Rukas: Perde Açılıyor- İsmail Güzelsoy / A. Ömer Türkeş

“Sana her şeyi olduğu gibi anla­tacağım. Söz!” diye başlıyor söze Rukas; “yüreğini burkan hüzünlü bir aşk masalının arka­sından patlayan tabancalar, ölen sevgililer, ihanetler göreceksin.” Ve gerçekten de sözünü tutuyor. İsmail Güzelsoy’un “Banknot Üçlemesi”nin bu ikinci kitabında hüzünlü aşklar, ihanetler, ölümler, velhasıl bir polisiye romandan beklenecek hemen her şey mevcut. Üstelik bütün bunları her zamanki anlatım biçimi ile, sürükleyici bir ana hikayeye eklenmiş birbirinden şaşırtıcı yan hikayeciliklerle kurgulamış Güzelsoy.

Hikayenin anlatıcısı Rukas, ismini “Rumeli Kasabı”nın kısaltılmasından alıyor, ama mekan Anadolu Kavağı. Rukas, ölen karısının cesedini doğa ile kucaklaşması için küçük parçalara ayırarak İstanbul’un dört bir yanına dağıtmış on altı yıl önce. Elbette memleketi bir “seri katil” korkusu sarmış. Durumdan istifade eden açıkgöz siyasetçi Tufan, onu yakalamak için her yöntemi kullanmış, sonunda kağıt paraları okuma meziyeti ile ünlü Salih Sartuk sayesinde ulaşmış Rukas’a. Ortada gerçek bir cinayetin olmadığı anlaşılmasın diye de her türlü kumpası kurmuş, işin aslını bilen Salih’i öldürtmüş, Salih’in geride bıraktığı mektubu bulabilmek için Kavak halkına eziyet etmiş ve Rukas’ı on altı yıl sürecek hapishane hayatına mahkum ettirmiş. Tahliye olan Rukas, yalnız Salih’in değil, Kayak sa­kinlerinin de alnına sürülen lekeyi temizleyebilmek için o mektubun peşinde. Hem içinde biriken intikam ihtirasını tatmin etmek, hem de adalet açlığını doyurmak istiyor.

Ne var ki işi hiç de kolay değil. Çünkü haya­tı boyunca banknotların üzerindeki işaretleri okumayı zevk ha­line getirmiş Salih Sartuk, ölüme giderken son sözlerini paraların üzerine yazmış. Kötü adam Tufan, işte bu yüzden o kadar uğraşmasına rağmen Salih’in mektubunu bulamamış. Aslında merhumun Tufan’a dair bütün pislikleri tek tek sayıp döktüğü bu mektup, Kavak sakinleri arasında sakince tedavül edilmekteymiş. Rukas, kendisini ve Salih’i yakından tanıyıp seven ama içlerinde bir muhbirin olduğu bilgisiyle korkup susan Kavak sakinlerini iki gün içerisinde sorgulamak ve olayın sırrını çözmek zorunda.

Muhtar, Harun, Sibel, Sibel’in kardeşi Mesut, Salih’in kızı Lidya, Tufan ve diğerleri teker teker sahneye çıkıp on altı yıl öncesini farklı bakış açılarıyla aktarırken ölmüş olmasına rağmen anımsalar yoluyla Salih oturuyor hikayenin merkezine. Ama bir kağıt parayı inceleyip ve onun tarihini en ince ayrıntısına kadar sayıp döken, paranın üzerindeki lekelerden, izlerden yola çıkarak akla hayale gelmeyecek şeyler söyleyen, o pa­rayı kısa bir süre için bile olsa elinde tutan insanlara dair akılla­ra ziyan hikayeler anlatan Salih’i herkes bir başka hikaye ile hatırlayacaktır. Aslında anlattıkları biraz da kendi hikayeleridir, dile gelmiş suçluluk duyguları!  Türlü hikaye ve maceradan sonra paralar yan yana geldiğinde çıkar ortaya üç boyutlu bir Salih hikayesi. Rukas’ın hikayesi ise sürpriz bir sonla noktalanır…

İsmail Güzelsoy, daha ilk kitabında -“Seni Seziyorum”da(2000)- başlamıştı edebiyatla polisiyeyi bir araya getirmeye. Polisiyelerin macera ve heyecan uyandırıcı potansiyelinden “Ruh Hastası”(2004) ve “Banknot Üçlemesi”nin ilk kitabı “Sincap”ta da sonuna kadar yararlanmıştı. Güzelsoy için “gerçeğin kapısını açacak sırlara, metinler arasında yapılan gezintilere, kurmacanın büyüsüne, şehvetle anlatılan hikayelere önem veren okuyucuları hemen içine çekecek hikayeler anlatan” bir yazar demiştim önceki yazılarımda.  Yeni romanı “Rukas: Perde Açılıyor” ise yazdıkları arasında en iyisi.  Yan yollara sapmasına rağmen asıl kurgusunu hiç bozmuyor, tempoyu düşürmüyor, muammayı sonuna kadar diri tutmasını başarıyor. Öncekiler gibi bu romanında da her türden oyunu kullanmış, şaşırtmacayı vermiş, ama okuyucu yazar sözleşmesini kötüye kullanmamış Güzelsoy. “Rukas: Perde Kapanıyor”, kurgusallığını gizlemeyen ve nasıl okunacağını ima eden bir roman. Nitekim meselesini Rukas’ın ağzından şöyle özetlemiş;

“Bak yavrum, her insanın hayatta zararsız bir çatlaklığı olma­lı. Bu da benimki işte! (…) Anlayamadığım bir şekilde bu yazdıklarım beni de etkiledi. Artık vazgeçilmez bir iptila halini aldı bu yazma işi. Artık vücu­dumun bir yerlerinde hastalıkların oluşmasını istemiyorum. Bu defterde ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Bazı nesnelerin ruhu var. Buna gitgide daha çok inanıyorum. Bazen basit, her­kese gülünç gelebilecek kadar sıradan bir şey bizde heyecan ya­ratmaz mı? (…) “Her şeyi aklileştirirsek heyecanlanacak o kadar az şey kalı­yor ki geriye. Bu mektupları Salih’e mi yazıyorum, kendime mi, yoksa bir grup okura mı, bunu bilmiyorum; zaten önemli olan buraya işlenen sözlerin dünyamı zenginleştirmesi.”

 

Yukarıdaki satırlar bizim okuma nedenimizi de anlatmıyor mu? “Bir insanın diğer insanlar arasında kendine yol açışını, aklının ve ruhunun dünya ile çatışmasını, değişmesini, insanın çevresiyle, eşya ile olan ilişkisini ve yazarın bütün bu hareketi izlerken kullandığı kelimeleri, kararlılığını, dikkatlerini” izlemek için okumuyor muyuz? Evet, “okuduğumuz şeyin hem yazarın hayal gücünün ürünü olduğunu, hem de şu yaşadığımız dünyanın malzemesiyle yapıldığını biliriz. Romanlar ne bütünüyle hayaldir, ne de bütünüyle gerçek. Roman okumak hem yazarın hayal gücüyle, hem de ait olduğumuz, merakımızla kurcaladığımız bir gerçeklikle yüzleşmek demektir”. “Rukas: Perde Açılıyor” tam da böyle bir okuma süreci sunuyor bize. Barındırdığı polisiye hikayesi ise romanın “bonus”u!..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.