İlk Okudukları Polisiye / Algan Sezgintüredi

Okumaya bizim kuşak ebeveynin baş düşmanı Teksas/Tommiks tayfası ve Gırgır ile başladım. ‘Resimsizlerle’ dördüncü sınıfta Milliyet Çocuk romanlarıyla tanıştım. İlk okuduğum kitabı hatırlamıyorum ama Afacan Beşler/Gizli Yediler tipi polisiye içerikli çocuk ve Baskan Yayınları’nın Lancelot serisi türü ergenlere yönelik kitaplarını saymazsak, okuduğum ilk “yetişkin polisiyesini” gayet net hatırlıyorum: Kupa Dörtlüsü (Ellery Queen). Gayet net hatırlıyorum çünkü ortaokuldaydım ve o zamana kadar bütün okuduklarım yukarıda saydıklarımla mizah dergilerinden ibaretti. Kupa Dörtlüsü’nü polisiyeye pek meraklı bir arkadaşım vermişti; çok hoşuma gittiğini ve fazla zaman geçirmeden kitaplığına dadandığımı da gayet iyi hatırlıyorum. Bolca Gardner, Christie, Dickson kitaplarıyla tam seri Arsène Lupin’i art arda yalayıp yutmuş, fazlası için türlü sahafa saldırmıştım.

O dönemde Mike Hammer’dan Bond’a, artık bazısının adını bile hatırlamadığım türlü kahramanla haşır neşir oldum. Emin değilim ama galiba (çizgi romanlar dışında) ortaokul-lise dönemimi neredeyse tümüyle polisiyeyle geçirdim. O yaşlarımda beni en çok etkileyen Lupin ile Queen olmuştu. Herhalde toyluktan, Gardner’ı fazla düz, Dickson’ı iç karartıcı, Christie’yiyse bir iki kitabı hariç sıkıcı bulduğumu hatırlıyorum. Ancak devam etmedim; başka yönlere, başka kitaplara kaydım. Yaş ilerledikçe, belki üniversitenin etkisiyle siyasi ve felsefi kitaplara, onlardan da diğer romanlara geçtim. Ancak yıllar sonra, gene bir dostun tavsiyesiyle aldığım Bernie Rhodenbarr kitaplarıyla tekrar polisiye okumaya başladım. 90’lı yıllarda havasını yeniden bulup yayınlanan polisiyelerden pek çoğunu, kimini zevkle, kiminiyse cidden sıkılarak okudum.

Şunu beğendim, bunu beğenmedim türünden gitmeyeceğim çünkü genel okuma anlamında, kim bilir, belki bazı “polisiye okurlarına” garip gelir, okuduğum hiçbir polisiyede çözümü merak etmiyor, kim yaptı vesaire meselelerine neredeyse hiç bakmıyorum. Aksine beni öncelikle kitabın kurgusu, karakter gelişimi, dili, zekâsı ve okuma zevki gibi “edebi” tarafları ilgilendiriyor. İlaveten polisiye sınıflandırmasına girmeyen pek çok kitabı duygu veya etki bakımından polisiye gördüğümü belirtmeliyim. Tabii son derece kişisel meseleler bunlar; klişenin dediği üzere, zevkler ve renkleri tartışmanın yararı yok.

Ejderha Adam – Garry Disher / A. Ömer Türkeş

Gerçeklikle pek bir ilgisi olmadığı halde, polisiye romanlarda seri katillere en sık rastlanılan mekan ABD taşrasıdır. Garry Disher, ABD “Bestseller”lerinin sevilen kalıplarını kendi ülkesine taşımış. “Ejderha Adam”, Avustralya kırsalında geçen bir seri katil hikayesi.

Disher, 1949 Avustralya doğumlu. Eğitimini ABD’de tamamlamış. Yazarlık kariyeri ABD’de yaşadığı yıllarda kısa hikayelerle başlıyor. Çok sayıda roman ve inceleme kitabı yayımlayan ama sonunda polisiye türde karar kılan Disher, Wyatt ve Detektif Challis adlı iki dizisiyle tanınıyor. 1999 yılında yayımlanan “Ejderha Adam”(“Dragon Man”), “Detektif Challis” dizisinin ilk macerası. Dizi beşinci macerası “Blood Moon”(2009) ile devam ediyor.

 

2002 yılında yayımlandığı Almanya’da “Deutsche Krimi Preis”(Almanya Cinayet Romanı)  ödülünü kazanan “Ejderha Adam”ın adından doğabilecek yanlış çağrışımları önlemek için hemen ekleyelim; Ejderha Adam seri katilin değil detektif  Hal Challis’in lakabı. Bu lakap ona boş zamanlarını “Havilland DH 84 Dragon Rapide” model eski bir uçağın tamiri ile geçirdiği için verilmiş.

Kahramanlarının sürüklediği bu tür dizilerde çok farlı detektif tiplemeleriyle karşılaşıyoruz. Zaten bu tür polisiyeleri birbirinden farklı kılan da işte bu kişilik farkları. Yıllar önce kendisini öldürmeye teşebbüsten hapse giren karısından gelen tedirgin edici telefonlar dışında karşı cinsle çok yakın ilişkileri olmayan Hal Challis, pek çok detektif gibi “yalnız”.  Yalnızlığını üçak tamiriyle dolduran Challis, uçsuz bucaksız Avustralya topraklarının bu kayıp kasabasını sakin ve sessiz bir hayat kurmak için seçmiş. Ne var ki bir Noel arifesinde karayolu yakınlarında bulunan bir kadın cesedi kasabada heyecanlı günlerin başlayacağını “müjdeliyor”. Aynı yolda daha önce işlenmiş bir cinayetin varlığı, doğal olarak detektifin aklına seri katil imgesini düşürecektir. Gerçekten de katil yakınlarda bir yerlerde ve cinayetlerini sürdürme niyetinde. Niyetini yerel gazeteye gönderdiği mektuplarla ortaya da koyuyor. Challis ve ekibi yeni cinayetlere engel olmak için zamana karşı yarışacaktır.

Sessiz ve dingin bir atmosferde kendi hallerinde yaşayıp giden insanların hayatlarını tehdit eden tehlike, gerilimi tırmandıran bir tema olarak çok kullanılmasına rağmen, arzulanan gerilim her zaman sağlanamaz. Çünkü insan sayısı kısıtlı, ilişkiler açık, günlük yaşam saati kısıtlıdır. Disher, bu dejavantajlarından kurtulmak için kasabanın barındırdığı sinik kötülüğü kullanıyor. Tek tek kişiler üzerinde duruyor. Gençlerin kırbaçlanan arzularını izliyor, polislerin tatminsiz özel hayatlarına giriyor, kahramanı Challis’in iç dünyasındaki karanlığın ipuçlarını veriyor. Ve bir de katilin yeni cinayet planlarını dinliyoruz. Seri katil ve cinayetleri kadar kişilerin kendi dünyalarındaki gerilimler de önemli.

Challis’i biraz kayırmakla birlikte, polis teşkilatının çalışma yöntemlerine sadık kalarak olup bitenleri mesafeli bir uslupla, kısa diyaloglarla, zaman zaman iç monologlara dönerek aktaran Disher, hızlı ve gerilimli polisiye hikayesine bir Avustralya kasabasındaki hayatı da yansıtmış. Serinin diğer romanlarını merak ettirecek kadar iyi bir başlangıç.

Edgar Allan Poe: Polisiye Romanın Şairi / Bekir Karaoğlu


16 yaşımda iken Varlık Yayınları arasında çıkan Morg Sokağı Cinayeti’ni okuduğum anı bugün gibi hatırlıyorum. O inanılmaz giriş sahnesini…

Dupin ve arkadaşı gece vakti Paris’in bir sokağında uzunca bir süre hiç konuşmadan, sessizce yan yana yürüyorlar… Sonra Dupin birden arkadaşına dönüp şöyle diyor:

“Haklısın, o kısa boylu oyuncu; Variétés tiyatrosunda daha başarılı olur.”

Yani, onbeş dakikadır arkadaşının zihninde neler geçtiğini okuyor. Sonraki açıklaması da gayet inandırıcı. Ben böyle bir şey görmemiştim, ağzım açık kalmıştı. Çünkü bu tecrübeyi hepimiz bir şekilde yaşamışızdır. Demek ki böylesine bir incelik de polisiye bir hikayede ifade edilebiliyormuş.

Edgar Allan Poe az öykü yazdı ama herkes onun polisiye romanın babası olduğunu kabul eder.

Altın Böcek öyküsündeki şifreli mesajın istatistiksel mantıkla çözümü… Veya, “Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemi” öyküsünün muhteşem komik finali… Keza, o kısacık ama ders niteliğindeki “Çalınan Mektup” öyküsü…ve şiirin doruğundaki “Kavil.”

Tüm bu hikayeler birer “ilk” oldular. O çözümleme teknikleri, temalar ve çatışma konuları yıllarca çeşitli yazarlar tarafından değişik varyasyonlarla kullanıldılar.

Ben ise Poe’nin şiirsel yazımına vurgunum. Bu, polisiye dalında kolay başarılacak bir iş değildir Düşünün: bir yandan hikayedeki gerilimi ve çözümlemeyi işleyeceksiniz, bir yandan da onu edebiyat düzeyine yükselteceksiniz. Bunu yapabilen kaç yazar sayabilirsiniz?

Nitekim Edgar Allan Poe’yi unutulmaktan kurtaran da bir şair oldu: Amerika’da onun eserlerinin görmezden gelindiği bir dönemde Fransız şair Charles Baudelaire ondaki şiirselliği keşfetti. Poe öykülerini bizzat kendisi Fransızcaya çevirerek dünyaya tanıttı.

Poe’yi, bir yandan hikayelerin şiirsel dili, diğer yandan trajik hayat öyküsüyle Mozart’a benzetiyorum.

Poe hakkında söyleyecek çok sözüm var, ama önce şu siirsellik iddiamı kanıtlamak isterim. Aşağıda, Poe’nin bence en güzel ama çevirmesi en zor olan “The Assignation” öyküsünden yaptığım çeviriyi sizlere sunuyorum. Umarım o şiirselliği bir parça olsun sizlere aktarabilmiş olurum.

(Not: Poe öykülerinin İngilizce baskıları birçok ünlü ressam tarafından resmedilmiştir. Bunlar arasında en ünlüsü, İngiliz ressam ve vitray ustası Harry Clarke’ın İngiltere’de Tales of Mystery and Imagination adıyla yayınlanan ve 50 bin satan baskıdaki resimleridir. Aşağıdaki öyküye Harry Clarke’ın armağanı olan iki resmi de ekledim.)

KAVİL

(The Assignation, 1834)

Orada beni bekle! Seni
o boş vadide gelip bulacağım!
[Chichester piskoposu Henry King’in
karısının ölümü üzerine yaptığı konuşmadan.]

Acı kaderli gizemli adam! – Kendi düşleminin parlaklığıyla gözlerin kamaştı ve işte kendi toyluğunun alevleri içinde kavruldun! Yine düşümde seni görüyorum! Bir kez daha hayalin gözlerimin önünde dikildi! Oh hayır! – o soğuk ve karanlık vadide olduğun şeklinle değil – o deniz kıyısında bir yıldızlar sarayı olan kentinde – ki o sarayların geniş pencereleri sessiz sulara derin ve acılı bir anlamla bakarlar – o alacakaranlık düşler kentinde, – o sevdiğin Venedik’te, olman gerektiği gibi, muhteşem bir dervişlikle yaşamını erittiğin şeklinle gördüm seni. Evet! Yineliyorum – olman gerektiği gibi. Kuşkusuz bundan başka dünyalar da var – yığınla düşüncelerden başka düşünceler – sufilerin varsayımlarından başka varsayımlar da var. Senin davranışını kim sorgulayabilir? Kim senin kahince anlarına kızabilir veya yaşamını boşa harcadığın o uğraşları ayıplayabilir – o anlar ve uğraşlar ki senin sonsuz enerjinin taşkın sularından başka bir şey değillerdi ki?

Sözünü ettiğim kişiyi Venedik’te Ponte di Sospiri kemerli köprüsü altında tanıdım ve üç dört kez konuştum. Bu tanışmanın anıları kafamda biraz bulanık duruyorlar. Evet, hatırlıyorum – ah! O koyu karanlık geceyarısını, Ponte di Sospiri Köprüsü’nü, kadının güzelliğini ve o dar kanalda aşağı yukarı gezinen romantizmin büyüsünü nasıl unutabilirim ki?

