İyi polisiye, iyi edebiyattır : SIMENON ve MAIGRET Üzerine

XX. yüzyılın en büyük yazarlarından biri, kuşkusuz Simenon’dur. 1989 yılında öldüğünde, geride kendi adıyla 193, on sekiz farklı takma isimle yazdıklarını da sayarsak dört yüzü aşkın roman bıraktığı için, bu sıra dışı yazarın edebi niteliği kimilerince tartışmalı bulunmuştur.

Dünya çapında beş yüz milyonu aşkın satışa ulaşan bir yazar, aynı zamanda nitelikli bir edebiyatçı olabilir mi? Bu soruya Nurullah Ataç da yanıt bulamamış:

“Ama ne kadar çok yazmış! O kadar çok yazan adamın her kitabı iyi olamaz elbette!” (Akt. Salâh Birsel, “Fantoma Geliyor”, Soyut, sayı 92, Haziran 1976)

Ne de olsa Simenon, romanlarını yazarken edebi kaygılar taşımadığını defalarca vurgulamıştır. Bu yaklaşımını da Colette’e borçlu olduğunu söyler. Colette, o günlerde Le Matin dergisine kısa öyküler yazan genç Simenon’a, yazdıklarının “fazla edebi” olduğunu söylediğinde, Simenon ona hak verir. Romanlarını gözden geçirirken yaptığı ilk iş, bu tür “fazlalıkları” kırpmaktır:

– Neyi kesip atıyorsunuz, hangi tip sözcükleri?

– Sıfatlar, zamirler ve yalnızca bir etki yaratmak için orada olan her sözcüğü. Bilirsiniz, güzel bir cümlen mi var – at onu! (Carvel Collins, “Simenon’la Söyleşi”, The Paris Review, 1955)

Yazarın bu görüşünü destekleyen bir savı, romanlarında faydalandığı kelime dağarcığının iki bini aşmadığı yönündedir. Türk okurları ellili yıllardaki Ataç çevirilerinde pek fark edememiş olsa da, Simenon romanlarının dili gerçekten basittir. Yine de iki bin kelime çok iddialı bir rakam. Nitekim geçen yıllarda Simenon okurlarının yaptığı bir çalışma, yazarın –görece daha yalın olan– Maigret romanlarında bile bu rakamın neredeyse iki katına ulaştığını ortaya koydu.

Benzer bir çalışmayı, yazarın on bin kadınla cinsel ilişkide bulunduğu iddiası için de yaptılar mı acaba? Okumaya bu noktada ara verip, kısa bir hesaplama yapan meraklı Virgül okuruyla aynı görüşteyim: Bu dudak uçuklatıcı rakam gerçek olamaz. Ama ne önemi var! Simenon uçuk herifin tekiydi; yerli yersiz iddialarda bulunmayı severdi. 1937 yılında Nobel’i kazanacağını ileri sürmüştü:

349 roman yazdım, ama bunların hiçbir değeri yok. Gerçekten yazmak istediğim romana henüz başlamadım. 40 yaşımda ilk gerçek romanımı yazacak, 45 yaşımda, yani 1947’de de Nobel ödülünü kazanacağım. (The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham, Penguin, 2003)

1957 yılında Camus’ye verilen Nobel Ödülünü duyduğunda yazara savurduğu küfür meşhurdur. Sonradan Nobel’den niye vazgeçtiğini de açıkladı:

1946’da aday gösterilmeme ramak kalmıştı. Ama vazgeçtim. Madalya istemiyorum çünkü. Sergilenecek türden bir hayvan değilim. Madalyalar için inekler ve boğalar var. (LIRE, Mayıs 2003 sayısında yayınlanan söyleşiden çeviri, Esra Özdoğan, Virgül sayı 64)

Oysa aday gösterilmesine değilse de, sergilenmesine ramak kalmıştı Simenon’un. 1927 senesinde Paris Matinal gazetesinden Eugene Merle ile imzaladığı kontrat, yazarın halka açık bir yerde, cam bir hücreye yedi gün boyunca kilitli kalıp, tefrika edilmek üzere bir romanı tamamlamasını içeriyordu. Gazete kontratın imzalanmasından kısa bir süre sonra battığı için, cam hücre asla kurulmadı. Kurulsaydı, elbette bu denemeden alnının akıyla çıkardı Simenon. Roman yazmaktaki hızı meşhurdur. Öyle ki, Hitchcock telefon açınca sekreterinin “Simenon şimdi bir roman yazıyor, bitirene kadar sizi hatta bekleteyim,” dediği rivayet edilir. Bu kadar çok yazan adamın her yazdığı elbette iyi olamaz!..

Gelgelelim, Simenon cephesinin de eli güçlüdür. Öyle ya! Koskoca André Gide kendisini “Hepsinin en iyisi, edebiyatımızın en hakiki romancısı,” diyerek övmüş; eserleri Dostoyevski, Balzac ve Dickens ile kıyaslanmış; aralarında Céline, Colette, Cocteau, Jean Renoir, Fellini, Charles Chaplin, Henry Miller ve T.S. Elliot’ın da bulunduğu birçok önemli ismin hayranlığını kazanmıştır.

Jean Renoir, Simenon’a yazdığı bir mektupta, şu sözlerle över yazarı:

Tanrı sizi yazmanız için yaratmış; nasıl ki babamı resim çizmesi için yarattıysa. İkiniz de bu yüzden, işinizi çok iyi yapıyorsunuz. (The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham, Penguin, 2003)

Eserleri elli beş dile çevrilmiş, dünya çapında yarım milyarı aşan satış rakamlarına ulaşmıştır. Bu alanda rakibinin, Jules Verne ve Shakespeare’le beraber, sadece İncil olabildiği söylenir. 1972 tarihli bir UNESCO araştırmasına göre ise, Lenin’in ardından, yapıtları en çok dile çevrilen ikinci yazar Simenon’dur.

SIMENON ÜZERİNE

Simenon 1903’te Liege’de doğdu. Bir ve sekiz yaşlarındayken ailesi adres değiştirdi; ama elli yaşına dek Simenon yirmi altı ayrı evde yaşayacaktır, o yüzden üzerinde durmaya değmez. 1918’de babasının kalp krizini bahane ederek okulu bırakıp Liege gazetesinde çalışmaya başladı.

1921’de ilk romanı yayınlandı, bir sene sonra şansını Paris’te denemeye karar verdi. 1923 yılında Tigy ile evlendi. Aynı sene Le Matin editörü olan Colette’i öykülerini yayınlamaya ikna edişi onun için bir dönüm noktasıdır. Takip eden yıllarda farklı isimler altında birçok aşk, macera ve polisiye öyküsü yayınladı.

1929 Eylülünde Delfzijl’de Komiser Maigret tiplemesini yarattı. İki sene sonra ilk gerçek Maigret romanı yayınlandı: Pietr-le-Letton. Bu, aynı zamanda kendi adıyla yayınlanan ilk romanı idi. Maigret’den sonra Simenon, kendi deyimiyle hiç aç kalmadı.

1933’te İstanbul’a geldi; Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki ile Paris-Soir için röportaj yaptı. Aynı yıl, Maigret romanları yazmayı bırakmaya karar verdi, kendini edebiyatta kanıtlamak istiyordu. 1939’da ilk oğlu Marc Simenon dünyaya geldi.

1940’ta orduya yazılmaya karar verdi, ancak onun yerine, La Rochelle’deki mülteci kampı komiseri olarak görevlendirildi. Aynı sene doktoru yanlış bir teşhis sonucu en çok iki yıllık bir ömrü kaldığını bildirdi. 45’te Kanada’ya yerleşti. Sekreter olarak Denise’i tuttu ve onunla ilişkiye girdi. 49’da Denise’in hamile kaldığını öğrenince Tigy’den ayrıldı. Aynı yıl ikinci oğlu John doğdu.

