Deli Gönlüm, Selma ve Gölgesi-Server Bedi/A. Ömer Türkeş



I- Deli Gönlüm

Server Bedi imzasını taşıyan “Deli Gönlüm”, Münih Fehim imzalı kapak ilistürasyonu ile “Semih Lütfinin Ucuz Romanlar Serisi” içerisinde basılmış. Elimdeki örnek ücüncü baskıdan. Her ne kadar Peyami Safa, bu adla yazdığı romanlarının edebi değeri olmadığını düşünse de, “Deli Gönlüm” aksini kanıtlıyor bize; o, polisiye ile edebiyatın kesiştiği güzel bir roman.

 

Tam bir “noir” yani “kara” roman okuyoruz; hayatı “sergüzeştlerle” geçen ve maddi bakımdan sıfırı tüketen Cevdet için tek kurtuluş yolu, zengin bir eve iç güveysi girmektir. Karşısına çıkan varyemez Mahmut Efendi’nin saf kızı Nezihe’yi, Nezihe’nin genç ve güzel üvey annesi Vuslat’ın da yardımı ile kandırır ve Mahmut Efendi’nin muhalefetine rağmen Fatih’teki büyük eve kapağı atar. Etyemezli Vuslat olarak bilinen bu yerli “femme fatal” tipi, feleğin çemberinden birkaç kez geçmiş, erkekleri parmağının ucunda oynatabilen ve son derece çekici bir kadındır. Mahmut Efendi’nin cimriliğinden bıkan bu iki insan, sonunda onu öldürmeğe karar verirler ve uygularlar da bu kararlarını. Romanın ikinci bölümünde, alafranfga yaşam tutkunu Cevdet’in karısı Nezihe ve metresi Vuslat’la birlikte Fatih’i terkedip Şişli’ye taşınmaları ile gelişiyor olaylar. Önce sosyete ve sosyetedeki ahlakça düşük hayatla tanışıyorlar. Bu hayat giderek koparıyor aralarındaki bağları. Cevdet ve Vuslat’ın kirli mazileri de yavaş yavaş ortaya dökülünce, trajik son kaçınılmaz oluyor…

Öykünün iki merkezi var. Birincisinde, Peyami Safa’nın temel sorunsalı Doğu-Batı karşıtlığı hemen kendini gösteriyor. Yazarın 1931 tarihli “Fatih-Harbiye”si, bu kez Fatih-Şişli olarak yeniden üretilmiş, Fatih geleneksel değerlerin, Şişli ise modernizmin sembolu olmuş. Ancak, Peyami Safa’yı bu düşünce eksenine göre değerlendiren çok sayıda inceleme olduğundan, ben öykünün ikinci merkezi, yani polisiye örgüsü üzerinde durmak istiyorum.

 

Noir” yani kara adı verilen polisiye tür edebiyatta ve sinemada özellikle 1940’lı yıllardan sonra popülerleştiler, ama “Postacı Kapıyı İki kere Çalar”ın yazarı J.M.Cain ve türün babası sayılabilecek William Irish’in romanları 1930’lu yıllarda da oldukça ses getirmişlerdi. Dikkat edilirse, “Deli Gönlüm”le “Postacı Kapıyı İki Kere Çalar” arasındaki temasal benzerlik kolayca farkedilecektir. Aslında bu tema, “noir”ların hemen hepsinde tekrarlar kendini. İki erkek ve baştan çıkarıcı bir kadının bir cinayet etrafında biraraya geldiği ve sonuçta hepsinin mahvolduğu “kara” öyküler, ABD patentli olmakla birlikte, Fransız yazar ve yönetmenler tarafından daha başarılı roman ve filmlerle canlandırılmıştır. G.Simenon, Frederic Dard ve Boris Vian edebiyat, Renoir ve Marcel Carne ise sinema alanında ilk akla gelen Fransız “noir” ustalarıydılar.

 

Söz konusu türde çözümlenecek cinayet değil, cinayetin işleniş sürecidir önemli olan. Yazarlar, okuyucuların nefeslerini kesecek bir biçimde, adım adım aktarırlar cinayet planlarını ve cinayet sahnesini. Bu sahnelerin gerilim dozu gerçekten yüksektir. Peyami Safa da aynı yolu izliyor; üstelik çok başarılı bir Poe göndermesi ekleyerek… Poe’nun, “Amantillado Fıçısı”, “Geveze Yürek” ve “Kara Kedi” öykülerinde okuduğumuz gibi, Cevdet ve Vuslat da Mahmut Efendi’yi evin bodrumundaki duvarın arkasına kapatıyorlar. Öykünün bu bölümünde, Mahmut Efendi’nin duvarın arkasından yansıyan iniltilerinin onların vicdanlarına yaptığı etkiler, Poe’nun katillerinin hezeyanlarıyla benzerlikler taşıyor.

 

Çoğu muhafazakar yazar gibi Peyami Safa da asıl ismini kullandığı romanlarında doğuyu erkek batıyı kadın üzerinden simgelemiş, toplumsal bozulmanın sorumluluğunu dolaylı olarak kadına yüklemiştir. Ancak ”yüksek edebiyat” içerisinde mütalaa edilen eserlerinde, bu romanındaki Vuslat ya da “Selma ve Gölgesi’ndeki Selma tipinde gerçek “meş’um kadın”lar yaratamamıştır. Bir adım daha atalım; roman tarihimizin gelmiş geçmiş en çarpıcı “meş’um kadın”larıdır onlar; bir tek Neriman Köksal’ın canlandırabileceği kadar çekici ve tehlikeli!…

 

Elbette Peyami Safa’nın Poe ya da “serie noire” okuyucusu olup olmadığını bilmiyorum. Ancak okuduysa ve etkilendiyse bile asla basit bir taklide düşmediğini söyleyebilirim. Yazar, o yılların İstanbul hayatını, mahalle ilişkilerini, mimari yapısını, düşünce tarzlarını kullanarak özgün bir hikaye yaratmış. Romanın ufak tefek kusurları yok değil; mesela dünya görüşünü aralara sıkıştırıveriyor, dili kimi yerde ağdalanıyor, gereksiz uzunluktaki tasvirlerle hikayeyi dağıtıyor, ikincil derecedeki roman kişilerini ihmal ediyor. Ama bütün bunlar hikayenin tamamını etkilemiyorlar; “Deli Gönlüm”, edebiyatımızda çok az rastlananan bir türün başarılı bir örneği….

 

II- “Selma ve Gölgesi”

Peyami Safa’nın Server Bedi takma ismini kullanarak yazdığı “Selma ve Gölgesi”, yazarın her iki isim altında yazdığı sayısını bilemediğim kadar çok romanı arasında en iyilerinden biridir. Nedense üstada sahip çıkılmak adına yıllardır gün yüzü gösterilmeyen “Selma ve Gölgesi”, içerdiği psikolojik tahliller, femme fatal kadın tipi ve muhafazakar motifleriyle üzerinde durulması gereken bir roman.

Server Bedi ve “Kara”ları

Peyami Safa imzalı on bir roman yayımlanmıştı. “Peyami Safa’yı maddi olarak korumak vazifesini üzerine almış olan Server Bedi ise daha çok çalışmak” zorundaydı. Peyami Safa’nın kendi eliyle yarattığı bu ikinci kişiliği, bu “ucuz yazar”, çok sayıda aşk ve macera romanıyla birlikte “Cingöz Recai” serisini ve çok sayıda ilgiye değer polisiyeyi kazandırmıştı edebiyatımıza.

 

Peyami Safa ile Server Bedi ilişkisi Dr.Jeykll ve Mr.Hyde ilişkisine benzer. Ve her iki ilişkide de bastırılan kimliklere haksızlık yapılmıştır. Kendisini dünya zevklerinden mahrum bırakmayan Mr.Hyde gibi eğlenceli romanlar yazan Server Bedi de yok edilmek istenmiştir. Oysa, Peyami Safa’nın muhafazakar çevrelerin duayeni sayılmaya başlandıktan sonra tekrar basımlarına izin verilmeyen Server Bedi müstearı ile yazdığı romanları çok daha ilgi çekici; üstadın “ucuz edebiyatçı” saydığı kimliği ile yazdığı bu “sergüzeştler” yüksek edebiyatçı sıfatıyla imzaladığı ve “yüksek meselelere” açılan romanlarına nazaran çok daha eğlenceli ve sürükleyicidirler. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben de Server Bedi’yi Peyami Safa’ya yeğleyenlerdenim. Özellikle kara roman türündeki “Selma ve Gölgesi” ile “Hey Deli Gönlüm”ün polisiye edebiyatımızda benzersizliklerinin altını çiziyorum.

Selma ve Gölgesi”nin ilk baskısı 1941 yılında “Semih Lütfinin Ucuz Romanlar Serisi”içerisinde yapılmış. Münih Fehim imzalı kapak resmi sayesinde daha ilk bakışta kriminal ve kötücül bir hikaye barındırdığı izlenimi veren kitap gerçekten de beklentilerimizi boşa çıkarmıyor: “Selma ve Gölgesi”, başrolünde şeytani bir kötülüğe sahip çok güzel bir kadının yer aldığı etkileyici bir polisiye. Ama daha dikkatle incelendiğinde, “Selma ve Gölgesi”, Osmanlı-Türk romanından miras kalan motifleriyle, aslında tam bir erkek romanı!.. Tuhaf gelebilir. Ne var ki, Peyami Safa bahsinde de söylediğim gibi, muhafazakar yazarlarımız “yaratılış efsanesinden”, “Adem ve Havva” hikayesinden esinlenirler; batıyı temsil eden kadın, doğuyu temsil eden erkeğin kurdudur!… Hele ki o kadın Selma gibi hem çok çekici hem çekiciliğinin farkındalığıyla baştan çıkarıcı ve mahfediciyse; yani tam bir “femmefatal”se.

 

Hazır “femmefatal” demişken kısa bir ekleme yapmakta yarar var: Türk romanını temal alarak yapılan kültürel incelemelerde, – Şerif Mardin’e atıfta bulunularak- bizim kültürümüzün romanda “femmefatal” kadın tipleri yaratmamışlığına dair tespitlerde bulunuluyor. Bu tespitlerin geçerliliğinin “yüksek edebiyat” ürünleriyle sınırlı kaldığını söylemek gerekir. Türk romanında “femmefatal” yokluğu tesbiti yapan incelemecilerin satış rakamlarıyla zihin dünyamızda “yüksek edebiyat” ürünlerinden çok daha derin izler bırakan popüler romanları ihmal etmeleri ciddi bir eksikliktir. Peyami Safa’nın batılılaşmış kadın tipleri üzerinde durup Server Bedi’nin meş’um kadınlarını görmemek, Türk muhafazakarlığının öteki yüzünün farkına varamamak demektir.

 

Psikolojik gerilim

Tekrar romana dönelim: Selma, Çubuklu’daki yalısında hizmetçisiyle yaşayan, komşularınca tekinsiz sayılan dul bir kadın. Babası o on yedi yaşındayken Trabzon’da intihar etmiş. Sonra evlenmiş Selma; ama önce ilk kocası balayı için gittikleri Viyana’da, çok geçmeden on bir yaşındaki beslemesi İzmir’de ve en sonunda ikinci kocası Edirne’de hayatlarına kendi elleriyle son vermişler. Şimdi roman kahramanlarından Nevzad’la nişanlı. Ancak Nevzad, oldukça tedirgin. Nitekim yardımını istediği arkadaşı Halim’e olayları anlatırken şöyle diyecektir; “Bu kadın aşkı ve ölümü bir anda hatıra getiriyor.” O kadar güzel, cazip; o kadar da karanlık, sır dolu bir kadın. Emin ol ki mübalâğa etmiyorum”

 

Halim, başlangıçta Nevzad’ın zayıflığına yorar bu ifadeleri; yıllar önce mektep hayatında şahit olduğu gibi, Nevzad’ın kadınsı, alıngan, vesveseli, huysuz ve hırçın hallerine… Ne var ki Selma, kışkırtıcı ve cömert cinselliği, esrarlı sigaraları, sert içkileriyle, gitgelli ruh halleriyle kısa zamanda Halim’i de baştan çıkaracak ve bu kez çılgınca düşünceler Halim’in zihninde dolaşmaya başlayacaktır; “Bu kadın oynamıyor, rol yapmıyor; bir hilesi varsa, ne içinde yaşadığı dekorda, ne tavırlarında, ne de ölümler ve garabetler doluhayatındadır. Hile başka tarafta. Nerede? Ne yapmak istiyor bu kadın?(…) Bu kadın çılgın mıdır? İsterik midir, meş’um ihtiraslar sahibi midir, canavar mıdır, vampir midir?”

