Diabolik!

Nihayet Diabolik’i, eli yüzü düzgün bir edisyonla, hem de kendi ismiyle, Türkçe’de gördük. İtalyanların bu meşhur anti-kahramanı, Angela ve Luciana Giussani isimli iki kızkardeş tarafından 1962 yılında yaratıldığından beri 150 milyonun üzerinde kopya satıldı; İtalyan çizgiromanları içerisinde satış rakamlarında hep ilk sıralarda yer aldı.

Diabolik usta bir hırsız. Ama “kibar hırsız” falan değil, deyim yerindeyse leblebi gibi adam indiren cinsten. Fransız polisiye roman karakteri Fantoma’ya açıkça öykünen Diabolik, serinin ilk sayılarında ahlaki anlamda çok daha olumsuz bir karakter iken, zamanla okuyucunun etik değerlerine ters düşmemek adına, Diabolik genelde suçlulardan, suç çetelerinden çalan, ve sadece kötüleri öldüren biri olarak sunulmaya başlanmış. Kimya alanında, özellikle sentetik maskeler üretip kullanmakta üstüne yoktur; istediği kişinin yerine geçebilir. Bilgisayar ve diğer teknik becerileri de işlediği suçlarda öne çıkan becerilerdendir. İş üzerinde tüm vucudunu kaplayıp sadece gözlerini açıkta bırakan siyah bir tayt giyer. Sevgilisi ve suç ortağı Eva Kant ise yüzünü gizlemez, pantolon ve boğazlı kazak giymekle yetinir.

Diabolik’in Türkçede ilk yayınlanışının Fantoma ismiyle olması hiç de yersiz değildir. Muhtemelen bendeki ilk sayıdan ibaret olan bu dizinin yayın yönetmeni Bülent Hazer, Diabolik’ten başka, Diabolik esinli bir diğer İtalyan kahramanı Kriminal’i de Krilling adıyla yayınlamış. Ülkemizde ilk erotik çizgiroman yayınını da yapan Hazer, elmas hırsızlığı girişimini konu alan bu ilk Türkçe Diabolik macerasını yayınladıktan yıllar sonra, elmas kaçakçılığından yakalanıp hüküm giydi.

Diabolik’in ülkemizde ikinci kez yayın şansı bulması, 1985 yılında Günaydın gazetesi ile olur. Gazete Diabolik’in 1965-82 yılları arasından rastgele seçtiği 14 sayısını albüm olarak okuyucularına hediye eder. Diabolik’e “Kara Şeytan” adı uygun görülmüş, “Diabolik” ismi de kapakta alt başlık olarak verilmiştir.

Nihayet geçtiğimiz ay, Amerikan çizgiromanları yayınlaması ile bilinen Gerekli Şeyler yayıncılık, yayın yelpazesine ilk fumetto, yani İtalyan çizgiromanı olarak Diabolik’i kattı. İlk sayı “Kaybolan Kanlı Yıllar” adını taşıyor. Diabolik’in 1962’den beri süren aylık serisi değil, başta yılda bir, sonradan altı aylık periyotlarla yayınlanan albüm serisi tercih edilmiş. Türkçede iki ayda bir yayınlanacak bu seri polisiye ve çizgi roman okurları için bulunmaz nimet; okuyalım, okumayanları uyaralım…

Agatha Christie: Sırların Kadını

John Escott – Agatha Christie, Woman of Mystery
Çeviri: Fatma Sıdıka Yücel

Birçok insan cinayet romanları okumaktan hoşlanır zira bunlar bir çeşit bilmece gibidir. Kitabın sonunda detektif açıklamadan önce katil tahmin edilebilir mi? Sandalyenin kırılması bir kaza mı yoksa bir ipucu mudur? Katil eve nasıl girmiştir? Anahtarla mı? Masadaki üç kahve fincanı ne anlama gelmektedir?
Agatha Christie’nin esrarlı cinayet hikayeleri tüm dünyada meşhur olmuştur. Her biri milyonlarca satmış olan yetmişten fazla kitabı vardır. Hikayeleri defa’atle film yapılmış ve tiyatro oyunu olarak sahnelenmiştir. Romanlarında kurguladığı detektif tipleri; kısa boylu,topluca ve siyah bıyıklı Belçikalı, Hercule Poirot ve etrafında olan biten herşeyi gören ve duyan, sevimli, ufak tefek, yaşlı kadın, Miss Marple bir hayli ünlüdür.
Bu kitap Agatha Christie’nin hayatı üzerine bir hikayedir. Nasıl biriydi? Onu ne kadar tanıyoruz? Zengin, şöhretli ve iki kere evlenen bu kadının hayatında da bir esrar vardı…


NEDEN BİR HİKAYE YAZMIYORSUN?

Agatha Mary Clarissa Miller’ın canı sıkılıyordu. 1908 yılında bir kış sabahı, hasta olduğu için yatıyordu.
“Bugün daha iyiyim.”dedi annesi Clara’ya.”Yataktan çıkabilirim.”
“Hayır,hâlâ hastasın.”dedi Clara.”Doktor dinlenmen ve kendini üşütmemen gerektiğini söyledi. Sen de bu denilenlere uymalısın.”
Agatha onsekiz yaşına gelmişti fakat o devirde kızlar annelerinin sözünden çıkmazlardı.
“Ama sıkılıyorum.”
“O halde bir şeyler yap.” diye cevap verdi annesi. “Kitap oku. Ya da bir hikaye yaz. Evet, neden bir hikaye yazmıyorsun?”
“Hikaye yazmak mı?” dedi Agatha, şaşırmıştı.
“Evet, Madge’in yazdığı gibi.”
Madge, Agatha’nın kendisinden on bir yaş büyük ablasıydı, zaman zaman bir takım dergilere kısa hikayeler yazıyordu.
Agatha,”Hikaye yazabileceğimi sanmıyorum.” dedi
Annesi ısrarlıydı, “Nereden biliyorsun?” dedi. “Hiç denemedin ki.” Kağıt ve kalem getirmeğe gitti.
Bir süre sonra Agatha yatağında oturdu ve bir hikaye yazmaya başladı. İsmi Güzelliğin Evi olan bu hikaye hayallerden bahsediyordu.
Ancak o iyi yazılmış bir hikaye değildi. Agatha hikayeyi Madge’in daktilosundan geçirerek bir dergiye gönderdi. Yazdıkları, bir mektupla beraber ona geri geldi:
“Hikayenizi bize yolladığınız için teşekkür ederiz. Maalesef onu yayınlayamıyoruz…”
“Yeniden yazmalısın.” dedi annesi. Clara kızlarının yeteneğinden emindi.
Böylelikle Agatha hikayeler yazmaya ve onları dergilere yollamaya devam etti, fakat hepsi de geri gönderiliyordu. Hayalkırıklığına uğramıştı.
Sonra bir roman yazmaya karar verdi, aklına bir fikir gelmişti. Clara ile Mısır’a gittikleri zaman, Kahire’deki otelde gördüğü genç ve güzel bir kızı hatırlamıştı. Kız her yerde yanında iki erkekle geziyordu. Bir gün Agatha, “Bu kız yakında iki adam arasında tercih yapmak zorunda kalacak.” diye düşünmüştü.
Agatha’nın ihtiyacı olan fikir bundan ibaretti, yazmaya başladı. Bu bir detektif romanı değil, Kahire’de yaşayan bir genç kızın hikayesiydi, adı da Karlı Kaçış’tı. Aslında bir kitapta birleştirilecek iki uzun hikayeden oluşuyordu. Agatha romanını üç-dört yayınevine gönderdi ama kitap hepsinden geri geldi.
“Ah, anne!…” dedi Agatha.”Şimdi ne yapacağım?”
“Niçin romanını bir de Eden Phillpotts’a göstermiyorsun?” dedi Clara.
Eden Phillpotts, Millers’ların yakınlarında ikamet eden bir yazardı. Yüzün üzerinde meşhur olmuş romanı ve birçok tiyatro oyunu vardı. Agatha bu ünlü yazara romanını göndermeye çekiniyordu fakat sonra cesaretini toplayarak kitabını yolladı.
Mr. Phillpotts iyi bir yazar olmasının yanısıra nazik bir adamdı. Agatha’nın romanını dikkatle okudu ve ona bir mektup yazdı.
“Yazdıklarının bazı bölümleri gayet iyi, sana danışmanım Hughes Massie’ye ulaşmanı sağlayacak bir tavsiye mektubu gönderiyorum…”
Agatha -ki henüz onsekiz yaşındaydı- Torquay, Devon’daki evinden trenle Londra’ya gitti. Bu, o zamanlar pek te hızlı olmayan trenlerle hayli uzun süren bir yolculuktu.
Agatha çekingen bir kızdı. Hughes Massie ise iriyarı, heybetli bir adamdı. Agatha, Eden Philpotts’un tavsiye mektubunu ona verdi. Massie mektubu okudu, Agatha’yla bir miktar konuştu ve okumak için romanını alıkoydu.
Agatha beklemek üzere evine döndü.
Birkaç ay sonra Massie Karlı Kaçış’ı geri gönderdi. “Kitabın için bir yayınevi bulabileceğimi sanmıyorum.” diye yazmıştı. “En iyisi onun üzerinde fazla durma ve yeni bir roman yaz.”
Agatha’nın morali bozulmuştu. Yeni bir kitap yazmadan önce hayatında başka mühim hadiseler husule geldi.

UTANGAÇ BİR GENÇ ADAM

1901 yılında, Agatha henüz on bir yaşındayken babası Frederick ölmüştü. Clara’dan on yaş büyüktü, Amerikalıydı. Onun ölümünden sonra Clara yurtdışı gezilerini daha da sıklaştırdı, çoğunlukla Agatha’yı da yanında götürüyordu.
1911′de, Agatha 21 yaşındayken, Clara hastalandı.
“İyileşebilmen için sıcak ve güneşli bir yerlere gitmen gerek.” dedi doktor ona.
Bunun üzerine Clara tekrar Mısır’a gitmeye karar verdi ve Agatha da onunla gitti. Kahire’de bir otelde kaldılar. Etrafta bulunan İngiliz askerleri de otelde verilen balolara iştirak ediyorlardı.
Agatha çekingen bir genç kadın olmasına karşın dans etmekten çok hoşlanıyordu. Kahire’de bulundukları süre boyunca elliden fazla baloya katıldı.Bir sürü ilginç genç adamla tanıştı ve iyi vakit geçirdi.
İngiltere’ye döndüğü zaman, bahçe ve tenis partilerine, danslara ve hafta sonları için gidilen kır evlerine davetler almaya başladı. Reggie Lucy adında genç bir subay Hong Kong’tan yeni dönmüştü. Agatha Reggie’nin kızkardeşleriyle arkadaştı, onlarla sık sık tenis oynardı ancak Reggie’yi tanımıyordu. Zira o pek fazla dışarı çıkmayan, utangaç bir genç adamdı. Golf oynamayı severdi, fakat partilere ve balolara katılmazdı.
“Golfü severim ama oynamakta pek iyi değilim.” dedi Agatha onunla karşılaştığında.
Reggie çekinerek, “Ben… Ben sana bu konuda yardımcı olabilirim.” dedi. Koyu renk saçları ve kahverengi gözleri Agatha’nın hoşuna gitmişti.
Reggie’nin İngiltere’de bulunduğu süre boyunca o ve Agatha hemen her gün golf oynadılar.
Çok sıcak bir günde biraz golf oynadıktan sonra Agatha “Çok sıcakladım, Reggie!” dedi.”Biraz dinlenelim mi?”
Gölgelik bir ağacın altına oturarak sohbet etmeye başladılar. Birden Reggie Agatha’ya döndü. “Seninle evlenmek istiyorum, Agatha. Bunu biliyor musun? Belki de anlamışsındır. Fakat sen hâlâ çok gençsin ve…”
“Hayır, değilim.”dedi Agatha. “O kadar da genç değilim.”
Reggie “Hem senin gibi tatlı bir kız evlenmeyi aklından bile geçirmez herhalde.” dedi.
“Kimseyle evlenmek istemiyorum.” dedi Agatha. “Ama… Evet, seninle evlenmek hoşuma giderdi.”
“On gün içinde Hong Kong’a geri dönmem gerekiyor.” dedi Reggie. “İki yıl orada kalacağım ama geri geldiğim zaman, eğer hayatında başka biri olmazsa…”
“Kimse olmayacak!” diye konuştu Agatha.
Sonra Reggie Hong Kong’a döndü.
Agatha ona mektuplar yazdı, o da cevaplar gönderdi. Herşey kararlaştırılmıştı. Reggie eve döndüğü zaman evleneceklerdi.


