Akba Yayınevi’nin Son Yılları / Bekir Karaoğlu

1972 veya 73 yılında genç bir üniversite öğrencisi iken, biraz harçlık kazanabilmek için Akba Yayınevine polisiye tercümeler yapmak üzere başvurmuştum.

Yayınevi Babıali yokuşunda, ana cadde üzerinde ve vilayet binasının karşısındaki apartımanın giriş üstündeydi. Sahibi İhsan Uras Bey idi.

Yayınevi benim gördüğümde çöküş devresindeydi, İhsan Bey’den başka çalışan kimse yoktu. Her şeye İhsan Bey karar veriyordu. Zaten onu daha iyi tanıdıktan sonra, dizinin ilk çıkardığı kitaplardaki güzel tasarımları, kitap seçimlerini onun yapmış olamayacağını anlıyordunuz. (Bunu, son çıkan 120 den sonraki kitapların adlarındaki pespayelikten de anlayabilirsiniz.)

Bu durumu kendisine asla soramadım. Ama, gördüğüm kadarıyla eli sıkı biriydi, çevirileri ölmüş eşek fiyatına satın alıyordu. (O zamanlar bir Samsun paketi 3 liraydı ve bana 3 ay uğraştığım bir çeviri için 500 lira veriyordu. Ama, adamın hakkını yemeyelim, bugün dahi yayın hayatında yazar veya çevirmenlere verilen ücretler gülünçtür. Yani, değişen bir şey yok.)

İşte bu cimriliği yüzünden İhsan Bey’e daha başlarda yardım etmiş olan tasarımcılar, yazarlar veya Gönül Suveren gibi kaliteli çevirmenlerin birer birer ayrılmış olduğuna hükmettim. Gerçek nedir hala bilmiyorum. Son kitapları 1000 adet basıyordu, ama ilk kitaplarının onbinler bastığına eminim.

İhsan Bey yabancı dil bilmiyordu, bana çevirmemi önerdiği herhangi bir kitap yoktu. Ben seçtiğim bir kitaptan önce bir 10-15 sayfa çevirip götürürdüm, beğenirse devam ederdik, ve bir daha beğenmemezlik edemezdi. Ama bir defasında “Carter Dickson yok mu? Okuyucular onu istiyor,” deyince bir araştırma yaptım, en güzel JD Carr/C Dickson kitaplarının çevrilmiş olduğunu gördüm. Sonunda İngiltere’de “The Seat of the Scornful” veya Amerika’da “The Death Turns the Table” adlı son dönem kitaplarından birini buldum. Ben kitap adı için aslına sadık bir şey bulmuştum (neydi şimdi hatırlamıyorum) ama kitap çıkınca baktım ki İhsan Bey adını “Kırmızı Kumlar” yapmış.

Kitaplarda (yani son dönemde) kullanılan dil tümüyle İhsan Bey’in eseridir. Ben çevirdiğim kitaplarda yalın bir Türkçe kullanıyordum, ama çıktıktan sonra kitabı tanıyamıyordum. Her yere “maamafih, filhakika, bahusus, vs” gibi ağdalı Osmanlıca kelimeleri doldurmuştu.

Birgün bana itiraf etmişti: “Bak, artık kitaplarım pek satmıyor, yayınevi şu anda sadece bir kitabın geliriyle yaşıyor,” demişti. Bu kitap aşk dizisinda yayınlamış olduğu Lajos Zlahy’nin “İki Esir” adlı kitabıydı. Onu her yıl yeniden basıp satıyordu.

O yıllarda çeviri telif kanunu 10 yılı kapsıyordu, daha eski kitapları istediğiniz gibi alıp çeviriyordunuz. Şimdi artık bu olanak yok, 70 yıl öncesine gitmeniz lazım ve ilginç kitap bulmak zor.

İhsan Bey’in kitapların arka sayfalarındaki boşluklara koyduğu alakasız metinler insanları çok güldürüyordu. Bunun sebebi çok basit: Kitap sayfaları belli sabit sayılarda çıkıyordu. Romandan arta kalan sayfaların boş görünmesi doğru değildi. O da buralara bilmeceler, voleybol oyun kuralları, vs. dolduruyordu.

Ama, daha sonra bu sayfalar başka bir işe yaradı. O yıllarda 12 Mart askeri darbesi olmuştu ve İhsan Bey bunu hazmedemiyordu. Tabii açıktan karşı çıkmak ne mümkün? O da kendi çapında kaleme aldığı “Halkın sesi Hakkın sesidir!” gibi metinleri oraya ekliyordu.

