Deli Gönlüm, Selma ve Gölgesi-Server Bedi/A. Ömer Türkeş



I- Deli Gönlüm

Server Bedi imzasını taşıyan “Deli Gönlüm”, Münih Fehim imzalı kapak ilistürasyonu ile “Semih Lütfinin Ucuz Romanlar Serisi” içerisinde basılmış. Elimdeki örnek ücüncü baskıdan. Her ne kadar Peyami Safa, bu adla yazdığı romanlarının edebi değeri olmadığını düşünse de, “Deli Gönlüm” aksini kanıtlıyor bize; o, polisiye ile edebiyatın kesiştiği güzel bir roman.

 

Tam bir “noir” yani “kara” roman okuyoruz; hayatı “sergüzeştlerle” geçen ve maddi bakımdan sıfırı tüketen Cevdet için tek kurtuluş yolu, zengin bir eve iç güveysi girmektir. Karşısına çıkan varyemez Mahmut Efendi’nin saf kızı Nezihe’yi, Nezihe’nin genç ve güzel üvey annesi Vuslat’ın da yardımı ile kandırır ve Mahmut Efendi’nin muhalefetine rağmen Fatih’teki büyük eve kapağı atar. Etyemezli Vuslat olarak bilinen bu yerli “femme fatal” tipi, feleğin çemberinden birkaç kez geçmiş, erkekleri parmağının ucunda oynatabilen ve son derece çekici bir kadındır. Mahmut Efendi’nin cimriliğinden bıkan bu iki insan, sonunda onu öldürmeğe karar verirler ve uygularlar da bu kararlarını. Romanın ikinci bölümünde, alafranfga yaşam tutkunu Cevdet’in karısı Nezihe ve metresi Vuslat’la birlikte Fatih’i terkedip Şişli’ye taşınmaları ile gelişiyor olaylar. Önce sosyete ve sosyetedeki ahlakça düşük hayatla tanışıyorlar. Bu hayat giderek koparıyor aralarındaki bağları. Cevdet ve Vuslat’ın kirli mazileri de yavaş yavaş ortaya dökülünce, trajik son kaçınılmaz oluyor…

Öykünün iki merkezi var. Birincisinde, Peyami Safa’nın temel sorunsalı Doğu-Batı karşıtlığı hemen kendini gösteriyor. Yazarın 1931 tarihli “Fatih-Harbiye”si, bu kez Fatih-Şişli olarak yeniden üretilmiş, Fatih geleneksel değerlerin, Şişli ise modernizmin sembolu olmuş. Ancak, Peyami Safa’yı bu düşünce eksenine göre değerlendiren çok sayıda inceleme olduğundan, ben öykünün ikinci merkezi, yani polisiye örgüsü üzerinde durmak istiyorum.

 

Noir” yani kara adı verilen polisiye tür edebiyatta ve sinemada özellikle 1940’lı yıllardan sonra popülerleştiler, ama “Postacı Kapıyı İki kere Çalar”ın yazarı J.M.Cain ve türün babası sayılabilecek William Irish’in romanları 1930’lu yıllarda da oldukça ses getirmişlerdi. Dikkat edilirse, “Deli Gönlüm”le “Postacı Kapıyı İki Kere Çalar” arasındaki temasal benzerlik kolayca farkedilecektir. Aslında bu tema, “noir”ların hemen hepsinde tekrarlar kendini. İki erkek ve baştan çıkarıcı bir kadının bir cinayet etrafında biraraya geldiği ve sonuçta hepsinin mahvolduğu “kara” öyküler, ABD patentli olmakla birlikte, Fransız yazar ve yönetmenler tarafından daha başarılı roman ve filmlerle canlandırılmıştır. G.Simenon, Frederic Dard ve Boris Vian edebiyat, Renoir ve Marcel Carne ise sinema alanında ilk akla gelen Fransız “noir” ustalarıydılar.