TREN İSTASYONUNDAKİ ÇAY

1912 yılı, Ocak ayının 12’sinde, Agatha yirmi iki yaşındayken, Lord ve Lady Clifford’ların evinde verilen bir partiye katıldı. Cliffordlar Torquay’dan yirmi mil uzaklıktaki Chudleigh yakınlarında oturuyorlardı, partide Agatha’nın akranı pek çok genç vardı.
O akşam genç bir subay yanına gelerek “Benimle danseder misiniz?” diye sordu Agatha’ya.
“Ben mi?” dedi Agatha. “Ah, tabii, olur.”
Adı Archibald Christie olan bu genç adamın dostça bakan mavi gözleri vardı, uzun boylu ve yakışıklıydı. Agatha ona hemen ısınmıştı. O akşam birçok sefer dansettiler ve Archie planlarından bahsetti.
“Uçmak istiyorum.” dedi.”Kraliyet Uçuş Birlikleri’ne girmeye çalışıyorum.”
“Heyecan verici!” dedi Agatha.
Bir hafta sonra, komşularından birinde arkadaşlarıyla çay içerken Agatha’ya bir telefon geldi. Annesi arıyordu.
“Eve geliyor musun Agatha?” dedi Clara. “Genç bir adam geldi, ona çay ikram ettim. Kim olduğunu bilmiyorum, sanırım seni görmek istiyor.”
Arkadaşlarından ayrılıp eve gitmek durumunda kaldığı için Agatha’nın canı sıkılmıştı ancak Ashfield’e gittiğinde Archie Christie’yi kendisini bekler buldu.
“Merhaba,” dedi.”Torquay’a gelmiştim ve seni tekrar görmenin hoş olacağını düşündüm.”
Yüzü kıpkırmızıydı ve gözlerini yerden kaldıramıyordu. Agatha gülümsedi.
Archie tüm öğleden sonrayı orada geçirdi ve akşam yemeğine de kaldı. Gitme zamanı geldiğinde Agatha’ya bir teklifte bulundu. “Benimle Exeter’deki konsere gelmek ister misin? Sonra da Redcliffe Oteli’nde çay içebiliriz.”
“Bu hoşuma giderdi.” dedi Agatha annesine baktı. “Gidebilir miyim anne?”
“Konsere gidebilirsin Agatha.” dedi Clara. “Ama otelde çay içmeniz uygun olmaz.”
“O zaman Agatha’yı çaya Exeter İstasyonu’ndaki lokantaya götürebilirim!” diye atıldı Archie.
Agatha güldüğünü göstermemeğe çalıştı, ancak annesi bunu kabul etmişti. Böylece Agatha ve Archie konsere gittiler, ardından da Exeter İstasyonu’nda çay içtiler!
Archie onu eve bırakırken, “3 Ocakta Torquay’da yeni yıl balosu var.” dedi Agatha. “Sen de gelir misin?”
Genç adam gülümsedi.”Elbette,”dedi.”Seni mümkün olduğunca çok görmek isterim.”
Fakat Archie yeni yıl balosuna geldiği zaman çok sessizdi ve mutsuz görünüyordu. Bir şeylere üzüldüğü belliydi ama Agatha hiçbir şey sormadı.
İki gün sonra 1913, Ocak ayının 4′ünde birlikte başka bir konsere gittiler. Archie’de hâlâ bir durgunluk vardı, konserden sonra Agatha ona neyi olduğunu sordu.
“Kraliyet Uçuş Birlikleri beni kabul etti.” dedi Archie. “İki güne kadar Exeter’den ayrılıyorum. Salisbury’e gitmem gerekiyor.” Ona baktı. “Agatha, benimle evlenmelisin! Benim için yalnızca sen varsın! Cliffordların evinde karşılaştığımız ilk akşamdan beri bunu düşünüyorum.”
Agatha çok şaşırmıştı. “Fakat… fakat seninle evlenmem imkansız çünkü Reggie’ye onunla evleneceğime dair söz verdim.” Reggie Lucy’nin kim olduğunu anlattı.
“Onunla gitmeden evvel evlenmedin.” dedi Archie. “Neden peki? Çünkü onu gerçekten sevmiyorsun!”
“Biz… düşündük ki beklemek daha iyi olur-” diye söze başladı Agatha.
“Beklemek istemiyorum.” diye lafını kesti Archie. “Seninle hemen evlenmek istiyorum, gelecek ay ya da ondan sonrakinde.”
“Bunu yapamayız!” dedi Agatha. “İkimizin de parası yok. Nasıl yaşarız?”
Aslında Archie’yle evlenmeyi o da istiyordu.
“Archie benimle evlenmek istiyor ve ben de istiyorum bunu. Hem de çok istiyorum!” diye konuştu annesiyle.
Clara şaşırmıştı. “Beklemelisiniz.” dedi her ikisine de. “Seni takdir ediyorum Archie, ancak henüz yirmi üç yaşındasın ve ikinizin de hiç parası yok.”
Böylelikle Archie Salisbury’e gitti, o ve Agatha beklediler. Agatha, Reggie Lucy’e mektup yazarak olanları anlattı. Bu mektubu yazmak bir hayli güç olmuştu ama Reggie’den gayet kibar bir yanıt aldı. “Bunun için üzülme.” diyordu. “Anlıyorum.”
* * *
Ağustos 1914′te İngiltere umulmadık şekilde Almanya’yla savaşa girdi. Archie Kraliyet Uçuş Birlikleriyle Fransa’ya gitti ve Agatha da Torquay’daki Torbay Hastanesi’nde gönüllü hemşire olarak çalışmaya başladı.
Archie Aralık ayında beş günlüğüne İngiltere’ye geldi ve Agatha Londra’da onu karşıladı. Birlikte Archie’nin annesinin yaşadığı Bristol’e geçtiler. Daha fazla beklemeye tahammülleri yoktu, evlenmek istiyorlardı.
Archie’nin annesi buna taraftar değildi ama Clara farklı düşünüyordu. “Evet, hemen evlenin.” dedi. “Savaş devam ediyor. Ne olacağı belli olmaz. Elinizdeyken mutlu olun.”
Clara’nın desteğiyle Agatha ve Archie 1914 yılı Aralık ayının 24 ünde nihayet evlendiler. İki gün sonra Archie orduya geri döndü ve Agatha altı ay boyunca onu göremedi.
* * *
1915 yazında Agatha hastalandı ve bir kaç hafta hastanedeki işine devam edemedi. Geri döndüğünde hastanenin eczanesinde çalışmaya başladı. Orada detektif hikayeleri yazan birinin çok işine yarayacak şeyler öğrendi. Zehirler hakkında bilgi sahibi oldu.

BİR DETEKTİFLİK HİKAYESİ

Savaş başlamadan bir süre önce, bir gün, Agatha ile ablası Madge detektif hikayeleri üzerine konuşuyorlardı. İkisi de bu tarz kitapları okumaktan hoşlanırdı.
“Ben de bir detektif hikayesi yazmak isterdim.” dedi Agatha.
Madge, “Beceremezsin.” dedi. “Bence onları yazmak çok zor.”
“Olsun, bir gün denerim belki.” dedi Agatha.
Bu fikir Agatha’nın aklına yatmıştı, yazabileceğini Madge’e göstermek istiyordu. Yıllar sonra hastane eczanesinde çalışırken, bunun üzerine düşünmeye başladı.
“Hikayede bir katil olmalı tabii.” diye fikir yürüttü. Sorular hızla kafasını meşgul etmeye başlamıştı. “Fakat nasıl bir katil? Ölüm zehirlenme sonucu mu olmalı? Kim ölecek? Katil kim çıkacak? Ne zaman? Nasıl? Neden? Nerede? Ve tabii bir de detektif…”
Belçika’daki savaş sebebiyle bir kısım Belçikalı Torquay’a gelmişti. Clara, kasabadaki diğer yerli halk gibi, göçmenlere iyi davranmış ve yardım etmişti. Onlara evlerini döşemeleri için yatak ve sandalyeler vermiş, memnun olmaları, rahat etmeleri için uğraşmıştı. O zaman, Agatha birden onları anımsadı.
“Detektif bir Belçikalı olsa?” diye düşündü ve karakteri zihninde şekillendirmeye başladı. ” Çok zeki ve düzen tutkunu, ufak tefek bir adam… Fakat bir ad gerekiyor. Buldum, ona Hercules diyeceğim!” güldü. “Küçük bir adam için büyük bir isim bu. Ve soyadı? Poirot. Hercules- hayır Hercule Poirot! Evet işte bu.”
Agatha eczanede her boş kaldığında bu detektif hikayesini düşündü. Zehirler hakkında bir çok şey öğrenmişti. Hangilerinin ne kadar sürede etki ettiğini, ne kadar verilmesi gerektiğini, zehirlerin tatlarının ve kokularının neye benzediğini… İnsanların zehirlenme sonucunda ölürken yüzlerinin nasıl morardığını, uykularında ya da acıdan kıvranarak öldüklerini biliyordu. İyi bir detektif, ve tabii detektif hikayeleri yazan biri bu gibi şeyleri bilmeliydi. Evde Madge’in eski daktilosunu kullanarak hikayesini yazmaya başladı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Clara bir gün.
“Bir detektif romanı yazıyorum.”dedi Agatha. “Bitirmek istiyorum ama vakit bulmak zor.”
“Neden tatildeyken onu yazmıyorsun?” dedi Clara. “Yazdıklarını al ve sessiz, hoş bir yerlere git. Nereye gitmek istersin? Dartmoor olur mu?”
“Evet!” dedi Agatha. “Dartmoor!”
Dartmoor, Devon yakınlarında güzel, tenha bir kır kasabasıydı. Agatha Madge’in daktilosunu aldı ve Hay Tor’daki Moorland Oteline yerleşti. Moorland birçok odası olan büyük bir oteldi ama pek fazla müşterisi yoktu. İki hafta boyunca her sabah odasında kitabını yazdı, öğleden sonraları da kırlarda tek başına yürüyüşe çıktı. Her şey çok iyi gidiyordu. Karakterler kafasında gittikçe belirginleşiyor,yürüyüşleri sırasında ertesi gün neler yazacağını planlıyordu.
Tatili boyunca kitabının kalan yarısını bitirdi ve onu bir yayıncıya yolladı. Kitap geri gönderildi, ama Agatha buna şaşırmadı. Tekrar gönderdi, yine önceki gibi geri geldi. Üçüncü kez gönderdiğinde de aynı şey tekrarlandı. Sonunda kitabı Bodley Head Yayınevi’ne yolladı ve onu aklından çıkardı.
İki yıl geçti. Savaş sona erdi, Archie Londra’ya dönerek çalışmaya başladı, Agatha’nın bir kızı oldu- Rosalind. 1919 yılında, ailesiyle Londra’da bir apartman dairesinde yaşıyorlarken bir sabah Agatha bir mektup aldı.
Mektup Bodley Head’den geliyordu. Agatha çabucak mektubu açarak okudu: …bize gelebilir misiniz? …sizinle kitabınız hakkında konuşmak istiyoruz…
“Kitabımdan bahsediyorlar- ‘Styles’taki Esrarengiz Vaka’” diye Archie’yle söyledi bunu. “Sanırım onu basacaklar.”
“Hemen gitmeli ve onlarla görüşmelisin!” dedi Archie.
Agatha yayınevine gitti ve beyaz saçlı, küçük bir adam olan John Lane’le tanıştı.
“Oturun.” dedi adam. Sesi gayet kibardı. Mavi gözleri Agatha’ya dikkatle bakıyordu. “Bazı okuyucularım kitabınızın basılabileceğini düşünüyor. Fakat son bölümün biraz değiştirilmesi lazım. Bazı küçük ayrıntılar…”
Agatha heyecanla dinliyordu. Kitabı yazmış olmaktan memnundu. Styles’taki Esrarengiz Vaka onun ilk detektif hikayesiydi, onu kitapçılarda görmeyi hayal ediyordu. Bir iki yeri değiştirdi, farklı bir son yazdı ve sonunda John Lane’i hoşnut etmeyi başardı.


İYİ BİR DETEKTİF HİKAYELERİ YAZARI

İlk kitabı Styles’taki Esrarengiz Vaka 1920′de basıldı. Ama bundan evvel, Agatha başka bir kitap yazdı.
Bunu Archie önermişti.
Agatha ona annesinin Ashfield’in masraflarını ödemekte zorlandığını söylemişti.
“Neden Ashfield’i satmıyor?” demişti Archie Agatha’ya. “O ev bir kişi için fazlasıyla büyük. Daha ufak bir yer satın alabilir.”
“Ashfield’i satmak mı?” dedi Agatha. “Hayır, olmaz. O evi seviyorum, orası bizim yuvamız”
“O halde neden onun için birşeyler yapmıyorsun?” diye sordu Archie.
“Bir şey yapmak mı? Ne demek istiyorsun?”
“Neden yeni bir kitap yazmıyorsun? Belki onunla ev için gereken parayı kazanabilirsin.”
Agatha bu konu üzerine düşündü. Ashfield onun ailesine aitti. ve elden çıkarılmamalıydı. Bunu önlemek için hiç bir şey yapamaz mıydı?
“Yeni bir kitap yazabilirim herhalde.” diye düşündü. “Fakat ne üzerine yazacağım?”
Bu sorusunun cevabı bir kafede çay içtiği bir günde geldi. Yan masada iki kişi konuşuyorlardı. Agatha bir isim duydu- kulak kabarttı. Jane Fish adındaki birinden söz ediyorlardı.
“Ne enteresan bir isim,” diye düşündü Agatha. “Öte yandan… Bir hikaye için iyi bir başlangıç olabilir! Biri bir kafede ilginç bir isim işitir. Ve sonra…? Hımm, belki “Jane Finn” daha uygun bir isim olur. Evet, şimdi düşünelim…”
Agatha cafeden ayrılmadan önce, bir hikaye taslağı kafasında dolanmaya başlamıştı. Eve giderek hemen onu yazmaya koyuldu.
Kitaba Gizli Düşman adını verdi, bu kitap 1922′de basıldı.
Bu hikayesinde Belçikalı detektif Hercule Poirot yoktu, ama sonraki kitabı Cinayet Zinciri’nde yine mevcuttu. Okuyucular onu sevmişti. O kısa boylu, düzen tutkunu, ufak tefek bir adamdı, yeşil gözleri, siyah saçları ve gür bıyığı vardı. Ve diğer ünlü bir detektif olan Sherlock Holmes gibi, çok çok zekiydi. Bu özelliğini saklamazdı, ne kadar zeki olduğunu hikayedeki diğer kişilere her zaman söylerdi.
Diğer kitaplar basılmaya devam etti, bazıları Poirot’lu ve bazıları da onsuzdu- Kahverengi Elbiseli AdamPoirot’nun İncelemesi ve Bacadaki Sır.
Danışman Hughes Massie, şimdi Agatha ile çalışıyordu. “Sana yeni bir yayıncı lâzım.” dedi ona. “Bodley Head’den daha fazlasını ödeyecek bir yayınevin olmalı. Sen iyi bir detektif hikayeleri yazarısın Agatha, kitapların gayet iyi satmaya başladı.”
Böylelikle Massie Agatha’nın bir sonraki kitabı Roger Ackroyd Cinayeti‘ni William Collins’in yayıncısına gönderdi. Bu Agatha için farklı önemi olan bir kitaptı.
Roger Ackroyd Cinayeti 1926 yılının ilkbaharında yayınlandı ve insanlar hemen onu konuşmaya başladılar. Onların ilgisini çeken kitabın büyük bir sürprizle bitmesiydi.
Bazıları kitabın sonuna gelip katilin adını öğrendiklerinde.”Burada bir hile var!” diyordu.
“Hayır, yok,” diyordu diğerleri. “Bu çok zekice yazılmış bir hikaye.”
“Herkesin nesi var?” dedi Agatha Archie’ye. “Hile yapmadım. Böyle söylemeleri doğru değil. Hikayeyi dikkatle okumaları gerekiyor sadece.”
Agatha doğru söylüyordu. Bütün ipuçları hikayede mevcuttu, zeki bir okuyucu katilin adını tahmin edebilirdi. Birçoğu ise bunu beceremiyordu.
(Sondaki sürprizin ne olduğu ve katilin adını öğrenmek için tek yol bu kitabı okumak!)
Roger Ackroyd Cinayeti yayınlandıktan sonra, birçok insan Agatha’nın kitaplarını almaya başladı ve Agatha çok para kazandı.
Christie’ler Londra’dan otuz mil uzakta, Sunningdale’de bir ev satın aldılar.
“Eve ne isim vereceğiz?” diye sordu Agatha.
“Styles,” dedi Archie, “O senin ilk kitabındı.”
Styles’taki Esrarengiz Vaka kitabının kapak resmini de evin duvarına astılar.
Ancak Sunningdale’le taşınmalarının ardından kısa bir süre sonra Agatha’nın ismini İngiltere’deki bütün gazetelerin ilk sayfalarına çıkaracak bir olay oldu.
Agatha kaybolmuştu.
İnsanlar, o sıralar çok mutsuz olduğu için böyle bir şeyin olduğunu düşündüler. Önce annesini kaybetmişti. Ve ardından Archie’nin Nancy Neele adında genç bir kadına aşık olduğunu öğrenmişti.