Alışılmışın dışında kasvetli bir geceydi. Piazza’daki büyük saat İtalyan gecesinin saat beşini vurmuştu. Campanile Meydanı sessiz ve boşalmış, eski Dükler Sarayı’nın ışıkları hızla kararıyordu. Piazetta’dan evime Büyük Kanal yoluyla dönüyordum. Ama, bindiğim gondol San Marco kanalının ağzına geldiğinde, kanal derinliklerinden bir kadın sesi gecenin perdesini uzun, vahşi ve isterik bir çığlıkla yırttı. Ben sesten ürküp ayağa fırladım, gondolcu da elindeki küreği bırakıverdi; kürek suya düşüp gözden kaybolunca, bu bölgede küçük kollara ayrılan akıntının tutsağı oluverdik. Gondolumuz göklerde süzülen samur tüylü iri bir kartal gibi Ponte di Sospiri Köprüsü’ne doğru yavaş bir hızla sürüklenirken birdenbire Dükler Sarayı’nın pencerelerinden binlerce meşale ışığı yükseldi ve saray merdivenlerinden aşağı aktı, kasvetli geceyi canlı bir gün doğumuna çevirdi.

“... bembeyaz yüzüm ve katılaşmış bacaklarımla, kaderin gönderdiği bir cenaze gondolcusu gibi görünüyordum.”

Annesinin kollarından kurtulup fırlayan bir çocuk sarayın üst kat pencerelerinden derin ve karanlık kanala düşmüştü. Dingin sular kurbanın üzerini hemen örtmüştü. Ortalıkta tek gondol benimkiydi ama daha şimdiden birçok cesur yüzücü çoktan suya atlamış, su yüzeyinde boşuna aranıp duruyorlardı, oysa o kıymetli hazine çoktan suyun dibine inmiş olmalıydı. Sarayın su kapısındaki geniş siyah mermer eşikte ve sulardan birkaç adım geride, görenin bir daha unutamıyacağı bir kadın duruyordu. Bu kadın Marchesa Aphrodite’di – tüm Venediğin sevgilisi, neşe pınarı – herkesin güzel olduğu yerde en güzeli – ama, yaşlı ve entrikacı Mentoni’nin genç karısı, suya düşen o güzel çocuğun annesi; o çocuk ki şimdi çamurlu suların dibinde annesinin tatlı okşamalarını yüreğinde acıyla hissederken, onun adını haykırmak isterken küçük yaşamı eriyip gidiyordu.

Kadın yalnızdı. Küçük çıplak ayakları yerdeki siyah mermer aynada gümüş gibi yansıyordu. Saçları, balo sonrasında henüz çözmeye fırsat bulamadığı klasik başı çevresinde, bir pırlanta yağmuruyla, taze bir sümbül gibi dolanmıştı. Narin bedeni kar beyaz, tül gibi bir şalla örtülüydü; fakat yaz ortasının bu geceyarısında sıcak, durgun ve kasvetli hava, Niobe’yi saran ağır mermerler gibi, bu ince kumaşı oynatmıyordu. Oysa – bunu söylemek ne tuhaf – kadının iri parlak gözleri sevgili çocuğunun mezarı sayılabilecek suya eğilmiş değil, çok farklı bir yöne kilitlenmişti! Eski Cumhuriyet Hapisanesi Venedik’in en güzel yapılarından biri olabilir, bunu kabul ediyorum – ama, ayakları altında çocuğu boğulurken bu kadın o yapıyı nasıl seyredebilirdi? Yatak odasının karşısına düşen bir heykel kovuğunun karanlığında – oradaki sarmaşıklarda ve ağırbaşlı kornişlerin mimarisinde – Marchesa di Mentoni daha önce binlerce kez seyredip de göremediği ne bulabiliyordu? Saçma! Facia kapıya geldiğinde insan gözlerinin, paramparça bir ayna gibi, görüntüleri çoğaltıp acısını her yönde gördüğünü kim bilmez ki?

Marchesa’nın birkaç basamak yukarısında ve su kapısının kemeri altında balo giysisinin ihtişamıyla Satyr’i andıran Mentoni duruyordu. Elindeki gitarı tıngırdatmayı sürdürürken, çocuğunun yitip gittiği yöne arada bir çevirdiği bakışlardan canının sıkıldığı anlaşılıyordu. Ben ise şaşkın ve büyülenmiş, çığlığı ilk işittiğim andaki gibi ayakta durur konumdan kıpırdayamıyor, kıyıda toplaşan kalabalığa, bembeyaz yüzüm ve katılaşmış bacaklarımla, kaderin gönderdiği bir cenaze gondolcusu gibi görünüyordum.

“Kurtarıcı tek söz etmedi.”

Tüm çabalar boşunaydı.Aramaya katılan en güçlü yüzücülerin bile uğraşları gevşemiş, yüzleri asılmıştı. Küçük yavru için pek umut kalmamış gibiydi (ya anne için ne kadar umut vardı?). Ama birden, Eski Cumhuriyet Hapisanesi’nin o sözünü ettiğim heykel kovuğunun karanlıklarından, pelerine sarılı bir adam aydınlığa çıktı; ve bir an kanala inen eşikte durduktan sonra, suya balıklama atladı. Kısa bir süre sonra mermer rıhtım üzerine, kollarında hâlâ yaşayan ve soluk alan küçük çocuğu taşıyarak, Marchesa’nın yanına çıktı. Sularla ağırlaşan pelerini ayakları dibine düştüğünde, heyecanlı kalabalık o yıllarda tüm Avrupa’da adından çok sözedilen genç adamı görüp tanıdı.

Kurtarıcı tek söz etmedi. Ama, ya Marchesa! İşte şimdi çocuğunu alıp bağrına basmaya hazırlanıyor – o küçük bedeni okşamalarıyla ısıtacak. Heyhat! Çocuğu başka birinin kolları kurtarıcıdan alıyor, başka biri onu uzağa, sarayın içine doğru götürüyor! Ya Marchesa! Dudakları – o güzel dudakları – titriyor, gözlerinde yaşlar birikiyor – o gözler ki Pliny’nin kenger çiçeği gibi, ‘tatlı su gibiydi.’ Evet! Yaşlar bu gözlerde birikiyor – ve işte bakın! Kadının tüm bedeni sarsılıyor, heykel canlanmaya başlıyor! Biz seyirciler mermer beyazı o yüze, mermer göğsünün kabartısına ve mermer saflığında ayaklarına kırmızı bir rengin yayıldığını görüyoruz; ve ani bir irkilme, Napoli çayırlarındaki zambakları titreten tatlı rüzgar gibi, o narin iskeleti sarsıyor.

Bu bayan niçin kızarıyor olabilirdi? Bu soruya bir cevap yoktu – ama belki de, anne yüreğinin telaşıyla odasından fırladığı için, küçük ayaklarına terliklerini, o Venedik omuzlarına yakışan şalını geçirmeyi unutmuş olduğu içindir. Başka hangi makul sebep bu kızarmayı açıklayabilirdi? – o gözlerdeki yabancıl bakışları? – o inip kalkan göğsün alışılmadık uğultusunu? – o titrek elin kasılmalarını; o el ki, Mentoni sarayına girmek için geri döndüğünde, bir rastlantıyla yabancının eline dokunmuştu. Onunla vedalaşırken aceleyle mırıldandığı o anlaşılmaz sözlerin alışılmadık boğuk tınısının makul bir sebebi var mıydı? “Siz kazandınız,” dedi kadın, suyun şarıltısı beni yanıltmadıysa, “Siz kazandınız – yarın güneş doğduktan bir saat sonra – kavlimiz böyle olacakmış, olsun!”

Kalabalığın uğultusu dinmiş, sarayın ışıkları sönmüştü; ve yabancı genç, şimdi artık onu tanıyabiliyordum, mermer rıhtımda yalnız kalmıştı. Olağan dışı bir heyecanla sarsılıyor, gözleri bir gondol aramak için çevresine bakıyordu. Kendi gondolümü onun hizmetine sunmaktan daha azını yapamazdım; ve önerimi uygarca kabul etti. Su kapısından yeni bir kürek edinip onun evine doğru yola koyulurken, genç adam kendini çabuk toplamayı bildi, ve daha önceki seyrek tanışıklığımızı içten sözlerle bana anımsattı.

Ayrıntıları üzerinde durmaktan hoşlandığım bazı konular vardır. Bu yabancı gencin – onu bu isimle analım, çünkü tüm dünya için o hâlâ bir yabancıydı – kişiliği de böyle konulardan biriydi. Boyu ortalamanın altında sayılırdı, ama tutkuları yoğunlaştığı anlarda bedeni büyür gibi olur, bu izlenimle çelişirdi. İnce simetrik yüzü, Ponte di Sospiri Köprüsü’nde gösterdiği o çevikliğe uygundu, ama daha tehlikeli anlarda fazla zorlanmadan Herkül gibi bir güç gösterebildiği olmuştu. Bir tanrının ağzı ve çenesi, iri ve ıslak gözlerinde saf fındık renginden parlak gümüşe dönüşebilen tuhaf, yaban bir ışığın gölgesi vardı; kabarık siyah saçları kah beyaz kah fildişi ve olağandan geniş bir alnın üzerine düşerdi – İmparator Commodus’un heykellerinde görülen klasik yapıya bundan daha uygun düşen bir vücut yapısı olamazdı. Ama duruşu, tüm erkeklerin yaşamlarının belli bir devresinde görüp de bir daha görmedikleri biçimdeydi. Yüzünde insanın belleğine kazınan bir ifade yoktu; bir görüp sonra unutulan cinsten ama hep anımsanma isteği uyandıran bir ifadeydi bu. Yok, her hızlı tutkunun bu yüzdeki aynaya kendi net görüntüsünü yansıtmak istemediğinden değil – ama bu ayna, her ayna gibi, tutku geçip gittiğinde bir kalıntı bırakmıyordu.

O geceki maceradan sonra ayrılırken, aceleci bir üstelemeyle, benden ertesi sabah erkenden kendisine uğramamı rica etti. Sabah güneş doğduktan kısa süre sonra onun Palazzo’sundaydım; burası Rialto yakınlarında Büyük Kanal’ın sularına tepeden bakan büyük, muhteşem ama kasvetli bir yapıydı. Döne döne yükselen mozaik bir merdivenden onun dairesi önüne geldiğimde, açık kapıdan taşan göz kamaştırıcı ihtişam beni kör edecek gibi oldu.

Arkadaşımın varlıklı olduğunu biliyordum. Basında bu konuda çıkan haberleri neredeyse abartılı bulmuştum. Ama orada çevreme bakınırken, Avrupa’da böyle bir ihtişama sahip başka biri daha olup olmadığını düşünmekten kendimi alamadım.

Dediğim gibi, güneş henüz doğmuş olduğu halde, odaya parlak bir ışık yayılmıştı. Bu ve dostumun yüzündeki bitkin ifadeden o gece hiç uyumamış olduğuna hükmettim. Salonun dekorasyonu ve mimarisi özellikle göz kamaştırmak ve şaşırtmak amacıyla yapılmıştı. Meslekte orantı denilen dekora veya ulusal zevklere uyulmamıştı. İnsanın gözü eşyaların birinden diğerine atlıyor, ne Yunan ressamların grotesk tabloları, ne İtalya’nın en güzel çağından kalma heykeller, ne de okul görmemiş Mısır kabartmaları üzerinde durmaya fırsat kalmıyordu. Odanın her yerini saran zengin perdeler, kaynağı belli olmayan hafif ve melankolik bir müziğin titreşimleriyle sarsılıyorlardı. Duyularım çelişkili kokularla ve zümrüt parıltıları veya şömine ateşinin alazıyla körleniyorlardı. Tüm bunların üzerine yeni doğmuş güneşin ışıkları herbiri yekpare kızıl cam pencerelerden dökülüyordu. Kornişlerden aşağı ergimiş gümüş gibi dökülen perdelerin salınımıyla binlerce kez yansıyan bu ışık içerdeki yapay ışığa karışıp Şili altını renginde bir halı üzerine yığılıp kalıyordu.