 

Söz konusu türde çözümlenecek cinayet değil, cinayetin işleniş sürecidir önemli olan. Yazarlar, okuyucuların nefeslerini kesecek bir biçimde, adım adım aktarırlar cinayet planlarını ve cinayet sahnesini. Bu sahnelerin gerilim dozu gerçekten yüksektir. Peyami Safa da aynı yolu izliyor; üstelik çok başarılı bir Poe göndermesi ekleyerek… Poe’nun, “Amantillado Fıçısı”, “Geveze Yürek” ve “Kara Kedi” öykülerinde okuduğumuz gibi, Cevdet ve Vuslat da Mahmut Efendi’yi evin bodrumundaki duvarın arkasına kapatıyorlar. Öykünün bu bölümünde, Mahmut Efendi’nin duvarın arkasından yansıyan iniltilerinin onların vicdanlarına yaptığı etkiler, Poe’nun katillerinin hezeyanlarıyla benzerlikler taşıyor.

 

Çoğu muhafazakar yazar gibi Peyami Safa da asıl ismini kullandığı romanlarında doğuyu erkek batıyı kadın üzerinden simgelemiş, toplumsal bozulmanın sorumluluğunu dolaylı olarak kadına yüklemiştir. Ancak ”yüksek edebiyat” içerisinde mütalaa edilen eserlerinde, bu romanındaki Vuslat ya da “Selma ve Gölgesi’ndeki Selma tipinde gerçek “meş’um kadın”lar yaratamamıştır. Bir adım daha atalım; roman tarihimizin gelmiş geçmiş en çarpıcı “meş’um kadın”larıdır onlar; bir tek Neriman Köksal’ın canlandırabileceği kadar çekici ve tehlikeli!…

 

Elbette Peyami Safa’nın Poe ya da “serie noire” okuyucusu olup olmadığını bilmiyorum. Ancak okuduysa ve etkilendiyse bile asla basit bir taklide düşmediğini söyleyebilirim. Yazar, o yılların İstanbul hayatını, mahalle ilişkilerini, mimari yapısını, düşünce tarzlarını kullanarak özgün bir hikaye yaratmış. Romanın ufak tefek kusurları yok değil; mesela dünya görüşünü aralara sıkıştırıveriyor, dili kimi yerde ağdalanıyor, gereksiz uzunluktaki tasvirlerle hikayeyi dağıtıyor, ikincil derecedeki roman kişilerini ihmal ediyor. Ama bütün bunlar hikayenin tamamını etkilemiyorlar; “Deli Gönlüm”, edebiyatımızda çok az rastlananan bir türün başarılı bir örneği….

 

II- “Selma ve Gölgesi”

Peyami Safa’nın Server Bedi takma ismini kullanarak yazdığı “Selma ve Gölgesi”, yazarın her iki isim altında yazdığı sayısını bilemediğim kadar çok romanı arasında en iyilerinden biridir. Nedense üstada sahip çıkılmak adına yıllardır gün yüzü gösterilmeyen “Selma ve Gölgesi”, içerdiği psikolojik tahliller, femme fatal kadın tipi ve muhafazakar motifleriyle üzerinde durulması gereken bir roman.

Server Bedi ve “Kara”ları

Peyami Safa imzalı on bir roman yayımlanmıştı. “Peyami Safa’yı maddi olarak korumak vazifesini üzerine almış olan Server Bedi ise daha çok çalışmak” zorundaydı. Peyami Safa’nın kendi eliyle yarattığı bu ikinci kişiliği, bu “ucuz yazar”, çok sayıda aşk ve macera romanıyla birlikte “Cingöz Recai” serisini ve çok sayıda ilgiye değer polisiyeyi kazandırmıştı edebiyatımıza.