AGATHA KAYBOLUYOR

1926 yılının bir cuma gününe denk gelen 3 Aralık sabahı, Archie Styles’dan ayrıldı ve haftasonunu arkadaşlarıyla geçirmeye gitti. Misafir olduğu eve gelenler arasında Nancy Neele de vardı. Agatha bunu biliyor muydu, bundan emin değiliz.
O karanlık kış gecesinde Agatha’nın neler düşündüğünü kimse bilemez. Henüz yedi yaşında olan Rosalind uyuyordu. Christie’lerin iki hizmetçisi mutfaktaydı. Bilinen tek şey, o akşam saat sekiz sularında Agatha dışarı çıktı ve arabasına binerek oradan uzaklaştı.
O gece bir daha eve dönmedi.
* * *
Cumartesi sabahı, Yorkshire,Harrogate’deki Hydro Oteline taksiyle bir kadın geldi. Hydro, kasabanın merkezinde, Harrogate’in en büyük ve en iyi otellerinden biriydi.
“Bir oda istiyorum.” dedi kadın. Küçük bir bavulu vardı ve yorgun görünüyordu.
Resepsiyondaki adam “Tabii, efendim.” dedi.”Birinci kat numara beşte güzel bir odamız var. Sıcak ve soğuk suyu mevcut, haftalık ücreti de yedi paund.”
“Teşekkürlere, onu tutuyorum.” dedi kadın.
“İsminiz, lütfen.”dedi adam.
“Bayan Teresa Neele,” diye yanıtladı bavuluyla gelen kadın.
* * *
Aralık ayındaki o soğuk Cumartesi sabahı, onbeş yaşlarında bir çocuk Silent Pool denilen bir gölün kıyısında yürüyordu. Burası Sunningdale’den 14 mil uzaklığında, Newlands Corner civarıydı. Çocuğun adı, George Best idi.
Birden George bir araba gördü. Göl yamacında yoldan çıkmıştı, farları yanıyordu.
“Ne tuhaf,” diye düşündü. “Bu araba niye yoldan aşağı gitmiş, niye farları açık?” Sonra arabaya daha yakından bakmaya gitti.
Araba boştu, sürücü kapısı da açıktı. George içeri baktığında bir palto ve kapağı açık bir bavul gördü. Çantadakilerin yarısı dışarı dökülmüştü; üç elbise, bir kaç ayakkabı ve üzerlerinde “Mrs.Agatha Christie” yazan kağıtlar…
George hemen bir polis getirmeye gitti.
* * *
Bütün gazeteler olayı yazıyordu, ön sayfalarda Agatha’nın resimleri vardı. Detektif hikayeleri yazarı neredeydi? Ölmüş müydü? Cinayet mi işlemişti? İntihar mı etmişti?
Yedi Aralık’ta Daily News gazetesi bu soruların cevaplarını bulacak kişiye yüz paund vereceğini vaadetti. Bundan sonraki günlerde yüzlerce polis ve halktan binlerce kişi onu aramaya devam etti.
Daily Mail’in bir muhabiri “Karınız kaybolmaktan hiç bahseder miydi?” diye sordu Archie’ye.
“Evet,” dedi Archie. “Bir süre önce kızkardeşine, ‘Canımın istediği bir zaman kaybolacağım. Bunu dikkatle planlayacağım, ve hiç kimse beni bulamayacak.’ demiş. Belki bunu yaptı. Belki de hasta ve kim olduğunu hatırlamıyor.”
Polis Archie’yi sorguya çekti, evini gözetim altına aldı ve onu takip etti.
“Agatha’yı öldürdüğümü düşünüyorlar,” dedi Archie bir arkadaşına.
* * *
Hydro Oteli’nde kalan kadın kahvaltısını odasında yapıyor ve öğleden sonralarını otelin oturma salonunda sessizce okuyarak geçiriyordu. Otelde kalan diğer kişilere ‘İyi sabahlar’ ve ‘İyi günler’ den başka bir şey demiyor ve ona hiç mektup gelmediği için üzgün görünüyordu.
Bir gün otelin oda hizmetlilerinden biri, müdürün karısı Mrs. Taylor’ı görmeye gitti.
“Mrs Neele Daily Mail’de resmi çıkan şu kadına benziyor.” dedi oda hizmetlisi. “Onu tanıyorsunuz- Agatha Christie!”
Mrs. Taylor bunu kocasına aktardı, bu konuda hiçbir şey söylememeye karar verdiler. Otelde olay çıkmasını istemiyorlardı.
Ancak Hydro Otelindeki başka iki kişi de ‘Mrs. Teresa Neele’i göz hapsine almışlardı.
Otelde akşamları müzik çalan Bop Tappin ve Bop Leeming’in dikkatini bir köşeye çekilip sessizce oturan bu kadın çekmişti, bunun üzerine konuşmaya başladılar.
Bir akşam, “Bu Neele denen kadının Agatha Christie olduğundan eminim.” dedi Bop Tappin arkadaşına.
“Doğru söylüyorsun.” diye onu onayladı Bop Leeming. “Ne yapmamız lâzım?”
Ertesi gün polise gittiler.
Polis bu bilgiyi Agatha’nın kocasına aktardı ve Archie Christie 14 Aralık akşamı saat 6.45 te Hydro Oteline gitti. Karısını oturma odasından çıkarken gördü ve onun arkasından gitti.
“Merhaba Agatha,” dedi.
Agatha kocasına dikkatle baktı, fakat onun kim olduğuna karar verememiş gibiydi.. “Merhaba,” dedi.
* * *
Otel kısa süre içinde gazetecilerin istilasına uğradı.
Sonra Archie onlara açıklama yaptı,”Karımın hafızasını kaybettiğini sanıyorum. Beni tanımıyor, nerede olduğunu bile bilmiyor.”
O ve Agatha ertesi gün otelden ayrıldılar. Her yer gazetecilerle doluydu. Christie’leri istasyona kadar takip ettiler, ürkmüş Agatha’nın resimlerini çekmeye çalıştılar, o ise yüzünü ellerinin arasında saklıyordu. Zayıflamış görünüyordu ve yüzü bembeyazdı.
Ve Londra’da, yüzlerce insan King’s Cross istasyonunda Harrogate’den gelecek treni bekliyorlardı. Herkes ‘Sırların Kadını’nı ve kocasını görmek istiyordu. Onların hayatları da şimdi, Agatha’nın detektif hikayelerinden çıkma bir şeyler gibi görünüyordu.
Archie suskun duran, ürkmüş Agatha’nın kalabalığın arasından geçmesine yardım etti. Muhabirler onlara sorular sorup resimlerini çektiler ama ne Archie ne de Agatha tek kelime konuşmadı.
Hayatının geri kalanında da, Agatha Harrogate, Hydro Oteli ve ‘Teresa Neele’ hakkında hiç konuşmadı. Fakat o ayrıldığı gece Styles’ta gerçekten neler olmuştu? Niçin arabasını bırakmıştı? Harrogate’e nasıl gitmişti? Bütün bunlar bir sırdı.
Hâlâ da öyle.


GENÇ BİR ARKEOLOG

1927 yılının ilk günlerinde, Agatha, dostları Madge ve kocasıyla birlikte Manchester yakınlarındaki Cheadle’a kalmaya gitti. Archie Styles’ta kaldı, Nancy Neele ile evlenmek istiyordu, Agatha’ya ayrılmalarını teklif etti. Agatha önce bunu kabul etmedi, ama sonunda peki dedi ve 1928 Nisan’ında boşandılar. Kızları Rosalind Agatha’yla kaldı.
“Bundan sonra ‘Christie’ ismini kullanmak istemiyorum.” dedi Agatha yayıncısına. “Başka bir isim kullanacağım.”
“Onu şimdi değiştiremezsin.” dedi yayınevi sahibi. “Okuyucuların ‘Agatha Christie’ ismini tanıyor, bu yüzden O’nun kitaplarını alıyorlar. İsmini değiştirecek olursan, kimse kim olduğunu bilmez.!”
Sonunda, Agatha ‘Christie’ soyadını değiştirmemeği kabul etti, fakat bundan hiç memnun değildi. Fakat William Collins haklıydı. İngiltere ve Amerika’da binlerce insan Agatha’nın kitaplarını okuyordu.
Sonra, 1928 sonbaharında, Agatha Batı Hint Adaları’na gitmeye karar verdi. Rosalind okula başlamıştı ve Agatha güneşli bir tatil yapmak arzusundaydı, böylece Jamaica’ya giden bir gemiye bilet aldı.
İngiltere’den ayrılmadan iki gün önce, Agatha arkadaşlarıyla yemeğe çıkmıştı. Akşam boyunca, Bağdat’dan yeni gelmiş bazı insanlarla sohbet etti. Onlar Mr. ve Mrs. Commander Howe’du.
“İnsanlar Bağdat’ın kötü bir yer olduğunu söylerler,” dedi Mrs. Howe. “Ama biz orayı sevdik.”
Kadın şehir hakkında konuştukça, Agatha büyük bir ilgiyle dinledi. Kısa süre içinde kendisinin de Bağdat’a gitmek istediğine karar verdi.
“Oraya nasıl gidebilirim?” diye sordu. “Deniz yoluyla?”
“Trenle gidebilirsin.” dedi Mrs. Howe. “Doğu Ekspresiyle.”
“Doğu Ekspresi!” dedi Agatha. “Bu ünlü trenle yolculuk etmeği hep istemişimdir. West İndies’e değil, Bağdat’a gideceğim!”
Howe’lar buna memnun olmuştu, Agatha’ya gidebileceği ilginç yerlerin isimlerini yazıp verdiler. “Ur’a da mutlaka gitmelisin,” dedi Commander Howe.
Ertesi gün, Agatha Batı Hint Adaları biletlerini İstanbul üzerinden Bağdat’a giden Doğu Ekspresi’nin biletleriyle değiştirdi.
Bu onun için heyecan verici bir yolculuktu, ilk defa yalnız seyahat ediyordu. Ve bu yolculuk ona o ünlü kitabı için ilham kaynağı oldu: Doğu Ekpresi’nde Cinayet.
Bağdat’da kalırken, Commander Howe’un söylediklerini hatırladı “Mutlaka Ur’a gitmelisin.”
Arkeoloji Agatha’nın hayli ilgilendiği bir konuydu, ve arkeolog Leonard Woolley ve karısı Ur’da çalışıyorlardı.
Katherine Woolley Agatha’yla tanışmaktan çok memnun olmuştu.
“Kitaplarınıza bayılıyorum!” dedi Agatha’ya. “Roger Ackroyd Cinayeti‘ni daha yeni bitirdim. Harika bir kitaptı!”
Agatha Woolley’lerin özel ziyaretçisi oldu. Ur hoşuna gitmişti, arkeologları seyretmeyi sevmişti. Yavaş ve yorucu bir işti bu, çok dikkatli kazı yapmak zorundalardı. Bazen saatlerce hiçbir şey bulamıyorlardı, zaman zaman da eski toprak kaplar ve bıçaklar buluyorlardı. İşçilerden birinin binlerce yıllık bir parçayı bulması çok heyecan verici oluyordu.
“Önümüzdeki yıl buraya tekrar gelmeliyiz.” dedi Katherine Woolley.
Böylece Agatha da onlara katıldı. 1930 Mart’ında yurt dışına çıktı, Woolley’lerin İngiltere’ye dönmeyi planladıkları haftaya denk geliyordu. Planladıklarına göre Agatha onlarla Suriye’yi ve Yunanistan’ı gezecekti.
Woolley’lerle birlikte çalışan Max Mallowan isimli bir arkeolog vardı. 25 yaşlarında sessiz bir genç adamdı.
“Sana Necit(Nejef)’i ve Kerbela’yı göstermesini Max’dan rica ettik.,” Katherine Woolley dedi Agatha’ya. “Necit ölümün kutsal şehridir ve Kerbela’da harika bir cami vardır. Biz buradan ayrılıp Bağdat’a giderken o sana oraları gezdirecek. Yolda Nippur’u da görebilirsin.”
“Ah, ama Max sizinle Bağdat’a gitmek istemez mi?”dedi Agatha. “İngiltere’deki evine gitmeden önce oradaki arkadaşlarını görecektir.”
“Hayır,” dedi Katherine. “Max seni gezdirmekten memnun olacak.”
Genç arkeolog Agatha ile ilgilenmekten memnundu. Ondan hemen hoşlanmıştı, Agatha da onu sevmişti. Birlikte oldukları süre boyunca konuştular, güldüler, eğlendiler.
Bağdat’da Woolley’lerle karşılaştılar ve dördü birlikte Yunanistan’a gittiler. Ancak Atina’da kalacakları otelde, Agatha’yı yedi adet telgraf bekliyordu. Bütün telgraflarda aynı haber vardı. Rosalind hastalanmıştı. Agatha’nın derhal eve dönmesi gerekiyordu.
“Seninle geleceğim,Agatha,” dedi Max.
“Oh, teşekkürler,Max,” dedi Agatha. “Fakat senin planların yok mu?”
Max sukunetle “Planlarımı değiştirdim,” dedi,. “Seninle geliyorum.”
Bunun üzerine birlikte seyahat ettiler. Eve vardıklarında, Rosalind’i daha iyi buldular, bu bir mutlu sondu. Ve çok yakında bir diğer güzel şey oldu.
Agatha Max’dan on dört yaş büyüktü ama İngiltere’ye dönüş seyahatleri sırasında Max ona önemli bir soru sormaya karar vermişti. Ve İngiltere’ye geldiklerinde, Agatha’ya evlenme teklif etti.
1930′un 11 Eylül günü İskoçya, Edinburgh’da evlendiler.
* * *
1930 Agatha’nın diğer ünlü detektifinin ilk ortaya çıktığı yıldı: Papaz Evinde Cinayet. Adı Miss Marple’dı- İngiltere’nin sakin köylerinden St. Mary Mead’da yaşayan ufak tefek yaşlı bir kadın. Miss Marple tipik bir büyükanneydi, yemek pişirip, çiçeklerle ilgilenmekten hoşlanan sevimli bir kadın. Ancak çok keskin gözleri ve kulakları vardı. Her şeyi, duyar, görür ve hatırlardı -adları, yüzleri, tren ve otobüs tarifelerini, bir tişortun rengini, bir kapının kapanırken çıkarttığı sesi. Ve daima polisten önce katilin kim olduğunu keşfederdi.
Okuyucular Miss Marple’ın bulunduğu öyküleri sevdiler, ve o da en az Hercule Poirot kadar ünlü oldu. Fakat o gerçek bir insan mıydı? Karakter için ilham nereden gelmişti?
“Nerden? Hatırlayamıyorum.” derdi Agatha her zaman.


LADY AGATHA

Sonraki yirmibeş yıl boyunca, Agatha Max’ın arkeolojik kazılara gitmeye devam etti. Seyahat etmeği seviyordu, bunlar onun hayatının en mutlu yıllarıydı. Yazmak için de en verimli dönemiydi.
“Hoş ve sessiz burası,” derdi Agatha. “Telefon filan yok!”
Gezdiği ilginç yerler ona en iyi kitapları için ilham veriyordu: Nil’de Ölüm, Ölümle Randevu, Gece Gelen Ölüm, Bağdat’a Geliş. O şimdi dünyadaki en meşhur detektif hikayeleri yazarlarından biriydi.
İngiltere kraliçesi Mary de pekçok insan gibi onun kitaplarından zevk alıyordu. 1946′da birgün, Agatha Londra’daki İngiliz Radyosu’ndan bir mektup aldı.
“Kraliçe Mary’nin 80. doğumgünü için bir oyun yazmamı istiyorlar!” dedi Max’a. “Bir radyo piyesi.”
“Bunu mutlaka yapmalısın.” dedi Max.
Agatha’nın radyo için yazdığı oyunun adı Üç Kör Fare idi. Sonra bir Londra tiyatrosu için oyunu tekrar yazdı. Bu defa daha uzun yazmıştı, ona yeni bir isim verdi, Fare Kapanı.
Bu çok ünlü bir oyundu. 1952′de ilk kez oynandı, ve hâlâ Londra tiyatrolarında oynuyor. 1997′de, 45 yıl sonra bile insanlar hâlâ oyunu görmeye gidiyorlar.
Niçin? İyi bir cinayet bilmecesi, evet, ama Fare Kapanı‘nda bir diğer hikaye var. Her gece, oyunun sonunda, oyunculardan biri tiyatrodaki seyircilere diyor ki,”Lütfen arkadaşlarınıza oyundaki katilin kim olduğunu söylemeyin. Tiyatroya gelip kendi gözleriyle görsünler!”
Böylelikle herkes katilin ismini saklar ve böylece daha çok insan oyunu görmeye gider.

