Güven Turan’dan Çarpıcı Bir Öykü Kitabı : Zemberek / Erol Üyepazarcı

Sevgili dostum Sabri Koz, bana Güven Turan’ın yeni çıkan öykü kitabını getireceğini ve içindeki bir öykünün beni çok şaşırtacağını söylediğinde meraklanmadım değil.

Güven Turan kişisel olarak tanımasam da; 50 yılı aşkın zamandır sürdürdüğüm biraz meraklı biraz allame bir okur olmanın  gereği olarak izlediğim bir yazar. İlk önce Derinlik Yayınları’ndan çıkan “Dalyan” adlı ilginç  romanını okumuştum. Artık yaşı yetmişi geçen bir kişi olarak; romandaki sevişme sahnelerinin etkileyici anlatımının hâlâ aklımda kaldığını hiç utanıp sıkılmadan söyleyebilirim. Ancak 1979’ da dönemin önemli yayınevlerinden Afa’ dan çıkan öykü kitabı “Düş Günler” beni daha çok etkilemişti. Bu kitaptaki “Ex Libris” isimli öykü o zaman özellikle hoşuma gitmiş. Nereden mi hatırladım.?  Kitabı yeniden karıştırdım. Okuduğum kitapların satır altlarını hiç çizmem, kaldığım yeri işaretlemek için sayfayı kıvırmam,  bunu kitaba ve yazarına hakaret sayarım ama küçük notlar yazar kitabın içine koyarım. Bu notlarda “Ex Libris” isimli öykünün çok çarpıcı olduğunu yazmışım; “Borges’e layık bir hikaye” demişim.

Yazarımızın yeni çıkan kitabı  “Zemberek”’i okuyunca eski bir dosta kavuşmuş gibi oldum. Güven Turan ilk öykü kitabının arka kapağında “ Öykü benim için özgürlüktür. Şiirin tiranlığıyla romanın değirmen taşları arasında keyifli bir kurtuluştur” diyor. Öyküleri büyük keyif alarak yazdığı belli, şiirli bir dili var. Okuyucu da okurken keyif alıyor. Doğruluğuna hep inandığım bir ilke “yazarın okuyucuya keyif vermesi gerekliliği” dir. Keyif derken sırf neşelenmeyi kastedmiyorum, keyiften anladığım derinden etkilemek -bu alabildiğine üzmek te olabilir- ve  sıkıcı, yorucu olmamak. Güven Turan’ın öyküleri böyle; insana keyif veriyor.

Kitabın benim için en çarpıcı tarafına gelince; bilenler bilir, bu satırların yazarı iflah olmaz bir polisiye tutkunudur. Polisiye roman ve öykünün “tapınağın gardiyanlarınca” aşağılanmasına bir başka deyişle okurun keyif almasının küçümsenmesine dayanamaz. Bu amaçla sahaf deyimiyle tuğla büyüklüğünde iki cilt kitap bile yazmıştır . Bir büyük hülyası da sevdiği yazarların polisiye roman ve öykü kaleme almasıdır.

İşte Güven Turan’ın Zemberek’indeki “Ultima Thule :Yedikule” isimli öyküsünü okuyunca – deyim edebi bir eleştiri yazısına uymasa da; zaten böyle bir iddiası da yoktur – zevkten dört köşe olmasının nedeni budur.

Polisiye öykü yazmak, polisiye roman yazmaya göre  zordur. “Muamma içeren suçun” kısa bir metin içinde düzgün bir kurguyla anlatılması ve çarpıcı bir finalla noktalanması kolay değildir. Türk Edebiyatı’nda, “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes” isimli kitabımda anlattığım gibi , bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların sandığının aksine ilginç pekçok polisiye roman yazarı vardır da polisiye öykü yazanlar çok azdır. Polisiye öykü olarak aklıma bugün adı sanı unutulmuş Ümran Nazif Yiğiter’in “Aşk Üçgeni” isimli öyküsü ile Çetin Altan’ın “Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri” ve Ahmet Ümit’in “Agatha’nın Anahtarı” ve “Şeytan Ayrıntıda Gizlidir” inden başka hiçbir yapıt gelmiyor. Server Bedi’nin Cingöz Recai öyküleriyle benzerlerini doğal olarak bu kategoriye almıyorum.

Güven Turan’ın “Ultima Thure : Yedikule” öyküsü bu bakımdan önemli. Yetenekli bir öykü yazarının polisiyenin insanı baştan çıkaran ilmiklerini kullanarak nasıl  çarpıcı bir öykü yazabileceğinin  çok başarılı bir örneği…

Okuyucunun keyfini katletmek istemem ama biraz öyküden söz etmek istiyorum. Öykünün kahramanı bütün zamanların en ünlü seri cinayetler işleyen katili “Jack The Ripper” bizde tanınan adıyla “Karındeşen Jak”. 7 Ağustos-10 Kasım 1888 tarihleri arasında Londra’da East End ve Whitechapel semtleri arasında fahişelik yapan kadınları  öldürerek terör estiren katil özellikle dönemin ünlü detektifi Sherlock Holmes ile birlikte pekçok yapıta konu olmuştur. Aslında Arthur Conan Doyle kahramanını bu katille hiç karşılaştırmamıştır ama başka yazarlarca kaleme alınan pekçok  Holmes öyküsünde  polisiye tarihinin bu iki ünlü ismi karşı karşıya getirilir. Örneğin W.S.Baring-Gould’un 1962’de yayınlanan ünlü eseri “Sherlock Hodlmes of Baker Street” de Holmes aslında Athelney Jones isimli bir Scotland Yard müfettişi olan Karındeşen Jak’ın maskesini indirir. Yetenekli yazar Michael Dibdin ise “The Last Sherlock Holmes” adlı kitabında ünlü detektif ile seri katilin arasındaki ilişkiyi Holmes hayranlarını kızdırıp isyan ettirecek bir şekilde anlatmıştır.

Güven Turan’ın öyküsünde olaylar sözkonusu iki romandan çok daha çarpıcı gelişiyor ve final ise inanılmaz bir sürprizle noktalanıyor. Neredeyse 60 yıldır polisiye roman ve öykü okuyan  allame bir meraklı olarak rahatlıkla söyliyebilirim ki Güven Turan’ın öyküsü gerek kurgu gerek sürprizli finali ile yukarıda söz konusu ettiğim ve döneminde kendilerinden çok söz edilen  iki polisiye romandan çok daha  etkili ve keyifli. Yazarımızın bu konuyu roman formatında değil de bir öykü formatı içinde  kaleme alması ve ilk satırından son satırına kadar sürükleyiciliğini sürdürmesi ve muhteşem finali ise ancak halis edebiyatçılara özgü bir başarı. Bir tek hususa üzüldüm. Keşke Turan bu öyküyü benim “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes” ü yazmamdan önce kaleme alsaydı da ben de gerine gerine bu mükemmel öyküyü “Türkiye’ de polisiye edebiyat yok” diyen çokbilmişlerin yüzüne çarpıverseydim.

Okuyucuya, hele polisiye edebiyatı ıskalamayan okuyucuya Güven Turan’ın bu öykü kitabını hararetle öneririm. Bir noktaya daha dikkati çekmek istiyorum. Turan’ın öyküsünde yalnız polisiye kurgu mükemmel değil, yazarın bilgi ve kültür birikimi de apaçık göze çarpıyor. Karındeşen Jak’ın ziyaret ettiği XIX. yüzyılın son çeyreğindeki İstanbul’u betimlerken gösterdiği özen ve o günlere özgü çevreyi yaratabilmekteki başarısı bu birikimin açık kanıtı oluyor. Bu da adı önemliye çıkan ve aynı dönemle ilgili romanlar yazan ünlü(!) romancıların düştüğü fahiş anakronik hatalar düşünülürse ayrı bir önem taşıyor. Yazarın hikayesine verdiği isim de bu kültür birikimini aksettiriyor. Bilindiği gibi “Ultima Thule” Latince bir deyim olarak en uzaktaki kuzey memleketlerini ifade eder; başlıktaki alegori bile çarpıcı.

Sonuç olarak İngilizce ve Fransızca yüzlerce polisiye öykü okumuş bir kişi olarak söyleyeceğim “Ultima Thule: Yedikule” nin  okuduğum en çarpıcı polisiye öyküler arasında en başta gelenlerden biri olduğudur. Okuyucunun diğer öyküleri ıskalamadığımı bilmesini isterim ama polisiye edebiyata gönül veren ve onun güzel örneklerinden birini hem de kendi dilinde görünce keyiflenen bu satırların yazarına önceliği bu öyküye vermemden dolayı anlayış göstereceğine inanmak istiyorum.