50’li yılların ilk yarısını, Denise ile beraber yerleştikleri Shadow Rock çiftliğinde geçirdi. Tek kızı Marie-Jo 1953’te, üçüncü oğlu Pierre ise 1959 yılında doğdu. Simenon, 1961’de hizmetçi olarak işe aldıkları Teresa ile de kısa zamanda ilişkiye girdi. Sonraki yıllarda önce Denise, ardından da on üç yaşındaki Marie-Jo psikiyatrik tedavi görmeye başladılar.

1972 yılında son Maigret’sini tamamlamasının ardından, yazarlık yaşamına son verdiğini duyurdu. 1974’te Teresa ve Pierre ile yaşamaya başladı. 1978’te Marie-Jo’nun intiharı üzerine, kızına hitaben Intimate Memoirs’ı kaleme aldı. Oğulları, 4 Eylül 1989’daki ölümünü radyodan haber aldılar.

 

MAIGRET ÜZERİNE

1963 yılında verdiği bir söyleşide Simenon, “Polisin de genelde, suçlu ile aynı mahallede doğmuş olduğunu unutmayın,” der: “Suçlu ile benzer bir çocukluk geçirmiş, aynı dükkândan şekerleme aşırmıştır… İçten içe, polis suçluyu anlar, çünkü çok kolaylıkla kendisi de onun gibi olabilirdi.”

Maigret olayların gelişimi boyunca herhangi bir şey yapmıyormuş izlenimi verir. Olay yeri incelemesidir, parmak izidir, önemsemez bunları. Sorulduğunda hiçbir fikri olmadığını söyler, yargıya varmaktan kaçınır; bunu da sık sık vurgular. Bunun yerine suçluyu, rakibini tanımak ister. Soruşturma süresince motivasyonu budur, büyük ölçüde yöntemi de budur. Maigret Tuzak Kuruyor’da, soruşturma boyunca nasıl biri olduğunu merak ettiği katili tuzağa düşürdüğünde şöyle seslenir ona: “Siz bir insansınız!”

Komiserimizin genelde tüm yaptığı, olaya karışmış kişilerin mahremiyetine sızmaktır. Etrafta dolaşıp densiz densiz sorular sorar; gerek görürse eşyalarını karıştırır, izler onları. Biriyle konuşurken sözünü kesmekten ya da onu utandıracak sualler sormaktan çekinmez. Düpedüz kaba biridir Maigret.

Sonra bir an gelir, okur bunun hangi ipucundan ötürü olduğunu da kestiremez, sağa sola caka satmaya başlar komiserimiz. Olayı ana hatları ile çözmüştür. Eşhas sırlarını açmıştır Maigret’ye. Bazen Maigret’nin muammayı çözmesi, istenmeyen sonuçlar doğuracak niteliktedir. Bir aile düzeninin veya bölgenin zengin ve hatırşinas çevrelerinin köküne dinamit koyacak bir skandalı açığa çıkarıverir Maigret. Üstelik suçun örtbas edilmesi ya da çapulcunun birinin üstüne yıkılması yönündeki baskılara karşın, burnunun dikine giderek yapar bunu. Hollanda’da bir Cinayet’te Maigret’yle Prof. Jean Duclos’un konuşmasını hatırlayalım:

Duclos:

– (…) Siz ise, buraya geldiğinizden beri burnunuzun dikine gidiyorsunuz, yakışık alır mı, almaz mı demeden.

Maigret:

– Örneğin suçlunun bulunmasını istiyorlar mı, istemiyorlar mı, aldırmadan!

Duclos:

– Neden olmasın? İğrenç bir cinayet söz konusu değil… Yani suçlu profesyonel bir katil ve hırsız değil… Toplumu korumak için ille de içeri tıkılması gereken bir kişi değil…

Simenon’un kebikeçi (ex libris) üzerinde şu sözler yer alır: “Anla, ama yargılama!” Boşuna değildir bu; yazar bütün hayatını insan yaradılışını tanımaya adamıştır. Kendisini, romanlarındakine benzer bir trajedinin kurbanı olmadığı için şanslı sayar.

TÜRKÇEDE SİMENON

Simenon’un dilimizdeki macerası, 1944 yılında basılan İsyan (Long cours) ile başladı. Orijinali 1936 tarihli romanın çevirisi, dönemin ünlü gazetecilerinden, sonradan milletvekilliği ve kültür bakanlığı da yapmış olan Cihad Baban’ın imzası taşıyordu.

O gün bugündür, Simenon’un ünlü isimler tarafından çevrilmesi bir gelenek halini almıştır. Oktay Akbal, Oktay Rifat, Sait Faik, Nurullah Ataç, Çetin Altan, Bilge Karasu, Hamdi Varoğlu, Erhan Bener, Cihad Baban, Selami İzzet Sedes, Samih Tiryakioğlu, Eşfak Aykaç, Oğuz Alplaçin (namı diğer Hayalet Oğuz) ve Sosi Dolanoğlu, Simenon çevirmenlerinden bir kısmı.

İlginçtir, Türk okurun, yazarın meşhur komiseri Maigret ile tanışması ancak 1960 yılında, Ataç imzalı Polis Müfettişi Kadavra ile olmuştur. Elbette, gazete tefrikalarını saymazsak. Bundan sonra da, 1986’da Sungur Yayınevinin Maigret serisine dek sadece dört Maigret yayınlanmış. Sungur’un Hüseyin Boysan çevirileri de iki kitapla sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla Maigret’nin hakkını veren ilk yayınevi Nisan’dır, diyebiliriz. Nisan Yayınevi 1992-99 yılları arasında ilk derli toplu Simenon serimizi yayınladı. On dört kitaptan oluşan serinin sekizi Maigret romanıydı.

 

KABALCI’DA SİMENON

Geçtiğimiz yıl bayrağı devralan Kabalcı, dört kitapla iddialı bir Simenon serisine başladı. Maigret romanlarını yazılış sırasına göre numaralandırarak bir seride, Maigret’siz Simenon’ları ise ayrı bir seride düşünen yayınevi, 2008’in sonlarında her iki seriden ikişer roman yayımladı.

Bella’nın Ölümü

Bella’nın Ölümü, bir kasaba öğretmeninin, Spencer Ashby’nin trajik öyküsünü anlatır. Yerleştiği kasabada saygın bir okulda öğretmenlik yapan Ashby, kasabanın yerlilerinden Christine ile evlenmiş, düzenli bir hayat sürmektedir. Bella’nın ölümü bu düzenin sonu olur. Bella, Christine’in bir arkadaşının genç kızıdır ve kısa bir süredir Ashby’lere misafir gelmiştir. Öldürüldüğü akşam Bella sinemadan dönmüş, işliğinde çalışmakta olan Spencer’a duyamadığı birkaç cümle söyleyip ayrıldıktan sonra odasında ölü bulunmuştur. Christine geceyi bir briç partisinde geçirdiği için Spencer bütün şüphelerin hedefi haline gelir. Bu andan itibaren, düzenli ve sıradan bir hayatın nasıl önlenemez biçimde, parça parça dökülüp çöküşe geçtiğini okuruz. Simenon’un mutat konularındandır bu.

Başlangıçta masumiyetinden elbet şüphe edilemeyecek olan Spencer, giderek toplumun dışladığı biri haline gelir. Kasabanın yerlilerinden olmayışı, bu dışlanmayı kolaylaştırmış gibidir. Aslında en baştan beri yabancı olduğunu fark eder Spencer. Zamanla, dışlanmaya direnen değil, kendisine biçilen rolü benimseyen, hatta bunu seçen birine dönüşmesini okumak büyüleyicidir.

Bella’nın ırzına geçip onu öldürmüş olabileceğine inanılması, Spencer için kışkırtıcı bir deneyimdir. Bir yandan topluluğa suçsuzluğunu ispat etmeye çalışırken, bir yandan da ömür boyu bastırdığı güdülerin bu olayla su yüzüne çıkmasına tanık olur Spencer.