1971′de, Kraliçe Elizabeth Agatha’ya kadınlara mahsus bir kraliyet nişanı (dame) verdi, bu bir İngiliz kadını için büyük onurdu.
Agatha Christie neden bu kadar meşhur olmuştu? Bunun sebebi onun harika bir hikayeci oluşu olabilir. Cinayet bilmecelerini büyük bir dikkatle planlardı, oraya buraya birkaç ipucu bırakırdı. Bunlar zekice ipuçlarıydı, bu yüzden katilin adını tahmin etmek zordu. Bunu kim yapmıştı? Bilmek istiyoruz ve kitabın sonunda herşey ortaya dökülüyor, cevabı buluyoruz. Ve hikayelerin tamamı cinayet ve ölümden oluşmuyordu -bilmeceler, güzel sonlar, detektifin daima suçluyu yakaladığını okumak da hoş bir şeydi. Birkaç saat için düzeni ve rahatı olmayan gerçek hayattan uzaklaşabiliyoruz.
Agatha Christie 1976 yılının 12 Haziran’ında öldü. Hayatı boyunca altmış yedi detektif romanı, on kısa hikaye kitabı, on üç oyun ve Mary Westmacott takma adıyla yazdığı cinayetle ilgisi olmayan altı roman, hayatı hakkında iki kitap. Kitaplarından birçok film yapıldı, en ünlülerinden biri 1974 yılında çekilen Doğu Ekspres’inde Cinayet’tir.
Bugün kitapları kırk farklı dile çevrilerek milyonlarca basıldı, Çin’den Nikaraguay’a dünyanın her yerinde okundu. Agatha Christie belki de dünyanın gelmiş geçmiş en iyi detektif hikayeleri yazarıydı, hayatında da kitaplarında da büyük bir sır vardı.

Bu kitabı alın, yoksa…

Geçenlerde tv’de ilginç bir reklama denk geldim. Son yılların en çok satar yazarlarından biri olan James Patterson, esprili bir dille, psikolog Alex Cross serisinden son çıkan kitabının tanıtımını yapıyordu.

“Ben James Patterson ve sizin için önemli bir mesajım var.” (I, Alex Crossu göstererek,) “Bu kitabı alın yoksa Alex Cross’u öldürürüm!” (ve daha yavaş bir sesle devam eder.) “Bu arada kitap çok iyi.”

Bu bir tehdit mi yoksa vaat mi, pek anlaşılmasa da reklamın etkili olduğu kesin. Benim bir ikinci Alex Cross romanı okumam için ise bundan daha fazlası gerekiyor. Fakat reklam bana kahramanlarını öldüren veya öldürmeye teşebbüs eden iki ünlü polisiye yazarı anımsattı.

Okuyucuların sadık sevgisi olmasaydı henüz daha baritsu da bilmeyen Sherlock Holmes, hâlâ bir uçurumun dibinde yatıyor olurdu. Tarihi romanlara daha fazla zaman ayırmak isteyen ve laf aramızda Sherlock’tan nefret edecek derecede bıkmış olan A.C. Doyle, Son Vaka adlı hikayesinde tuhaf kahramanını amansız düşmanı Profesör Moriarty ile karşı karşıya getirir ve fırsat bu fırsat diyerek, her ikisini birden uçurumdan aşağı yuvarlar.

Uzmanlar tarafından bölgede yapılan incelemelerden sonra, iki adamın arasında yapılmış olan kavganın – zaten öyle bir durumda beklenen şekilde – birbirlerine kenetlenmiş halde uçurumdan aşağı yuvarlanmalarıyla sonuçlandığına dair pek şüphe kalmadı. Cesetlere ulaşmaya çalışmak imkânsızdı ve orada, fokurdayan ve köpüren suların kazanının dibinde bir yerlerde, dünyanın en tehlikeli suçlusuyla, neslinin en önde gelen kanun koruyucusu sonsuza kadar yatacak.
(Son Vaka, Bütün Hikayeleri II)

Doyle daha pürosunu yakıp kendini tebrik etmeye bile zaman bulamadan protestolar yağar, okuyucuların tepkisi şiddetlidir. Tüm baskılara dayanmayı başaran ama Sherlock dönmedikçe huzur bulamayacağını anlayan Doyle, sekiz yıl sonra Baskerville’lerin Tazısı’nı yazar. Bu kitapta kahramanını geçmişe döndürür. Şarlokçular “Eh, idare eder ama bir zahmet hayata da döndür.” diye söylenip, buna bir de yayıncıların yüklü çekleri de eklenince mucize gerçekleşir ve Holmes tekrar dirilir.

“Şimdilik şu uçuruma dönelim o zaman. Evet, oradan kurtulmam hiç zor olmadı çünkü içine düşmemiştim.”
“Düşmemiş miydin?”
“Doğru duydun Watson, hiç düşmedim. Ama sana bıraktığım notta kesinlikle samimiydim. Kurtuluşa giden dar yolun üstünde duran Profesör Moriarty’nin o sinsi siluetini gördüğümde kariyerimin sonuna geldiğimden emindim. O gri gözlerine tarif edilmez bir kararlılık hakimdi. Biraz konuştuktan sonra sana o kısa notu bırakmama izin verdi. Yanına sigara tabakamla bastonumu da bıraktıktan sonra ben önde, Moriarty arkamda yürümeye başladık. Yolun sonuna geldiğimizde gardımı aldım. Moriarty silah çekmedi, bunun yerine üstüme atılarak uzun kollarıyla boynuma yapıştı. Oyununun sonuna geldiğinin farkındaydı ve bir an önce intikam almaktan başka hiçbir düşüncesi yoktu. Şelalenin ağzında boğuşmaya başladık. Ben baritsu denen Japon güreş tekniğinden biraz anlarım, ki daha önce de defalarca işime yaramış olan bir beceridir bu. Sayesinde elinden kurtuldum ve o, korkunç bir çığlık attı ve birkaç saniye çılgınca debelenerek elleriyle boşluğa tutunmaya çalıştı. Bütün çabalarına rağmen yine de dengesini sağlayamadı. Düşüşünü izledim. Aşağıda bir kayaya çarptı ve ardından da suya düştü.”
(Boş Ev Vakası, Bütün Hikayeleri III)

Böylece Sherlock Holmes biz fanilerin arasına geri dönmesine dönmüştür ama o eski halinden eser kalmamıştır artık. Gözlerinin feri kaçmış, daha bir iskeletimsi olmuştur. Bundan yıllar sonra bir diğer polisiye romanlar yazarı İngiliz de Sir Doyle’un yaşadığı sıkıntıları yaşayacak ve başlangıçta ilginç olacağını düşündüğü için türlü garip özellikler yakıştırdığı kahramanından nefret ediyor hale gelecektir. Agatha Christie, ilk romanı Styles’teki Esrarengiz Vaka’da Belçikalı Hercule Poirot’u yarattığında, kuşkusuz bu kadar sevileceğini düşünmemişti. İlk bakışta komik görünen ama zaman geçtikçe ne bulunmaz bir cevher olduğu anlaşılan, ukala ve züppe Poirot’un yumurta biçimde bir kafası, siyahlığı şüphe uyandıran saç ve gür bıyıkları vardır, şıklık uğruna ayağına dar gelse de rugan papuçlar giymekten kaçınmaz.

Aslında Christie, Poirot’a fazla bir ömür biçmemişti, polis emeklisi bu özel detektif neresinden bakılsa en az 40 yaşındaydı. Son kitaba gelene kadar 130’luk olmuştu bile, ama bu önemsiz bir detaydı. Önemli olan ise Christie’nin kendi yarattığı detektiften hoşlanmaması, hatta ölümüne nefret etmesiydi. Bunu alter egosu Ariadne Oliver aracılığıyla belirtmekten çekinmez. Bilenler bilir kendisi gibi bir polisiye romanlar yazarı olan Bayan Oliver’ın detektif kahramanı da tıpkı Poirot gibi yabancıdır, Fin Sven her sabah buzlu sularda yıkanır, türlü garip huyları vardır.

Üstelik benim o korkunç detektifim Sven Hjerson’u ne kadar çok sevdiklerini de anlatmağa kalkarlar.. O adamdan nasıl nefret ettiğimi bir bilselerdi! Fakat yayıncım bunu katiyen söylemememi bana sıkı sıkı tembih etti…
(Tavuskuşu Cinayeti)

II. Dünya Savaşı sıralarında yazdığı ama okuyucuların tepkisinden çekindiği için bir çekmeceye kaldırdığı, Sherlock Holmes’tan sonra en çok bilinen detektif olan Hercule Poirot’u öldürdüğü kitabı çıkmadan hemen önce, bırakın kurgu bir karakteri, gerçek kişiler için bile nadir görülen bir şey oldu ve New York Times, Poirot’un ölüm ilanını yayınladı.

Uluslararası ünlü Belçikalı detektif Hercule Poirot, İngiltere’de öldü. Yaşı bilinmiyordu. Muhabirimiz Thomas Lask’ın belirttiğine göre, Dame Agatha tarafından verilen ölüm haberi beklenmedik değildi. Yaşlı detektifin sağlığının iyi olmadığı geçen mayıs ayından beri biliniyordu.
(New York Times, 6 Ağustos 1975)

Bunlardan başka bir diğer kaybettiğimiz kurgu detektif karakterin, yine İngiltere’den unutulmaz Inspector Morse’un acısı hâlâ kalbimizde sızlayan bir yara iken açıkçası Alex Cross çok umurumda değil. 16. kitabına ulaşmış olan Cross’u okuyucuları kurtaracak mı, çok büyük bir ihtimalle evet. Aslında psikolog detektifin hayatının tehlikede olduğu bile söylenemez, Patterson’un altın yumurtlayan tavuğunu kesmeye niyetlendiğini hiç sanmıyorum.

Mazhar Onad / Genç Kızın Esrarı

Tozlu Raflar

Tozlu Raflar

Mazhar Onad ismi, Tefeyyüz kitaphanesi tarafından 1940-43 yılları arasında yayınlanan onparalık roman serisinin iki kitabında çıkıyor karşımıza: 1940 tarihli “Mavi sular altında yatan kız” ile, üç yıl sonrasından “Genç kızın esrarı”

Erol Üyepazarcı yegane polisiye ansiklopedimiz Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes‘ta Genç kızın esrarı’nı yererken, Onad hakkında bilgi bulamadığını yazmış; o bulamadığına göre, ben hiç denemem bile!..

Tefeyyüz’ün bu roman serisi polisiye, romantik ve tarihi ucuz romanlardan oluşuyor. Bizi ilgilendiren Mazhar Onad’ın bu iki eseri dışında, Behçet Safa’nın “Daktilo Leman’ı nasıl kaçırdılar?” adlı polisiyesidir. Seri sahaflarda aylarınızı geçirseniz bile kolay edinemeyeceğiniz cinsten, tam bir “imkansız kitap” serisi. Onad’ın bu romanını son yıllarda bir iki kez gördüm, şimdilerde bir açık artırma sitesinde de bir kopyası satılıyor, ilgilenenlere duyrulur. “Mavi sular altında yatan kız” ile, “Daktilo Leman’ı nasıl kaçırdılar?” ise, elimdekilerden sonra ikinci kez karşıma çıkmadılar.

Üyepazarcı’nın kitabında bu kitabı inandırıcılıktan uzak, nahif bir roman olarak nitelemesine katılmakla beraber, üstadın prim vermediği giriş bölümünü beğendiğimi söylemeliyim.

Ziya Ferit, mutemetliğini yaptığı Fehim Paşa’nın öldürülmesinden hüküm giyip idama mahkum edilmiştir. Roman, infazın gerçekleşeceği gece hapishane müdürünün odasında yapar açılışını. Özenle uzatılmış giriş bölümü idam cezasının bütün tatsızlığını başarıyla gözler önüne serer. Mahkumun gardiyan tarafından getirilen toz halindeki bir ilacı içmesiyle bir de muamma sunar yazar bize: Ferit intihar mı etmiştir, yoksa öldü sanılarak kaçmanın bir yolunu mu bulmuştur? Cenaze töreniyle beraber, ikinci şıkkın geçerli olduğunu anlarız. Mahkumun ölü sanılmasını sağlayacak bir ilaç sayesinde firar başarıya ulaşır.

Firarın arkasındaki isim polis hafiyemiz Avni Demirel’den başkası değildir. Ziya Ferit’in masum olduğuna inancıyla karışık, muammanın asıl çözümünü bulan, cinayetin arkasındaki gerçek sebep olan Bermeki hazinesini ortaya çıkaran isim olma hırsı, Avni’yi bu firarı tertiplemeye itmiştir.

Romanın keyfi de hafiften kaçmaya başlar. Yazar hazinenin tarihini anlatırken gereksiz tafsilata girerken, hazinenin yeri, katilin kimliği gibi olası muamma ögelerini nedense yeterince işlemez. Hazine handiyse tesadüfen bulunur, katil ise zaten alakasız bir kişi çıkar.

Neyse ki merhumun yeğeni ile üvey kızı işi pişirir de bunlara fazla takılmayız. Roman göz kamaştırıcı bir hazineye kavuşan genç çiftin bahtiyarlığı ile sona ererken, katil bile dayanamaz da, “Mahkemeyi uzatmak beyhudedir. Beni asınız. Layık olduğum ceza budur.” sözleriyle çekilir sahneden.

Cahit Cem’den “Engerek”

Türkiye yayınevi’nin Polis Romanları serisi, polisiye yayıncılığımızın değerli serilerinden biridir. 1944-45 yıllarında

Tozlu Raflar

Tozlu Raflar

yayınlanan onbeş kitaplık seride John Dickson Carr, Edgar Wallace, Agatha Christie‘nin ilk basımları yer almıştı. O vakit Türkiye yayınevi’nde çalışan, yayınevine ait Yıldız, Hafta gibi dergileri yöneten gazeteci Cemil Cahit Cem’in “Oğuz Turgut” adı altında yazdığı bir onparalık romandan bahsedeceğiz: “Engerek

Cemil Cahit Cem’in “dime novel”, ya da Erol Üyepazarcı’nın yerinde çevirisi ile “onparalık roman” geçmişi cumhuriyetin ilk yıllarına dayanır. 1928 yılında Rakım Çalapala ile birlikte kaleme aldıkları “Pire Necmi-Kanlı Vak’alar Koleksiyonu” polisiye edebiyatımıza ilginç Arsen Lüpen çeşitlemelerinden birini, Pire Necmi’yi kazandırır. Cem, Pire Necmi ile yetinmez, sonraki yıllarda bu kez tek başına, yeni tiplemesi Badik Hilmi‘nin maceralarını yazar.

30’lu yıllarda Latin harfleri ile yayınladığı ilk onparalık romanlar ise, yine Pire Necmi‘ye aittir; bunlardan birini sitemizde tefrika etmiştik. Türe sayıca çok, ama nitelik açısından doyurucu olmaktan uzak birçok öykü ile katkı yapan gazeteci, 1932’de en başarılı verimini sunar; Oğuz Turgut adıyla Meraklı Romanlar Serisi’nde dokuz öyküsü yayınlanır. Öyküler birbirinin devamı niteliğindedir, “Esrar İçinde” isimli tek bir romanı oluşturdukları düşünülebilir. 37’de bu sefer Hafiyeler Başkanı-Hırsızlar Azraili Kıskaç Hamdi gibi şaşaalı bir isme sahip yeni tiplemesini tanıtır bizlere. Esrar İçinde‘ye de, altı öyküden oluşan Kıskaç Hamdi serisine de önümüzdeki haftalarda değineceğiz.

Cem’in polisiye dışında “Bir kedinin devrialemi” isminde bir macera romanı, çeşitli çocuk kitapları da aynı yıllarda yayınlanmıştır. “Engerek” ise, Cahit Cem’in yayınladığı son onparalık romanlardan olsa gerek. İç kapağında “Olmuş Vakalardan:2” ibaresi, arka kapakta ise 1. ve 3. kitapların tanıtımları var; en az üç kitaptan oluştuğu anlaşılan bu serinin tek kitabı var elimizde.