“Ha! ha! ha! – ha! ha! ha!” diye bir kahkaha attı ev sahibi; bana oturmak üzere bir koltuk gösterirken kendisi de bir kanepeye boyluca uzandı. Benim böyle tuhaf bir karşılamaya pek alışamadığımı görünce şöyle dedi: “Görüyorum ki evim, tablolarım, heykellerim, kendime özgü mimarim ve mobilyalarım sizi şaşırtıyor! Bu ihtişamla sarhoş olmuş gibisiniz, değil mi? Lütfen, beni bağışlayın, sayın bayım (burada ses tonu bir içtenliğe dönüştü), az önceki kahkahamı bağışlayın. Hem, bazı şeyler o kadar tuhaftırlar ki, ya ölmek ya da gülmek gerekir. Kahkaha atarak ölmek ne kadar muhteşem bir ölüm olmalı. Sir Thomas More – mükemmel bir insandı o – gülerken öldü, anımsayın. Ayrıca, Ravisius Textor’un ‘Saçmalıklar’ adlı kitabında aynı güzel sona erişen insanların uzun bir listesi vardır. Ama, biliyor muydunuz” diye muzipçe sürdürdü, “Sparta’da kentin batı yakasında, günümüzde artık pek seçilmez olan yıkıntılar arasında dikilitaşa benzer bir kaide üzerinde hala LAXM harflerini okuyabilirsiniz. Kuşkusuz bu GELAXMA (gülmek) sözcüğünden geriye kalmış olmalı. Sparta’da bir yığın tanrıya adanmış binlerce tapınak vardı; ne tuhaftır ki Gülüş’e adanmış olanı bunların tümünden daha kalıcı oldu! Ama, bugüne dönersek,” diye sesinde ve tavırlarında garip bir değişmeyle özetledi, “sizi konu edip eğlenmeye hakkım yok. İstediğiniz gibi şaşırın. Tüm Avrupa benim bu küçük evim kadar güzelini üretemez. Diğer evlerim aynı düzeyde değillerdir, sadece günün yavan modalarına uygun döşenmişlerdir. Ama burası moda olandan daha güzel değil mi? İnsanlar burayı bir görseler hemen moda olmasını isterler, yetecek servetleri varsa bunu elde edebilmek için tüm aile mirasını harcarlardı. Ama, böyle bir saygısızlığa karşı önlemimi aldım. Ben, uşağım ve diğer bir kişi dışında, bu sultanlara layık evin gizemine kabul edilen tek kişi sizsiniz!”

Teşekkür makamında başımı eğdim – zira, bu ihtişam duygusu, müzikle parfümün karışımı, genç adamın davranışları ve sözlerindeki tuhaflık başımı döndürmüş, bir beğeni sözcüğü çıkaramaz olmuştum.

“İşte burada,” diye ayağa kalktı ve koluma yaslanıp apartmanda dolaşmaya başladı, “burada Yunanlılardan Cimabue’ye, Cimabue’den günümüze kadar resimler var. Bunların çoğu Erdem kavramına pek özenilmeden seçildiler. Ama herbiri, böyle bir salonun havasına uyarlar. Ve burada da, bilinmeyen ustaların başyapıtlarından bir bölümü var; şuradakiler de zamanında ünlü olup da akademisyenler tarafından unutulmaya mahkum edilen ustaların yarım kalmış başyapıtları duruyor. Şuna ne dersiniz,’’ diye aniden durup bana soruyor, – “şu Madonna della Pietà’ya ne dersiniz?”

“Ama bu, bu Guido’nun![1]” diye haykırdım doğamın tüm tezcanlılığıyla, yapıtın aşılmaz sevimliliğini incelerken. “Guido’nun kendi eliyle! Onu nasıl elde ettiniz? Bence, heykelde Venüs ne ise, resimde de onun karşılığı bu yapıttır.”

“Haa!” dedi düşünceli bir tavırla, “Venüs mü? – Medici’lerin Venüs’ünü mü diyorsunuz? Hani şu kafası ufak ve saçları yaldızlı olanı? Sol kolun bir bölümü (burada sesi neredeyse bir mırıltı gibi zor işitilir olmuştu) ve sağ kolun tümü restorasyon eseridir; o sağ kolun kıvrımı tüm yapaylıkları özetler. O sizin olsun, bana Canova Venüsü’nü verin! Apollo heykeli de bir kopyadır – bunda kuşku yok – Apollo’nun abartılı ilham gücünü göremeyen kördür! Beni bağışlayın, Antinous’u tercih ettiğimi sizden saklayamam. Sokrates değil miydi heykeltraşın heykelini bir mermer blok içinde arayıp bulduğunu söyleyen? Keza, Michelangelo şu beyitinde herkesin bildiği bir gerçeği söylüyordu:

Non ha l’ottisimo artista alcun concetto
Che un marmo solo in se non circunscriva.”
(“En iyi sanatçı dahi algılayamaz
Bir mermer parçasının kıvrımlarındaki içeriği.”)

Burada söylemek gerekir ki davranışlarda gerçek beyefendilikle bayağılığı hep ayırdederiz, ama aradaki farkın ne olduğunu tam olarak bilemeyiz. Bu sözlerin dostumun davranışlarına tam uyduğunu gözlerken, o fırtınalı sabahta karakterine ve ahlakına da uygulanabileceğini düşündüm. Keza, onu diğer insanlardan ayrı kılan tuhaf zihinsel etkinliğini de yoğun ve sürekli bir düşünme alışkanlığı diye betimleyebiliyorum; en sıradan bir işi yaparken veya eğlenirken bile, Persepolis tapınaklarında sütun başlarındaki maskelerin gözlerinden kıvranarak çıkan yılanlar gibi, bu tuhaflık her şeyde başını çıkarıyordu.

Ama yine de, önemsiz işlerini ciddi ciddi anlatırken de onu sürekli gözledim, tüm davranış ve sözlerinin gerisinde bir sinirlilik, hafif bir korku sezdim; onun bu diken üstünde gibi hallerinden bir ara korkuya kapılmadım değil. Sık sık, uzun bir konuşmanın ortasında, cümlenin başını unutmuş gibi duruyor ve bütün dikkatiyle dinliyor gibiydi; sanki bir konuk bekliyor veya sadece düşleminde var olan bir sesi yakalamak istiyordu.

Bu dalgın duruşlar ve soyut dinlemeler sırasında, yanıbaşımdaki bir kitabı karıştırıyordum; bu Politian’ın güzel trajedisi ‘Orfeo’ (İtalyanca dilinde yazılmış ilk trajedi) idi. Sayfaları karıştırırken, kalemle altı çizilmiş bir bölüme rastladım. Bu, üçüncü perdenin sonuna doğru, insanın yüreğini sızlatan bir bölümdü – kirli bir yönü olmasına karşın, kimse bu bölümü okuyup da duygusuz kalamaz, kadınlar iç çekmelerine engel olamazlar. O sayfanın tümü gözyaşlarıyla ıslanmıştı ve yan tarafına, benim tanıdığım el yazılarından çok farklı bir çizgiyle (onun elyazısı olduğunu sonra anladım) şu İngilizce satırlar eklenmişti:

Sen bana her şeysin, sevgili,
Ruhumun el uzattığı –
Denizde yeşil bir ada, sevgili,
Bir çeşme ve bir türbe,
Perili meyvalar ve çiçeklerle bezeli;
Ve onlar benim çiçeklerimdi.

Ah, parlak rüya çabuk biter!
Ah, umut yıldızı doğar
Bulutlarca örtülmek için!
Gelecek’ten bir ses haykırır,
‘İleri!’ – ama Geçmiş’te
(Ne karanlık kuyu!) salınan ruhum yatıyor,
Sessiz – kıpırtısız – şaşkın!

Çünkü heyhat! heyhat! benim için
Yaşam ışığı bitti.
Artık yok – artık yok,
(Böylesi sözlerdir ki denizi
Kıyıdaki kumlarda tutar),
Yıldırım çarpmış ağaçta çiçek olmayacak,
Vurulmuş kartal süzülemiyecek!

Artık tüm saatlerim esridi;
Ve tüm gece düşlerim
Karanlık gözün baktığı,
Ve senin adımlarının
Uçarı bir dans gibi dolaştığı
O İtalya sokaklarında.

Heyhat! o uğursuz zamanda
Seni dalgalar üzerinde taşıdılar
Aşktan öteye soylu çağa
Ve kutsanmış bir yastığa!
Gümüş sazların ağladığı,
Benden ve sisli iklimimizden uzağa!

Bu satırlar İngilizce yazılmıştı ve ev sahibimin bu dile aşina olduğunu öğrenince biraz şaşırdım. Onun yeteneklerinin enginliğini ve bunları saklamaktan garip bir zevk aldığını çok iyi biliyordum; ama, şiirin yazıldığı tarihi okuyunca şaşkınlığım sürdü; tarih atılmış ama üzeri çizilmişti. Dikkatli bir gözlemcinin rahatça okuyabileceği o tarihte, daha önceki bir konuşmamızdan anımsıyorum, arkadaşıma Londra’da Marchesa di Mentoni’yle tanışmış olup olmadığını sormuştum; zira markiz, evlenmeden önce bir süre o kentte yaşamıştı. Onun cevabı, yanılmıyorsam, Londra’yı hiç görmediği şeklinde olmuştu. Burada eklemeliyim ki bir keresinde kulak misafiri olduğum bir toplantıda arkadaşımın sadece İngiltere’de doğmakla kalmayıp, İngiliz olduğu da söylenmişti, ama bu tür dedikodulara pek önem vermemiştim.

“Henüz görmediğiniz bir tablo daha var,” dedi ev sahibim benim düşünceli tavrımdan habersiz; ve bir perdeyi yana çekip Marchesa Aphrodite’in bir boy resmini ortaya çıkardı.

İnsan sanatı onun insan ötesi güzelliğini resmetmek için bundan daha iyisini yapamazdı. Dün gece Dükler Sarayı’nın rıhtımındaki o düşsel yüz bir kez daha karşımda duruyordu. Ama, bu yüzün geniş gülümseyen ifadesinin arkasında, güzelliğin ayrılmaz bir parçası olan yine o melankoli lekesi vardı. Sağ eli göğsüne kıvrılmış, sol eliyle yerde garip bir vazoyu gösteriyordu. Görünürdeki tek küçük ayağı yere neredeyse değmiyor gibiydi; ve onun güzelliğini saran parlak atmosferde hayal meyal seçilen bir çift narin kanadı vardı. Bakışlarım resimden dostuma döndü ve dudaklarımdan Chapman’ın Bussy d’Ambois şiiri dökülüverdi:

O işte orada
Bir Roma heykeli gibi duruyor!
Sanırsın orada sonsuza kadar dikilecek
Ta ki Ölüm onu mermere çevirinceye kadar!

“Gelin,” dedi sonunda ev sahibim, zengin mineli ve masif gümüş bir masaya yönelerek. Bu masa üzerinde birkaç kristal kadeh, tablodaki yapıda iki büyük Etrüsk kasesi vardı. Kaselerin Johannisberg şarabı dolu olduğunu tahmin ediyordum. “Gelin, içelim!” dedi genç adam, “Vakit erken, ama içelim.” O sırada salondaki bir duvar saati gündoğumundan sonraki ilk saati vurdu. “Gerçekten erkenmiş – ama ne önemi var? İçelim! O lambalar ve kandillerin boşuna gölgede bırakmak istedikleri güneşin şerefine içelim!” Ve beni beklemeden kaseden peşpeşe birkaç yudum aldı.

“Düşlemek,” diye sürdürdü dalgın konuşmasını kaseyi kandillerden birine doğru kaldırırken. “düşlemek tüm yaşam boyunca işim oldu; işte bu yüzden, gördüğünüz gibi, kendime bir düş evi yaptım. Venedik’in ortasında daha iyisini yapabilir miydim? Doğrudur, çevrenizde mimari güzelliklerin bir karışımını görüyorsunuz. Ionia’nın iffeti tufan öncesi yapıtlardan utanıyor, Mısır sfenksleri altın halılarda uzanmış yatıyorlar. Ama bu etkiyi sadece çekingen insanlarda bırakır. Yer, ve özellikle zaman endişeleri, insanoğlunu ihtişamı görmekten alıkoyan iki korkudur. Vaktiyle dekoratörlük yaptım; ama o moda çılgınlığı ruhumu soldurdu. Şimdi tüm bunlar amacıma çok güzel uyuyorlar. Bu arabesk kandiller gibi, ruhum ateşle kıvranıyor ve bu ortamın çılgınlığı, yakında kavuşacağım gerçek düşler ülkesinin yaban düşlerine beni hazırlıyor.” Burada durup aniden başını göğsüne eğdi; duyamadığı bir sesi dinler gibiydi. Uzun bir süre sonra doğruldu, gözlerini uzağa dikti ve Chichester psikoposunun o dizeleri ağzından döküldü:

Orada beni bekle! Seni
o boş vadide gelip bulacağım!

Hemen sonra, şarabın etkisinden olacak, kendini boylu boyunca kanapeye attı.

