kullanılması, cinayetin de bir satranç oyunu olmaktan çıkarılması gerekir diye düşünüyorum. Ne var ki, mekanda bir değişiklik olmamasına rağmen, “Çapraz Ateş”te anlatılan karakterler oldukça tanıdık; yaşadığımız tarihsel ve toplumsal dönemin ürettiği  insanlar. Yazar genel insani olanı yakalamaya çalışırken, yerliliği ihmal etmemiş bu romanında ve iyi de olmuş..!

Klasik polisiye roman yazımını bundan böyle Yıldırım Üçtuğ üstlenecek gibi görünüyor. Haldun Kurter ise bu tarz akımın Türkiye’deki ilk örneği. Mrs. Marple’ın da biran önce yerlileştirilmesi dileğiyle.

Başkomser Nevzat’ın Suç Öyküleri / Emrah Özen-Levent Cantek

Başkomser Nevzat’ın Suç Öyküleri

Emrah Özen-Levent Cantek

İsmail Gülgeç’in çizgileriyle Ahmet Ümit’in öykülerinden çizgi romana uyarlanan Başkomser Nevzat dizisi geçtiğimiz
yılın sonunda yayınlanmaya başladı. Özen ve Cantek, bu önemli gelişmeyi vesile ederek Ümit ve Gülgeç’i irdeliyorlar.
Cinairoman’ın Notu: Bu makale Yeni Serüven dergisinin 3. sayısından iktibas edilmiştir. Yazarlarına teşekkür ederiz.

Doksanlı yıllardan sonra ivme kazanan yerli polisiye edebiyatına gönül veren yazarlar arasında, en verimli isimlerden biri olmuştur Ahmet Ümit. Polisiye türüne katkısını açıklarken verimliliğini öne çıkarmamızın nedeni, ürettiği eserlerin sayısal çokluğu ve türsel çeşitliliğinin yanısıra bu eserlerin sadece edebiyat ürünü olarak kalmaması; sinema, televizyon dizisi ve en nihayet çizgi roman gibi farklı popüler anlatı formlarında yeniden üretilmesiyle ilişkilidir. Kuşkusuz bu üretkenlik, yazarın yeteneği, yayın dünyasına aşinalığı ve sunum becerisi gibi niteliklerinin yanında, genel olarak Türkiye’de popüler edebiyatın algılanmasındaki bir dönüşümden, yayıncılık sektöründeki yapısal değişikliklere kadar birçok
alandaki gelişmeyle de yakından ilişkilidir.
Aslında Ahmet Ümit’in polisiye alanına dâhil olmasının böyle bir değişim dönemine denk gelmesi çok da tesadüfî değildir. Ahmet Ümit’den önce Türkiye’de yerli polisiye üretimi ne niteliksel ne de niceliksel açıdan parlak bir görünüm arz ediyordu. Oysa polisiye türü ilk kez Osmanlının son dönemlerinde ülkeye girmiş ve yoğun bir ilgi ile karşılanmıştı. Tercüme polisiye ürünler çok satmış ve çok sayıda yerli polisiye üretilmişti. Cumhuriyet döneminde ise tercüme eserlerde bir azalma olmamasına rağmen yerli polisiye üretiminde görece bir düşüşten söz edilebilir. Şüphesiz Cumhuriyet döneminde de polisiye yazan yerli yazarlarımız olmuştur ama bunların çoğu daha çok hayatlarını devam ettirmek amacı ile bu türde ürünler vermek zorunda kalmışlardır. Bunun en temel sebebi diğer kültürel üretim alanlarında olduğu gibi edebiyatta da hâkimiyetini sürdüren “yüksek sanat” anlayışının, fantastik, bilim kurgu ve korku gibi diğer popüler türler yanında polisiye yazınını da bayağı, ucuz ya da kaçışçı gibi nitelemelerle tanımlamasından kaynaklanmaktadır. Bu durum ‘yüksek’ edebiyat ile uğraşmak isteyen muharrirlerimizin –en azından bir bölümünün- neden polisiye ürünler verirken takma isimler kullandıklarını da açıklamaktadır. Oysa Ernest Mandel’in de belirttiği gibi polisiye yazının gelişmesi için vazgeçilmez olan şey, seri üretimdir. Bunun içinde yazmak ve yayımlamak çok önemlidir. Yeni polisiyeler yazıldıkça piyasanın talepleri canlı tutulabilir. Bu durum bir yandan seriyalleşmeyi getirecek diğer yandan da türün farklı alt türlere ayrılmasını, biçim ve içerikte çeşitlenmeleri de beraberinde getirecektir. Bu şekilde piyasa genişleyecek, bu konudaki zevkler, duyarlılıklar ve ihtiyaçların artması ile kaçınılmaz olarak farklı yazarlar ortaya çıkacaktır. Fakat polisiye edebiyatımızda, bir kaç tekil örnek hariç, yukarıda tanımlanan türden bir çeşitlilik ne yazık ki yaratılamamıştır.
Bu durum 1970’lere kadar bu şekilde devam etmiş, 70’lerden sonra ise polisiye yazınını toptan bir kaçış edebiyatı ya da edebiyat dışı olarak gören bakış açısı, yerini, bu türde de nitelikli eserlerin yaratılabileceğini kabul eden daha ılımlı bir görüşe bırakmıştır. Fakat bu algı değişiminin üretime yansıdığından sözetmek de çok mümkün değildir. 1980’lerde ise polisiyenin daha farklı bir açıdan edebiyatla uğraşan yazarlarımızın ilgisine mahzar olduğu görülür. Berna Moran, Rus biçimci Roman Jacobson’un egemen öge kuramını kullanarak, edebiyatın kenar mahallelerinde dolaşan ve “edebiyat” tanımına pek layık görülmeyen ‘önemsiz’ türlerin bazı dönemlerde merkeze alındıklarını, bu şekilde hem edebiyata taze kan geldiğini hem de güncel sorunları dile getirmede bu türlerden yararlanmanın düşünüldüğünü belirtir. Nitekim J. L. Borges, A. R. Grillet, Italo Calvino, Umberto Eco gibi yazarlar polisiye roman formunu kendi amaçları doğrultusunda bu şekilde kullanmışlardır. Benzer şekilde bizde de bir polisiye roman yazma amacı ile değil de anlatmak istediklerini polisiye roman kurgusu etrafında şekillendiren yazarlar ortaya çıkmıştır. Böylece edebiyat alanında polisiye yavaş yavaş gündeme oturmaya başlamış, çeşitli kültür sanat dergilerinde polisiye edebiyatıyla ilgili inceleme yazıları yayımlanmış ve hatta polisiye edebiyat üzerine dosya konuları yapılmıştır.

İşte Ahmet Ümit tam da böyle bir ilginin geliştiği dönemde yazdığı “Sis ve Gece” (1989) adlı romanı ile bu alana girdiğinde, ilk önce polisiye roman konusuna olan yaklaşımının farklılığıyla dikkat çekmiştir. O ne kendisinden önce takma isim kullanarak yazan muharrir ağabeyleri gibi yazdıklarından utanmakta, ne Çetin Altan gibi “bizde neden polisiye roman öksüz kalmıştır” sorusuna cevap aramakta ne de bazı edebiyatçılarımızın yaptığı gibi polisiye unsurlardan yararlanmak amacıyla yazmaktadır. Ahmet Ümit çeşitli yerlerde ifade ettiği üzere, polisiye edebiyatı kendine en uygun edebiyat türü olarak görmekte ve bu anlamda polisiye yazma uğraşısını ciddiye almaktadır. Solculuk macerası nedeniyle kişisel yaşamında polis ve polisiye işlerle (kaçıp kovalamaca, saklanma, illegal işler vb.) çok fazla haşır neşir olduğunu belirten Ümit, Barthes’ın “kişisel hayat yazarın üslubunu belirler” mottosunu hatırlatarak, kendi kişisel yaşamının da yazı üslubuna ve içeriğine yansıdığını ifade etmektedir. Özellikle Sis ve Gece ile Kar Kokusu romanlarında yazarın geçmiş deneyimlerinin izleri görülebilir.

Öte yandan Ümit örnek aldığı Dashiel Hammet ve Raymond Chandler gibi solcu polisiye yazarlarının dillendirdikleri “iyi polisiye iyi edebiyattır” mottosuna inanmış bir yazın adamı olarak, polisiyeyi edebiyatın alt raflarından çıkarmaya çalışır. Edebiyatın çeşitli alanlarında ürünler vermiş, faaliyetlerde bulunmuş ve eleştiri yazıları kaleme almış biri olduğunu düşündüğümüzde, Ümit’in polisiye ile ilgili olarak edebi kaygılar taşıması şaşırtıcı değildir. Dolayısıyla, Ümit’in ürünlerini değerlendirirken bu iki kıstasın -iyi polisiye ve iyi edebiyat- dikkate alınması gerekir.

