İlk Okudukları Polisiye / Sevin Okyay

Esrarengiz şeyleri hep sevmişimdir. Mesela son zamanlarda hayatımda da çözülmedik bir esrar var. İki ay kadar önce, ilk okuduğum polisiyeler üzerine yazdığım kısa yazı, nereye gitti? Ben Cinai Roman’a yolladım sanıyorken, oradan adıgeçen yazıyı mümkünse göndermemi rica eden bir yazı gelmesiyle birlikte, esrarın göbeğine daldım. Aradım, taradım, maalesef bulamadım. Gerçekten, ne evde, ne işteki bilgisayarlarımda yok. Oysa yazdığımdan eminim. Ne yapalım, günün birinde sevdiğimiz polis ya da dedektiflerden birinin, örneğin Sid Halley ya da Commisario Guido Brunetti’nin yolu buralara düşerse, bir aratırız.

İlk polisiye romanımı Beşiktaş’taki evde okumuş olmalıyım. O evin birinci katında (müstakil bir evdi), arka taraftaki odanın, babamın çalışma odasının bir duvarı boydan boya bir kitaplıkla kaplıydı. Kitaplar, yazar soyadına göre dizilmiş, dört ayrı renkte ciltlenmişti. Orada okumuş olmalıyım, en azından Mickey Spillaine’in Mike Hammer’lerini orada okuduğumdan eminim, çünkü annem onlardan hiç hazetmezdi. Demek ki babam almış. Bir sonraki evde (Çiftehavuzlar) babam olmadığı için, bir tek Mike Hammer bile yoktu. Mike bana da biraz fazla sert ve terbiyesiz gelirdi. Pat Chambers’ı daha çok severdim. Ama, sinemada Eddie Constantine’in oynadığı Peter Cheyney kahramanı Lemmy Caution’a hayrandım.

Dame Agatha’ya gelince, Beşiktaş’tan beri hayatımda olmalı. Adını çok eskiden duymuştum. Sonra Çiftehavuzlar’da bütün Akba kitaplarıyla, bir miktar Ak kitabı okumuştum. Akba’nın çevirilerini (daha o zamandan, kolejin orta bölümündeyken) özenli, Türkçeleri doğru diye beğenirdim. Erle Stanley Gardner, John Dickson Car, Ellery Queen (adıyla yazan kişiler), o evde mevcut bütün maceralarını okuduğum yazarlar. Ve elbette Suveren kardeşlerin çevirdiği Agatha Christie’ler. Simenon’un da en başlarda hayatıma girdiğinden eminim. Maigret ilk gerçek anlamdaki dedektifim olabilir. Eğer Poirot değilse, tabii. O zaman onun o kıymetli beyin hücrelerine ‘gri’ değil, ‘kurşuni’ hücreler denirdi. Annemin sevdiği Wilkie Collins’i ise, çok küçük yaşta okumuş olma ihtimalim kuvvetli. Tam olarak polisiye sayılmasa da, bu janrın müjdecisi sayılan “sansasyon romanları”nın yazarıydı Collins.

Bizden kısa bir yazı istendiğine göre, daha fazla uzatmayayım, en iyisi. Polisiye, hatırlayabildiğim geçmişe kadar, hayatımda mevcuttu. Hiçbir zaman da, ikinci sınıf bir edebiyat janrı olduğunu düşünmedim. Çok iyi örneklerini okudum da ondan. İyi yazılmış her kitap edebiyat eseridir. Benim kıymetli polisiyelerim arasında da bu tanımı hakeden pek çok kitap var.

Not: Bu arada Sid ile Guido kardeşlerime gerek kalmadı. Yazıyı bir daha kaybetmişken buldum. Yoksa yolladım da kaybettim mi sandım? Eh yani, esrara ben düşkün olmayayım da kim olsun?

