Don Lee – Silinen Geçmiş / A.Ömer Türkeş

Üçüncü nesil Koreli Amerikan olan Don Lee, ilk romanı Silinen Geçmiş (Country of Origin) ile ABD’de “En İyi İlk Roman” ödülünü kazanmış. Çocukluk yıllarını babasının görevi nedeniyle Tokyo ve Seul’de geçiren, orta eğitimini Japonya’daki Amerikan okulnda tamamlayan Lee, Silinen Geçmiş’te Japonya’da kuruyor sahneyi.

Anne ve babasını trafik kazasında kaybedince evlat edinildiğini öğrenen Amerikalı Üniversite öğrencisi Lisa’nın gerçek anne ve babasını bulmak için Tokyo’ya yaptığı yolculukla başlayan olaylar 1980 yılında geçiyor. Lisa’nın seyehatini finanse edebilmek için okulundan aldığı burs, Japonya kadınlarının sosyal konumunu araştırmakla ilgili.  Lisa, araştırmasını yaparken kendisini seçkin Japon iş adamlarına ve politikacılara hizmet veren bir hostes kulübünde çalışırken bulacak ve hayatı ona tutkulu zengin bir adamın evinde aşırı dozdan sonlanacaktır.  İşte bu noktada kız kardeşi girer devreye. Lisa’yı bulmaları için Amerikan Elçiliğini ve Japon dedektiflerini harekete geçirir. Böylelikle hikyenin iki renkli karakteriyle, elçilik memuru Tom Hurley ve dedektif Kenzo Oto’yla tanışırız. Ne var ki, düğümün çözülmesi için aradan 25 yıl geçmesi gerekecektir.

Silinen Geçmiş, öncelikle üç ana karakterin üzerinden akan ve zaman zaman ölen kızın hayatını geriye dönüşlerle şimdiki zamana katan kurgusunun sağlamlığıyla dikkat çekici. Lisa, Tom ve Kenzo, birbirine hiç benzemeyen ama benzer bir kimlik sorunu yaşayan insanlar. Don Lee, karakterlerin iç ve dış dünyalarına -polisiye anlatımın hızını kesmeden- geniş yer veriyor. Japon edebiyatından esintiler taşıyan romanın bütün karakterleri melez kimliklerinin sıkıntılarını, daralmalarını, bir orijin arayışlarını yansıtıyorlar. Sadece kişileri değil, Japonya toplumsal hayatındaki sorunları, gelenek ve kültürün insanlar üzerindeki etkilerini de incelemiş Lee, Japonyanın toplumsal hayatını bir karnaval canlılığıyla, neşeli bir dille taşımış hikayesine.  Japon fuhuş sektörünü, 1980 yılının uluslararası olaylarını, ırksal farklılıkları, kadın erkek ilişkilerini hikayenin içerisine ustalıkla serpiştirirmiş. Güzel bir polisiye, güzel bir roman.

İktisat Profesörü Hercule Poirot Rolünde

Ömer Türkeş yazıları Cinairoman’da.

Ömer Türkeş’in polisiye edebiyatı ile ilgili yazılarını sitemizde yayınlamak, cinairoman’ın ilk aylarından beri aklımızdaydı, ancak fırsatımız oldu. Bunun üzerine ana sayfamızda göreceğiniz “Ömer Türkeş Yazıları” bölümünü açtık.
Ömer Bey’e yazılarını bize iletip yayınlamamıza izin verdiği için teşekkür ederiz.

İki ABD’li iktisatçının Marshal Jevons müstearıyla kaleme aldıkları “Marjinde Cinayet”, polisiye klasiklerine ve iktisat alemine yaptığı göndermelerle, parodik yaklaşımıyla, mizahla gerilim arasında tutturduğu dengesi ve polisiye kurgusuyla hem gerçekten de değişik, hem de çok başarılı bir polisiye.

Hikayeninkini tartışmadan önce yazar kimliğindeki muammaya bir çözüm getirelim; “Marshall Jevons; anlaşıldığına göre bir iktisatçı. Ama “Marshall Jevons” adında bir iktisatçı yok. Alfred Marshall büyük bir ekonomistti, William Jevons da öyleydi, ama birincisi 1924’de, ikincisi ise daha da ön­ce, 1882’de ölmüştü, demek ki ilk baskısı 1978’de çı­kan bu kitap onların işbirliğiyle yazılmış olamaz. O esrarı artık çözmüş bulunuyoruz; William Breit ve Kenneth Elzinga adlı iki yazar var. Elzinga, Virginia Üniversitesinde ekonomi profesörü, Breit de, eskiden Virginia’da çalışmış olmakla birlikte, şimdi San Antonio’daki Trinity Üniversitesinde profesör. İkisi de çok iyi ekonomist, gerek yazdıkları yazılarla, gerekse öğretim tecrübeleriyle dikkati çeken insanlar. Her ikisinin de, bu mesleğin hayal gücü çok zengin, çok yaratıcı üyeleri arasında yer aldıkları gün gibi or­tada.”

Yazarların iktisat bilgisini hikayeye başarıyla yedirmeleri,  “Marjinde Cinayet”in kimi üniversitede iktisata giriş dersleri için yardımcı kitap olarak kullanılmasıyla sonuçlanmış; “Konuya ye­ni giren öğrencinin ekonomik kavramlara yönelik merakını uyandıran, öğretmene de derste anlatacağı ciddi malzemeyi asabileceği ek bir çengel sağlayan bir kitap olmuştur. Profesyonel iktisatçılar, iyi tanıdıkları ilkelerin bambaşka ortamlara uygulandığını görünce bundan hoşlanmakta, ekonomiyi pek bilmeyen in­sanlar da, iktisat ve iktisatçılarla ilgili biraz bir şeyler öğrenmektedir… Ama Marjinde Cinayet, ekonomi konusunda bir ders kitabı değildir. İnsan ekonomi öğrenmek için bu kitabı okumaz … nasıl ki puro küllerinin kimyasını öğ­renmek için Conan Doyle’u, toksikolojiyi öğrenmek için Agatha Christie’yi de okumaz. Ekonomi bu işin tuzu biberidir, hikâyenin özü değildir.”

Gerçekten de polisiye kurgunun yanında iktisat bilgisi işin tuzu biberi olmaktan öteye gitmiyor. Çok sevimli kahramanları ve heyecanlı bir hikayesi var romanın. Roman kahramanı Henry Spearman genelde suça, özelde öldürme eylemine kriminalojinin dışından bakanbir iktisat profesörü. Kısa boyu, dökülen saçları, rasyonel aklıyla Agatha Christie’nin Hercule Poirot’unu çağrıştıran ama Milton Friedman’dan izler de taşıyan Henry  Spearman, karısıyla birlikte tatil için  Virgin Adaları’nın tropik ve egzotik atmosferini seçmiştir (İngiliz klasik dönem polisiyelerinin sevilen mekanıdır). Ada tatile gelen züppe zenginlerle doludur. Ve cinayetler başlar…

Önyargılı yerel polis teşkilatı açısından muhtemel suçlular zenginlerden nefret eden “Siyah İktidar Hareketi” militanları. Ancak Spearman, kriminolojinin “sebep” meselesini çok fazla takıntı haline getirdiğini düşünüyor. Onun iktisatçı mantığına göre, bir insanın suçlu mu, yoksa masum mu olduğu­nu kestirebilmek için, o kişinin bu işi yapmanın öncesinde ve son­rasındaki seçimlerine bakmak gerekir. “Spearman görünüşte mantıksız gibi davranan birini gördüğünde, yani o kişinin, amacına ulaşmak için en ucuz maliyetli yolu seçmediğini gördüğünde, o kişiyle ilgili bir esrarengizlik olduğunu hemen anla­maktadır. O kişinin göze görünmeyen bazı amaçla­rı, bazı gizli maliyetleri var demektir. Spearman söz konusu mantıksız davranışı yeterince gözlemleme olanağı bulursa, o kişinin ne peşinde olduğunu da çö­zebilmektedir.” Ve Spearman aşk, nefret, iyilik, kötülük veya başka insanları da içeren herhangi bir duyguya, ekonomik analiz de uygulanabileceğine inanmaktadır.

Klasik polisiyeleri taklit ediyor “Marjinde Cinayet”, ama hemen bir sıçrama yapıyor; önce dış mekanları statiklikten kurtarıyor. Virgin Adaları, tarihi, doğal güzellikler, insanları ve ekonomisiyle katılmış hikayeye. Detektif tipi, Sherlock Holmes’un mirasçısı gibi, ama akıl yürütme biçimi hiç de sihirbazlık gösterisine dönüşmüyor. İktisat teorilerini “İktisada Giriş” derslerinde yardımcı kitap olarak önerilecek kadar yerli yerinde kullanan Spearman, sıkı sıkıya bağlandığı tümdengelim metoduyla çok ikna edici bir çözümleyici.  Ayrıca sıradan bir adam, ideal bir eş. Yegane sevimsizliği fazla liberal olması. Ama okuyucuyu yönlendirmiyor.

Sağlam ve yerleşmiş bir ekonomi “kanunu”yla birleşen cinayet kurgusunda, söz konusu “kanun” hikayenin değişik yerlerinde, de­ğişik perspektiflerden farklı görüntüleriyle tekrar tek­rar ortaya çıkarken, sonunda Henry Spearman’ın cinayetleri çözmesinin anahtarı da oluyor. Yazarlar sağlam ve yerleşmiş ekonomi kanunu olarak okuyucuya yabancı gelmeyecek birini, “Talep” kanunu seçmişler.

Bana kalırsa polisiyeye farklı bir disiplinden bakmanın kusursuz bir örneği.

Türklerin Sherlock Holmes’i Amanvermez Avni

İLGİNÇ VE BAŞARILI BİR YERLİ POLİSİYE DİZİ:
“TÜRKLERİN SHERLOCK HOLMES’İ AMANVERMEZ AVNİ”

Erol Üyepazarcı

Erol Üyepazarcı’nın, bu sene içinde Oğlak Yayınları’ndan çıkmasını beklediğimiz polisiye incelemesini (Bu yazı eski sitemizden taşındı; ilk yayınladığımızda Erol Bey’in “Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes” isimli iki ciltlik polisiye incelemesi henüz yayınlanmamıştı), yayın dünyamızda büyük bir boşluğu dolduracağına inanarak, heyecanla bekliyoruz. Bu dev eserin “Amanvermez Avni” maddesinin taslağını Erol Bey’in izni ile sitemize taşıdık.

Ebülbehzat’ın devam etmeyen bu girişiminden sonra yeni bir polisiye dizi 1913 yılı sonlarında yayınlanmaya başladı; başarılı bir şekilde devam edip 10 kitaplık bir seri olarak 1914 yılında tamamlandı. Dizinin başarısının etkisi uzun yıllar sürdü ve onu taklit eden yeni diziler piyasaya çıktı. 1928 yılındaki “Amanvermez Sabri” ve 1944’de yayınlanan “Amanvermez Ali” dizileri bunun kanıtıdır.

Dizinin yazarı Ebüssüreyya Sami hakkında bulabildiklerimiz çok azdır. Yazarın gazeteci kökenli olduğunu sanıyoruz. 1909 Şubat’ında beş sayı çıkabilen Arz-u hâl isimli haftalık mizah gazetesinin başmuharriri olarak görülmektedir. Daha sonra Mart 1910 ile Ocak 1911 arasında 89 sayı çıkan ve yine bir mizah dergisi olan Hâyâl-i Cedit‘in başmuharrirliğini yapmıştır. Ebüssüreyya Sami’nin 1914 yılında yayınlanmış Abdülhamit’in Kayguları adlı bir kitabı da vardır. Cumhuriyet’in ilanından sonra 1930 yılında Amasya Vilayet Matbaası’nda basılmış Amasya Sonbaharı isimli bir kitap daha yazdığı saptanmıştır. Hakkında bunun dışında bir bilgi bulunamamıştır.

Dizinin yayımcısı dönemin tanınmış kitabevlerinden Cemiyet Kütüphanesi’dir. Her hafta muntazaman çıkan diziden yukarıda da değindiğimiz gibi on kitap çıkmıştır. Herbiri 64 sayfa olan bu kitapların sıra numarasına göre isimleri şöyledir:

1 – Yanmış Adam, 2 – Kamelya’nın ölümü, 3 – Kanatlı Araba, 4 – Kara Katil, 5 – Körebe, 6 – Mavi Göz, 7 – Sessiz Tabanca, 8 – Boyacı, 9 – Ölü, 10 – İskeletler Arasında

Her kitabın başında sadeleştirerek buraya alıntıladığımız şu ibare vardır: Türk polislerinin baştacı “Amanvermez Avni”nin anı defterinden çıkarılmış müthiş cinayet olaylarını ve suçluların yakalanma ve tutuklanma şekillerini anlatan dizidir.