Ahmet Ümit’i diğer polisiye yazarlarından ayıran bir başka özelliği ise polisiye yazın üzerine düşünme ve bu düşüncelerini çeşitli söyleşi ve yazılarla anlatma gayretidir. Ona göre polisiye edebiyat tıpkı marksizm gibi burjuva toplumunu anlamanın, onu tahlil etmenin yollarından biridir. Bu tahlilde kullanılan anahtar kelime ise “suç”tur. Ümit’e göre “suç, yaşanılan çağı, toplumu, bireyi anlatmanın olanaklarını içinde en iyi barındıran bir konudur ”. Ümit dinamik bir kavram olarak ele aldığı suçun birey ile toplumun koyduğu yasaların çatışmaya başladığı noktada ortaya çıktığını belirtir. Ona göre kapitalizmin gelişmesi ile birlikte, Batı toplumlarında suç oranları giderek artmış ve suç çeşitlenmiştir. Gelişen teknolojinin de yardımıyla suçlar daha karmaşık bir hal almaya başlamış ve bunun sonucunda, gazetelere yansıyan suç öyküleri büyük ilgi görmüştür. Polisiye edebiyat, okuyucunun ilgisini fark eden yazarların öykülerine bu tür polisiye konuları dâhil etmesiyle gelişmiştir.

Ümit, polisiyenin farklı alt türlerinde eserler üretmesiyle de diğer polisiye yazanlardan ayrılmaktadır. Ümit siyasi (Sis ve Gece, Kukla, Kar Kokusu, Kavim), ve tarihi (Patasana, Beyoğlu Rapsodisi) polisiye romanların yanısıra, polisiye öyküler de (Agatha’nın Anahtarı ve Şeytan Ayrıntıda Gizlidir) kaleme almıştır. Bu polisiye öykülerin çoğunun başrolünde iki isim karşımıza çıkar. Başkomiser Nevzat ve yardımcısı Ali… Bu iki karakter ilk olarak Ümit’in Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımlanan öykülerinde görülür. Ümit romanlarında sabit karakter kullanmadığı halde öykülerde bu karakterleri yaratma ihtiyacını şöyle anlatmaktadır; “Romanlarımda sabit karakterler yok. Ama Yeni Yüzyıl’a hikâye yazdığım için bir karakter yaratmaya ihtiyaç duydum. Açıkcası Nevzat ile Ali hayatın kendisinin yarattığı karakterler oldu”.

Daha sonra Agatha’nın Anahtarı kitabını oluşturan bu öykülerde Nevzat ile Ali çok derinlikli karakterler olarak çizilmemiştir. Onlar daha çok kahramanı polis müfettişi olan romanlarda okuduğumuz (İsveçli yazar Henning Mankell’in başmüfettiş Kurt Wallander’i veya Yunanlı yazar Petros Markaris’in Komiser Haritos’u gibi) ya da Hollywood filmlerinde gördüğümüz türden tiplemelerdir: Emekliliği gelmiş, suçla başedemeyeceğini bilen ama görevini yerine getirmekten de geri durmayan, karısı tarafından terkedilmiş ya da ailesini kaybetmiş, kendine has bir adalet anlayışını koruyan dedektif ile onun olayları doğru değerlendirmekten aciz, çaylak yardımcısı.

Hem “Agatha’nın Anahtarı”nda hem de daha sonra yazdığı “Şeytan Ayrıntıda Gizlidir” kitabında Başkomiser Nevzat ve yardımcısı Ali’nin karakterleri hakkında fazla bilgi alamayız. Tek bildiğimiz Nevzat’ın İstanbul Emniyetinde Başkomiser olduğu, karısı ve oğlunu bir patlamada kaybettiği (Sevgilim Tiner öyküsü) ve iflah olmaz bir kuş tutkunu olduğudur.(Savcıyı Öldürmek) Ali hakkında bildiğimiz tek şey ise olur olmaz her şeye karıştığı, bazı konularda çok önyargılı olduğu… Bu yüzden yaratılan karakterlerin yerliliği konusunda da bir şey söyleyemiyoruz.

Ümit’in yazdığı bu öykülerin standart bir kurgusu vardır. Olaylar Başkomiser Nevzat’ın ağzından anlatılır, öykülerin yapısı daha çok diyaloga dayalıdır. Öykü başladığında kahramanlarımız ya zaten soruşturma için oradadır ya da bir şekilde olaydan haberdar edilirler. Öykülerin bir kısmında ise tanıdıkları bazı kişiler de olaya karışmıştır. Daha çok suçun soruşturulması sürecine odaklanan bir kurgusu vardır bu öykülerin. Ama burada polis işlemleri (procedural) romanlarında olduğu gibi bir yandan soruşturma sürecini ayrıntılı olarak anlatan diğer yandan da polislerin özel yaşamlarından (aile içi sorunlar, işe yabancılaşma, geçim sıkıntısı vb.) kesitler sunan türden bir yapı bulunmaz

Öykülerde ana karakter Başkomiser Nevzat’tır. Suçluları bulan, soruşturmayı yürüten, gerektiği yerde saksıyı çalıştıran odur. Her ne kadar Ahmet Ümit söyleşilerinde, Nevzat ve yardımcısı Ali’yi başkarakterler olarak tanımlasa da aslında öykülerde Ali’nin bazı ipuçlarını bulmak ya da kimi soruşturmalara katılmak, Nevzat’a eşlik etmek dışında bir fonksiyonu olduğu söylenemez. Bu anlamda Ali, başkarakterden ziyade kahramana eşlik eden modern bir Watson gibidir. Bunun dışında öykülerde yer alan üçüncü şahıslar oldukça geniş bir çeşitlilik arz ederler. Toplumun her katmanından ve her meslek grubundan insanlar öykülerde arz-ı endam ederler. Ama söz konusu öykülerin çoğunda üçüncü şahısların derinlikli olarak tasvir edildiğini söylemek güçtür. Benzer biçimde, olaylar çok çeşitli mekânlarda geçmesine rağmen mekân anlatımlarında da bir zayıflık göze çarpar.

Ahmet Ümit’in öykülerine bakarken bir yazınsal tür olarak kısa öyküden de bahsetmemiz gerekir. “Morg Sokağında Cinayet” (1841) adlı öyküsü ile modern polisiye edebiyatın kurucusu olan E. A. Poe aynı zamanda modern kısa öykü kuramının da temellerini atmıştır. Poe şiirden sonra en etkili yazı türü olarak gördüğü kısa öykünün temel özelliğinin “tek etki” kuralı olduğunu söylemektedir. Poe’ya göre;
roman ya da uzun şiir, formatlarının uzunlukları sebebi ile bir oturuşta bitirilemeyecekleri için okura bir bütünlük hazzı veremeyeceklerdir. Oysa kısa öyküde sanatçı önce kafasında okuyucu üzerinde yaratmak istediği “tek bir etki”yi iyice tasarlayıp olayları yaratır. Sonra bu olayları birleştirip onları o şekilde anlatır ki, öykünün tonu planladığı etkiyi ortaya çıkarabilsin. Eğer ilk cümlesi bu etkiyi yaratma amacına dönük olarak yazılmamışsa, yazar daha ilk adımında tökezlemiş demektir. Öykünün bütün kompozisyonu içinde tek bir sözcük bile, dolaylı ya da dolaysız bir biçimde, önceden tasarladığı amacın dışında kalmamalıdır.

Sevinç Özer, Poe’nun kısa öykü formülasyonunu şu şekilde özetler; kısa öykü

1) Okuyucunun kafasında tek bir etki yaratacak bir biçimde planlanacak,

2) Bu tek bir etkinin okuyucuda yaratacağı dramatik coşkunun ahlâken biçimlendirici bir deneyim haline gelebilmesi için öykü bir oturuşta okuyup bitirebilecek kısalıkta olacak,

3) Yazar olayları, karakterleri ve durumları “tek bir etki” etrafında kurgulayacak,

4) Tek bir etkinin yaratılması sürecinde yazar şiirsel bir dil kullanacak; yani öyküden tek bir cümle çıkarıldığında bile öykünün gücünden bir şeyler kaybettiği yoğun bir dil kullanacaktır.

Poe’nun yukarıda tanımladığı formülasyonun kısa öykünün günümüzde de başvurulan kuramı olarak edebiyat tarihine geçtiğini düşündüğümüzde, Ümit’in öykülerinin söz konusu formülasyona uyan ve uymayan yönlerini görmeye çalışmak önemlidir. Öyküler Poe’nun tek etki kuralına uygun olarak merak uyandıracak bir tarzda kurgulanmıştır. Daha önce de belirttiğimiz üzere bütün öykülerde suçun ortaya çıkarılması süreci anlatılmaktadır. Bu süreç anlatılırken olaylar, karakterler ve durumlar “tek bir etki” yaratacak şekilde kurgulanmıştır. Bütün karakterler soruşturma ile ilgilidir, olayların geçtiği mekânlar öyküdeki karakterlerin yaşadığı yerlerdir, her tür durum ve kişi problemin çözümünde bir şekilde rol oynar. Her ayrıntı çözüme yardımcı olacak şekilde tasarlanmıştır.