 

Sözü uzatmayalım; bir intihar haber haberiyle bir anda yön değiştiriyor hikaye. İntihar eden Halim’dir. Nevzad, artık bu intiharların bir tesadüf olmadığına kanaat getirerek Venedik’e giden Selma’nın peşine düşecek ve roman Venedik dekorunda sürpriz bir sonla noktalanacaktır….

 

Server Bedi, Çubuklu’daki yalı gibi Venedik kentini de kahramanların ruh haline uygun bir atmosfere büründürmüş; “Gondol, gürültü ve acele tanımıyan bu lâgünlerin esrarlı ve loş dehlizlerinden büyük kanalı çıkınca, gri -lâcivert parıltılarla harelenen suların içinden yeni bir rüya âlemi doğdu. Mermer saraylarla çevrili ve enine, boyuna bütün şehri kateden bu kanalın üstünde, Venedik, bir anda, sayısız gondolların, kano otomobillerin, küçük vapurların çevik hareketlerine, düdük seslerine kavuşuyordu. Ufukta sıkışan bulutlar, birdenbire, bıçak yemiş bir nar kabuğu gibi yarıldı ve içinden yakut ışık taneleri fışkırdı. Sanki bu donanma Nevzadı bekliyordu. Yarabbi! Cidden bu şehir Selmanın ruhuna nekadar benziyordu: Hep o karanlıklar, o sessizlikler, umulmadık anda fışkıran renkler, hareketler, hep o korku veren güzellik, hep o ölümle aşkı, cinayetle aşkı, büyük ve isimsiz ihtiraslarla hayatı birleştiren esrar âlemi…”

 

İki erkek ve baştan çıkarıcı bir kadının bir cinayet etrafında bir araya geldiği “Kara Roman” yapısına denk düşen “Hey Deli Gönlüm” ile “Selma ve Gölgesi”, polisiye edebiyatımızın en iyileri arasında sayılmayı hak ediyorlar. Zaman zaman iç monologlarla başlayıp kişi, olay ve mekanların tetiklediği kaotik bir bilinç akışına dönüşen anlatım biçimiyle, “Katil kim” sorusuna odaklanmayan ama cinayetin işleniş sürecine ve roman kişilerinin iç karmaşasının derinliklerine nüfuz etmemizi sağlayan olaylarıyla, adım adım ilerleyen cinayet sahnelerinin gerilimli atmosferleriyle, sadece bu iki roman bileServer Bedi kimliğine iade-i itibar kazandıracak düzeyde.

Altın Ahududu Kapakları

Altın Ahududu Ödülleri, 1980’den beri en kötü filmleri onore etmeye devam ediyor. Neden ahududu? Çünkü İngilizce’de “Blowing a raspberry” deyimi dilimizi iki dudak arasına koyup o “pffft!” sesini çıkarmamızı anlatan bir deyim. Dolayısıyla Golden Raspberry, kısaca Razzie, deyim yerindeyse “rezil” gibi filmlere verilen bir ödül.

Eğer katalogumuzdaki yedi bine yakın kitaptan, sadece kapaklarına bakarak, bu tür bir ödül dağıtmak isteseydik, sayıları hiç de az olmayan aday arasında birinciyi seçmekte epey zorlanırdık sanıyorum.

Gerekçeli aday listemi sizlere sunuyorum; sizlerin favorilerini de merak ediyorum.

Irving Wallace’a memleketimizde doğru dürüst bir ilgi oluşmadıysa bunun başlıca müsebbibi Altın yayınları olsa gerek: kapakların hepsi birbirinden beter!

İşte Titreşim ! ABD Başkanının karısına şaşırtıcı derecede benzeyen Rus ajanı, first lady’nin yerine geçiyor. Kapak da birbirine geçmiş görüntülerle sunulmuş. Güvercin Dosyası’nın da aşağı kalır yanı yok. Bu da uzun yaşamın sırrını bulmayı başaran bir Sovyet bilim adamının öyküsü, Wallace’ın kalburüstü gerilim romanlarından. Gölgeler hakkında bir fikrim yok, ama bu abi ve ablanın nasıl bir kompozisyon ile bu pozu verdiklerine akıl sır ermiyor!

Jak Brown maceraları, yanılmıyorsam üç adet, 1970 yılından meçhul bir kapak ressamımızdan bizlere hediyedir. Kalıbımı basarım, işbu satırlar dışında da haklarında bir yazıda bir cümle dahi kurulmamıştır. Kapakların hepsi birbirinden iç gıcıklayıcı olup, Esrar ve Büyü’yü aralarında bir adım öne çıkartan da sigara tüttüren abimizin hülyalı bakışlarıdır.

Jak Brown, serinin karakterinin adı. Yazar adı ise Lomax Quinn gözüküyor. İki isme de literatürde rastlamak olası değil. Yerli üretim olması muhtemel.

Öldüren Miras, Agatha Christie’nin “Mavi Trenin Esrarı” romanının Taner yayınevi imzalı baskısı. Roman hakkında söylenecek bir şey yok, ama kapaktaki çizim feci. Aşk Virajı, polisiye seriler içinde koleksiyonerlere fazla zorluk yaşatmayıp, bir iki James Hadley Chase ve hatta taa 72’de basılmış bir Lawrence Block içermesi ile vazgeçilmez olan Anten Heyecan dizisinden bir parça. Listemize kapak resmi ile değil, sağ alttaki tanıtım yazısı ile giriyor:

“Bir katil var ama bulana aşkolsun!”

Sırada Yeşilçam esintili bir Mayk Hammer romanımız var: Sarı yüzlü İblis. Ablamızdaki yüz ifadesi iblisin ne menem bir şey olduğu konusunda bir fikir veriyor. Bir Sevda Yüzünden’de ise katil o kadar korkunç olmasa gerek, zira müstakbel maktulümüz korkmaktan ziyade katile sinirlenmiş gibi görünüyor. Hanım kızımız ise heyecandan olsa gerek, olaya bakamıyor.

Thomas Tryon, Altın yayınevinde 70’lerin başlarından 80’lerin ortalarına dek çalışma fırsatı bulan o insafsız kapak tasarımcısının bir başka kurbanı. Tryon’ın Öç romanının iki baskısında da bir samanlıkta çıplak bir kadın resmi var. Samanlığın ve kadının aynı olduğunu tahmin ediyorum ama bunu anlamak kolay değil, sizlerin de tahminini merak ediyorum.

Son olarak Tatmin’de, Irving Wallace’daki grafik tarz benimsenmiş gibi görünüyor. Bu arada bu romanı görürsem kapağına bakmadan alacağım, zira referansları sağlam gözüküyor.

Rukas: Perde Açılıyor- İsmail Güzelsoy / A. Ömer Türkeş

“Sana her şeyi olduğu gibi anla­tacağım. Söz!” diye başlıyor söze Rukas; “yüreğini burkan hüzünlü bir aşk masalının arka­sından patlayan tabancalar, ölen sevgililer, ihanetler göreceksin.” Ve gerçekten de sözünü tutuyor. İsmail Güzelsoy’un “Banknot Üçlemesi”nin bu ikinci kitabında hüzünlü aşklar, ihanetler, ölümler, velhasıl bir polisiye romandan beklenecek hemen her şey mevcut. Üstelik bütün bunları her zamanki anlatım biçimi ile, sürükleyici bir ana hikayeye eklenmiş birbirinden şaşırtıcı yan hikayeciliklerle kurgulamış Güzelsoy.

Hikayenin anlatıcısı Rukas, ismini “Rumeli Kasabı”nın kısaltılmasından alıyor, ama mekan Anadolu Kavağı. Rukas, ölen karısının cesedini doğa ile kucaklaşması için küçük parçalara ayırarak İstanbul’un dört bir yanına dağıtmış on altı yıl önce. Elbette memleketi bir “seri katil” korkusu sarmış. Durumdan istifade eden açıkgöz siyasetçi Tufan, onu yakalamak için her yöntemi kullanmış, sonunda kağıt paraları okuma meziyeti ile ünlü Salih Sartuk sayesinde ulaşmış Rukas’a. Ortada gerçek bir cinayetin olmadığı anlaşılmasın diye de her türlü kumpası kurmuş, işin aslını bilen Salih’i öldürtmüş, Salih’in geride bıraktığı mektubu bulabilmek için Kavak halkına eziyet etmiş ve Rukas’ı on altı yıl sürecek hapishane hayatına mahkum ettirmiş. Tahliye olan Rukas, yalnız Salih’in değil, Kayak sa­kinlerinin de alnına sürülen lekeyi temizleyebilmek için o mektubun peşinde. Hem içinde biriken intikam ihtirasını tatmin etmek, hem de adalet açlığını doyurmak istiyor.

Ne var ki işi hiç de kolay değil. Çünkü haya­tı boyunca banknotların üzerindeki işaretleri okumayı zevk ha­line getirmiş Salih Sartuk, ölüme giderken son sözlerini paraların üzerine yazmış. Kötü adam Tufan, işte bu yüzden o kadar uğraşmasına rağmen Salih’in mektubunu bulamamış. Aslında merhumun Tufan’a dair bütün pislikleri tek tek sayıp döktüğü bu mektup, Kavak sakinleri arasında sakince tedavül edilmekteymiş. Rukas, kendisini ve Salih’i yakından tanıyıp seven ama içlerinde bir muhbirin olduğu bilgisiyle korkup susan Kavak sakinlerini iki gün içerisinde sorgulamak ve olayın sırrını çözmek zorunda.

Muhtar, Harun, Sibel, Sibel’in kardeşi Mesut, Salih’in kızı Lidya, Tufan ve diğerleri teker teker sahneye çıkıp on altı yıl öncesini farklı bakış açılarıyla aktarırken ölmüş olmasına rağmen anımsalar yoluyla Salih oturuyor hikayenin merkezine. Ama bir kağıt parayı inceleyip ve onun tarihini en ince ayrıntısına kadar sayıp döken, paranın üzerindeki lekelerden, izlerden yola çıkarak akla hayale gelmeyecek şeyler söyleyen, o pa­rayı kısa bir süre için bile olsa elinde tutan insanlara dair akılla­ra ziyan hikayeler anlatan Salih’i herkes bir başka hikaye ile hatırlayacaktır. Aslında anlattıkları biraz da kendi hikayeleridir, dile gelmiş suçluluk duyguları!  Türlü hikaye ve maceradan sonra paralar yan yana geldiğinde çıkar ortaya üç boyutlu bir Salih hikayesi. Rukas’ın hikayesi ise sürpriz bir sonla noktalanır…

İsmail Güzelsoy, daha ilk kitabında -“Seni Seziyorum”da(2000)- başlamıştı edebiyatla polisiyeyi bir araya getirmeye. Polisiyelerin macera ve heyecan uyandırıcı potansiyelinden “Ruh Hastası”(2004) ve “Banknot Üçlemesi”nin ilk kitabı “Sincap”ta da sonuna kadar yararlanmıştı. Güzelsoy için “gerçeğin kapısını açacak sırlara, metinler arasında yapılan gezintilere, kurmacanın büyüsüne, şehvetle anlatılan hikayelere önem veren okuyucuları hemen içine çekecek hikayeler anlatan” bir yazar demiştim önceki yazılarımda.  Yeni romanı “Rukas: Perde Açılıyor” ise yazdıkları arasında en iyisi.  Yan yollara sapmasına rağmen asıl kurgusunu hiç bozmuyor, tempoyu düşürmüyor, muammayı sonuna kadar diri tutmasını başarıyor. Öncekiler gibi bu romanında da her türden oyunu kullanmış, şaşırtmacayı vermiş, ama okuyucu yazar sözleşmesini kötüye kullanmamış Güzelsoy. “Rukas: Perde Kapanıyor”, kurgusallığını gizlemeyen ve nasıl okunacağını ima eden bir roman. Nitekim meselesini Rukas’ın ağzından şöyle özetlemiş;

“Bak yavrum, her insanın hayatta zararsız bir çatlaklığı olma­lı. Bu da benimki işte! (…) Anlayamadığım bir şekilde bu yazdıklarım beni de etkiledi. Artık vazgeçilmez bir iptila halini aldı bu yazma işi. Artık vücu­dumun bir yerlerinde hastalıkların oluşmasını istemiyorum. Bu defterde ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Bazı nesnelerin ruhu var. Buna gitgide daha çok inanıyorum. Bazen basit, her­kese gülünç gelebilecek kadar sıradan bir şey bizde heyecan ya­ratmaz mı? (…) “Her şeyi aklileştirirsek heyecanlanacak o kadar az şey kalı­yor ki geriye. Bu mektupları Salih’e mi yazıyorum, kendime mi, yoksa bir grup okura mı, bunu bilmiyorum; zaten önemli olan buraya işlenen sözlerin dünyamı zenginleştirmesi.”