Cem’in 32 sayfalık öyküsü, meşhur hafiye Celal Doğan’a Sırrı Yazar tarafından iletilen şantaj mektuplarıyla başlıyor. Mektuplar, Sırrı beyin kızkardeşi olan zengin dul Halide hanıma gönderilmiştir. “Engerek” imzasını kullanan meçhul şahıs, Halide hanımdan onbin lira ister, aksi takdirde onu öldürmekle tehdit etmektedir.

Esrar İçinde’deki Cemal Doğan ile aynı meşhur hafiye olduğunu varsaydığımız Celal Doğan, Halide hanım’dan Engerek’in isteğine uyar gibi görünmesini isteyerek meçhul şahsa tuzak kurar. Oysa Engerek’i hafife almalarının cezasını, zengin dulun öldürülüp soyulması ile çekerler. Neden sonra meşhur hafiyemizin aklı başına gelir de, ikinci bir tuzakla katili ağına düşürmeyi başarır.

Onparalık romanların genel kalite standartlarına, 32 sayfalık uzunluğa göre, hiç de acemi işi değil “Engerek”. 32 sayfalık bir öykü için yeterince iyi; bir detection süreci içerdiği gibi, şaşırtmacası da var. Elbette, hepi topu iki şüpheliden oluşan bir öyküde ne kadar şaşırtma olabilirse…

Polisiye Edebiyatı Tarihinde Göze Çarpanlar

Kaynak: Martha Hailey DuBose – Women of Mystery, The Lives and Works of Notable Women Crime Novelists (St. Martin’s Mininotaur, 2000)

Çeviri: Tülay Güneş Kılıç

Altın Çağ

  • 1794 Caleb Williams – William Godwin (İngiliz) : Tam olarak polisiye sayılmayabilir ama bu türe en yakın ilk örnek. Frankenstein’ın yaratıcısı Mary Shelley’nin babasıdır.
  • 1828-1829 Mémoires de Vidocq – Eugène Françoise Vidocq (Fransız) : Otobiyografik ve fazla abartılı bir “kim-yaptı” örneği. Vidocq 1811’de Paris’in ilk polis şefi olur, sonrasında ilk detektiflik bürosunu kurar.
  • 1841 “The Murders in the Rue Morgue” – Edgar Allan Poe (Amerikalı) : İşte ilk gerçek detektiflik hikayesi: Muamma Fransa’da, detektif Fransız ama yazar Amerikalı bir dahi!
    (Morgue Sokağı Cinayeti / Varlık, 1954 ; Morgue Sokağı Cinayeti / Adam, 1992 ; Morg Sokağı Cinayeti / Timaş, 2002)
  • 1853 Bleak House – Charles Dickens (İngiliz) : Karşımızda çalışan sınıfın literatürdeki ilk detektifi: Detektif Bucket!
    (Kasvetli Ev / Yapı Kredi, 2001)
  • 1861’de İngiliz Mrs. Henry Wood’dan “East Lynne” ve 1865’te İngiliz Miss Mary Elizabeth Braddon’dan “Lady Audley’s Secret” : Polisiye roman tarihinin ufkunu açan iki duygusal roman.
  • 1865 The Notting Hill Mystery – Charles Felix (İngiliz) : Günümüz araştırmacı sigortacılarının atası, ilk sigortacı detektif ortaya çıkar.
  • 1866 The Dead Letter – Seeley Regester (Amerikalı) : Açılın, kadınlar da artık polisiye yazmaya başladı! Her ne kadar ilkse de tozlu raflarda unutulmuş bir roman…
  • 1868 The Moonstone – Wilkie Collins (İngiliz) : Sergeant Cuff’ın yer aldığı bir polisiye klasiği.
    (Aytaşı / Akba, 1969 ; Aytaşı / Bilge Kültür Sanat, 2004)
  • 1869 Monsieur Lecoq – Êmile Gaboriau (Fransız) : “Roman Policier” serisi ile karşımızda kibirli fakat bir o kadar da dürüst Fransız detektif Lecoq.
  • 1878 The Leavenworth Case – Anna Katharine Green (Amerikalı) : “Polisiye Romanların Ana”sından başrolde Inspector Ebenezer Gryce’i gördüğümüz sıradışı muhteşemlikte bir ilk kitap.
  • 1887 “A Study in Scarlet” – Arthur Conan Doyle (İngiliz) : Sherlock Holmes bu kitapla doğar.
    (Utah Çiçeği / Akba, 1972 ; Kızıl Soruşturma / Beyaz Balina, 2000 ; Kızıl Dosya / Güncel, 2002 ; Kızıl Soruşturma / Bilge Karınca, 2005 ; Kızıl Dosya / Martı, 2005 ; Kızıl İpucu / İş Bankası, 2006)
  • 1893 Hal Meredith tarafından ilk Sexton Blake hikayesi yazılır.
  • 1899 The Amateur Cracksman – E. W. Hornung (İngiliz) : Arthur Conan Doyle’un eniştesi tarafından yaratılan kibar hırsız Raffles.
  • 1906 The Triumphs of Eugene Valmont – Robert Barr (İngiliz) : Yine bir Fransız detektifi, bu sefer bir İngiliz’in elinde şekillenir.
  • 1907 Arsène Lupin: Gentleman-Cambrioleur – Maurice Leblanc (Fransız) : İlerideki romanlarından birinde kendi kendini de tutuklayacak olan kılık değiştirme ustası “Kibar Hırsız”ın toplu öyküleri.
    (Arsen Lüpen Kibar Hırsız / Selek, 1958 ; Oluş / 1971 ; Arsen Lüpen / İtimat, 1972 ; Kibar Hırsız / İnkılap ve Aka, 1973 ; Arsen Lupen Kibar Hırsız / Güncel, 2004)
  • 1907 Le Mystère de la Chambre Jaune (The Mystery of the Yellow Room) – Gaston Leroux (Fransız) : Phantom of the Opera’nın (Operadaki Hayalet) yaratıcısından meşhur bir ‘kapalı oda’ polisiyesi.
    (Sarı Odanın Esrarı / Altın, 1964 ; Sarı Odanın Gizemi / +1 Kitaplar, 2006)
  • 1907 The Red Thumb Mark – R. Austin Freeman (İngiliz) : Adli tabip Dr. John Thorndyke’ın okuyucuların karşısına ilk çıkışı.
  • 1907 The Thinking Machine – Jacques Futrelle (Amerikalı) : Profesör Augustus S. F X. Van Dusen, Ph.D., LL.D, F.R.S., M.D., M.D.S yer aldığı kısa hikayeler koleksiyonu. Futrelle 37 yaşındayken Titanic faciasında hayatını kaybeder.
  • 1908 The Circular Staircase – Mary Roberts Rinehart (Amerikalı) : Uzun ve kârlı Eğer-Bilebilseydim (Had-I-But-Known) kariyerinin başlangıcı.
    (Ölüm Merdiveni / Akba, 1965)
  • 1909 The Old Man in the Corner – Baroness Orczy (Macar asıllı İngiliz), olayları yerinde oturarak çözen detektif (armchair-detective) modelinine yer verir.
  • 1910 At the Villa Rose – A. E. W. Mason (İngiliz) : Inspector Hanaud of the Sûreté ile sağ kolu Ricardo’nun ilk kez sahneye çıkışları.
  • 1911 The Innocence of Father Brown – G. K. Chesterton (İngiliz) : “Metafizikçi” Rahip-Detektif Father Brown’un ilk kez yer aldığı öykülerden oluşan kitap basılır.
    (Peder Brown’un Maceraları / Merkez, 2008)
  • 1913 The Lodger – Mrs. Belloc Lowndes (İngiliz) : Karındeşen Jack cinayetlerini spekülatif bir çözüme bağlayarak yeniden anlatır.
  • 1913 The Mystery of Dr. Fu-Manchu – Sax Rohmer (İngiliz) : Zamanının aşırı popüler ırkçı serilerinin başlangıcı.
  • 1913 Trent’s Last Case – E. C. Bentley (İngiliz) : Etkili bir “modern” polisiye.
  • 1914 Max Carrados – Ernest Bramah Smith (İngiliz) : Literatürdeki ilk kör detektif.
  • 1915 The Thirty-Nine Steps – John Buchan (İskoç) : Ünlü Britanyalı politikacıdan, gizli ajan Richard Hannay’ın rol aldığı etkileyici bir thriller kitabı.
    (Otuz Dokuz Basamak / Bilge Kültür Sanat, 2003)
  • 1918 Uncle Abner, Master of Mysteries – Melville Davisson Post (Amerikalı) : Jefferson ekolünden Virginia’lı detektifin toplu hikayeleri.

1920 – 1950 Yılları Arası

  • 1920 The Mysterious Affair at Styles – Agatha Christie (İngiliz) : Belçikalı detektif yumurta-kafa Hercule Poirot ile sevgili dostu Hastings ilk kez karşımıza çıkarlar.
    (Aşkımı Sen Öldürdün / Net , 1944 ; Styles’teki Esrarengiz Vaka / Ak, 1963 ; Ölüm Sessiz Geldi / Altın Kitaplar, 1972 ; Katil Kim / Nil, 1977 ; Katil Kim / Şililer, 1981)
  • 1920 The Cask – Freeman Wills Crofts (İrlandalı) : Bir sonraki kahramanı Scotland Yard’dan Inspector French serileri ile popüler olmuş Crofts’dan mükemmel bir ilk roman.
  • 1920 Call Mr. Fortune – H. C. Bailey (İngiliz) : Doktor-Detektif Reggie Fortune ile tanışırız.
  • 1920 Bull-Dog Drummond: The Adventures of a Demobilized Officer Who Found Peace Dull – “Sapper” (H. Cyril McNeile, İngiliz) : I. ve II. Dünya Savaşları arasında gecen popüler macera serisinin başlangıcı.
  • 1922 The Red House Mystery – A. A. Milne (İngiliz) : Winnie-the-Pooh yaratıcısının ilk ve tek bir detektif romanı.
  • 1923 Whose Body? – Dorothy L. Sayers (İngiliz) : Lord Peter Wimsey’in karsılaştığı ilk cinayet.
    (Banyodaki Ceset / Akba, 1967)
  • 1924 The Rasp – Philip MacDonald (İngiliz) : İlk Albay Anthony Gethryn romanı.
  • 1925 The House without a Key – Earl Derr Biggers (Amerikalı) : Charlie Chan’ın doğuşu.
  • 1925 The Layton Court Mystery – Anthony Berkeley (Anthony Berkeley Cox, İngiliz) : “Francis Iles” olarak da bilinen üretken yazardan ilk Roger Sheringham romanı.
  • 1925 The Viaduct Murder – Ronald Knox (İngiliz) : Daha sonraları “Detektif Kurmacasının 10 Kuralı”nı belirleyen Monsenyörden bir ilk roman.
  • 1926 The Benson Murder Case – S. S. Van Dine (Willard Huntington Wright, Amerikalı) : Engin bilgili züppe Philo Vance ile tanışırız nihayet. Popüler serinin ilkidir bu kitap.
    (Altı Kişi Arasında / Türkiye, 1958)
  • 1926 The Murder of Roger Ackroyd – Agatha Christie : Tartışmalara yol açan bu Poirot romanı ile birlikte Agatha Christie artık “Suçun Kraliçesi” olarak anılacaktır.
    (Akroydun Katli / Türkiye, 1945 ; Roger Akroyd Öldürüldü / Ak, 1963 ; Ölümün Sıcak Eli / Altın, 1971 ; Roger Ackroyd Cinayeti / Metis, 1992 ; Roger Ackroyd Cinayeti / Altın, 2002)
  • 1928 Grey Mask – Patricia Wentworth (İngiliz) : Miss Maud Silver bu kitapla doğar.
  • 1929 The Man in the Queue – Josephine Tey (İskoç Elizabeth MacKintosh’un takma adı) : Münzevi bir aristokrat olan Inspector Alan Grant ile tanışırız.
  • 1929 The Crime at Black Dudley – Margery Allingham (İngiliz) : Maskara Albert Campion (bazılarına göre Lord Wimsey’in karikatürize edilmiş hali) ilk kez karşımıza bir yardımcı karakter olarak çıkar.
  • 1929 The Roman Hat Mystery – Ellery Queen (Amerika’dan Frederic Dannay ve Manfred B. Lee) : Uzun ve etkili kariyerlerinin başlangıç kitabı.
  • 1929 Red Harvest – Dashiell Hammett (Amerikalı) : Adını bilmediğimiz özel detektif The Continental Op ilk defa karşımıza çıkar. Aynı yıl The Dain Curse (Lanet) de basılır.
    (Kan Dalgası / Başak, 1968 ; Kanlı Hasat / Milliyet, 1972 ; Kızıl Hasat / Metis, 1993)
  • 1929 Speedy Death – Gladys Mitchell (İngiliz) : Danışman Psikiyatr Mrs. Beatrice Lestrange Bradley’in ilk kez polisiye dünyasına adım attığı roman.
  • 1930 The Diamond Feather – Helen Reilly (Amerikalı) : Inspector McKee polisiyelerinin başlangıcı.
  • 1931 Malice Aforethought – Anthony Berkeley Cox : Yine Francis Iles mahlasıyla katilin daha ilk sayfadan belli olduğu muhteşem bir “inverted polisiye” yazar.
  • 1931 The Death of Monsieur Gallet – Georges Simenon (Belçikalı) : Fransız Emniyeti’nden (Sûreté) Inspector Maigret bu kitapla saygıdeğer kariyerine başlar.
  • 1934 The Case of the Velvet Claws – Erle Stanley Gardner (Amerikalı) : Avukat Perry Mason serilerinin başlangıcı.
    (Öp Beni / Akba, 1976)
  • 1934 A Man Lay Dead – Ngaio Marsh (Yeni Zelanda) : Müşkülpesent centilmen-polis Roderick Alleyn’in ilk davası.
  • 1934 Fer-de-Lance – Rex Stout (Amerikalı) : Bir hokkabaz edasıyla, mükemmel “armchair detektif” Nero Wolfe ve onun bacakları görevini üstlenen Archie Goodwin’i yaratır.
  • 1935 Gaudy Night – Dorothy L. Sayers : Bu Oxford “romance”ı eleştirmenler arasında ateşli tartışmalara neden olur.
  • 1935 The Hollow Man – John Dickson Carr (Amerikalı) : Bir çoklarına göre en iyi “kapalı oda” polisiyesi.
    (Üç Tabut / Altın, 1964)
  • 1939 The Big Sleep – Raymond Chandler (Amerikalı) : Özel detektif Philip Marlowe ile “pulp” türüne sınıf atlatır.
    (Büyük Uyku / Metis, 1991)
  • 1940 Unexpected Night ve Deadly Nightshade – Elizabeth Daly (Amerikalı) : Yazar, bibliyofil ve sahte/taklit şeyler uzmanı New York’tan Henry Gamadge sahneye çıkar.
  • 1941 Ellery Queen’s Mystery Magazine çıkarılır.
  • 1941 The Invisible Worm – Margaret Millar’ın (Kanadalı) ilk polisiye romanı. Kocası Kenneth (Ross Macdonald) ilk romanı ise 1944’te basılacaktır.
  • 1949 The Moving Target – Ross Macdonald : Hard-boiled Lew Archer ilk kez sahne alır.
    (Canlı Hedef / Bilge Kültür Sanat, 2008)
  • 1950 Strangers on a Train – Patricia Highsmith (Amerikalı) : Polisiyenin bilinen kalıplarını bu kitapla kırar.
    (Trendeki Yabancılar / Metis, 1991 ; Trendeki Yabancılar / Can, 2001)