Öte yandan öykülerin “tek etki” kuralına uygun şekilde kurgulanmasındaki başarının dil bakımından gösterildiğini söylemek zordur. Ümit’in öyküleme dilinin Poe’nun vurguladığı anlamda şiirsel bir yoğunluğu yakalayabildiğini söyleyemeyiz. Karakter yaratımında ve mekan tasvirindeki sorunlar bu zafiyetin önemli nedenlerinden biridir. Oysa Poe’nun kısa öyküde önem verdiği kavramlardan biri de mekândır. Poe’ya göre öykü mekânının sınırlarını iyi çizmek, yazılmak için seçilmiş olayın etkisini arttırmak için son derece gereklidir. Resim için çerçeve ne ise, öykü için de mekân odur. Ümit’in öyküleri mekânların çeşitliliği açısından zengin olmasına rağmen, mekân tasvirleri ve mekânın öyküde anlatılan olaya etkisi oldukça zayıf kalır. Başkomiser Nevzat ile birlikte İstanbul’un çeşitli semtlerini, gece klüplerini, varoşları, eski yalıları, lüks plazaları dolaşırız ama bu mekânlardan hiçbiri öykülerdeki olayın etkisini güçlendirme açısından bir önem taşımaz.

Ümit’in öykülerine iyi polisiyenin kıstasları açısından baktığımızda da görebildiklerimiz sınırlıdır. Çoğu polisiyede olduğu gibi bu öyküler de, olayların düzgün bir sıralama (zaman akışı) ile birbirini kovaladığı ve bakış açısının birinci ya da ikinci tekil şâhısa göre düzenlendiği klasik gerçekçi metinlerdir. Söz konusu öykülerin polisiye anlatılarının değişmez iki önemli öğesi olan olay örgüsü (entrika kurma becerisi) ve ayrıntı zenginliği (atmosfer yaratma) açısından bazı sorunları olduğu söylenebilir. Kimi öykülerde entrikanın oldukça zayıf kaldığı, bazı öykülerde de çözümlerin okuyucuyu tatmin edemediği görülür. Bazen gerçek hayatta da karşılaşılan problemlerin basit çözümleri olduğu gerçeğinden yola çıkan yazar, öykülerinde bu basit çözümlerden yararlanan sonlara ulaşmakta, doğrusu bu da polisiyeseverleri pek kesmemektedir. Öte yandan Ömer Türkeş’in de belirttiği gibi polisiye öykülerde atmosferi yaratan ayrıntılar en az öykünün kendisi kadar önemlidir, metin içerisindeki ayrıntıların, ortamın, davranışların tasvirindeki gerçeklik tedirginleştirici ve gerilim yaratıcı bir işlev görür. Bu anlamda, ayrıntılardaki zayıflığın atmosfer kurmadaki başarısızlığı getiren temel etken olduğu söylenebilir. Bu durum söz konusu öykülerin edebiyat ürünlerinden çok diyalogların öne çıktığı, ayrıntıların ihmal edildiği ve hızlı bir kurguya sahip dizi film senaryolarına benzemesine yol açar.

Öte yandan öykülerin içerik bakımından görece daha başarılı olduğunu söylemek mümkündür. Genelde üçüncü sayfa haberlerinde rastlayabileceğimiz türden suç öyküleri anlatan Ümit, okuyucuda bir sahicilik duygusu yaratmada oldukça başarılıdır. Öykülerin bir kısmında güncel olaylara da yer verilmesi bu sahiciliği pekiştirir. Öykülerde, deprem sendromu, televizyondaki VJ istilası, emniyet görevlileri ve politikacıların karıştığı yolsuzluklar, yazar-eleştirmen kavgaları, çevre katliamı, taksici cinayetleri gibi güncel konular ve olaylara yer verilir. Diyalog yazımı başta olmak üzere, öykülerin dili de bu “gerçekçi” anlatımı destekler niteliktedir. Ümit genel olarak, suç ve suçun doğası hakındaki düşüncelerini öykülerine yedirmeye gayret eder. Öykülerin çoğunda suçu, toplumsal bağlamı içinde -yani nasıl ve kim tarafından işlendiği kadar neden işlendiğini de sorgulayarak- anlatmak amaçlanır. Ancak öykülerin estetik bütünlüğü (biçim-içerik dengesi) düşünüldüğünde bu amacın her zaman başarı ile yerine getirildiğini söylemek güçtür.

Çiçekçi’nin Ölümü, Ahmet Ümit ile İsmail Gülgeç’in ortak çalışması. Ahmet Ümit’in “Genelev Çiçekçisi” adlı kısa öyküsünden uyarlanmış bir çizgi roman. Türkçe edebiyattan yapılan çizgi roman uyarlamaları düşünüldüğünde sayıca fazla olmadıkları görülebilir, hele ki hafızalarda yer etmiş örneği pek yoktur. Çiçekçi’nin Ölümü, bu nedenle birkaç açıdan ilgi çeken özellikler taşıyor. Öncelikle popüler bir yazarın isminden faydalanılıyor, üstelik o yazar bir biçimde projenin içinde yer alıyor. İkincisi, uyarlama, çizgi roman albüm dizisi biçiminde düşünülerek sunuluyor. Çiçekçi’nin Ölümü benzeri çizgi roman albümlerinin Türkiye’deki satışları çok yüksek değil, şöyle söylenebilir: çok-satar kitaplar arasına çizgi romanlar giremiyor. Çizgi romanlar, gazete bayilerinde ucuz fiyatlara satılan, sanat niteliği düşük yayınlar olarak görülüyor ve “kitap dünyasına”, “sanat algılamasına” kolaylıkla dâhil olamıyorlar. Yayınevleri çizgi roman okurunun kim olduğunu, beklentilerinin neler olduğunu, kitap okurları kadar bilmiyor. Çiçekçi’nin Ölümü gibi iddialı bir albüm projesi biraz da bu belirsizlikle uğraşmak zorunda. Doğan Kitap’ın çizgi roman olarak bir edebiyat uyarlamasını seçmesi, yayınevi dünyası içinde tutarlı bir tercih olarak gözüküyor. Biri yerli, diğeri yabancı (Jean Christophe Grangé) çoksatar yazardan yapılan çizgi roman uyarlamalarını eş zamanlı olarak yayınlaması, üstelik albümleri Türkiye ölçeğinde yüksek sayıda basılması iddialı olunduğunu da gösteriyor.

Dizinin çizeri İsmail Gülgeç açısından albüm, Ahmet Ümit’e kıyasla daha yoğun bir emek gerektiriyor. Ümit de birkaç röportajında “işin bütün ağırlığını İsmail çekiyor” demek zorunda hissetmiş kendini (Milliyet, 9.11.2005). Gülgeç, karikatürist olarak tanınsa da yıllarca gerçekçi çizgi ve konulara dayanan işler yapmak istediğini belirtmiş, aralıklarla türe yoğunlaşan çalışmalar hazırlamıştır. Hemen hepsine iddialı başlangıçlar yapsa da çoğunu yarım bıraktığını belirtmek gerekiyor. Örneğin yıllar önce Yaşar Kemal’in ünlü romanı İnce Memed’i çizmeye başlamış ve yarım bırakmıştı. İnce Memed gibi önemli bir çalışmanın neden yarım bırakıldığı belirsiz, yazılı tek veri Yaşar Kemal’in sonraki şikâyetleri -ya da Kitap Gazetesinin aktardıkları- (Temmuz, 2002): “İsmail [Gülgeç] tembelliğinden romanı yarım bıraktı.” İsmail Gülgeç, 1981 yılında Cumhuriyet gazetesinde çıkan önemli bir başka çalışmasını, Memo’yu da tamamlamamıştır. Bu yarım bırakmalar ile ilgili bir ipucu da Çiçekçi’nin Ölümü röportajlarından çıkartılabilir. Dizinin devam edip etmeyeceği ile ilgili soruya hafif şakayla “ekonomik olarak dayanabilirsem…” diye başlıyor (Hürriyet, 2.10.2005). Yorgunluk, bıkkınlık, emeğin karşılığını alamamak ya da başka bir nedenden ötürü Gülgeç emek verdiği önemli çizgi romanları yarım bırakmıştır.