     

Kanaldaki Ev

Oktay Rifat’ın başarılı çevirisi ile Kanaldaki Ev’in ilk basımı Varlık Yayınlarından 1959’da yapıldı. Yazarın doğumunun yüzüncü yılı şerefine 2003’te Koç Kültür Sanat tarafından yeniden basılan roman, şimdi de Kabalcı etiketiyle okura sunuluyor.

Yine bir trajediyi anlatır Simenon. Köklü bir Flaman ailesinin, birkaç yıl içerisinde nasıl dağılıp gittiğini okuruz. Yaşanan dramı tetikleyen şey, Flaman Van Elst kardeşlerin yetim kalan kuzenleri Edmee’nin gelmesiyle beraber, babalarının da beklenmedik ölümüdür. Ailenin, mülkün, geniş toprakların yönetimi kardeşlerin en büyüğü olan Fred’e kalır. Fred, böyle bir yükümlülüğü kaldıracak yaradılışta olmadığından, kadınlara ve lükse düşkünlüğü ile ailenin çöküşünü hızlandırır.

Kuzen Edmee’nin iki erkek kardeş, Fred ile Jef arasında kalması, zaman zaman Jef’i ağabeyine karşı kışkırtması, kaprisleri, sonun başlangıcı olur. Roman boyunca okur her an hissedecektir bu gerilimi. Romanın ortalarındaki şu paragraf, malumu ilandan başka bir şey değildir:

Sallanıyordu ev. Herkesin yerli yerinde durması sadece bir alışkanlıktı. Bunu teyze hissediyor, ilk gevşeyecek kimseyi anlamak ister gibi, herkesin ayrı ayrı yüzüne bakıyordu.

 

Flamanların Evinde

Simenon, romanlarında Flaman halkına sıkça yer veriyor. Yazarın anne tarafı, Brüll ailesi, köklü bir Flaman ailesidir. Simenon Flamanların yaşayışına bu yüzden yabancı değildir; ama onları romanlarında dışlanan, yabancı sayılan bir kesim olarak işleyecektir.

Romanda Maigret, karısının kuzeni aracılığı ile kendisinden yardım dileyen genç bir Flamanı, Anna Peeters’i geri çeviremez. Anna, Belçika sınırında ticaretle uğraşan Peeters ailesinin üç çocuğundan biridir. Ailenin tek oğlu Joseph, bir cinayetin faili olmakla suçlanmaktadır. İlişkiye girdiği ve bir de çocuk sahibi olduğu bir kızın kayboluşundan dolayı zan altındadır. Peeterslar, oğullarının masumiyetini kanıtlamak için Maigret’den medet umarlar. Bunun üzerine Maigret, Givet’ye gelir ve resmi yetkisi olmaksızın olayı soruşturmaya başlar.

Flamanların Evinde, Türkçede okuma şansı bulabildiğimiz Maigret romanları içerisinde iyilerden biri. Erken dönem Maigret’lerinden, yani Simenon’un I. Dünya Savaşından evvel yazdığı on dokuz Maigret romanından. Bu on dokuz Maigret, savaştan sonra, özellikle de Simenon’un Amerika’da Castle Rock çiftliğinde ününün doruğunda iken yazdığı Maigret’lerden biraz farklı bir kimlik taşıyor. Belki biraz da birbirlerine benzedikleri söylenebilir. Bunlar genel itibariyle Paris değil, taşra romanlarıdır.

Elimizdeki roman da, Altın Yayınevi tarafından basılan Oktay Akbal imzalı Cinayetler Limanı ile çokça benzerlik taşıyor. Orada da Maigret, bir kanal limanı kasabasında, benzer şekilde şüphelerin bir gemi üzerinde yoğunlaştığı bir soruşturma yürütmektedir. Cinayetler Limanı’nı, Simenon’un bu romanla aynı yılda (1932) yazdığını da belirtelim.

Flamanların Evinde’yi Cinayetler Limanı’ndan iki gömlek üstte kılan şey, kuşkusuz Anna Peeters karakteridir. Maigret’nin Anna’yı derinlemesine incelediğini görüyoruz. Soruşturmanın gerektirdiğinden biraz fazla bir ilgi bu. Ailenin erkek evladı için kendi duygularından tamamıyla feragat etmiş, üstelik de bunu sorgulamayan, çok tabii gören Anna; bu aşırı ilgiye mazhar olan, ancak ne kadar kaldırabildiği veya ne ölçüde hak ettiği şüpheli Joseph; Anna’yı şimdiki durumuna mahkûm eden feodal koşulları anlayan, ancak sindiremediği için giderek gerginleşen Maigret, son derece başarıyla resmedilmiş. Kısacık, ancak bir cinayet soruşturmasından ibaret olmayan, zengin bir roman bu. Nitekim, katilin tespiti ile sona ermiyor; Maigret’nin Anna ile son karşılaşmasına kadar uzatılmış bir finale sahip.

Romanla ilgili ilginç bir nokta da, Maigret’nin gerçek katili ortaya çıkardığı halde bunu dillendirmeyip, suçun örtbas edilmesine göz yummasıdır. Aynı Doğu Ekspresinde Cinayet’in Poirot’sunun yaptığı gibi.

 

Hollanda’da Bir Cinayet

Bir Fransız profesör, Jean Duclos, seminer vermek için gittiği bir Hollanda kasabasında işlenen cinayetin baş şüphelisi olarak alıkonulunca, Fransız emniyeti de bu soruşturmayı takip etmesi için Maigret’yi görevlendirir.

Gittiği kasabanın insanlarıyla aynı dili konuşmayan Maigret, güç bela yürüttüğü soruşturmada, suçluyu ortaya çıkarmaya polis dahil kimsenin istekli olmadığını, suçun yabancı bir gemiciye yıkılmaya çalışıldığını fark eder. Bu isteksizliğin sebebi, kasabanın saygın burjuva ailelerinden birinin adının böylesi bir skandala karışmasından çekinilmesidir.

Maigret’nin, çok şükür, böyle dertleri yoktur. Flamanların evinde toplumun mahkûm etmeye çalıştığı birini kurtaran komiserimiz, Hollanda’da ise toplumun kurtarmaya çalıştığı bir şahsı mahkûm etmekten çekinmez.

Hollanda’da Bir Cinayet en iyi Maigret’lerden biri değil. Duclos’la Maigret’nin suç ve toplum düzeni üzerine çağrışımlara açık olan diyaloğu hariç, verebileceği çok şey yok.

 

Geceleri Yalnız Yatamayan Adam

Kabalcı, önümüzdeki aylarda Simenon serisine “Kaçak” ve “Trenlerin Geçişini İzleyen Adam” ile devam edecek. İlki Tahsin Yücel’in, ikincisi Sait Faik’in daha önce yayınlanmış çevirileridir. Sait Faik’in çevirisi, daha önceki baskılarında Yaşamak Hırsı başlığını taşıyordu. Kabalcı, romanın isminin tam karşılığını tercih etmiş.

Aslında bu kitabın yeni basımı, Sait Faik’in tercih ettiği başlığı –ilk kez– kullanmak için bir fırsat olabilir. Özdemir Asaf, Sait Faik’in bu Simenon çevirisini şöyle anlatıyor:

Bir gün baktım, elinde Georges Simenon’un L’Homme qui regardait Passer Les Trains (Trenlerin Geçişini Seyreden Adam) romanı var. Hayrola, dedim Lautréamount’un pabucu dama mı atıldı? Lautréamount en çok sevdiği yazarlardan biriydi. Öyle severdi. Eline nereden geçmişse, Simenon’u okumuş, beğenmiş. Çok iyi yazar, dedi. Benim Simenon’u beğendiğimi bilirdi.

Kumkapı’ya indik, Kör Agop’ta oturduk. Ben bu kitabı çevireceğim, dedi. Destekledim. Aradan çok bir zaman geçmedi, baktım çeviri bitmiş. Onun öyle uzun uzadıya masa başında oturup çeviri yapmayacağını çok iyi biliyordum, şaşırdım. Dedi ki, gülümseyerek:

– O kadar çok sevdim ki, tuttum bir forma kadar okudum, başladım yazmaya. Baktım, üç dört formalık yazı yazmışım. Biraz daha okudum, gene devam ettim. Atlaya-atlaya biraz daha da okudum ve yazdım. Kitap bitti.