Merdivenlerde bir koşuşturmaca oldu ve sonra kapı şiddetle vurulmaya başladı. Ben neye uğradığımı şaşırmış, oraya yönelirken gürültüyle açılan kapıdan Mentoni sarayının hizmetkarlarından biri odaya düşer gibi girdi. Heyecandan boğuklaşmış bir sesle şu anlaşılmaz sözcükleri güçlükle kekeledi: “Hanımım! – hanımım zehirlendi! – kendini zehirledi! Ah, güzel – ah, güzel Aphrodite!”

Sersem gibi kanapeye koştum ve uyuyan evsahibimin bilincini geri getirmeye uğraştım. Ama, kolları katılaşmış ve dudakları morarmıştı – az önce ışıldayan gözleri ölüme kilitlenmişti. Masaya doğru sendeleyerek gittim – elim çatlak ve kararmış bir kaseyi devirdi – ve o zaman tüm dehşetli gerçek ruhumun üzerinden bir şimşek parıltısı gibi geçti.

SON

Çeviren: Bekir KARAOĞLU


[1] Guido da Siena: 13. yy İtalyan ressamı, resim anlayışında Bizans kalıplarını ilk kıran ressam olarak bilinir.

Kopan Yaprak / Josephine Tey

Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı

Robert Blair’in canı sıkılıyordu…

Kitap yukarıdaki bu cümle ile açılıyor, Robert Blair küçük bir kasabada bulunan bir avukatlık bürosunun sözü geçen ortaklarındandır, her gün uğraştığı vasiyetname ve kontratlar ile sekreterinin şaşmaz bir dakiklikle saat üç buçukta getirdiği çaylar onu çıldıracak raddeye getiriyordur. Bu çay saati senelerden beri değişmemiştir, babasının zamanında da öyledir. Ondan evvel de büyükbabasının. Velhasıl kırklarında olan bu avukatının monoton hayatında sürprizlere yer yoktur, ne para, ne aşk ne de başka bir şey, o bir türlü üstesinden gelemediği iç sıkıntısını atmaya yarar. Tüm bunları düşünmekten daha çok canı sıkılmışken o günlük çalışmaya ara vermeye karar verir. Tam bürodan çıkmak üzereyken bir telefon gelir.

Kasabanın yeni sakinlerinden bir kadın, Marion Sharp’tır arayan. Marion ile annesi, Franchise Köşkü’ne yerleşeli çok olmamıştır ve her yeni gelen gibi onlar da etrafın alâkasını bir hayli çekmişlerdir. Esmer, uzun boylu, ince bir genç kadın olan Marion başına daima renkli eşarplar takar, bu haliyle daha ziyade bir çingene güzeline benzer. Annesi ise beyaz saçları, gaga burnu, sert hatlı, ince çehresi ve bir martınınkini andıran parlak, soğuk ve renksiz gözleriyle pek sevimsizdir, karşısındakilerde garip bir rahatsızlık uyandırır. İşte bu ana-kızın, ancak sokakta şöyle bir gördükleri avukat Robert’ın yardımına ihtiyaçları vardır, zira Betty Kane isimli on beş yaşında bir genç kız kendileri tarafından kaçırıldığını iddia etmektedir. İddiasına göre iki hafta boyunca tavanarasında tutulmuş, boğaz tokluğuna hizmetçilik yaptırılmış, itiraz etmeye yeltendiğinde ise kırbaçla dövülmüştür. Genç Betty’nin anlattıkları akıl alacak gibi değildir ama yüksek duvarlarla çevirili köşkü, özellikle tavanarasını tüm detayları ile tarif etmektedir. Peki o zaman tüm bunlar gerçek midir, anne ile kızı çıldırmışlar mıdır yoksa zaten kasabalıların da hep şüphelendikleri gibi zaten garip insanlar mıdırlar?

Kopan Yaprak için klasik İngiliz detektif romanından ziyade psikolojik gerilim diyebiliriz. Her şeyden önce kim-yaptı polisiyelerinin olmazsa olmaz öğesi cinayet yoktur, dolasıyla katil de. Josephine Tey, II. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’sinin karanlık atmosferini, küçük kasaba insanların acımasızlığını yoğun bir şekilde hissettirir.

Yazarın detektif romanları kahramanı Alan Grant, kitapta ancak Scotland Yard’ın işin içine karışması ile görünür. Tıpkı bir diğer Scotland Yard müfettişi Adam Dalgliesh’in Kadınlara Göre’de (Unsuitable Job for a Woman) soruşturmada bulunması ama pek de etkili olmaması gibi. Bu daha çok Robert Blair’in davasıdır, kitap avukatın yaşadığı çelişkiler, değişimler üzerine kuruludur.

Josephine Tey, 1948 basımlı The Franchise Affair’i yazarken, 18. yy ortalarında geçen ve büyük yankılar uyandıran Elizabeth Canning olayından büyük ölçüde esinlenir. Kitap 1951 yılında sinemaya, ‘62 ve 88’de ise tv filmine uyarlanır.

Aslında İskoç Josephine Tey’i, “unutulmuş yazarlar” arasında saymak zor, zira hâlâ İngiltere ve ABD‘de kitaplarının yeni basımları yapılıyor. Öte yandan yazarın dilimize çevrilen yalnızca bir tek eseri olduğuna göre, kendisini rahatlıkla “eksikliğini hissettiğimiz yazarlar” kategorisine de sokabiliriz.

İsmi Dört Kraliçe (Christie, Sayers, Allingham ve Marsh) ile birlikte anılan Josephine Tey’in, detektif romanlarının kahramanı Scotland Yard polis müfettişi Alan Grant’tır. Gerçek adı Elizabeth Mackintosh olan yazar, aynı zamanda Gordon Daviot takma ismiyle başarılı tiyatro oyunları yazdı. Inspector Grant serisi yalnızca altı romandan oluşmasına rağmen, eleştirmen ve okuyucular tarafından her zaman büyük övgülerle karşılandı. Bunlardan belki de en ünlüsü olan Daughters of Time’da, bacağını kırdığı için hastanede yatan, can sıkıntısından kurtulmak için oyalanacak bir şeyler arayan Alan Grant’ın aklına tarihten bir esrarı çözmek gelir. Acaba III. Richard gerçekten de yeğenleri olan prenslerin kulede boğdurulmasından mı sorumludur? Kitap, yüzyılın en iyi polisiyeleri listelerinde hep en başlarda yer aldı. Bir diğer çok sevilen polisiyesi de Brat Farrar adını taşır.

Kopan Yaprak (The Franchise Affair, 1948) / Josephine Tey (Çev. Gönül Suveren)
Hürriyet Yayınları, 1970

Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı

Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı

“Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı’na hoş geldin, Daniel.”

(… ) Babam bana doğru eğildi, gözlerimin içine bakarak yeminler ve sırlar için özgünlenmiş kısık bir sesle söylev verdi.

“Burası gizemli bir yer Daniel, bir mabet. Burda gördüğün her kitabın, her cildin bir ruhu var. Onu yazanın, okuyanların, onunla yaşayıp onu düşleyenlerin ruhu. Bir kitap sürekli el değiştirir, birileri gözleriyle sayfalarını sürekli tarar, kitabın ruhu gelişir ve güçlenir. Uzun yıllar önce, babam beni buraya ilk kez getirdiğinde burası yine eski bir yerdi. Belki de şehrin kendisi kadar eski. Buranın ne kadar zamandır var olduğunu ve kim tarafından kurulduğunu kimse tam olarak bilmiyor. Bu yüzden sana babamın bana anlatıklarını anlatacağım. Bir kütüphane yok olduğu ya da bir kitabevi kapandığında unutulmaya terk edilen bir kitap olursa, burayı bilen bizler, yani buranın bekçileri o kitabın buraya getirilmesinden sorumluyuz. Zamanın içinde kaybolmuş, uzun süre kimsenin anımsayamadığı kitaplar burda yeni bir okurun elinde buluşacağı günü bekleyerek sonsuza dek yaşar. Biz onları dükkânlarda alıp satsak da, gerçekte kitapların sahibi yoktur. Burda gördüğün her kitap bir zamanlar birilerinin en iyi dostuymuş. Şimdi yalnızca biz varız, Daniel. Böylesine bir sırrı saklayabileceğini düşünüyor musun?” Bakışlarım oranın büyülü ışıklar ve görkeminde kaybolmuştu. Başımla onayladım, babam gülümsedi.

“Ve buranın en iyi yanı ne biliyor musun?” diye sordu.

Başımı iki yana salladım.

“Geleneğe göre burayı ilk kez ziyaret eden kişinin istediği herhangi bir kitabı seçip sahiplenmesi, yok olmasına asla izin vermemesi gerekiyor; böylelikle o kitap her zaman yaşayacak. Bu çok önemli bir sorumluluk. Bir ömür boyu.” diye açıkladı babam. “Bugün sıra sende.”

Rüzgârın Gölgesi / Carlos Ruiz Zafón (çev. Mustafa Karabiber)

İspanyol yazar Carlos Ruiz Zafón’un milyonlar satan, unutulmaz romanı Rüzgârın Gölgesi adlı romanının hemen başlarından aldığımız bu pasajı okuduğumuzda, dünyanın değişik yerlerinden birçok okuyucu gibi biz de çarpıldık adeta. Fahrenheit 451‘i anımsadık ucundan köşesinden, bir kitabı sahiplenmek, onun tüm sorumluğunu almak düşüncesi karşı konulmaz bir cazibeye sahipti. Baskısı artık yapılmayan, kalplerde olmasa bile kitapçı raf veya linklerinde kendisine yer bulamayan,  unutulmaya yüz tutmuş kitap ve yazarlarına ayrı bir yer ayırarak, anmanın iyi olacağını düşündük. Kimbilir belki de böylelikle yayınevlerinin ilgisini çeker, polisiye edebiyatının -her ne kadar bu tür kitapları çıkar çıkmaz alıp, okuyor olsak da-  yalnızca seri katil peşinde koşan forensikçiler veya dünyayı kurtaran şifre çözücülerden ibaret olmadığını hatırlatmış oluruz.

Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı’na hoş geldiniz.

Türkiye’de Geçen Yabancı Polisiyeler (Liste)