Tür, aslında hiçbir şeydir / Ersan Üldes

“Hayatta ne macera, ne aşk ne de korku tek başına egemen değil ki, neden bunlardan birine bu kadar yaslanır hikâye kurucular?” (1)

İsmail Güzelsoy romanları, popülizmin ve çoksatar edebiyatın mesken edindiği bütün türlerde gezinmesine rağmen, asla ucuzlaşıp sarkmıyor. Çünkü her edim, her olgu kavramsal birer derinliğin boyunduruğunda vuku buluyor. Örneğin “bir yere yetişmek”, sadece karakterin bir yere ulaşıp ulaşamamasının taşıdığı gerilim ve heyecanı yaşamamıza değil, aynı anda zaman kavramını derinliğine tartışmamıza da ön ayak oluyor.
En kısa yoldan söylersek, Güzelsoy’un romanları insana “edebiyatta tür, aslında hiçbir şeydir,” dedirtme gücüne sahip…

Ruh Hastası

İsmail Güzelsoy’un 2004 yılında yayımlanan ilk romanı Ruh Hastası, ilk bakışta gazetecilik yapan bir ben anlatıcı üzerinden iki romancı arasında gelişen husumete odaklanıyor: Selim Özkul ve Edip Us… Ancak sonrasında böyle bir husumetin gerçekliği bir yana, ortada ikinci bir romancının dahi olmadığını öğreniyoruz.
Gazeteci Kürşad, yayın yönetmeni Burhan Hoca’nın isteği üzerine dönemin bu iki tanınmış romancısıyla görüşmeye gider. Selim Özkul ile röportaj yapması mümkün olur, ancak Edip Us ortalıklarda görünmeyen, yüzünü okurlardan saklayan gizemli biri olduğu için ona ulaşamaz. Selim Özkul’un röportaj sırasında naklettikleri de aslında oyunun bir parçasıdır.
Bu oyun, sadece titizlikle belirlenen birkaç kişiye oynanır ve kuralları koyanlar Selim Özkul, Burhan Hoca ve Ayhan’dır. Diğer bütün okurlar piyasaya çıkan standart kitapları okurken, belirlenen adaylar “hipnotik kitaplar” diyebileceğimiz kitaplarla her şeyden habersiz oyuna dâhil edilir. Ben anlatıcı olan gazeteci Kürşad, böylesi bir kumpasın içinde olduğunu ancak romanın sonunda, Selim Özkul’un bıraktığı mektup sayesinde öğrenir.

“İkinizin evindeki kitapları da alıp yerlerine normal baskıları koymaya karar vermiştim.” (2)

Ruh Hastası; kurgusu, karakterlerin psikolojisini oluşturma biçimi, gizemli ve doğaüstü durumlara varoluşçu yaklaşımıyla belirgin biçimde Paul Auster romanlarını anımsatıyor. Ayrıca İsmail Güzelsoy romanları içinde postmodern gerçeklik yanılsamasına en fazla prim veren yapıt olarak da göze çarpıyor. Yazar, gerçeküstü sayabileceğimiz birçok olayı, ısrarla bir gerçeklik zeminine oturtmaya çalışıyor.

“Genç okurlarım bu olayları babalarına sorabilirler.” (3)
“Sizi, baskısı artık bulunmayan bu kitapları arama zahmetinden kurtarmak için Selim’in hikâyesini kabaca şöyle özetleyebilirim.” (4)

“…diye anlatılan bölümün (s:213 p:2) devamını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Beyazıt Devlet Kütüphane’sinde büyük ihtimalle vardır…” (5)

Ruh Hastası’nda Güzelsoy, romanın yazılış sürecine de eğilerek, inanılması güç olaylar için güçlü bir inanırlık penceresi açıyor.

“Eğer elinizdeki metin burada bitiyorsa, bilin ki ara verdiğim dönemde öldüm.” (6)

 

Banknot Üçlemesi

İsmail Güzelsoy’un “Banknot Üçlemesi” adını verdiği romanlar serisinin ilki, 2005 yılında yayımlanan Sincap… Sincap’ın karakterleri, Güzelsoy’un üçlemenin ardından kaleme alacağı Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri adındaki son romanında da karşımıza çıkacak olan komünist şair İskender Sof ve kalpazan Sincap…
Kitabın başında Nazım Hikmet’ten alıntılanan;“Yaşamak şakaya gelmez / Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın / Bir sincap gibi mesela” şiiri, doğal olarak İskender Sof’un Nazım Hikmet’ten esinle yaratılmış bir karakter olduğunu düşündürüyor. İskender’in komünist olması ve sürekli devletten kaçması, bu düşünceyi daha da güçlendiriyor.
İskender Sof, kaçış planını sadece eşi, yayımcısı ve çocukluk arkadaşına açmıştır ve çok sevdiği bu insanların onu ihbar edeceklerine asla ihtimal vermez. Ancak peşindeki ajanların (Şişman ve Metin) onu istasyonda bulmaları, aklına bazı soru işaretlerinin düşmesine neden olur. Bu noktadan sonra soluksuz bir kovalamaca başlar. İskender Sof, bu kaçış esnasında, özel yetenekleri olan Sincap lakaplı, ufak tefek bir adamla karşılaşınca romanın seyri bütünüyle değişir.
Üçlemenin ikinci kitabı Rukas-Perde Açılıyor, banknotlara bakarak her şeyi okuyan Salih’in söylencelerden örülmüş hikâyesine odaklanıyor. Rukas, aslında romanın ben anlatıcısı Rumeli Kasabı… Her şeyi onun gözünden izliyoruz. Hapisten henüz çıkan Rukas, Kavak’a gelip geçmişteki olayları, özellikle de Salih’in ölümünü araştırmaya başlar. Bu araştırmanın merkezinde Salih’in on iki ayrı kişiye, banknotlar aracılığıyla bıraktığı mektup vardır. Bu mektup bulunursa her şey aydınlanacak, Salih’i ölüme gönderen Tufan cezasını çekecektir.
Güzelsoy, Rukas’ta da türler arasında gidip geliyor. Ama yine de ağırlıklı olarak bir sır ve serüven romanıyla karşı karşıyayız. Anlatıcı çoğu kez, okuru da bu serüvenin içine metazori çekmeye çalışıyor.

Şimdi size hatırladığım kadarıyla o gün bana söylenenleri anlatacağım. Bakalım mektubu ve haini benden önce yakalayabilecek misiniz? Adil olmaya çalışacağım, kendi yaşadığım sırayla, her şeyi olduğu gibi aktaracağım. (7)

Sincap romanının Sincap’ı ve Ruh Hastası’nın Selim Özkul’u da bir ara görünüyorlar Rukas’ta. Romanın henüz başında anlatıcının dile getirdiği bir ifade, bize Güzelsoy romanlarını genel hatlarıyla resmediyor aslında.
Hayatta ne macera, ne aşk ne de korku tek başına egemen değil ki, neden bunlardan birine bu kadar yaslanır hikâye kurucular?
Banknot üçlemesinin son romanı İyi Yolculuklar, Kronos Köprüsü ve Kronos Labirenti adında iki ayrı bölümden oluşuyor. Bu bölüm adlarından da anlaşılacağı üzere Güzelsoy, bu romanında zaman kavramına, özellikle Schumann rezonansı üzerinden, geniş parantezler açıyor.
İlk bölümde yıllar önce Türkiye’yi terk edip İsveç’e yerleşen Yılmaz’ın serüven dolu hikâyesi üzerinden Pellucidler ve Mağlubiler arasındaki amansız mücadeleye odaklanıyoruz. Pellucidler, Yılmaz’da bulunduğunu düşündükleri bir banka kasası anahtarının peşindedirler. Banka kasasında Pellucidler’in tarih boyunca ele geçirdikleri en büyük hazine vardır. Bedelli askerlik yapmak üzere Türkiye’ye gelmiş olan Yılmaz’dan anahtarı aldıktan sonra, muhtemelen onu ortadan kaldıracaklardır. Askerlik görevini tamamlayan Yılmaz, basit bir miras sorununu çözmek amacıyla İstanbul’a gelir ve bir daha da İsveç’e dönemez. Yılmaz’ın her ziyaret ettiği kişi, Pellucidler tarafından öldürülür.
Başta oldukça tipik bir avantür-polisiye izlenimi veren bu hikâye, sayfalar ilerledikçe ve anlatım derinleştikçe farklı alanlara açılmaya, okuru başka soruların kucağına atmaya başlıyor. Örneğin, Pellucidler, bildik bir avantür kurgunun doğaüstü yaratıklarından ibaret değildir. Pellucidler; yan anlamları, imaları ve şifreli konuşmaları asla çözemeyen, ayrıca anlatıcısı değişen meseller ve ima içeren şekiller karşısında enerjileri tükenen insan görünümündeki vampirlerdir. Bir vampir, edebi alana ancak böyle çekilebilir. Her şeyi, yalnızca ilk anlamlarıyla algılayabilen bir canlı türü, vampir de olsa, fantastik kurmacadan çok varoluşsal bir keşif olarak edebi alana dairdir.
Daha ilk bölümün sonuna bile gelinmeden yığınla macera yaşanıp bitiyor. Bu final, macera severler için romanın da bitişi anlamına gelebilir. Ancak yazara göre “mutlu son” yoktur. “Mutlu” ve “son” kelimeleri bir aradayken zaten başlı başına bir paradoksu oluşturur. Bu noktada anlatıcı, kimi okurlar için romanın bittiğini, kimileri içinse daha yeni başladığını duyuruyor.
“Zeynep ile Yılmaz da Stockholm’e giderler filan falan… Hayatında -benim gibi- mutluluk hikâyeleri duymayı özleyenler için kitabımız burada bitiyor. Tahammül gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum. Rabbimden dilerim ki, hepimizin kırk pare hikâyesi vuslat ve saadet rüyasında sürsün gitsin.

“Gözünüzü kapatın ve kendisini seyreden Yılmaz’ı sinesine çekip onu doyasıya koklayıp öpen Zeynep’i düşünün. İstiyorsanız dışarıdan sabırsız bir köpek havlaması da hayal edebilirsiniz.” (8)

Burada, İyi Yolculuklar’ın anlatıcısı için de özel bir parantez açmamız gerekiyor. Romanın başlarında klasik bir Tanrı anlatıcı ile maceradan maceraya sürükleneceğimizi zannederken, bazen ara ara, bir ben anlatıcı ile karşı karşıya olabileceğimize de ihtimal vermeye başlıyoruz.