İş sırası kitabı yayınlamaya geldi. Pazarlamasını yaptık. Hemen (Şehir Matbaası, Turgut) ele aldılar. Çabucak dizildi, basıldı, renkli (trikromi) alacalı, bulacalı bir de kapak hazırlandı.

Kitaba Geceleri Yalnız Yatamayan Adam adını vermişti. Yayıncıya da el yazması öyle sunuldu:

Georges Simenon – Çeviren: Sait Faik. Ama ne gezer. Kitap çıkıverdi: Bir sabah ondan önce Babıâli’de ben gördüm. Kapak şöyle:

Yaşamak Hırsı… Yazan: Sait Faik. Kim-kime, dum-duma, kitap Sait Faik olarak ve ayrıca halk kitabı satış düzeyinde (galiba on bin adet) satıldı, bitiverdi. (Milliyet Sanat, Mayıs 1979, “Sait Faik’in Kişiliği ve Son Günleri” / Özdemir Asaf)

Asaf’ın aktardıkları ilgi çekici. Zira romanın kitaplaşmadan beş sene evvel Yedigün dergisinde tefrika edildiğini biliyoruz. Bu tefrika Geceyarısı Trenleri başlığını taşıyor.

Sait Faik, başlık tercihini dergiye de kabul ettirememiş olmalı!

Kağıttan Kadınlar – Ufuk Saka / A. Ömer Türkeş

Hemen belirteyim,”Kağıttan Kadınlar” polisiye roman yazmaktan ziyade, kadınlar üzerine hikayeler anlatmak için yazılmış. Sadece kadınlar da değil; erkekler, ilişkiler, aşklar, kıskançlıklar, aldatmalar, cinsel oyunlar, ve toplumu saran bir yozlaşma hali var hikayelerde. Ufuk Saka, hikayelerini derleyip toplamak, okuyucu için çekilir kılmak için polisiye kurgudan yararlanmış bu ilk romanında. Üstelik değişik kurgusu, barındırdığı cinayetleri, şüpheli şahısları ve erotizm sosuyla çoğu zaman kadın-erkek ilişkilerine dair uzun bölümlerin sıkıcılığından sıyrılmayı başarıyor.

Çeşitli işlere girip çıkmış, sonuçta eski mesleği gazeteciliğe dönmüş Korhan, sürüklüyor romanı. Kadınlardan ağzı fena halde yanmışlığı, bayan “doğru”yu bir türlü bulamamışlığıyla katıldığı psikiyatri seanslarında kendisi gibi “kadın kurbanı” bir gurup insanla tanışır Korhan. Bir yandan da Internet sayesinde tanıştığı kadınlarla her biri birbirinden tuhaf ilişkiler yaşamaktadır. Ama asıl tuhafı bu kadınların da aynı psikiyatristin hastası olmaları ve birer birer öldürülmeleridir. Cinayetleri soruşturmaksa Korhan’a hiç benzemeyen, kadınlara uzak duran, ağırbaşlı ikizi Ayhan’a düşecektir.

Katilin kimliğinin sona kadar gizlendiği ve post-modern bir çözümle açıklandığı hikayenin yemek üzerinden yapılan kadın metaforlarını bir kenara bırakıp sadece polisiye tarafına odaklanırsanız keyif alacaksınız. Aksi takdirde, bunca toplumsal mesele arasında zihni sadece kadınlara kilitlenmiş “solcu” bir orta sınıf insanına dair benzeri bol bir roman kalıyor ortada.

Yalan Dünya – Sibel Köklü / A. Ömer Türkeş

Yerli yazarların ilk romanlarını, hele ki polisiyeyse merakla okurum. Sibel Köklü’nü “Yalan Dünyası” da hem ilk hem polisiye olmaklık haliyle hemen ilgimi çekti. Yakın zamanlarda hepbirlikte yaşadığımız kirli ilişkilere dayanan dişe dokunur bir hikayei anlatmış Köklü. Yanında yüklü miktarda parayla yurt dışına çıkmak isteyen bir banka mutemedi havaalanında yakalanır. Polisler paranın yarısına el koyup adamı serbest bırakırlar. Mutemed olayı medyaya yansıtıp ortadan kaybolur. Soruşturma başlar. Kahramanımız Rüya Keskin, tam bu noktada giriyor devreye. O, meslek ahlakı olan, memleket meseleleri hakkında bilgi ve kanaat sahibi  iyi bir gazete muhabiri. Önce mutemetin nerede gizlendiğini bulmaya çalışıyor. Mutemetle temas ettiğinde edindiği bilgilerle paranın kaynağına, banka yolsuzluklarına, o yolsuzlukların tetiklediği kirli ilişkilere, kirli ilişkilere bulaşn üst düzey yöneticilere, generallere, polis şeflerine uzanıyor…

Sibel Köklü, siyasi ve ekonomik yozlaşmanın toplumsal yozlaşmaya dönüştüğü bir süreci, sürecin belli başlı aktörlerini de işin içine katarak polisiye bir hikaye biçiminde kurgulamış. Toplumsal ve siyasal eleştiri barındıran modern polisiyelerin izinde giden anlayışı övgüye değer. Yakın dönemde bizzat deneyimlediğimiz suistimallarin, rüşvet ve şantaj skandallarının, hukuk ihlallerinin yüksek edebiyatta değil polisiyelerde karşılık bulması dikkate değer.

Hikayesi iyi; ama anlatış biçimi için aynı şeyleri söylemek zor. Yarattığı kahramanı gibi kendisi de gazeteci olan Köklü, romanını da gazeteci üslubuyla, haberci diliyle kaleme almış. Romanın pek çok bölümü –basitleştirerek söylüyorum- “sabah oldu, yataktan kaltı” ifadeleriyle başlarken, arabasını park edişi hakkında da ayrıntılı bilgiler ediniyoruz. “Di”li geçmiş zamana takılıp kalan cümleler de tek düze; dramatik sahnelerin tasvirinde daha da belirgin bir hal alıyor. Yine de “ilk”liğin zaaflarıdır demek ve Rüya Keskin’in yeni maceralarını okuduktan sonra karar vermek gerekir.

İlkeller Cehennemi – İsmail Karalı / A. Ömer Türkeş

Şekerspor, Ankaragücü, Giresunspor ve Rizespor gibi takımların formalarını giyen, iki kez A milli takımına çağrılan, futbolu bıraktıktan sonra çeşitli takımlarda teknik direktörlük görevi üstlenen İsmail Karali’nin ikinci romanı İlkeller Cehennemi, dergilerde tefrika edilenleri saymazsak eğer, Aziz Nesin’in Gol Kralı Sait Hopsait(1957), Orhan Kemal’in Küçücük(1960), Celil Oker’in Kramponlu Ceset(2000), Kamuran Gürün’ün Selim ile Celine(2002), Memet Fuat’ın Sana Deliler Gibi(2002) romanlarıyla Fürüzan ve Yekta Kopan’ın kimi hikayelerinde rastladığımız futbol dünyası içinde geçen bir roman. Ancak hemen belirtelim, futbolu merkezine alsa da, seçtiği tarihsel dönem ve o tarihe denk düşen olaylarlarıyla, İlkeller Cehennemi daha çok siyasi polisiyeler içerisinde mütalaa edilebilir. Zaten Karali de “Futbolun Gölgesinde Terör” alt başlığı taşıyan kitabına yazdığı Sonsöz’de mekanın Karadeniz(Rize) olmasına rağmen “şiddet, spor, sömürü ve terörün tüm Türkiye’yi ve dünyayı içerdiğini” vurguluyor ve mahşerin dört atlısının, yani Nurettin Güven, Turan Çevik, Metin Kaya Çağlayan ve Oral Çelik’in başkanlık yaptığı Malatyaspor‘un çarpıcı konumunu daha önce bilmiş olsa, mekan olarak orayı seçeceğini söylüyor.