Amanvermez Avni, Gerçekten Yaşamış bir Polis Hafiyesi mi?

Yazarımız, Amanvermez Avni’nin gerçekten yaşamış bir kişi olduğunu söylemektedir. Bu hususu ve diğer konulardaki düşüncelerini belirten ve diziye önsöz olarak yazdığı Bir Fikr-i İcmâl başlıklı yazısını sadeleştirerek alıntılıyoruz:

Sherlock Holmes, Nat Pinkerton, Nick Carter, Lecoq gibi Batı ülkelerinin zabıta olaylarında harikalar yarattıkları rivayet edilen çok zeki kişilere ait öykülerin ne kadar merakla okunduğunu görünce; Doğu ülkelerinin de bu gibi zekâlardan nasipsiz olmadığını kanıtlayabilecek, bugün unutulmuş ama kaybolmamış belgeleri yayınlamayı ulusal ve vatani bir görev saydım. Amerikalı bir Pinkerton’un, Parisli bir Lecoq’un ellerinde bulunan bol maddi imkanlara dayanarak kazandıkları başarıları ısrarla alkışlayan okuyucular; hiç şüphe etmem ki, sürekli artan imkansızlıkları içinde; yalnız sahip olduğu Doğu zekâsını kullanarak başarılar kazanan bir Türk polisini de takdir edeceklerdir.

Geçmiş dönemin en sıkıntılı ve olanaksız bir zamanında sırf beyninin dâhice çalışmasına güvenerek bu mesleğe giren Avni’nin yirmibeş yaşında iken arkadaşlarının dikkatini ve hayranlığını kazandığı görülmüş; az zamanda Zaptiye Nezareti’ndeki üst görevlilerinin de beğenilerini elde ederek en önemli olayların, en esrarlı cinayetlerin incelenme ve izlenmesi kendisine verilmeye başlamıştır. Polis olmasının beşinci yılında “Amanvermez” lakâbı ile ünlenmiş ve bu lakâp ülkenin en aşağı sınıflarına kadar yayılmış; yarası bulunan sefiller bundan pek gocunmakta kendilerini haklı görmüşlerdir. Avni, ilk yıllarda hırsızlar, yankesiciler, adi kabadayılar için bir afet, bir bela kesilmiş idi. Daha sonra çalışma alanını bir sınıf daha yükseğe çıkararak artık Galata balozlarında, küplü meyhanelerde, bodrum kahvelerinde, kalafat yerlerinde görülmez olmuş; Vangardiya’lardan, Kristal’lerden, Yorgancı Bahçeleri’nden ve Onikiler içinden faaliyetleri duyulmuştur.

O dönemin Zaptiye Nezareti, kötü yönetimine karşın, Avni’yi pek kıymetli bir eleman olarak baştacı ediyr; resmen hakkı olan başkomiserlik maaşından başka ayda 1500 kuruş kadar da gizli ödenekten para veriyordu. Avni bu kadar para ile işlerini çevirmeye çalışarak her zaman başarılı oluyor, olanaksızlıklar yüzünden hiçbir zaman sızlanmıyordu.

Avni çok çalıştı, o kadar çok çalıştı ki, sonunda vücudu bu insanı tüketen tempoya dayanamayarak 42 yaşında yıprandı; saçında sakalında bir tane siyah kıl kalmamak suretiyle ebedi âleme göç etti. Ölüm döşeğinde yanında bulunan dostlarına;

– “Rahat döşeğimde can vermekte olduğuma kendim de şaşıyorum”, demişti.

İşte dizimizin kahramanı böyle bir Avni idi.

Amanvermez Avni Öykülerinin Nitelikleri

Amanvermez Avni’nin öyküleri, ilgiyle incelenmeye değer niteliktedir. Öykülerde polisiye kurgunun dışında bugün için belgesel nitelikte bilgiler de vardır. Yazar, İstanbul’u, özellikle Beyğlu’nu çok iyi tanımakta, dönemin emniyet örgütünü çok iyi bilmektedir.

Ebüssüreyya Sami’nin bir diğer özelliği de muhakkak ki iyi bir polisiye roman okuyucusu olmasıdır. İyi bir kurgulama tekniği vardır; örneğin yapıtlarındaki asıl olayı çarpıcı bir şekilde sunarak, okuyucuyu ilk sayfalardan itibaren yakalamayı çok iyi becermektedir. Bazan, olayın gelişimi bütün kitap süresince aynı düzeyde olmasa da, döneminde yayınlanan yabancı onparalık öykülerin hiçbirinde rastlanmayan bir tutarlılık ve çekiciliği bütün öykülerinde sürdürebilmektedir. Yapıtlarının formatı, onparalık öykülere çok benzese de nitelikli bir geleneksel polisiye romanı çizgisini çoğu zaman tutturabilmektedir. Bu nedenle bazı hikayelerini onparalık öykülerden ziyade gerçek bir polisiye roman gibi kabul etmek kanımızca yanlış bir değerlendirme olmaz.

Kahramanımız, öykülerde, kendi Dr. Watson’u olan yardımcısı Arif ile birlikte Beyoğlu’nda Kazancı Yokuşu’ndaki iki katlı, üç odalı bir evde yaşamaktadır. Kara Katil öyküsünde düşmanları bu evi yakınca Tepebaşı’na taşınır. Sütlü kahveyi ve parmak kalınlığında kendi sardığı sigaraları içmeyi sever. Fransızca, Rumca, Ermenice bilir. Evinin bir odası kıyafet değiştirme ve makyaj odası olup, bu odada küçük bir laboratuarı da vardır. Bu özelliklerin büyük olasılıkla, orijinal Sherlock Holmes hikayelerinin etkisiyle Ebüssüreyya Sami’nin yapıtlarına girdiği düşünülebilir. Kahramanımız, “Türklerin Sherlock Holmes’i” lakabına hak kazanmak için çok sık kıyafet değiştirmekte ve küçük laboratuarında bilimsel deneyler yaparak konuyu çözümlemeye çalışmaktadır. Ancak Avni’nin öykündüğü Sherlock Holmes’in aksine kadınlarla arası iyidir. Bataklıktan kurtardığı ve aralarında bir gönül ilişkisi olan levanten Karolin ve Rus Kontesi Anna ile olan ilişkileri bunu kanıtlar. Bu arada Anderia isimli bir Levanten çocuğu da himayesine alır ve bu zeki çocuktan pek çok olayda yararlanır.

Ebüssüreyya Sami’nin bu dizisi, sonuç olarak, hem ilk olmanın önemini; hem ilginç yaklaşımların parıltılarını taşımaktadır. Polisiye roman tekniği ile yerel renklerin kaynaştırılması, bazı öykülerde üst düzeydedir ve polisiye romanların tuzu biberi olan ancak pek az polisiye roman yazarınca gerçekleştirilebilen “ironi” yine bazı Amanvermez Avni öykülerinde en üst seviyededir.

Bütün bu nedenlerle bu dizideki öyküleri daha yakından incelemenin yararlı olacağı kanısındayız ve bir polisiye roman tutkunu olarak Ebüssüreyya Sami’nin hikayelerinin bunu hak ettiğini düşünüyoruz.

Amanvermez Avni Öyküleri

Dizinin ilk öyküsü Yanmış Adam kurgusu bakımından ilginç bir polisiye yapıttır. Sirkeci sahilinde bulunan tamamen yanmış erkek cesedinden hareketle cinayetin aydınlatılması gerekmektedir. Avni, cesedin parmaklarında bulunan liflerin bir çuval parçasına ait olduğunu evindeki küçük laboratuarında yaptığı deneylerle anlayıp; olayı incelemeye cesedin bulunduğu yere yakın olan un fabrikasından başlar ama gelişmeler onu hiç beklemediği bambaşka bir sonuca götürecektir.

İkinci öykü Kamelya’nın Ölümü‘nde dönemin Pera’sı ve en tanınmış lüks fahişesi Kamelya pek renkli bir şekilde resmedilmektedir. Bir gün Kamelya, annesi ve köpeği vahşi bir şekilde öldürülmüş olarak bulunur. Bu ilk bakışta anlamsız vahşetin düğümünü, kaçan katilin arkasından Rmanya’ya kadar giden Avni türlü tehlikeleri göğüsleyerek çözer. Avni bu arada Kamelya’nın dönemin önemli adamlarından birinin oğluyla olan ilişkisini de ortaya çıkarır.

Üçüncü öykü Kanatlı Araba‘nın giriş bölümü birinci sınıf bir polisiye romana yakışır tarzdadır ancak yazar ne yazık ki bu gerilimi kitap boyunca sürdüremez. Yine de bir kış günü Bebek’ten denize uçan arabanın öyküsü ilginçtir.

Amanvermez Avni, Kara Katil isimli öyküde Beyğlu’nda bir tiyatro locasında öldürülmüş olarak bulunan bir yüksek görevli kişinin ölümünü aydınlatır. Bu kez örgütlü bir şebekeyle karşı karşıyadır; katiller evini bile yakarlar ama Avni’nin elinden kurtulamazlar.

Dizinin en ilginç öykülerinden biri olan Körebe‘de olay Pera’nın kozmopolit muhitinde değil, Müslüman İstanbul’da geçer. Zorla götürüldüğü bir evde, bir doğum olayına ve yeni doğan çocuğun öldürülmesine şahit olan bir ebenin yazdığı mektupla olayı öğrenen Avni’nin eski gelenek ve göreneklerin baskısı altındaki insanların dramını yaşatan olayı çözmesi bir yana; kitap, o günün değer hükümlerini göstermesi açısından da önemlidir.

Mavi Göz öyküsünde Avni, bu kez İzmir’de işlenen hunharca bir cinayeti aydınlatmakla görevlendirilir. Olay İstanbul’da da devam eder. Bu kez katil hem gaddar hem çok kurnazdır. Avni bu öyküde sonra yardımcısı olacak kimsesiz Anderia’yı tanıyacaktır.

Avni’nin öykülerinin kanımızca en ilginci; gerek polisiye kurgu gerek ironi olarak en niteliklisi Sessiz Tabanca‘dır. Avni’ye bu öyküde Türklerin Sherlock Holmes’i değil, Türklerin Arsene Lupin’i demek daha doğru olacaktır. Dönemin vesveseli padişahı II. Abdülhamit’e Rusya Çar’ının akrabalarından Kontes Anna Utchendorf’un İstanbul’a gezmek için geleceği ama asıl gayesinin Almanya’dan temin ettiği, yeni icat edilmiş, ateşlenince ses çıkarmayan bir tabancayı Padişah’a suikast düzenleyeceklere vermek olduğu jurnal edilir. Rusya Elçiliği’nden edinilen bilgi de adı geçen kontesin, hakikaten birkaç gün içinde İstanbul’a geleceğini doğrular.

Bir siyasal gerginliğe neden olmadan, sorunun halli görevi Avni’ye verilir. Avni bu kez, bu işi başarmak için, sınırsız para kullanmasına izin verilmesini talep eder ve Hazine-i Hassa’dan yani Padişah’ın kendi kasasından bu para verilir.

Avni önce, Rus Elçiliği’nin kavaslarıyla dost olup kontesin, tam olarak hangi gün geleceğini ve Bristol Oteli’nde kalacağını öğrenir. Çatalca’dan Doğu Ekspresi’ne binip, Sirkeci Garı’ndan zengin bir Mısırlı Prens gibi iner ve kontesle aynı gün otele yerleşir. Otelde, kontes ile ilişki kurmayı başarır. Bu arada planını uygulamak için o kadar çalışmaktadır ki Saray’a gündelik raporlarını vermeyi unutur. Vesveseli Padişah, bu arada başka adamlarıyla da kontesi izletmektedir. Avni Saray’a çağrılır, “İşlerin iyice karıştığı, Padişah’ın aldığı jurnallere göre ortaya bir de Mısırlı Prens çıktığı, onun hakkında da bilgi toplaması” istenir! Mısırlı Prensin Avni olduğunu öğrenen Padişah, bu oyunu çok beğenir; Avni’yi hem selâm-ı şahanesi hem de para mükafatı ile ödüllendirir.