“Az önce, bir yemek masası boyunda, diye tanımladığım masanın eni bir yemek masasının yarısı kadar bile değildi, bu ayrıntıyı söylemeyi unuttum.” (9)

İlerleyen sayfalarda, ben anlatıcıya tamamen ikna olduğumuz andan sonra ise, bunun sadece bir anlatıcı değil, aynı zamanda romanın ana karakterlerinden biri olduğunu öğreniyoruz. Romanın 170. sayfasında, anlatıcı olduğunu öğrendiğimiz Sir Withold’un “bir şeyi ne kadar fazla bakış açısından görebilirsek o kadar gerçeğe yaklaşmış oluruz” cümlesini haklı çıkaran ikinci bölüm, ilk bölümdeki karakterlerin Yılmaz’a neler anlattıklarına yer veriyor. İlk bölümde Yılmaz, görüştüğü karakterlerin anlattıklarından yola çıkarak bazı sırları çözmeye çalışıyor ve bir durak sonra nereye gitmesi gerektiğini öğreniyordu. Ancak biz onların Yılmaz’a neler anlattığını tam olarak bilemiyorduk. İşte ikinci bölümde Şükran Hanım, Resul, Habib, Orhan, Withold ve Nubar’ın bu anlatımlarının bütününe yer verilerek, ilk bölümde üstü kapalı kalan ya da hiç önemsenmiyor gibi görünen noktaların açığa kavuşması sağlanıyor.

Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri

Güzelsoy’un son romanı Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri, daha önce Sincap romanında karşımıza çıkan komünist şair İskender Sof’un kaçış hikâyesine odaklanıyor. Kaçış planını eşi, çocukluk arkadaşı ve yayımcısıyla paylaşan İskender Sof, bu üç kişi tarafından da ayrı ayrı ihbar edilince trene atlayıp Doğu’ya doğru uzaklaşıyor. Trende tanıştığı Sincap lâkaplı kalpazan emeklisi, Rusya’ya kaçmasına yardımcı olmak amacıyla İskender’i Iğdır’a ve Iğdır’ın saygın, vakur ve adaletli bilgesi Ahund’un evine sürüklüyor.
Romanda yer alan karakterlerin ‘söz konusu kaçış planının dışında kalan’ kendine has hikâyeleri de oldukça ilgi çekici… Ceplerinde mıknatıs taşıyan ve o yüzden de sağa sola yapışan derin devletin bekçisi Mit Osman, okuduğu çizgi romanların etkisiyle bir zaman vampir bir zaman Zagor olan deli Ninno, yaptığı harikulade resim ve tabelalardaki renk kullanımıyla renk körü olan İskender Sof’un tekrar renkleri ayırt etmesini sağlayan Nuh, Nuh’un Gemisi ile kafayı bozan yarı deli Adalet Hanım ve diğerleri… Romanın sonlarında yazar da bu karakterlerin bazılarının hikâyelerine odaklanan yeni bir roman kaleme alabileceğinin ipuçlarını veriyor.
Birbirinden kopuk gibi görünen, ama anlatının belli noktalarında birbirlerine değen bu hikâyeleri, bizlere bir meddah ya da kendi deyimiyle meselperdaz olan Değil Efendi aktarıyor. Aslında bu noktada, bir üst aktarım halkasından söz etmek gerek. Çadırına topladığı insanlara meseller aktaran Değil Efendi, “teyp” denen aletin icadından sonra bu meselleri kaydetmeye başladığı için, asıl aktarım bantları çözen yazar tarafından yapılıyor. Bu sebeple, aktaran görünümündeki Değil Efendi, aslında romanın yan karakterlerinden biri oluveriyor. Zira romanın ortalarından sonra bilfiil hikâyenin içine de dalıyor.
Son romanında Güzelsoy, önceki romanlarına oranla daha mizahi bir yaklaşım sergiliyor. Renk körü oluşunu annesiyle paylaşmaya çalışan İskender Sof’un ondan aldığı cevap, Güzelsoy’un mizahi yaklaşımındaki derinleşmeyi görmek için iyi bir örnek:

“Bir seferinde anneme anlatmayı denedim, iki cümle ettim etmedim, benim şairane bir konuşma yapmakta olduğumu zannetti, iyi mi? ‘Ah evet ya, yaşımız ilerledikçe renkler daha soluk, musiki daha içli oluyor’ gibi bir şeyler söyledi.” (10)

Ayrıca sürekli küfür eden Kadı Nahit karakteri de romandaki istihzaya hatırı sayılır katkılar yapıyor.
Daha önce yayımlanan Sincap romanı, komünist şair İskender Sof’un, Nazım Hikmet’ten esinlenerek yaratıldığına dair bazı şüpheler uyandırıyordu. Güzelsoy’un son romanında, artık buna kesinlikle emin oluyoruz.

“Hayatı boyunca ‘tahripkâr’ bulunan fikirleri için aşağılandığı kadar, yazdığı şiirler sayesinde şımartılmış, yüceltilmiş biriydi. Onu düşman olarak gören çevrelerde bile, gizli gizli şiirlerinin okunduğunu biliyordu.” (11)

İsmail Güzelsoy, diğer bütün romanlarında olduğu gibi, bu son romanında da okuru yaşanan gerçeküstü olaylara inandırmaya çalışıyor.

“Günün birinde âşık olup evlenir ve de çocuk yaparsa, ona bütün bu olup bitenleri nasıl anlatacaktı? Onun gözünde palavracı bir bunak durumuna düşmeden bu kara masalı nasıl inandırıcı kılabilirdi ki?” (12)

“Okuduğunuz kitabın yazılışı sürecinde Hayati’nin kayıp yıllarına dair yapmış olduğumuz bütün araştırmalar sonuçsuz kaldığı gibi, bu konuda kayda değer bir söylentinin bile bulunmadığını belirtmeliyiz.” (13)

Güzelsoy romanlarını, polisiye, vampir ya da diğer avantür edebiyattan ayıran özellikler de işte bu noktada yatıyor. Romanın yazılış sürecine kafa yorulması, hikâyelerin okura ulaşım biçiminin dert edilmesi, zaman ve mekânın bütünüyle gerçekçi öğeler ışığında kurulması, yazarı “yalnızca fantastik hikâyeler aktaran” bir edebiyatçı olmaktan net çizgilerle ayırıyor.
Güzelsoy romanları Türk Edebiyatı açısından ‘yeni’ diyebileceğimiz bir yaklaşım tarzına sahip. Fantastik öğeler tamamıyla gerçekçi, hatta gündelik, yerel ve sıradan zeminlerde yükseliyorlar. Örneğin İyi Yolculuklar’da doğaüstü sayılabilecek yaratıklarla mücadeleye girişen Yılmaz, bedelli askerlikten yararlanmak üzere Türkiye’ye gelmiştir. Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri’nde vampir Ninno, fırından ekmek almak ve benzeri ayak işlerine koşulur.
Güzelsoy romanlarının bütününü, ilk roman Ruh Hastası’nda geçen bir pasaj, aslında çok iyi tanımlıyor:

“Önceleri hoş bir macera romanıydı, eğlenceli bir kitaptı hakikaten de. Sonra yavaş yavaş, vücudumu kavrayan bir sıtma nöbeti gibi beni sarhoş etmeye başladı.” (14)

 

Kaynak : http://www.ersanuldes.com

 

Dipnotlar:

1 İsmail Güzelsoy, Rukas-Perde Açılıyor, Everest Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2006, s.2.
2 İsmail Güzelsoy, Ruh Hastası, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2004, s.203.
3 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.93.
4 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.94.
5 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.96.
6 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.213.
7 İsmail Güzelsoy, Rukas-Perde Açılıyor, Everest Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2006, s.39.
8 İsmail Güzelsoy, İyi Yolculuklar, Everest Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2007, s.159.
9 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.93-94.
10 İsmail Güzelsoy, Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri, Doğan Kitap, 1. Baskı, Nisan 2010, s.17.
11 İsmail Güzelsoy, a.g.e.,s.107.
12 İsmail Güzelsoy, a.g.e.,s.184-185.
13 İsmail Güzelsoy, a.g.e.,s.95.
14 İsmail Güzelsoy, Ruh Hastası, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2004, s.185.

Ölüm Melodisi – Alper Kaya (Bölüm 4)

Ölüm Melodisi / Alper Kaya

Bölüm 4

“Giriş Kodu Hatalı”

Çıkan Kısmın Özeti:
Komiser Tahsin, İstanbul’daki bir intihar olayını araştırırken vakanın cinayet olduğundan şüphelenerek soruşturmayı derinleştirmeye karar verir. İşitme engelli gencin bir “çip projesi”nde denek olarak kullanıldığına dair bulgular elde eden komiser çipi inceletmeye başlar.

Komiser, kendisine mesaj yollayan bilişim şubedeki çalışanın yanına geldiğinde şube bomboştu. “Eğitime gittiler…” diye kısaca açıkladı masasında oturup komiseri bekleyen çocuk.

“Sen niye gitmedin?” diye sorarken bir sigara yaktı ve masasının yanındaki sandalyeye oturdu komiser. Çocuk buna cevap vermedi, bir yandan Tahsin’in de gözünün hizasındaki ‘Sigara İçmek Yasaktır’ yazısına bir yandan da Tahsin’in tüttürdüğü sigaraya bakmaktaydı. Bir şey demedi, yanındaki pet bardaklardan birisini komiserin önüne itti.

Komiser sigarasını içmeye devam ederken çipi, masadaki çekmecelerden birisini çekip çıkarttığı bir kaptan çıkararak Tahsin’in önüne itti. Masaya şöyle bir baktıktan sonra çocuğa göz kırptı Tahsin.