İlk Okudukları Polisiye / Algan Sezgintüredi

Okumaya bizim kuşak ebeveynin baş düşmanı Teksas/Tommiks tayfası ve Gırgır ile başladım. ‘Resimsizlerle’ dördüncü sınıfta Milliyet Çocuk romanlarıyla tanıştım. İlk okuduğum kitabı hatırlamıyorum ama Afacan Beşler/Gizli Yediler tipi polisiye içerikli çocuk ve Baskan Yayınları’nın Lancelot serisi türü ergenlere yönelik kitaplarını saymazsak, okuduğum ilk “yetişkin polisiyesini” gayet net hatırlıyorum: Kupa Dörtlüsü (Ellery Queen). Gayet net hatırlıyorum çünkü ortaokuldaydım ve o zamana kadar bütün okuduklarım yukarıda saydıklarımla mizah dergilerinden ibaretti. Kupa Dörtlüsü’nü polisiyeye pek meraklı bir arkadaşım vermişti; çok hoşuma gittiğini ve fazla zaman geçirmeden kitaplığına dadandığımı da gayet iyi hatırlıyorum. Bolca Gardner, Christie, Dickson kitaplarıyla tam seri Arsène Lupin’i art arda yalayıp yutmuş, fazlası için türlü sahafa saldırmıştım.

O dönemde Mike Hammer’dan Bond’a, artık bazısının adını bile hatırlamadığım türlü kahramanla haşır neşir oldum. Emin değilim ama galiba (çizgi romanlar dışında) ortaokul-lise dönemimi neredeyse tümüyle polisiyeyle geçirdim. O yaşlarımda beni en çok etkileyen Lupin ile Queen olmuştu. Herhalde toyluktan, Gardner’ı fazla düz, Dickson’ı iç karartıcı, Christie’yiyse bir iki kitabı hariç sıkıcı bulduğumu hatırlıyorum. Ancak devam etmedim; başka yönlere, başka kitaplara kaydım. Yaş ilerledikçe, belki üniversitenin etkisiyle siyasi ve felsefi kitaplara, onlardan da diğer romanlara geçtim. Ancak yıllar sonra, gene bir dostun tavsiyesiyle aldığım Bernie Rhodenbarr kitaplarıyla tekrar polisiye okumaya başladım. 90’lı yıllarda havasını yeniden bulup yayınlanan polisiyelerden pek çoğunu, kimini zevkle, kiminiyse cidden sıkılarak okudum.

Şunu beğendim, bunu beğenmedim türünden gitmeyeceğim çünkü genel okuma anlamında, kim bilir, belki bazı “polisiye okurlarına” garip gelir, okuduğum hiçbir polisiyede çözümü merak etmiyor, kim yaptı vesaire meselelerine neredeyse hiç bakmıyorum. Aksine beni öncelikle kitabın kurgusu, karakter gelişimi, dili, zekâsı ve okuma zevki gibi “edebi” tarafları ilgilendiriyor. İlaveten polisiye sınıflandırmasına girmeyen pek çok kitabı duygu veya etki bakımından polisiye gördüğümü belirtmeliyim. Tabii son derece kişisel meseleler bunlar; klişenin dediği üzere, zevkler ve renkleri tartışmanın yararı yok.

İlk Okudukları Polisiye / Zeynep Ergun

İlk okuduğum polisiye romanlar, Georges Simenon’un Maigret serisiydi. Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum ama çocuktum. Her ne kadar artık metinde alttan alta varlığını gösteren erkek merkezli bakış beni rahatsız etse de hala dönüp bu romanları okumayı severim . Sonra tabii Agatha Christie’ye merak saldım. Sanıyorum onun da bütün kitaplarını okudum. Kardeşimin Bekçisi’nde iki metni konusunda çözümlerimi yazdım. Daha sonra daha çağdaş yazarlar ilgimi çekmeye başladı: P. D. James, Ruth Rendell, Ian Rankin gibi.

Prof. Zeynep Ergun’un Yazarlar bölümümüzdeki sayfası için tıklayın.