Avni, çeşitli olaylardan sonra kontesin kalbini çalacak ve bu arada silah merakından söz edecek; kontes de Almanya’dan kendisine hediye edilen bir tabancayı ona vermek istediğini söyleyecektir. Renk vermeyen Avni, bu hediyeyi memnuniyetle alacak ve kutusunu bile açmadan Saray’a götürecektir. Kutu Padişah’ın huzurunda açılır ama sonuç çok şaşırtıcıdır. Mükellef kutu içindeki tabanca, bir silah fabrikatörünün küçük ve tatlı bir armağanından başka bir şey değildir; kutudaki sessiz tabanca (!) hakikaten sessizdir, çünkü çikolatadan yapılmıştır. Olaya Padişah da güler, Avni’ye yine bir para ödülü verilir ve savar.

Avni, alelacele Saray’a giderken, otel yönetimine, aldığı bir acele ve önemli telgraf yüzünden, kontese veda etmeden Mısır’a gitmek zorunda olduğunu söyler. İki, üç gün sonra normal Avni giysileriyle gidip kontesi sorunca; aldığı yanıt çok ilginçtir. Kontes ilk gemi ile Mısır’a hareket etmiştir!

Dizinin dokuzuncu kitabı Ölü‘de, Avni adam öldürmekten bile çekinmeyen bir kalpazan çetesini o dönem polisiye romanların klasik bir hilesiyle yakalayacaktır. Zaptiye Nazırı ile anlaşıp, kendini ölü gösteren ve kendi için cenaze töreni düzenleyen Avni, dostu Karolin’in de yardımıyla çeteyi çökertecektir.

Son kitap İskeletler Arasında‘da Avni yine Padişah’ın aldığı bir jurnal üzerine bir gizli fesat cemiyetini ortaya çıkarmakla görevlendirilir. Tek ipucu jurnalcinin raporunda belirtilen, gizli cemiyet üyelerinin Aksaray’da toplandığı evdir. Avni bu sorunu çözer ama söz konusu olan gizli bir cemiyet değil, lüks ama çok tehlikeli, müşterilerini öldürmekten bile çekinmeyen bir randevu evidir.

Shamus Ödülleri

The Private Eye Writers of America tarafından dağıtılan, yalnızca özel hafiye romanlarını kapsayan ödül. Yazarlara The Eye, Yaşam Boyu Başarı Ödülü verilirken, 2007 yılından itibaren ismini Mike Hammer’ın ünlü hafiyesinden alan The Hammer ödülü kurgu detektif kahramanlara verilmeye başlandı.

YIL
EN İYİ ÖZEL DETEKTİF ROMANI
EN İYİ ÖZEL DETEKTİF İLK ROMAN
THE EYE
THE HAMMER
2011 No Mercy – Lori Armstrong
In Search of Mercy – Michael Ayoob Ed Gorman V.I. Warshawski – Sarah Paretsky
2010 Locked in – Marcia Muller Faces of Gone – Brad Parks Robert J. Randisi Sharon McConeMarcia Muller
2009 Empty Ever After – Reed Farrel Coleman Snow Blind – Lori Armstrong Robert Crais Matt Scudder Lawrence Block
2008 Soul Patch – Reed Farrel Coleman
Big City, Bad Blood – Sean Chercover
Joe Gores
Nameless – Bill Pronzini
2007 The Dramatist – Ken Bruen
The Wrong Kind of Blood – Declan Hughes Stuart M. Kaminsky
Shell Scott Richard S. Prather
2006 Güneşin Karanlığında Michael Connelly
Forcing Amaryllis – Louise Ure
Max Allan Collins
2005 While I Disappear – Ed Wright
Fade to Blonde – Max Phillips
Sara Paretsky
2004 Ahlaksızlar Ken Bruen
Black Maps – Peter Spiegelman
Donald Westlake
2003 Blackwater Sound – James W. Hall
The Distance – Eddie Muller
Sue Grafton
2002 Reflecting the Sky – S. J. Rozan
Chasing the Devil’s Tail – David Fulmer
Lawrence Block
2001 Havana Heat – Carolina Garcia-Aguilera
Street Level – Bob Truluck
2000 California Fire and Life – Don Winslow
Ölüm Sanatçısı John Connolly
Edward D. Hoch
1999 Booby Trap – Bill Pronzini
A Cold Day in Paradise – Steve Hamilton Maxine O’Callaghan
1998 Come Back Dead – Terrance Faherty
Big Red Tequilla – Rick Riordan
1997 Sunset Exhomess – Robert Crais
This Dog for Hire – Carol Lea Benjamin
Stephen Marlowe
1996 Concourse – S. J. Rozan
The Innocents – Richard Barre
1995 Katil’in ‘K’si Sue Grafton
A Drink Before the War – Dennis Lehane
John Lutz ve Robert B. Parker
1994 Şeytan Biliyor ki Ölüsün Lawrence Block
Satan’s Lambs – Lynn Hightower
Stephen J. Cannell
1993 The Man Who was Taller than God – Harold Adams
The Woman Who Married a Bear – John Straley
Marcia Muller
1992 Stolen Away – Max Allan Collins
Suffer Little Children – Thomas D. Davis
Joseph Hansen
1991 Gerilimin ‘G’si Sue Grafton
Mavi Elbiseli Şeytan Walter Mosley
Roy Huggins
1990 Extenuating Circumstances – Jonathan Valin Katwalk – Karen Kijewski
1989 Kiss – John Lutz
Fear of the Dark – Gar Anthony Haywood
1988 A Tax in Blood – Benjamin Schutz Death on the Rocks – Michael Allegretto Dennis Lynds ve Wade Miller
1987 Kurbanlık Koyun Jeremiah Healy
Jersey Tomatoes – J. W. Rider
Bill Pronzini
1986 Baskın’ın ‘B’si Sue Grafton
Hardcover – Wayne Warga
Richard S. Prather
1985 Sugartown – Loren Estleman
A Creative Kind of Killer Jack Early
Howard Browne
1984 True Detective – Max Allan Collins
William Campbell Gault
1983 Ölmenin Sekiz Milyon Yolu Lawrence Block Mickey Spillane
1982 Hoodwink – Bill Pronzini
Ross Macdonald

Mon Ami Megre

 

1. Simenon üzerine

a. Himmetini Ali tutanlar / Sayılar

İnternet’te, islami bir sitede, Himmetini Ali Tutanlar başlığı altında, bir insanın azmettiği takdirde neler yapabileceğine örnekler verilmiş. Örnekler arasında Georges Simenon’u görüyoruz. Deniyor ki yazar, hayatı boyunca 500’ün üzerinde eser vermiş; Maigret adlı romanını 6 günde tamamlamıştır.

‘Azimli yazar’ Georges Simenon, gerçekte 400’ün üzerinde yapıt vermiş: kendi adıyla yayımladığı 193 roman, onsekiz farklı takma isimle verdiği 200’ün üzerinde roman, özyaşamöyküsel yapıtlarını da sayarsanız dört yüzü geçiyor. ’72 tarihli bir UNESCO araştırmasına göre, Lenin’in ardından, yapıtları en çok dile çevrilen ikinci yazar olmak gibi bir özelliği var; ayrıca okur sayısı olarak 500 milyon gibi bir rakam telaffuz ediliyor. Üretim hızına gelince, altı gün değil, bir günde tamamladığı roman dahi vardır.

Bu şaşırtıcı rakamlara bir ilave daha yapmak gerekir: 1977 yılında verdiği bir ropörtajda Simenon, o tarihe dek 10,000 kadınla birlikte olduğunu açıklamış, dünya çapında birçok gazeteye haber olmuştu. Fakat bu durumu, yazarın himmetini Ali tutmasıyla açıklamak uygunsuz olurdu..

b. Yaşamöyküsü / Tarihler

Sanırım birçok kişi için sıkıcı bir kısım; kısa tutmaya çalışacağım.

Simenon 1903’te Liege’de doğdu. Bir ve sekiz yaşlarındayken ailesi adres değiştirdi; ama elli yaşına dek Simenon 26 ayrı evde yaşayacaktır, o yüzden üzerinde durmaya değmez. 1918’de babasının kalp krizini bahane ederek okulu bırakıp Liege gazetesinde çalışmaya başladı.

1921’de ilk romanı yayınlandı, bir sene sonra şansını Paris’te denemeye karar verdi. 1923 yılında Tigy ile evlendi. Aynı sene Le Matin editörü olan Colette’i öykülerini yayınlamaya ikna edişi onun için bir dönüm noktasıdır. Takip eden yıllarda farklı isimler altında birçok aşk, macera ve polisiye öyküsü yayınlattı.

1929 Eylül’ünde Delfzijl’de Komiser Maigret tiplemesini yarattı. İki sene sonra ilk gerçek Maigret romanı yayınlandı: Pietr-le-Letton. Bu, aynı zamanda kendi adıyla yayınlanan ilk romanı idi. Maigret’den sonra Simenon, kendi deyimiyle hiç aç kalmadı.

1933’te İstanbul’a geldi; Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki ile Paris-soir için ropörtaj yaptı. Aynı yıl, Maigret romanları yazmayı bırakmaya karar verdi, kendini edebiyatta kanıtlamak istiyordu. 38’de, on yıl içinde Nobel ödülünü kazanacağını iddia etti. 1939’da, ilk oğlu Marc Simenon dünyaya geldi.

1940’ta, orduya yazılmaya karar vedi, ancak onun yerine, La Rochelle’deki mülteci kampı komiseri olarak görevlendirildi. Aynı sene doktoru yanlış bir teşhis sonucu en çok iki yıllık bir ömrü kaldığını bildirdi.

1945’te Kanada’ya yerleşti. Sekreter olarak Denise’i tuttu, ve onunla ilişkiye girdi. 49’da Denise’in hamile kaldığını öğrenince Tigy’den ayrıldı. Aynı yıl ikinci oğlu John doğdu.

50’li yılların ilk yarısını, Denise ile beraber yerleştikleri Shadow Rock çiftliğinde geçirdi. Tek kızı Marie-Jo 1953’te, üçüncü oğlu Pierre ise 1959 yılında doğdu.

Simenon, 1961’de hizmetçi olarak işe aldıkları Teresa ile de kısa zamanda ilişkiye girdi. Sonraki yıllarda önce Denise, ardından da 13 yaşındaki Marie-Jo psikiyatrik tedavi görmeye başladılar.

1972 yılında son Maigret’sini tamamlamasının ardından, yazarlık yaşamına son verdiğini duyurdu. 1974’te Teresa ve Pierre ile yaşamaya başladı. 1978’te Marie-Jo’nun intiharı üzerine, kızına hitaben Intimate Memoirs’i kaleme aldı. Oğulları, 4 Eylül 1989’daki ölümünü radyodan haber aldılar.

2. Maigret Üzerine

a. Anla, ama Yargılama!

ex libris1963 yılında verdiği bir söyleşide Simenon, “Polisin de genelde, suçlu ile aynı mahallede doğmuş olduğunu unutmayın.” der, “Suçlu ile benzer bir çocukluk geçirmiş, aynı dükkandan şekerleme aşırmıştır… İçten içe, polis suçluyu anlar, çünkü çok kolaylıkla kendisi de onun gibi olabilirdi.”

Maigret’nin dünyasında suçlu, soğukkanlılıkla cinayet işleyen bir caniden ziyade, hayatın akışının kurbanı olmuş sıradan biridir. Maigret’ye gelince, onun tüm çabası, suçlunun dünyasına girebilmek, onu anlamak, insani yanını ortaya çıkarmak üzeredir, belki de yazgısının yükünü onunla paylaşmak için.

Suçluyu, rakibini tanımak ister. Soruşturma süresince motivasyonu budur, büyük ölçüde yöntemi de budur. Maigret tuzak kuruyor’da, soruşturma boyunca nasıl biri olduğunu merak ettiği katili tuzağa düşürdüğünde şöyle seslenir ona: “Siz bir insansınız!”

Simenon’un kitap damgası (ex libris) üzerinde şu sözler yer alır: “Anla, ve yargılama!” Boşuna değildir bu; yazar bütün hayatını insan yaradılışını tanımaya adamıştır. Kendisini, romanlarındakine benzer bir trajedinin kurbanı olmadığı için şanslı sayar.

b. Maigret’nin yüzü

Maigret’nin yüzü yoktur, hiçbir Maigret romanında yüzünün bir tarifine rastlamayız. “Hala yüzünün neye benzediğini bilmiyorum” der Simenon, “sadece onu görüyor ve varolduğunu biliyorum”

c. Maigret ve Simenon

Maigret’nin yüzü yerine belki de Simenon’unkini koymak gerekir. İlk Maigret’ler değilse bile sonrakiler, kahramanın giderek yaratıcısına daha çok şey borçlu olduğu eserlerdir. Simenon, Maigret ile birlikte insan yaradılışına kafa yormuş; Maigret’den sonra tanımak, ama yargılamamayı öğrendiğini bir söyleşisinde açıkça belirtmiştir.