– Açamadık komiserim. Açamadım, sonra şubede çalışan güvenilir bir arkadaşa daha söyledim; o da açamadı. Bilinen bütün şifre çözme programlarını kullandık ama her seferinde aynı uyarıyı aldık.

– Neydi o uyarı? diye sordu komiser.

– ‘Giriş Kodu Hatalı’ yazıyordu sürekli. Bir de ilginç bir şey vardı…

‘Nedir?’ dercesine göz kırptı komiser.

– Biz programı her kullandığımızda sanki şifreyi değiştiriyor gibiydi. Böyle bir şey mümkün mü bilmiyorum ama öyle hissettim. Sanki seni izliyor, ne yapıyorsun biliyor ve buna göre önlem alıyor. Böyle bir şey mümkün değil, çünkü öyleyse…

– Yapay zeka diye bir şey gelişmiştir demektir. diye tamamladı çocuğun sözlerini komiser.

Çocuk başını sallayıp sustu. Yapamadığı işten ötürü utanıyor gibiydi.

– Sıkma canını… Ama bir şey daha rica etsem çok mu şansımı zorlarım? diye dostane bir tavırla baktı Komiser Tahsin. Çocuğun, sorun olmayacağına dair mimiklerini görünce devam etti sözlerine.

– Bunun benzeri şeyler var mıymış diye bir araştırır mısın? Bilhassa Türkiye’de bu tarz çalışmalar olmuş mu, yapay zekaya dair; bu kadar ilerleme olmasa da böylesine giriş koduyla oynanabilecek şeyler yapılmış mı? dedikten sonra sesini daha da alçaltıp ekledi: “Hele hele emniyette…”

Çocuk başını salladı.

– Amirim, neyle uğraşıyorsunuz? diye fısıldadı.

Sesi bir sorudan ziyade, tehlikeyi sezmiş bir insanın dostane yaklaşımını içeriyordu. Komiser başını sallamakla yetinerek çipi alıp masadan kalktı. Bilişim Şube’den çıkacakken döndü, kapının önündeyken konuştu:

– Beni arama, ben seni farklı bir numaradan arayacağım. İki gün yeterli mi yoksa üç gün sonra mı arayayım?

Çocuk iki günün muhtemelen yeteceğini söyleyip yine de her ihtimale karşın üç gün istedi. Komiser bir selam verip çıktı şubeden.


(Görsel: Serdar Burak Yıldız)

Necip bilgisayarın başında oturuyordu Tahsin büroya döndüğünde. Bir şey sormadı, Tahsin de bir açıklama yapmadı. Masasına oturup düşünmeye koyuldu.

– Necip, şu diğer iki komşu var ya… diye söze girdiğinde Necip irkilince bir süre güldü komiser. Sonra sözlerini sürdürdü.

– Diğer iki komşuya ulaşmamız lazım. Bir türlü bulamıyoruz lan adamları evinde. Napıyor bunlar? Necidirler? Diğer komşuların bir açıklaması var mıydı onlarla ilgili?

Necip kısa bir süre notlarını kontrol ettikten sonra başını olumsuz anlamda salladı.

– Kim lan bunlar? derken sesinin istemsizce yüksek çıkmasına engel olamayarak elini masaya vurdu Tahsin.

Necip daha bir irkilmişti. Komiser, daha alçak bir sesle “Bak sana ne göstereceğim” dedikten sonra elini cebine götürüp çipi çıkararak masaya bıraktı. Necip’in dikkatini çekmişti masadaki küçük çip. Bir süre inceledikten sonra komiserin yüzüne baktı.

– Bu o mu? Yani, ondan mı çıktı?

Komiser başını sallarken ellerini çenesinin altında birleştirip Necip’in nasıl bir tepki vereceğini gözlemlemeye başladı.

– Amirim, bu çok kritik bir delil; davayı çözebiliriz, değil mi?

Başını olumsuz anlama gelecek şekilde sallayan komiser, bir süre daha merakının artmasını bekledikten sonra Necip’e daha fazla işkence etmemeye karar verip açıklama yaptı.

– Ben bunu Bilişim Şube’den bir arkadaşa vermiştim zaten. Açılamıyormuş, üstelik ilginç bir şeyler söyledi; sanki kodunu çözmeye çalıştıklarında sisteme giriş kodu sürekli kendisini yeniliyormuş gibi falan filan.

Elini, önemsiz bir şeyi alıyormuş gibi özensizce uzatıp avucunun içinden cebine götürdü masadaki çipi komiser. Necip’i tartmaya başlamıştı. Birkaç gün önce sorsalar, güveninin tam olduğunu söylerdi ancak son iki günde o kadar çok şey olmuştu ki; kendi hislerinden emin olamıyordu.

Necip bir şey söylemedi; düşüncelere dalmış gibi görünüyordu. Komiser bir yandan çekmecelerini açıp kapatıyor, kendi tuttuğu notları arıyordu. Bulamayınca dava boyunca not almadığını hatırlayıp hayıflandı. Dahası, Necip’le giriştiği davaların hemen hemen hiçbirinde not almamıştı. Basit bir çırak-usta ilişkisi ritüeli…

Necip’ten notlarını istedi, özenle tutulmuş not defterini başından sonuna dek incelerken sonunda aradığı şeyi buldu ve Necip’e seslendi.

– Neco, bu Asuman’ı araştırdın mı? Bir şey çıktı mı?

Necip, bir süre Asuman’ın kim olduğunu anımsayamayınca komiser dayanamayarak biraz çıkıştı.

– Oğlum, ne bu halin? Toparlan bir an önce! Dalgın dalgın geziyorsun ölmek üzere olan balıklar gibi! Ne istiyorsun Necip, derdin ne?

Bir süre başını önüne eğen Necip, iç çekerek komisere baktı.

– Amirim geçen gün birisiyle konuşuyorduk, şu benim bölüm değiştirme işlemlerim için… Biraz işimin zor olduğunu söyledi. Üstü kapalı şekilde şimdiki davadan falan bahsetti. Canım sıkıldı açıkçası. Ben sizinle çalışmaktan çok mutluyum, bölüm değiştirme işini biraz da rahatıma düşkün olduğum için yapıyorum; bir de biliyorsunuz, hep doktor olmak isterdim… Otopsi bölümü tıbba çok yakın, benim tıp okumamam da işleri bayağı zorlaştırıyor ama kaç yıldır emniyetteyim belki kolaylık yaparlar diye düşünüyordum ama işim çok çok zormuş. Sinirlerim bozuldu sözün özü…

Necip sözlerini bitirdiğinde komiser bir süre bakakaldı. Babacan bir tavırla gülümseyip, çaresizliğini ifade etmek için dudaklarını büktü akabinde.

– Oğlum ne dertliymişsin yahu, ‘Bir dokun bin ah işit’ hesabı oldu. Sen şu davayla ilgili sana ne dendiğini bir söylesene bana?

Necip sıkkın bir şekilde etrafına bakındıktan sonra bir müddet kelimelerini kafasında tartıp biçti ve son olarak kararlı bir halde ağzını açtı. Tam cümle kuracakken kapı çalınmadan açıldı ve büroya “Müdür” girdi.

Necip’e ve Tahsin’e bakıp selam verdikten sonra Tahsin’in masasına geldi. Ellerini masaya dayayıp hafif eğildi ve peşinde gelen iki polise de baktıktan sonra konuştu:

– Tahsin, seni görevden alıyorum. Süresiz izin veriyorum, silahını ve rozetini bırak; git evinde dinlen azıcık. Hakkında işlem yapılmayacak ama Bilişim Şube’ye gidip sigara içmişsin, iyice zıvanadan çıktın sen. Bir süre kafanı topla.

Komiser, bir Müdür’e bir de Necip’e baktıktan sonra bir şey demeden geri yaslanır; cebinden çıkarttığı sigara paketinden bir tane çıkartarak ağzına özenle yerleştirir. Çakmağını da diğer cebinden çekip çıkartıp bir hamlede sigarasını yakar. Müdür’ün gözlerinin içine bakarak sigarasını içerken yavaş hareketlerle silahını ve rozetini de çıkarıp masaya bırakır. Sigarasının külünü yere silktikten sonra ağır adımlarla bürodan çıkar.

 4. Bölümün Sonu
Kaynak : http://www.alperkaya.org/komiser-tahsin-olum-melodisi

En İyi 25 Gerçek Suç Romanı (Çeviren: Atakan Göktepe)

Gerçek suç kitaplarını bu kadar popüler yapan nedir? Bunların çoğu televizyonda gösteriliyor veya yaşanmış gerçek cinayetleriyle ilgili kitaplar ve diğerleri çok popüler hale gelerek televizyona adapte ediliyorlar. İnsanlarda toplumun verimli üyelerinin kötü şartlar veya delilik sebebiyle  kolayca uçlara gelip katile dönüşmelerinin verdiği ürperti hissi var ve bu aramızdaki en kötülere karşı olan ilgimizi bile arttırıyor. Aşağıda tarih boyunca göze çarpan 25 kötü şöhretli cinayet öyküsünden oluşmuş kitaplar bulunuyor:

1. In Cold Blood (Soğukkanlılıkla), Truman Capote (1966)
Clutter Ailesi’nin 1959 yılındaki tüyler ürpertici cinayetleri Kansas’taki küçük bir kasabada gerçekleşmişti ama Truman Capote bu cinayetleri kurgusal olmayan romanı için kaydettiğinde bu cinayetler destansı boyutlara ulaştı, Capote bu romanında gazetecilik teknikleri ve yazarlık yeteneğini gerçek bir suç hikayesini daha önce hiç anlatılmamış şekilde anlatmak için kullanmış. Bu eserin bitirilişi gerçek suç hikayeleri türünde bir kilometre taşı oldu ve Capote bu alanda gününün en iyi yazarları arasında yerini sağlamlaştırdı. Kitap 1967’de filme çevrildi ve Capote’nin araştırması ve yazıları daha sonra 2005’teki “Capote” adlı biyografik filmde kullanıldı.