70’li yılların sonlarındayız; Yeşil kent’in küme düşme tehlikesi yaşayan takımı Yeşilspor, kendi sahalarında yapacağı Fenerspor maçına hazırlanıyor. En büyük silahı ise milli takıma kadar yükselen golcüleri Murat. Murat’ın zihni ise bir yandan sezon sonunda evlenip bu kentten ayrılma kararı aldıkları sevgilisi Filiz, diğer yandan kente geldiği söylenen abisi Adil ile meşgul. Çünkü Adil, radikal sol örgütlerden birisinin bölge sorumlusu ve polisin ülke çapında aranan bir devrimci.

Adil ve arkadaşlarının gerçekleştirdikleri banka soygunuyla, ödenmeyen işçi maaşları ve çay ürün bedelleri için yapılacak mitingle kentteki hava gerginleşmiş, polis grev hazırlığInı engellemek ve bilinmez bir tarihe ertelemek için alabildiğine kışkırtıcı davranmaya başlamış, durumdan görev çıkaran faşistler de hazırlıklara başlamışlardır. Üstelik Komando Cihat adlı bir tetikçi de hem Adil’in hem de kişisel düşmanlığı nedeniyle Murat’ın peşindedir. Bütün bunlara Pazar günkü kader maçının heyecanı da eklenmiş, derin bir sessizliğe, ama fırtına öncesi sessizliğe bürünmüştür Yeşil kent.

Adil’i yakalamak izleyen polisler tarafından dövülen Murat, maç saati geldiğinde, abisinin uyarılarını da dikkate alarak sahaya çıkmaz. Adil, Yeşilspor’un yenilip küme düşmesinin kentte yaratacağı öfkenin solcuların lehine olacağını düşünmektedir (bir nevi suni denge tahlili!..). Nitekim Fenerspor ard arda golleri sıralayınca trübünlerde kaynama başlayıverir. Sevgilisi Filiz’in ikna ettiği Murat ikinci yarıda sahaya çıkacak, sahaya bakan bir inşaatta konuşlanan Komando Cihat ise silahını besmeleyle sıvazlamaya başlayacaktır…

İsmail Karali, bir Anadolu kentindeki futbol heyecanını, futbolun ifade ettiği anlamları, futbol takımları etrafında çöreklenen iş adamlarının mafyatik bağlantılarını, onların futboldan sağladıkları çıkarları, kaderleri bir iki kişinin keyfine kalmış futbolcuları ve bütün bunları görmezden gelip futbolu bir gövde gösterisine, bir kimlik sorununa çeviren taraftarları –günümüzle raharlıkla ilişkilendirilebilecek- kadar açık bir biçimde dile getirdiği romanında,  bu kriminal dünya ile dönemin siyasi gelişmelerini yanyana getirmiş. Üstelik sahadaki sonucun ne olacağı ile Komando Cihat’ın suikast planının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği arasında kurduğu ilişki ile gerilimli bir atmosfer de yaratmış. Şiddetin toplumun her yanına sinmişliğini vurgulamak açısından belki anlamlı olabilecek bu yaklaşım, Karali’nin bütün roman kişilerini, özellikle de silahlı eylemci tiplerini ödünç alınmış klişelerle canlandırmasıyla başarısızlığa uğruyor. Bu başarısızlıkta Karali’nin hem anlatıcı olarak kendisinin söylediği hem de Filiz’e söylettiği uzun siyasi söylevlerin de payı var; 12 Eylül ile futbol dünyasını buluşturan bu özgün hikayeyi derinliksiz bir iyi-kötü çatışmasına indirgemiş. Futbolsever okuyucular için inandırıcılığı zedeleyen bir başka nokta daha var; Karali, futbolun içinden gelmiş birisine hiç de yakışmayan biçimde, sadece sondaki kurgu gereği Murat’a olağanüstü yetenekler bahşedip ona futbolun mantığını alt üst edecek düzeyde bir kurtarıcı misyonu biçiyor.

 

Lokman Hekim’in Kayıp Kitabı – Uğur Becerikli / A. Ömer Türkeş

Anadolu efsanelerinden Lokman Hekim adını duymayan var mı? Yaşayıp yaşamadığı, ölümsüzlüğün sırrına erip ermediğinin hiçbir ehemmiyeti yok elbette. O, insanoğlunun ölümle baş etmek için ürettiği anonim bir hayalin bu topraklarda cisimlenmiş bir efsanesi. Elbette benzerlerine Doğu’da, Batı’da, her kültürde rastlamak mümkün. Nitekim ölümsüzlük iksiri üzerine kurulu çok sayıda masal, hikaye ya da roman okumuşudur ki bunların büyük bir bölümü korku gerilim öğeleri içermektedir. Ancak bizzat Lokman Hekim söylencesinden yola çıkılarak ilk yerli roman geçtiğimiz aylarda yayımlandı; Lokman Hekim’in Kayıp Kitabı.

Parlak bir kariyer hayal ederken üniversitede tutunamayıp ayrılan doçent Erol Kayın, yardımcısı Ahmet ile birlikte büyük buluşu için sponsor arıyor. Bunun için en uygun aday Kıbrıs’ta aniden rahatsızlanan ve hastalığına bir türlü tanı koyulamayan zengin iş adamı Bark Asuhan’dır. Çünkü Erol Kayın, Lokman Hekim’in kayıp kitabını bulduğuna ve formülü elde etmeye çok yaklaştığına inanmaktadır. Hastalığına rağmen Berk Asuhan gibi modern bir insanı ikna edemez. Ne var ki Anadolu’da kaplıca kaplıca dolaşan ama derdine bir turlu derman bulamayan Berk için Erol Kayın’a teslim olmaktan başka çare kalmamıştır. Berk Asuhan, yanına güvenilir adamlarını da alarak Erol Kayın’ın peşinde Anadolu yollarına düşecek, kayıp kitabın ayıp sayfasını bulmak için hiç bir fedakarlıktan kaçınmayacaktır. Erol Kayın ise kimliği bilinmeyen şahısların göz hapsindedir. Daha kötüsü, Berk Asuhan’ın iş dünyasındaki rakibi kötü adam Özcan Öncel’in onları engellemek istemesidir. Sonunda hepsi Sincan civarındaki Zağnos mezarlıkları yakınındaki bir mağarada bir araya gelirler. Aranan sayfa bulunmuştur, ama…

Kayıp hazinelerin peşine düşen maceraperestlerin hikayelerini çocukça bir merakla çok sevdiğimi itiraf etmeliyim. Yollarda geçen polisiyelerin de ayrı bir tadı vardır. Uğur Becerikli, bu ilk romanında yukarıdaki iki türü birleştirmeye çalışmış.  Zaman zaman birleştirmeyi başarıyor da. Ancak o da meslektaşı Cüneyt Ülsever gibi işin kolayına kaçmış. Sterotiplerden müteşekkil şahıslar kadrosunu ete kemiğe büründüremiyor. Mesela genç, yakışıklı ve zengin iş adamı Berk ve karısı güzel Katia, gazetelerin magazin sayfalarından fırlamış gibiler.  Berk’in can düşmanı Özcan Öncel ise eskinin Yeşilçam kötülerine rahmet okutacak cinsten; günümüz yerli TV dizilerinin kötü adamları kadar karikatür. Erol Kayın ve yardımcısı Ahmet de onlardan farksız, tutkuları yüzeysel ve inandırıcılıktan yoksun. Oysa ölüm ve ölümsüzlük çatışması üzerinden sürdürülecek bir leitmotiv bile romanı ve roman kişilerini farklı okumalara açabilirdi. Şimdi ise heyecan duygularımıza zaman zaman hitap edebilen bir arayış hikayesi ile yetinmek zorundayız.