 

Yukarıdaki satırlar bizim okuma nedenimizi de anlatmıyor mu? “Bir insanın diğer insanlar arasında kendine yol açışını, aklının ve ruhunun dünya ile çatışmasını, değişmesini, insanın çevresiyle, eşya ile olan ilişkisini ve yazarın bütün bu hareketi izlerken kullandığı kelimeleri, kararlılığını, dikkatlerini” izlemek için okumuyor muyuz? Evet, “okuduğumuz şeyin hem yazarın hayal gücünün ürünü olduğunu, hem de şu yaşadığımız dünyanın malzemesiyle yapıldığını biliriz. Romanlar ne bütünüyle hayaldir, ne de bütünüyle gerçek. Roman okumak hem yazarın hayal gücüyle, hem de ait olduğumuz, merakımızla kurcaladığımız bir gerçeklikle yüzleşmek demektir”. “Rukas: Perde Açılıyor” tam da böyle bir okuma süreci sunuyor bize. Barındırdığı polisiye hikayesi ise romanın “bonus”u!..

Sincap – İsmail Güzelsoy / A. Ömer Türkeş

İsmail Güzelsoy, ilk kitabı “Seni Seziyorum”da(2000) yer alan son hikayesinde polisiye ile post-modern edebiyatı çok iyi birleştirmiş, aynı yöntemi 2004 yılında yayımlanan ilk romanı “Ruh Hastası”nda da kullanmıştı. Gerçeğin kapısını açacak sırlara, metinlerarasında gezintilere, kurmacanın büyüsüne, şehvetle anlatılan hikayelere önem veren okuyucuları hemen içine çekecek hikayeler anlatan yazar, polisiyelerin macera ve heyecan uyandırıcı potansiyelinden “Sincap”ta da yararlanmış.

Sincap, yazarın ‘Banknot Üçlemesi” adını verdiği üçlemenin ilk kitabı. Meraklıları için bir hatırlatma yapalım: Üçlemenin tanıtım mahiyetindeki kısa bir versiyonu 2003 yılında Cosmopolitan dergisiyle birlikte -ek olarak- dağıtılmıştı. Ancak “Rukas” isimli “novella”nın para izleği dışında “Sincap” romanıyla ilişkisi yok.

Paralar pul olunca

1966 kışında başlayıp yaz aylarında sonlanıyor hikayemiz. İstanbul’un soğuğuna rağmen, roman kahramanımız İskender, arkasındaki Milli İstihbarat ajanlarını atlatmak için var gücüyle koştuğundan kan ter içinde. İskender, ünlü bir şair. Pek çok aydın gibi yazdıkları nedeniyle -ama hapislikle, ama serseri bir kurşunla- o da susturulmak isteniyor. Neyse ki bu seferlik şansı yaver gidiyor kahramanımızın. Peşindekileri atlatmayı başarıp bir zamanlar yanında çalıştığı Nazif Usta’nın matbaasına, Ankara’ya atıyor kapağı. Yakayı kurtarmış ama en sevdiği üç yakınından birisinin ihanetinden kuşkulandığı için huzura kavuşamamıştır. İşte tam bu sırada karşılaşırlar Sincap’la…

Romanın diğer kahramanı Sincap’ın hikayesini öğrenmek için biraz daha gerilere gideceğiz; 1918 yılına. “Altüst oluşların, savaşla­rın, halkların halklar üzerine zulüm uyguladığı mağdur olanla kadir olanın birbirine karıştığı bir devir”de,  dünya üzerinde üç ülkeye komşu tek yerleşim yeri olan Iğdır’dayız. Sincap, babasının da mensubu olduğu bir tarikat sayesinde zehir konusunda uzmanlaşmış, uzmanlığını da birkaç cins yılanın zehirine yüklü para ödemeye hazır bir İngiliz sayesinde nakite çevirmesini bilmiş bir genç. Ancak hayatı hep düz bir çizgide ilerlemeyecek, çok sevdiği ve evde sakladığı bütün parasını emanet ettiği karısını küstürünce servetini göz göre göre yitirecektir. Kocasını kaybetmektense ölümü seçen karısı, ölmeden önce bütün paraları tedavülden kalkmak üzere olan yüz liralıklar haline getirmiş ve saklamıştır. Servetine yeniden kavuşması için sadece üç ayı kalan Sincap, bütün uğraşına rağmen gizli yeri zamanında bulamaz; tedavülden kalkan paraları pul olmuş, geriye devlete duyduğu öfke ve intikam duygusu kalmıştır.

Artık çalışmak zorundadır Sincap. Bir matbaaya girer. Hayatını yeniden düzene koymuştur. Ancak elinin çizime yatkınlığını farkettiğinde, devletin bir kararıyla yitirdiği yasal servetini yasa dışı bir yolla da olsa geri almaya karar verecektir. Niyeti kusursuz banknotlar basmaktır.  Fırsat ayağına gelir; devlet ilk kez Türk parasını -Ingiltere, Al­manya ya da ABD’de değil- Türkiye’de basmaya hazırlanmaktadır.

Yeni banknotların çıkmasıyla yaşanacak karmaşadan yararlanmak isteyen Sincap, malzeme temini için Nazım Usta’nın matbaasının kapısını çaldığında İskender’le karşılaşacak, farklı dünyalarda da olsa hayatlarının kararlarını almak üzere olan iki adam, birlikte yola koyulacaklardır. Son hazırlıklar Iğdır’da yapılacaktır. Ne var ki İskender’in şiirlerine hayran milli istihbaratçı Metin izlerini bulmuş, peşlerine takılmıştır bile. Kahramanlarımız kaderi ve olayların akışı Varto depremiyle değişecektir…

Gerçek ve kurmaca

İsmail Güzelsoy, romanın ana hikayesini pek çok yan hikayecikle zenginleştirmesini seven bir yazar. “Sincap”ta da her bir karakteri kimi zaman kısa kimi zaman uzun bir hikaye ile katmış romanına. Böylelikle şair İskender’in, zoraki kalpazan Sincap’ın, istihbarat ajanı Metin’in, gişe memuresi Meryem’in, Sincap’ın baldızı Süreyya’nın  ve Merkez Bankası Müdürü Salih Saltuk’un hayatlarını okuyucuya yakınlaştırabiliyor. İtiraf edeyim ki, içlerinden en yaşlısı olan Sincap’ın başından geçenler hepsinden hem daha ilginç, hem daha eğlenceli; özellikle yazarın mizah duygusunu da sergileyen -“yerli malı” Tommiks ve Teksas neşriyatının yer aldığı- bölümler. Bir alıntıyla örnekliyorum:

“Artık yalnızca müstehcen çizimler değil, kendilerini Tom­miks’in, Fantom’un, Mandrake’nin yoldaşı olarak hayal eden gençler için kağıtlara çizdiğim tek nüshalık, birkaç sayfalık çizgi masallar da bana hatırı sayılır paralar bırakıyordu. Dini bütün hacılar için Kerbela hadisesini çiziyorum, bu ihtiyarlardan birini Hazreti Hüseyin’in yanına konduruyorum. Bazen küçük sürp­rizler yapıyor, Çelikbilek’i Iğdır sokaklarında gezip esnafla hoş-beş ederken resmediyorum, insanları güldürmek için kendimi kötü adam olarak görüntülediğim kısa hikayelerde, halkı benim gibi bir beladan kurtaran Batman’i omuzlarında Şehit Mehmet Çavuş Caddesi’nden Kars Caddesi’ne kadar omuzlarında taşı­yan hemşerilerimi görüntülüyorum. Tek kareden oluşan o son resimde kendilerini görenler bu kitapçıklara iyi paralar verdiler. Öyle ki matbaam yalnızca müstakbel bir kalpazanlığın değil, ay­nı zamanda bu çizimlerimi pazarlamak amacıyla da kullandığım bir paravan haline geldi.”

Yaptığım alıntıda anlatı zamanı 1950’li yıllar. “Bu tarihlerde Tommiks ya da Çelikbilek maceraları Türkiye’de yayımlanıyor muydu”, diye soracak olursanız, doğrusu bilmiyorum. Ancak Güzelsoy’un bildiğinden, eğer tarihsel bir uyumsuzluk durumuna düşmüşse de, bunu bilerek yaptığından hiç kuşkum yok. Zaten bu sevimli yerel yayımcılık hikayesini tarihsel tutarlılık ölçütüyle sorgulamanın bir anlamı da yok. Sahte para basımı, sahte çizgi romanlar, Sincap’ın karısının düşüncelerine nüfuz etmek için onun yerine geçmeye çalışması, hatta Süreyya ile Salih Saltuk’un ölen karısı arasındaki benzerlikler, tam da yazarın sevdiği motifler. Önceki romanlarındaki gibi “Sincap”ta da gerçekle taklitin, hakikatle hayalin içiçe geçtiği ya da birbirine karıştığı anlara tanık oluyoruz.

Roman bir kurmaca metin; o halde gerçekle taklidin, hakikatle hayalin içiçe geçmesine, kurmaca metnin bizi davet ettiği iç gerçeklik zedelenmediği sürece itiraz edilemez. Üstelik Güzelsoy, bu romanında tam tersini yapmış; kurmaca dünyasını dış gerçekliğin yaşanmış olaylarıyla ve siyasi atmosferiyle örtüştürmüş. Mesela yüz liralıkların tedavüle çıkışı ve tedavülden kalkışı, 1966’daki yeni para basımı ya da İskender’in firarının Orhan Kemal’in komünizm propogandası yaptığı gerekçesiyle tutuklandığı günlere denk gelmesi bunlardan bazıları.

“Sincap” eğlenceli ve oyuncaklı bir metin, ama okurken hüzünleneceğiniz insani dramlar da var. Birkaç istisnası dışında, roman kişileri kategorik olarak iyi ya da kötü değiller; iyi ve kötü halleriyle, kimi zaman zayıf kimi zaman güçlü, kimi zaman dost kimi zaman düşman olarak canlandırılmışlar. İşte bu nedenle, İskender kadar İskender’i adım adım izleyen milli istihbarat ajanı Metin’le de yakınlık kurabilirsiniz. Hem Merkez Bankası Müdürü Salih Saltuk’la Sincap’ın baldızı Süreyya’nın mahçup aşklarının mutlu sona ermesini dilemek, hem de zoraki kalpazan Sincap’la birlikte saf tutmak da mümkün.

İsmail Güzelsoy’un ele aldığı konulara yakınlık duymayabilirsiniz, ama malumatfuruşluğuyla, dili ve uslubuyla yakaladığı anlatım zenginliğini, hikaye anlatmaktan aldığı hazzı mutlaka farkedeceksiniz. Onu sözlü kültürün hikaye anlatıcısına bağlayan şey de, işte bu haz duygusu.