 

Peyami Safa ile Server Bedi ilişkisi Dr.Jeykll ve Mr.Hyde ilişkisine benzer. Ve her iki ilişkide de bastırılan kimliklere haksızlık yapılmıştır. Kendisini dünya zevklerinden mahrum bırakmayan Mr.Hyde gibi eğlenceli romanlar yazan Server Bedi de yok edilmek istenmiştir. Oysa, Peyami Safa’nın muhafazakar çevrelerin duayeni sayılmaya başlandıktan sonra tekrar basımlarına izin verilmeyen Server Bedi müstearı ile yazdığı romanları çok daha ilgi çekici; üstadın “ucuz edebiyatçı” saydığı kimliği ile yazdığı bu “sergüzeştler” yüksek edebiyatçı sıfatıyla imzaladığı ve “yüksek meselelere” açılan romanlarına nazaran çok daha eğlenceli ve sürükleyicidirler. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben de Server Bedi’yi Peyami Safa’ya yeğleyenlerdenim. Özellikle kara roman türündeki “Selma ve Gölgesi” ile “Hey Deli Gönlüm”ün polisiye edebiyatımızda benzersizliklerinin altını çiziyorum.

Selma ve Gölgesi”nin ilk baskısı 1941 yılında “Semih Lütfinin Ucuz Romanlar Serisi”içerisinde yapılmış. Münih Fehim imzalı kapak resmi sayesinde daha ilk bakışta kriminal ve kötücül bir hikaye barındırdığı izlenimi veren kitap gerçekten de beklentilerimizi boşa çıkarmıyor: “Selma ve Gölgesi”, başrolünde şeytani bir kötülüğe sahip çok güzel bir kadının yer aldığı etkileyici bir polisiye. Ama daha dikkatle incelendiğinde, “Selma ve Gölgesi”, Osmanlı-Türk romanından miras kalan motifleriyle, aslında tam bir erkek romanı!.. Tuhaf gelebilir. Ne var ki, Peyami Safa bahsinde de söylediğim gibi, muhafazakar yazarlarımız “yaratılış efsanesinden”, “Adem ve Havva” hikayesinden esinlenirler; batıyı temsil eden kadın, doğuyu temsil eden erkeğin kurdudur!… Hele ki o kadın Selma gibi hem çok çekici hem çekiciliğinin farkındalığıyla baştan çıkarıcı ve mahfediciyse; yani tam bir “femmefatal”se.

 

Hazır “femmefatal” demişken kısa bir ekleme yapmakta yarar var: Türk romanını temal alarak yapılan kültürel incelemelerde, – Şerif Mardin’e atıfta bulunularak- bizim kültürümüzün romanda “femmefatal” kadın tipleri yaratmamışlığına dair tespitlerde bulunuluyor. Bu tespitlerin geçerliliğinin “yüksek edebiyat” ürünleriyle sınırlı kaldığını söylemek gerekir. Türk romanında “femmefatal” yokluğu tesbiti yapan incelemecilerin satış rakamlarıyla zihin dünyamızda “yüksek edebiyat” ürünlerinden çok daha derin izler bırakan popüler romanları ihmal etmeleri ciddi bir eksikliktir. Peyami Safa’nın batılılaşmış kadın tipleri üzerinde durup Server Bedi’nin meş’um kadınlarını görmemek, Türk muhafazakarlığının öteki yüzünün farkına varamamak demektir.

 

Psikolojik gerilim

Tekrar romana dönelim: Selma, Çubuklu’daki yalısında hizmetçisiyle yaşayan, komşularınca tekinsiz sayılan dul bir kadın. Babası o on yedi yaşındayken Trabzon’da intihar etmiş. Sonra evlenmiş Selma; ama önce ilk kocası balayı için gittikleri Viyana’da, çok geçmeden on bir yaşındaki beslemesi İzmir’de ve en sonunda ikinci kocası Edirne’de hayatlarına kendi elleriyle son vermişler. Şimdi roman kahramanlarından Nevzad’la nişanlı. Ancak Nevzad, oldukça tedirgin. Nitekim yardımını istediği arkadaşı Halim’e olayları anlatırken şöyle diyecektir; “Bu kadın aşkı ve ölümü bir anda hatıra getiriyor.” O kadar güzel, cazip; o kadar da karanlık, sır dolu bir kadın. Emin ol ki mübalâğa etmiyorum”