İnce Memed örneği hatırlanırsa Çiçekçi’nin Ölümü Gülgeç’in ilk uyarlaması değil. Ahmet Ümit’in kısa öyküsünü uyarlarken İnce Memed’e göre daha rahat olduğu görülebiliyor. Gülgeç-Ümit ikilisinin öyküyü geliştirerek yeni bölümler yazmış olmaları bu rahatlığın göstergeleri. Ahmet Ümit, ara öykü ya da yorum olarak tanımlanabilecek ekler yaptıklarını anlatıyor: “Araya konunun dışında kalan herhangi bir temayı [kattık], mesela kötülüğü Nevzat’ın ağzından bir ya da iki sayfayla anlatmak gibi. Bunu İsmail Gülgeç önerdi ve bana da çok ters gelmedi”. Bu ilavelerin önemli bir katkı getireceğini düşünmüş olmalı Gülgeç. Çiçekçi’nin Ölümü’ne bütünlüklü olarak bakıldığında gerçekçiliği besleyen iki temelden biri bu ilaveler. Böylelikle hem tiplemelere hem de çizgi romana yarı belgeselci bir psikolojik derinlik katılmak istenmiş. Gerçeklik vehmini güçlendirmesi beklenen ikinci unsur ise fotoğraflar. Gülgeç, çalışmada özellikle arka planlarda fotoğraflardan bolca faydalanmış. Bu kullanımın sorunları yok değil, kimi karelerde bilgisayar efektleri ve fotoğraf kendini çok hissettiriyor, tiplemelerin fotoğrafa dâhil olamadığı “copy-paste” edildiği sahnelerle karşılaşılıyor. Ancak albümün asıl sorunu Gülgeç’in yıllara dayanan çizgi alışkanlıklarında ortaya çıkıyor. Tiplemeler, karikatürden gelme alışkanlıklarla oluşturulmuş; metne ve arkaplanlara gösterilen ihtimama karşın karikatürize aura albümün gerçekçiliğini sekteye uğratıyor. Örneğin albüme adını veren cinayetteki cesedin resmedilişi “karikatür” görünüyor. Gerçeklik ile gerçeklik vehmi yaratmak için estetize edilen gerçeklik doğal olarak farklıdır. Bizatihi, gerçek, gerçek değilmiş gibi durabilir. Öykünün kendi mantığı ve gerçekliği içerisinde gerçekmiş gibi resmedebilmek şarttır. Bir başka örnek sahne kurarken kendini gösteren türden: 21.sayfada Ali’nin ilk kez karanlıkta elinde fenerle gördüğü cesede bakıp “Allah kahretsin, yine töre cinayeti Başkomserim” demesi ne denli mantıklıdır veya. Töre cinayeti olduğu cesetten mi anlaşılıyor diye sormak gereksiz, ayrıca o didaktik balon meseleyi karikatürize ediyor.

Karikatürize çizginin asıl ahrazı tiplemelerde belirginleşiyor; öyküdeki polisler/iyiler dışında nerdeyse herkes grotesk özelliklerle resmediliyor. Alt sınıflara özgü bir çirkinlik-şişmanlık vurgusu değil bu, çünkü Ali de yetimhaneden çıkma yoksullardan. Sorun, Gülgeç’in çirkinliği, suçluluğun bir parçası olarak görmesinden kaynaklanıyor. Bu tercihi inşa etmeye çalıştığı gerçekliği aksatıyor. Bütün polisler düzgün vücutlu, normal kilolu, fit tiplemeler, ilginçtir düzgün burunlular (yüzün merkezinde olan burun, özellikle karikatüristlerin ilgisini çeker). Soruşturmada karşılaşılan herkesin kilolu ve yıpranmış, üstelik iri burunlu olması ilginç elbette. Gülgeç, bir röportajında Türkiye’de çizgi roman algılamasının Teksas Tommiks’i aşamadığından şikâyet ediyor. Ama resmettiklerine, kötülerin fiziksel özellikleriyle tanınır olması ilkesine gösterdiği sadakate bakılırsa Teksas Tommiks algısının değişmesine yönelik bir katkı getirmiyor. Yerli çizerlerimizin yıllarca üçüncü hamur kâğıtlarda, son derece kötü bir baskıyla “harcanan” işlerine üzülmeleri, frankofon albümlere imrenmeleri ve nihayet yaptıkları işe saygı gösterilmesini istemeleri anlaşılır ve hak verilir bir durumdur. Ama bir çizgi romanın iyi kalite kâğıtlara renkli olarak ciltli basılması farklı olmanın garantisi değildir. Gülgeç, Ahmet Ümit’in öykücülüğünde çok da belirgin durmayan klişeleri çizgileriyle belirginleştirerek temelden hata yapıyor. Sonraki albümlerde -umarız Gülgeç çizmeye devam eder, Başkomser Nevzat yarım kalan çalışmalarına benzemez- iyiyle kötünün resmedilmesinde daha muğlâk, polisiye türüyle daha uyumlu bir çizgi yakalanır.

Son sözü Gülgeç ile ilgili bir hatırlatma yaparak bağlayalım: Yıllar önce yayıncılara ithamlarda bulunmuş, en uygun ifadeyle onları yazarları sömürmekle-hırsızlıkla suçlamıştı. Kendi yayınevini kurması bu suçlamaların ardından yaşanmış, daha çok kendi kitaplarını yayınlamıştı. Çiçekçi’nin Ölümü’nün Doğan Kitap’tan çıkıyor olması, bu suçlamaların unutulduğunu gösteriyor. Üstelik Doğan Kitap gücünü kitapseverliğinden değil bütçesinden alan, kendi mecrasında tekel olmak isteyen bir yayınevi. Çok da anlatmaya gerek yok aslında.

Kaynakça :

“Çizgi, Roman’ı Katleder mi?”, (2002), Kitap Gazetesi, http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=544

Çelenk, Zehra (2005), “Esrar-ı Cinayat’dan Çoksatarlığın Esrarına: Ülkemizde Yazarın ve Romanın Polisiye Macerası”, Pasaj, Sayı 2, Eylül-Aralık. s.159-182.

Erbil, Ömer (2002), “Romanların, çizgi romanı yapılmalı mı?”, Milliyet, 24 Temmuz.

Hızlan, Doğan (2002), “Proust’un ünlü romanı best seller olur mu?” Hürriyet, 19 Temmuz,.

Moran, Berna (1991), “Bir Cinayet Romanı ve Post Modern Polisiye”, Çağdaş Türk Dili Eleştiri Özel Sayısı, 45/46.

Özer Sevinç (1999), “Kısa Öykü Kuramının Manyetik Alanı: Poe’nin Tek Etki Kuralı”, Adam Öykü Temmuz- Ağustos, Sayı: 23.

Öztop, Erdem (2006). “Ahmet Ümit’in Kavim’i ne anlatıyor” (Yazarla söyleşi) Haber7.com

Türkeş, A. Ömer (1998), “Yeni polisiye diziler, yine eski kalıplar”, Virgül, 5, Şubat.

Ümit, Ahmet (1998), “Kapitalizmin Yarattığı İki Olgu: Marksizm ve Polisiye Roman”, Marksizm ve Gelecek, Sayı: 14, Yaz.

www.haber7.com/haber, 24 Mart.

Elveda Ankara – Y. Sinan Tanyıldız / A. Ömer Türkeş

Yazarın niyeti muhtemelen bir pembe dizi masalı anlatmak değildi, ama son derece gevşek bir olay örgüsü ile, inandırıcılığı hiç olmayan bir öykü çıkarmış ortaya; Kahramanımız Yıldız, kocası taraından aldatıldığını, kocasının intiharı sonucu öğrenmiş ve dünyaya küsmüştür. Maddi problemleri olmamakla birlikte, sıkılmamak için işlettiği butiğinde dışarıyı seyrederken, denize atlamak üzere olan bir adamı -Murat’ı- görür ve onu intihardan vazgeçirir. Hasta olan Murat’ı evine götürdüğünde, onun İleri gazetesinin sahibi ve ünlü bir kişi olduğunu öğrenir. Yıldız, akibeti meçhul bir maceraya atılmıştır artık. Murat’ın bir suikast sonucu öldürülmesi, miras olarak kendisine bıraktığı gazetenin yöneticiliğine getirir Yıldız’ı. Komşusu ev kadını Güler ve onun kocasını da yanına alarak, hiç bir deneyimi olmayan bu alemlerde başarıdan başarıya koşar. Öykünün merak saikini uyandırmak amacıyla, yazar karşımıza önce Murat’a benzeyen kuzen Cezmi’yi, sonlarda da bizzat Murat’ı çıkarır, ama bir çok olay, Yıldız’ın düşleri ile birlikte anlatıldığından, olup bitenlerin gerçekliği hakkında şüpheye kapılırız.