2. Helter Skelter, Vincent Bugliosi and Curt Gentry (1974)
1969’da Charles Manson’ın dengesiz takipçileri tarafından işlenen Tate-LaBianca cinayetleri ülke genelinde ilgi uyandırdı ve Manson’ın ismini kötülükle aynı solukta anılmasına neden oldu. Manson’ı suçlayan savcı Vincent Bugliosi’ydi ve kitabın ismi bir Beatles şarkısı olan Helter Skelter’dan geliyoru, bu şarkı Manson’ın grubun ırk savaşlarına yola açacak mesajlar içerdiğini iddia ettiği şarkılardan biriydi. Curt Gentry’nin yardımcı yazarlığını yaptığı Helter Skelter tüm zamanların en çok satan gerçek suç kitaplarından biri oldu ve iki televizyon filmine uyarlandı (ilki 1976, diğeri 2004’te) ayrıca 2008 yapımı  korku filmi The Strangers‘a ilham kaynağı oldu.

3. Homicide: A Year on the Killing Streets, David Simon (1991)
Baltimore Sun gazetesi muhabiri David Simon hikayesini yazmak için bir yılını cinayet masası dedektifleriyle geçirip cinayet ve uyuşturucu kayıtlarına dalarak geçirdi ve sonucunda bu kitap ona bir Edgar Ödülü kazandırdı. Simon olay örgüsünü dört ana dava ve diğer gerçekleri sokak dünyasının incelikleri çerçevesinde okura sunuyor. Bu kitap NBC dizisi “Homicide: Life on the Streets”in temelini oluşturdu ve HBO’nun “The Wire”ına ilham verdi.

4. The Devil in the White City: Murder, Magic, and Madness at the Fair that Changed America (Beyaz Şehirdeki İblis), Erik Larson (2003)
Erik Larson’ın geniş kapsamlı tarihsel cinayet öyküsü Christopher Colombus’un yeni dünyayı keşfettiği gün kutlanan Dünya Kolombiyalılar Fuarı sırasında 1893 yılında Şikago’da gerçekleşen olayları konu alıyor. Kitapta fuarın baş mimarı Daniel Burnham ve fuarı kurbanlarını avlayabilmek için kullanan ve sonucunda Amerika’nın ilk seri katillerinden biri olan H.H Holmes’ün maceraları anlatılıyor.

5. Crime and Science: The New Frontier in Criminology, Jurgen Thorwald (1967)
Alman yazar Jurgen Thorwald kendini suçla mücadeleye adamasıyla biliniyordu, Crime and Science adlı romanı bu alan konusunda oldukça bilgilendirici bir içerik taşıyor ve orta çağ yöntemlerinin kullanılabilirliğini gösteriyor.

6. Doctor Dealer: The Rise and Fall of an All-American Boy and His Multimillion-Dollar Cocaine Empire, Mark Bowden (2000)
Mark Bowden her ne kadar 1999’da yazdığı savaş öykülerini topladığı Black Hawk Down’la bilinsede gazetecelik gözünü kullanarak yazdığı Doctor Dealer‘la gerçek suç türüne dönüş yaptı.

7. Wiseguy, Nicholas Pileggi (1986)
Polis muhbiri Nicholas Pileggi eski gangsterlerden Henry Hill’le suçlu Luchese Ailesi hakkında bilgi edinmek için çalıştı. Hill bu kriminal macerasına 1978’te yaşanan zamanının en büyük kasa soygunu olan JFK Uluslararası Hava alanındaki silahlı soygunu dahil etmiş.  Hill en sonunda gangsterlere düşman olması sebebiyle Tanık Koruma Program’ına dahil edilmiş. Kitap Martin Scorsese’nin 1990’daki klasikleşen filmi GoodFellas‘a konu oldu.

8. Donnie Brasco: My Undercover Life in the Mafia, Joseph D. Pistone (1987)
FBI ajanı Joseph Pistone altı yılını gizlice New York’taki suçlu Bonanno ailesine yakın olabilmek için harcadı. Sahte bir kimliği de vardı: Donnie Brasco, kuyumcu ve hırsız. Kitabında, geçirdiği zamanla ilgili ayrıntıları, gizli telefon görüşmelerini, çalışma alanını ve ailenin içinde nasıl sevildiğini anlatıyor. Johnny Depp, kitapın 1997 tarihli uyarlamasında Pistone’u canlandırdı.

9. Bestial: The Savage Trail of a True American Monster, Harold Schechter (1998)
Harold Schechter Bestial adlı kitabı ülkenin ilk seri katillerinden Earle Leonard Nelson’ın hikayesini anlatıyor.1926’nın kış başında Birleşmiş Milletler ve Kanada’da sürdürdüğü geniş bir alana yayılmış gizli bir yok etme dürtüsüyle işlediği kadın cinayetlerini anlatıyor.

10. Blind Eye: The Terrifying Story of a Doctor Who Got Away With Murder, James B. Stewart (2000)
Eskiden avukatlık yapan sonra muhabirliğe başlayan ve 1987’de menkul kıymetler borsasıyla ilgili bir skandalı ortaya çıkardığı için Pulitzer Ödülü alan James B. Stewart gazetecilik yeteneğiyle konunun baş döndürücü düzenini kitabına dökmüş. 2000’de Blind Eye ile Edgar Ödülü’nü kazandı. Kitap beraberinde yakalanmadan 60 hastayı zehirlediği iddia edilen Micheal Swango tarafından işlenen korkunç cinayetleri getirdi.

11. Finders Keepers: The True Story of a Man Who Found $1 Million, Mark Bowden (2002)
Bu gerçek olmak için fazlasıyla güzeldi. Joey Coyle yirmilerinin sonunda işsiz bir adamdı bir gün  bir iki arkadaşıyla 1.2 milyon dolarlık bir soygundan arabayla dönüyorlardı. Bu garip, acıklı, önemsiz ve komik hikaye Joey ve arkadaşlarının, çalıntı parayı gizlemiş ve kara para aklamış ve polis ganimeti ararken zırhlı bir araçla ortadan kaybolan suçluların, gerçek suç hikayesi.

12. A Rip in Heaven: A Memoir of Murder and Its Aftermath, Jeanine Cummins (2004)
Jeanine Cummins ailesinin başına gelmş olayları anlattığı A Rip in Heaven‘da benzersiz bir perspektifle bir cinayetin detaylarını sunuyor. O gençken tüm aile Spring Break’e tatile gittiğinde Cumminslerin 19 yaşındaki oğlu Tom ve iki kuzini köprüde bir grup saldırgan tarafından saldırıya uğramışlar. Saldırganlar kızlara tecavüz etmiş ve onları köprüden atmış. Sadece Tom hayatta kalabilmiş. Cummins davanın ayrıntılarını şüpheli olan Tom’un aynı zamanda olayın bir numaralı tanığı olmasının yardımıyla, şaşırtıcı bir denge ve yetenekle birlikte yeniden canlandırıyor.

13. The Stranger Beside Me, Ann Rule (1980)
Çok şeyi bilen ve çok çalışan Ted Bundy’nin işlediği vahşice cinayetlerinden dolayı tutuklanana dek birlikte çalıştıkları ilk kitabı The Stranger Beside Me ile Ann  Rule’un gerçek suç öyküleri yazarları arasında bir anda yıldızı parladı. 1970lerde Seattle’da“Alo İntihar Hattı”nda birlikte çalışmışlardı ve Ann tüm bu cinayetleri işleyenin o olduğunu anlamaya başlamıştı. Bu kitap onun Amerikan’ın en kötü seri katillerinden birine olan yakınlığını anlatıyor.

14. Lethal Intent, Sue Russell (2002)
Kadın seri katillerin sayısı erkeklere göre az olunca Aileen Wuornos’ın öyküsü çok ilgi uyandırıyor.  Sue Rusell’in biyografisi Wuornos’un gençliğinde fahişelik yapmasından seri cinayetlerine ve enjekte yoluyla idamına kadar olan süreci gözler önüne seriyor. Wuornos’ın otobiyografisi Monster da bu süreci anlatıyor. Wuornos’ın hayatı 2003 yılındaki filme konu oldu.

15. Killer Clown: The John Wayne Gacy Murders, Terry Sullivan and Peter T. Maiken (2000)
Terry Sullivan yerel partilerde palyaço kıyafeti giymeyi alışkanlık haline getirdiği için “Palyaço Katil” lakabıyla anılan John Wayne Gacy’yi suçlayan avukattı. Gacy birçok genç adamı öldürüp cesetlerini döşeme altı boşluğunu tıkmış. Sullivan’ın Gacy’nin soğuk kanlı hareketlerini ve onun zarar görmüş zekasını gözler önüne seriyor.

16. The Lives and Times of Bonnie & Clyde, E.R. Milner (1996)
Bonnie Parker ve Clyde Barrow’un romantikleştirilmiş hikayelerini, banka soymalarını ve 1932’den 1934’e kadar bu konudaki en önemli otoritelerden olmalarını anlatıyor ve ölümlerinin ardından onları efsane haline getiriyor. E.R Milner ince ayrıntılarla dolu kitabı  ikilinin heyecan dolu öyküsünü araştırmalara dayanarak anlatıyor.