1951’den Günümüze

  • 1952 Agatha Christie’nin The Mousetrap’ı Londra’da ilk kez sahneye konulur.
    (Fare Kapanı / Altın, 1974)
  • 1952 Last Seen Wearing – Hillary Waugh (Amerikalı) : Polisiye davalarla ilgili popüler olmuş ilk Amerikan romanı olarak nitelendirilir.
  • 1953 Britanya’da John Creasey başkanlığında ‘Crime Writers Association’ kurulur.
  • 1954 Beat Not the Bones – Charlotte Jay : İlk ‘En İyi Roman’ dalında ‘Mystery Writers of America’nın verdiği Edgar ödülünü alan kitap olur.
  • 1954 Casino Royale – Ian Fleming (Britain) : Dünyayı “Bond. James Bond.” ile tanıştırır.
    (Royal Kumarhanesi / Altın, 1965 ; Ani Tehlike / Başak, 1966 ; Royal Kumarhanesi / Tay, 1984 ; Royale Kumarhanesi / Oğlak, 2003)
  • 1955 The Talented Mr. Ripley – Patricia Highsmith : İlk Tom Ripley romanı.
    (Becerikli Bay Ripley / Remzi, 1991)
  • 1955 Gideon’s Day – John Creasey (İngiliz) : Üretken yazar J. J. Marric takma adıyla Scotland Yard’dan Commander George Gideon tiplemesini yaratarak ilk ‘Modern British police procedural’ı yazar.
  • 1955 The Mystery Writers of America Agatha Christie’yi bütün eserlerini kapsayan Büyük Usta ünvanıyla onurlandırır. Bu polisiye tarihinde ilk “Grand Master” ödülüdür.
  • 1956 87th Precinct – Ed McBain (Amerikalı) : Cop Hater’lı serinin ilk kitabı.
  • 1961 Banking on Death – Emma Lathen (Amerikalı Mary Jane Latsis ve Martha Henissart) : Bu ilk John Putnam Thatcher’lı romanlarından sonra Wall Street artık sadece paranın değil suçun da kalbidir.
  • 1962 Cover Her Face – P. D. James (İngiliz) : Scotland Yard’dan şair Adam Dalgliesh’i okuyucularla tanıştırır.
  • 1962 Dead Cert – Dick Francis (İngiliz) : İlk roman.
  • 1963 The Spy Who Came in from the Cold – John le Carre (İngiliz) : Casusluk romanlarının ufkunu açtığı kadar polisiye romanları da etkiler.
    (Soğuktan Dönen Casus / Bahar Matbaası, 1964 ; Utanç Duvarında Casusluk / Altın, 1964 ; Soğuktan Gelen Casus / Bilgi, 1983)
  • 1964 From Doon with Death – Ruth Rendell (İngiliz) : Inspector Wexford serilerine bu kitapla başlar.
  • 1964 Cotton Comes to Harlem – Chester Himes (Amerikalı) : Coffin Ed Johnson ve Grave Digger Jones detektif tiplemeleriyle büyük ilgi toplar. Aynı zamanda kendisinden sonra gelecek olan yazarlara (Walter Mosley’in Easy Rawlings’i gibi) Afrikalı-Amerikan detektif kahramanlarını oluşturmalarına yol açar.
  • 1965 Roseanna – Maj Sjöwall ve Per Wahlöo (İsveç) : Bu ilk Martin Beck kitabıyla polisiye yazınında Anglo-Amerikan üstünlüğünü kırarlar. Çiftin 1968’de yayınlanan The Man on the Balcony (Balkondaki Adam ; Balkonda Bir Adam Vardı) ise birçoklarınca ilk felsefi-polisiye olarak nitelendirilir.
    (Kanaldaki Ölü / Milliyet, 1977 ; Kanaldaki Ölü / İnkılap, 2004)
  • 1969 Elmore Leonard (Amerikalı) : The Big Bounce ile yazarla tanışırız.
  • 1975 Mary Higgins Clark (Amerikalı) Where Are the Children? kitabıyla multimilyon dolarlık kariyerine başlangıç yapar.
    (Çocuklar Nerede / Altın, 1979)
  • 1975 Colin Dexter’in (İngiliz) duygusal karakteri Inspector Morse’un sahneye çıkışı Last Bus to Woodstock ile olur.
  • 1977 Ellis Peters (Edith Pargeter, İngiliz) : A Morbid Taste for Bones eserinde Brother Cadfael ile Orta Çağ’a gömülü muammaları kazımaya başlar.
    (Marazi Bir Kemik Merakı / Kitap, 2004)
  • 1977 Marcia Muller (Amerikalı) : Edwin of the Iron Shoes da Sharon McCone ile Amerikalı özel kadın detektif kültürünü yaratarak kendisinden sonra geleceklere pası verir.
  • 1982 Amerikalı yazarlar Sara Paretsky Indemnity Only de Chicago’dan V. I. Warshawski ve Sue Grafton “A” is for Alibi da California’dan Kinsey Milhone ile ‘çetin ceviz’ özel kadın detektiflerini piyasaya çıkarırlar.
    (Ateş’in ‘A’sı / Oğlak, 1996)
  • 1986 A Dark-Adapted Eye Ruth Rendell’ın, Barbara Vine takma adıyla yazdığı keskin psikolojik romanlarının ilkidir.
    (Karanlıktaki Gözler / Doğan, 2000)
  • 1986 British Crime Writers Association tarafından verilen ilk “Diamond Dagger” ödülünü yaşam boyu katkıları için Eric Ambler (Amerikalı) alır.
  • 1988 A Great Deliverance – Elizabeth George (Amerikalı) : Detektif Inspector Lynley serilerinin başlangıç kitabı.
  • 1990 Postmortem – Patricia Cornwell (Amerikalı) : Virginia’lı Adli Tabip Kay Scarpetta ilk kez sahneye çıkar.
    (Otopsi / Altın, 1997)
  • 1990 Walter Mosley (Amerikalı) Devil in a Blue Dress kitabıyla bizi siyahi özel detektif Easy Rawlings ile tanıştırır.
    (Mavi Elbiseli Şeytan / Can, 1998)
  • 1992 Minette Walters (İngiliz) The Ice House ile polisiye yazarlık kariyerine başlangıç yapar.
    (Buz Odasındaki Ölü / Can, 2000)

Sait Faik’ten Özdemir Asaf’a

M. Şeref Özsoy
11.06.2003

Özdemir Asaf, 5.9.1980 (Cuma) günü bir mektup yazar Sait Faik’e:

“Sait, Bugün 253 lira 29 kuruşluk bir makbuz imzaladım ve 200 lira aldım. Elli üç lira yirmi dokuz kuruş da stopaj.

Ölümünün yirmi beşinci yılında, Milliyet Gazetesinin Sanat Dergisi’nde.”

Neyin telifini almıştı Özdemir Asaf ve neden bunu Sait Faik’e mektupla bildiriyordu? Hemen kütüphanenin yolunu tutup, söz konusu dergiyi bulmaya çalıştım.. Eylül 1980’den başlayıp geriye doğru giderken Mart 1980’de yayımlanan (Gürdal Duyar’ın portresi eşliğinde) Ondandır şiiriyle karşılaşmak beni şaşırttı.. Çünkü Özdemir Asaf, Şairlerin Seçtikleri adlı antolojiye (Hazırlayan: Ümit Yaşar Oğuzcan, İş Bankası Kültür Yayınları) yazdığı kısa yaşam öyküsünde şiirlerini sadece kitap yayımlayarak çıkardığını söylüyor:

“Doğumum 11 Haziran 1339, Ankara. Babam, Danıştay üyesi Mehmet Asaf. Ölümü 1930. O yıl İstanbul’a geldik. Galatasaray Lisesi ilk kısmına girdim. 1941 yılında 11’inci sınıftan Kabataş Erkek Lisesine bir ara sınavı ile geçip, 1941-1942 Ders yılında mezun oldum. Hukuk Fakültesine iki yıl, üçüncü sınıfa kadar İktisat Fakültesine devam ettim. Ve o sırada iki yıl olan Gazetecilik Enstitüsünün birinci sınıfını okudum. Tanin ve Zaman Gazetelerinde çalışdım. Çeviriler yaptım. İlk yazım 1939 yılında Servetifünun-Uyanış dergisinde çıktı. Sanat ve Edebiyat Dergilerinde 1962 yılına kadar çoğunlukla şiir olmak üzere yazı ve çevirilerim yayınlandı. Artık yalnız kitap çıkararak yayınlıyorum. (Tertip ve baskı yanlışlarından nefret ederim.)”

İki not birleşince, Ondandır şiirini Sait Faik’e yazdığını düşünmeden edemedim..

Seninle ben değil,

Seninle biz ikimiz

El-ele, göz-göze, baş-başa,

İyi şeyler düşündük..

Gündüz-gecelerimizdi gece-gündüzlerimiz,

Evler-odalar,

Pencereler, perdeler, saksılar, çiçekler,

Halılar, kediler düşündük.

Sofralar,

Misafirler düşündük;

Gelmediler..

Nerde’ler düşündük.

Türküler, şarkılar, şiirler,

Kendince öyküler düşündük..

Sen unutmuşun,

Ben de yazamamışım..

Şimdi dalıp-dalıp gidiyor,

Orda’lar düşünüyorum.

Arada yalnızlığımı anlamamışım..

Üşüyorum.

Düşündüklerimi Seda Arun ve Gün Arun ile paylaştım.. Pek farklı düşünmüyorlardı ama, Gün’ün bir fikir attı ortaya: “Belki başka bir yazı daha vardır.”

Özdemir Asaf “Ölümünün yirmi beşinci yılında” diye yazıyordu, Sait Faik de 1954’de ölmüştü ve bana gene kütüphane yolları gözükmüştü.. Ondandır şiirinin Sait Faik’e yazılmış olabileceği düşüncesi aklımdan çıkmasa da, Gün haklı çıktı.. Mayıs 1979’da “Sait Faik’in Kişiliği ve Son Günleri” başlıklı bir yazısının yanı sıra, albümünden Sait Faik fotoğrafları vardı..

Özdemir Asaf’ın yazdıkları kimi yerde ağlattı bizi, kimi yerde güldürdü.. Seda Abla yazıyı okuduktan sonra aradı; “bunları bilmiyordum, çok duygulandım, fazla konuşamayacağım” dedi.. İşte babasının kendisini duygulandıran satırları:

“Hırçınlığı vardı son zamanlarda. Birçok kişilere kızıyor, onlarla karşılaşmak, konuşmak istemiyordu.

Gece yarısına doğru Beyoğlu’nda ayrıldık, o Osmanbey’e evine gitti, ben Kadıköy’e geçtim.

Ertesi gün öğle üzeri Gazeteciler Cemiyeti’ne giriyordum ki kapıda Münir Süleyman Çapanoğlu’yu gördüm: ‘Haberin var mı?’ der demez anladım, doğru Osmanbey’e apartmanına gittim.

Sabahleyin erkenden, şehre pek az inen annesi ilk vapurla gelmiş (içine doğmuş dense yeridir) ama onu daha önce hastahaneye (Marmara Kliniği) kaldırmışlar. Kapıcı, annesinin de orada olduğunu söyledi.

Sabah erkenden kalkmış, yüzünü yıkarken, birden bir karaciğer kanaması olmuş. Günlerden 9 Mayıs 1954 Pazar.

Sait Faik, 10 Mayıs Pazartesi gece yarısından sonra fenalaşıp 11 Mayıs Salı, sabah üç sularında yaşama gözlerini yummuştur.

Kapıcı ile yukarı çıktım, biraz etrafı toparladım. Şaşkına dönen annesi elindekileri attığı gibi hastahaneye koştuğundan darmadağınıktı heryer.

Yazmakta bir sakınca görmüyorum… Lavaboya, oraya buraya sıçramış kanları sildik. Kan bir anda geldiğinden yerleri de temizledik. Yazı masasının üzerini de topladım. Lautreamont’un (Maldoror Şarkıları) kitabını da sildim. O şaşkınlıkla kendisini odasına attığından masasının üzeri de dağınıktı. Kısacası, annesinin, gelirse görmeye dayanamayacağı durumu kapıcı ile düzene koyduk. Nitekim hastaneye gittiğimde, bana gizlilikle, evi toparlayıp toparlamadığımı sordu?”

Bir de gülümseten anekdot:

“Hürriyet gazetesine öyküler yazıyor, röportajlar yapıyordu. (Daha önce 7 Gün’de yazmışlığı vardı. ‘Medar-ı Maişet Motoru’ ilkin Sedat Simavi’nin 7 Gün’ünde yayımlanmıştı)

Biriken birkaç yazının paralarını almaya gitmiş. Bakmış ki öykülerine beşer lira biçmişler, röportajlarına onar lira. Hışımla Sedat Simavi Bey’e çıkmış, durumu anlatmış:

-Galiba muhasebede bir yanlışlık oldu efendim, demiş. Hikayelerime on lira, röportajlarıma beş lira çıkartılacakken ters hesap yapılmış demiş.

Sedat Bey’in cevabını hayretler içinde anlattı:

Sait Bey, demiş Sedat Simavi. Yanlışlık değil. Hikaye yazmanız için bir külfete bir masrafa gereksinmeniz yok. Bir kağıt bir kalem kafi. Ama röportaj yapmak için, bir yerlere gidiyorsunuz, ne bileyim, vapura, trene falan biniyorsunuz. Yol parası veriyorsunuz, icabında bir kahveye falan oturup çay-kahve içiyor, masraf ediyorsunuz.

Sait aklına o güne kadar hiç gelmemiş olan bu düşünce biçimine şaşırmış kalmıştı. Öykülerine bu karşılaştırma ağırına gitmişti. Sanıyorum bundan sonra o işe devam etmedi.”

Özdemir Asaf’ın yazısı, Sait Faik’in yaşamı bir yana, külliyatı için de önemli bir bilgi içeriyor.. İşte söz konusu bölüm:

“Bir gün baktım, elinde Georges Simenon’un ‘L’Homme qui regardait Passer Les Trains’ (Trenlerin Geçişini Seyreden Adam) romanı var.

Hayrola, dedim Lautréamount’un pabucu dama mı atıldı? Lautréamount en çok sevdiği yazarlardan biriydi. Öyle severdi. Eline nereden geçmişse, Simenon’u okumuş, beğenmiş. Çok iyi yazar dedi. Benim Simenon’u beğendiğimi bilirdi.

Kumkapı’ya indik, Kör Agop’da oturduk. Ben bu kitabı çevireceğim dedi. Destekledim. Aradan çok bir zaman geçmedi, baktım çeviri bitmiş. Onun öyle uzun uzadıya masa başında oturup çeviri yapmayacağını çok iyi biliyordum, şaşırdım. Dedi ki, gülümseyerek:

– O kadar çok sevdim ki, tuttum bir forma kadar okudum, başladım yazmaya. Baktım, üç dört formalık yazı yazmışım. Biraz daha okudum, gene devam ettim. Atlaya-atlaya biraz daha da okudum ve yazdım. Kitap bitti.

İş sırası kitabı yayınlamaya geldi. Pazarlamasını yaptık. Hemen (Şehir Matbaası, Turgut) ele aldılar. Çabucak dizildi, basıldı, renkli (trikromi) alacalı, bulacalı bir de kapak hazırlandı.