Yine bir söyleşide Simenon, Maigret’nin çocuk sahibi olmayışını, o romanları yazarken kendisinin de çocuk yapmamış olmasına bağlamıştır.

Maigret, yazarından bir miktar daha yaşlı olmakla beraber, babasının ölümü nedeniyle okuldan ayrılıp, Paris’e yerleşen, Louise ile evlenip polis teşkilatına katılan bir taşralıdır; demek ki yaşamöyküsü de Simenon’unkiyle birçok benzerlik taşımaktadır.

3. Türkçe’de Simenon

a. Liste

Simenon Türkçe’ye pek az yazara nasip olacak denli ünlü çevirmenler tarafından kazandırılmıştır: Oktay Akbal, Oktay Rifat, Sait Faik, Bilge Karasu, Çetin Altan, Erhan Bener, Eşfak Aykaç, Tahsin Yücel, Cihad Baban, Nurullah Ataç, ve tabii ki, Hayalet Oğuz..

Eserlerin yayınlanması, benim bulabildiğim kadarıyla 1944 yılına dayanıyor. Özellikle 40’lı ve 50’li yıllarda çeşitli gazetelerde tefrika edilen çeviriler, ve bu çevirilerin kitap olarak basılması ile, 70’li yılların başına dek, tüm külliyatın yarısından fazlası oluşuyor. Sonrasında, Nisan yayınlarının başarılı Simenon serisine dek bir duraklama var.

Ben burada, eserlerin orijinal yayın tarihlerine göre bir sıralama yapacağım. Her bir kitap adının yanında, parantez içinde orijinal basım tarihinin ardından, Tükçe’de hangi yayınevleri tarafından kaç yılında basıldığı bilgisi yer alıyor.

1930 tarihli Detective dergilerinden iki adet Georges Sim öyküsü ile başlayacağız: Sorgu yargıcı Mösyö Froget’in (Dilimize Forget diye geçmiş) Flamanlar ve Ziliouk öyküleri, 54 yılında Aydabir Polis Romanları serisinden basılan öykü derlemesi Gece Gelen Adam’da yer bulmuş. Mösyö Froget öyküleri, Detective dergisinin her bir sayısında, finali hariç tutularak basılır; okuyucu, öykünün finalini tahmin etmeye davet edilirdi. Final ise bir sonraki sayıda yer alırdı.

Toplamı 19’u bulan savaş öncesi Maigret’lerden 6’sı çevrilmiş dilimize: Üç Dul Kavşağı (31, Nisan 96), Sarı Köpek (31, Metis 90), Hollanda’da bir Cinayet (31, Nisan 95), Ormandaki Deli (32, Dost 63, Nisan 95), Cinayetler Limanı (32, Altın 71), Flamanların Evinde (32, Nisan 92)

Simenon, 34 yılında Maigret romanlarına sekiz yıllık bir ara verip, kendi deyimiyle ağır romanlarına zaman ayırıyor. Bu dönemin onbir ağır romanı dilimize çevrilmiş:

Karşı Penceredeki İnsanlar (33, Hürriyet 62), Kanaldaki Ev (33, Varlık 59, Koç 2003), Kiralık Oda (34, Seçilmiş Hikayeler 59), Eminönü’nde Avrenos Meyhanesi (35, Yılmaz 91), Pranga Kaçağı / Kaçak (36, Arif Bolat 44, Varlık 59, Nisan 95, Koç 2003), İsyan (Yüksel 44), Kaatil / Katil (37, Varlık 56, Nisan 97, Koç 2003), Şehvet Kasırgası – Öldüren Aşk (37, Ekicigil 54), Yaşamak Hırsı (38, İstanbul 54, Bilgi 85), Yedi Kızlar (41, Varlık 60), Cardinaud’un bir haftası (42, Nisan 92)

Savaş sonrası dönemin romanları ise, üçü kısa hikaye olmakla birlikte, Türkçe’de 22 adede erişiyor:

Hakimin Evi (42, Nisan 92), Maigret’nin yeni soruşturmaları (44, Nisan 99), Polis müfettişi Kadavra (44, Dost 60), Ölen kimdi yaşayan kim (46, Yalçın 69), Onu Gördünüz mü (46, Yalçın 70), Manhattan’da üç oda / Gerçek aşk (47, Milliyet 72, Nil 72), Ölümle Saklambaç (48, Dost 63), Maigret Arizona’da (49, Nisan 92), Öldü mü (49, Aydın Güler 62), Ölüm kalım savaşı (51, Hayat 67), Bella’nın Ölümü (52, Karacan 81, Metis 93), Üç Kardeştiler (52, Ceylan 62), Mösyö Büve Öldü (52, Akba 65) Maigret korkuyor (53, Sungur 86), Kırmızı Işıklar (53, Varlık 64), Kapanmamış Hesap (54, 3 Maymunlar 63), Maigret tuzak kuruyor (55, İnkılap 71), Maigret ve ihtiyarlar (60, Nisan 93), Küçük köpekli adam (64, Nisan 96), Venedik treni (65, Nisan 93), Kedi (67, Nisan 93), Maigret ve muhbir (71, Sungur 86)

Kitap baskısı yapılmamış birkaç tefrikayı da sayarsak, toplamı 40’ın biraz üzerinde Simenon romanının dilimize çevrilmiş olduğu ortaya çıkar.

b. Değinmeler

Bütün bu Simenon romanları arasında birkaçından bahsetmek yerinde olacak:

Üç Dul Kavşağı (La nuit du carrefour), Sarı Köpek (Le Chien jaune) ve Ormandaki Deli (Le Fou de Bergerac) ilk dönem Maigret’leri arasında en başarılı olanlardır. İlki Jean Renoir, ikincisi ise Jean Tarride tarafından 1932 yılında filme alınmışlar..

Karşı Penceredeki İnsanlar (Les gens d’en face), Türkiye’nin Batum konsolosluğu görevine atanmış Adil Bey’in öyküsünü anlatan bir romandır. Türkiye gezisinin bir diğer meyvesi de Eminönü’nde Avrenos Meyhanesi. (Les clients d’avernos) Bu roman da, 96 yılında Fransız televizyonu tarafından filme alındı; Menderes Samancılar ve Mahir Günşıray gibi isimler rol aldılar; ayrıntılı bilgiyi İstanbul dergisinin 10. sayısında bulabilirsiniz.

Manhattan’da Üç Oda, Simenon’un Denise ile ilişkiye girdiği dönemde yazdığı bir aşk öyküsü. 50’li yıllarda Oktay Akbal çevirisi ile tefrika edildikten yıllar sonra, hem bu çeviri, hem de Gerçek Aşk adı altında başka bir çeviri aynı yıl, 1971’de kitap olarak basıldı. İlki Milliyet’in Kara Dizi’sinde, ikincisi ise Nil yayınlarının aşk romanları dizisinde yer buldu.

Kapanmamış Hesap, Nurullah Ataç çevirisi ile okuduğumuz Kiralık Oda’nın devamı niteliğindedir. Bu ikisi, Simenon’un kanımca başyapıtlarından birini oluşturan güzel bir psikolojik gerilim öyküsüdür.

Son olarak, Nisan yayınları dizisinde yer alan Kedi, Jean Gabin’li Deferre filmi de büyük başarıya ulaşmış olan, kalburüstü Simenon’lardan biridir.

4. Maigret’nin Yüzü

a. Sinema / TV

İlk Maigret romanlarının basılmasından bir yıl sonrasından bugüne, sinema ve TV filmlerinde, Maigret birçok farklı aktör tarafından canlandırıldı.

1932 tarihli Jean Renoir filmi La nuit du Carrefour’da, Maigret rolünü, ünlü yönetmenin ağabeyi Pierre Renoir üstlendi. Aynı sene Jean Tarride ise, Le Chien Jaune’de babası Abel Tarride’ye verdi bu rolü. 33 yılında çekilen La Tête d’un homme’da Maigret rolündeki Harry Baur, yönetmen Julien Duvivier ile bir akrabalığı olmayan, yahudi asıllı bir aktördür. Baur 43 yılında gestapo tarafından işkence edilerek öldürüldü.

Ardından 1943-45 yıllarında, Albert Préjean’ın oynadığı 3 film var: Picpus, Cécile est morte ve Les Caves du Majestic. İşgal yıllarının Paris’inde Naziler tarafından kurulmuş olan International firması yapımcılığı ile çekilen bu filmlere Simenon’un izin vermiş olması çok eleştirildi.

1950 yılında, Charles Laughton’u Maigret rolünde görüyoruz: The Man on the Eiffel Tower. Listemizdeki ilk renkli film olmasının yanısıra, ilk Amerikan Maigret’si olması bakımından da ilginçtir. 1952 yılında Das Brelan adlı bir polisiye dizinin bir bölümünde Maigret rolündeki Fransız bu sefer Michel Simon’du.

1958 yılında sinemanın kuşkusuz en ünlü Maigret’si Jean Gabin, Maigret tuzak kuruyor ile çıkıyor karşımıza. Bu filmi Maigret et l’affaire Saint-Fiacre ve Maigret voit rouge izliyor.

1960 yılında ilk İngiliz Maigret’si Rupert Davies, BBC’nin 4 yıl sürecek olan dizisinde ünlü komiseri canlandırdı. 1964’te bu sefer İtalya’dan, bir başka ünlü Maigret, Gino Cervi, tv dizisi ve ardından yirmiye yakın filmde rol aldı.

Jean Richard’lı yeni Fransız tv dizisi, 1967 yılından 1990’a dek sürdü. 1991’den bugüne dek yeni Fransız Maigret’si Bruno Cremer’dir; kendisi 50’nin üzerinde TV filminde rol almıştır. İngiltere’de ise, yine BBC’nin yakın tarihli Michael Gambon serileri var.

Simenon, Fransız Maigret’lerden en çok Michel Simon’u beğendiğini açıkladı; tek bir bölümde yer almış olmasına karşın. Jean Richard’ın Maigret’sinden ise nefret ediyordu. Ancak Simenon’un favorisi Rupert Davies idi.

b. Çizgi roman

i. Opera Mundi

opera mundiOpera Mundi, Amerika’da William Hearst’ın King Features ile kazandığı başarıyı, Fransa’da yakalamayı hedefleyen bir ajanstı. 1928 yılında Paul Winckler tarafından kuruldu, ve King Features ürünlerinin Fransa’daki yayın haklarını almakla işe başladı. 1934 tarihli Journal de Mickey dergisi ile, Winckler Fransız çizgiromanına Amerikan tarzının ithali ile bir devrim yarattı.

İkinci dünya savaşının ardından, bugün Fransa-Belçika akımı, veya frankofon dendiğinde aklımıza gelen kahramanları görüyoruz: Tenten, Sipru, Red Kit, Küçük Prens vb.

Bu dönem, aynı zamanda Simenon’un da en bereketli yıllarıdır: Yazar Amerika’da yerleştiği Shadow Rock çiftliğinde hayatının en huzurlu yıllarını geçirirken, kitaplarının satışı da dünya çapında üç milyonu aşmıştı.

1950 – 1953 yılları arasında Opera Mundi’nin önde gelen çizerlerinden Jacques Blondeau, Simenon’un önce iki hikayesini, ardından ondört Maigret romanını bant biçiminde üretti.

Önce 1950 yılında Le Petit Docteur (Küçük Doktor) adlı hikaye 174 bant olarak, bir yıl sonra ise, Parisien libéré gazetesi için, l’agence O (Ajans O) 60 bant olarak üretildi. Bu iki seriden bu yana, Simenon’un Maigret’siz hiçbir yapıtı çizgiromana uyarlanmadı.