17. Dead Man Walking, Helen Prejean (1993)
Rahibe Helen Prejean’in bir idam mahkumuyla aralarındaki olayları anlatan 1995 yapımı film (Dead Man Walking/Ölüm Yolunda) alkışlarla karşılanmıştı. Kitabında, verilen ölüm kararına karşı verilen zor bir savaşı anlatıyor ve ölüm kararı alınmış bir mahkuma verdiği kutsal öğütleri yansıtıyor.

18. Public Enemies: America’s Greatest Crime Wave and the Birth of the FBI, 1933-34, Bryan Burrough (2004)
Micheal Mann’in 2009 yapımı Public Enemies/Halk Düşmanları filmine ilham veren Bryan Burrough’un adamakıllı bir araştırma sonucu ortaya koyduğu bu uzun kitapta Amerika’nın suç davalarına karşı gösterdiği adalet anlayışını büyüleyici bir bakışla anlatıyor. Burrough kitabında Bonnie ve Clyde’e, John Dillinger’a, Bebek Yüz Nelson’a ve ülke tarihindeki uzun süreli yankı uyandıran suç olaylarına tüm iyi niyeti ve yeteneğiyle değiniyor.

19. Angel Face: The True Story of Student Killer Amanda Knox, Barbie Latza Nadeau (2010)
Meredith Kircher 21 yaşında İtalya’da öldürüldüğünde cinayeti ailesi kadar tüm eyaletide şok etti.   Kızın Amerikalı öğrenci arkadaşı Amanda Knox bu suç yüzünden hüküm giydi ama , but there are dozens of twists and turns along the way, not to mention more suspects. Nadeau’nun kitabı benzeri görülmemiş bir cinayeti ve tartışmalı bir mahkumiyeti içeriyor.

20. The Killing Season: A Summer Inside an LAPD Homicide Division, Miles Corwin (1997)
Miles Corwin’in yazdığı The Killing Season David Simon’ın Homicide‘ı gibi Los Angeles’ta halk tarafından pek umursanmayan bir cinayeti inceliyor, 1994 yazında ülkedeki herkes O.J Simpson tarafından büyülenmişti, ama Corwin cinayet masası polisleriyle Los Angeles’ın güneyine gidip yüzlerce cinayetin bu bölgede işlendiğini ortaya çıkardı.

21. The Suspicions of Mr. Whicher, Kate Summerscale (2008)
Kate Summerscale’in kurgulanmamış dönem draması İngiltere’nin ilk modern dedektiflerinden birinin ve onun ölümden dönüşünü konu ediyor. Scotland Yard’tan Jonathan Whicher 1860 yılında  işlenen üç yaşındaki bir çocuğun cinayetini araştırmak için görevlendirilir, Whicher inatçı bir soruşturma sonucu kusursuz bir teori kurar ama elinde hiç delil yoktur. Whicher’ın kariyerinin geri kalanı adaletin yerini bulmasını sağlamaya çalışmakla geçiyor, bu acı dolu süreç bu büyüleyici öyküde tekrar hayat buluyor.

22. And the Dead Shall Rise: The Murder of Mary Phagan and the Lynching of Leo Frank, Steve Oney (2003)
Steve Oney yazdığı And the Dead Shall Rise’ta Amerikada yapılan Sami karşıtı bir eylemde şahit olduğu karanlık anları anlatoyor. Marry Phagan 13 yaşında öldürülmüştü ve patronu Frank’te cinayet suçundan tutuklamış ve sonunda bu suçtan mahkum edilmişti. Onun Museviliği beraberinde bolca nefret ve ayrımcılığı getirdi. Frank’in ölüm kararı hafifletilerek ömür boyu hapse çevrilince yerel halk öfkelendi ve Frank’i hapisaneden kaçırarak kendileri astılar. Bu şok edici olay İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği’nin kurulumasına sebep oldu.

23. Confessions of Son of Sam, David Abrahamsen (1985)
David Berkowitz 1977 yazında  New York şehri genelinde daha çok Sam’in Oğlu ismiyle birden fazla insanı öldürmüş olmasıyla bilinirdi. David Abrahamsen’ın romanı Berkowitz’le 50 saati aşkın sürede yaptığı röportajlar ve bir o kadar uzun süren aile ve arkadaşlarıyla görüşmeleri sonucu ortaya çıkmış. Bu kitap kötü şöhretli seri katillerle ilgili şeyler öğrenmek isteyenler için vazgeçilmez bir kitap.

24. Cries Unheard: Why Children Kill — The Story of Mary Bell, Gitta Sereny (1999)
Gitta Sereny’nin gerçek suç kitabı öldüren çocukların yerini bulmamış cinayetlerini konu alıyor. Adı duyulup kendisi görünmeyen Marry Bell ve arkadaşları öldürüldüklerinde on birlerindeydiler, Sereny’nin kitabı Bell’in küçük yaşta maruz kaldığı işkenceleri ve böyle genç bir zihnin nasıl kırılma noktasına sürüklendiğini görebilirsiniz.

25. Blood and Money (Kan ve Para), Thomas Thompson (2001)
Thomas Thompson yazdığı Blood and Money‘de gerçek bir olayı betimlerken Teksas’ta gerçekleşen çok ilginç bir ölümün öyküsünü, cinayeti ve ahlaksızlığı ele alıyor. Karakterlerin merak uyandırıcı karakter dağılımları Thompson’ın yeteneğiyle birleşince bu içinden çıkılmaz suç ağı cazip bir gerçek cinayet kitabı olup çıkıyor.

 

Kaynak : http://www.forensiccolleges.net/blog/2010/25-best-true-crime-books/

Edebiyatın İzinde Polisiye Edebiyat

Son iki senedir iyi haberler peş peşe gelmeye başladı. Önce Labirent klasik polisiyelerin tozunu silkip raflarımıza geri getirdi, ardından Osmanlı dönemi ürünlerini seri halinde basmaya başladı. Nota Bene’nin J.D. Carr yayınına başlaması da gecikmedi; 2013 klasik polisiye okurları için epey verimli bir sene oldu.

27-28 Kasım 2012’de Mimar Sinan üniversitesi Fındıklı kampüsünde düzenlenen “Edebiyatın Üvey Evladı Polisiye” sempozyumunu kaçırmıştım. Neyse ki Bağlam yayınları’ndan geçen ay çıkan “Edebiyatın İzinde Polisiye Edebiyat” sempozyumda düzenlenen üç paneli de bulmak mümkün :

  • Panel : Suç Edebiyatı (Ömer Türkeş, Suat Duman, Derviş Şentekin)
  • Panel: Yayıncılıkta ve Sahafta Polisiye (Doğan Hızlan, Emin Nedret İşli)
  • Panel : Günümüzde Polisiye (Erol Üyepazarcı, Sevin Okyay, Esmahan Aykol, Ahmet Ümit)


Üstelik paneller kitabın sadece küçük bir kısmını oluşturuyor. Bir çok farklı isimden derlenen makaleler şöyle :

  • Seval Şahin’in giriş yazısı ki çok kıyak bir alt türler / temsilciler tablosu da içeriyor,
  • Pangaltı Cinayeti 1895: Katil Kim? (Nurçin İleri)
  • Osmanlı Toplumunda 19. yüzyılda dikkat çekmeye başlayan bir suç: Katl-i Velid (Gülhan Balsoy)
  • Osmanlı’da Tesmim Cinayetleri: Adli Tıp, Deliller ve Mütefenninler (Ebru Aykut)
  • Türkiye’de 1884-1928 yılları arasında yayımlanmış telif polisiyeler (Ayşe Şahin)
  • Ahmet Midhat Efendi’nin Polisiye Romanları (Fazıl Gökçek, H. Harika Durgun)
  • İlk Türk polisiye romanı Esrar-ı Cinayat’taki yazınsal yeniliklere anlatıbilimsel bir bakış (Zeynep Tüfekçioğlu)
  • Osmanlı polisiyesinde modernizm sesleri – Cani mi masum mu? – Suç, Mülkiyet ve alafranga züppeler (Seda Başer)
  • Mehmed Rauf’un Polisiye eserleri üzerine bir değerlendirme (Seda Işık)
  • Fakabasmaz Zihni serisi üzerine yapısal bir inceleme denemesi (Banu Öztürk)
  • Örtük bir hilkat garibesi : Tilki Leman (Seval Şahin)
  • Şeytan Hadiye’nin şeytanlığı – İskender Fahreddin Sertelli’nin onparalık serisi (Didem Ardalı Büyükarman)
  • Cingöz Recai ve gölgesi: Çekirge Zehra (İpek Şahbenderoğlu)
  • Bir İstanbul Polisiyesi: Valde Sultan’ın Gerdanlığı (Ahmet Demir)
  • 1980 sonrasında polisiye romanlarımız (Veli Uğur)
  • İhsan Oktay Anar’ın romanlarında polisiye unsurlar (Özlem Nemutlu)
  • Polisiye romanda kent ve iktidar ilişkisine İstanbul ve Edinburgh’dan bir bakış: İstanbul hatırası ve komplo (T. Murat Akkaya)
  • Polisiye romanda Ankara’nın kültürel göstergeleri : Behzat Ç. Bir Ankara polisiyesi (Evrim Doğan Adanur)
  • Siyasi polisiyede erkeklik rolleri: Mihman’da eril histeri (Çimen Günay-Erkol)
  • Çocuk yazınında ihmal edilen bir tür: Polisiye / Gülsevin Kıral’ın “Ablamı nereye laçırdılar?” romanı (Melda Karagöz)
  • Georges Simenon’un Türkçe’ye Çevirileri: Fransız polisiye çevirilerinin Türk polisiye türüne etkisi (Lale Arslan Özcan – Pınar Güzelyürek Çelik)
  • İstanbul’dan Sevgilerle: Türkçe çevirisinde James Bond’un şark’ının sınırlarının yeniden çizilmesi (Sean Singer)
  • Türkçe’de polisiye literatürü (İpek Şahbenderoğlu – Ayşe Şahin)