Kitaba ‘Geceleri Yalnız Yatamayan Adam’ adını vermişti. Yayıncıya da el yazması öyle sunuldu:

Georges Simenon – Çeviren: Sait Faik. Ama ne gezer. Kitap çıkıverdi: Bir sabah ondan önce Babıali’de ben gördüm. Kapak şöyle:

Yaşamak Hırsı… Yazan: Sait Faik. Kim-kime, dum-duma, kitap Sait Faik olarak ve ayrıca halk kitabı satış düzeyinde (galiba on bin adet) satıldı, bitiverdi.

Bu bence ilginç bir olaydır. Ve ben böylesi bir yazar işbirliğine, yakınlığına hayır demiyorum. Böylesi çalışmalar olabilir. Bir önsözle belirtmek koşuluyla. Tabii bu, sıradan yazarlar için bir yol değildir. Konu ortaklığı, ortak yetişkinlikler de ister.”

Trenlerin Geçişini Seyreden Adam yerine, Geceleri Yalnız Yatamayan Adam’ı tercih eden Sait Faik’in, bu çevirisini Yedigün’de Geceyarısı Trenleri ismiyle tefrika ettiğini Simenon profesorü Oğuz Eren’den öğrendikten sonra da oturup bunları yazmak farz oldu..

M. Şeref Özsoy

Polis Romanı Nasıl Yazılır?

Nicholas Blake

Kaynak: Detektif Magazin Dergisi Sayı: 2, Aralık 1949

Şimdi okuyacağınız heyecanlı veya esrarlı bir hikaye değil. Fakat bu şekildeki romanlariyle okuyucularını merak ve heyecan içinde bırakan meşhur Nicholas Blake’in eğlenceli bir yazısıdır.

Bir polis romanı veya hikayesi nasıl yazılır? İşte bir çok roman yazmağa meraklı gençlerimizin bilmediği bu suallerin cevaplarını aşağıdaki yazıda bulacaksınız.

Meşhur polis romanları muharririnin zevkle okunacak bu yazısını her zaman için teşvik ve desteklemekten geri kalmayacağımız genç istidallara ithaf ediyoruz.

Bir polis muharriri umumiyetle okuyucularının şu müşahedesiyle karşı karşıya kalır: “Böyle şeyleri nasıl uydurabildiğinizi bilmiyorum” ve: “Her zaman eserin sonundan başladığınızı zannediyorum”

Birincinin cevabı: Zaten ben de bilmiyorum‘dur. Hiç şüphesiz bir psikolog bize diyecektir ki: polis romanları, bunları yazan muharrirlerin içlerinde gizli gayri tabii şiddet hislerinin açığa vurulmasından ibarettir. Ben kendi hesabıma, onları istediklerini söylemeye tamamen serbest bırakmaya mütemayilimdir.

Tanıdığım polis romanları muharrirleri, ben de dahil olmak üzere, görünüşte munis, tehlikesiz, kanunlara fazlasiyle hürmet eden kimselerdir. Bu cins romanları yazmak için lüzumlu ve daha müsbet vasıflar ince bir zeka, hayali vak’alar yaratmak zevki, adli tıp, polis araştırmaları, ve hukuk hakkında biraz bilgi, ve beşeri yaratığın şiddetli bir heyecan altındaki hareket şekli hakkındaki biraz merak gibi şeylerdir.

İkinci müşahedeye gelince, mesleğin yabancıları buna umumiyetle “Muammanızın kördüğümünden işe başladığınızı zannediyorum” mânasını verirler. Hakikatte bir polis romanına başlamak için muhtelif şekiller mevcuttur. Bir cinayet irtıkâp etmek için anlaşılmasına imkân olmayan bir vasıta, veya zaman ve mekâna ait hiç yanlışsız bir program kurmuş olabilirsiniz.

Arzunuza göre, cinayetin vuku bulmasının enteresan olacağı sosyal muhitin tasvirinden başlayabilirsiniz: Vekâlet yazıhanesi, sinema stüdyosu, pansiyon veya reklam acentesi, ve yahut da arkadaşlarınızdan birisi için âni bir antipati hisseder ve onu ya bir cinayetin kurbanı, yahut da katil tasavvur edebilirsiniz. Bu üç başlangıç tipi kabataslak bir şekilde tahkikatın tevcih edildiği üç klasik noktaya tekabül eder: vasıta, fırsat, sebep.

Tabiatiyle, bir polis romanına hayat vermiş olan tohumu tecrit etmek güçtür. Yazdığım bir kitabın ilhamı, delicesine süratle gitmekte olan otomobilin bir çocuğu ezmesine ramak kaldığını görünce gelmiştir. Kendimi zihnen çocuğu bu şekilde öldürülmüş olan bir babanın yerine koydum. Polis suçluyu bulmaya muvaffak olamadığından çocuğun babası onu aramaya ve intikamını kendisi almaya karar verir.

Hareket noktasını bir kere tespit ettikten sonra romancı, çok defa şunun farkına varır ki en güç vazifesi hayalle hakikat arasındaki muvazeneyi idame ettirebilmektir. Umumiyetle detektif (Bir Sherlock Holmes veya bir Hercule Poirot gibi) ateşli, tuhaf veya kuvvetli şahsiyetlerse, suçlular bunun aksine oldukça donuk ve renksiz olacaklardır. Suçlular parlak şahsiyetlerse, sönük bir detektif yaratmaya doğru temayül edilir.

Yaratıcısı olduğum polis memuru garip bir şahsiyet olmakla işe başladı, fakat suçlularının karakter ve saiklerini incelemekle daha fazla meşgul olduğum günden beri, Nigel Strangeways gittikçe daha mücerretleşmiştir. Şimdi kendi kendime onun renksiz ve emici bir kurutma kağıdına benzetmeyi, sadece şüphelilerin karakterlerini açığa vurmaya yarayacak bir vasıta haline koymayı düşünüyorum.

Bir polis romanı yazmaya başlamadan önce, tafsilatlı bir plan yapmak ve bunda sebat etmek esastır. Cinayetin metodu, hadiselerin saatleri, mümkün olan caniler, meş’um saatler esnasında kurbanın ve suçlunun hareketleri, bütün bunlar önceden ve açık bir şekilde tespit edilmiş olmalıdır; ancak bu çalışmadan sonradır ki okuyucuyu yanıltmaya malul olan sahte görünüşü çizmek lazımdır. Kitabı yazarken aklınıza gelen parlak fikirler en büyük şüphe ile incelenmeli ve umumiyetle atılmalıdırlar. Tabiatiyle bu kaidenin istisnaları da vardır. Bugüne kadar hiçbir zaman tahayyül edememiş olduğum birinci sınıftan bir polis hilesinde muvaffak olmama yardım eden bir tanesini söyleyeyim.

Hayvan Ölmelidir romanında, çocuğunun katilini bulmaya karar vermiş olan baba ithamlarla dolu gizli bir hatıra defteri tutmaktadır ki bunun içine araştırmalarını ve intikam arzusunu yazar. Müstakbel kurbanı bu hatıre defterini keşfeder; baba bunun farkına varır ve hiçbir şey belli etmez. Yazmakta devam eder, fakat ilk teşebbüsünün boşa gitmesinden ürkerek öldürmek arzusundan vazgeçtiği hissini verecek şekilde yazar. Bu kurnazlığın, gizli hatıratı gizlice okumakta devam eden kurbanın teyakkuzunu uyutmak, okuyucuyu aldatmak ve nihayet cinayet işlendikten ve gizli hatırat açıklandıktan sonra babayı polis nazarında az şüpheli göstermek gibi üç faydası vardır.

Fakat niçin okuyucuyu aldatmak lazımdır? Şuurlu hiçbir muharririn bozmaması lazım gelen ilk kaide şudur: Detektifin veya katilinin zihninden geçen her şeyi muharrir size söylemeğe mecbur değildir, fakat detektif tarafından elde edilen maddi delillerden bir tanesini bile sizden saklamağa hakkı yoktur. Bunun haricinde, okuyucuyu aldatmaktan ibaret olan bir oyunda her şey mübahtır, yanlış izler ve yanlış deliller tabiatiyle hikayenin kendisinden çıkmalıdır.

Teknik olarak, doğru ve yanlış emarelerin yerli yerine konmaları muharririn vazifeleri arasında belki de en eğlenceli olanıdır. Sağlam bir delil, bir konuşma veya izahın içerisine gizlice sıkıştırılabilir; diğer taraftan bu delil doğrudan doğruya okuyucunun gözüne sokulabilir, (ki bu da iki misli bir blöftür) öyle ki okuyucu bunun yanlışlığından kat’i suretle emin olur.

Polis romanının klasik vasıfları yanıltmak ve heyecanlandırmaktır. Eğer okuyucu, kitabı bitirirken “Ne aptalım! Tabii katil X idi. Bunu çoktan beri anlamalıydım!” diye söylenirse, o vakit romanın iyiliğine kanaat getirebilirsiniz. Fakat eğer okuyucu, katilin kim olduğunu anlayamadığı halde, anlamak için artık merak da göstermezse, okuyucuyu alakalandırmakta muvaffak olamamıştır. Bu hususta en müessir usul, şüpheyi bazen bir şahıs, bazen de diğer bir şahıs üstüne, fakat bu arada hiçbiri uzun zaman suçlu kalmayacak şekilde, atmaktır. Bu oyun ancak, her şahsın mevzubahis cinayeti işlemek için bir sebebi varsa oynanabilir.

Sadece bilmece olmayan polis romanı, ters çevrilmiş şöyle bir silsile ile gösterilebilir: Başlamak için bir sürü şüpheli, sonra sadece iki şüpheli kalana kadar derece derece bir eleme. Bir elemenin yalnız hadieselerin şahadetiyle değil, fakat aynı zamanda psikolojik delillerin yardımıyla da yapılması lazımdır.

Hakikatte polis tahkikatı, asla dramatik olmayan ve hikayesi kriminolojistten başka herkes için sıkıcı olan bir takım teşebbüs ve araştırmaların biriktirilmesinden ibarettir. Romanlarımızda, tahkikatın kısa ve gösterişli olması lazımdır. Bunun için bir takım kaideler, bilhassa peşpeşe cinayetler kaidesi kurulmuştur.

Her zaman, okuyucu bundan sonra kimin öldürüleceğini kendi kendine sorduğundan, bu tip romanlar alakayı uyandırırlar; bu usul aynı zamanda romanın esas karışıklığına da yardım eder. Diğer taraftan peşpeşe cinayetler, hadiselerin düğüm noktalarını fevkalade karıştırabilirler; bazen de suçluların bir kısmını bertaraf etmek için basit bir usul olabilir ki bu da çok defa bir beceriksizliğin itirafıdır. Adeta, yeni bir kan zerki yapmadan okuyucuyu heyecanlandıramamak.

Buna rağmen, Agatha Christie, A.B.C. Cinayetleri’nde bu kaideden orijinal bir netice çıkarmıştır. Görünüşte hiç sebepsiz bir takım cinayetler serisi esnasında kurbanlar alfabe sırasıyla öldürülmektedir ve her cinayet cani tarafından evvelden haber verilmektedir.

Kurbanların seçilmesi tamamen keyfi olduğundan, tuhaf bir mizaca sahip ve adam öldürmekten hoşlanan bir manyağa çatıldığı zannedilir. Kendisine mani olunana kadar alfabede oldukça uzaklara gider. Fakat neticede, hiçbir sebebe mebni olmayan bütün bu cinayetleri pek mükemmel sebeplerle işlediği bir diğerini saklamak için yaptığı meydana çıkarılır.

A.B.C. Cinayetleri polis romanının klasik bir misalidir; bize mantıki neticesine kadar götürülmüş olan hileyi takdim eder.

Muasır İngiliz polis romanları muharrirlerinden pek çoğunda, garip, dahiyane görüşlü amatör detektif Scotland Yard’ın zeki, hassas ve mütevazi bir profesyoneli ile yanyana konmuştur; şahıslar eskisinden daha fazla etten ve kemiktendirler. Entrika, polis tahkikatının karışıklıkları veya tekrar edilen şiddet sahnelerinin acıklılığından ziyade psikolojik şüpheye dayanır.

Böylece polis romanları klasik cinayet hikayelerine benzer ki bu da nev’in ortadan kalkmasına sebep olabilir. Bu büyük bir kayıp mı olacaktır? Polis romanlarını bir sanat şekli olarak kabul etmeyi fazla yüksekten atmak sayarım; buna rağmen başlıca iki rolü vardır: Vakit geçirtir ve psikolojik bir ihtiyaca cevap verir.

Peri masalları gibi, polis romanlarının da belki göründüğünden daha derin bir manası vardır. Esasından, cazibesi öyle zannediyorum ki, bir taraftan şahıs hayatının mübarek karakterinin beşeri ülküsüyle, diğer taraftan ölüme karşı mücadelenin göze göz, dişe diş çarpışmasından doğar; şu halde polis romanları, beşeri ruh değerlerimiz insiyaki intikam hislerimize karşı koyduğu müddetçe, yani kendisini yok edecek yeni bir haleti ruhiye meydana gelene kadar yaşamağa devam edecektir.

Algan Sezgintüredi’nin Çifte Detektifleri / Erol Üyepazarcı

Polisiye roman tarihinde çift kahramanlı polisiye öykülere sıkça rastlanır. Çoğunda bir esas kahraman vardır. İkinci kahraman öykünün anlatıcısı olur ve asıl kahramanın yüceltilmesinde başat bir rol oynar,bir bakıma onun dostu ve kifayetsiz yardımcısıdır. En fazla ikincil önemdeki ayak işlerini halleder. Bu çift kahramanların en tanınmışı muhakkak ki Sherlock Holmes – Doktor Watson çiftidir. Sıradan okuyucuların rahatlıkla özdeşleşebileceği bu ikincil kahramanların diğer çok bilinen örnekleri olarak Hercule Poirot’nun emniyet örgütünde çalışan dostu Hastings’i; Rex Stout’un yarattığı Anglosaksonların deyimiyle “armchair detective” yani hiç bir fiziksel eyleme girmeden sorunları koltuğuna oturup beynindeki gri maddeleri çalıştırarak çözen detektiflerin şahı – ne yazık ki dilimize çokaz çevrilmiştir- orkide ve iyi yemek düşkünü şişko Nero Wolfe’un yardımcısı ve eli ayağı olan Archie Goodwin’i verebiliriz. Bu sayısı pekçok olan çift kahramanlara aykırı bir örnek ise Erle Stanley Gardner’in A.A.Fair takma adıyla yarattığı ortak çalışan biri kadın diğeri erkek iki detektiftir. Barodan üçkağıtçılığı yüzünden kovulmuş eski bir avukat olan Donald Lam ile, detektiflik şirketinin büyük ortağı şişman,çirkin, paragöz Bertha Cool , birbirine üstünlükleri olmayan eşit nitelikte iki kahramandır. Ancak ikisi de anasının gözü olduğundan işlerine gelirse birbirilerini vicdani hiçbir sorumluluk duymaksızın ve gözlerini kırpmadan satabilirler.

Bir polisiye roman çokseveri olarak ilgiyle izlediğim yerli roman yazarlarımızda da bu iki kahramanlı öykülere rastlıyoruz. Bunun bir örneğini Piraye Şengel’in “Ay Çöreği” adlı romanında gördük. Polis Koleji’nden çok meraklı kişiliğinden dolayı atılan Servet ile, Servet’in çocukluk aşkı ama şimdi tostoparlak bir kadın olan Azade ablasının müştereken açtığı detektif bürosundaki maceraları bu çift kahramanlı polisiye romanlara ilk örnek oldu.

Onu izleyen Algan Sezgintüredi’nin yarattığı çifte detektifler Vedat ve Tefo’nun öyküleriyse; polisiye kurgunun sağlamlığı ve hiçbir zaman ikincil plana düşmemesi ama bu arada edebi tadı ve polisiye romanda iyisine zor rastlanan ironinin uygun dozajı ve çağımızın halis polisiye roman yazarlarının dışlamadığı aksine üzerine yoğunlaştıkları toplumsal sorunlara eğilmesiyle hemen dikkatleri üzerine topladı .