Virgül dergisinin Mayıs 2008 sayısından başlayarak 3 sayı boyunca yayınlanan makaleyi geçtiğimiz günlerde yedi bölüm halinde sitemizde yayınlamıştık. Aşağıda, bu makalede konu edilen tüm eserlerin listesini bulacaksınız.
Orj. Basım Orj. Başlık Yazar Türkçe Basım
1902 Sacred Crescents William Bury Westall
1907 L’homme qui assassina Claude Farrère Peyami Safa tarafından çevrilip Osmanlı alfabesi ile basıldığı biliniyor.
1912 İstanbul’un Esrarı Paul de Regle
1913 Les Confidences d’Arsène Lupin Maurice Leblanc Arsen Lüpen İstanbulda (Selek, 1958)
1916 Greenmantle John Buchan Doğudaki Sır (IQ Kültür Sanat, 2003)
1922 Les Aventures Comiques de Charlot Détective Bilinmiyor Şarlo İstanbul’da (İkbal Kitaphanesi, 1924)
1932 Stamboul Train Graham Greene İstanbul Ekspresi (Yalçın Ofset, 1968)
İstanbul Treni (Everest,2004)
Doğu Ekspresi (Nil,1971)
1934 Murder on the Orient Express Agatha Christie Şark Ekspresindeki Cinayet (Vakit, 1936)
Şark Ekspresindeki Cinayet (Ekicigil,1955)
Ölüm Ekspresi (Toptan Ucuz,1963)
Simplon Ekspresindeki Cinayet (Ak,1965)
Şark Ekspresinde Cinayet (Nil,1977)
Doğu Ekspresinde Cinayet (Altın, 2006)
1934 Parker Pyne Investigates (Öykü : Have You Got Everything You Want?) Agatha Christie İstanbul Yolunda bir Macera (Hareket Gazetesi İlavesi, 1963)
1935 The Eunuch of Stamboul Dennis Wheatley
1935 Les clients d’Avrenos Georges Simenon Eminönü’nde Avrenos Meyhanesi (Yılmaz, 1991)
Avrenos’un Müşterileri (Çiviyazıları, 2007)
1936 Highly Inflammable Max Saltmarsh
1939 The Mask of Dimitrios Eric Ambler İzmirli Dimitrios’a bir tabut (Milliyet, 1971)
Dimitrius’un Maskesi (Altın, 1980)
Dimitrios’un Maskesi (Can, 2000)
1940 Journey Into Fear Eric Ambler Korkuya Yolculuk (Can, 1999)
1941 Death at his elbow James Morgan Walsh
1944 Death in Ankara Clement Wood
1949 Dardanelles Derelict van Wyck Mason
1950 Der Fall Cicero Ludwig Carl Moyzisch Çiçero Operasyonu (Q-Matris, 2004)
1950 Istanbul Elopement Dennis Hughes
1954 Ombres sur le Bosphore Jean Bruce Boğazdaki Gölgeler (Ekicigil, 1955)
1957 The Guns of Navarone Alistair MacLean Navaron’un Topları (İnsel, 1963)
1957 From Russia With Love Ian Fleming Rusyadan Sevgilerle (Başak, 1965)
Rusyadan Sevgilerle (Tay, 1984)
1959 Pas De Bonheur Pour Spyros M.G. Braun
1961 Assignment Ankara Edward S. Aarons Hedef Ankara (Başak, 1966)
1961 Diplomatic Death Charles Forsyte
1962 When I grow rich Joan Fleming
1962 The light of Day Eric Ambler Günışığı (Bahar, 1963; Tekin, 1964; Karaca, 1964)
1963 Sultan’s Daughter Dennis Wheatley
1964 Karacho Karachi Jean Crain İstanbul’dan Sevgilerle (Ağaoğlu, 1966)
İstanbul Casusu / Ölümle Randevu (Dünya Kitap Saray, 1966)
1964 Black Amber Phyllis A. Whitney
1965 Istanbul Manning Lee Stokes (Nick Carter)
1965 Nothing is the Number When You Die Joan Fleming
1965 Modesty Blaise Peter O’Donnell Dişi Bond (Altın, 1966) Dönüş (1983)
1965 The Fall of an Eagle Jon Cleary
1965 SAS à Istanbul Gérard de Villiers SAS İstanbul’da (Tay, 1983)
1966 Sabre-Tooth Peter O’Donnell Köpekdişi (Gelişim, 1984)
1966 The Thief Who Couldn’t Sleep Lawrence Block
1966 That Girl from Istanbul M. G. Braun
1967 Intermind Ray Luther (Arthur Sellings)
1967 Diamonds Bid Julian Rathbone Elmas Pazarı (Oğlak, 2001)
1968 Hand Out Julian Rathbone Sonuncu El (Oğlak, 2001)
1968 Murder with Minarets Charles Forsyte
1968 Deadly Delight Aaron Marc Stein
1968 Stamboul Intrigue Robert Charles
1968 An Echo from Silence Michael Pereira
1969 With My Knives I Know I’m Good Julian Rathbone Bıçak Atmada Üstüme Yoktur (Oğlak, 2001)
1969 Evil in a Mask Dennis Wheatley
1969 Ascent of D-13 Andrew Garve
1969 The Chessboard Spies Geoffrey Davison
1969 The Innocent Bystanders James Munro Çakalın İntikamı (Başak, 1974)
1969 Death of a Hittite Sylvia Angus
1969 Secret Mission: Istanbul Don Smith
1969 Top Bloody Secret Stanley Hyland
1970 The Amazing Mrs. Pollifax Dorothy Gilman Casus Misis Polifax İstanbul’da (1973 Baskan)
1970 Nurse in Istanbul Ralph Eugene Hayes
1971 Bilinmiyor Paul Leslie Akrep Şehir Münih-İstanbul (Milliyet, 1971)
1972 Trip Trap Julian Rathbone Tuzak (Oğlak, 2002)
1972 A Sybaritic Death Alexandra Brown Roudybush
1973 The Jeweled Dagger Julie Ellis
1973 Strike Force Terror Ralph Eugene Hayes (Nick Carter)
1973 Fair Game George Bartram
1974 The Underground Cities Contract Philip Atlee
1974 George Beneath a Paper Moon Nina Bawden
1974 Turkish Mafia Conspiracy Ralph Hayes
1975 Kill Cure Julian Rathbone Ölüm İlacı (Oğlak, 2001)
1976 The Aelian Fragment George Bartram
1976 Tête de Turc en Turquie Josette Bruce
1977 Blood Tie Mary Lee Settle
1977 The Enigma Project Joseph Rosenberger
1978 A Stench Of Poppies Ivor Drummond
1978 The Spoils of Ararat Robert Katz
1979 Exit Actors, Dying Margot Arnold
1979 The Devil’s Alternative Frederick Forsyth Şeytan Seçeneği (E, 1980)
1979 Radar Target Gary Vaughan
1980 Pascali’s Island (Idol Hunter) Barry Unsworth Pascali’nin Adası (İletişim, 1993)
1980 Turkish Bloodbath Jerry Ahern (Nick Carter)
1981 Turkish Rondo Anne Stevenson
1982 The Rage of the Vulture Barry Unsworth
1982 Double Crossfire Don Pendleton
1983 istanbul decision Nick Carter
1984 Phoenix in Flames Gar Wilson
1984 Harem Games Elliot Tokson
1984 Ark David Daniel
1985 Destroyer Roy W. West
1988 Jem: Memoirs of an Ottoman Secret Agent Roderick Conway Morris
1989 Lair of the Fox Daniel Pollock
1990 Playing with Fire Susan Moody
1992 Indiana Jones and the Genesis Deluge Rob MacGregor
1993 The Fire Theft Mark Graham
1993 The Landing Place Clint Kelly
1993 Black Hand Don Pendleton
1995 Istanbul Express T. Davis Bunn
1996 The Kurdish Connection Gilbert Horobin
1996 The Longest Silence Anne Melville
1997 Op Center: Acts of War Tom Clancy, Steve R. Pieczenik
1999 One for Sorrow Eric Mayer, Mary Reed
1999 Belshazzar’s Daughter Barbara Nadel Belşazzar’ın Kızı, Oğlak, 2001
1999 The Ephesus Fragment Gary E. Parker
1999 The Crazy 8 Murder Anne Brooks Brauer
2000 A Chemical Prison (aka The Ottoman Cage) Barbara Nadel Uyuşturucu Kafesi, Oğlak, 2001
2000 Pera Palas Gérard Oberlé Pera Palas, Dharma, 2006
2001 Arabesk Barbara Nadel Arabesk, Oğlak, 2001
2002 Deep Waters Barbara Nadel Haliç’te Cinayet, Oğlak, 2003
2003 Harem Barbara Nadel
2003 L’Empire des loups Jean-Christophe Grangé Kurtlar İmparatorluğu, Doğan, 2003
2003 Less Than a Shadow David Chacko
2004 Petrified Barbara Nadel
2004 Wisse, dass du sterblich bist Malachy Hyde Didim Cinayeti, Heyamola, 2006
2005 Deadly Web Barbara Nadel
2005 A Dead Man In Istanbul Michael Pearce 3
2005 Sweet Confusion on the Princes’ Islands Lawrence Goodman
2005 The Peacock Angel David Chacko
2005 Assignment: Istanbul: A Jerry Stern–World Bank Adventure Ted Cron
2006 The Sultan’s Seal Jenny White Sultanın Mührü, İnkılap, 2006
2006 Dance With Death Barbara Nadel
2006 Sour Grapes on the Princes’ Islands Lawrence Goodman
2006 Graveyard Eyes David Chacko
2006 The Janissary Tree Lawrence Goodman Yeniçeri Ağacı, Merkez, 2006
2007 The Bourne Betrayal Eric Van Lustbader
2007 A Grain of Salt on the Princes’ Islands’ta Lawrence Goodman
2007 The Abyssinian Proof Jenny White
2007 A Passion for Killing Barbara Nadel
2007 The Snake Stone Jason Goodwin
2007 The Istanbul Variations Olen Steinhauer
2008 Pretty Dead Things Barbara Nadel
2008 Something Bitter on the Princes’ Island Lawrence Goodman
2008 The Bellini Card Jason Goodwin

Fiyasko – Coşkun Büktel / A. Ömer Türkeş

Coşkun Büktel’in film senaryosu olarak hazırlayıp romana dönüştürdüğü Fiyasko, polisiyeden çok absürdün sınırlarını zorlayan, deli dolu, neşeli bir macera romanı. Daha ilk sayfalarında, çevirmen Mesut’un yanlış çevirileriyle sebebiyet verdiği skandal sahnelerinin komikliği, İkinci bölümde, “parası için evlendiği, kendinden çok yaşlı, seks düşkünü karısını öldürmeye kararlı Özdemir, onun dizginlerini sıkı tutan, uyanık ve kıskanç karısı Müyesser ve Özdemir’i ne yapıp Müyesser’in elinden almaya kararlı ama paradan da vazgeçmeyen metres Zehra” tiplerinin abartılmışlığı, hayal kırıklığı yaratmasın. Biraz sabredin. Kriminal dünyaya üçüncü bölümde, “Genelbank Cihangir şubesinin kahverengi üniformalı gü­verdik görevlisi, bankanın kapısı önünde yaralı olarak yattığı yerden acı içinde doğrulup, kan dolu avucuyla kavra­dığı silahını, kaçmak üzere beyaz bir Renault’ya binmekte olan kar maskeli soygunculara doğru, iki el ateşledi. Kar maskeli soyguncuların üçü beyaz Renault’ya binmişti. Dördüncü kişi Muzaffer’di ve çetenin reisi olan Karanlık Ca­fer’in kardeşiydi. Muzaffer, Renault’ya tam binmek üzereyken (az önce vurdukları ve öldü sandıkları) güvenlik görevlisinin tabancasından çıkan kurşunlarla sırtından vurulunca, haykı­rarak yere düştü” cümleleriyle gireceğiz.

Sipsi ve Zekai, Kilis’ten kaçıp İstanbul’a ilk geldiklerinde neredeyse yalınayakmışlar. Dolapdere’de Cafer ağbilerine rastlayana dek aylarca sürün­müş, İstanbul sokaklarında kapkaççılıkla geçinmeye çalışmışlar. Cafer Ağbi’yle tanışıp onun himayesine girdikten sonra, adam sıfatına yazılmış, kravatlı, takım elbiseli, nezih gangsterler olmuşlar. Bu nedenle saygı ve itaatte kusur etmiyorlar.

Rastlantılar birbirini kovalıyor. Kardeşi için doktor arayan Cafer, telefonu yanlış çevirdiğinde, işin ciddiyetinden habersiz –ve kadersiz- Mesut tarafından işletilecek, Muzaffer de hayatını kaybedecektir. İntikamını almak için şimdi Mesut’un peşindedir Cafer. Aynı sıralarda İstanbul’daki sinegog baskınlarından esinlenen Özdemir de karısını öldürmek için bombalı bir saldırı planı yapmakta, terörist rolü için tesadüfen tanıştığı Mesut’u uygun bulmaktadır. Oysa yanlış telefonların adamı kırık kalpli çevirmen Mesut, nostomani hastalığından mustarip babasını son bir kez mutlu etmek için onun vaktiyle küçük bir rolünde oynadığı ‘Tek Kollu Canavar’ filminin afişini arıyan iyi kalpli Ayten’le tanışıp hayat trenini yeniden yakalamıştır. Ne yazık ki, Cafer’e de yakalanacaktır…

Coşkun Büktel, Fiyasko’nun birbirinden ilginç roman kişileriyle zenginleşen,  kara romanları hatırlatan, ciddi bir uslupla yazılsa en sürükleyici polisiyelere taş çıkartacak kadar hızlı akan hikayesini baştan sona renkli ve esprili bir dille anlatıyor. Trajik anları abartılı karakter çizimleriyle traji-komik, hatta komik bir hale getirmiş, yer yer durum komedisini kullanmış. Buna rağmen merak duygularını tetikte tutmasını da başarıyor. Ancak yazarın bir söyleşisinde sözünü ettiği “gerçek”leri yakalayabilmek için hayli uğraşmanız gerekli. En çıplak “gerçek”le şiddeti tasvir ederken kullandığı ifadeler sayesinde karşılaşıyoruz, ki bu ifadeler 2005’i romanda şiddetin yılı yapan roman külliyatıyla uyum içerisinde. Affınıza sığınarak örnekliyorum; “Karanlık Cafer, ne yap­ması gerektiğini tekrar hatırlamış gibi, hareketlerini yeniden hız­landırdı. Güvenlik görevlisinin kafasına bir kurşun sıktıktan sonra, kurbanın parçalanmış kafatasından kaldırıma sıçrayan kanlı beyin ve kemik kırıntılarını intikam hazzıyla seyretmeye vakit ayırmaksızın arabaya koştu”.  Böylesine sevimli bir hikaye için sizce de çok sevimsiz değil mi?