Kısacası, yerel bir fantastik tahayyülden hareketle iyi bir konu yakalamış, onu vaatkar yan hikayeciklerle zenginleştirmişken, üstelik anlatım güçlüğü de çekmezken, nedense malzemesini yeterince işleyememiş Becerikli. Yine de yer yer vasatın üzerine çıkabiliyor ki bundan sonraki romanları için bizi umutlandırıyor.

Kocama Tuzak Kurdum – Şule Şahin / A. Ömer Türkeş

“Kocama Tuzak Kurdum”, Şule Şahin’in “Kopmuş İp”(2005) ile başladığı “Kadın Polisiyeleri” dizisinin ikinci kitabı. Bu tarz dizilerde genellikle çözümleyici karizmatik bir kadın karaktere yer verilir. Oysa Şule Şahin’in ilk iki romanını birleştiren bir kadın kahraman yok, tersine iki romandaki yegane ortaklaşalık Emniyet müdürü Ahmet Demirtaş. Şule Şahin’in “Kadın Polisiyeleri”, kadınların başlarından geçen, daha doğrusu kadınlık durumlarının öne çıktığı kriminal meseleler etrafında kurgulanmalarıyla dizi niteliği kazanıyorlar.

“Kopmuş İp”teki kadın kahraman aşk, aldatma, mafya ve cinayet etrafında geçen bir hikaye içinde boğuşuyordu hayatla. “Kocama Tuzak Kurdum” da aynı motifler işlenmiş. Bahar, üst orta sınıftan bir kadın. Bürokrat kökenli bir ailenin kızı. Spor akademisine girmiş, daha okulu bitirmeden Karadenizli çiftçi bir aileden gelip işletme mastırlı inşaat mühendisliği tahsili gören yağız bir gençle evlenmiş, erken yaşta bir çocuk sahibi olmuş, maddi durumları iyi olmasına rağmen bir “fitness center”da çalışmayı sürdürmüş. Ankara dışındaki villa kentlerden birinde yaşayıp gidiyorlar. Ne var ki mutlu değil Bahar; fiziksel şiddetet maruz kalmıyor belki, ama psikolojik şiddet görüyor. Zengin ve muteber bir ailenin kızı olduğu, müsteşar kayınpederin desteğine ihtiyaç duyduğu için kendisiyle evlendiğini fark ettiği kocası, para kazandıkça aralarındaki tahsil farkını öne çıkarmış, eve geliş gidiş saatleri daralmış, dışarıya ilgili karısına ilgisiz bir adam olmuş. Bahar, kocası tarafından aldatıldığından şüphelediğinde detektifliğe soyunuyor. Cep telefonlarını, araba kilometre göstergesini, internet yazışmalarını, banka ekstrelerini birer birer deşifre edecek, aldatıldığından emin olduğunda intikam yemini edecektir. Üstelik Zafer’in müteahhitlik şirketindeki yolsuzluklarının, rüşvet ve çıkar ilişkilerinin de farkına varmıştır. Ancak bu karanlık ilişkilerin sırlarına vakıf olmak hiç de tekin değildir…

“Kocama Tuzak Kurdum”un bir kadın romanı olduğuna hiç şüphe yok. Herkesin bildiği, sınıfsal konumuna göre ya üçüncü sayfaya ya magazin eklerine konu edilecek aldatma ve boşanma haberini eğlenceli ve akıcı bir dille, ince ayrıntılarla, üstü kapalı bir eleştiriyle hikaye etmiş. Kadın romanı okumayı sevenleri memnun edeceğinden kuşkum yok. Peki polisiye okuyucularını? Türü sevenleri memnun edecek ne muamma ne de heyecan var. Şirket ilişkilerinin ölümcül sonuçlar verdiğini öğrenip ilk cinayete tanık olduğumuzda romanın sonuna da ulaşıyoruz. Bahar’ın Zafer’i takip ve baskın sahneleri kriminal olaylardan daha heyecanlı.

Şeytan Oradaydı – Vitali El Kabes / A. Ömer Türkeş

“Şeytan Oradaydı”, 1953 doğumlu Elkabes’in ilk romanı. Yazar “Önsöz”ünde yazma amacını ulvi bir nedene bağlamış. Ancak biz bu nedenleri bir kenara bırakıp hikayesine bakalım. Kapağı ve adı ya da “On Emir”den alınan bölüm başlıkları aldatmasın; satanistik bir hikaye anlatmıyor Elkabes.

Zengin bir iş adamının genç ve güzel bir kadınla girdiği ilişkiyle başlayan felaketler zincirini tetikleyen nedenler tamamiyle maddi çıkarlarla ilgili. İstanbulun uydu kentlerinden birinde, şahane villasında güzel karısı ve üniversite öğrencisi oğluyla imrenilecek bir hayat süren Numan beyin aşk, şehvet, şantaj ve cinayetle tatlandırılmış yıkılış hikayesinde, toplumsal meselelere de açılıyor Elkabes.

Katilin kimliği ve cinayet nedeni hikaye sonuna kadar gizemini korurken, katille birlikte toplumun hem tarihsel hem dönemsel yozlaşmasının izini de sürüyoruz. “On Emir”i polisiye yediren kurgusu geriye dönüşlerde hafif bir aksama yaratmakla birlikte, “Şeytan Oradaydı”, anlattığı hikayeye uygun erotizmi, yarattığı mizah ve merak duygusuyla polisiyeseverleri memnun edecek bir roman.

 

Gülcan – Ünal Bolat / A. Ömer Türkeş

Televizyon dizilerine yazdığı senaryoları ve gazetelerde tefrika edilen romanlarıyla tanıdığımız Bolat, heyecanlı bir hikaye yazmış; İstanbul yakınlarındaki bir kasabadayız. Kasabada hırsızlık vakaları hızla artarken özellikle kasbanın kadınları korku içindeler. Öğretmen Tevfik, bir akşam eve dönerken karşısına çıkan kişinin hırsız olabileceğini düşünüyor. Üstelik hırsızın başına yüklü bir ödül de vaadedilmektedir. Sevdiği kızla –Gülcan’la- evlenebilmek için bu paraya ihtiyacı olan Tevfik, Zalim lakaplı hırsızı polise verdiği eşkalle yakalatacak, aralarındaki engellere rağman Gülcan’la evlenecektir.

Hikayenin ikinci bölümü Zalim’in hapisten firar etmesiyle hızlanıyor. Aklı fikri kendisini yakalatan Tevfik’ten intikam almak olan Zalim, Tevfik’le Gülcan’ın izini sürmektedir. Zalim’in peşlerinde olduğunu bilen Tevfik daha çok hamile karısı Gülcan nedeniyle tedirgindir artık. Bir başka kente tayin edilen Tevfik karısı ile trene binerken kurtulduğunu düşünür. Oysa Zalim de binmiştir aynı trene…

Belki çok özgün değil, ama kasaba hayatıyla, acımasız hırsız tiplemesiyle, orta sınıf yaşantısıyla yerlileşiyor, temposu ile kendisini okuyuyor hikaye. Ne var ki insanlar ve mekanları yeterince işlememiş Bolat. Olayların seyrinin çok hızlı geliştiği bir senaryo havası ağır basmış.  Bir de uyarıda bulunayım; Nesil Yayınları kitap kapağında “Ünal Bolat’ın yeni romanı” demiş “Gülcan” için. Şaşırtıcı..! Çünkü aynı hikaye daha önce -1998 yılında- İzci yayınları tarafından “Cinnet” ismiyle yayımlanmıştı. O tarihte fazla ilgi çekmeyen, belki doğru dürüst dağıtımı bile yapılmayan “Cinnet”, bakalım “Gülcan” başlığıyla buluşabilecek mi okuyucusuyla?