Ardından Samedi Soir için çizilen Maigret’ler geldi:

Le chien jaune (Sarı Köpek), le port des brumes (Liman Şefinin Ölümü), la pipe de Maigret (Maigret’nin Piposu), l’amie de Mmme Maigret (Madam Maigret’nin Arkadaşı), Maigret au Picratt’s (Maigret Montmarte’da), Maigret en vacances (Maigret Tatilde), Maigret en meublé (Maigret Oda Tutuyor), Maigret Lognon et les gangsters (Maigret Gangsterlere Karşı), Maigret et la vieille dame (Maigret ve İhtiyar Kadın), Maigret se trompe (Maigret’nin Hatası), Maigret et la guinguette (Maigret Kır kahvesinde), le révolver de Maigret (Maigret’nin Silahı), Maigret et la jeune morte (Maigret ve Ölü Kız) ve son olarak, Maigret tend un piège (Maigret Tuzak Kuruyor)

Bunlardan en azından üçü, Cumhuriyet gazetesinde 1950-56 yıllarında yayınlandı:

  • Meş’um Elmaslar (l’amie de Mmme Maigret)

  • Gangsterler Yatağı (Maigret Lognon et les gangsters)

  • Çalınan Tabanca (le révolver de Maigret)

Diğerlerinin Türkçe’de yayınlanıp yayınlanmadığına dair bir bilgim yok.

ii. LeFrancq Edisyonları

Blondeau’nun çizgi bantlarından sonra, Simenon’un ölümüne dek, bilinen bir çizgiroman uyarlaması yok.

Nihayet 1992 – 1997 yılları arasında Fransız LeFrancq / Le Rocher yayınevi tarafından 5 Maigret albümü yayınlandı :

  • Maigret et son mort (Maigret ve ölüsü)

  • Maigret tend un piège (Maigret Tuzak Kuruyor)

  • Maigret chez les Flamands (Maigret Flamanlar Arasında)

  • Maigret et la danseuse du Gai Moulin (Maigret ve Gai Moulin Dansçısı)

  • Maigret et le corps sans tête (Maigret ve Başsız Ceset)

Beş albümün tamamının senaryosu Odile Reynaud’a ait. Flamanlar Arasında ve Başsız Ceset öykülerinin çizimi Frank Brichau’ya ait. Diğer üçünde ise çizimler Philippe Wurm’un.

LeFrancq imzasıyla aynı yıllarda yayınlanan detektif çizgiromanları 5 Maigret albümü ile sınırlı değildi; BDetective adlı bir seri içerisinde onlarca Sherlock Holmes, Fantomas, Edgar Wallace, Mr Wens ve Agatha Christie albümü yayınladılar.

İnkılap yayınları’nın 1994 yılında bu külliyatı Türkçe’ye kazandırma uğraşı, 1996’da seriden vazgeçildiğinde sekiz albüme ulaşmıştı. Seride şu albümler yer aldı:

  • Sherlock Holmes / Kırmızı Sülük

  • Mr. Wens / Altı Ölü Adam

  • Sherlock Holmes / Baskervillerin Köpeği

  • Sherlock Holmes / Metal Değnek

  • Maigret ve Esrarengiz Ölü

  • Arsene Lupin / Kristal Tapa

  • Mr Wens / Yüzü Olmayan Adam

  • Agatha Christie / Şark Ekspresinde Cinayet

Bir yıl sonra, bu sefer Doğan Medya kalın ciltli bir Agatha Christie Koleksiyonu’na başladı. Yine LeFrancq edisyonlarından seçilmiş olan albümler yayınlandı.

1999 yılında ise Milliyet gazetesi, LeFrancq çizgiromanlarını ek olarak vermeye başladı. Bu kağıt kapaklı basımlarda Agatha Christie’ler ve Maigret’ler de yer aldı.

Hakkı Devrim, Milliyet’in bu eklerle ilgili reklamını 14 Eylül 1999 tarihli Radikal’de aşağıdaki gibi aktarmış:

Milliyet, okurlarına Georges Simenon’un kitaplarını verecekmiş, ekranda reklamını gördüm, işittim.

İşitmez olaydım, neredeyse Simenon kadar ünlü Komiser Megre’nin (Maigret) adı “Magri” gibi bir şey olmuş. Reklamcılar arasında hiç mi Fransızca bilen kalmadı?

Bu dikkatsizlik bir yana Simenon okumak bir ayrıcalıktır, tavsiye ederim.

Böylece, LeFrancq Maigret’lerinden üçü dilimize kazandırılmış oldu: Philippe Wurm tarafından çizilmiş olanlar; yani Maigret ve Ölüsü, Maigret Tuzak Kuruyor, ve Maigret ve Gai-Moulin Dansçısı. İlki İnkılap yayınlarının 8 ciltlik Detektif ÇR serisinde Maigret ve Esrarengiz Ölü adı altında yayınlandı. Milliyet’in eklerinde her üçü de yayınlandı, ancak bu sefer Maigret ve Esrarengiz Ölü’nün adı Maigret ve Ölüsü olarak değişmişti.

Bu albümleri sahaflarda bulmak mümkün; ancak Gai-Moulin Dansçısı biraz daha zor bulunuyor. Aslında kendimizi şanslı sayabiliriz; zira albümler zaten az sayıda ülkede basıldı. Örneğin hiçbiri ingilizceye çevrilmedi. Detayları aşağıda zaten bulacaksınız.

Maigret ve Ölüsü

Maigret ve Ölüsü, herşeyden önce abuk bir isim. Aslında Paris’in bir meydanında bir arabadan, sarı bir Citroen’den bırakılan bir cesedin Maigret’nin başına kalması kastediliyor. Bu Maigret’nin ölüsüdür, çünkü öldürülmeden önce Maigret’ye defalarca telefon açıp koruma istemiş, ancak sürekli takip edildiği için kendisini koruyacak polis memurları ile buluşamaz ve korktuğu gibi cinayete kurban gider.

Soruşturma Maigret’nin karşısına, Fransa’ya kaçak olarak girip yerleşen Çeklerden oluşan bir cinayet örgütü çıkaracaktır.

Maigret ve Ölüsü, Simenon’un 1947 yılı Aralık ayında, kardeşi Christian Vietnam’da öldürüldükten bir ay sonra yazılmış bir romandır. 1963 yılında Ölümle Saklambaç adı ile Erhan Bener tarafından dilimize çevrilip, Dost yayınları tarafından yayınlandı. Çizgiromanı yedi dile çevrildi: Felemenkçe, Fince, Portekizce, İspanyolca, İtalyanca, Almanca ve Türkçe. Dilimizde iki ayrı başlık altında yayınlandığından yukarıda bahsetmiştim.

Maigret Tuzak Kuruyor

Kesinlikle en başarılı Maigret öykülerinden biri. Roman 1955 yılında Amerika’da yazılmış. İnkılap ve Aka yayınevi tarafından 1971 yılında Türkçe’ye kazandırılmış.

Bir seri katil, Montmarte’da kısa sürede beş kadını öldürmüştür. Kurbanların fiziksel benzerlikleri dışında bir ilişkileri olmayışı, herhangi bir ipucundan yoksun olan Maigret’yi bir oyun oynamaya zorlar. Maigret ve arkadaşları katile, yerel basını da alet ederek bir tuzak hazırlarlar.

Maigret, polis teşkilatından eski bir ahbabını, sanki seri katil yakalanmış gibi apar topar karakoldaki odasına götürür; saatlerce içeride kalıp, üstelik Dauphine birahanesinden sandviç ve bira getirtilince, koridorda bekleyen gazeteciler oyuna gelirler. Bir sonraki günün manşetleri, Maigret hiçbir bilgi vermemesine karşın, belki de Montmartre katilinin yakalanmış olduğunu duyuracak şekildedir. Böylece artık iş, seri katilin gururunu yenemeyip kendisini yakalatacak bir hata yapmasını beklemeye kalır.

Çizgiromanı, Portekizce hariç, ilk albümdekiyle aynı dillere çevrilmiş.

Maigret Flamanların Evinde

Çizgiromanı Türkçe’ye çevrilmemiş olan iki albümden ilki. Fransızca dışında sadece iki dilde, Felemenkçe ve Almanca olarak baskısı yapılmış.

1932’de basılmış olan ilk Maigret romanlarından biri. Bundan tam altmış yıl sonra, Nisan yayınları’nın Simenon dizisinin ilk kitabı olarak, Sosi Dolanoğlu’nun çevirisi ile yayınlandı. Halen kitabevlerinde bulabileceğiniz iyi bir Maigret romanı..

Maigret, karısının kuzeni aracılığı ile kendisinden yardım dileyen genç bir Flaman’ı, Anna Peeters’i geri çeviremez. Anna, Belçika sınırında ticaretle uğraşan Peeters ailesinin üç çocuğundan biridir. Ailenin tek oğlu Joseph, bir cinayetin faili olmakla suçlanmaktadır. İlişkiye girdiği ve bir de çocuk sahibi olduğu bir kızın kayboluşundan dolayı yargılanacaktır. Peeters’lar, oğullarının masumiyetini kanıtlakta Maigret’den medet umarlar. Bunun üzerine Maigret, Givet’ye gelir ve resmi yetkisi olmaksızın olayı soruşturmaya başlar.

Maigret ve Gai-Moulin Dansçısı

Bu sefer de, çizgiromanı çevrildiği halde, romanı Türkçe olarak basılmayan bir Maigret öyküsü. Flamanların Evinde gibi, 31 yılında yazılmış ilk romanlardan biri bu, Simenon’un 24 saat içerisinde başlayıp tamamladığı bir roman. Çizgiromanı, Felemenkçe haricinde sadece Türkçe’ye çevrilmiş.
Delfosse ve Chabot adında iki genç, müdavimi oldukları Gai-Moulin pavyonunu soymak için gece içeri girmeyi başardıklarında, pavyonda bir Yunanlının cesedi ile karşılaşırlar. Ertesi gün gazetelerde cesedin pavyonda değil, başka bir yerde bulunduğunu okurlar, ancak dertlerinin sona ermediğini anlamaları uzun sürmeyecektir. Geniş omuzlu, pardesülü, esrarengiz biri onları izlemektedir. Chabot’un aksine Delfosse zengin bir aileye mensuptur, amcasından aldığını söylediği yüklü miktarda paradan kurtulmak için Chabot’un yardımını ister. Chabot paradan kurtulmak isterken yakalanır, ve yunanlıyı öldürmek suçundan sorgulanmaya başlar. Chabot gerçek katilin kendisini izleyen adam olduğuna inanır, ve onun yakalanmasına yardımcı olur. Oysa bu kişi, Maigret’den başkası değildir.

Maigret ve Başsız Ceset

Serinin son albümü, ne roman, ne de çizgiroman olarak dilimize henüz çevrilmedi. Başsız Ceset, aynı Maigret Tuzak Kuruyor gibi, 55 yılında yazılmış. Çizgiromanın sadece Felemenkçeye çevirisi yapılmış.

Paris yakınlarında bir kanalda balıkçıların oltasına ardı ardına bir cesetin parçaları takılır. Tüm parçalar tamamlanır, cesetin başı hariç. Maigret olayı araştırmak için bölgeye gider. Telefon etmek için girdiği bir bistroda mekanın sahibi kadının kimi kaçamak yanıtları Maigret’yi kuşkulandırır. Kadının kocası Omer Callas bir iş için Poitiers tarafına gitmiştir ve kendisinden bir kaç gündür haber alınamıyordur. Maigret bistroya gidip gelmeleri sırasında kadının arasıra birlikte olduğu Antoine adında genç bir delikanlıyı ve Dieudonne adında eskiden beri aile dostu olan ve kadının resmen sevgilisi olan bir adamı fark eder.
Ceset incelemesinde bir apandist ameliyatı izine rastlanır. Karısı ve kızı, Omer Callas’ın da benzer bir ameliyat izi olduğunu doğrular. Ceset M. Callas’ındır.
Maigret Antoine ve Mme Callas’ı tutuklar, ama bir yandan da kendilerini hiç rahatsız etmeyen bu kocaya karşı bu ikisinin neden böyle bir şey yapmış olabileceğini düşünür.

iii. Nuit et Jour Edisyonları

LeFrancq haricinde tek bir Maigret albümü de, Nuit et Jour tarafından yayımlandı. Bu albümün senaryosu, 1966 tarihli Maigret romanı Maigret et l’affaire Nahour’dan (Maigret ve Nahour olayı) Camille Dulac tarafından uyarlanmış. Çizimler ise Rumeu’dan.

Çizer Maigret’nin yüzünü Jean Gabin’den esinlenmiş. Albüm Fransızca’dan başka bir dile henüz çevrilmiş değil. Türkçe’de romanı da basılmamış.

Maigret’nin yakın arkadaşı Doktor Pardon bir gece arayıp tedavi için gelen genç bir çiftten bahseder. Kadında hafif bir kurşun yarası vardır. Nasıl olduğuna dair tutarsız şeyler anlatmış ve tedaviden sonra alelacele çıkmışlardır. Maigret çiftin o gece Amsterdam’a uçtuğunu öğrenir.