Edebi anlamda başarılı olmadığını söylemiştim “Elveda Ankara”nın. Rastlantısallığı fazlasıyla öne çıkarması, kadın karakteri Yıldız’ın karşısına çıkan engelleri -rahatlıkla- teker teker atlayışı, gazeteciler alemindeki çıkar ilişkilerinin karikatürleştirilmesi ve basitleştirilmesi, paranın harman olduğu bir dünyada geçen yaşantılar, kadın ve erkeğin üstlendiği roller, cinselliğin kullanılış biçimi, yani hemen her motif bir pembe diziden transer edilmiş gibi görünüyor. Herhalde yazar da bunların farkında olduğu için, aynı mekanda başlatıp aynı mekanda sonlandırdığı öykünün bir düş mü yoksa gerçek mi olduğunu belirsizleştirmiş.

Türkiye’de medya sektörünün siyaset ve mafya ilişkileri ile sıkı bağları olduğunu biliyoruz. Son yıllarda bir çok gazeteci de fail-i meçhul suikastler sonunda hayatlarını yitirmişlerdi. Roman, merkezine basın dünyasını ve bir gazeteciye yapılan suikastı aldığında, merak duygusunu uyandırmayı başarıyor. Acaba yazar bu önemli siyasi ve toplumsal gerçekleri mi ele alacak diyerek umutlanıyorsunuz. Ne yazık ki, Sinan Tanyıldız’ın böyle bir amacı yok. Dahası öykünün Türkiye, ABD veya Uganda’da geçiyor olup olmaması bile önemli değil. Toplumsal gerçeklerden kopuk, güzel ve yalnız bir kadının çevresinde dönen zamansız ve mekansız bir maceradan başka bir şey yok romanda. Bir gazetenin yönetiminin içeriksel ve muhasebe anlamında bu denli basitleştirilmesi karşısında –en hafif deyimle- gülümsüyorsunuz. Haberler, satış ağı, yöneticiler, genel yayın yönetmenleri kuklalıktan çıkmış karikatüre dönmüşmüş. Öykü, kurgu ve olay örgüsü ise, metni bir polisiye olarak algılamamıza yetmeyecek kadar hafif kalıyor.

“Elveda Ankara”nın bir ilk roman olduğunu düşünerek daha fazla bir söz söylemeyi gereksiz buluyorum. Ancak hem yazar hem de yayınevinin editörünü, yazma ve değerlendirme konusunda daha titiz olmaları konusunda uyarmak gerekiyor. Yazar ve kitap kolleksiyoncusu olanlar dışında okuyucuların ilgisini çekmeyecek bir roman.

Hayat Askıda – Necati Göksel / A. Ömer Türkeş

Necati Göksel, ilk romanı “Hayat Askıda”da bir dizi cinayete sahne olan heyecanlı bir kovalamacayı anlatıyor; hikayenin kahramanı Metin, reklam sektöründe çalışırken kriz sonrasi işini, işiyle birlikte hayallerini de kaybetmiş genç bir adam. Üstelik sekreterek olarak işe alıp sektörde yükselmesine yardımcı olduğu sevgilisi Deniz tarafından da terkedilmiş… Kış mevsiminin bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir gece vakti, neredeyse bilinçsizce sürüklendiği sevgilisinin evinin önündeki parkta gözleri kapanacak, bilinci yerine geldiğindeyse hayatı bambaşka bir yöne savrulacaktır. Çünkü Deniz, yeniden kucak açmış, bir de iş bulmuştur Metin’e; dolgun bir maaşla Hanay Holding’in sahibi Cemal beyin oğlu Ali Hanay’ı izleyip rapor vermesi istenmektedir. İşi kabul etmeme lüksü hiç olmayan Metin, yanına verilen genç şöför Erdal’la birlikte yola koyulacaktır.

Holdingin batık bankası nedeniyle polisçe aranan Ali Hanay’ı İzmir’de bulan ikili, müflis işadamının peşinde önce Kuşadası’na uzanıyorlar. Metin’in otelde şarkı söyleyen ilk gençlik aşkı Selinay’a rastlamasıyla hikayede duygusal kıpırdanmalar da başlıyor. Ne var ki, kış mevsiminin huzurunu yaşayan Kuşadası’nın sakin ve pastoral havası uzun sürmeyecek, Metin ve Erdal, avcıyken ava dönüşecek, canlarını kurtarmak için esrarengiz bir adamın, Selahattin’in çiftliğine sığınmak zorunda kalacaklardır. Metin, attıkları her adımın kendilerini izleyenler tarafından biliniyor olması karşısında, onları Ali Hanay’la takiple görevlendiren holding yöneticilerinden, hatta Deniz’den bile şüphelenmektedir şimdi. Bu arada Selinay’la iyice yakınlaşmışlardır…

Bir polisiye okuma zevkini veren “kim, neden, nasıl” sorularının yanıtını ifşa etmemek için hikayenin özetini burada kesmek zorundayım. Aslında Metin’in içine düştüğü muammanın suçlular tarafını kestirmek okuyucu için pek zor değil. Çünkü Necati Göksel’in seçtiği tarz polisiyelerin can alıcı noktası muammanın çözümüne odaklanmaz. Önemli olan, okuyucuyu başlarına neler geleceğinden bihaber, biraz da saf roman kahramanlarıyla birlikte yollarda dolaştırmak, onların duygularına eşlik ettirmek, tehlikeli bir maceranın atmosferini teneffüs ettirmektir.  Amaçlanan dikkatleri sürekli tutmak, gerilim yaratmak ve o gerilimi roman sonuna kadar korumaktır.

Necati Göksel, -Holywood sinamasının da etkisiyle- klasik ya da klasik sonrası katıksız detektif romanının gördüğü ilgiden çok daha geniş bir kesime seslenen bu polisiye türün kalıplarını yerli yerinde kullanmış, son yıllarda sıklıkla tanık olduğumuz batık banka vakalarından aldığı ilhamla yerlileştirmiş, ancak ilk polisiye roman yazımının zaaflarından bütünüyle sakınamamış. “Hayat Askıda”nın zaafları hikayeye katılan fazlalıklar. Mesela Söke’li mucit Salim Usta ve onun uzaylılardan aldığı sinyaller, masum suçlu Selahattin bey ve soygunları kuşkusuz ki romana daha çok heyecan şırınga etmek için eklenmişler, ama istenen etkiyi yaratamıyorlar. Tersine hem hikayenin akışı kesiliyor hem de inandırıcılığı zedeleniyor. Oysa bu türün ustalığı inanılırla inanılmazı, ciddi ile kaygısızı ince bir biçimde bir araya getirmektir. Hafif bir kayma ile denge bozulur, inanılırlık yitirilir, gerilim yok olur. Necati Göksel, bütün dikkatini Ege sahillerini fon alan iz sürme hikayesi üzerine yoğunlaştırsaydı sanıyorum daha çarpıcı bir romanla çıkmış olacaktı karşımıza.

“Havada Bulut” romanında benzer bir konuyu işleyen Meksikalı polisiye ustası Paco Ignacio Tabio, ülkesindeki kara para ekonomisinden yola çıkarak toplumun düşünce ve yaşam tarzlarını sorguluyor, birey/toplum ilişkilerinin psikolojik sonuçlarını ve suçun toplumsal görüntüsünü ürpertici bir çıplaklıkta ortaya koyuyordu. Yerli polisiyelerde henüz böylesine radikal çıkışlar göremiyoruz. Gerçi Necati Göksel de malzemesini gerçek hayattan çıkarmış, zengin ve saygın kesimden insanların diğerleriyle kesiştiği anları -Celil Oker gibi- kriminalleştirmiş, ama o da  suçun ekonomik, siyasal ve toplumsal boyutlarıyla yeterince ilgilenmemiş. Belki de bu nedenle fazlasıyla iyimser –bestsellere yakışan- bir sonla bitiriyor romanını. Böyle bir sonun okuyucuyu hiç de rahatlatmadığını söylemeliyim.

Buraya kadar polisiyenin sınırları içinde kaldık, biraz da romanın edebi özelliklerinden söz etmek istiyorum; Necati Göksel, çok rahat anlatmış hikayesini; iç ve dış diyaloglar kadar karakter, mekan, eşya ve olay tasvirleri de hiç aksamıyor. Belki de tek eksikliği Metin dışındaki roman kişileri üzerinde fazla durmayışı, ama pek çok romanda karşılaştığımız günümüzün bunalımlı küçük burjuva tipini de Metin üzerinden bütün değer, duygu ve düşünceleriyle iyi canlandırıyor Mesela onun işini ve sevgilisini yitirdiği anı şu cümlelerle yansıtmış Göksel; “Deniz’in beni terk ettiği zamanlara döndüm yeniden: Her yer is karası, beton grisi, toz ve kül rengiydi. Her yerde sade­ce soğuk, gökyüzünde karanlık bulutlar vardı. İnsanlar sade­ce karaltılar halinde dolaşıyordu sokaklarda. Önüme bakarak yürüyordum. Yalnızdım. İşsizdim. Parasızdım. Bazen adımla­rım beni Taksim’deki birkaç ay önce çalıştığım, artık kapanmış olan reklam ajansının önüne, bazen Deniz’Ie yemek yediğimiz bir lokantaya, bazen de çay içmek için gittiğimiz bir kahveye götürüyordu. O sokaklarda, el ele dolaştığımız zamanların yok oluşunu büyük bir acı içinde ayrımsıyordum. Şehir bana, ben kendime yabancıydım. Artık sokakların kokusu eskisi gibi de­ğildi. Sadece merdiven altlarından, karanlık kuytu köşelerden, ızgaraların arasından gelen o rutubetli ekşi koku vardı.”