Akba’ya Ross MacDonald, JD Carr ve en çok ses getiren JT Rogers’in “Gözlerine İnanma!” (The Red Right Hand) adlı kitabını çevirdim.

100. sayının öyküsünü de hatırlıyorum. Bir gün bana “100. sayı için çok özel bir kitap yapmak istiyorum, senin bir önerin var mı?” diye sordu. Ben biraz araştırdıktan sonra William Irish’in The Waltz into Darkness (Sonsuz Vals) adlı kitabından bir 10 sayfa çevirip getirdim.

Kitaba içi pek ısınmamıştı, “Aşk hikayesine benziyor,” dedi. Ama ben onu basmaya ikna ettim: En güzel William Irish kitaplarını o basmıştı, bu yazarı okurlar tanıyor ve iyi olduğuna güvenip alırlar dedim. Sonunda kabul etti, ama bence kabul etmesinin sebebi, başka kimsenin kapısını çalmamasıydı. Kitap çıktıktan sonra yüzü gülüyordu, birgün bana “Can Bartu aradı, çok beğenmiş,” dedi.

Başlangıçta ben İhsan Bey’e, çevirilerim basıldıkça daha gerçekçi bir ücret beklediğimi söylemiştim. Ama aylar geçip çevirilerim basıldıkça onun zam yapmaya niyeti olmadığı anlaşıldı. Ben de ayrılmaya karar verdim.

Böylece 2-3 yıl süren bir dönem sonunda çeviri yapmayı bıraktım. Bir daha hiç görüşmedik. Bu yazıyla, İhsan Bey’e teşekkür etmiş oluyorum ve hataları ve sevaplarıyla Allah’tan rahmet diliyorum..

23 Mart 2010

Akba Yayınevi’nin Son Yılları / Bekir Karaoğlu” üzerine 5 düşünce

  1. Bu güzel yazı için Sn. Bekir Karaoğlu’na çok teşekkür ederim. AKBA serisindeki değişiminin nedenlerini Sn. Karaoğlu’nun yazısında bulmuş oldum.

  2. Logomuzu borçlu olduğumuz Akba serisinin son dönemini bize ilk ağızdan anlattığınız için teşekkür ederiz, Bekir bey, çok güzel bir yazı…

  3. Altın yumurtlayan tavuğun kesilmesi.Yayınevinin neden para kazandığı bile anlaşılamamış, yanlışlıklar silsilesiyle Akba’nın sonu gelmiş. Keşke İhsan Bey yayınevi yönetmekle bakkal yönetmenin aynı şey olmadığını anlayabilseymiş. Ama sırf yayınevlerinin değil, geçen yüzyılda kurulan çoğu şirketin sonu aynı. Sadece kurumsallaşıp, profesyonelliğe geçiş yapabilenler ayakta kalabildi.

    Sayın Bekir Karaoğlu’na teşekkürler, çok samimi ve yalın bir açıklama olmuş.

  4. dedemden kalmış bir kitap. S.S.Van Dine-Kanarya… Hiç incelememişim. Bu gece kitapları karıştırıken ,inceleme imkanı buldum ve sonundaki Peşin Vergi Mi? Varlık Vergisi Mi? yazısına bir anlam veremedim. İhsan Uras kimdi? Araştırma ihtiyacı duydum ve yazınıza rastladım. Teşekkür ederim. Güzel ve önemli bir yazı bence.

  5. Ancak görebildim, Bekir Bey. Çok samimi bir yazı. Ama yazıya (olumlu) tepki gösterenlerin İhsan beyi bakkal derekesine indirmesini de hazmedemedim doğrusu. AKBA biz polisiyeseverler için bir hazine sandığından farksızdı. Kitaplara müdahale etmeyen, kesmeyen, aynı dönemin polisiye basan kitabevleriinden bariz şekilde üstün bir yayınevi. Bize yıllardır çok iyi polisiye yazarları ulaştırdığı için teşekkür etmek isterim. 120’nci kitaptan sonraki değişim ise, sizin de dediğiniz gibi, bakar bakmaz belli oluyordu, o başka. Teşekkürlerimle… Sizi NTV Radyo’daki “Cinayet Masası” programına konuk etmek isterdim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.