Aynı gece M Nahour kendi dairesinde ölü olarak bulunmuştur. Maigret olayı soruşturmaya başlar. Doktor Pardon’a gelen yaralı kadın Nahour’un karısıdır. O gece yanındaki adam da Kolombiyalı sevgilisidir. Nahour da bu ilişkiden haberdardır. Nahour’un yanında çalışanlardan Fouad Oueni olay gecesi başka bir yerde olduğunu söyler. İfadesinde hep Kolombiyalı sevgiliyi işaret eder.

Kadın ve sevgilisi ise olay gecesi kadının Nahour’la konuşmak üzere oraya gittiğini ve Nahour’a boşanmak istediğini söylediğini. Nahour’un sinirlenerek ateş ettiğini, yaralı bir halde oradan kaçtığını bu esnada Kolombiyalının arabada beklediğini söyler. Maigret Fouad Oueni’nin üzerine gider, sonra üçünü bir araya getirir ve kadının ağzından gerçeği öğrenir.

Kaynakça

  1. The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham

  2. The Mystery of Georges Simenon / Fenton Bresler

  3. http://www.trussel.com

  4. http://bernadac.club.fr

  5. Birth of Popular BD / Laurence Grove (Makale)

Teşekkür

Roman özetlerindeki yardımlarından dolayı Burçin Kimmet’e teşekkür ederim.

İlk Okudukları Polisiye / Şebnem Şenyener

Polisiye roman beni çocukluk yıllarımda sardı. Belki oradan başlamalayım anlatmaya: 1970’li yıllarda, “Kare As” serisiyle. Başkan Yayınlarından yayınlanan, yazarı Fransız polisiye edebiyatı Grand Prix ödülü sahibi Odette Sorensen, çevirmeni Ali Topaloğlu, yeşil kapaklı kitapçıklardaki  dört genç kız arkadaşın detektiflik maceralarını, yayınlandıkça hiç aksatmadan aldığımı ve tekrar tekrar keyifle okuduğumu hatırlıyorum. Şimdi düşününce, 30 Şubat’ın kahramanı Afsane’ye “Kupa Ası” adını takmam da böyle bir çocukluk esintisi olduğunu hissettim.

Ergenlik dönemimde ise beni hakikaten avcuna alan ilk polisiye “Fosforlu Cevriye”dir. Suat Derviş’in kaleminden Beyoğlu’nun fosforlu hikayesi, kahramanları ve her kelimesiyle işlediği romantik aşk, her bakıma, buram buram bir “noir’ı ilk tattığım eserdir. Ondan sonrasını her polisiyede aynı “noir” lezzeti, aynı keyfi yeniden ve yeniden yakalamak macerası diye özetleyebilirim.

İlk Okudukları Polisiye / Erol Üyepazarcı

İlk okuduğum polisiye roman Mickey Spillane’ den Kemal Tahir’in F.M.İkinci takma adıyla çevirdiği “Kanun Benim” dir. O zaman 15 yaşlarında bir yeni yetme delikanlı adayı idim. Çağlayan Yayınları çoğu erotik yayınlar olmak üzere ilginç bir yayıncılığa başlamıştı.

Yıl 1953-54. Parlak, tahrik edici kapakları olan ve 1 TL’sına gazete bayilerinde satılan kitaplar çıkarırdı. Bu kitaplardan ilkönce Charles Royer diye ikinci sınıf bir Fransız yazarının “İnsan Harası” diye bir romanını almış ve beğenerek okumuştum. “Kanun Benim” in ilk önce kapağı beni cezbetti. Elinde tabanca adamın biri koltuğa oturmuş karşısında da sarışın bir kadın soyunuyor(!). Bu o dönemler için bayağı iyi şeyler vaat eden bir kapaktı. Aldım, yer gibi okudum, sonra diğer Mike Hammer öyküleri yayınlandı, onları da aldım. Bilindiği gibi sonra işin suyu çıktı. Bizim yerli yazarlar yüzlerce sahte Mike Hammer öyküleri yazdılar, ben de Mike Hammer’den sıkılıp bıraktım.

Asıl polisiye roman tutkunluğum ise Georges Simenon ile tanıştıktan sonradır ve hâlâ onun üstüne yazar tanımam.

Elveda Spenser

Hani bazı yazarlar vardır; birçok kitap yazmıştır, üretkendir çok. Türün kilometre taşlarındandır, kendisinden sonra gelen birçok genç yazara esin kaynağı olmasına rağmen, isimleriyle değil daha çok yarattıkları karakterlerle tanınır. Bir-iki romanını okumuşsunuzdur ama aklınızda hep, tüm kitaplarını kronolijik sıraya sokup, baştan alıp okumak vardır. Ama nedense bunu yapmaya bir türlü fırsat bulamazsınız; zaten sırada olan sayısız yazar/kitap varken, yeni bir “çıkış” romanı okunmalıdır ilk etapta, ‘ne çok kitap, ne az zaman’ın sıkıntısını yaşıyorsunuzdur. Arada aklınıza gelir, hayıflanırsınız, ilk fırsatta yazarın külliyatını edinip, okuyacağınıza bir kez daha karar verirsiniz.

İşte Robert B Parker da benim bu tür yazarlarımdandı. Chandler ve Hammett’ın tarzını benimseyen “Büyük Usta” Parker, özellikle Spenser serisi ile ün kazanmıştı. Zaten benim yazar ile dolaylı yoldan da olsa ilk tanışmam, çocukken izlediğim, Robert Ulrich’in canlandırdığı Spenser for Hire dizisi ile olmuştu. Fakat yazar sonraları bu diziyi hiç sevmediğini itiraf eder, Parker’a göre Spenser’ı en iyi oynayacak kişi Robert Mitchum olabilirdi ama Joe Mantegna da çok esaslıydı doğrusu.

Sert adam Spenser, sokakların dilinden iyi anlar. Kore Savaşı gazisi, eskinin boksör ve polis memuru, şimdinin özel hafiyesi olan kahramanımız, aslında maçonun tekidir ve Susan adında psikolog bir uzatmalı sevgilisi vardır. Spenser’ın burnu 8 kere kırılırken, 9 kere de silahla yaralanmıştır. Deli gibi her kavgaya katılır, her fırsatta yumruklarını konuşturur. Bu özellikleri ile Philip Marlowe’dan çok Mike Hammer’a benziyor gibi görünmesine rağmen, Spenser aynı zamanda çok okur. İri yarı görünüşünün altında en büyük zevki yemek pişirmek olan bir edebiyat aşığı yatar, çarpık bir gülüş eşliğinde yaptığı şiir alıntıları ile rakiplerini afallatır.

Spenser’dan başka Jesse Stone ve Sunny Randall (Yazarın dilimize çevrilen tek romanı bu serinin ilki olan, Aile Onuru’dur.) serilerini de yazan Parker, Chandler’ın mirasçıları tarafından yarım kalan son Marlowe romanı, Poodle Springs’i tamamlamak için seçilir. Roman eleştirmenlerce pek beğenilmemesine rağmen, kendini Chandler’ın günümüzdeki temsilcisi olarak gören Parker iki yıl sonra, 1991’de sonra Büyük Uyku’nun devam kitabını yazar.

Şu an elimde Behind the Mystery var, kitap geçen Ekim ayında kaybettiğimiz, yine ünlü bir polisiye yazarı olan Stuart M Kaminsky’nin, önde gelen polisiyecilerle evlerinde yaptığı röportajlardan oluşuyor. Bu yazarlardan bir tanesi de Robert B Parker. Kaminsky, o zamanlar yetmiş yaşında olan, otuzu aşkın kitabını ithaf ettiği, 54 yıllık eşi Joan ve köpekleri ile sakin bir yaşam sürdüren Parker’a, “Çok iyi görünüyorsun.” der. Tıpkı kahramanı Spenser gibi atletik bir yapıya sahip olan yazar, eskisi gibi spor yapamamaktan, beyzbol oynayamamaktan şikayet eder. Son derece disiplinli bir yazar olan Parker, senede 50 hafta, haftada 5 kere, günde 5 sayfa yazdığını söyler.

Ve Parker, 18 Ocak Pazartesi sabahı da yine aynı şeyi yapmak için yazı masasının başına geçti, yazmaya başladı. Yazar kısa bir süre sonra sandalyesinde ölü bulundu, muhtemelen kalp krizi geçirdiği sanılıyor.

Robert B Parker 77 yaşındaydı.

Bir Şapka, Bir Pipo, Bir Pelerin

Metin Alparslan

Bir şapka, bir pipo ve bir pelerin! Bunlar, dünya tarihinin en tanınmış özel dedektifinin simgeleridir. Yediden yetmiş yediye kadar herkes onunla tanışmış; onun hikayelerinden birini konu alan bir filmi seyretmiş ya da bir onun yer aldığı hikayelerden birini okumuştur. Herkes onu seviyor, ona hayran; ancak çoğu, onun kim olduğunu bile tam olarak bilmiyor: O bir hayal, o bir

“Sherlock Holmes”


Sherlock Holmes’un Yazarı: Sir Arthur Conan Doyle

Arthur Conan Doyle, 1859 yılında İskoçya’nın Edinburgh kentinde doğdu. Bir alkolik olan babası, Charles Altamont Doyle ve annesi Mary (Foley) Doyle katı birer Katolik’ti. Bu nedenle oğulları Arthur Conan, dini bir okulda öğrenim görmüştür. Arthur, böyle katı bir eğitime olan inancını kaybettiyse de, okul öğreniminde tanıştığı insanlar, onun daha sonraki yazarlık dönemini de etkiledi. Okulda bir öğrencinin adı örneğin Moriarty idi.A.C. Doyle, daha sonra Edinburgh’de tip eğitimi gördü ve 1884 yılında Luise Hawkins ile evlendi.

1887 yılında Doyle, ilk Sherlock Holmes hikayesi olan “Kızıl Dosya”yı Beeton Christmas Annual dergisinde yayınlar ve büyük başarıya ulaşır. Artık büyük bir “star” doğmuştur: Sherlock Holmes.

Sherlock Holmes, Doyle’un yazdığı her hikaye ile daha ünleniyor ve zapt edilemez hale geliyordu. 1891 yılına ait, annesine yazdığı bir mektupta, Sherlock Holmes’un artık tüm zamanını aldığını, bu nedenle başka konularla ilgilenemediğini yazarak, Sherlock Holmes’ten kurtolmak istediğini ifade eder. Sonuç olarak Holmes karakteri, 1893 yılında yayınlanan “Son Vaka” adlı hikayesinde kaybolur. Hikayede, tüm öykülerde geçen en iyi arkadaşı olan Dr. Watson’a sadece bir mektup bırakır: Bir veda mektubu. Sherlock Holmes artık öldü!

Ancak Holmes hayranları yaratıcısı ile aynı görüşte değildi. Protesto etmek amacıyla kollarına siyah bant takıyor, Holmes’un ölümünü eleştiriyor ve Doyle’un hikayelerinin yayınlandığı “Strand Magazine”i almayı bırakıyordu. Holmes’un ölümünden sonra, dergi kısa bir süre içinde 20.000 abone kaybetti. Aynı sene içinde Doyle babasını kaybeder.

1899-1902 yılları arasında Doyle doktor olarak Güney Afrika Savaşı’nda görev alır ve savaş ile ilgili hikayeler yazar.

1902 yılında Doyle “Sir” ünvanına layık görülür ve Sherlock Holmes’u tekrar hayata döndürerek, en ünlü eseri olan “Baskerville Tazısı”nı yayınlar. Okuyucuların olduğu gibi, Doyle’un para sıkıntısının da bu kararda etkili olduğu kabul edilir.

Karısının ölümünden 14 ay sonra Jean Leckie ile evlenir. Oğlunun, savaştan aldığı yarası nedeniyle olan ölümünden sonra Doyle, araştırmalarını doğaüstü bilimlere yöneltir. O dönemde fantastik ya da bilim-kurgu edebiyat eserleri de vermiştir. A.C. Doyle, 7 Temmuz 1930 tarihinde Windlesham, Sussex’te ölür.

Arkasında ise, 56 hikayenin ve 4 romanın baş kahramanı olan Sherlock Holmes’ü bırakır.


Doyle’un Sherlock Holmes Eserleri

Sherlock Holmes’un hikaye ve romanları aşağıda olduğu sırada yayınlanmıştır. Solda orijinali, sağda ise, Türkçe isimleri yer alır. Türkçe isimlerinde ve sıralamada orijinale oldukça uygun bir şekilde yayınlanan “Güncel Yayıncılık” baskısı baz alındı. Sadece bir ciltte, Güncel tarafından henüz basılmadığı için, REM Yayınları’nın baskısı kullanıldı. Koyu olarak veriler isimler hikayelerin kitap olarak basıldığı şekli ve tarihidir. Normal yazı ile verilen tarih tefrika olarak basıldığı tarihi yansıtmaktadır.