Yaşam bir korku filmidir – Farah Yurdözü / A. Ömer Türkeş

Adından da anlaşılacağı gibi, “Yaşam Bir Korku Filmidir” romanı, merkezine korkuyu koyuyor. Üstelik, korku sanatının vazgeçilmez unsurlarından bir tanesini, Vampir efsanesini de kullanarak… Romanın kahramanı bir kadın. Yazar ne onun ne de öyküye birinci derecede karışan diğer şahısların isimlerini zikretmiyor. Sanki gerçekten yaşanmış bir olay havası vermek ya da, bu öykünün herkes için olabilirliği duygusunu yaratmak istiyor böylelikle. Ama, bu kadar rastlantının ard arda sıralandığı bir öykünün elbette hiç bir inandırıcılığı yok. Yaşamı, kocasından aldığı bir evlenme teklifi ve yine kocasından gelen boşanma teklifi ile şekillenen, yani hayatla ilişkisinde o ana dek edilgin olan kahramanımız, büyük bir umutla başlayan yeni ilişkisinde de aradığını bulamayınca, daha doğrusu erkek tarafından istismar edilince, bu sevgilisi ile büyük bir benzerlik taşıyan ünlü bir İngiliz sinema oyuncusu ile yazışmaya başlar. Bu İngiliz oyuncunun da adını vermiyor yazar, ama onun kimliği, sinemaya biraz ilgisi olanlar için oldukça net; Farah Yurdözü, “Kuzuların Sessizliği” filmindeki sapık katil rolünü oynayan Antony Hopkins’i seçmiş romandaki vampir rolü için.

Kadın, oyuncunun davetlisi olarak Malta’ya gider ve bizlere de metafizik bir dünyanın kapıları açılmış olur. Gizemli tarihi ile Malta, Malta’da yaşayan eski topluluklar, uzaylılar, falcılar ve Antony Hopkins ile vücut bulan vampirliğin, romanın fantastik unsurları olarak kullanılışına, daha doğrusu kullanılamayışına tanık oluyoruz bu noktada. Çünkü yazar, kahramanlarının ağzından yaptığı uzun “rasyonel” açıklamalarla, öyküde eylemi yok ediyor ve okuyucuyu anlattıklarına ikna etmeye çalışıyor.

Aslında bir korku veya gerilim romanı olarak değerlendirilemez “Yaşam Bir Korku Filmidir”. Farah Yurdözü öyküsünü şöyle özetliyor; “erkeklerin sevme yeteneğini çoktan unuttukları bir dünyada, kendi yarattığı canavara kurban olan bir vampirden gelen sevgi teklifi yalnız kadının tek dostu oluyor. Bu romanı, aşk vampirinin tuzağına düşen, sevgi bulma uğruna, ruhları ve bedenleri zedelenen her yaşta kadına adıyorum. Yaşam bir korku filmidir, çünkü hepimizin yaşamında bir korku filminde olması gereken tüm ayrıntılar mevcut. Sevgisizlik, terk edilme, yalnızlık, panik, acı, felaketler, kayıplar, çaresizlik ve ölüm. Aşk ise özellikle kadınları sömüren bir vampir”.

Anlıyoruz ki, bu romandaki vampir, allegorik bir motif. Yurdözü de, yaşamın kendisinde varolan korkuyu yakalamaya çalışıyor, edebiyat tarihinde bir çok yazarın yaptığı gibi… Giovanni Scognamillo; “korkutan salt bilinmeyen değildir, bilinen –bilindiği için- daha korkutucu olabilir bazen. Böylece bilinen, kabul edilmesi gerekli, uygulanması zorunlu olan gündelik ve tekdüze korkuların kaynağı oluyor; bu korkular yaşamımızın her anında karşı karşıya kaldığımız, solukladığımız, kokladığımız, izleyip değiştirdiğimiz korkulardır” sözleriyle özetlediği bu tarz korkuyu, Farah Yurdözü, “Yaşam Bir Korku Filmidir” romanında, ne yazık ki yeterince ortaya koyamamış.

Vampir’in sunduğu aşka kendisini bırakan kadın tipolojisi de, vampir edebiyatının ilginç bir paradigmasıdır. Bir yandan vampirin yarattığı dehşet, öte yandan yine onun yarattığı cinsel bir çekim vardır klasik hikayelerde. Her ne kadar bu romanda şehvettense sevgi öne çıkarılmışsa da, Farah Yurdözü vampir öykülerine bir yenilik getirmiyor. Üstelik, çizgi roman severler mutlaka başka dünya kökenli –uzaylı- vampir masalını “Atlantis”ten hatırlayacaklardır.

Yazar, erkeklerin sevme yeteneğini çoktan unuttuğundan, sevgi için ruhları ve bedenleri zedelenen kadınlardan sözediyor ama, kendi çizdiği kadın tipi de sevmeyi hiç bilmeyen birisi. Kocasına, üvey kızına, kardeşine ve yeğenlerine ilişkin duyguları, insanın kanını donduracak kadar sevgisizlik taşıyor.

Sonuçta, uzun ve inandırıcılıktan yoksun açıklamalar, kullanılamayan mekanlar, anlatımdaki donukluk, korkutmaktan çok acındıran kan emme sahneleri ile, başarısız bir roman “Yaşam Bir Korku Filmidir”…

 

Bin Delikli Ev – Enis Tayman / A. Ömer Türkeş

Kıyafetleriyle, saç traşlarıyla, kulaklarından hiç düşürmedikleri cep telefonları ve diğer aksesuarlarıyla sanki mafya dizilerinden fışkırıp gelmiş gibi duran ne kadar çok insan dolaşıyor sokaklarda. Yollarda fırtınalar estiren siyah jipler ne kadar da çoğaldı. Demokratik kitle gösterilerinin copla, gaz bombalarıyla, silahla bastırıldığı, aydınların sokak ortasında kurşunlandığı, çetelerin, cinayetlerin ve şiddetin estetize edildiği, racon kesmenin hayranlık yarattığı, bütün o sahte kahramanların, karanlık ilişkilerin ve derin bağlantıların vatan millet aşkına yüceltildiği bir ülkede, yer altı dünyasının kirini siyah kıyafetleriyle gizleyen tetikçilerinin “sanatsal” taklitlerine özenmek sıkıntı yaratmıyor. Para her türlü kiri temizliyor.

Türkiye toplumunun son on yıldır bağrına bastığı bu sahte kahramanlar, mafya ile iç içe büyüyen ABD’de de Holywood sinemasına ve popüler edebiyata çok önceden sızmışlar ve polisiye romanda “süzül­müş şiddete ve sadizme doğru dümen kıran bir alt tür” doğmasına neden olmuşlardı. Bu yeni polisiye türün belirleyici niteliği, Mandel’in ifadesiyle “herhangi bir esrarın çözülmesinden çok şiddete il­gi duymasıydı. Esrar çoğu kez yalnızca bir bahaneydi ya da hiç yok­tu. Şiddet, vahşet, zulüm sadizm, sakatlama ve sırf adam öldürmek için işlenen cinayetler bu türün başlıca konularıydı”. Türkiye’de bu tarz polisiyelere şimdilerde sıklıkla rastlar olduk.

Polisiyede Holywood Etkileri

M.Enis Tayman da, ilk romanı “Bin Delikli Ev”de mesleğin inceliklerini ve bu meslekten damıtılmış  yüksek bir hayat felsefesini ustasının yanında  öğrenen genç bir tetikçinin şiddet dolu macerasını anlatmış: Yıllar önce cesetleri yok etmek için kullandığı yöntem nedeniyle (bkz. Luc Besson’un “Nikita”sı) Çamaşırcı adıyla anılan Selim ve oğlu gibi sevip özenle yetiştirdiği Alat, Ankara merkezli bir örgütün en güvenilir iki kiralık katili. İşlerini geride ne bir iz ne bir tanık bırakmadan hallediyor, öldürdüklerinin sayısını tutmuyorlar. Eh, böylesi sanat erbaplarına lüks bir hayat sürdürmelerini sağlayacak kadar nakit ödemesi yapılıyor elbette. Son model pahalı arabalar, 700 dolarlık ceketler, en lüks semtlerdeki evler, güzel kadınlar, vs. vs. Ne var ki bu kusursuz düzenleri son işlerinden sonra ansızın bozulacak, Çamaşırcı iş dönüşü gizlendikleri beş yıldızlı otelde polislerin de karıştıkları bir cinayete kurban gidince Alat bir başına kalacaktır. Hem çok sevdiği ustasının intikamını almak hem de kendi canını kurtarmak için katilleri bulmak zorundadır.