Raymond Chandler’in ifadesiyle “cinayeti sırf ortada bir ceset olsun diye değil, gerçek bir nedenle işleyen insanlar”ın aldığı romanlardaki artış polisiye edebiyatımızın geleceği açısından umut vaadedici.

Kara Kadife – Necati Göksel / A. Ömer Türkeş

İlk romanı Hayat Askıda’da(2004) bir dizi cinayete sahne olan ama muamma çözümüne de dayanmayan heyecanlı polisiye ile çıkmıştı karşımıza Necati Göksel. Hikayesine biraz çeşni katmak istediği anlarda abartıya kaçıp anlatısının akışını yer yer zedelemekle birlikte, alttan alta ekonomik kriz ve batık bankerler gibi somut toplumsal meselelere de yer vermesiyle, yolculuk ve takip motiflerini iyi kullanmasıyla, sıradan ve sevimli roman kahramanlarıyla bir ilk roman için övgüye değerdi. İşte bu nedenle yazarın yeni romanını merakla beklemiştim. Ne var ki, ilk romandaki mütevazi ve sevimli kahramanın yerini şiddetin felsefesini dillendiren Rambo’ların aldığı, yapılan felsefenin hakkını verecek kadar kanın aktığı, dökülen kanla birlikte hikayenin inandırıcılığının da akıp gittiği Kara Kadife tam bir düş kırıklığı oldu benim için.

“Kara Kadife” TV dizileriyle Holywood aksiyonlarının etkilerini taşıyor. Mesela Necati Göksel Amerikan macera filmlerinn pek sevilen taşıtı helikopteri katmış hikayesine; romanın süper kahramanlarından kendine Nergal müstearını uygun göreni, elinde yayı, sırtında sadağıyla tam bir yerli Rambo karikatürü olurken, kendilerini takip eden helikopteri bir ok atımıyla düşürüveriyor. Doğrusu bu sahnenin hikayeye hangi filmden alınıp monte edildiğini düşünmek, kahramanlarımızın akibeti için kaygılanmaktan daha heyecan verici.

Romanın “Uzak Zamanlar” bölümlerinde okumak için Anadoludan İstanbul’a gelen iki yoksul kuzenin, Nihat ve Cengiz’in ev sahipleri yaşlı Levanten hanımla kurdukları dostlukla değişen hayatları, işin içine bir de Çin Lokantası işleten Han adlı gizemli bir adamın karışmasıyla bambaşka bir seyir izliyor. Orta ve uzak zamanlar bölümlerinde kendilerini “iyi”leri korumaya adamış iki korkusuz kahramandır şimdi onlar; Nergal ve Zenit…

Kıyamet bu “metomorphoz”dan sonra kopuyor. Nergal, Çatalhöyük yakınlarındaki bir kazı sırasında öldürülen arkadaşının izini sürerken karşılaşıyor yörenin güçlü adamı Abbas Ağa ile. Ne oluyor dememize kalmadan, beyin oğlunun düğününden gelini kaçırıveriyor onca silahlı adamın arasından. Helikopter düşürmeli takip sahnesi işte bu sırada cereyan ediyor. Gelin de pek güzel, pek kültürlü. İçinde bulundukları ölümcül duruma aldırmadan, daha ilk kilometrede kanları kaynayacaktır birbirine. Aynı sıralarda İstanbul’da Zenit de iş başında; bir mafya babasını kendi mekanında, yalısında infaz etmekle meşgul. Kuzenlerin eylemleri Abbas Ağa ile mafya babasının uyuşturucu işinde ortaklıkları nedeniyle kesişecek, hayatları peşlerindeki mafya tetikçileri nedeniyle tehdite uğrayacak, ama sıra elbette Abbas’a da gelecektir.

Doğrusal zaman akışıyla çok kısa özetlediğim hikayeyi parçalanmış bir zaman kurgusuyla anlatmış Göksel. Ancak bu biçimin içerikle bağlantısını kuramıyoruz. Belki merak duygusunu tırmandırmak niyeti olabilir, ama merak edilecek pek bir şey yok. Gerek fiziksel gerekse de zihinsel anlamda “tamamlanmış”, “olmuş” şahsiyetlerin başlarına bir şey gelmesini zaten beklemiyoruz.

Bir polisiye, macera ya da gerilim romanı olarak Kırmızı Kadife’yi beğenmedim, dahası barındırdığı şiddet nedeniyle hiç sevmedim. Ne var ki, içinde yaşadığımız dönemin ruh halini, zihniyet dünyasını  dolaysızca dışa vurması nedeniyle sosyolojik açıdan dikkate değer. Aslında bütün dünyada ama ağırlık biçimde bizim üzerinde yaşadığımız coğrafyada bir asırdır süren savaşların, zorunlu göçlerin, askeri darbelerin, sıradanlaşan işkencelerin, faili meçhul ya da malum cinayetlerin, sokak ortasındaki mafya hesaplaşmalarının, hayvan katliamlarının ve bütün bunları yapanlardan hesap sorulmamasının birey ve toplum belleğinde yarattığı tahribat, 2005 yılına şimdiden damgasını vuracak kadar çok sayıda romanda tekrarlanarak edebiyata da yansıyor. Edebiyatın bu tarz meselelere duyarsız kalamayacağı açık; ama kendisini köşeye sıkıştırılmış hisseden insanların isyanları, adaletle bireysel şiddeti nasıl ilişkilendirdikleri, böylelikle mazlumdan yargıça, yargıçtan cellata nasıl dönüştükleri anlatılırken şiddet güzellemesine kaçılması, sanki şiddetin bir felsefesi varmış gibi yapılması ve şiddet sahnelerinin pornogrofik tasvirlerle aktarılmaları, şiddete tapınmaktan başka bir şey değil.

Şamanın Üç Soygunu – Timur Ertekin / A. Ömer Türkeş

Asıl mesleği dişçilik olan Timur Ertekin’in 1948 Zonguldak Çaycuma doğumlu olduğunu, Orta öğrenimini Ankara Atatürk lisesinde tamamladıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine girdiğini, kitabın arka kapağındaki tanıtımdan öğreniyoruz. “Şamanın Üç Soygunu” Timur Ertekin’in ilk romanı.

Yukarıda sözünü ettiğim tanıtım yazısında, yazarın hayatına dair olup, bu kitabı anlamaya yarayacak bir iki cümle daha var; Timur Ertekin “12 Mart Muhtırasının ardından tutuklanarak, 1972-1974 yılları arasında Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi’nde yatmak zorunda” kalmış. Romanın öyküsü de bu geçmiş üzerine kurulu. Üstelik yazar, anlattığı öykünün kendi hayatıyla yakından ilgili olduğunu hiç saklamıyor. Kahramanın adı da Timur, o da diş hekimi, o da Mamak’ta yatmış bir kaç yıl, ve roman boyunca “bir roman yazdığını” söyleyip duruyor. Anlıyoruz ki, yazılacağı duyurulan roman, şimdi elimizde okuduğumuz “Şamanın Üç Soygunu” olarak somutlanmış.

Türkiye’de politik roman denilince nedense akla hemen; işkenceler, geçmişle hesaplaşma, silahlı eylem ve artık politik kimliğini yitirmiş küçük burjuva bireyin intiharı tarzında motifler geliyor. Sanki 1960’lardan 80’lere dek bu ülkede hiç toprak işgalleri olmamış, büyük işçi grevleri düzenlenmemiş, gecekondu direnişleri yaşanmamış, sendikal mücadeleler örgütlenmemiş, üniversite gençliği politik hayatı kitlesel eylemleri ile sarsmamış, ve Taksim, Maraş, Çorum gibi katliamlar görülmemiş gibi, yazarlar, devrimci hareketin öznesi olarak gördükleri küçük burjuva aydının bir kaç “silahşorvari” pratiğini ele alıyorlar. Timur Ertekin de aynı geleneği sürdürmüş. Bütün roman boyunca, ölümle biten bir soygun vurgulanıyor sık sık. “Şaman’ın Üç Soygunu” bu görünümüyle siyasi polisiye denemesi, ama sadece deneme…

Murat Belge’nin “Bir Edebiyat Malzemesi Olarak 12 Mart yaşantısı” incelemesinde belirttiği gibi, söz konusu siyasi dönemlerde maruz kalınan işkencelerin ve sonuçlarının incelenmesi değerlendirilmesi yeterince yapılmadı. “Edebiyat bunu en az teorik inceleme kadar derinlemesine araştırabilir, hatta teorik incelemenin veremeyeceği bilgileri aktarabilirdi. Ama yazarlarımız işin bu yanını ele almaktan kaçındılar”. Bu kaçış, aradan yıllar geçse de hala sürüyor. Romana yansıyan şiddet ve işkence, bu siyasi dönemlerden uzaklaştıkça, daha çok araçsallaşıyor: Politik roman hard-boiled oluyor!