Ruh Hastası – İsmail Güzelsoy / A. Ömer Türkeş

Ruh Hastası’nın hikayesi sosyal gruplaşmanın siyasal bir eksende belirlendiği yıllara henüz gelinmediği, büyük kentlerde, haritalarda yeri gösterilmeyen kasabalarda, kışın yolları kapandığında ada halkları gibi yalnızlaşıveren köylerde, gazetelerin büyük önem, değer ve inandırıcılık taşıdığı zamanlarda, 60’lı yıllarda, olayları hem yaşayan hem de aktaran genç gazeteci Kürşad Oğuz’un ustası saydığı Burhan Hoca tarafından sansasyonel bir haberin peşine koşulması ile başlıyor. Gazetenin genel yayın yönetmeni Burhan Hoca, o dönemin iki ünlü yazarı arasındaki rekabeti kışkırtmayı amaçlamaktadır.

O ana dek birbirleri hakkında tek olumsuz söz söylemeyen Selim Özkul’la Edip Us’u konuşturmak için yol çıkan Kürşad, yaşları, fiziksel yapıları, politika ve edebiyata yaklaşımları birbirine hiç benzemeyen ama romanları arasında tuhaf benzerlikler kaydedilen bu iki yazarla ilişkiye geçecek ve onları yapmak istediği habere uygun tarzda konuşmaya yöneltecektir.

Ne var ki, haberi yönlendirenin kendisi olmadığı kapısını birkaç yıl sonra çalan Ayhan’ın ifadesiyle ortaya çıkacak ve her iki yazar hakkında hiç bilmediği sırları keşfedecektir Kürşad. Konutuğu herkesin anlatacağı farklı bir hikayesi vardır ki, her hikaye yazarlar arasındaki ilişkiyi biraz daha karmaşıklaştıracak, işin içine cinayet şüpheleri de karışacaktır. Arka planda ise ülkenin şiddetle dolu tarihi sürüp gitmektedir…

İsmail Güzelsoy, ilk kitabı Seni Seziyorum’daki son öyküsünde polisiye ile post-modern edebiyatı çok iyi birleştirmişti. Ruh Hastası’nda da aynı yöntemi kullanmış. Üstelik o hikayedeki Horge ve Edip Us gibi isimleri de farklı kişilikler halinde katmış romanına. İsimlerle oynamayı çok seviyor Güzelsoy. Mesela bazı roman kişilerine -gerçek hayattaki kimliklerine gönderme yapmaksızın- Deniz Gezmiş, Yılmaz Güney, Kemal Sunal, Adile Naşit, Aliye Rona, Hulusi Kentmen gibi tanıdık isimler vermiş. Böylelikle hem bir mizah duygusu yaratıyor hem de gerçekle kurmaca arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıveriyor.

Romandaki muammanın çözümü için yazarların romanları arasındaki ilişkilere dikkat etmelisiniz. Bir de İsmail Güzelsoy’un edebiyat anlayışının, Ruh Hastası’nın yazım serüveninin sırları var elbette. Yazar bu konudaki ip uçlarını da serpiştirmiş aralara. Mesela gerçek ve kurmaca isimler arasındaki içiçe geçmişliği anlayabilmek için Selim Özkul’un “kitabın son üçte birlik bölümünde, eğer dikkat ettiyseniz, sık sık tekrarlanan cümleler, kelime grupları bulunuyor” cümlesiyle başlayan açıklamasına kulak vermeniz gerekiyor; “bir anda cümleler uzamaya, öznesini kaybederek genişlemeye başlıyor… Ünlü kişilerin isim ve soyadları iki ayrı paragrafta söylenerek kahramanların belleğimizde belli, somut kişilere benzetilmesi sağlanıyor. Kısacası, bunun gibi bir yığın bellek oyunu, görsel etkiler, söz oyunlarından oluşmuş soyut bir labirentin göbeğinde buluveriyor okur kendisini. Ancak çok dikkatli olursa… Bütün bu oyunlarla ortaya çıkan gizli mesajlar zihnin karanlık dehlizlerindeki başka bilgilerle harmanlanıp yeni sonuçlar peydahlıyor”.

Polisiyelerin rasyonelliğine yine post-modernin kurmacası ve oyunuyla karşılık veren, dikkatsiz okuyucuların içinde kolaylıkla kaybolacakları bir labirent kuran, Doğu-Batı sorunsalından edebiyatın anlamına kadar pek çok meseleyi esprili bir dille romanına taşırken metnini Binbir Gece Masallarından Borges’e, salon polisiyelerinden özel detektif maceralarına, Holywood’un korku filmlerinden Yeşilçam avantürlerine ve en çok da Oğuz Atay’a yaptığı göndermelerle zenginleştiren İsmail Güzelsoy, ilk kitabındaki kadar etkileyici bir dille çıkmış karşımıza.

Buzdan Gözyaşı – Ferhat Ünlü / A. Ömer Türkeş

Türk romanında gazeteci kökenli yazarların sayısında gözlenebilir bir artış var. Ferhat Ünlü de onlardan biri. Gazetecilik mesleğini -yukarıda da sözünü ettiğim- kriminal alanlarda sürdüren ve böylelikle bir polisiye roman için uygun malzemelere ulaşan yazar, ne yazık ki “Buzdan Gözyaşı”nda yerli malzemelere pek rağbet etmemiş. Hikaye, Türkiye’de yaşayan Amerikan ve İngiliz vatandaşları üzerinde yoğunlaşıyor. İlk cinayet mahalli olan Eyüp mezarlığı elbette Uzeyir Garih cinayetinin yarattığı çağrışımlarla katılmış romana, ancak bu cinayetin üzerine gitmemiş, metnine meze yapmamış Ünlü, tersine orada çok eskiden işlenen benzer bir cinayet biçiminde söz ediyor olaydan ve kendi kurgusunu bambaşka bir muamma üzerine inşa ediyor.

Mezarlıkta bulunan kesik parmak ve kan izleri, Türkiye’de yaşayan polisiye roman yazarı bir Amerikalı’nın öldürüldüğünü düşündürtüyor polislere. Ölenin bir zamanlar CIA hesabına çalışmışlığı nedeniyle, Istanbul konsolosluğunda görev yapan -eski FBI gorevlisi, şimdinin CIA mensubu- Collins ile MIT  ajanı Mete Bey olayı birlikte çözmeye soyunuyorlar. Meselenin en karmaşık yanı, kanla çizilen ürkütücü şekillerde ve kanın çok önceden yine Eyüp mezarlığında öldürülen bir suçluya ait olmasında gizli. Ancak onların attığı her adımda yeni ölümler çıkıyor karşımıza. Ceset sayısı dörde ulaştığında hikaye de sona yaklaşıyor.

Ferhat Ünlü, gazetecilik uslubuna takılıp kalmak istememiş ve metnini hayat hakkında felsefi yorumlarla zenginleştirmeye çalışmış, ancak bu çabanın bir polisiye romana katkı sağladığını söylemek mümkün değil. Amerikalı kahramanın duygu ve düşünce dünyasına nüfus edemiyoruz doğrusu. Mesela onun vurulduğu anı aktarırken kullanılan, “Donald Collins, ılık ılık akan kanının yerde yağmur suyuna karıştığını görmüştü. Kurşun yarasını yeniden issediyordu şimdi sanki. Karnındaki o kurşun yarası. Nasıl da yanıyordu. Tıpkı çekici bir kadının ateşli dudakları gibi…” tarzındaki -polisiyelere Mayk Hammer’den miras kalan- ifadelerin kulak tırmaladığını söylemeliyim.

Baştan sona İstanbul’da geçen, ama karakterlerin zihinlerinden kimi zaman İngiltere ve Amerika’ya da taşınan hikaye, roman kişileri, cinayet nedeni, kanla çizilen resimler, uyuşturucular, Pink Floyd takıntısı gibi ana motifleriyle yabancı bir polisiye okuyormuş havası verdi bana. Elbette Türk polisi, istihbarat birimleri, Amerikan karşıtı göstericiler, Eyüp mezarlığı, Amerikan istihbaratının PKK, JİTEM tahlilli Türkiye raporları, Türk istihbaratının Türkmenistan  operasyonları yerli malzemeler, ama bunlar hikaye ile organik bir bağ kuramıyorlar. Hele bir milletvekilimizin Amerikan aleyhtarı, solcu güzel kızı tam bir gereksizlik örneği.

Muamma Eyüp mezarlığında çözüldüğünde, bir eksiklik duygusu yaratıyor. Anlıyoruz ki kendi yarattığı labirentin içerisinde kaybolmuş Ünlü; polisiyelerin bütün kurallarını çiğnemiş, okuyucusu ile birlikte yürümek gibi bir niyeti hiç olmamış, tersine bir ilizyon yaratmış onlar için. Ancak onun bu kural ihlali yine kendi metnine dönüyor ve ilk denemesi –polisiye açısından- bir başarısızlıkla son buluyor.

Bütün bu saydığım olumsuzluklarına rağmen “Buzdan Gözyaşı” sonuna kadar merak duygularını yitirmeden okunan bir roman. Ferhat Ünlü, -seçtiği konunun çerçevesini sınırlar ve muammayı kördüğüm haline getirmekten kaçınırsa- kendisinin iyi bildiği ve bize daha yakın gelecek malzemelerle kurgulayacağı polisiyelerle bu alanda kendisine kolaylıkla iyi bir yer edinebilecek bir yazar…

Yıldırım Üçtuğ Polisiyeleri / A. Ömer Türkeş

İlk romanı “Şah-Mat ve Ölüm”le polisiye yazarlar kervanına katılan Yıldırım Üçtuğ, edebiyatın dışından, biraz da gecikmeli olarak geliyor. 1956 İstanbul doğumlu o. Liseyi Saint-Joseph’de tamamladıktan sonra, 1979 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik mühendisliği bölümünden mezun olmuş. Aynı fakültenin lisansüstü ve doktara programlarını da tamamlayan Üçtuğ, halen ODTÜ’de öretim üyesi olarak görev yapıyor.

“Şah-Mat ve Ölüm”ün yayınlandığını, bir başka polisiye yazarı Celil Oker’den öğrenmiştim. Romanı okuduğumda ise, ilk roman olmanın getirdiği bir takım aksaklıkları olduğunu, ama hem insan malzemesini, hem de klasik polisiyelere özgü analitik düşünce tarzını kullanmadaki becerisiyle, yazarın daha iyi polisiyeleri vaad ettiğini düşünmüştüm. Yıldırım Üçtuğ beklentimi boşa çıkarmamış. Henüz ilk kitabının tanıtımı yeni yeni yapılırken, ikinci romanını da tamamlayıvermiş. Herhalde edebiyat alemlerine katılmakta geç kalmanın verdiği enerji ile, okuyucuları kendi tarzına, Haldun Kurter’de somutlanan yeni detektif tipolojisine bir an önce alıştırmak istiyor. İkinci romanı “Çapraz Ateş”, kitap halinde yayınlanmasa bile, “Şah-Mat ve Ölüm”ü daha iyi anlamamıza yardımcı olacağından, ikisini birlikte ele almak istiyorum.

Klasik Dönem Polisiye kurgusu

Yaşamını Ankara’da sürdüren Yıldırım Üçtuğ, nedense İstanbul’u kullanıyor mekan olarak. Öykülerin merkezinde ise, Haldun Kurter’in Erenköy’deki villası var. Belki bundan sonraki romanlarında Kurter’le birlikte Anadolu’nun farklı yerlerine, tatil kasabalarına taşır bizleri; tıpkı Agatha Christie metinlerinde olduğu gibi. Ama her durumda, Üçtuğ’un klasik polisiyelerin kapalı mekan tarzını sürdüreceği anlaşılıyor.

Yıldırm Üçtuğ, çok sevdiğini söylediği Agatha Christie’nin anlatım tarzını kullanıyor. “Şah-Mat ve Ölüm” ve “Çapraz Ateş”, -okuyucuyu cinayet atmosferine hazırlamak için- karakter tanıtımları, Haldun Kurter’in bu karakterler hakkında yorumlarıyla başlıyor. Az sonra vuku bulacak cinayetlerle ilgisi olacak kişiler, geçmişleri, iş ve aşk dünyaları, birbirleri ile olan münasebetleriyle birlikte uzun uzun anlatılıyor. “Şah-Mat ve Ölüm”ün ilk 80 sayfasının ayrıldığı giriş, ne yazık ki bir polisiye öykü için fazla uzun ve Yıldırım Üçtuğ’un karakter tasvirleri de pek başarılı değil.