İlk Okudukları Polisiye / Mustafa Arslantunalı

Klasikleri okumanın, ruhsal olgunlaşma için elzem sayıldığı 1970’li yıllarda, özetlenmiş ama yine de ciltli basılmış, kapağında romantik resimler bulunan klasik romanlar bugüne kıyasla daha çok okunuyor olmalıydı. O zamanlar internet yoktu, klasiklerin çizgi romanları da henüz icat edilmemişti  ama, “100 Büyük roman” gibi vaatkâr isimler taşıyan kitaplar, romanları okumadan okumuş gibi yapmanın yollarını öğretiyor, bir yandan da hangi kitapların okunması gerektiğine dair bir fikir veriyordu. Ortaokula gelmiş bir delikanlının çocuk dergisi ya da çizgi roman okuması ne kadar ayıptı! Hafif şeylerle vakit kaybedilmemeli, önce klasikler sindirilmeli, daha sonra lisede politika ve felsefeye geçilmeliydi. Günümüz kültürünün enfantil dünyası için ağır sorumluluklar.

Bu sebeplerden ötürü ilk okuduğum polisiye, daha doğrusu polisiye niyetine okuduğum ilk kitap, Victor Hugo’nun Sefiller’inin bir özeti olmuştur sanırım. Mazlum Jan Valjan’a karşı acımasız Javert! Çizgi roman günah, klasikler makbul, hafif kitaplar –polisiye adı bugünkü kadar jenerik değildi- mekruhtu…

Üzerinde kedi kafalı logosuyla Akba’dan çıkan Aytaşı ise , okuduğum ilk gerçek polisiye olsa gerek. Ama onun da polisiye ya da cinai roman olup olmadığı pek belli değildi.  Hatırladığım kadarıyla, daha çok bir klasik havası taşıyordu kitap. Epey bir süre, sanırım bütün ergenlik döneminde “polisiye” olduklarını bilerek iki yazar okudum:  Agatha Christie ile Georges Simenon.  Agatha Christie kolay bulunur, herkes tarafından küçümsenir ama bir solukta okunurdu. Galiba Simenon da bugüne kıyasla çok daha popülerdi. Bu iki yazarın tamamen ayrı iki dünyaya ait olduklarından şüphe etmez, kimi zaman Simenon’un kahramanlarıyla Agatha Christie entrikaları bir araya gelebilir mi diye de düşünürdüm. Bunun tersi hiç olmaz gibi görünürdü bana. İki yazarın bu kadar farklı oluşunun bir sebebinin de çeviri farkı olduğunu bilemezdim tabii. Aralarında bir başka önemli fark da şuydu ki Simenon romanlarını dönüp tekrar okurdum sonradan. Taşrada kitap azdı, okumak içinse bol vakit vardı. Üniversiteli ağabeylerimize göreyse, devrim için vakit dardı, Dostoyevski’yle oyalanmayıp Politzer’den başlamalıydı işe… Onlarla konuşurken –daha çok dinlerken- Dostoyevski’de direniyor, ama hafifmeşrep kitaplarımı savunmama katmıyordum bile. Simenon ile Christie ayrı dünyalara ait olsalar bile, burada başka bir galaksi söz konusuydu. “Ciddi” kitaplar okudukça içselleştirilen bu baskının, polisiye okumayı daha tatlı hale getirmediğini kim söyleyebilir?

Mustafa Arslantunalı

Ocak 2010

Polisiye Okuma Tarihim (A. Ömer Türkeş)

Polisiye roman okumaya ne zaman başladım? Yaş 50’ye gelince bir solukta yanıtlamak kolay değil. Ama polisiye roman merakımın babamdan geçtiğini,  henüz okumayı sökmediğim yıllarda, gözüme ilk ilişen kitaplar arasında polisiyelerin bulunduğunu söyleyebilirim. Çocukluğumun o döneminde polisiye, macera ve korku türüne merak salmamda sinema daha etkiliydi. Özellikle Christopher Lee’nin canlandırdığı Dracula serisi unutulmazlarım arasındadır.

Okuyucu olarak polisiye kültürüm(!) romanlardan önce çizgi romanlar sayesinde başlamıştır. Gazetelerdeki gündelik çizgi bantlar, Ceylan, Zıpzıp ve Doğan Kardeş’teki detektif maceraları ilk göz ağrılarım. Okumayı ilerletince, polisiye kurgusundan ziyade serüven ve maceraya ağırlık veren çocuk romanları ilgimi çekmişti. Kuşkusuz ilk sırada Jules Verne romanları yer alıyor.