Akba Yayınevi’nin Son Yılları / Bekir Karaoğlu

1972 veya 73 yılında genç bir üniversite öğrencisi iken, biraz harçlık kazanabilmek için Akba Yayınevine polisiye tercümeler yapmak üzere başvurmuştum.

Yayınevi Babıali yokuşunda, ana cadde üzerinde ve vilayet binasının karşısındaki apartımanın giriş üstündeydi. Sahibi İhsan Uras Bey idi.

Yayınevi benim gördüğümde çöküş devresindeydi, İhsan Bey’den başka çalışan kimse yoktu. Her şeye İhsan Bey karar veriyordu. Zaten onu daha iyi tanıdıktan sonra, dizinin ilk çıkardığı kitaplardaki güzel tasarımları, kitap seçimlerini onun yapmış olamayacağını anlıyordunuz. (Bunu, son çıkan 120 den sonraki kitapların adlarındaki pespayelikten de anlayabilirsiniz.)

Bu durumu kendisine asla soramadım. Ama, gördüğüm kadarıyla eli sıkı biriydi, çevirileri ölmüş eşek fiyatına satın alıyordu. (O zamanlar bir Samsun paketi 3 liraydı ve bana 3 ay uğraştığım bir çeviri için 500 lira veriyordu. Ama, adamın hakkını yemeyelim, bugün dahi yayın hayatında yazar veya çevirmenlere verilen ücretler gülünçtür. Yani, değişen bir şey yok.)

İşte bu cimriliği yüzünden İhsan Bey’e daha başlarda yardım etmiş olan tasarımcılar, yazarlar veya Gönül Suveren gibi kaliteli çevirmenlerin birer birer ayrılmış olduğuna hükmettim. Gerçek nedir hala bilmiyorum. Son kitapları 1000 adet basıyordu, ama ilk kitaplarının onbinler bastığına eminim.

İhsan Bey yabancı dil bilmiyordu, bana çevirmemi önerdiği herhangi bir kitap yoktu. Ben seçtiğim bir kitaptan önce bir 10-15 sayfa çevirip götürürdüm, beğenirse devam ederdik, ve bir daha beğenmemezlik edemezdi. Ama bir defasında “Carter Dickson yok mu? Okuyucular onu istiyor,” deyince bir araştırma yaptım, en güzel JD Carr/C Dickson kitaplarının çevrilmiş olduğunu gördüm. Sonunda İngiltere’de “The Seat of the Scornful” veya Amerika’da “The Death Turns the Table” adlı son dönem kitaplarından birini buldum. Ben kitap adı için aslına sadık bir şey bulmuştum (neydi şimdi hatırlamıyorum) ama kitap çıkınca baktım ki İhsan Bey adını “Kırmızı Kumlar” yapmış.

Kitaplarda (yani son dönemde) kullanılan dil tümüyle İhsan Bey’in eseridir. Ben çevirdiğim kitaplarda yalın bir Türkçe kullanıyordum, ama çıktıktan sonra kitabı tanıyamıyordum. Her yere “maamafih, filhakika, bahusus, vs” gibi ağdalı Osmanlıca kelimeleri doldurmuştu.

Birgün bana itiraf etmişti: “Bak, artık kitaplarım pek satmıyor, yayınevi şu anda sadece bir kitabın geliriyle yaşıyor,” demişti. Bu kitap aşk dizisinda yayınlamış olduğu Lajos Zlahy’nin “İki Esir” adlı kitabıydı. Onu her yıl yeniden basıp satıyordu.

O yıllarda çeviri telif kanunu 10 yılı kapsıyordu, daha eski kitapları istediğiniz gibi alıp çeviriyordunuz. Şimdi artık bu olanak yok, 70 yıl öncesine gitmeniz lazım ve ilginç kitap bulmak zor.

İhsan Bey’in kitapların arka sayfalarındaki boşluklara koyduğu alakasız metinler insanları çok güldürüyordu. Bunun sebebi çok basit: Kitap sayfaları belli sabit sayılarda çıkıyordu. Romandan arta kalan sayfaların boş görünmesi doğru değildi. O da buralara bilmeceler, voleybol oyun kuralları, vs. dolduruyordu.

Ama, daha sonra bu sayfalar başka bir işe yaradı. O yıllarda 12 Mart askeri darbesi olmuştu ve İhsan Bey bunu hazmedemiyordu. Tabii açıktan karşı çıkmak ne mümkün? O da kendi çapında kaleme aldığı “Halkın sesi Hakkın sesidir!” gibi metinleri oraya ekliyordu.

Akba’ya Ross MacDonald, JD Carr ve en çok ses getiren JT Rogers’in “Gözlerine İnanma!” (The Red Right Hand) adlı kitabını çevirdim.

100. sayının öyküsünü de hatırlıyorum. Bir gün bana “100. sayı için çok özel bir kitap yapmak istiyorum, senin bir önerin var mı?” diye sordu. Ben biraz araştırdıktan sonra William Irish’in The Waltz into Darkness (Sonsuz Vals) adlı kitabından bir 10 sayfa çevirip getirdim.

Kitaba içi pek ısınmamıştı, “Aşk hikayesine benziyor,” dedi. Ama ben onu basmaya ikna ettim: En güzel William Irish kitaplarını o basmıştı, bu yazarı okurlar tanıyor ve iyi olduğuna güvenip alırlar dedim. Sonunda kabul etti, ama bence kabul etmesinin sebebi, başka kimsenin kapısını çalmamasıydı. Kitap çıktıktan sonra yüzü gülüyordu, birgün bana “Can Bartu aradı, çok beğenmiş,” dedi.

Başlangıçta ben İhsan Bey’e, çevirilerim basıldıkça daha gerçekçi bir ücret beklediğimi söylemiştim. Ama aylar geçip çevirilerim basıldıkça onun zam yapmaya niyeti olmadığı anlaşıldı. Ben de ayrılmaya karar verdim.

Böylece 2-3 yıl süren bir dönem sonunda çeviri yapmayı bıraktım. Bir daha hiç görüşmedik. Bu yazıyla, İhsan Bey’e teşekkür etmiş oluyorum ve hataları ve sevaplarıyla Allah’tan rahmet diliyorum..

23 Mart 2010

Callisto – Torsten Krol / A. Ömer Türkeş

2006 yılında “The Dolphin People” romanı yayımlanana kadar hiç kimse Torsten Krol adını duymamıştı. Duyamazdı da. Torsten Krol, muhtemelen Avustralya doğumlu, yaşamını Quensland’de sürdüren bir yazarın kullandığı takma bir isim. İkinci romanı “Callisto”dan sonra edebiyat çevrelerinin dikkatini iyiden iyiye toplayan ve hakkında çeşitli spekülasyonlar dolaşan Krol’un aslında tanınmış bir yazar olduğu söyleniyor. Elbette Krol’un sırrına vakıf olanlar var. Nitekim üçüncü romanı yazdığı fısıldanıyor ve sanıyorum çok geçmeden yazarın asıl kimliğini okuyucuları da öğrenebilecek.

Türkçeye henüz çevrilmeyen “The Dolphin People”da, II.Dünya Savaşı sırasında Latin Amerika ormanlarında geçen bir hikaye anlatmış. Bu kez güncel bir meseleyi konu ediniyor. “Callisto”, 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonrasında ABD toplumunu saran paranoyaları, paranoyaların yol açtığı aslında komik, ancak insan hayatlarında yarattığı sonuçlarla trajik durumları işleyen bir roman.

Sadece Tesadüf

Kahramanımız Odell Deefus, 1.90 boylarında, 90 kilo ağırlığında, kadınlara ilk bakışta çekici gelen ama kıvrak olmayan zekasıyla çarçabucuk itici buluna 21 yaşında genç bir adam. ABD’nin güneyinden. Daha baştan kaybetmiş biri. “Wyoming’in 2.774 nüfuslu Yoder kasabasında doğduysanız, herhangi bir şeyden gurur duymanız zordur” diyecektir Odell; “Kit Carson Lisesi’nde üç tür öğrenci vardır. Futbol oynayan Sporcular, beysbol şapkalarını ters takan, bol kıyafetler giyen ve kaykayları üzerinde dolaşan Kaykaycılar ve kot pantolon, çizme ve kovboy şapkası giyen Kovboylar vardır.” Bu liseyi bile bitiremeyince, zaten aralarında sıcak bir ilişki olmayan babasına haber bile vermeden, il bulduğu otobüse atlayıp evden ayrılmış. Bir süre araba yıkama servisinde çalışmış, parasızlık canına tak deyince de  Irak’ı işgal eden ABD ordusuna yazılmak niyetiyle hurda arabasıyla Kansas’a doğru yola çıkmış. Odell, fiziksel testlerden geçeceğinden emin. Lise diplomasının yokluğundan endişe etmiyor. O saf haliyle bile Müslümanlara ateş etmenin okulda öğrendiği herhangi bir şeyle ilgisi olmayacağının farkında.

Hikayesini kendi ağzından, başından bütün bu olaylar geçtikten sonra aktaran Odell, eğitimi ve görgüsü kıt ama saf ve temiz gürbüz bir çocuk. Hikayenin baştan sona ironik yapısı, olayları onun bakış açısı ve yorumlarıyla izlememizden kaynaklanıyor;

“Büyük olasılıkla benim budala bir taşralı olduğumu düşünüyorlardır, ama bu konuda yanılıyorlar. Yanıldıklarını biliyorum, çünkü Yavru Geyik (“The Yearling”) adlı kitabı on altı defa okudum ve Pulitzer Ödülü almış bir kitabı okuyabilen kişi budala olamaz. Bunun dışında başka üç tane daha kitabı okumayı denedim, ama o kitaplar Yavru Geyik kadar hoşuma gitmediler.”

Okuma haznesi “Yavru Geyik”le sınırlı kalmış bu genç adamın otomobili, Güney’in unutulmuş kasabalarından birinde, “Callisto”da arızalanınca, Odell’in hayatını alt üst edecek birkaç haftalık inanılmazı zor olaylar dizisi de başlıyor.

Dean isimli bir adamın teyzesi Bee ile birlikte oturduğu çiftlik evine yardım istemeye gelen Odell, Florida’ya gittiği söylenen teyzenin yokluğunda Dean’in misafiri olur. Ne var ki tuhaf birdir Dean. Katı bir Hristiyan olan teyzesine inat müslümanlıkla ilgilenmekte, günlerini içki içerek geçirmektedir. Dean’in işlerine yardım ederek bir süre orada kalmayı uman Odell, bir gece vakti yanlışlıkla Dean’i öldürüverir. Henüz ne yapacağına karar verememişken ortaya ansızın yeni insanlar çıkar. Yeniden Doğuş Vakfı cemaati lideri vaiz Bob’un yardımcısı Chet, teyzesi tarafından şikayet edilen Dean’le konuşmaya gelmiştir. Ardından Dean’in Hapishanede gardiyanlık yapan kız kardeşi Lorraine çalar kapıyı. Sonra da Dean’den bir tahsilat yapması gerektiğini söyleyen Darko.  Dean’in cesedini henüz saklama fırsatı bulamayan Odell, tüm gelenleri küçük yalanlarla atlatıp rahatlamışsa da, kilerdeki buzdolabını açtığında Bee teyzenin cesedini görüverince işler sarpa sarar. Yine de kendince bir formül bulacak, Dean’i arka bahçeye gömecek, ilk görüşte aşık olup evlenme hayalleri kurduğu Lorraine’i arayarak Bee teyzeyi bulduğunu haber verecektir.