Geçmişle Hesaplaşma

Timur Ertekin’in romanı ile Kaan Arslanoğlu’nun “İntiharı”, farklı iki siyasi dönemi konu edinmekle birlikte birçok bakımdan benzerlikler taşıyorlar. Birisi 12 Mart, diğeri 12 Eylül döneminde silahlı eylemlere katılan karakterler üzerine kurulu. İki roman kahramanı da başarısız evlilikler yapıyor, hayallerinde sürekli farklı kadınların imgelerini taşıyorlar. İkisinin hayatında da işkencecilerinin özel bir yeri var. Sürekli geçmişleri ile bir hesaplaşma içinde olan farklı romanların benzeşik kahramanları için intihar ve ölüm neredeyse bir saplantıya dönüşüyor (bu iki romanı, Türk romanında belli tarihsel dönemlere, farklı tarihlerden nasıl bakıldığı konulu bir yazı çerçevesinde daha derinlemesine incelemek yerinde olur)

Romanda kendi ismini gizlemeyen yazar, siyasi yaşamda, Mamak’taki tutukluluk günlerinde ve sonrasında karşılaştığı bir çok gerçek kişiyi de adları ile anarak, metnini anıya dönüştürmüş. Kimler yok ki? Mahir Çayan, Mustafa Kaçaroğlu, Ömer Madra, Doğu Perinçek, Kazım Özüdoğru, Ertuğrul Kürkçü, Mihri Belli, Sadun Aren, Uğur Mumcu, Turgut Kazan…. Liste uzayıp gidiyor. Yanlış bir anlamaya meydan vermemek için, yazarın Doğu Perinçek haricinde hiçbirisi ile ilgili kötüleyici bir ifade kullanmadığını söylemeliyim; onlara romanda fazla bir rol de yüklemiyor.

Bu romanda en çok takıldığım yerler işkence üzerine yapılan bahisler, ve roman kahramanı Timur’un –hiç unutamadığı- işkencecisi ile karşılaştığı bölümler oldu. Kader bu ya, işkenceci çözümsüz bir hastalığa yakalanmıştır. Güzel ve çekici karısını Timur’a gönderir, istediği, diş hekimi olduğu için öldürücü bir zehire ulaşma sorunu olmayan Timur’un onu acı çektirmeden öldürmesidir. Neredeyse yüksek sosyete içinde bir hayat süren eski işkenceciyle eski devrimci, karşılıklı olarak bir kez daha girişirler geçmiş hesaplaşmasına. Romanın bu bölümleri, yakın tarihli Amerikan filmlerindeki işkenceci-kurban ilişkilerini hatırlattı bana.

“Şamanın Üç Soygunu”ndaki şaman, kahramanın kendi yaşamındaki dönüm noktalarında varlığını sezdiği fantastik bir motif. Ancak Timur Ertekin fantaziyi sıklıkla kullanmıyor. Bir tek son bölümde -ölülerin devam ettiği bir meyhane atmosferiyle- fantastik unsur, kahramanın sonuna yapılmış üstü kapalı bir göndermenin aracı olmuş.

Başarısız bir roman

Kendi deyişiyle “siyasetin karmaşası içinde yükselen ya da kaybolanların ara hallerini anlatan, acı ya da hasret çeken insanların bugüne kadar dile getirilemeyen açmazlarını anlatan bir roman” tasarlamış Timur Ertekin. Bunun için de sıklıkla kendi yaşam deneyimlerine başvuruyor. Yaşanmışlığın bir romana olumlu etkilerini “İntihar”da incelemiştim. “Şamanın Üç Soygunu” ise, tanık gösterilen bütün adlara, yazarın apaçık siyasi geçmişine, yani gözümüze sokulan yaşanmışlığına rağmen, bu yaşanmışlığı romandaki yaşantının yaşanmışlığı duygusuna dönüştüremiyor.

Romanın içeriğine ve ideolojisine fazla ağırlık verince, edebi özelliklerini ihmal etmiş oldum. Aslında ilk roman olarak, kurgusal anlamda fazla bir kusuru yok metnin. Bir çok çağdaş anlatıda olduğu gibi, geçmiş ve şimdi arasında gelgitli bir anlatımı seçmiş Ertekin. Arada bir coşkulu siyasi söylevlere yer verse de, okuyucuyu rahatsız etmeyen bir dili var. Bütün bunlar, kitap hakında olumsuz düşünmekle birlikte, yazar için kesin bir hüküm vermeyi bundan sonraki romanlarına ertelememe neden oldu.

Adı Senfoni Kalsın – Tahir Abacı / A. Ömer Türkeş

Dış dünyayı model alan doğası gereği her romanda bir mahkeme kurulur. Yazar bir yargıçtır aslında, yarattığı kişilerin kaderlerine o yol verir; kimi zaman mükafatlandırır onları kimi zaman da farklı şiddetteki cezalara çarptırır. Bu hak dağıtımı yazarın dünya görüşüne, kişisel karar ve seçimlerine bağlıdır. Birey ve toplum için iyi ve kötünün ne olduğu ya da hangi suçların hangi cezalara çarptırılması gerektiği hakkındaki yargıları, o yazarın zihinsel yapısının, hukuk kavrayışını ve adalet duygusunun dışa vurumudur.

Sadece “yüksek edebiyat” içinde değil, her türden romanda, özellikle polisiyelerde öylesine sahneler yer alır ki, bu toplumun bütün bir hukuk algısı onu çevreleyen koşullarla birlikte, kimi zaman trajik, kimi zaman komik, ama en çok da traji-komik halleriyle canlanıverir zihnimizde, ama doğrudan hukuk dünya­sını anlatan pek az roman örneği gösterebiliriz; daha ön­ce mahkeme dosyalarından konu devşiren, kriminal konuları içeren, hatta avukatların özel hayatlarını anla­tan romanlar yazıldı belki, ancak, “Adı Senfoni Kalsın”  doğrudan hukuk dünyasına odaklanışı, tamamen o dünyada geçmesi ve hemen bütün roman kişilerinin hukukçu olmalarıyla farklılaşıyor.

Yakın gelecekteki birkaç günün hikayesi

Kendisi de hukukun içinden gelen bir yazar olan Tahir Abacı, zamanımızdan pek uzak sayılmayacak bir gelecekte, 2023 yılında kurgulamış romanını.  Bilgisayar tabanlı teknolojik gelişmelerin hikayede kapladığı ağırlıklı yer nedeniyle bilimkurgu edebiyatına, gelecekteki hayat tasarımıyla ütopyalara yaklaşsa da, her iki türden de farklı o; “Adı Senfoni Kalsın”, geleceğe yansıtılımış hukuk dünyası üzerinden gündelik yaşama yöneltilmiş toplumsal bir taşlama…

Otuz üç parti tarafindan kurulan koalisyonun başbakanının iki hafta içinde görevini bıraktığı, yeni hükümet kurma çalışmala­rının meclisteki yetmiş yedi partiden elli birinin katılımıyla sürdüğü, Avrupa Birliği konusundaki görüşmelerin yine ertelendiği bir sırada, uzun sürmüş üniversite eğitimini tamamlayıp İstanbul Barosuna kayıt olan ve ilk davalarını kovalayan Sinan isimli genç bir adamın bakış açısından anlatılıyor hikaye. Yıllardır süren bir miras davasını üstlenen Sinan, gerekli tapu belgelerini araştırmak amacıyla “B…” ili sınırlarındaki  bir ilçeye trenle yaptığı yolculuk sırasında tuhaf olaylarla karşılaşacak, belgelerin izini sürmekte ısrarcı olunca da kendisinden önce aynı davayı üstlenen diğer avukatlarla tanışacaktır. İşte bu iz sürmenin hikayesini anlatıyor roman. Öyle tuhaf bir bir iz ki bu, kimi zaman doğunun ücra bir köyüne götürüyor Sinan’ı, kimi zaman İstanbul’un en görkemli hukuk bürolarına. Ruhunu yitirip salt biçime dönüşmüş hukuk müessesesine ve geçimini o müessese etrafından kazanan insan tiplerine temas ediyor hikaye; şanslı günündeyse eğer, eski kuşak hukukçularla tanışıp hukuk ve adalet tartışmasına giriyor Sinan, ama çoğu kez kurtlar sofrasında pay kapma savaşı veren gözü dönmüş “saygın” ve “semirtik” avukat tipleriyle köşe kapmaca oynuyor.