Daha sonra babamın kütüphanesine dadandım. Özellikle ilkokul üçüncü  sınıftayken Siirt’e taşındığımızda başgösteren kitap sıkıntısını  gidermenin en iyi yolu babamın polisiyelerini okumaktı. Televizyonun olmadığı, gazetelerin kış mevsiminde sürekli aksadığı yıllarda polisiye romanlar ev halkının ortak zevkiydi. İlk aklımda kalan yazar Agatha Christie, yayınevi ise AKBA’dır. Bu vesileyle AKBA yayınevine şükranlarımı sunmak isterim.

O yıllarda Siirt’in –aslında- gazete bayisi olan biricik kitapçısına gelen detektif romanlarında Akba ya da Altın Kitaplar amblemi ağırlıktaydı. Fiyatı uzun yıllar beş liraya sabitlenen bu polisiyelerin sanıyorum babamdan başka talibi de çıkmıyordu.

Sıkı  bir polisiye okuru olduğu halde, Cumhuriyetin aydınlanmacı ilk kuşağından gelen babam için polisiyelerle “Teksas-Tommiks” arasında yalnızca ince bir çizgi vardı. Ama lafı uzatmayayım; anlayacağınız, okul mevsiminde, tatil günleri haricinde cinayetlerin izini sürmeme, “katil kim” bilmecesi çözmeme izin verilmezdi. “Katil kim” bilmecesi diyorum, çünkü o yıllarda okuduğum hemen hemen bütün polisiyeler, türün kapalı mekanlarda geçen zeka oyunlarına dayalı klasiklerinden seçilmişlerdi. Henüz “özel detektif”lerle, Raymond Chandler’in Phillip Marlow’u ya da Mickey Spillane’in Mayk Hammer’i ile tanışmamıştım, ama Canon Doyle’un Sherlock Holmes’u, A.Christie’nin Hercules Poirot ve Bayan Marple’ı, Carter Dickson’un Gideon Fell ve H.Merrivale’si, Ellery Queen’in Ellery Queen’i, Patrick Quentin’in Müfettiş Trant’ı ezberimdeydi artık. Savcıydı babam; biraz da mesleki yakınlıktan olmalı, onun ve dolayısıyla evimizin favorisi Erle Stanley Gardner’in avukat kahramanı Pery Mason’dı…

Neredeyse her hafta sonu bir, iki polisiye devirmesine deviriyor, yukarıda saydığım detektiflerin maharetlerine her keresinde yeniden iman tazeliyordum ama şapkadan tavşan çıkaran sihirbazların ellerine su bile dökemeyeceği bu değerli şahsiyetleri sadece uzaktan seyredebiliyordum ben. Genellikle üst sınıflardan zengin insanların mekan ve muhitlerinde geçen romanlardaki hayatlar da seyirlikti. Ve hatta, E.S.Gardner’in mahkeme salonu bir tiyatro dekorundan hiç de farklı değildi… Hep bir cinayet oyunuydu sahnelenen. Ne babamı ne de tanıdığım başka bir “kanun adamı”nı anımsatan tek bir insan tekinin yer almadığı bu oyunlaşmış polisiyelerin detektif tipleri de kahraman olmasına kahramandılar, ama varoluşları başka bir dünyaya aitti; sevebilirdiniz, esprilerine gülebilirdiniz, muammayı çözerken sergiledikleri zihinsel kapasiteleri önünde saygıyla eğilebilir mesafeli bir hayranlık hissedebilirdiniz, ama onlar için üzülemez, başlarına bir şey gelmesinden endişelenemez, başka bir hayat içinde tahayyül bile edemezdiniz onları. Kurmacalıkları küçük bir çocuk için bile apaçıktı.

Sonra Simenon’un “Cinayetler Limanı” geçti elime, Maigret’i tanıdım ve… Meraklanmayın, ne hayatım ne de polisiyelere bakışım değişmişti!.. Şimdi geriye doğru düşündüğümde, o zamana kadar okuduklarımdan farklı bir yöne saptığımı farkedebildiğimi söyleyebiliyorum sadece.