1. A Study in Scarlet, 1887 1. Kızıl Dosya (roman)
2. The Sign of the Four, 1890 2. Dörtlerin Yemini (roman)
3. The Adventures of Sherlock Holmes, 1892
A Scandal in Bohemia, 1891
The Red-headed League, 1891
A Case of Identity, 1891
The Boscombe Valley Mystery, 1891
The Five Orange Pips, 1891
The Man with the Twisted Lip, 1891
The Blue Carbuncle, 1892
The Speckled Band, 1892
The Engineer’s Thumb, 1892
The Noble Bachelor, 1892
The Beryl Coronet, 1892
The Copper Beeches, 1892
3. Bohemya’da Skandal
Bohemya’da Skandal
Kızıl Saçlılar Birliği
Bir Kimlik Vakası
Boscombe Vadisi Gizemi
Beş Portakal Çekirdeği
Büyük Dudaklı Adam
4. Mavi Lal Taş
Mavi Lal Taş
Benekli Şerit
Mühendisin Başparmağı
Soylu Bekar
Zümrüt Taç
Kayın Ağaçları
4. The Memoirs of Sherlock Holmes, 1893
Silver Blaze, 1892
The Yellow Face, 1893
The Stock-broker’s Clerk, 1893
The ‘Gloria Scott’, 1893
The Musgrave Ritual, 1893
The Reigate Squires, 1893
The Crooked Man, 1893
The Resident Patient, 1893
The Greek Interpreter, 1893
The Naval Treaty, 1893
The Final Problem, 1893
5. Son Vaka
Gümüş Alev(Mukavva Kutu)
Sarı Surat
Borsa Memuru
Gloria Scott
Musgrave Geleneği
Reigate Esrafı
Çarpık Vücutlu Adam
Yatılı Hasta
Yunanlı Tercüman
Deniz Antlaşması
Son Vaka
5. The Hound of the Baskervilles, 1902 6. Baskerville Tazısı (roman)
6. The Return of Sherlock Holmes, 1904
The Empty House, 1903
The Norwood Builder, 1903
The Dancing Men, 1903
The Solitary Cyclist, 1903
The Priory School, 1904
Black Peter, 1904
Charles Augustus Milverton, 1904
The Six Napoleons, 1904
The Three Students, 1904
The Golden Pince-Nez, 1904
The Missing Three-Quarter, 1904
The Abbey Grange, 1904
The Second Stain, 1904
REM’de yayınlandı “Bütün Hikayeler 3”
Boş Ev Vakası
Norwood’lu inşaatçı
Dans Eden Adamlar
Bisikletli Takip
Priory Okulu Vakası
Kara Peter Vakası
Charles Augustus Milverton Vakası
Altı Napolyon’un Esrarı
Üç Öğrenci
Altın Gözlüğünün Esrarı
Kayıp Futbol Oyuncusu
Abbey Çiftliği Vakası
İkinci Lekenin Esrarı
7. The Valley of Fear, 1915 7. Korku Vadisi (roman)
8. His Last Bow, 1917
Wisteria Lodge, 1908
The Cardboard Box, 1893
The Red Circle, 1911
The Bruce-Partington Plans, 1908
The Dying Detective, 1913
Lady Frances Carfax, 1911
The Devil’s Foot, 1910
His Last Bow, 1917
8. Son Görev
Wisteria Lodge Vakası
Karton Kutu Vakası
Kırmızı Çember Vakası
Bruce-Partington Vakası
Ölmek Üzere Olan Dedektif Vakası
Lady Frances Carfax’ın Kayboluşu Vakası
Şeytan Ayağı Vakası
Son Görev
9. The Case-Book of Sherlock Holmes, 1927
The Illustrious Client, 1924
The Blanched Soldier, 1926
The Mazarin Stone, 1921
The Three Gables, 1926
The Sussex Vampire, 1924
The Three Garridebs, 1924
The Problem of Thor Bridge, 1922
The Creeping Man, 1923
The Lion’s Mane, 1926
The Veiled Lodger, 1927
Shoscombe Old Place, 1927
The Retired Colourman, 1926
9. Sherlock Holmes’ün Dava Kitabı
Şöhretli Müşteri Macerası
Solgun Asker Macerası
Mazarin Elmasının Serüveni
Üç Çatının Serüveni
Sussex Vampirinin Serüveni
Üç Garrideb Macerası
Thor Köprüsü Vakası
Sürünen Adam Macerası
Aslan Yelesi Macerası
Peçeli Kiracı Macerası
Shoscombe Old Place Macerası
Emekli Boya İmalatçısı Macerası

*”Mukavva Kutu” adlı öykü Güncel tarafından yanlışlıkla iki kez yayınlandı. Yanlış olarak basıldığı “Son Vaka” adlı kitapta onu bu nedenle paratez içine aldık.

Tablo’da yer alan isimler dışında, Sherlock Holmes hikayeleri birçok isim altında yayınlanmıştır. “Baskerville Tazısı” örneğin, “Baskerville’lerin Köpeği” ve “Şeytan Köpek” gibi isimlerle yayınlandı. Burada tüm isimlerin bir dökümünü yapmak mümkün değildir.

Sır Arthur Conan Doyle, uzun zamandır aramızda olmamasına rağmen, yeni yeni Sherlock Holmes kitapları yayınlanıyor ve yeni filmler çekiliyor. Türkiye’de yayınlanmış olanların arasında Lohn North tarafından kaleme alınan Sherlock Holmes ve Arap Prensesi (Sarmal-1999) bunun çok güzel bir örneğini oluşturuyor. Türkçe olarak yayınlanan ve Billy Wilder’ın film senaryosuna dayanan Sherlock Holmes’in Özel Yaşamı (Kelepir-1993) ise, bir diğer örnektir.Sanırım çocuklarımız bile yeni yeni Holmes öykülerle tanışacaklardır.


Türkiye’de Sherlock Holmes

Türkiye’nin Sherlock Holmes ile tanışması, Cumhuriyet’in kurulmasından önceki döneme, yani Osmanlı Dönemi’ne denk gelir. İlk yayınlar bu nedenle Osmanlıca olarak basıldı. Bu konuda belki polisiye sever padişah II. Abdülhamit’in etkisi vardır, ancak bu sadece bana sözlü olarak verilen bir bilgidir. Benim bulduğum en eski Cumhuriyet Dönemi Sherlock Holmes 1939 yılına aittir, ancak kuşkusuz daha evvel de baskılar yapılmış olması mümkündür. Hikayeler dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de çok çeşitlilik gösterir. Çocuklar için Sherlock Holmes hikayeleri ve çizgi roman Sherlock Holmes’lar yayınlandı. Buna ilaveten neredeyse hiçbir yayınevi, bir tek Sherlock Holmes hikayesi yayınlamadan kapanmak istememiş görünüyor: Güncel, Milliyet, Beyaz Balina, Akba, Yayınevi, Hadise, Varlık, Bilge Kültür Sanat, Bilge Karınca, Sarmal, Kelepir, Martı, Neptün, Rem, Metis, İnkılap, Samsara ve Kelepir sadece benim bulduğum yayınevleridir.

Osmanlıca yazılmış bir Sherlock Holmes örneği.

Leman Bercmen’in çevirisiyle 1939 yılında Sabiha Zekeriya Sertel tarafından İstanbul’da basılmıştır.


Sherlock Holmes’un Karakteri

Tarafsız bir şekilde değerlendirildiğinde, Holmes pek sevilecek bir kişiliğe sahip değildir. Her zaman ciddi, duygularını göstermeyen, hatta biraz duygusuz, her zaman mantıklı, kadınları sevmeyen, hiçbir zaman eğlenmeyen, kokaine bağımlı, kendini beğenmiş, ukala bir şahsiyet. Sanırım ben, Holmes karakterinde birini tanıyor olsaydım, ona kesin sinir olurdum. Buna rağmen tüm insanları etkilemeye ve kendine hayran bırakmayı nasıl başarmış? İnsanları etkileyen tarafı ise, öncelikle vakalarını çözerken kullandığı yöntemden ileri geliyor. Zaten romanların asıl konusunun da bu vakalar olduğunu düşünürsek, karakterin (yani Holmes’un) de sadece vakalar ile ilgili ilginç bir kişiliğe sahip olması gerekir. Holmes da bu düşünceye uygun olarak sadece vakaları üzerine yoğunlaşır, söz konusu olamayacak çözümleri eliyor ve artakalan ihtimal üzerinde durur. Holmes’un vakalarda kullandığı en önemli yöntem ise, “gözlem”dir. Bu yöntem de, her şeyi aklında tutan bir hafıza ve tutmuş olduğu “suç arşivi” ile birleşince, Sherlock Holmes’un yanılmaz metodu tamamlanmış olur.
Boş zamanlarını kimyasal deneyler ile geçiren Holmes, bu şekilde adli tıp bilimi için de araştırmalar yapar. Öyle ki günlerce kimya deneyleri üzerinde çalıştığı görülüyor. “Kırmızı Dosya” adlı öykü örneğin, Holmes’un kan lekeleri tespit etmek için yürüttüğü  ve başarıyla sonuçlanan bir deney ile başlar. “Baskerville Tazısı”nda ise ‘belgelerin tarihlendirilmesi’ üzerine bir çalışmasının yayınlandığı anlatılır.
Bu, aslında soğuk karakteri birazcık olsun yumuşatan unsur keman çalmaya olan tutkusudur. Bu sayede okur, Holmes’un duygudan tamamen yoksun olmadığını da anlar.

Ancak Sherlock Holmes hikayelerini başarılı kılan önemli bir unsur, onun en yakın arkadaşı Dr. Watson’dur. Onun sayesinde okur, kendisiyle özdeşleşebilecek birini bulur. Watson, insani tarafı daha ağır basan, alçak gönüllü, zeki, ancak Holmes’un zekasının yanında sönük kalan (hepimiz gibi), gizli bir baş karakterdir. Her okur kendinden bir parçayı Watson’da keşfeder, böylece kendi cahilliğini(!) de bağışlama fırsatı bulur. Watson sayesinde okur, Holmes’un bir dahi olduğunu, diğer insanlardan daha üstün olduğunu kavrar. Bu elbette kendi yorumumdur ve her Holmes sever bu konuda biraz farklı düşüncede olabilir.


 

Holmes’un Yanında Yer Alanlar
Dr. John Watson:
1878 yılında Londra Üniversitesi’nden tıp doktora ünvanını alarak ayrıldı. Cerrah olarak uzmanlaştıktan sonra Hindistan’da bulunan bir alaya tayin oldu. II. Afganistan Savaşı’nda bulundu. Bir çatışmada yaralanır ve geri gönderilir. Biraz çaresiz bir durumdayken, Holmes’un oda arkadaşı olur (bkz. Kızıl Dosya).
Yukarıda bu karakter üzerinde durmuştuk. Kendisi Sherlock Holmes’un en yakın dostudur. Yer yer Holmes’un direktiflerini sormadan yerine getirir ve ona derin bir hayranlık duyar. İkilinin insan tarafını temsil ediyor. Holmes’ü dünyaya tanıtan kişi de yine kendisidir, çünkü Holmes’ün öykülerini kaleme alan kişidir. Yaratıcısı Doyle gibi doktor olduğu  ve hikayeleri.yazan kişi olarak tanıtıldığı için, Doyle’ün, biraz da kendini anlattığını düşünmemiz yanlış olmayacaktır.

Watson rolünde “Nigel Bruce”

Scottland Yard:
İngiltere’nin kolluk kuvvetidir. Ancak çoğu zaman Holmes ile farklı görüştedir. Buna rağmen sıkça Holmes’in yardımına başvurur. En tanınmış memurları Lestrade’dır. Özellikle filmlerde sıkça onun adı geçer. Onun dışında öykülerde ayrıca 22 farklı polis memurunun adı zikredilir.

Mycroft Holmes:
Sherlock Holmes’un büyük kardeşidir. İlk olarak “Yunanlı Tercüman” adlı öyküde geçer. Bu hikayede anlatıldığına göre, Sherlock’tan daha zeki, ancak hareket açısından daha tembel olan kardeştir. Birbiriyle konuşulması yasak olduğu Diogenes (Diyojen) Kulübü üyesidir.
Devlet adına, perde arkasında çalışıyor (Gizli Servis) ve bilgi akışını sağlamakla görevlidir. Sherlock’a göre İngiltere’nin en önemli şahsiyetidir. Daha sonra yazılan James Bond hikayelerinde “M” olarak geçen pozisyonun ilk sahibidir.