Aslında Agatha Christie tutkunları hiç de yabancılık çekmeyecekler bu giriş faslına, ama onun girişleri hem kısa, hem de karakterlerin tipik özellikleri üzerine kurulu olduğundan hiç sıkmazdı bizleri. Ancak ikinci roman “Çapraz Ateş”te, ilk dokuz bölümün ayrıldığı tanıtım aşamasında, ilkinin aksaklıklarını gidermiş Yıldırım Üçtuğ. Bunda, “Çapraz Ateş”in konusunun, Üçtuğ’un çok iyi tanıdığı bir ortamda, akademisyenlerin dünyasında geçiyor oluşunun rolü var elbette. Rektörden, bölüm başkanlarına ve asistanlarına kadar her düzeyde öğretim üyesine yer verilen bu romanın ilgili olduğu üniversite İstanbul’da olmakla birlikte, belki de yazarın geçmişini biliyor olmak, bende hep ODTÜ’yü, ODTÜ kampusunu çağrıştırdı.

 

İkinci bölümde cinayetler geliyor peş peşe. “Şah-Mat ve Ölüm”de, komşularının villasında işlenen cinayetleri çözmek için kolları sıvayan Haldun Kurter’le tanışmıştık. Çetin ailesinin yakın dostu, yanı başlarındaki köşkte sadık hizmetkarı Abdurrahman ve sevgili köpeği  ile yaşayan, satranç tutkunu, pipo tiryakisi babacan tipli ihtiyar Haldun Kunter, aniden farklı bir kimliğe bürünüyordu. Emekli bir üst düzey emniyet mensubu olduğu anlaşılan bu avrupai emniyet görevlisi, artık edebiyatımızın yeni hafiyelerinden olmaya adaydı. “Çapraz Ateş”te bir kez daha sahne alan Haldun Kurter, dostu Rektör Serdar Ovacık’ın karısı ve sevgilisinin katilini bulmaya soyunuyor. Gerisini anlatmak bile gereksiz. Teker teker yapılan sorgulamalar, ipuçlarının yanlış yorumları, aniden çakan ışık ve son sahnede Haldun Bey’in açıklamaları, yani klasik bir “altın çağ” polisiye kurgusuyla, her iki öyküsünü de çözüme ulaştırıyor Yıldırım Üçtuğ.

“Yerlilik” sorunu

Gerek özel detektif öyküleri, gerek tarihe bulanmış polisiyeler yıllar önce de denenmiş olmalarına, yani herhangi bir orijinallik ihtiva etmemelerine rağmen, bugün tekrarlandıklarında pekala ilgi gördüklerine göre, Yıldırım Üçtuğ’u -Agatha Christie özelinde- klasikleri izlemesi nedeni ile eleştirmek haksızlık olur. “Şah-Mat ve Ölüm”de aksayan unsurlar önce atmosfer, sonra da anlatım aksaklıkları ve çözümleyici tipin seçiminden kaynaklanıyor. Mesela, İstanbul’da geçen öyküye hiç bir katkısı olmuyor bu kentin. Erenköy’deki köşkü, Ankara, İzmir’e veya bir başka kente taşıyabilirsiniz kolayca. Hatta mekanın başka bir ülke olarak seçilmesi, tiplerin Türk ya da İngiliz olması da etkilemez olup bitenleri. Kapalı mekan kurgusu ile çalışan polisiye öyküleri sevmekle beraber, artık daha yerel motifler kullanılması, cinayetin de bir satranç oyunu olmaktan çıkarılması gerekir diye düşünüyorum. Ne var ki, mekanda bir değişiklik olmamasına rağmen, “Çapraz Ateş”te anlatılan karakterler oldukça tanıdık; yaşadığımız tarihsel ve toplumsal dönemin ürettiği  insanlar. Yazar genel insani olanı yakalamaya çalışırken, yerliliği ihmal etmemiş bu romanında ve iyi de olmuş..!

Klasik polisiye roman yazımını bundan böyle Yıldırım Üçtuğ üstlenecek gibi görünüyor. Haldun Kurter ise bu tarz akımın Türkiye’deki ilk örneği. Mrs. Marple’ın da biran önce yerlileştirilmesi dileğiyle.

Başkomser Nevzat’ın Suç Öyküleri / Emrah Özen-Levent Cantek

Başkomser Nevzat’ın Suç Öyküleri

Emrah Özen-Levent Cantek

İsmail Gülgeç’in çizgileriyle Ahmet Ümit’in öykülerinden çizgi romana uyarlanan Başkomser Nevzat dizisi geçtiğimiz
yılın sonunda yayınlanmaya başladı. Özen ve Cantek, bu önemli gelişmeyi vesile ederek Ümit ve Gülgeç’i irdeliyorlar.
Cinairoman’ın Notu: Bu makale Yeni Serüven dergisinin 3. sayısından iktibas edilmiştir. Yazarlarına teşekkür ederiz.

Doksanlı yıllardan sonra ivme kazanan yerli polisiye edebiyatına gönül veren yazarlar arasında, en verimli isimlerden biri olmuştur Ahmet Ümit. Polisiye türüne katkısını açıklarken verimliliğini öne çıkarmamızın nedeni, ürettiği eserlerin sayısal çokluğu ve türsel çeşitliliğinin yanısıra bu eserlerin sadece edebiyat ürünü olarak kalmaması; sinema, televizyon dizisi ve en nihayet çizgi roman gibi farklı popüler anlatı formlarında yeniden üretilmesiyle ilişkilidir. Kuşkusuz bu üretkenlik, yazarın yeteneği, yayın dünyasına aşinalığı ve sunum becerisi gibi niteliklerinin yanında, genel olarak Türkiye’de popüler edebiyatın algılanmasındaki bir dönüşümden, yayıncılık sektöründeki yapısal değişikliklere kadar birçok
alandaki gelişmeyle de yakından ilişkilidir.
Aslında Ahmet Ümit’in polisiye alanına dâhil olmasının böyle bir değişim dönemine denk gelmesi çok da tesadüfî değildir. Ahmet Ümit’den önce Türkiye’de yerli polisiye üretimi ne niteliksel ne de niceliksel açıdan parlak bir görünüm arz ediyordu. Oysa polisiye türü ilk kez Osmanlının son dönemlerinde ülkeye girmiş ve yoğun bir ilgi ile karşılanmıştı. Tercüme polisiye ürünler çok satmış ve çok sayıda yerli polisiye üretilmişti. Cumhuriyet döneminde ise tercüme eserlerde bir azalma olmamasına rağmen yerli polisiye üretiminde görece bir düşüşten söz edilebilir. Şüphesiz Cumhuriyet döneminde de polisiye yazan yerli yazarlarımız olmuştur ama bunların çoğu daha çok hayatlarını devam ettirmek amacı ile bu türde ürünler vermek zorunda kalmışlardır. Bunun en temel sebebi diğer kültürel üretim alanlarında olduğu gibi edebiyatta da hâkimiyetini sürdüren “yüksek sanat” anlayışının, fantastik, bilim kurgu ve korku gibi diğer popüler türler yanında polisiye yazınını da bayağı, ucuz ya da kaçışçı gibi nitelemelerle tanımlamasından kaynaklanmaktadır. Bu durum ‘yüksek’ edebiyat ile uğraşmak isteyen muharrirlerimizin –en azından bir bölümünün- neden polisiye ürünler verirken takma isimler kullandıklarını da açıklamaktadır. Oysa Ernest Mandel’in de belirttiği gibi polisiye yazının gelişmesi için vazgeçilmez olan şey, seri üretimdir. Bunun içinde yazmak ve yayımlamak çok önemlidir. Yeni polisiyeler yazıldıkça piyasanın talepleri canlı tutulabilir. Bu durum bir yandan seriyalleşmeyi getirecek diğer yandan da türün farklı alt türlere ayrılmasını, biçim ve içerikte çeşitlenmeleri de beraberinde getirecektir. Bu şekilde piyasa genişleyecek, bu konudaki zevkler, duyarlılıklar ve ihtiyaçların artması ile kaçınılmaz olarak farklı yazarlar ortaya çıkacaktır. Fakat polisiye edebiyatımızda, bir kaç tekil örnek hariç, yukarıda tanımlanan türden bir çeşitlilik ne yazık ki yaratılamamıştır.
Bu durum 1970’lere kadar bu şekilde devam etmiş, 70’lerden sonra ise polisiye yazınını toptan bir kaçış edebiyatı ya da edebiyat dışı olarak gören bakış açısı, yerini, bu türde de nitelikli eserlerin yaratılabileceğini kabul eden daha ılımlı bir görüşe bırakmıştır. Fakat bu algı değişiminin üretime yansıdığından sözetmek de çok mümkün değildir. 1980’lerde ise polisiyenin daha farklı bir açıdan edebiyatla uğraşan yazarlarımızın ilgisine mahzar olduğu görülür. Berna Moran, Rus biçimci Roman Jacobson’un egemen öge kuramını kullanarak, edebiyatın kenar mahallelerinde dolaşan ve “edebiyat” tanımına pek layık görülmeyen ‘önemsiz’ türlerin bazı dönemlerde merkeze alındıklarını, bu şekilde hem edebiyata taze kan geldiğini hem de güncel sorunları dile getirmede bu türlerden yararlanmanın düşünüldüğünü belirtir. Nitekim J. L. Borges, A. R. Grillet, Italo Calvino, Umberto Eco gibi yazarlar polisiye roman formunu kendi amaçları doğrultusunda bu şekilde kullanmışlardır. Benzer şekilde bizde de bir polisiye roman yazma amacı ile değil de anlatmak istediklerini polisiye roman kurgusu etrafında şekillendiren yazarlar ortaya çıkmıştır. Böylece edebiyat alanında polisiye yavaş yavaş gündeme oturmaya başlamış, çeşitli kültür sanat dergilerinde polisiye edebiyatıyla ilgili inceleme yazıları yayımlanmış ve hatta polisiye edebiyat üzerine dosya konuları yapılmıştır.

İşte Ahmet Ümit tam da böyle bir ilginin geliştiği dönemde yazdığı “Sis ve Gece” (1989) adlı romanı ile bu alana girdiğinde, ilk önce polisiye roman konusuna olan yaklaşımının farklılığıyla dikkat çekmiştir. O ne kendisinden önce takma isim kullanarak yazan muharrir ağabeyleri gibi yazdıklarından utanmakta, ne Çetin Altan gibi “bizde neden polisiye roman öksüz kalmıştır” sorusuna cevap aramakta ne de bazı edebiyatçılarımızın yaptığı gibi polisiye unsurlardan yararlanmak amacıyla yazmaktadır. Ahmet Ümit çeşitli yerlerde ifade ettiği üzere, polisiye edebiyatı kendine en uygun edebiyat türü olarak görmekte ve bu anlamda polisiye yazma uğraşısını ciddiye almaktadır. Solculuk macerası nedeniyle kişisel yaşamında polis ve polisiye işlerle (kaçıp kovalamaca, saklanma, illegal işler vb.) çok fazla haşır neşir olduğunu belirten Ümit, Barthes’ın “kişisel hayat yazarın üslubunu belirler” mottosunu hatırlatarak, kendi kişisel yaşamının da yazı üslubuna ve içeriğine yansıdığını ifade etmektedir. Özellikle Sis ve Gece ile Kar Kokusu romanlarında yazarın geçmiş deneyimlerinin izleri görülebilir.

