Patasana – Ahmet Ümit / A. Ömer Türkeş

Kitapevi raflarına göz gezdirmekten hoşlananlar, edebiyat dünyasını kaplayan “Eski Mısır” ve “Ramses” ya da “Tutankamon” gibi meşhur firavunlar üzerine yazılmış tarihi romanlarla karşılaşmışlardır mutlaka. İlgi duyup okuyanlar ise, -Mısır hükümetinin ülkelerinin tanıtılması için sponsorluk yaptığı- bu kitapların genellikle polisiye kurgular taşıdığını fark etmişlerdir. Anlaşılıyor ki, polisiye-gerilim-gizem, yazarların sıklıkla kullandığı bir kurgu olmuş edebiyat alemlerinde. Böylelikle de bir romanın hangi türe dahil etmemiz gerektiği giderek karmaşıklaşıyor. Kimi zaman tarih ağır basıyor kimi zaman merak duygusu. Bazen siyasi yan öne çıkıyor, kimi zaman cinayet… İşin içine aşkın, felsefenin, bilimkurgunun ve fantazyanın girdiği romanlar da az değil.

Ahmet Ümit, Orhan Pamuk ve Murathan Mungan’ın yaptığı tarzda bir tanıtım kampanyasıyla piyasa sürdüğü “Patasana”da, son dönemin bütün popüler eğilimlerini kullanmış. Bir yandan geç Hitit tarihinin uzun bir zaman dilimi anlatılırken, diğer yandan Türkiye’nin 20.yüzyılına ait siyasi ve toplumsal olaylar ele alınınca, oldukça hacimli bir roman çıkmış ortaya. Ermeni meselesi, Cumhuriyetin kuruluş dönemi, Kürt sorunu, siyasi islam ve Hizbullah, hemen herşeyi bulabilirsiniz. Hatta, Hitler ve Vietnam savaşı bile ihmal edilmemiş.

Kısa bir tanıtım yazısında yaklaşık beşyüz sayfa tutan bir romanın özetini yapmak hem metne hem de yazara karşı haksızlık olur. Bu nedenle kitabın kapakta kullandığı sunum yazısı ile yetineceğim; “Fırat kenarındaki antik Hitit kentinde bir gurup arkeolog kazı yapmaktadır. Kazıda yeryüzünün resmi olmayan ilk tarihi belgelerinden biri olan Patasana Tabletleri bulunur. Patasana, geç Hitit kent devletlerinden saray yazmanıdır. Öteki yazmanlardan farklı olarak, kil tabletlere kralın değil kendi gördüklerini, yaşadıklarını yazmayı seçmiştir. Geçmişteki izleri takip ederek tarihi gerçeklere ulaşmaya çalışan kazı başkanı Esra, kanıtlardan yola çıkarak cinayetleri çözmeye çalışır. Tam bu noktada güncel olanla tarihi olan iç içe geçer”.

Yukarıdaki özet, “Patasana” romanının dıştan görünümünü sunuyor. Aslında, metnin içine girmesek yani, siyasi, felsefi ve ideolojik yanları ile ilgilenmeyip yalnızca Hitit sarayında ve Fırat kenarında geçen entrika ve cinayet öyküsünü gözönüne alsak, bu romanın heyecanlı ve sürükleyici olduğundan söz edebilirdik. Ama bu durumda yarıya yakın bir indirim yapmak gerekecekti kitabın sayfalarında. “Patasana” romanına eleştirim, işte o “fazlalıklarda”, Ahmet Ümit’in tarih, toplum ve felsefi yaklaşımlarında yoğunlaşıyor.

Kitap iki bölümden oluşuyor; bir yanda saray yazmanı Patasa’nın hayatı, çocukluğundan ölümüne kadar geçen süre içerisinde, kendi ağzından aktarılıyor. Diğer yandan bugüne, arkeologlar Patasana’nın tabletlerini araştırırken yaşanan olaylara ve cinayetlere ilişkin bir öykü var. Yazar, bugün ve geçmiş arasındaki bağı; şiddet, cinayet ve “ötekine” karşı tahammülsüzlük kavramları ile birleştiriyor.

Yakın tarihe dönüldüğünde ise, bir kardeş kavgası teması ağırlık kazanıyor. Bu noktada, Ermeni, Hristiyan ve Türkler arasındaki kardeşliğin dış güçlerin oyunlarıyla bozulması, kürt ikizler Bedirhan ve Seyithan’ın birbirlerini yokedişleri, Yüzbaşı Eşref ve Kawa gerillası Cemşid arasındaki benzerlikler, yan öykücükler halinde işlenmiş, ama her nedense Ahmet Ümit’in dili Yüzbaşı Eşref’in dili ile örtüşüveriyor. Bu örtüşmenin en güzel örneği, 12 Eylül sürecinden sonra devletin resmi söylemi olan “ölü ele geçirmek” fiilinde çıkıveriyor ortaya. Bütün humanist tesbitlerine rağmen, Ahmet Ümit, öldürülen insanların ele geçirilmiş olduğunu düşünüyor.