Sidney Paget’e göre “Mycroft Holmes”

 


Holmes’un Rakipleri
Profesör James Moriarty:
Holmes’e rakip olan şahıslar düşünüldüğünde, elbette ilk akla gelen isim Profesör Moriarty’dir. Onun en eski düşmanı olduğu için değil, onun en büyük rakibi olduğu için. Sherlock Holmes hikayelerinde, Profesör Moriarty’nin ismini ilk defa “Son Vaka” adlı öyküde geçer. Aynı öyküde Holmes, İsviçre’nin Meiringen kentinde ortadan kayboluyor (sözde ölüyor). Görünen o ki Doyle, Sherlock Holmes’a dişine göre bir rakip vererek, ölmesini planlamış. Ara ara bahsi geçiyorsa bile, Moriarty sadece iki öyküde fiilen yer alıyor (Son Vaka ve Korku Vadisi).Bununla beraber Moriarty, erken yaşta Matematik dehasını göstermiş, üniversitede ders vermiş, ancak sonunda yeteneklerini kötülük için kullanmış ve suç örgütü kurmuş biri olarak anlatılıyor. Sadece iki öyküde geçmesine rağmen, filmlerde kendisine çok daha büyük bir rol biçildi. Filmlerde kendisi, sürekli olarak Holmes’un karşısına çıkıyor. Onun en büyük düşmanıdır.


Sydney Paget’e göre Profesör Moriarty


Sherlock Holmes Müzesinde bulunan İrene Adler resmi.

Irene Adler:
“Bohemya’da Skandal” adlı öyküde geçen İrene Adler, Holmes için önemli bir şahsiyettir. Öykünün başında Holmes’un onu “o kadın” olarak adlandırdığını öğreniyoruz. Normalde kadınlardan pek hoşlanmayan Holmes’un, bu kadından hoşlanması, tamamıyla onun zekasından kaynaklanmaktadır. Holmes, öykülerinde dört defa yenilir. Bu yenilgilerden biri, İrene Adler’e aittir.
Sebastian Moran:
“The Empty House” (Boş Ev Vakası) öyküsünde karşımıza çıkan Sebastian Moran, Holmes öyküsüne göre Londra’nın Moriarty’den sonra ikinci tehlikeli kişidir. Moriarty ile işbirliği içinde olan Moran, son derece zekidir. Roman ve öykülerden ziyade, Sherlock Holmes Filmleri’nde karşımıza çıkar.


Sidney Paget’e göre Moran’ın tutuklanması


Beyazperdede “Sherlock Holmes”

1893/1894 yıllarında Sherlock Holmes’i ilk defa bir tiyatro oyununda görüyoruz. Beyazperde’de ise, Holmes ilk defa 1900 yılında, 49 saniyeliğine görülür. İlk Holmes-Filmi 1905 yılında, başrolünde Maurice Costello ile gösterime giriyor. Bu tarihten sonra sayısız film ve dizi bölümü yayınlanacaktır. Burada filmlerin tam listesini vermek oldukça zordur. Ancak şimdiye kadar toplam 176 film ya da dizi bölümü kaydedilmiştir. Bunların en tanınmış Holmes oyuncusu, kuşkusuz Basil Rathbone’dur. Doktor Watson’ı oynayan Nigel Bruce ile toplam 14 filmde oynamışlardır (40’lı yıllar). Holmes rolünü oynama şerefine eren diğer oyuncular arasında ise, Alwin Neuss, Eille Norwood (20’li yıllarda, 56 film), Carlyle Blackwell, Robert Rendel, Bruno Guttner, Peter Cushing, Stewart Granger, Dudley Moore, Tom Baker, Ian Richardson, Matthew Frewer, Jeremy Brett, Hans Albers, Christopher Lee (Drakula karakterinin ünlü oyuncusu),  Larry Hagman (Dallas’taki JR rolü ile tanırız), Roger Moore (James Bond rolü ile bilinir), Michael Caine, Charlton Heston (ünlü Ben Hur filmi ile Oskar aldı) vardır.

Filmlere baktığımız zaman, senaryoların her zaman Doyle’un yazdıklarına sadık kalmadıkları görülür. Aynı şekilde Holmes karakteri de genellikle biraz daha az ukala olarak yansıtılır. Fakat bunu yaparken Holmes’un zekasından bir şey kaybettirildiği iddia edilemez. Zaten Holmes’ı, Holmes yapan da bu zeka değil midir? Buna karşın bazı durumlarda Watson karakterinin oldukça değiştiğini görmek mümkün. Yukarıda en ünlü Holmes serisi olarak tanıttığımız 14 filmlik seride, Watson’u canlandıran Nigel Bruce, kendini gülünç durumlara sokan, insanı gülümseten bir Watson’u canlandırıyor. Bu belki Doyle’un hikayesine uygun düşmez, ancak izleyiciyi eğlendiren ve filmin ağır temposunu unutturan bir özelliktir.

Bununla beraber Doyle’un hikayelerini baz almayan filmler de çevrilmiştir. Genç Sherlock Holmes adli bir filmde örneğin, Holmes ve Watson’u daha lisede okurlarken karşılaşır ve bir vaka ile ilgilenir. Başka filmlerde Holmes’un kadınlara olan duyguları anlatılır, başka birinde psikolojik sorunlu biri olarak Sigmund Freud’un hastası olur. Anlayacağınız gibi, Holmes beyazperdede artık kendi hayatını yaşıyor.


Çizgilerle Sherlock Holmes

Doyle’un orijinal öykülerinin çoğunu Sidney Paget resimlemir. Çizmiş olduğu Holmes’a model olarak ise, kendi kardeşini kullanmıştır. Böylece Paget en önemli Holmes çizeni oldu.Ancak tek başına kalmadı. Holmes’u resimlemek bir ayrıcalıktı. 1887 -1928 yılları arasında en az 30 kişi bu ayrıcalığa erişti. Sonra ise, en az 7 kişi daha Holmes’un görüntüsüne şekil verdi.Bilgi ve resimlere bakmak için tıklayın.

Sidney Paget (1860 – 1908)

Baskerville Tazısı (Paget’e göre)

Öykülerde yer alan resimlerin yanı sıra çok sayıda Sherlock Holmes çizgiromanlar da mevcuttur. Bunlar sadece yurtdışında değil, ülkemizde de geniş bir okuma kitlesi bulmuştur.

Bunların yanı sıra Holmes karakteri mizah dünyasında da sıkça kullanılmıştır (altta).


Sherlock Holmes Müzesi ya da “Et ve Kemiğe Bürünmüş bir Hayal”

Holmes’un kişisel eşyaları

Sherlock Holmes’in ikamet yeri, ilk Holmes hikayesi olan “Kızıl Dosya”dan itibaren Londra’daki Baker Caddesi 221b’dir. Bu nedenden dolayı aynı ev bugün artık “THE SHERLOCK  HOLMES MUSEUM” olarak görev görüyor. İçinde Holmes’un kişisel eşyaları, ona yazılan mektupları, onun ve Dr. Watson’un ile “O kadın” olarak adlandırdığı İrene Adler’in resimleri vardır.
Buraya kadar her şey normal görünüyor. Önemli insanların her zaman müzeleri olmuştur. Ancak Sherlock Holmes’un hiç bir zaman var olmadığını düşünecek olursak, durum biraz değişiyor. Holmes hayranları, onun adına bir müze oluşturarak, sevdikleri kahramanını et ve kemiğe bürüdüler. Bu sayede yüz yıl önce kurulmuş bir hayal gerçek oldu.

Baker Caddesi

Bir başka müze ise, İsviçre’nin Meiringen kentinde kuruldu. Bilindiği gibi, Holmes bu kentte rakibi Moriarty tarafından (Son Vaka) öldürülür (daha sonra geri dönmüş olsa da!). Aynı kentte Holmes’un heykeli de dikildi.

THE SHERLOCK  HOLMES MUSEUM: http://www.sherlock-holmes.co.uk/home.htm


Bilgisayar Oyunlarında Sherlock Holmes
  • Sherlock Holmes: The Awaken (2005)
  • Sherlock Holmes: Das Geheimnis des silbernen Ohrrings (2004)
  • The Mystery of the Mummy (2002)
  • The Lost Files of Sherlock Holmes: The Case of the Rose Tattoo (1996)
  • Sherlock Holmes Consulting Detective: Collection (1993)
  • The Lost Files of Sherlock Holmes: The Case of the Serrated Scalpel (1992)
  • Sherlock Holmes: Consulting Detective (1991)
  • Sherlock: The Riddle of the Crown Jewels (1987)
  • Sherlock Holmes: The Vatican Cameos (1986)
  • 221 B Baker St. (1986)

Sherlock Holmes: The Awaken


Kaynakça:

Üyepazarcı, E., Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes, Göçebe, 1997, İstanbul.

http://de.wikipedia.org/wiki/Sherlock_Holmes
http://www.holmesonscreen.com
http://www.sherlock-holmes.co.uk/home.htm
http://www.sherlockholmesonline.org/SherlockHolmes/
http://www.sherlock-holmes.org.uk/

Lale Oraloğlu / Kızım

Lale Oraloğlu üç yıl evvel dün öldüğünde, çok çeşitli alanlarda elde edilen başarılarla dolu bir yaşamöyküsü kaldı geriye. Bunlar arasında bir de polisiye var, oraya elbet getireceğiz sözü, ama biraz Oraloğlu’nu hatırlayalım önce.
28 Eylül 1924 doğumlu sanatçımız, 15 Ocak 2007’de beyin kanamasından öldüğünde -hakkını vererek- 83 yılı geride bırakmıştı. Bir bakın hele:

7 yaşında piyano çalmaya başladı, konservatuvarda piyano ve şan eğitimi aldı. Muhiddin Sadak’ın korosunda 7 sene çalıştı.
Dame de Sion, Şişli Terakki, Saint Pulcherie, Nişantaşı Ortaokulu ve Alman Lisesi’nde okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İngiliz Filolojisi’nden mezun oldu.
400 metre yüzme şampiyonluğu, gülle atmada Türkiye ikinciliği, Galatasaray Kız Kürek Takımı kürek kaptanlığı da var.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesinin İngiliz filolojisi bölümünden mezun oldu.
Operayı hedefleyerek devam ettiği tiyatro kursları vasıtasıyla Muhsin Ertuğrul’un dikkatini çekti; 1951 yılında açılan Küçük Sahne’de profesynel tiyatrocu olarak çalışmaya başladı.
Aynı yıllarda gazetecilik de yapıyordu; Galatasaray Spor dergisini yayınlıyordu. İstanbul Ekspres ve Yeni Sabah gazetelerinde de çalıştı.
50’li yıllarda en verimli dönemini yaşayan sanatçı, sinemadan da geri kalmamış, 1960’a değin 35 filmde rol almıştı.
4 filmin yapımcılığını üstlendi; dört filmde de yönetmen koltuğuna oturdu. Yedi filmin senaryosunu yazdı.
1961 yılında en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. 2000’de de Avni Dilligil yarışmasında jüri özel ödülü kendisine verildi.

Oraloğlu’nun “Kızım” adlı romanı 1976’da Hürriyet yayınları tarafından yayınlandı. Roman epey etkileyici bir sahneyle açılır: Suzan hanım, kocasını, kızının gözleri önünde öldürür. Dönemine göre sert sayılabilecek olan ilk bölümde, hem silah sesinden şüphelenen komşuları başından savmakta, hem de babasının ölümüyle şoka giren kızının kendini ele vermesini engellemekte güçlük çeken Suzan hanım, kızıyla birlikte İstanbul’u terketmekte başarılı olur. Amacı Sivas’taki eski sevgilisine ulaşmaktır. Yol boyunca öldürme tehdidiyle, bol bol uyku hapı içirerek, kimi zaman da zor kullanarak yanında tutmayı başardığı kızı, annesinin delirdiğine inanmaktadır. Katili ilk sayfadan belli olan bu cinayet romanının muamma ögesi de budur.

Sahaflarda karşınıza çıkarsa Kızım’ı alın; bir cinayet romanı, bir yol romanı, ya da bir dram olarak okuyabilirsiniz. Her durumda, kalburüstü bir Türk filminin bırakacağı tadı alacaksınız bu romandan.