Sevgilisi Romans’tan ayrılmanın aşk acısını genç ve güzel avukat Senfoni ile dindirmeyi düşleyen Sinan, belki de mesleğe yeni atılmışlığının temizliği ve adalete olan inancıyla attığı her adımda biraz daha hayal kırıklığına uğrayacaktır. Kimi yerde -mesela Kafka’nın “Şato”su gibi- romanlara yapılan göndermelerle zenginleşen, kimi yerde en gelişmiş müzik aletlerinden yükselen senfonik müzik parçaları eşliğinde ilerleyen “Adı Senfoni Kalsın”, ana hikayenin akışını kesen yan hikayecikler ve insan tipleriyle hukuk dışı alanlara da temas ediyor. Böylelikle kentteki devrimci gençlik hareketlerinin, doğu kırsalındaki gerilla mücadelelerinin, cezaevlerindeki kötü koşulların, insan bedenleri üzerinden yapılan ticaret ve fuhuşun varlıklarını bugünden sadece biçimsel farklılıklar taşıyan içerikleriyle sürdürdüklerini anlıyoruz.

İnsani ilişkilerden uzaklaştıkça

Romanın ısrarla vurgu yaptığı nokta, teknolojinin ve ağırlıklı olarak bilgiişlem alanındaki gelimelerin gündelik hayat ve hukuk üzerinde yaratacağı değişimler… Yazar, eleştirisini ironik anlatımıyla belli etmiş. Öyle ki, helikopter ya da uçakların gündelik ulaşım araçlarına dönüştüğü, davaların bilgisayarlar aracılığıyla yürütüldüğü bir zamanda hayat hiç de daha mutlu etmiyor insanları; yoksulluğu yok etmiyor, teknolojinin nimeleri eşit oranda paylaşılmıyor. Bir avukatın taşınabilir bilgisayarıyla bir yandan bulunduğu kentteki duruşmalarını izlerken arada Erzurum’daki bir boşanma davasına katılması, Ağrı dağındaki bir villanın tahliyesini istemesi ya da Bafa gölündeki bir cinayeti koğuşturması adaletin daha iyi işlemesini de sağlamıyor; tersine, eski ile yeni arasında henüz bir denge tutturamadığı bir zamanda bilgisayarların kapladığı ağırlıklı yer hukukla adaleti birleştiremediği gibi hukuksal işleyişi gülünç bir hale getiriyor. Bir alıntı yapalım örneklemek için; “Süruroğlu, dönüp aceleyle cübbesini giydi, masasının başına otur­du. “İzin verirsen şu duruşmayı da aradan çıkaralım. Kısa sürer.” Masa üstü bilgisayarına dokundu. Ekranda İstanbul 127. Sulh Hu­kuk Mahkemesi’nin mübaşiri Şevket Konmaz’in yüzü belirdi. ‘Tamam abi, şimdi alıyoruz sizi. Avukaaaaaaat Ahmet Yusuf Süruroğlu, avukaaaaaaat Senfoni Kuğuuuuuuuu’… Ekranda yargıç ile her iki tarafın avukatlarının yüzleri belirdi”.

Teknolojinin gündelik hayata bu denli dahil olması, insanlararası ilişkileri zayıflatırken hukuksal alanın insani niteliğini biraz daha yitirmesine yol açmış, müşteri ilişkilerinin bile teknolojik aygıtlar üzerinden yürütüldüğü böyle bir çağda hukuk bürolarına duyulan ihtiyaç ortadan kalkmış, güzel bü­rolar döşemenin yegane getirisi “statü” olmuştur. Ancak bu bir geleneğin yitiminden başka bir şey değildir. Çünkü romanda eski bir avukatın ağzından dile getirildiği gibi, o eski büroları kültürel işlevleri de vardır. Nitekim “her biri bir kültür tapınağı gibi idi” diyecektir yaşlı kurt; “bin tane beyiti ezbere bilen meslektaşlar bilirim. Öyle bü­rolar vardı ki, her akşam musiki meclisleri kurulurdu. Kimi mes­lektaşların büroları, avukat bürosu gibi değil, yayınevi bürosu gibi çalışırdı. Şiir dergisi bürosuna gidiyorum sanırdın, hop karşına a­vukat bürosu çıkardı. Şimdi ne öyle avukatlar var, ne doğru dürüst bürolar. Siz gençler hukuku salt hukuk olarak yaşadığınızı sanıyor­sunuz. Hukuk sadece hukuktan ibaret olmadığı için de hukuku bilmiyorsunuz”.

Böylelikle hukuk alanına geçiyoruz. Abacı, hukuk sistemindeki çözüleyi ele alırken birinciliği meslektaşlarına, avukatlara vermiş, ama binlerce hukuk öğrencisi mezun eden eğitim sistemini de ihmal etmiyor. Sonuçta kastik bir yapının doğuracağı tehlikeleri hissedebiliyoruz. Kendilerini kalabalıktan ayırt ettikleri ölçüde düşünce ve tercihle­rinde aristokratik bir yönelim görünecek, mesleklerinde zirveye tırmandıkça muhafazakar ve antidemokratik bir tavır takınacaklardır. Nitekim mesleğin ruhunu bilen bir meslektaşı “hukuk artık gösteri kabilinden bir şey oldu” diyecektir Sinan’a; “insanlar, hukuk sorunlarını çözünce, haklarını güvenceye a­lınca değil, onları eğlendirince mutlu oluyorlar. Kılı kırk yararak adaleti arayan yargıç değil, davaya törensel boyut katmasını bilen yargıç makbul. Benim zamanımda görkemli fakülte binaları değil ama işin ilmini yapan hocalar vardı.” İkeler yozlaşmıştır bir kere. Ve her sisitem yozlaşması ilkelerdeki yozlaşmayla başlar. İşte bundan sonradır ki, hukuk profesyonelleri için hakkını, adaleti arayan insanlar görünmez olur; geriye kalansa bir dizi yasa, bir dizi sözleşme, senet ve poliçedir­ artık…

“Adı Senfoni Kalsın”, barındırdığı pek çok komik olayla ilk bakışta neşeli bir roman. Ama bütün bu cümbüşün arkasında, insan ilişkilerine ve kurulu düzene karşı büyük bir güvensizlik, geleceğe ilişkin karamsar bir bakış da hiç eksik olmuyor. Abacı, olup bitenleri sahnelerken yarattığı atmosferle en ciddi, en heyecanlı ya da en dramatik anları bile birer durum komedisine çevirerek olayların ardındaki saçmalıkları, insan ilişkilerindeki ikiyüzlülüğü ve çıkarcılığı teşhir etmesini bilmiş. İilk bakışta okuyucuya basit gibi görünebilecek bir hikayeyi zaman zaman benzetmeler, tezatlar ve metaforlarla zenginleştirilmiş ironik bir dille aktaran yazar, yakın bir gelecek üzerinden günümüze yöneltiyor eleştirisini.

Vasiyet – Selim Yalçıner / A. Ömer Türkeş

Selim Yalçıner’in 620 sayfalık ‘Vasiyet’i, roman kahramanı Lara Berkes’in üç kitapta tamamlanacak arayışının birinci kitabı. Yalçıner’in kahramanı da melez; annesi Avusturyalı, babası Türk. Ama Viyana Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okuyan Lara’nın kimlik sorunu yok. Onun aradığı babasının katili. Babasının vasiyetinden eline çok büyük miktarda para, bir mektup ve bir isim listesi geçen Lara, hem katilin hem de gerçeğin peşinde. Ne var ki söz konusu gerçekler uluslararası jeopolitiğin en karanlık labirentlerinde gizli.

“Küresel, siyasi, mali tezgahların, milyonlarca insanın kaderini elinde tutanların dünyasında genç bir kızın mücadelesi” şeklinde özetenecek hikayenin bir polisiye okuru için inandırıcılığı kuvvetli değil. “Best-Seller” tarzı –erotizm ve aksiyonla süslü- maceraları seviyorsanız bu yerli üretim hoşunuza gidecektir. Yalçıner’se üçlemesinin felsefi geri planına vurgu yapmış söyleşisinde. Bu kitabında insanların korkuyla denetim altına alınmalarını işlediğini, ikincide para konusuna daha yoğun gireceğini, üçüncüde siyasi konuların ağırlık kazanacağını söylüyor. Söyleşindeki gelecek tespitlerine katılıyorum, ama bu hikayeden  bu tespitlere ulaşmak çok zor.