Orta okul yıllarında Manisa’ya taşındığımızda seçeneklerim de arttı. Milliyet’in “Kara Dizi”si, “Üç Maymunlar”, “Hayat Polisiyeleri” ve diğerleri… Elime geçenleri iyi-kötü ayrımı yapmadan okuduğum zamanlar. Aradan bunca yıl geçtikten sonrabile pek çoğu aklımda ve kütüphanemde hala saklı duruyor. Ve o yılların çevirilerini eski kitapçılarda bulduğum zaman hala o zamanlara özgü bir heyecan duyuyorum.

İlk Okudukları Polisiye / Hikmet Hükümenoğlu

Yaş beş ya da altı; okuduğum ilk resimsiz kitaplar, aynı zamanda okuduğum ilk polisiye romanlar olmalı: Enid Blyton’ın Afacan Beşler ve Gizli Yediler serileri… O zamanlar işin polisiye boyutundan çok ağaç evlerin, zencefilli kurabiyelerin ve limonataların büyüsüne kapıldığımı itiraf etmem lazım. Bir de  kahramanların suçluları takip ederken gürültü yapmamak için giydikleri lastik tabanlı ayakkabılar aklımda kalmış. Yaz tatillerinde Kıbrıs’a gidenlere kaçak Converse ayakkabı sipariş ettiğimiz yıllardan bahsediyorum.

Ortaokulda ilgim korku ve bilimkurgu alt-türlerine kaydı. Tabii bir yandan da elime geçen bütün Agatha Christie’leri okudum. Aslında onları romandan ziyade bir nevi sudoku olarak kabul ediyorum, fakat On Küçük Zenci’yi ayrı bir yere koymam lazım. Okuduğumda öyle etkilenmiştim ki, oldum olası kusursuz polisiye romanın o olduğunu düşünürüm. Kim bilir, şimdi tekrar okumaya kalksam belki hayal kırıklığına uğrarım. Bir de Pınar Kür’ün Bir Cinayet Romanı’ndan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Hem eli yüzü düzgün yerli bir polisiye olmasından, hem de zamanında çok yenilikçi sayılacak postmodern kurgusundan dolayı.   Edebiyatla daha yakından ilgilenmeye başladıktan sonra, polisiyeye geri dönüşüm Patricia Highsmith ile oldu. Dashiell Hammett ve Raymond Chandler’lara ise hiçbir zaman fazla ısınamadım.

Son zamanlarda merkez-edebiyatın alt-türlerden yoğun bir şekilde beslenmesi yüzünden neye polisiye, neye bilim-kurgu, neye gerilim romanı dendiğini şaşırır olduk. Şikayet etmiyorum, bu son derece heyecan verici bir şaşkınlık hali bence. Aslında şöyle desem daha doğru olur: yazar kimliğimle heyecanlansam da, okuyucu kimliğimle arada sırada eski moda, katıksız polisiyeleri özlüyorum. Çok özlediğimde de, bu aralar pek popüler olan İskandinav yazarlara yöneliyorum.

İlk Okudukları Polisiye / Şebnem Şenyener

Polisiye roman beni çocukluk yıllarımda sardı. Belki oradan başlamalayım anlatmaya: 1970’li yıllarda, “Kare As” serisiyle. Başkan Yayınlarından yayınlanan, yazarı Fransız polisiye edebiyatı Grand Prix ödülü sahibi Odette Sorensen, çevirmeni Ali Topaloğlu, yeşil kapaklı kitapçıklardaki  dört genç kız arkadaşın detektiflik maceralarını, yayınlandıkça hiç aksatmadan aldığımı ve tekrar tekrar keyifle okuduğumu hatırlıyorum. Şimdi düşününce, 30 Şubat’ın kahramanı Afsane’ye “Kupa Ası” adını takmam da böyle bir çocukluk esintisi olduğunu hissettim.

Ergenlik dönemimde ise beni hakikaten avcuna alan ilk polisiye “Fosforlu Cevriye”dir. Suat Derviş’in kaleminden Beyoğlu’nun fosforlu hikayesi, kahramanları ve her kelimesiyle işlediği romantik aşk, her bakıma, buram buram bir “noir’ı ilk tattığım eserdir. Ondan sonrasını her polisiyede aynı “noir” lezzeti, aynı keyfi yeniden ve yeniden yakalamak macerası diye özetleyebilirim.