Öte yandan Ümit örnek aldığı Dashiel Hammet ve Raymond Chandler gibi solcu polisiye yazarlarının dillendirdikleri “iyi polisiye iyi edebiyattır” mottosuna inanmış bir yazın adamı olarak, polisiyeyi edebiyatın alt raflarından çıkarmaya çalışır. Edebiyatın çeşitli alanlarında ürünler vermiş, faaliyetlerde bulunmuş ve eleştiri yazıları kaleme almış biri olduğunu düşündüğümüzde, Ümit’in polisiye ile ilgili olarak edebi kaygılar taşıması şaşırtıcı değildir. Dolayısıyla, Ümit’in ürünlerini değerlendirirken bu iki kıstasın -iyi polisiye ve iyi edebiyat- dikkate alınması gerekir.

Ahmet Ümit’i diğer polisiye yazarlarından ayıran bir başka özelliği ise polisiye yazın üzerine düşünme ve bu düşüncelerini çeşitli söyleşi ve yazılarla anlatma gayretidir. Ona göre polisiye edebiyat tıpkı marksizm gibi burjuva toplumunu anlamanın, onu tahlil etmenin yollarından biridir. Bu tahlilde kullanılan anahtar kelime ise “suç”tur. Ümit’e göre “suç, yaşanılan çağı, toplumu, bireyi anlatmanın olanaklarını içinde en iyi barındıran bir konudur ”. Ümit dinamik bir kavram olarak ele aldığı suçun birey ile toplumun koyduğu yasaların çatışmaya başladığı noktada ortaya çıktığını belirtir. Ona göre kapitalizmin gelişmesi ile birlikte, Batı toplumlarında suç oranları giderek artmış ve suç çeşitlenmiştir. Gelişen teknolojinin de yardımıyla suçlar daha karmaşık bir hal almaya başlamış ve bunun sonucunda, gazetelere yansıyan suç öyküleri büyük ilgi görmüştür. Polisiye edebiyat, okuyucunun ilgisini fark eden yazarların öykülerine bu tür polisiye konuları dâhil etmesiyle gelişmiştir.

Ümit, polisiyenin farklı alt türlerinde eserler üretmesiyle de diğer polisiye yazanlardan ayrılmaktadır. Ümit siyasi (Sis ve Gece, Kukla, Kar Kokusu, Kavim), ve tarihi (Patasana, Beyoğlu Rapsodisi) polisiye romanların yanısıra, polisiye öyküler de (Agatha’nın Anahtarı ve Şeytan Ayrıntıda Gizlidir) kaleme almıştır. Bu polisiye öykülerin çoğunun başrolünde iki isim karşımıza çıkar. Başkomiser Nevzat ve yardımcısı Ali… Bu iki karakter ilk olarak Ümit’in Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımlanan öykülerinde görülür. Ümit romanlarında sabit karakter kullanmadığı halde öykülerde bu karakterleri yaratma ihtiyacını şöyle anlatmaktadır; “Romanlarımda sabit karakterler yok. Ama Yeni Yüzyıl’a hikâye yazdığım için bir karakter yaratmaya ihtiyaç duydum. Açıkcası Nevzat ile Ali hayatın kendisinin yarattığı karakterler oldu”.

Daha sonra Agatha’nın Anahtarı kitabını oluşturan bu öykülerde Nevzat ile Ali çok derinlikli karakterler olarak çizilmemiştir. Onlar daha çok kahramanı polis müfettişi olan romanlarda okuduğumuz (İsveçli yazar Henning Mankell’in başmüfettiş Kurt Wallander’i veya Yunanlı yazar Petros Markaris’in Komiser Haritos’u gibi) ya da Hollywood filmlerinde gördüğümüz türden tiplemelerdir: Emekliliği gelmiş, suçla başedemeyeceğini bilen ama görevini yerine getirmekten de geri durmayan, karısı tarafından terkedilmiş ya da ailesini kaybetmiş, kendine has bir adalet anlayışını koruyan dedektif ile onun olayları doğru değerlendirmekten aciz, çaylak yardımcısı.

Hem “Agatha’nın Anahtarı”nda hem de daha sonra yazdığı “Şeytan Ayrıntıda Gizlidir” kitabında Başkomiser Nevzat ve yardımcısı Ali’nin karakterleri hakkında fazla bilgi alamayız. Tek bildiğimiz Nevzat’ın İstanbul Emniyetinde Başkomiser olduğu, karısı ve oğlunu bir patlamada kaybettiği (Sevgilim Tiner öyküsü) ve iflah olmaz bir kuş tutkunu olduğudur.(Savcıyı Öldürmek) Ali hakkında bildiğimiz tek şey ise olur olmaz her şeye karıştığı, bazı konularda çok önyargılı olduğu… Bu yüzden yaratılan karakterlerin yerliliği konusunda da bir şey söyleyemiyoruz.

Ümit’in yazdığı bu öykülerin standart bir kurgusu vardır. Olaylar Başkomiser Nevzat’ın ağzından anlatılır, öykülerin yapısı daha çok diyaloga dayalıdır. Öykü başladığında kahramanlarımız ya zaten soruşturma için oradadır ya da bir şekilde olaydan haberdar edilirler. Öykülerin bir kısmında ise tanıdıkları bazı kişiler de olaya karışmıştır. Daha çok suçun soruşturulması sürecine odaklanan bir kurgusu vardır bu öykülerin. Ama burada polis işlemleri (procedural) romanlarında olduğu gibi bir yandan soruşturma sürecini ayrıntılı olarak anlatan diğer yandan da polislerin özel yaşamlarından (aile içi sorunlar, işe yabancılaşma, geçim sıkıntısı vb.) kesitler sunan türden bir yapı bulunmaz

Öykülerde ana karakter Başkomiser Nevzat’tır. Suçluları bulan, soruşturmayı yürüten, gerektiği yerde saksıyı çalıştıran odur. Her ne kadar Ahmet Ümit söyleşilerinde, Nevzat ve yardımcısı Ali’yi başkarakterler olarak tanımlasa da aslında öykülerde Ali’nin bazı ipuçlarını bulmak ya da kimi soruşturmalara katılmak, Nevzat’a eşlik etmek dışında bir fonksiyonu olduğu söylenemez. Bu anlamda Ali, başkarakterden ziyade kahramana eşlik eden modern bir Watson gibidir. Bunun dışında öykülerde yer alan üçüncü şahıslar oldukça geniş bir çeşitlilik arz ederler. Toplumun her katmanından ve her meslek grubundan insanlar öykülerde arz-ı endam ederler. Ama söz konusu öykülerin çoğunda üçüncü şahısların derinlikli olarak tasvir edildiğini söylemek güçtür. Benzer biçimde, olaylar çok çeşitli mekânlarda geçmesine rağmen mekân anlatımlarında da bir zayıflık göze çarpar.

Ahmet Ümit’in öykülerine bakarken bir yazınsal tür olarak kısa öyküden de bahsetmemiz gerekir. “Morg Sokağında Cinayet” (1841) adlı öyküsü ile modern polisiye edebiyatın kurucusu olan E. A. Poe aynı zamanda modern kısa öykü kuramının da temellerini atmıştır. Poe şiirden sonra en etkili yazı türü olarak gördüğü kısa öykünün temel özelliğinin “tek etki” kuralı olduğunu söylemektedir. Poe’ya göre;
roman ya da uzun şiir, formatlarının uzunlukları sebebi ile bir oturuşta bitirilemeyecekleri için okura bir bütünlük hazzı veremeyeceklerdir. Oysa kısa öyküde sanatçı önce kafasında okuyucu üzerinde yaratmak istediği “tek bir etki”yi iyice tasarlayıp olayları yaratır. Sonra bu olayları birleştirip onları o şekilde anlatır ki, öykünün tonu planladığı etkiyi ortaya çıkarabilsin. Eğer ilk cümlesi bu etkiyi yaratma amacına dönük olarak yazılmamışsa, yazar daha ilk adımında tökezlemiş demektir. Öykünün bütün kompozisyonu içinde tek bir sözcük bile, dolaylı ya da dolaysız bir biçimde, önceden tasarladığı amacın dışında kalmamalıdır.

Sevinç Özer, Poe’nun kısa öykü formülasyonunu şu şekilde özetler; kısa öykü

1) Okuyucunun kafasında tek bir etki yaratacak bir biçimde planlanacak,

2) Bu tek bir etkinin okuyucuda yaratacağı dramatik coşkunun ahlâken biçimlendirici bir deneyim haline gelebilmesi için öykü bir oturuşta okuyup bitirebilecek kısalıkta olacak,

3) Yazar olayları, karakterleri ve durumları “tek bir etki” etrafında kurgulayacak,

4) Tek bir etkinin yaratılması sürecinde yazar şiirsel bir dil kullanacak; yani öyküden tek bir cümle çıkarıldığında bile öykünün gücünden bir şeyler kaybettiği yoğun bir dil kullanacaktır.

Poe’nun yukarıda tanımladığı formülasyonun kısa öykünün günümüzde de başvurulan kuramı olarak edebiyat tarihine geçtiğini düşündüğümüzde, Ümit’in öykülerinin söz konusu formülasyona uyan ve uymayan yönlerini görmeye çalışmak önemlidir. Öyküler Poe’nun tek etki kuralına uygun olarak merak uyandıracak bir tarzda kurgulanmıştır. Daha önce de belirttiğimiz üzere bütün öykülerde suçun ortaya çıkarılması süreci anlatılmaktadır. Bu süreç anlatılırken olaylar, karakterler ve durumlar “tek bir etki” yaratacak şekilde kurgulanmıştır. Bütün karakterler soruşturma ile ilgilidir, olayların geçtiği mekânlar öyküdeki karakterlerin yaşadığı yerlerdir, her tür durum ve kişi problemin çözümünde bir şekilde rol oynar. Her ayrıntı çözüme yardımcı olacak şekilde tasarlanmıştır.

Öte yandan öykülerin “tek etki” kuralına uygun şekilde kurgulanmasındaki başarının dil bakımından gösterildiğini söylemek zordur. Ümit’in öyküleme dilinin Poe’nun vurguladığı anlamda şiirsel bir yoğunluğu yakalayabildiğini söyleyemeyiz. Karakter yaratımında ve mekan tasvirindeki sorunlar bu zafiyetin önemli nedenlerinden biridir. Oysa Poe’nun kısa öyküde önem verdiği kavramlardan biri de mekândır. Poe’ya göre öykü mekânının sınırlarını iyi çizmek, yazılmak için seçilmiş olayın etkisini arttırmak için son derece gereklidir. Resim için çerçeve ne ise, öykü için de mekân odur. Ümit’in öyküleri mekânların çeşitliliği açısından zengin olmasına rağmen, mekân tasvirleri ve mekânın öyküde anlatılan olaya etkisi oldukça zayıf kalır. Başkomiser Nevzat ile birlikte İstanbul’un çeşitli semtlerini, gece klüplerini, varoşları, eski yalıları, lüks plazaları dolaşırız ama bu mekânlardan hiçbiri öykülerdeki olayın etkisini güçlendirme açısından bir önem taşımaz.

Ümit’in öykülerine iyi polisiyenin kıstasları açısından baktığımızda da görebildiklerimiz sınırlıdır. Çoğu polisiyede olduğu gibi bu öyküler de, olayların düzgün bir sıralama (zaman akışı) ile birbirini kovaladığı ve bakış açısının birinci ya da ikinci tekil şâhısa göre düzenlendiği klasik gerçekçi metinlerdir. Söz konusu öykülerin polisiye anlatılarının değişmez iki önemli öğesi olan olay örgüsü (entrika kurma becerisi) ve ayrıntı zenginliği (atmosfer yaratma) açısından bazı sorunları olduğu söylenebilir. Kimi öykülerde entrikanın oldukça zayıf kaldığı, bazı öykülerde de çözümlerin okuyucuyu tatmin edemediği görülür. Bazen gerçek hayatta da karşılaşılan problemlerin basit çözümleri olduğu gerçeğinden yola çıkan yazar, öykülerinde bu basit çözümlerden yararlanan sonlara ulaşmakta, doğrusu bu da polisiyeseverleri pek kesmemektedir. Öte yandan Ömer Türkeş’in de belirttiği gibi polisiye öykülerde atmosferi yaratan ayrıntılar en az öykünün kendisi kadar önemlidir, metin içerisindeki ayrıntıların, ortamın, davranışların tasvirindeki gerçeklik tedirginleştirici ve gerilim yaratıcı bir işlev görür. Bu anlamda, ayrıntılardaki zayıflığın atmosfer kurmadaki başarısızlığı getiren temel etken olduğu söylenebilir. Bu durum söz konusu öykülerin edebiyat ürünlerinden çok diyalogların öne çıktığı, ayrıntıların ihmal edildiği ve hızlı bir kurguya sahip dizi film senaryolarına benzemesine yol açar.