Her Şey Vatan İçin!…

Küçük bir Güney kasabasının basit ve görünürdeki huzurlu yaşamı bir anda bozulmuştur. Örnek bir Hristiyan olan teyzesini öldüren müslümanlığa eğilimli Dean’in ortadan yok oluşu, kasabaya doluşan medya mensuplarının heyecanlı bir haber yaratmalarına, Yeniden Doğuş Vakfı gibi cemaatlerin muhafzakarlık propogandalarına ve istihbarata servislerinin durumdan vazife çıkarmalarına çanak tutar. Öte yandan kasaba polislerinin ayağına da eşi bulunmaz  bir fırsat gelmiştir. Her kes Dean’in harıl harıl ararken, Odell cesedin yerini değiştirmek için defalarca çukur kazmak zorunda kalacaktır. Öte yandan Lorraine ve Dean’in bir uyuşturucu trafiği içinde yer aldığını ve Lorraine’in kendisini oyaladığını da fark etmiştir. İçine düştüğü durumdan kurtulmak için çırpındıkça saflığı nedeniyle başına dertler açmayı sürdürecek, olay büyütüldükçe büyütülecek ve patlayan bir bomba  yeni bir 11 Eylül vakası olarak takdim edilerek Odell, “Amerika Birleşik Devletleri’nin düşmanları için özel olarak hazırlanan Guantanamaro benzeri bir anti-terör kampına götürülecektir…

Adını var olmayan bir Güney kasabasından alan “Callisto”, yanlışlıkların yol açtığı gülünç durumlarla Moliere komedilerinden Faulkner’ın, Caldwell’in, Steinbeck’in Amerikan taşrasını, taşranın acımasız yaşamını anlattıkları romanlarına kadar pek çok metine gönderme yapıyor. Bunlara  savaş eleştirisi içeren Toole’un “Alıklar Birliği”ni ya da Haşek’in “Aslan Asker Şvayk”ını da ekleyelim. Odell tipini  Salinger’ın “Gönül Çelen” romanından çıkıp gelmiş gibi görenler de olabilir. Polisiye meraklıları için Jim Thompson romanlarının esintilerinden söz edebilirim. Yaşı daha eskileri hatırlamaya elverenler, All Cap’ın çizgi roman kahramanı Hoş Memo’yu hayal etsinler. Gerçekten göndermesi çok zengin, mizahi üslubu çok yerinde bir roman okuyoruz. Pek çok mizahçı gibi Krol da gülünç olanı mevcut siyasi, ideolojik ve toplumsal durumun teşhiri ve eleştirisi için kullanmış.

11 Eylül sonrasında ABD’yi saran terör paranoyasını taşlama niteliği taşıyan komik bir hikaye şeklinde aktarırken toplumun ötekine duyduğu korkuların, homofobinin, medyanın insanları biçimlendirme gücünün,  Amerikan taşrasında budalalığa varan cehaletin, bencilliğin, dini cemaatlerin ve siyasilerin çıkar hesaplarının, vatan için her şey mübah mantığıyla işkenceyi zevke dönüştüren ordu mensuplarının ortaya döküldüğü “Callisto”, baştan sona yitirmediği temposuyla da, son yıllarda okduğum en eğlenceli romanlar arasında. Ancak sonlarına doğru yüzünüzdeki tebessüm donuklaşmaya başlıyor. Baktığı her yerde terörist izi arayan, şüpheli her kişiye terörist damgası vurmaya hazır bir bakış açısı toplumun en üzt katlarından en altına kadar yayılmış, ABD’nin yüce çıkarları için birey hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınmışken ve bütün bunların gerçek olduğunu, yaşandığını, Obama’nın seçim vaadlerine rağmen Guantanamara’da suçlu olup olmadığı bilinmeyen insanlara işkence yapıldığını bilirken kendinizi rahat hissedemiyorsunuz. Odell’in başına gelenler kurmaca bir dünyaya ait, ama artık hepimiz kurmaca bir gerçekliğin içinde yaşamıyor muyuz?

Odell, içine düştüğü cehennemden kurtulacaktır, ama artık o eski Odell değildir;

Kendi pisliğimin üzerinde oturduğum o an hayatta olduğum için son derece mutluydum. Hükümetimin bana verdiği mesaj, çok açık ve net bir şekilde duymuştum ve bir daha asla kötü muameleye maruz kaldığım için şikâyet etmeyecektim. Hiçbir zaman bir mahkûm olmamıştım, bir süre kendi odamda konuk olarak kalmıştım. Teşekkür ederim. İşkence görmemiştim, sadece kapsamlı bir sorgulama yürütülmüştü. Teşekkür ederim. Hiçbir zaman şüphelendikleri biri olmamıştım, yalnızca ilgilerini çekmiştim. Bir kez daha teşekkür ederim. Hükümetim beni denizaşırı bir ülkeye götürmüş, tüm masraflarımı karşılamış ve hiçbir ücret talep etmeden eve dönüş yolculuğumda bana büyük heyecanlar yaşatmıştı. Teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim. Üzerine bağlanarak havada uçtuğum koltuğumda canlı cenaze gibi otururken Teğmen Harding’in dediği gibi şükrediyordum. Uçak yana doğru yatıp motorlarının hızını keserek bir havaalanına inmeye hazırlanana kadar defalarca şükretmiştim. Burnuma kendi idrarımın ve kakamın kokusu geliyordu. Zihnim korku ve minnettarlık duygularıyla doluydu. Son derece pişmandım ve bir daha asla böyle bir şey yapmayacaktım. Artık her şeyin bir son bulmasını ve bu işten kurtulmayı istiyordum. Bitmesini istiyordum. Son bulmasını.

Adam Öldürmenin Yalın Sanatı / Raymond Chandler

Raymond Chandler (1888-1959) detektif romanında gerçekçi ekolün Dashiell Hammett’le birlikte en büyük temsilcisiydi. Kahramanı sıkı detektif Philip Marlowe’un serüvenlerini, arka planda Los Angeles’in sosyal ve kültürel yapısıyla birlikte anlattığı romanları (Göldeki Kadın, Elveda Güzelim, Büyük Uyku, Yüksek Pencere, Uzun Elveda, vb.) bu türü edebiyat düzeyine çıkaran örneklerdir.

Chandler 1944 yılında “Adam Öldürmenin Yalın Sanatı” adlı bir deneme yayınladı. Bu denemesinde klasik çözümlemeci ekolü eleştirdi ve Hammett’i örnek vererek kendi detektif romanı anlayışını anlattı. Bu deneme daha sonraları, detektif romanı inceleyenlerin en çok atıfta bulunduğu bir kaynak oldu.

ADAM ÖLDÜRMENİN YALIN SANATI

(The Simple Art of Murder)

Her türlü roman gerçekçi olma niyetiyle yazılır. Günümüzde gülünç denecek kadar debdebeli ve yapay görünen eski zaman romanları, onları ilk okuyan insanlara hiç de öyle gelmiyordu. Detektif romanının edebiyat düzeyinde görülmemesinin pekçok nedeni vardır. Her şeyden önce, bu roman türü genelde “adam öldürme” üzerine kuruludur ve bunun iç karartıcı bir yönü vardır. Kişinin, ve dolayısıyla insan ırkının, bir tür çaresizliği olan cinayetin önemli sosyolojik boyutları da var olabilir; nitekim olmalıdır da. Ama, çağlardan beri işlenegeldiği için yeni bir tarafı yoktur. Detektif romanı, eğer gerçekçi olacaksa (ki çoğunlukla değildir) soğukkanlı bir ruhla yazılmalıdır, aksi halde onu ancak bir psikopat yazabilir veya okuyabilir. Cinayet romanının, başkalarının ne düşündüğüne aldırmadan kendi işine bakması, kendi problemlerini çözmesi veya kendi sorularına cevaplar bulmasında umut kırıcı bir yön vardır. İyi yazılmış olup olmadığı dışında tartışacak bir şey yoktur, zaten onları satın alan yarım milyon insanın böyle bir isteği de yoktur. Kaliteli detektif romanı yazmak bunu meslek edinmiş kişiler için bile zor iştir.

Detektif romanı (bu terimi kullanalım, çünkü İngiliz formülü bu alanda hala en etkili ekoldür) okuyucularını yavaş ve ısrarlı bir süreçle bulmak zorundadır. Bunu böyle yapıyor olması ve sonra okuyucunun yakasını bırakmaması bir gerçektir – bunun nedenlerini araştırmak benimkinden daha sabırlı bir kafanın işi olacaktır. Keza, hayati önemde ve anlamlı bir sanat türü olduğu iddiasında da değilim. Hayati ve anlamlı sanat yoktur; sadece sanat vardır ve ondan da çevremizde o kadar az vardır ki.

Vasat detektif romanı herhalde vasat edebiyat romanından daha kötü değildir, ama vasat edebiyat romanı göremezsiniz, çünkü yayınlanmaz. Ama, vasat detektif romanı – hadi vasatın üstünde diyelim – yayınlanır.

Ve tuhaf olanı şudur ki bu vasat, gerçekle alakası olmayan, mekanik ve sıkıcı romanlar bu türün şaheserleri sayılan kitaplardan pek de farklı değillerdir. Belki tempoları biraz daha yavaş, diyalogları biraz daha kuru, kahramanlarının kesilmiş olduğu karton biraz daha ince, yazarın elçabukluğu biraz daha açıkta olabilir; ama o da aynı türden bir kitaptır işte. Oysa, iyi bir edebiyat romanı kötü edebiyat romanıyla aynı değildir. O bambaşka bir şeydir. Fakat, iyi detektif romanıyla kötü detektif romanı tamamen aynı yerdedir ve aynı işi görürler. Geleneksel (veya klasik, veya çözümlemeci, veya mantık problemli) denilen detektif romanının temel açmazı, mükemmelliğe erişmesi için gerekli özelliklerin aynı bir yazarda bulunmasındaki zorluktur. Yüreği soğuk olan çözümlemeci yazar aynı zamanda canlı kanlı karakterler, güzel diyaloglar, iyi bir tempo ve gözlem gücüne dayalı ayrıntıları bulup kağıda dökemez. Asık suratlı mantıkçının romanındaki atmosfer bir karatahta kadar soğuktur. Bilimsel detektif kahramanımızın dört dörtlük bir laboratuvarı olabilir, ama üzgünüm yüzünü hatırlayamıyorum. Öte yandan, canlı karakterleri ve akıcı bir üslubu olan yazar arkadaşın da kilitli kapının arkasında bir cinayet kurmaya ayıracak zamanı yoktur.

Her detektif roman yazarı hata yapar, hem de zannettiğinden daha çok. Conan Doyle’un öyle yanlışları vardır ki pekçok öyküsünün tadını bozmuştur. Ama, o bir öncüydü, ve Sherlock Holmes aslında bir duruş, ve birkaç düzine unutulmaz diyalogdu. Ama, beni asıl çileden çıkaranlar, Bay Howard Haycraft’ın detektif romanının Altın Çağı dediği dönem yazarlarıdır. Bay Haycraft’a göre bu, Birinci Dünya Savaşı ile başlayıp 1930 lara kadar süren dönemdir. Bana kalırsa bu çağ hala sürüyor. Yazılan detektif romanlarının dörtte üçü hala o dönemin devleri tarafından yaratılan ve mükemmelliğe eriştirilen formüle uyar; bunlar cilalandıktan sonra mantık ve çözümleme problemi diye tüm dünyaya satılırlar.

Dorothy Sayers’in romanlarından birinde evinde öldürülen bir adam sözkonusudur. Bu adamın kafasına ağırlık düşüren bir mekanizma vardır; ama bu mekanizmanın doğru çalışabilmesi için adamın ancak belli bir saatte radyo düğmesini çevirmesi, radyonun önünde belli bir yerde durması ve ancak belli bir miktar eğilmesi gerekir. Yani, üç beş santim yanda dursaydı okuyucular hava alacaklardı. Buna avam tabiriyle Tanrı’nın kucağına oturmak denir. Tanrı bir caninin işini bu kadar rasgetiriyorsa, o adam yanlış meslek seçmiş demektir. Keza, Agatha Christie’nin ortaokul fransızcasıyla konuşturduğu işbilir Belçikalı detektifi Hercule Poirot’nun ilginç bir tümevarım yöntemi vardır. Romanlarından birinde Bay Poirot, bir yataklı vagondaki şüphelilerden hiçbirinin bu cinayeti işleyemiyeceğini ispatladıktan sonra, beyin hücrelerini çalıştırarak, bu cinayeti hepsinin birlikte işlediği sonucuna varıyor. Bunu sanki bir mutfak blenderini parçalarına ayırır gibi basit işlemlerle yapabiliyor. Bu tür bir numara zeki okuyucuyu şaşırtır da, ancak bir geri zekalı bunu tahmin edebilir.