İlk Okudukları Polisiye / Erol Üyepazarcı

İlk okuduğum polisiye roman Mickey Spillane’ den Kemal Tahir’in F.M.İkinci takma adıyla çevirdiği “Kanun Benim” dir. O zaman 15 yaşlarında bir yeni yetme delikanlı adayı idim. Çağlayan Yayınları çoğu erotik yayınlar olmak üzere ilginç bir yayıncılığa başlamıştı.

Yıl 1953-54. Parlak, tahrik edici kapakları olan ve 1 TL’sına gazete bayilerinde satılan kitaplar çıkarırdı. Bu kitaplardan ilkönce Charles Royer diye ikinci sınıf bir Fransız yazarının “İnsan Harası” diye bir romanını almış ve beğenerek okumuştum. “Kanun Benim” in ilk önce kapağı beni cezbetti. Elinde tabanca adamın biri koltuğa oturmuş karşısında da sarışın bir kadın soyunuyor(!). Bu o dönemler için bayağı iyi şeyler vaat eden bir kapaktı. Aldım, yer gibi okudum, sonra diğer Mike Hammer öyküleri yayınlandı, onları da aldım. Bilindiği gibi sonra işin suyu çıktı. Bizim yerli yazarlar yüzlerce sahte Mike Hammer öyküleri yazdılar, ben de Mike Hammer’den sıkılıp bıraktım.

Asıl polisiye roman tutkunluğum ise Georges Simenon ile tanıştıktan sonradır ve hâlâ onun üstüne yazar tanımam.

İlk Okudukları Polisiye / Levent Cantek

Levent Cantek, editörlüğünü üstlendiği Çizgiroman araştırmaları dergisi Serüven‘deki tanıtıma göre “Eski fanzinci, on yıla yakın süredir de akademisyen” Biz düzeltelim, eski fanzinci ve akademisyen, halihazırda İletişim yayınevi editörüdür kendisi. En son 2008’de 1945-50 yılları arasını mercek altına aldığı “Cumhuriyetin Büluğ Çağı” kitabı yayınlanan Cantek’in, Türkiye’de Çizgiroman, Erotik ve milliyetçi bir ikon: Karaoğlan, Çizgili Hayat Kılavuzu, Çizgili Kenar Notları, Markopaşa: Bir mizah ve muhalefet efsanesi gibi incelemelerde yazar ve editör olarak imzasını görüyoruz. Cantek, sanki doğru yerden, Sherlock Holmes’ten başlamış polisiye okumaya.

Avantür edebiyatının iştahla tüketildiği bir evde büyüdüm. Serüven romanlarından, best seller yazarlarından uzun uzadıya bahsedildiği, filmlerin önemli vakitler ayrılarak izlendiği bir evdi bu. Babam, yetmiş aşını yeni devirdi, günde en az iki film izlemeyi, aralıklarla da olsa tarihi romanlar okumayı halen sürdürüyor. Böyle bir evde çocuk olunca lanetlenmiş türlerle ister istemez hısım akraba oluyorsunuz.

İlk okuduğum polisiye, “Şarlok Holmes”ti. Hadise Yayınlarından çıkmış, 1960 öncesinden bir kitaptı galiba. İtiraf etmeliyim ki karıştırıyor olabilirim. Çizgi romanlar, filmler, saklanmış gazeteler, dergiler, kupürler, tefrikalar, eve girip çıkan kitapların dolaşımı küçük bir çocuk için hayli yoğundu.

Örneğin Başak Yayınevinden çıkmış kitapların hayal dünyamı ziyadesiyle etkilediğini hatırlıyorum. Belki onları daha önce okumuşumdur. İlkokuldayken bir arkadaşım Baskan Yayınlarının kitaplarının dünyanın en iyi kitapları olduğunu söylemişti, üstelik Amcası bunların hepsine sahipti; sadece o da değil, çıkan her çizgi roman, her çocuk dergisi ve sayamayacağı kadar çok heyecanlı romanı olan amcasının tam tamına yüz bin kitabı vardı. “Amma atmıştı canım”, eve gidip kitaplarımızı saymıştım. O amcanın hiç görmediğim kütüphanesi sayısız kez girdi rüyalarıma. Dayanamayıp, merakla, Halk Kütüphanesinden Baskan Yayınları kitapları almıştım. Şişedeki Mesaj, Limandaki Yabancı… Ne heyecan verici isimlerdi. Nostalji payını hesap etmiyor değilim ama “hepsi harikaydı, baş döndürücüydü” demesem haksızlık etmiş sayarım kendimi.