Kitabı yayına hazırlayan Seval Şahin, Banu Öztürk ve Didem Ardalı Büyükarman’ı kutluyoruz, umarım hem sempozyum, hem de kitapların devamı gelir…

Önümüzdeki perşembe günü kitapla bir de buluşma düzenlenmiş, Galatasaray’da Avrupa pasajı ikinci katta. Bu buluşmada umarım olacağım, cinairoman takipçilerinden  katılan olursa görüşmek üzere…

Ölüm Melodisi – Alper Kaya (Bölüm 3)

Ölüm Melodisi / Alper Kaya

Bölüm 3

“Çip”

Çıkan Kısmın Özeti:
Komiser Tahsin, İstanbul’da kulaklarını keserek kendisini vuran bir gencin intihar olayını araştırmaya başlar. Olayın cinayet olduğu yönünde şüpheleri yoğunlaşan komiser, sorgulamak için çocuğun komşularına ulaşır ve çocuğun işitme engelli olduğunu öğrenir. Araştırmayı derinleştirdiklerinde çocuğun komşularından birisinin, işitme engelliler için bir çip projesi geliştirdiğini öğrenirler.

Sabah olduğunda akşamki alkol sürecinden ötürü Komiser Tahsin, baş ağrısıyla kalktı yataktan. Saatine baktığında her zamankinden yarım saat geç uyandığını görüp bir küfür savurmuştu. Erken kalkmayı severdi; eski bir alışkanlık. Evli olduğu dönemlerden kalma, güzel bir alışkanlık.

Apar topar giyinip evden çıktı ve emniyete doğru gitmeye başladı. Radyoyu bu kez açmadı, baş ağrısı had safhadaydı ve kulağına dolacak lüzumsuz melodilere ihtiyacı yoktu. Bunu düşününce aklına üzerinde çalıştığı dava geldi. Aklından hiç çıkmıyordu gerçi! İşitme engelli bir genç, nasıl olur da bir “melodi” duyardı? Bir kez daha hayret ededursun, emniyetin otoparkına varmış ve aracı park etmişti.  Daha dışarı çıkmadan cep telefonuna bir çağrı geldi. Dok, yeni bir şey bulmuştu.

Cinayet büroya uğradığında Necip’i bu kez yerinde bulamadı. Saat daha erken olduğu için normaldi ama Necip de kendisi gibi erkenci tayfadan olduğu için komiser gülümseyerek onun da bir ihtimal bir şeyler içmiş ve sızıp kalmış olabileceğini düşünüp otopsi memurunun yanına geçti.

-Tahsin! Seni erken bulmayı beklemiyordum ama bunu görmen lazım, bu yüzden sabahın köründe sana mesaj attım…

Komiserin cevap vermesine imkan tanımadan masanın üstündeki cesedin örtüsünü kaldırdı. Komiser yaklaştığında cesedi yan çevrilmiş ve başının arkası özenli bir şekilde kesilmiş halde buldu. Meraklı gözlerle Dok’a bakarken ihtiyar kurt kenarda duran metal bir kabı eline alıp Tahsin’e uzattı.

Bu bir çipti.

Harun Tandoğan’ın geliştirmeye çalıştığı işitme engelliler projesinin odağındaki nesne.

Komiser, uzanıp dikkatlice eline aldı çipi ve parmaklarının arasında tutarak havaya kaldırdı. Küçük, üzerinde sarı şeritler olan siyah bir nesneydi. Ne giriş ne de çıkış bölümü vardı. Alışageldik cep telefonu çiplerinden veya hafıza kartlarından çok farklıydı.

-Dün akşam cesedi inceleyip raporlarken başının arkasında hafif bir çizgi fark ettim. Sağlık bilgilerine ulaştığımda bir ameliyatın kaydına rastlamayınca meraka kapılıp kafatasını incelemeye karar verdim. Bir röntgen çektirttik ve bu nesneye rastladık. Sonra tabii ki daha da meraklanıp ense kökünden bir giriş yaptım ve bunu buldum. Bu bir çipe benziyor Tahsin ama hiçbir damara bağlı değildi, üstelik öyle olması da büyük bir mucize olurdu! Anlarsın ya…

Anlamıştı. Gözünü kırptı komiser ve çipi dikkatlice cebine koydu.

-Bunu rapor ettin mi? diye sordu kısaca.

Dok başını olumsuz anlamda sallayınca da ekledi:

-İyi, hiç etme o zaman.

Dok başını tekrar sallamıştı. Aralarında bu tarz anlaşmalar sıkça olurdu. Tahsin’in davalarına konulan engellemeleri bilen otopsi memuru, sık sık ona yardımcı olma adına kariyerini de riske atardı. Aralarındaki dostluk, pek çok şeyi yenecek cinstendi ve emeklilik haklarını yakma fikri de bu yenilenlerden birisiydi.

Komiser, otopsi odasından çıkıp cinayet büroya geçtiğinde bu kez Necip’i buldu. Daha yeni gelmiş olan genç memur, paltosunu çıkartmamıştı bile. Komiseri görünce selam verip getirdiği poğaçaları masaya bıraktı. Kahvaltı yaparlarken pek konuşmadılar. Tahsin, hala çipi anlatıp anlatmama konusunda gidip geliyordu. Necip’i birkaç kez konuşmasını tasvip etmediği kişilerle, “Müdür” gibi, konuşurken görmüştü ve bir – iki kez sorduğunda terfi sınavları için konuştuğunu öğrenmişti. Yine de bu yetenekli çocuğa hala tam anlamıyla güvenebildiği söylenemezdi.

Kahvaltı bittikten sonra Harun Tandoğan’ın projesini ve diğer komşuları daha iyi araştırmasını söyleyip bürodan çıktı. Bilişim Şube’de çok samimi bir çocuk tanıyordu, üstelik sır taşımayı iyi bilirdi. Daha önceleri ‘Odysses Operasyonu’nda birlikte çalışmışlardı. Tarihi eser kaçakçılarının karıştığı bir cinayeti çözerken tarihi eserlerin içine konulan minik sinyal cihazlarını çözme ve sinyalleri farklı yöne doğrultma konusunda yardımı dokunmuştu. Üstelik her şey bittiğinde bir şekilde o ufak çiplerden birisini (tabii ki etkisiz hale getirilmiş bir şekilde) Tahsin’e ulaştırmıştı çocuk.

Bilişim Şube’ye girdiğinde ilk başta çocuğu göremedi ve umutsuzluğa kapıldı ama en sonunda bir masanın altında kablolarla uğraştığını fark etti komiser. Yanına gidip kısa bir selamlaşma faslını yaşadıktan sonra davayı özetleyip cebindeki çipi masaya gizlice bıraktı. Kaşla göz arasında çip masadan yok olmuştu. Kenan, bıyık altından gülümseyip bu işi çözeceğini söyledikten sonra çay ısmarlamayı teklif ettiyse de komiser gitmesi gereken yerler olduğunu belirtip erken kalkmak zorunda kaldı. Gitmesi gereken bir yer yoktu tabii ki, sadece burada görülmek istemiyordu. Görülürse hem bu davada güttüğü yol, hem de ileride başvurabileceği yardımlar riske girerdi.

Tekrar cinayet büroya döndüğünde Necip’i harıl harıl araştırma yaparken buldu. Arşivlerin arasında kaybolmak üzereydi çocukcağız.

“Şu müzisyeni bir daha mı sorguya çeksek, bu kez Harun Tandoğan’ın evinden çalınan belgeler hakkında?” diyerek büroya girince Necip bir an korkmuştu. Komisere bir süre şaşkınca bakıp sonra şaşkınlığını üstünden atan Necip’in bu hali komisere komik gelmişti, gülmeye başladı.


(Görsel: Serdar Burak Yıldız)

-Efendim? Hiç hayata geçirildi mi, dediniz?

Harun Tandoğan, bir eliyle kulağına destek olarak duymaya çalışıyordu komiserin sorularını. Tekrar aynı eve gelmişlerdi. Soruyu onaylayarak cevap bekledi Komiser Tahsin. Harun Tandoğan başını olumsuz anlamda salladı. Üzülmüşe benziyordu.

-Yok, maalesef. Yaptığım projeyi fazlasıyla hayal ürünü olarak nitelendirerek geri yolladılar. Ameliyatsız, duyma organlarında titreşimler sayesinde bir duyma hissi yaratma çok ütopik gelmişti onlar için…

Komiser, Necip’e bakıp göz kırptı.

-Peki öldürülen komşunuzun bir şeyler duyuyor olması size ne düşündürdü?

Harun Tandoğan, yapabildiği kadarıyla, yerinde doğrulup komisere ve yardımcısına baktı. Dudaklarını hafifçe büzüp tekrar normal haline döndürdükten sonra konuştu.