 

Halim, başlangıçta Nevzad’ın zayıflığına yorar bu ifadeleri; yıllar önce mektep hayatında şahit olduğu gibi, Nevzad’ın kadınsı, alıngan, vesveseli, huysuz ve hırçın hallerine… Ne var ki Selma, kışkırtıcı ve cömert cinselliği, esrarlı sigaraları, sert içkileriyle, gitgelli ruh halleriyle kısa zamanda Halim’i de baştan çıkaracak ve bu kez çılgınca düşünceler Halim’in zihninde dolaşmaya başlayacaktır; “Bu kadın oynamıyor, rol yapmıyor; bir hilesi varsa, ne içinde yaşadığı dekorda, ne tavırlarında, ne de ölümler ve garabetler doluhayatındadır. Hile başka tarafta. Nerede? Ne yapmak istiyor bu kadın?(…) Bu kadın çılgın mıdır? İsterik midir, meş’um ihtiraslar sahibi midir, canavar mıdır, vampir midir?”

 

Sözü uzatmayalım; bir intihar haber haberiyle bir anda yön değiştiriyor hikaye. İntihar eden Halim’dir. Nevzad, artık bu intiharların bir tesadüf olmadığına kanaat getirerek Venedik’e giden Selma’nın peşine düşecek ve roman Venedik dekorunda sürpriz bir sonla noktalanacaktır….

 

Server Bedi, Çubuklu’daki yalı gibi Venedik kentini de kahramanların ruh haline uygun bir atmosfere büründürmüş; “Gondol, gürültü ve acele tanımıyan bu lâgünlerin esrarlı ve loş dehlizlerinden büyük kanalı çıkınca, gri -lâcivert parıltılarla harelenen suların içinden yeni bir rüya âlemi doğdu. Mermer saraylarla çevrili ve enine, boyuna bütün şehri kateden bu kanalın üstünde, Venedik, bir anda, sayısız gondolların, kano otomobillerin, küçük vapurların çevik hareketlerine, düdük seslerine kavuşuyordu. Ufukta sıkışan bulutlar, birdenbire, bıçak yemiş bir nar kabuğu gibi yarıldı ve içinden yakut ışık taneleri fışkırdı. Sanki bu donanma Nevzadı bekliyordu. Yarabbi! Cidden bu şehir Selmanın ruhuna nekadar benziyordu: Hep o karanlıklar, o sessizlikler, umulmadık anda fışkıran renkler, hareketler, hep o korku veren güzellik, hep o ölümle aşkı, cinayetle aşkı, büyük ve isimsiz ihtiraslarla hayatı birleştiren esrar âlemi…”

 

İki erkek ve baştan çıkarıcı bir kadının bir cinayet etrafında bir araya geldiği “Kara Roman” yapısına denk düşen “Hey Deli Gönlüm” ile “Selma ve Gölgesi”, polisiye edebiyatımızın en iyileri arasında sayılmayı hak ediyorlar. Zaman zaman iç monologlarla başlayıp kişi, olay ve mekanların tetiklediği kaotik bir bilinç akışına dönüşen anlatım biçimiyle, “Katil kim” sorusuna odaklanmayan ama cinayetin işleniş sürecine ve roman kişilerinin iç karmaşasının derinliklerine nüfuz etmemizi sağlayan olaylarıyla, adım adım ilerleyen cinayet sahnelerinin gerilimli atmosferleriyle, sadece bu iki roman bileServer Bedi kimliğine iade-i itibar kazandıracak düzeyde.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.