Güvenecek kimsesi bulunmayan, kendilerini örgütün satmış olabileceğinden bile kuşkulanan Alat, yıllardır uğramadığı Cihangir’e, travesti arkadaşı Gamze’nin evinde alır soluğu. İstanbul yer altı dünyasının şiddetiyle yoğrulmuş travestiler bu yakışıklı genci bağırlarına basıp haber kanallarını çalıştırırlar. Her gelen bilgi olayı daha karmaşık hale getirirken Alat’tı da daha fazla adam öldürmek, daha çıplak bir şiddet kullanmak zorunda bırakacaktır. Bu arada ustasının güzel kızıyla karşılaşır Alat, aralarında bir kıvılcım çakılır. Ancak dans ettikleri dünyanın acımasız kurallarında ne dostlukların ne aşkın yeri vardır. Şimdi o hem kendisi hem sevgilisi için mücadele etmek zorundadır. Süprizli sona gelindiğinde güvendiği dağlara kar yağdığını şaşkınlıkla öğrenecektir. Ve son bir süprizle sonlanacaktır hikayesi…

Süprizleri okuyucuya, okuma anına bırakalım Süprizlerden ilki polisiye kurguya ilişkin. Ama abartılmışlığıyla hikayeyi zorluyor. Aslında buna hiç ihtiyacı yok “Bin Delikli Ev”in; Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki hayatı olduğu gibi aktardığı anlarda yakaladığı atmosfer, Alat ve ustasının Holywood aksiyon filmlerinden ödünç cinayet sahnelerinden, travesti entrikalarından çok daha çarpıcı ve ürpertici. Zaten romanı kurtaran da travestiler, polisler, kabadayılar, uyuşturucu satıcıları, pezevenkler, tinerci çocuklar ve diğer semt sakinleri arasındaki ilişkilerin canlandırıldığı sahneler olmuş.

Kiralık Katilin Filozof Olarak Portresi

Kitap eki yazılarımda yer altı edebiyatının ve polisiyelerin muhaliflik potansiyelinden sıklıkla söz ettim. Ama sadece potansiyelinden; hikayenin yer altında kurgulanmışlığı toplumsal eleştiriyi garantilemiyor. TV dizileri ve sinemada yapıldığı gibi, sokağın eli kanlı katillerini okuyucunun kolaylıkla empati kurabileceği hayat felsefesi sahibi, hassas, duygulu insanlara çevirdiğinizde geride eleştiri değil güzelleme kalıyor. Romanın ikinci süpriziyle geriye doğru farklı bir okuma imkanını zorlamakla birlikte, Tayman da kahramanlarını çekici kılmak için tetikçilerini fazlasıyla idealize etmiş. Hikaye boyunca Çamaşırcı’nın yüksek felsefesi eşlik ediyor Alat’ın eylemlerine. Sertliği, maço tavrı travestilere çekici geliyor. Karşısındakiler o kadar kötü ki, cinayetler normalleşiyor, anti-kahraman kahramana dönüşüyor.

Konuya açıklık getirmek için, tam bu noktada bir başka tetikçi hikayesine dönmek istiyorum; 68’lerde Fransız yeni polisiyesinin en gözde yazarı olan Manchette’in “Keskin Nişancı”sına… Fransız “kara”sında şiddete verdiği olağanüstü yerle farklı bir yer edinen Manchette, kiralık bir katilin hayatından kısa, ama hızlı bir bölüm sunduğu “Keskin Nişancı”da bir tetikçiyle “derin devlet” arasındaki sıcak ilişkileri çarpıcı bir üslupla gözler önüne sererken roman kahramanıyla özdeşleşmesine izin vermez. Polisler ve devlet görevlileri gibi tetikçi de kötüdür. Sürüp giden düzen güçlülerin düzenidir ve bu insani olmayan “tepetaklak” düzen, aslında Fransız siyasal siteminin gerçek yüzüdür. Romanları, iyinin kötüye karşı açık bir zafer kazanamadığı, aslında iyilerinde pek bulunmadığı hüzünlü bir toplum tablosu önünde çözümsüz sonlarla noktalanır.  Aynı eğilimi İtalya ve Güney Amerika polisiyelerinde de izlemek mümkün; “detektiflik edebiyatı eşitsizliği, haksızlığı ve kötülüğü gösterir. Suç kurgusu gerçekten de sorunlu bir ülkenin gereksinimlerine adapte olan bir edebiyattır”.

“Bin Delikli Ev”de polisler, siyasetçiler ve mafya mensupları var. Ancak bunlar münferit şahıs ve ilişkilerden öteye gitmediği gibi, hikayenin cinayet şebekesini kendi siyasi çıkarları için kullanmak isteyen travesti örgütü tarzındaki kurgusuyla hepten basitleşip inandırıcılıklarını yitiriyorlar.

Türkiye’de yeraltına gerçekçi bir gözle bakan roman sayısı çok az. Bunun başlıca nedeni yazarların belli bir insan tipini anlatmaktan vaz geçemiyor oluşları. Baş role orayı mesken tutmuş olanları, tinerci çocukları, evsizleri, travestileri, transseksüelleri ya da uyuşturucu müptelalarını, bedenlerini satarak geçinen kadınları yerleştirmeden yeraltına inilemiyor. “Bin Delikli Ev”in kahramanı Alat’sa zengin bir ailenin iyi yetiştirilmiş, kolejlerde okumuş çocuğu. Farklı alemlere dalmasının bir kişilik bölünmesinden kaynaklandığını seziyoruz. Nedeni her ne olursa olsun, kurtuluşun imkanlarına sahip insan tipleriyle yaratılan yeraltı dünyası fazlasıyla tanıdık geliyor bana. Ait olmadıkları karanlık sokakların, batakhanelerin ve barındıkları izbelerin gerçek “sakinleri”nin rollerini çalan roman kahramanları hiç kimsenin yabancısı değil. Toplumun “siyah”ları “beyaz”ların gözüyle görülebiliyor.

Hakkaniyetli olmak için, tam bu noktada romanın en son süprizine, biraz önce sözünü ettiğim kişilik bölünmesine dayalı farklı okunabilirliğine dönüyorum. Son bölümlerdeki düşsellik, bütün hikayenin bu toplumda yaşayan bir bireyin bilinçaltında yarattığı hasar olarak da değerlendirilebilir. Ne var ki romanın o ana dek gelen akışını son birkaç sayfada tersine çevirmek mümkün olmamış. Üstelik şiddet, şiddeti çoğaltıp üreterek eleştirilecek kadar basit değil. Dolayısıyla, Tayman’ın –eğer niyet ettiyse- toplumsal eleştirisi anti-kahramanla kahraman arasındaki bu gelgit, muğlak kalıyor. Yine Mandel’e bırakacağım sözü; “bireysel intikamın, suçlula­ra yönelmiş bireysel şiddetin idealleştirilmesi, aşrı derecede tehlikeli­dir. Çünkü düş gücünün bu ürünleri, gerçek yaşamda kabadayıca ya da ‘meşru müdafa” türünden şiddetin ürkütücü yayılmasına karşılık düşmektedir. Böylelikle de, bu romanlar, giderek pre-faşist ya da proto-faşist bir içerik kazanan böylesi bir şidddeti beslemeye ve hak­lı göstermeye yardımcı olmaktadır.”

Şimdi bütün bunları bir kenara bırakalım. “Bin Delikli Ev” bir ilk roman. Kurgudaki aksaklıkları, ilk roman yazmanın okuyucu ilgisini sürekli tutabilmek için kastını aşan hataları olarak değerlendirelim. “Bin Delikli Ev”, baştan sona çok hızlı hakan temposu, heyecan ve gerilimi, Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki kriminal hayatı canlandırışıyla polisiyeseverleri memnun edecek bir roman.