-Açıkçası bir süredir evimden bazı belgelerimin çalındığını fark ediyordum. Ancak ne işe yarayacaklarını hiç bilmiyordum. O çocuk normalde cesur biri sayılmazdı. Pek hanımevladı birine benziyordu! Böyle bir deneyde yer almayı nasıl kabul etmiş merak ediyorum doğrusu…

Nasıl bir deney, diye sordu Necip.

-Benim geliştirdiğim proje deney aşamasında kalmıştı memur bey. Gerçekleştirebilmek veya en azından test edebilmek için bir deney yapılması gerekiyordu. Bu da sanırım Özkan olmuştu.

-Peki sizce bilgisi var mıydı?

Cevap vermedi ihtiyar adam. Bunun yerine omzunu silkti.

Sorgu bitmiş görünüyordu, vedalaşarak ayrıldılar. Daha önce sorguya çekmedikleri iki komşuya ulaşmaya çalışırken ikisinin de dairelerinde olmadığını kısa sürede anlayan komiser ve yardımcısı apartmandan çıkarken çağrı cihazı öttü Tahsin’in.

Kısa bir süre baktıktan sonra Necip’e döndü:

-Neco, ben Bilişim Şube’ye geçiyorum; sen öğle yemeğine geçebilirsin…

 3. Bölümün Sonu
Kaynak : http://www.alperkaya.org/komiser-tahsin-olum-melodisi

Ölüm Melodisi – Alper Kaya (Bölüm 2)

Ölüm Melodisi / Alper Kaya

Bölüm 2

“Arşivler Yalan Söylemez (mi?)”

Çıkan Kısmın Özeti:
Komiser Tahsin, İstanbul’da kulaklarını keserek kendisini vuran bir gencin intihar olayını araştırmaya başlar. Olayın cinayet olduğu yönünde şüpheleri yoğunlaşan komiser, sorgulamak için çocuğun komşularına ulaşır ve çocuğun işitme engelli olduğunu öğrenir.


Başını hayretle döndürdü komiser. Yaşlı adam, haklı çıkmasının gururuyla gülümsüyordu.

– Yani, doğuştan sağırdı ve bir melodi mi “duyuyordu”?

Yaşlı adam başını salladı.

Komiser Tahsin şaşkınca yardımcısına bakakalmıştı. Tekrardan iyi günler dileyerek evden çıktılar. Ofise dönerken ikisinin de ağzını bıçak açmamıştı…

Ofise girdikleri an çağrı cihazı öttü komiserin. Yardımcısına, gün içinde bulamadıkları üçüncü apartman sakini hakkında bir şeyler bulup bulamayacağını araştırmasını istedikten sonra Dok’un yanına gitti.

Odadan girer girmez kendisine yeni bir kıta keşfetmişçesine bakan Dok’a bakmaya başladı.

– Adamım, bil bakalım şu senin delik deşik çocuk neymiş!

– Sağır… diye kestirip attı Tahsin.

Dok’un ağzı açık kalmıştı.

– Bu haksızlık seni piç… Bu bilgiyi ben verip seni şaşırtmalıydım! diye işi haylazlığa vurdu

– Dok, uzatma… İş biraz boka sarıyor, sen elindeki raporu ver ve herkes yoluna gitsin… diye adamın eline uzandı.

– Biram? diye sorarak kağıdı geri çekti Dok

– Bu cuma, iş çıkışı… diye kısa kesti Tahsin.

Ve kağıtları aldığı gibi dışarı çıktı. Koridorda hafifçe göz atıp ofise girmek üzere yönelmişti… Bir gariplik yoktu, bilinen tek hastalığı işitme engeliydi… Ofise girdi. Canı kahve istiyordu, hem de acilen!

Ancak tam su ısıtıcısına yönelmişken Necip’in seslenmesiyle bir süre bu arzusunu erteledi… Necip’in yanına vardığında ekranda çok eski bir haber kupürü vardı.

“Türkiye’nin Gururu: Harun Tandoğan”

Tüm metni okumaktansa yardımcısına baktı dedektif. Necip başını hafifçe sallayarak açıkladı:

– Harun Tandoğan, işitme engellilerin duyması için yürüttüğü çip projesini Oxford’a sunmak üzere yarın İngiltere’ye uçuyor…

– Sene? diye sordu Tahsin, durum ilgisini bir hayli çekmişti

– 1967…


(Görsel: Serdar Burak Yıldız)

Derin bir nefes alıp sıkıntıyla koyuverdi komiser. Yardımcısıyla göz göze geldiler, ne düşündüğünü soruyormuşçasına gözünü kırptı Tahsin. Necip yutkundu, bir şey demeden başka bir sekme açtı.

“Talihsiz Kaza”

– İstanbul Beylikdüzü’nde genç çocuk evinden bakkala giderken belediyenin açtığı çukura düştü… Son anda boğulmaktan kurtarılan çocuğun çarpmanın şiddetiyle işitme yetisini yitirdiği öğrenildi. Baba Murat Hersal, oğlunun hakkını gerekirse AİHM’de arayacaklarını ifade etti…

Dedektif hayretle monitöre yöneldi.

– Murat Hersal… Sabri Hersal’ın babası mı? Sene kaç?

– 1982…

– Oğlum, burnuma pis kokular geliyor… diye homurdandı Tahsin.

Bir süre sessizce monitörde açık olan kupürler arasında geçiş yaptılar. Duyulan tek ses fareye Necip’in tıklatmalarıydı… Tahsin bir müddet geri çekilip pencereden dışarı baktı… Aniden dönüp:

– Kız arkadaşı vardı… Onunla muhakkak görüşmemiz lazım… diye homurdandı.

– Nasıl bulacağız abi, tekrar o apartmana mı gidelim? diyerek aklındaki soruyu dillendirdi Necip

– Telefonu uzatsana…

Elini uzatıp telefonu aldı dedektif ve birkaç numarayı tuşladı… Görevli memurdan sabahki olay yerinin komşusunun numarasını alıp, tekrar birkaç numara tuşladı…

– Alo, Mehmet Bey… İyi günler, ben Dedektif Tahsin… Şu, bahsettiğiniz kız arkadaşın adı neydi? Evet evet Özkan Bey’in… Tamam, teşekkürler.

Telefonu kapattıktan sonra Necip’e not defterini çıkartmasını işaret etti.

– Yaz oğlum, Asuman Şen… Araştırmaya da başla, ben bir saate kadar geleceğim…

Necip sessizce başını sallayarak tekrar bilgisayara döndü. Bir iş verildi mi, sonuna kadar yapardı… O yüzden gözünü arkada bırakmadan gidebilirdi Dedektif Tahsin. Saat akşam üstüne yaklaşıyordu, birazdan bir yemek molası veren Necip tekrar araştırmaya dönerdi…

Genelde sinirleri bozulduğunda tek bir yere giderdi. Kimsenin haberi olmazdı… Gene öyle yapmış ve Balıkçı Nevzat’a gelmişti… Nevzat yaşı ilerlese de sık sık dalgalı denizde sandalıyla balık avladığından olsa gerek dinç görünen bir balıkçıydı. Kabarık beyaz sakalları ve yaz kış çıkarmadığı mavi beresiyle tam bir semboldü…

Dükkanda gene kimse yoktu, ki Balıkçı Nevzat çok popüler bir lokanta işletmiyordu zaten! Birkaç müptelası vardı, o kadar. Yaşlı adama yetiyor da artıyordu… Gene sipariş vermesine gerek kalmadan Nevzat balıkları kızartıp masasına getirmiş, leziz bir de salata tabağını eklemişti menüsüne… Sonra karşısına da oturup bir sigara çekti cebinden. Tahsin’in sigara içmediğini bildiği için sormuyordu…

Arkada açık olan televizyonun eşliğinde koyu bir sohbete giriştiler. Tahsin, son davasıyla ilgili bazı şeyleri anlatırken yaşlı balıkçının da kendisiyle aynı şekilde şaşırdığını görünce biraz olsun rahatlamıştı.

Anlatması bitince, sırtını yaslayıp önündeki balığın kılçıklarını çatalıyla ayıklamayı sürdürdü Tahsin. Balıkçı Nevzat da sırtını yaslamış, şaşkınlıktan sus pus olmuştu…

– Şimdiye dek böyle bir şey hiç duymadım Tahsin! Saçmalık desem, diyemem… Neler neler gördük, biliyorsun…

Balıkçı Nevzat eski bir özel harekatçıydı. Bir teknik takip aşamasında davasına yanlışlıkla dahil olan Komiser Tahsin’le biraz “kötü” bir tanışma süreci yaşamışlarsa da kısa sürede başka davalar için birbirlerine fikir alışverişi yapmışlardı.

Tahsin’in davalarında şaşırtıcı bir şekilde doğaüstü unsurlar çok oluyordu… Nevzat sıklıkla bu duruma dikkat çekip imalı imalı göz kırpar ve delinin deliyi görünce şapkasını sakladığından, belanın belayı çektiğine dair nice kelamlar sarf ederdi…

– İşitme engelli, hem de doğuştan! Bir de melodi duyduğu için kulaklarını kesiyor demek… Dostum, dizlerine kadar battın… diyerek yanındaki boşalan bardağa tekrar su döktü ve su grimsi bir renk aldı.

Komiser sessizce başını sallayıp rakısından yudumlamaya başladı. Sıyrıldığı, bir anda çözdüğü veya çok ümitsiz olduğu bir anda çözülüveren çok dava görmüştü ancak bu seferki biraz fazlaydı. Nevzat’a bakarak gülümsedi yine de; ümitsiz görünmek ümitsizliği davet ederdi…
(2. Bölümün Sonu)

Kaynak : http://www.alperkaya.org/komiser-tahsin-olum-melodisi