Öte yandan öykülerin içerik bakımından görece daha başarılı olduğunu söylemek mümkündür. Genelde üçüncü sayfa haberlerinde rastlayabileceğimiz türden suç öyküleri anlatan Ümit, okuyucuda bir sahicilik duygusu yaratmada oldukça başarılıdır. Öykülerin bir kısmında güncel olaylara da yer verilmesi bu sahiciliği pekiştirir. Öykülerde, deprem sendromu, televizyondaki VJ istilası, emniyet görevlileri ve politikacıların karıştığı yolsuzluklar, yazar-eleştirmen kavgaları, çevre katliamı, taksici cinayetleri gibi güncel konular ve olaylara yer verilir. Diyalog yazımı başta olmak üzere, öykülerin dili de bu “gerçekçi” anlatımı destekler niteliktedir. Ümit genel olarak, suç ve suçun doğası hakındaki düşüncelerini öykülerine yedirmeye gayret eder. Öykülerin çoğunda suçu, toplumsal bağlamı içinde -yani nasıl ve kim tarafından işlendiği kadar neden işlendiğini de sorgulayarak- anlatmak amaçlanır. Ancak öykülerin estetik bütünlüğü (biçim-içerik dengesi) düşünüldüğünde bu amacın her zaman başarı ile yerine getirildiğini söylemek güçtür.

Çiçekçi’nin Ölümü, Ahmet Ümit ile İsmail Gülgeç’in ortak çalışması. Ahmet Ümit’in “Genelev Çiçekçisi” adlı kısa öyküsünden uyarlanmış bir çizgi roman. Türkçe edebiyattan yapılan çizgi roman uyarlamaları düşünüldüğünde sayıca fazla olmadıkları görülebilir, hele ki hafızalarda yer etmiş örneği pek yoktur. Çiçekçi’nin Ölümü, bu nedenle birkaç açıdan ilgi çeken özellikler taşıyor. Öncelikle popüler bir yazarın isminden faydalanılıyor, üstelik o yazar bir biçimde projenin içinde yer alıyor. İkincisi, uyarlama, çizgi roman albüm dizisi biçiminde düşünülerek sunuluyor. Çiçekçi’nin Ölümü benzeri çizgi roman albümlerinin Türkiye’deki satışları çok yüksek değil, şöyle söylenebilir: çok-satar kitaplar arasına çizgi romanlar giremiyor. Çizgi romanlar, gazete bayilerinde ucuz fiyatlara satılan, sanat niteliği düşük yayınlar olarak görülüyor ve “kitap dünyasına”, “sanat algılamasına” kolaylıkla dâhil olamıyorlar. Yayınevleri çizgi roman okurunun kim olduğunu, beklentilerinin neler olduğunu, kitap okurları kadar bilmiyor. Çiçekçi’nin Ölümü gibi iddialı bir albüm projesi biraz da bu belirsizlikle uğraşmak zorunda. Doğan Kitap’ın çizgi roman olarak bir edebiyat uyarlamasını seçmesi, yayınevi dünyası içinde tutarlı bir tercih olarak gözüküyor. Biri yerli, diğeri yabancı (Jean Christophe Grangé) çoksatar yazardan yapılan çizgi roman uyarlamalarını eş zamanlı olarak yayınlaması, üstelik albümleri Türkiye ölçeğinde yüksek sayıda basılması iddialı olunduğunu da gösteriyor.

Dizinin çizeri İsmail Gülgeç açısından albüm, Ahmet Ümit’e kıyasla daha yoğun bir emek gerektiriyor. Ümit de birkaç röportajında “işin bütün ağırlığını İsmail çekiyor” demek zorunda hissetmiş kendini (Milliyet, 9.11.2005). Gülgeç, karikatürist olarak tanınsa da yıllarca gerçekçi çizgi ve konulara dayanan işler yapmak istediğini belirtmiş, aralıklarla türe yoğunlaşan çalışmalar hazırlamıştır. Hemen hepsine iddialı başlangıçlar yapsa da çoğunu yarım bıraktığını belirtmek gerekiyor. Örneğin yıllar önce Yaşar Kemal’in ünlü romanı İnce Memed’i çizmeye başlamış ve yarım bırakmıştı. İnce Memed gibi önemli bir çalışmanın neden yarım bırakıldığı belirsiz, yazılı tek veri Yaşar Kemal’in sonraki şikâyetleri -ya da Kitap Gazetesinin aktardıkları- (Temmuz, 2002): “İsmail [Gülgeç] tembelliğinden romanı yarım bıraktı.” İsmail Gülgeç, 1981 yılında Cumhuriyet gazetesinde çıkan önemli bir başka çalışmasını, Memo’yu da tamamlamamıştır. Bu yarım bırakmalar ile ilgili bir ipucu da Çiçekçi’nin Ölümü röportajlarından çıkartılabilir. Dizinin devam edip etmeyeceği ile ilgili soruya hafif şakayla “ekonomik olarak dayanabilirsem…” diye başlıyor (Hürriyet, 2.10.2005). Yorgunluk, bıkkınlık, emeğin karşılığını alamamak ya da başka bir nedenden ötürü Gülgeç emek verdiği önemli çizgi romanları yarım bırakmıştır.

İnce Memed örneği hatırlanırsa Çiçekçi’nin Ölümü Gülgeç’in ilk uyarlaması değil. Ahmet Ümit’in kısa öyküsünü uyarlarken İnce Memed’e göre daha rahat olduğu görülebiliyor. Gülgeç-Ümit ikilisinin öyküyü geliştirerek yeni bölümler yazmış olmaları bu rahatlığın göstergeleri. Ahmet Ümit, ara öykü ya da yorum olarak tanımlanabilecek ekler yaptıklarını anlatıyor: “Araya konunun dışında kalan herhangi bir temayı [kattık], mesela kötülüğü Nevzat’ın ağzından bir ya da iki sayfayla anlatmak gibi. Bunu İsmail Gülgeç önerdi ve bana da çok ters gelmedi”. Bu ilavelerin önemli bir katkı getireceğini düşünmüş olmalı Gülgeç. Çiçekçi’nin Ölümü’ne bütünlüklü olarak bakıldığında gerçekçiliği besleyen iki temelden biri bu ilaveler. Böylelikle hem tiplemelere hem de çizgi romana yarı belgeselci bir psikolojik derinlik katılmak istenmiş. Gerçeklik vehmini güçlendirmesi beklenen ikinci unsur ise fotoğraflar. Gülgeç, çalışmada özellikle arka planlarda fotoğraflardan bolca faydalanmış. Bu kullanımın sorunları yok değil, kimi karelerde bilgisayar efektleri ve fotoğraf kendini çok hissettiriyor, tiplemelerin fotoğrafa dâhil olamadığı “copy-paste” edildiği sahnelerle karşılaşılıyor. Ancak albümün asıl sorunu Gülgeç’in yıllara dayanan çizgi alışkanlıklarında ortaya çıkıyor. Tiplemeler, karikatürden gelme alışkanlıklarla oluşturulmuş; metne ve arkaplanlara gösterilen ihtimama karşın karikatürize aura albümün gerçekçiliğini sekteye uğratıyor. Örneğin albüme adını veren cinayetteki cesedin resmedilişi “karikatür” görünüyor. Gerçeklik ile gerçeklik vehmi yaratmak için estetize edilen gerçeklik doğal olarak farklıdır. Bizatihi, gerçek, gerçek değilmiş gibi durabilir. Öykünün kendi mantığı ve gerçekliği içerisinde gerçekmiş gibi resmedebilmek şarttır. Bir başka örnek sahne kurarken kendini gösteren türden: 21.sayfada Ali’nin ilk kez karanlıkta elinde fenerle gördüğü cesede bakıp “Allah kahretsin, yine töre cinayeti Başkomserim” demesi ne denli mantıklıdır veya. Töre cinayeti olduğu cesetten mi anlaşılıyor diye sormak gereksiz, ayrıca o didaktik balon meseleyi karikatürize ediyor.

Karikatürize çizginin asıl ahrazı tiplemelerde belirginleşiyor; öyküdeki polisler/iyiler dışında nerdeyse herkes grotesk özelliklerle resmediliyor. Alt sınıflara özgü bir çirkinlik-şişmanlık vurgusu değil bu, çünkü Ali de yetimhaneden çıkma yoksullardan. Sorun, Gülgeç’in çirkinliği, suçluluğun bir parçası olarak görmesinden kaynaklanıyor. Bu tercihi inşa etmeye çalıştığı gerçekliği aksatıyor. Bütün polisler düzgün vücutlu, normal kilolu, fit tiplemeler, ilginçtir düzgün burunlular (yüzün merkezinde olan burun, özellikle karikatüristlerin ilgisini çeker). Soruşturmada karşılaşılan herkesin kilolu ve yıpranmış, üstelik iri burunlu olması ilginç elbette. Gülgeç, bir röportajında Türkiye’de çizgi roman algılamasının Teksas Tommiks’i aşamadığından şikâyet ediyor. Ama resmettiklerine, kötülerin fiziksel özellikleriyle tanınır olması ilkesine gösterdiği sadakate bakılırsa Teksas Tommiks algısının değişmesine yönelik bir katkı getirmiyor. Yerli çizerlerimizin yıllarca üçüncü hamur kâğıtlarda, son derece kötü bir baskıyla “harcanan” işlerine üzülmeleri, frankofon albümlere imrenmeleri ve nihayet yaptıkları işe saygı gösterilmesini istemeleri anlaşılır ve hak verilir bir durumdur. Ama bir çizgi romanın iyi kalite kâğıtlara renkli olarak ciltli basılması farklı olmanın garantisi değildir. Gülgeç, Ahmet Ümit’in öykücülüğünde çok da belirgin durmayan klişeleri çizgileriyle belirginleştirerek temelden hata yapıyor. Sonraki albümlerde -umarız Gülgeç çizmeye devam eder, Başkomser Nevzat yarım kalan çalışmalarına benzemez- iyiyle kötünün resmedilmesinde daha muğlâk, polisiye türüyle daha uyumlu bir çizgi yakalanır.

Son sözü Gülgeç ile ilgili bir hatırlatma yaparak bağlayalım: Yıllar önce yayıncılara ithamlarda bulunmuş, en uygun ifadeyle onları yazarları sömürmekle-hırsızlıkla suçlamıştı. Kendi yayınevini kurması bu suçlamaların ardından yaşanmış, daha çok kendi kitaplarını yayınlamıştı. Çiçekçi’nin Ölümü’nün Doğan Kitap’tan çıkıyor olması, bu suçlamaların unutulduğunu gösteriyor. Üstelik Doğan Kitap gücünü kitapseverliğinden değil bütçesinden alan, kendi mecrasında tekel olmak isteyen bir yayınevi. Çok da anlatmaya gerek yok aslında.

Kaynakça :

“Çizgi, Roman’ı Katleder mi?”, (2002), Kitap Gazetesi, http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=544

Çelenk, Zehra (2005), “Esrar-ı Cinayat’dan Çoksatarlığın Esrarına: Ülkemizde Yazarın ve Romanın Polisiye Macerası”, Pasaj, Sayı 2, Eylül-Aralık. s.159-182.

Erbil, Ömer (2002), “Romanların, çizgi romanı yapılmalı mı?”, Milliyet, 24 Temmuz.

Hızlan, Doğan (2002), “Proust’un ünlü romanı best seller olur mu?” Hürriyet, 19 Temmuz,.

Moran, Berna (1991), “Bir Cinayet Romanı ve Post Modern Polisiye”, Çağdaş Türk Dili Eleştiri Özel Sayısı, 45/46.