Çocukluğumda günde bir kitap devirdiğim dönemler olmuştur, hemen hepsi Baskan Yayınlarının kitaplarıyla geçmiştir. Gerçekten sıkı polisiyeler vardı içlerinde.

Polisiye ile kişisel hesabım / İsmail Güzelsoy

Yazar ve eleştirmen tanıdıklara, ilk okudukları polisiyeyi sorduk. Kimi kısa, kimi daha uzun, yanıtlar aldık; şimdi bu soruşturmamıza gelen yazıları geliş sırasına göre yayınlıyoruz. İsmail Güzelsoy, özellikle “para üçlemesi” ile, forum sakinlerimizin en sevdiği yazarlardan biri.

POLLY-SİYE

İsmail Güzelsoy

Gençlik çağlarında iyi bir polisiye okuru olduğumu söyleyemem. Üç sanat dalı benim için ucuz, sakil alanlardı. Bunlar; sinema, caz müziği ve polisiye edebiyatıydı. Sinema ve caz ile tanışıp yanılgımı anlamam çok kolay oldu. Özellikle Sinema beğenim, Yılmaz Güney ve Fellini sayesinde büsbütün değişmişti. O aralar sınıf arkadaşlarımdan birinin okuduğu, caz tarihini anlatan bir kitapla bu müzik türüne bakışımın ne kadar yanlış olduğunu anladım ve aslında hissettiğim ergen hüznüne çok uyarlı bir müzik türünü sırf züppelikten reddettiğimi fark etmiş oldum. Polisiye edebiyatla barışmam çok daha geç bir dönemde gerçekleşti.

On yedi yaşımda Marquez, Kafka ve Orwell’ı okuduğumda iki şeyi çok iyi anladım: 1. Yalnızca edebiyat okuyarak edebiyat öğrenilmiyordu; 2. Yalnızca klasikleri okuyarak ilerlemek mümkün değildi. Böylece felsefe ve klasik psikoloji metinleriyle didişmeye başladım. Freud, Lacan, Jung okudum. Althusser ve Frankfurt Okulu’nun “babaları” da kitaplığıma girmeye başladı. Bu metinlerle haşır neşir oldukça edebiyatın bir hikâye anlatma yordamı olmadığını da kavramaktaydım. Her anlatı aslında yaşantımızda en az bir şeyi yeniden sorgulamaya zorlar bizi. Dayanılmaz bir içgüdüyle bazı eserleri yeniden okuduğumda on dokuz yaşına varmıştım. Suç ve Ceza’nın bir anlatıdan ziyade etik bir sorunsalın metni olduğunu, Kafka’nın dünyayla hesaplaşmaya çalıştığını, Orwell’ın özgürleşmeyi sorguladığını anlıyordum. Marquez’i, Stendal’ı, Balzac’ı yanlış okuduğumu fark ettim. Bu yönelimimi tetikleyen şey, Althusser’in, “masum okuma yoktur,” önermesi olmuştu. Okumanın aynı yazmak kadar bir manipülasyon, hatta bir suiistimal olduğunu düşünmeye zorlanıyordum. Sınıf arkadaşlarımdan biri Hoş Cinayet diye bir kitap okuyordu. Sırf kitabın ismine kapılarak onu ödünç istemiştim. Delikanlı, “Benim baş ucu kitabım, geri vereceksen veririm,” demişti. Baş ucu kitaplarına karşı dayanılmaz bir ilgim vardı çünkü bunlar okurun mahrem alanlarıydı. Zaten Camus’yu da öyle keşfetmiştim.