Klasik detektif romanı hiçbir şey öğrenmedi ve hiçbir şeyi unutmadı. Bu romanlar her hafta albenili kapaklarıyla, gazete ve kitapçıların vitrinlerinde, pembe dizileri saymazsak, baş köşeyi alıyorlar. Belki kurguları biraz daha akıcı, diyalogları biraz daha canlı, hepsi o kadar. Kişiler artık eski porto likörü değil, dakiri ve martiniler içiyorlar, Vogue dergisinin modasına göre giyiniyorlar, House Beautiful dekorlu evlerde oturuyorlar; daha bir şıklık var ama daha fazla gerçekçilik yok. Miami ve Cape Cod’daki otellerde daha fazla yaşıyoruz ve Kraliçe Elisabeth dönemi bahçelerdeki güneş saati yanında pek zaman harcamıyoruz… Ama, temelde yine şüpheliler bir araya toplanmışken, yine Bayan Pottington Postlethwaite’in birbiriyle uyumsuz onbeş konuğun önünde Lame’nin Çan Şarkısı’nın en tiz notasında teklerken, görünmeyen bir el tarafından som platinden bir hançerle öldürülmesi; yine yakası ponponlu pijamasıyla gecenin ortasında çığlığı basan genç taze ve odaların birinden fırlayıp diğerine koşan ve böylece okuyucunun zaman kavramını yitirmesine yolaçan konuklar; yine ertesi sabah asık suratlı bir sessizlik içinde Singapur kokteyli yudumlayan ve, fötr şapkalı bön polisler Acem halısının altını ararken, bilmiş edayla birbirine sırıtan konuklar. Şahsen ben İngiliz üslubunu tercih ederim. Onlar hiç olmazsa daha sade, kişiler takım elbise giymek ve içki yudumlamaktan başka bir fanteziye kaçmıyorlar. Geri plan daha inandırıcı, sanki Cheesecake Köşkü, filmlerdeki gibi sadece kameraya bakan cephesiyle değil, gerçekten mevcut; golf çayırında uzun yürüyüşler var ve kişiler MGM stüdyosunda denemelere çıkan adaylar gibi davranmıyorlar. İngilizler dünyanın en iyi yazarları olmayabilirler, ama en sıkıcı yazarları olmakta birebirdirler.

Tüm bu romanlar hakkında çok basit bir hüküm verilebilir: bunlar entelektüel problem olarak da, roman sanatı olarak da kısa düşüyorlar. Çok fazla yapaylık var ve dünyada olup bitenden habersizler. Dürüst olmaya çalışıyorlar, ama dürüstlük de bir sanattır.

Dashiell Hammett yazmaya başladığında bilinçli bir sanat kaygısı taşıdığını hiç sanmıyorum; o sadece ilk elden iyi bildiği bir dünya hakkında yazarak geçinebilmeye çalışıyordu. Diğer yazarlar gibi o da bir kısmını kendi uyduruyordu, ama somut bir temeli vardı; bu temel gerçek dünyaydı. İngiliz detektif yazarlarının bildiği tek gerçeklik Surbiton ve Bognor Regis aksanıyla kişileri konuşturmaktı. Eğer dükler, baronlar ve Venedik vazoları hakkında yazıyor idiyseler, bunlar hakkında kişisel deneyimleri, zengin bir Holywood yıldızının Bel-Air’deki şatosuna astığı Fransız Empresyonist tablosu veya kahve sehpası olarak kullandığı yarı antik Chippendale seti hakkında bildiklerinden daha fazla değildi. Hammett cinayeti Venedik vazosundan çıkardı ve sokağa attı; elbette hep orada kalacak değil, ama Emily Post’un görgü kitabında hanımların tavuk kanadını nasıl yemesi gerektiği türünden düşüncelerden sıyrılabilmek için bu iyi bir başlangıç oldu. Hammett daha başından (ve neredeyse sonuna kadar) hayata keskin ve agressif bakan insanlar için yazdı. Onlar hayatın çirkin yönlerine bakmaktan çekinmeyen insanlardı, zaten orada yaşıyorlardı. Şiddet onları etkilemiyordu, çünkü yaşadıkları sokakta şiddet vardı. Hammett cinayeti, onu işlemek için belli bir sebebi olan insanlara geri verdi. Cesedi öyle, kakmalı tabancalarla düelloyla, kürare veya tropikal balık zehiriyle değil, en gerçekçi yollardan önümüze getirdi. O bu insanları kağıda döktü, cinayet gibi netameli işlerde kullandıkları dilleriyle konuşturdu ve düşündürdü. Onda sanat vardı, ama okuyucuları bunun farkında değillerdi, çünkü böyle inceliklere müsait olmadığı varsayılan bir dil kullanıyordu. İnsanlar kendi bildikleri argoyla yazılmış iyi bir melodram okuduklarını sanıyorlardı. Bu bir bakıma böyleydi, ama fazlası vardı. Her söylem konuşmayla başlar, ve sokaktaki adamın konuşması edebiyat olacak düzeye geldiğinde, doğal dil gibi görünür. Hammett’in üslubu, en kötü anlarında Epikürcü Marcus’tan bir sayfa gibi anlaşılmaz olsa da, en iyi anlarında her şeyi anlatabiliyordu. Hammett’e veya kimseye özge olmayan, sadece Amerikan dilinin özelliğinden kaynaklanan (bu, başka dillerde de olabilir) bu üslupla, söylemesini bilemeyeceği veya hissedemiyeceği şeyleri ifade edebiliyordu. Onun ellerinde bu dil, nüansları olmayan, yankı vermeyen veya ufuktaki tepeden öteye bir hayal gücü taşımayan bir söylemdi. Hammett’in kalpsiz olduğu söylenir, oysa onun en güzel romanım diye iftiharla sözettiği romanı bir adamın arkadaşına duyduğu vefanın öyküsüdür. O tutumlu, sade yaşantılı ve sıkı bir adamdı; ve ancak büyük yazarların başarabildiği düzeyde yazdı, hep yazdı… Daha önce kimsenin yazmamış olduğu düşünülen sahneleri yazdı. Ve tüm bunları yaparken detektif romanının biçemini bozmadı. Zaten bunu kimse yapamaz, çünkü tüketici hep aynı biçemi ister. Gerçekçilik çok yetenek, çok bilgi ve çok duyarlılık gerektirir. Hammett şurada biraz gevşemiş, burada biraz kurcalamış olabilir. Herhalde, budalalar dışında, tüm büyük yazarlar yaptıkları işin yapaylığının farkındadırlar. Ve Hammett detektif romanının önemli bir yazım türü olabileceğini ispat etti. Malta Şahini bir deha ürünü olabilir veya olmayabilir, ama bunu yapabilen bir sanat, “hipotez olarak”, her şeye kadirdir. Bir detektif romanı böyle iyi olabiliyorsa, ancak züppeler onun daha iyisinin olamayacağını iddia ederler. Hammett başka bir şey daha yaptı, detektif romanı yazmanın keyifli bir uğraş, saçma sapan ipuçlarını ıkınarak birbirine eklemekten daha iyi bir uğraş olduğunu gösterdi.

Gerçekçi üslup kolayca kötüye kullanılabilir: bu, aceleden, duyarsızlıktan, veya bir yazarın ne söyleyebileceği ile onu nasıl söyleyeceğini bilip bilmemesi arasındaki ince köprüyü aşabilme yeteneğinden kaynaklanabilir. Bunu taklit etmek kolaydır, ama sertlik güç olmaz ve küstahlık espri yapmak değildir; hareketli sahneler yazmak durgun bir sahneyi yazmak kadar sıkıcı olabilir: keza, sarışın afetlerle cilveleşme sahneleri, genç yazarlar tarafından sadece sarışın afetlerle cilveleşme amacıyla yazılmışlarsa yine sıkıcı olurlar. Böyle o kadar çok taklit yazıldı ki, artık bir detektif romanında kahramanımız “Hı hı” dediği anda hemen onun Hammett taklitçisi olduğuna hükmedilebiliyor. Öte yandan, pekçok kişi Hammett’in detektif romanı yazmadığını, onun tehlikeli arka sokaklardaki polis vakalarının içine, tıpkı martini kadehine konulan zeytin tanesi gibi, biraz gizem katarak naklettiğini ileri sürüyorlar. Ben bunlara her yaştan ve her iki cinsiyetten yaşlı hanımefendiler diyorum; onlar hala cinayetlerinin gonca manolya kokusuyla gelmesini bekliyorlar, ve katiller ister bir playboy ister bir üniversite profesörü veya saçları ağarmış sevimli bir nine olsun, cinayetin ne ciddi bir vahşet olduğunu unutuyorlar. Klasik veya problemli detektif romanını savunan diğer bazı kesimler de, bir romanda tüm yönleriyle ortaya konmuş bir problem ve herbiri etiketlenmiş ipuçları yoksa, onun detektif romanı olamıyacağını savunuyorlar. Bunlar, örneğin Malta Şahini’ ni okurken, detektif Spade’in yardımcısı Archer’i kimin öldürdüğüyle hiç kimsenin ilgilenmediğini (ki romandaki tek problem budur), çünkü okuyucunun dikkatinin hep başka şeylerle meşgul edildiğini ileri sürerler. Öte yandan, Sırça Anahtar romanında Taylor Henry’yi kimin öldürdüğünün önemi okuyucuya sürekli hatırlatılır; oysa her iki romanın etkisi aynıdır: hareketlilik, entrika, ikili oyunlar… ve karakterlerin giderek gelişmesi; zaten detektif romanının doğru yapabileceği tek şey budur. Gerisi salon oyunlarından başka bir şey değildir.

Ama tüm bunlar (Hammett de dahil) benim için yeterli değil. Gerçekçi detektif yazarı kentlerin, hatta tüm bir ülkenin gangsterlerce yöneldiği, oteller, apartmanlar ve ünlü lokantaların, paralarını fuhuştan kazanmış zengin adamlarca sahip olunduğu, meşhur bir film yıldızının aynı zamanta bir mafya erketesi olabildiği, iki adım ötenizde oturan nazik beyefendinin sayısal loto mafyasının başı olabildiği bir dünyayı yazmaktadır; bu dünyada mahzeni kaçak viskiyle dolu bir yargıç cebinde içki şişesi bulundu diye bir adamı hapse mahkum edebilir, yaşadığınız kentin belediye başkanı para bulmak için adam öldürmeyi onaylayabilir; bizler yasalardan sözedip uygulamadan çekindiğimiz için o kentin karanlık bir sokağında yürümek tehlikeli olabilir; o kentte gün ortasında bir banka soygununa tanık olduğunuz ve kimin yaptığını gördüğünüz halde hemen kalabalığa karışıp uzaklaşabilirsiniz, çünkü soyguncuların kolu uzun arkadaşları var olabilir veya polis sizin tanıklığınızdan hoşlanmayabilir, veya onları savunan avukatın sizi mahkemede hırpalayıp paçavraya çevirmesine siyasete bulaşmış bir yargıç göz yumabilir. Bu, pek hoş bir dünya değildir elbet, ama yaşadığınız dünyadır işte. Ve bazı sıkı ve soğukkanlı yazarlar bu dünyayı size akıcı ve hatta keyifli bir üslupla anlatabilirler. Bir insanın öldürülmesi keyif verici bir şey değildir, ama bazan beş kuruş için öldürülmesi uygarlık dediğimiz şeyin ilginç bir yüzü olabilir. Tüm bunlar hala yeterli değildir. Sanat denilebilecek her şeyde bir “anlamını bulma” niteliği olması gerekir. Eğer yüksek bir trajediyse salt trajediden ibaret olabilir; kara bir mizah veya güçlü bir adamın kahkahası olabilir. Ama o kalleş sokaklarda, kendisi kalleş olmayan, lekesiz ve korkusuz bir adam yürümelidir. Bu tür romanlardaki detektif böyle bir adam olmalıdır. O kahramandır, o her şeydir. O hem sıradan hem de alışılmadık, sözünün eri biri olmalıdır. İyice eskitilmiş bir deyim kullanmak gerekirse, “adam gibi adam” olmalıdır, ama bu içgüdüsel ve kaçınamıyacağı bir duruş olmalıdır. Dünyasında en iyi adam, her dünya için yeterince iyi bir adam olmalıdır. Onun özel yaşamı umurumda değil; ama hadım ağası veya zampara değildir; sanırım bir düşesi baştan çıkarabilir ama bir bakireye elini sürmeyecektir. Sıradan biri olmalıdır, çünkü sıradan insanların arasında dolaşacaktır. Karakter sahibi biridir, yoksa işini iyi yapamaz. Kimsenin parasını hileyle almaz, kimsenin hakaretini karşılıksız bırakmaz. O yalnız bir adamdır ve gururu, onu gururlu biri saymanızda yatar, aksi takdirde ona rasladığınıza pişman olurdunuz. Yaşıtlarının diliyle, yani alaycı bir sertlikle, hoyratça bir mizah anlayışıyla ve yapmacıktan nefret ederek, konuşur. Öykü bu adamın gizli bir gerçeği arayışının serüvenidir, ve o serüvene yatkın biri olmasaydı öykü de olmazdı. Ondaki duyarlılık sizi bazan şaşırtabilir, ama kendine ait, içinde yaşadığı dünyaya ait bir duyarlılıktır bu. Eminim, ona benzer yeterince sayıda adam olsaydı, dünya daha emniyetli bir yer ve yaşam yine daha az sıkıcı bir yer olurdu.

İngilizceden çeviren:

Bekir KARAOĞLU