Özer Sevinç (1999), “Kısa Öykü Kuramının Manyetik Alanı: Poe’nin Tek Etki Kuralı”, Adam Öykü Temmuz- Ağustos, Sayı: 23.

Öztop, Erdem (2006). “Ahmet Ümit’in Kavim’i ne anlatıyor” (Yazarla söyleşi) Haber7.com

Türkeş, A. Ömer (1998), “Yeni polisiye diziler, yine eski kalıplar”, Virgül, 5, Şubat.

Ümit, Ahmet (1998), “Kapitalizmin Yarattığı İki Olgu: Marksizm ve Polisiye Roman”, Marksizm ve Gelecek, Sayı: 14, Yaz.

www.haber7.com/haber, 24 Mart.

Elveda Ankara – Y. Sinan Tanyıldız / A. Ömer Türkeş

Yazarın niyeti muhtemelen bir pembe dizi masalı anlatmak değildi, ama son derece gevşek bir olay örgüsü ile, inandırıcılığı hiç olmayan bir öykü çıkarmış ortaya; Kahramanımız Yıldız, kocası taraından aldatıldığını, kocasının intiharı sonucu öğrenmiş ve dünyaya küsmüştür. Maddi problemleri olmamakla birlikte, sıkılmamak için işlettiği butiğinde dışarıyı seyrederken, denize atlamak üzere olan bir adamı -Murat’ı- görür ve onu intihardan vazgeçirir. Hasta olan Murat’ı evine götürdüğünde, onun İleri gazetesinin sahibi ve ünlü bir kişi olduğunu öğrenir. Yıldız, akibeti meçhul bir maceraya atılmıştır artık. Murat’ın bir suikast sonucu öldürülmesi, miras olarak kendisine bıraktığı gazetenin yöneticiliğine getirir Yıldız’ı. Komşusu ev kadını Güler ve onun kocasını da yanına alarak, hiç bir deneyimi olmayan bu alemlerde başarıdan başarıya koşar. Öykünün merak saikini uyandırmak amacıyla, yazar karşımıza önce Murat’a benzeyen kuzen Cezmi’yi, sonlarda da bizzat Murat’ı çıkarır, ama bir çok olay, Yıldız’ın düşleri ile birlikte anlatıldığından, olup bitenlerin gerçekliği hakkında şüpheye kapılırız.

Edebi anlamda başarılı olmadığını söylemiştim “Elveda Ankara”nın. Rastlantısallığı fazlasıyla öne çıkarması, kadın karakteri Yıldız’ın karşısına çıkan engelleri -rahatlıkla- teker teker atlayışı, gazeteciler alemindeki çıkar ilişkilerinin karikatürleştirilmesi ve basitleştirilmesi, paranın harman olduğu bir dünyada geçen yaşantılar, kadın ve erkeğin üstlendiği roller, cinselliğin kullanılış biçimi, yani hemen her motif bir pembe diziden transer edilmiş gibi görünüyor. Herhalde yazar da bunların farkında olduğu için, aynı mekanda başlatıp aynı mekanda sonlandırdığı öykünün bir düş mü yoksa gerçek mi olduğunu belirsizleştirmiş.

Türkiye’de medya sektörünün siyaset ve mafya ilişkileri ile sıkı bağları olduğunu biliyoruz. Son yıllarda bir çok gazeteci de fail-i meçhul suikastler sonunda hayatlarını yitirmişlerdi. Roman, merkezine basın dünyasını ve bir gazeteciye yapılan suikastı aldığında, merak duygusunu uyandırmayı başarıyor. Acaba yazar bu önemli siyasi ve toplumsal gerçekleri mi ele alacak diyerek umutlanıyorsunuz. Ne yazık ki, Sinan Tanyıldız’ın böyle bir amacı yok. Dahası öykünün Türkiye, ABD veya Uganda’da geçiyor olup olmaması bile önemli değil. Toplumsal gerçeklerden kopuk, güzel ve yalnız bir kadının çevresinde dönen zamansız ve mekansız bir maceradan başka bir şey yok romanda. Bir gazetenin yönetiminin içeriksel ve muhasebe anlamında bu denli basitleştirilmesi karşısında –en hafif deyimle- gülümsüyorsunuz. Haberler, satış ağı, yöneticiler, genel yayın yönetmenleri kuklalıktan çıkmış karikatüre dönmüşmüş. Öykü, kurgu ve olay örgüsü ise, metni bir polisiye olarak algılamamıza yetmeyecek kadar hafif kalıyor.

“Elveda Ankara”nın bir ilk roman olduğunu düşünerek daha fazla bir söz söylemeyi gereksiz buluyorum. Ancak hem yazar hem de yayınevinin editörünü, yazma ve değerlendirme konusunda daha titiz olmaları konusunda uyarmak gerekiyor. Yazar ve kitap kolleksiyoncusu olanlar dışında okuyucuların ilgisini çekmeyecek bir roman.

Hayat Askıda – Necati Göksel / A. Ömer Türkeş

Necati Göksel, ilk romanı “Hayat Askıda”da bir dizi cinayete sahne olan heyecanlı bir kovalamacayı anlatıyor; hikayenin kahramanı Metin, reklam sektöründe çalışırken kriz sonrasi işini, işiyle birlikte hayallerini de kaybetmiş genç bir adam. Üstelik sekreterek olarak işe alıp sektörde yükselmesine yardımcı olduğu sevgilisi Deniz tarafından da terkedilmiş… Kış mevsiminin bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir gece vakti, neredeyse bilinçsizce sürüklendiği sevgilisinin evinin önündeki parkta gözleri kapanacak, bilinci yerine geldiğindeyse hayatı bambaşka bir yöne savrulacaktır. Çünkü Deniz, yeniden kucak açmış, bir de iş bulmuştur Metin’e; dolgun bir maaşla Hanay Holding’in sahibi Cemal beyin oğlu Ali Hanay’ı izleyip rapor vermesi istenmektedir. İşi kabul etmeme lüksü hiç olmayan Metin, yanına verilen genç şöför Erdal’la birlikte yola koyulacaktır.

Holdingin batık bankası nedeniyle polisçe aranan Ali Hanay’ı İzmir’de bulan ikili, müflis işadamının peşinde önce Kuşadası’na uzanıyorlar. Metin’in otelde şarkı söyleyen ilk gençlik aşkı Selinay’a rastlamasıyla hikayede duygusal kıpırdanmalar da başlıyor. Ne var ki, kış mevsiminin huzurunu yaşayan Kuşadası’nın sakin ve pastoral havası uzun sürmeyecek, Metin ve Erdal, avcıyken ava dönüşecek, canlarını kurtarmak için esrarengiz bir adamın, Selahattin’in çiftliğine sığınmak zorunda kalacaklardır. Metin, attıkları her adımın kendilerini izleyenler tarafından biliniyor olması karşısında, onları Ali Hanay’la takiple görevlendiren holding yöneticilerinden, hatta Deniz’den bile şüphelenmektedir şimdi. Bu arada Selinay’la iyice yakınlaşmışlardır…

Bir polisiye okuma zevkini veren “kim, neden, nasıl” sorularının yanıtını ifşa etmemek için hikayenin özetini burada kesmek zorundayım. Aslında Metin’in içine düştüğü muammanın suçlular tarafını kestirmek okuyucu için pek zor değil. Çünkü Necati Göksel’in seçtiği tarz polisiyelerin can alıcı noktası muammanın çözümüne odaklanmaz. Önemli olan, okuyucuyu başlarına neler geleceğinden bihaber, biraz da saf roman kahramanlarıyla birlikte yollarda dolaştırmak, onların duygularına eşlik ettirmek, tehlikeli bir maceranın atmosferini teneffüs ettirmektir.  Amaçlanan dikkatleri sürekli tutmak, gerilim yaratmak ve o gerilimi roman sonuna kadar korumaktır.

Necati Göksel, -Holywood sinamasının da etkisiyle- klasik ya da klasik sonrası katıksız detektif romanının gördüğü ilgiden çok daha geniş bir kesime seslenen bu polisiye türün kalıplarını yerli yerinde kullanmış, son yıllarda sıklıkla tanık olduğumuz batık banka vakalarından aldığı ilhamla yerlileştirmiş, ancak ilk polisiye roman yazımının zaaflarından bütünüyle sakınamamış. “Hayat Askıda”nın zaafları hikayeye katılan fazlalıklar. Mesela Söke’li mucit Salim Usta ve onun uzaylılardan aldığı sinyaller, masum suçlu Selahattin bey ve soygunları kuşkusuz ki romana daha çok heyecan şırınga etmek için eklenmişler, ama istenen etkiyi yaratamıyorlar. Tersine hem hikayenin akışı kesiliyor hem de inandırıcılığı zedeleniyor. Oysa bu türün ustalığı inanılırla inanılmazı, ciddi ile kaygısızı ince bir biçimde bir araya getirmektir. Hafif bir kayma ile denge bozulur, inanılırlık yitirilir, gerilim yok olur. Necati Göksel, bütün dikkatini Ege sahillerini fon alan iz sürme hikayesi üzerine yoğunlaştırsaydı sanıyorum daha çarpıcı bir romanla çıkmış olacaktı karşımıza.

“Havada Bulut” romanında benzer bir konuyu işleyen Meksikalı polisiye ustası Paco Ignacio Tabio, ülkesindeki kara para ekonomisinden yola çıkarak toplumun düşünce ve yaşam tarzlarını sorguluyor, birey/toplum ilişkilerinin psikolojik sonuçlarını ve suçun toplumsal görüntüsünü ürpertici bir çıplaklıkta ortaya koyuyordu. Yerli polisiyelerde henüz böylesine radikal çıkışlar göremiyoruz. Gerçi Necati Göksel de malzemesini gerçek hayattan çıkarmış, zengin ve saygın kesimden insanların diğerleriyle kesiştiği anları -Celil Oker gibi- kriminalleştirmiş, ama o da  suçun ekonomik, siyasal ve toplumsal boyutlarıyla yeterince ilgilenmemiş. Belki de bu nedenle fazlasıyla iyimser –bestsellere yakışan- bir sonla bitiriyor romanını. Böyle bir sonun okuyucuyu hiç de rahatlatmadığını söylemeliyim.

Buraya kadar polisiyenin sınırları içinde kaldık, biraz da romanın edebi özelliklerinden söz etmek istiyorum; Necati Göksel, çok rahat anlatmış hikayesini; iç ve dış diyaloglar kadar karakter, mekan, eşya ve olay tasvirleri de hiç aksamıyor. Belki de tek eksikliği Metin dışındaki roman kişileri üzerinde fazla durmayışı, ama pek çok romanda karşılaştığımız günümüzün bunalımlı küçük burjuva tipini de Metin üzerinden bütün değer, duygu ve düşünceleriyle iyi canlandırıyor Mesela onun işini ve sevgilisini yitirdiği anı şu cümlelerle yansıtmış Göksel; “Deniz’in beni terk ettiği zamanlara döndüm yeniden: Her yer is karası, beton grisi, toz ve kül rengiydi. Her yerde sade­ce soğuk, gökyüzünde karanlık bulutlar vardı. İnsanlar sade­ce karaltılar halinde dolaşıyordu sokaklarda. Önüme bakarak yürüyordum. Yalnızdım. İşsizdim. Parasızdım. Bazen adımla­rım beni Taksim’deki birkaç ay önce çalıştığım, artık kapanmış olan reklam ajansının önüne, bazen Deniz’Ie yemek yediğimiz bir lokantaya, bazen de çay içmek için gittiğimiz bir kahveye götürüyordu. O sokaklarda, el ele dolaştığımız zamanların yok oluşunu büyük bir acı içinde ayrımsıyordum. Şehir bana, ben kendime yabancıydım. Artık sokakların kokusu eskisi gibi de­ğildi. Sadece merdiven altlarından, karanlık kuytu köşelerden, ızgaraların arasından gelen o rutubetli ekşi koku vardı.”

Raymond Chandler’in ifadesiyle “cinayeti sırf ortada bir ceset olsun diye değil, gerçek bir nedenle işleyen insanlar”ın aldığı romanlardaki artış polisiye edebiyatımızın geleceği açısından umut vaadedici.