Ernest Mandel’in Hoş Cinayet romanını on dokuz yaşında okuduğumda polisiyenin zannettiğimden çok farklı bir evren olduğunu fark edecektim. Her şeyden önce, polisiye edebiyatın tarihi baş döndürücü, karmaşık bir maceraydı. Şu önermeler çok çarpıcıydı benim için: 1. Polisiye edebiyat sanayi devriminin ideolojik enstürmanıydı. Pozitivist yöntemin bir pratiğiydi o. Dedektif delilleri toplayarak tümevarımsal bir yol izleyerek katili yakalamayı başarmak zorundaydı. Mandel, satır aralarında iki şeyi ima ediyordu: 1a. Katil katil değildi; varılması gereken bir sırrın taşıyıcısıydı; 2a. Dedektif bir dedektif değildi, o bir sırrı ifşa etmesi gereken bir bilim tanrısıydı. İşte bu simgesel düzen beni çok etkilemişti. 2. Temel fikir de çok ilginçti Mandel’de: Polisiye edebiyat, insanlığın, özellikle Avrupa’nın en büyük yıkımlarını deneyimlediği dünya savaşlarından sonra yükselmeye, gelişmeye başlamıştı. Bir yanda milyonlarca insan katledilirken bir yanda polisiye altın çağını yaşamaktaydı. Burjuva kültürü vatandaşlarına şunu söylemekteydi: Evet bir savaşta milyonlarca insanı katledebiliriz ama öte yandan sizin yaşama hakkınız bizler için çok önemlidir. Bir tek insanın cinayet sonucu ölüm için çok zarif yöntemler kullanıp faili cezalandırma zahmetine de gireriz. Güvendesiniz!

Böylece polisiye kültürün de zannettiğimin aksine, güncel ideolojinin bir ürünü olduğunu, onun da farklı katmanları olabileceğini anlamış oldum. İlk olarak işe en başından başlamam gerekiyordu. Tabii ki Poe. Morgue Sokağı Cinayeti başımı döndürmüştü. İdeolojik arka planındaki karmaşık doku feci çarpıcıydı. Cinayetin faili bir hayvandı. Cinayet işlemek şuursuz bir hayvanın korkudan kaynaklanan hezeyanının bir sonucudur; akil biri cinayet işleyemez. Korkan ilkel akıl öldürür.

Bu kısa öykü üzerine çok kafa yormuş ve çıkaramalarımı öykünün on katından uzun bir makale olarak yazmıştım. Annemin üzerinde tavuk ayıkladığı “eser”lerimden biri olarak yok olup gitti. Onca yazdığım yazılardan, öykülerden en acıdığım şeylerdendir. Her neyse, ikinci olarak Doyle ile tanıştığımda bir kez daha şaşkınlığa düşmüştüm. Olacak iş değildi, yeni tanıştığım bu evren bütün önyargılarımı darman duman etmişti. Böylece her teorik metinden sonra bir polisiye okuma alışkanlığı edindim. Simenon, Christie, Highsmith, O’brain ile yoluma devam ettim bir süre. Yirmili yaşlarımın başında yeniden özlediğim yazarlara döndüğümde bir fikir çok netleşmişti: Çağdaş edebiyat polisiye kültürünü izliyordu. Evet, ortada bir dedektif yoktu, evet ortada bir cinayet ve fail yoktu ama polisiyenin pratagonisti ve antagonisti çağdaş anlatıya sızmıştı. Suskind’e ve Eco’ya uzanan bu eğilimi kim inkâr edebilir ki? Artık hepimizin türediği maymunla yüzleşmiştim. Polisiye edebiyat, soy edebiyatın türediği imkânları kullandığı için onu besleyebilecek bir olgunluk sergiliyordu ve bazı cesur yazarlar bu geleneği yeniden yorumlamaktan kaçınmıyordu. Ben de heves ettim buna. Rukas böyle doğdu. Şimdi elime geçtikçe polisiye eserler okuyorum. Vakit öldürmek, kafa dağıtmak için değil, kurgu tezgâhlarıyla tanışmak için. Okuduğum dedektif romanlarından dolayı hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Şiddetle tavsiye ederim. Hatta içinde şiddet barındıranları bile…