Sezgintüredi’nin ilk romanı “Katilin Şeyi” 2006’da yayınlandı. Çok olumlu eleştiriler almasına karşın Türk polisiye roman okurlarına umduğumdan daha az ulaştığını sanıyorum. Bunda yayıncısının tanıtım eksikliğinin rolü nedir bilemiyorum ama bana sanki hak ettiği ilgiyi göremedi gibi geldi.

Bu yıl kitap fuarında ilk kitabıyla birlikte, Vedat ve Tefo’nun ikinci öyküsü “Katilin Meselesi” de sunuldu. Sezgintüredi’nin ikinci yapıtı da ilk öyküsünde kendisi için beslediğimiz olumlu izlenimleri kuvvetlendirdi.

Öykülerin anlatıcısı iki kahramanımızdan biri olan Vedat iri yarı, yakışıklı sayılabilecek, temiz aile çocuğu ama analitik zekası pek öyle gelişmemiş biri. Niteliklerini biliyor ve hiç yüksünmeden kabulleniyor. Üniversite bitirmiş kendi ifadesiyle hem de “İşletme Fakültesi” mezunu ama 35 yaşına kadar bir baltaya sap olamamış. Üst kat komşuları emekli başkomiser Nezih Bey’in oğlu ta çocukluktan beri can dostu Tevfik nâm-ı diğer Tefo ise liseyi bile bitirmemiş ama üstün bir analiz yeteneği olan; afra tafrası olmayan, ün kazanmak gibi bir duyguyu ise hiçbir zaman kafasını takmayan biri. Vedat’ın aksine çirkin elli kilo bile olmayan çerçöpten bir adam.

Emekli başkomiserimiz Nezih Bey, biri oğlu olan bu iki can dostuna bir iyilik olsun diye; emniyet örgütündeki kendi forsundan da yararlanacaklarını düşünerek bir detektiflik bürosu açıyor: “Nezih Dağdelen ve Ortakları Özel Araştırma Limited Şirketi”.

Nezih Bey’in amacı, birbirinden şüphelenen karı veya kocaların eşlerini izletmesi, çalınan kıymetli malların bulunması gibi zararsız işleri yaparak iki arkadaşa cep harçlığı kazandırmak; bu arada emniyetteki arkadaşlarından da yardım alarak büronun yaşamasını sürdürmek ise de aldıkları ilk işleri öyle dallanıp budaklanan ve karabasana dönen bir olay oluyor ki, iki acemi detektif de, Nezih Bey de apışıp kalıyorlar. Uluslararası parasal oyunların da rol aldığı ve seri cinayetler işleyen bir katilin başrolde olduğu bu ilk işlerinde bütün acemiliklerine karşın detektiflerimiz büyük başarı kazanacaklar ve haklı bir üne kavuşacaklardır ancak bu kolay olmayacaktır. Örneğin Vedat gördüğü ilk cesedin karşısında kendi deyimiyle az kalsın altına yapacaktır.

Bunları diğer işler izleyecek, örneğin bir Mafia babasınının rehin kaçırılan oğlunu kurtarmaları kendilerinin ününü katlayacağı gibi bayağı iyi para kazanmalarına da neden olacaktır. Öyle ki ilk işlerini aldıkları 2005 yılından 10 yıl sonra Vedat kendini emekli edebilecek kadar bir birikime sahip olacak ve sonra oturup başlarından geçen ilginç öyküleri kaleme almaya soyunacaktır. Gördüğünüz gibi Vedat olayları 2015 yılında yazmaktadır.

Vedat ile Tefo’nun ilk öyküsünde yukarıda da değindiğimiz gibi seri cinayetler işleyen bir katil sözkonusudur. Seri cinayetler özellikle ABD kökenli polisiye romanların favori konularından biridir ancak ülkemiz için ne kadar gerçekçi olabileceği tartışılabilir. Hatta bazı çokbilenler daha doğrusu bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar “Türkiye’de inceden inceye planlanmış, sofistike seri cinayetler işlenmediği için polisiye roman türünün gelişmediğini” bile söylemişlerdir (!). Son yıllarda da ; ülkemizde inceden inceye planlanmış seri cinayetlere ne yazık ki yine rastlanmamaktadır ama seri cinayet işleyen katiller yerli polisiye romanlarda pekala konu olabilmektedir. Sezgintüredi’nin romanındaki seri cinayetler ise belki de bizim toplumumuza pekala uyan nitelikleri nedeniyle okuyucu katında pek ters bir etki yaratmıyor ve ithal malı gibi durmuyor.

İlk romanda cinayetlerin düğümünü çözen Tefo oluyor, ama medya ve kamu oyu karşısında başarının ödülünü alan Vedat’tır. Öyküyü anlatan Vedat, bunu samimiyetle açıklıyor, Tefo’nun bu taraklarda bezi yoktur. Birisinin de detektiflik bürosunun geleceği açısından bu büyük başarıyı istismar edip reklamlarını yapması en tabii haklarıdır ve bunu Vedat yapacaktır.

Vedat’ın pek parlak olmayan , vasatı aşamayan zekasını öyküyü anlatışından da çıkarıyoruz. Vedat gereksiz ayrıntılar, lafı gereksiz yere uzatmalar, olayların hızlı ritmini bozan tekrarlar ve kişisel yorumlarla hiç de parlak bir öykücü değildir.

Sezgintüredi, Vedat’ın anlatım tarzıyla Vedat’ı iyice tanımamızı sağlıyor ve bu naif anlatım tarzıyla polisiye romanda niteliklisine çok az rastlanan ironi öğesini başarıyla kullanmayı gerçekleştiriyor.

İkinci Vedat-Tefo öyküsü olan “Katilin Meselesi” ise artık iyice tanıdığımız iki kahramanımızın yepyeni bir macerasını izlememize olanak sağlıyor. Tefo evlenmiş ve Bodrum’a gitmiştir. Olaya için için bozulan ve Tefo’yu karısı Ayla’dan kıskanan Vedat da peşlerinden Bodrum’a gider; kabak gibi bütün gün güneşlendiğinden canı yanarken askerlik arkadaşı Davut’tan bir telefon alır. Davut “onun üstesinden rahatlıkla geleceği bir sorunu” olduğunu söylemekte ve yardımını istemektedir. Anlayacağınız Vedat , herkesin onun çözdüğünü zan ettiği ilk olayla epeyi ünlenmiştir.

Bundan sonra Vedat’ı küçük bir Ege kasabasında olayı incelerken görüyoruz. İzmir’de yaşadığını bildiğimiz Sezgintüredi, Ege kasabalarını iyi tanıyor. Bize kasabanın güçlü ve zengin eşrafını, turizme açılma çabalarının toplumsal yaşamı etkilemesini hatta tarihsel gelişme içinde kapitalizmin kasabadaki seyrini polisiye kurgunun önemini yitirmeksizin anlatmasını biliyor. Hatta güncel bir konu olan siyanürlü altın aramalarını bile öykünün doğal çerçevesi içinde bize aktarıyor.

Pınarkesen kasabasında olayların gelişmesi Shakespeare’in ünlü Hamlet’ine özgü gelişiyor. Hamlet rolünü babası Şaduman Bey aniden bir kalp krizinden ölünce ve anasının amcasıyla ilişkisi ortaya çıkınca , öğrenim için gittiği Amerika’dan dönen ve amcası Şahap Bey’i öldüreceğinden korkulan Selçuk üstleniyor. Desdoman’a ise Selçuk’un sevgilisi Filiz. Vedat bütün çabasına, yediği mükemmel bir dayağa ve arkadaşı Davud’un ölümüne tanıklık etmesine karşın, olayı az işleyen zekasıyla çözemeyecek ve can dostu Tefo imdadına yetişecektir. Tefo olayı çözünce tıpkı öykündüğü Hercule Poirot gibi “ a little reunion” yani küçük bir toplantı yapacak, katil dahil bu küçük toplantıda bulunanlara çarpıcı hakikati mantıklı bir şekilde anlatacaktır. Vedat Kurtel ne mi yapacaktır?. Kendi ifadesiyle anlatalım:

“ Ayağa fırladım ve daha fazla kanıt, itiraf filan gerekip gerekmediğini, dış görünüş bakımından değil ama Herkül ve Hercule Poirot’luğunu biraz fazla uzatmakla beraber sonuçta kanıtlayan can kardeşim, hikayeye duhulümüzü ve sonunda ulaşılan çözümü anlatırken neyin cinayet, kimin katil sayılması gerektiği gibisinden takıldığım düşünceyi; hatta katilin meselesinin ustanın evrensel meselesiyle birebir örtüşmesini, yani olmak yahut olmamak’ı bir kenara bırakıp, artık Allah ne verdiyse diyerek, bembeyaz gömleğinin yakalarından yakaladığım gibi kafamı buruncağızının üstüne yerleştiri yerleştiriveedim.”

Sezgintüredi’nin ustalıkla pişirip kotardığı Vedat Kurdel – Tefo öykülerinin yenilerini bir polisiye roman çokseveri olarak sabırsızlıkla bekliyorum.

Olur Böyle Vakalar Özel Dedektif Yakalar (Emrah Serbes)

Türkiye’de bir özel dedektiflik kanunu yok. 1994’de Çiller hükümetinin çıkarmak istediği kanun, özel hayatın gizliliğine aykırı olduğu gerekçesiyle Demirel tarafından meclise geri gönderildi ve askıda kaldı. Buna rağmen pek çok “meslek erbabı” özel dedektif, yasal olarak tanınmasalar da çevremizde cirit atıyor.

Bu işi genellikle araştırma / danışma şirketi adı altında faaliyet gösteren kurumlarda, çoğunluğu emekli polis olan, ancak arada Dr. Joseph Erdem gibi yurt dışında kriminoloji eğitimi almış meraklıların da bulunduğu kişiler yapıyor. Bu arada Erdem’in elindeki uluslararası sertifikalar nedeniyle Türkiye’nin tek yasal dedektiflik şirketine sahip olduğu iddiası da var. Bunun kanıtı olarak da, özel dedektif olarak fatura kesiyor oluşunu, mahkemelerde tanık olarak dinlenişini gösteriyor. Kendisini en son Gamze Özçelik olayında basın mensuplarıyla girdiği çetin tartışmada görmüştük. Basın mensuplarının “Ne iş yaparsınız?” sorusunu yanıtsız bırakmıştı. Bugünlerde yurt içinde temsilcilikler vereceğini de duyuruyor.

Peki ne iş yapar bu özel dedektifler? Baktıkları işlerin büyük bir çoğunluğu: “Karım/Kocam/Sevgilim beni aldatıyor mu?” sorusunda yoğunlaşıyor. Bunun yanında kayıp arama, çalıntı araç takibi gibi işler de yapıyorlar. Hatta bazı bankaların, kredi kartı borcu nedeniyle izini kaybettirmek isteyen müşterilerini bulmak için özel dedektif tuttuğu da biliniyor. Yani polisin takipte ısrarcı davranmadığı hatta çoğu zaman davranmasının da gerekmediği (aldatma vb.) durumlarda, örgütsüz “suçun” peşindeler. Gazetelerdeki “Araştırılacak işlerinizde emekli polislerle takip” vb. ilanlar onlara ait. Hafif “mafyamtırak” ilişkilerle yürüyen bir çalışma düzenleri var.

Bu halleriyle yerli dedektiflerimiz; polisiye edebiyatın aklımıza kazıdığı Sherlock Holmes, Hercule Poriot gibi karakterlere pek benzemiyor. Yine de polisiye edebiyatın klasik dedektifleriyle benzeştikleri yön, polis örgütünden bağımsız, özel bir alanda çalışmaları. İlgilendikleri “suçun” niteliği de buna göre şekilleniyor tabii. Herhalde kapalı bir odadaki cinayeti çözen Poriot, otopark mafyası karşısında aynı başarıyı gösteremezdi.

SUÇ VE CEZA

Suçun tanımını doğası gereği cezayı verecek taraf yapar. Marksist iktisatçı Ernest Mandel polisiye romanın toplumsal tarihini incelediği Hoş Cinayet (Yazın Yayıncılık, 1996.) adlı kitabında, türün evrimiyle suçun tarihi arasındaki koşutluğu anlatır.

“Örgütlü suçun rüştünü ispat etmesi, salon dedektif romanının ölüm çanını çaldı. (…) Polisiye romanda ilk büyük devrim işte o zaman meydana geldi. Bu devrimin iki egemen tipi Dashiel Hammett ve Raymond Chandler’di. (…) Simenon’un kahramanı Müfettiş Maigret de zaten başka bir gelişmeyi temsil eder: özel dedektifin yerini normal polisin alması.” Aynı gelişimi açıklayan Andre Vanoncini polisiye romanın ortaya çıkışıyla, modernizm ve analitik aklın ilahlaştırılması arasındaki bağlantıya dikkat çekiyor. (Polisiye Roman, İletişim Yayınları, 1995.)

Her iki yazarın da ortak görüşü, 20. yüzyılda mafya bağlantılarıyla örgütlenmeye başlayan suçun, artık sadece dedektifin entelektüel çabasıyla çözülebilecek kadar katıksız olmadığıdır. Klasik polisiyenin “katili yakaladık, adaleti sağladık,” anlayışı en başından beri bir gerçeklikten kopuş işaretiyken, artık büsbütün mızrağın çuvala sığmadığı bir noktayı gösteriyor.

Gerçeklikten kopuş, “devlet-mafya-siyaset” ve bin türlü ilişkinin herkesin gözü önünde iç içe geçtiği, buna rağmen kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan coğrafyamızda bir yaşam tarzına dönüştü. Bu açıdan genel olarak klasik polisiyenin ideolojisi ve yeni yeni boy atan özel dedektifliğimizle memleketin ruh hali arasında ciddi bağlantılar olduğu kesin. Yine Mandel’e dönelim:

“Ölümün şeyleşmesi, polisiye romanın bizzat can damarıdır. Düzensizliğin düzene kavuşturulması, düzenin yeniden düzensizliğe dönüşmesi: polisiye romanın ideolojisi işte tümüyle budur. (…) Suç, şiddet ve cinayeti ele almasına karşın; yatıştırıcı, toplumsal bakımdan bütünleştirici bir yazındır.”

1930’lu yıllarda Amerikalı yazar Dashiel Hammett’in önünü açtığı, ardından Leo Malet, Jean Patrick Manchette gibi Fransızların sahip çıktığı bir akım, polisiyenin yatıştırıcı etkisini yok eden, “cani sistemin bizzat kendisidir,” diyen kara romanlar yazdı. Sanırım bu türün ilerici temalar taşıyan en verimli eserleri de onlar arasından çıktı.

Kimileri bugün ısrarla dedektiflik kanunun kabul edilmesinin yurdumuz için büyük bir istihdam sahası yaratacağı iddiasında. Kapkaç, faili meçhul cinayet vb. olaylar dedektifliğe olan ihtiyacı arttırmış. Kapkaç ve faili meçhullerin bir güvenlik sorunu olmadığı, ekonomik ve siyasi nedenleri bunduğunu gözeterek bir soru soralım. Öyle olmasa bile, her talep arzı gerektirir mi acaba? İnsanlar arasındaki ilişkileri metalar arasındaki ilişkiler olarak görüyorsanız, evet! Yok, arada ahlaki ölçütler de vardır diyorsak, hayır! Özel dedektiflerin çoğalmasıyla özel alanın daralması arasında doğru orantı var