Roman karakterleri ve gerçeklik üzerinde de anlaşamıyorum yazarla. Arkeoloji gurubu için söylenecek bir şey yok, ama Yüzbaşı Eşref, Amerikalı Tim, Cemşid ve diğer Kürt gerillalar yalnızca Ahmet Ümit’in istediği gibi konuşup eyliyorlar. Şimdi yine, “ben bu insanları görmüştüm” diyebilir belki. Ancak, edebi gerçeklikle gerçek yaşam arasında bir fark olduğunu unutmamak gerekir. Özellikle Tim’in son bölümdeki uzun tiradı; insan doğası ve şiddet üzerine söyledikleri bütünüyle yapay kalırken, Patasana’nın çağının aydını olduğu yolundaki tesbitleri, aydın kavramını içeriğini alt üst ediyor. Neredeyse aydınlara yönelik bir eleştiriye dönüşüyor övgüler.

Farklı tarihsel dönemlerde olup biten olayları aynı kavramlarla açıklamak, daha doğrusu bugünün sorunlarını geçmişe yansıtarak, tarihi tek bir insani öze indirgemek, ideolojik bir seçim ama -olayların ardındaki siyasi ve toplumsal nedenleri ihmal eden- insanın değişmezliğine dayalı bu görüşe katılmak mümkün değil elbette. Tarihin konu olarak romana girmesine karşı değilim. Zaten, yazara ve romana bu tür dayatmalar yapmanın bir anlamı da yok. Ama, yazarın neden tarihi olayları ve kişileri seçtiğini, romana giren tarihin nasıl bir tarih olduğunu, ve bu romandan yansıyan bakış ile benim tarih algım arasındaki uyum ve çelişkileri tartışabilirim. Bir romanı elbette estetik ölçütlere göre değerlendirmek gerekir, ama içerik ve ideoloji de bu ölçütlerden ayrı tutulamaz; tarihi şahsiyetlerin ve tarihi olayların resmi geçit yaptığı tarihsel romanlardan yansıyan tarih ve ideolojinin okuyucudaki karşılığı, romanın estetik bütünlüğünün parçasıdır. Bir de maddi hata var “Patasana”da; at türü henüz Anadolu topraklarına ayak basmamışken, Hititlilere at bahşetmiş Ahmet Ümit…

Edebiyat tarihi boyunca, tarihi bir metafor olarak kullanmak ve tarihten dersler çıkarmak isteyen bir çok yazara ve romana tanık olduk. Ancak, istemek ve gerçekleştirmek arasında düz bir çizgi, bir eşitlik yok elbette. Aynı tarihsel olayları anlatan iki yazardan bir tanesinin yazdıklarına roman deriz, diğerininki anlatıdan öteye gitmez. Tarihte bugünü bulmak, bugünün sorularına tarihte yanıtlar vermek iddiası ile yola çıkanların, bu sorulara bugün içinde bir yanıtları var mı acaba? Yoksa tarih, her derde deva, tarihsel olayların gerçekleri, zamandan mekandan bağımsız evrensel gerçekler mi? Binlerce yıl önce yazılmış olup bitmiş olayları, saray yazıcılarının elinden çıkmış tarih maddelerinin ışığında yeniden yazan bu ders çıkarıcı yaklaşımın asıl yaptığı, bugünkü inançlarını doğrulatmak için geçmişe dönmek ve orada buldukları tarihi kişilikleri deforme etmek oluyor.

Fethi Naci, “Sis ve Gece” adlı romanın eleştirisini yaparken, “Ahmet Ümit, Cumartesi Anneleri konusunun bir daha düşünsün” demişti. “Patasana”yı okuduktan sonra, -Kürt ve Ermeni meseleleri gibi- yazarın bir daha düşünmesi gereken başka tarihi ve toplumsal olaylar olduğu da görülüyor.

Patasana – Ahmet Ümit / A. Ömer Türkeş” üzerine 2 düşünce

  1. Her ne kadar sürükleyici bir roman olsada; Patasana bana Ahmet Ümit’in okuduğum diğer romaları kadar zevk vermedi. Patasanın tabletlerinden oluşan bölümler oldukça ilginç olsada, ya da; günümüzde yapılan kazıda gerçekleşen olaylar okuyucuyu sürüklesede, roman bir türlü okuyucuyu girdabına alamıyor. Bunda olayların (özellikle günümüzdekilerin) tahmin edilebilirliklerinin çok kolay olması, Ömer Türkeş’in dediği gibi karakterlerin inandırıcılıktan uzak durmalarının azımsanamayacak bir önemi var. Dedektif rolünü oynayan Esra karakterinin bir dedektiften uzak sadece varsayımlara dayanarak hareket etmesi ve delil aramak yerine kendisine doğru gelmeyen düşünceleri savunan kişileri katil ilan edebilmesi ve ayrıca bu delil olayının romanın sonunda ortaya çıkmasına rağmen gerçek katilde olup olmadığının belirtilmemesi de romanı sürükleyicilikten uzaklaştıran etmenlerden bazıları. Yine de Ahmet Ümit’e özgü güzelliklerin hala bulunabildiği bir kitap olsa da; onun en güçlü yapıtı olduğununu söylemem, şahsi fikrim olarak tabi, zor gözüküyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.