|
|
Esrarengiz şeyleri hep sevmişimdir. Mesela son zamanlarda hayatımda da çözülmedik bir esrar var. İki ay kadar önce, ilk okuduğum polisiyeler üzerine yazdığım kısa yazı, nereye gitti? Ben Cinai Roman’a yolladım sanıyorken, oradan adıgeçen yazıyı mümkünse göndermemi rica eden bir yazı gelmesiyle birlikte, esrarın göbeğine daldım. Aradım, taradım, maalesef bulamadım. Gerçekten, ne evde, ne işteki bilgisayarlarımda yok. Oysa yazdığımdan eminim. Ne yapalım, günün birinde sevdiğimiz polis ya da dedektiflerden birinin, örneğin Sid Halley ya da Commisario Guido Brunetti’nin yolu buralara düşerse, bir aratırız.
İlk polisiye romanımı Beşiktaş’taki evde okumuş olmalıyım. O evin birinci katında (müstakil bir evdi), arka taraftaki odanın, babamın çalışma odasının bir duvarı boydan boya bir kitaplıkla kaplıydı. Kitaplar, yazar soyadına göre dizilmiş, dört ayrı renkte ciltlenmişti. Orada okumuş olmalıyım, en azından Mickey [...]
Okumaya bizim kuşak ebeveynin baş düşmanı Teksas/Tommiks tayfası ve Gırgır ile başladım. ‘Resimsizlerle’ dördüncü sınıfta Milliyet Çocuk romanlarıyla tanıştım. İlk okuduğum kitabı hatırlamıyorum ama Afacan Beşler/Gizli Yediler tipi polisiye içerikli çocuk ve Baskan Yayınları’nın Lancelot serisi türü ergenlere yönelik kitaplarını saymazsak, okuduğum ilk “yetişkin polisiyesini” gayet net hatırlıyorum: Kupa Dörtlüsü (Ellery Queen). Gayet net hatırlıyorum çünkü ortaokuldaydım ve o zamana kadar bütün okuduklarım yukarıda saydıklarımla mizah dergilerinden ibaretti. Kupa Dörtlüsü’nü polisiyeye pek meraklı bir arkadaşım vermişti; çok hoşuma gittiğini ve fazla zaman geçirmeden kitaplığına dadandığımı da gayet iyi hatırlıyorum. Bolca Gardner, Christie, Dickson kitaplarıyla tam seri Arsène Lupin’i art arda yalayıp yutmuş, fazlası için türlü sahafa saldırmıştım.
O dönemde Mike Hammer’dan Bond’a, artık bazısının adını bile hatırlamadığım türlü kahramanla haşır neşir oldum. Emin değilim ama galiba (çizgi romanlar dışında) ortaokul-lise dönemimi neredeyse tümüyle polisiyeyle geçirdim. O yaşlarımda beni en [...]
İlk okuduğum polisiye romanlar, Georges Simenon’un Maigret serisiydi. Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum ama çocuktum. Her ne kadar artık metinde alttan alta varlığını gösteren erkek merkezli bakış beni rahatsız etse de hala dönüp bu romanları okumayı severim . Sonra tabii Agatha Christie’ye merak saldım. Sanıyorum onun da bütün kitaplarını okudum. Kardeşimin Bekçisi’nde iki metni konusunda çözümlerimi yazdım. Daha sonra daha çağdaş yazarlar ilgimi çekmeye başladı: P. D. James, Ruth Rendell, Ian Rankin gibi.
Prof. Zeynep Ergun’un Yazarlar bölümümüzdeki sayfası için tıklayın.
Klasikleri okumanın, ruhsal olgunlaşma için elzem sayıldığı 1970’li yıllarda, özetlenmiş ama yine de ciltli basılmış, kapağında romantik resimler bulunan klasik romanlar bugüne kıyasla daha çok okunuyor olmalıydı. O zamanlar internet yoktu, klasiklerin çizgi romanları da henüz icat edilmemişti ama, “100 Büyük roman” gibi vaatkâr isimler taşıyan kitaplar, romanları okumadan okumuş gibi yapmanın yollarını öğretiyor, bir yandan da hangi kitapların okunması gerektiğine dair bir fikir veriyordu. Ortaokula gelmiş bir delikanlının çocuk dergisi ya da çizgi roman okuması ne kadar ayıptı! Hafif şeylerle vakit kaybedilmemeli, önce klasikler sindirilmeli, daha sonra lisede politika ve felsefeye geçilmeliydi. Günümüz kültürünün enfantil dünyası için ağır sorumluluklar.
Bu sebeplerden ötürü ilk okuduğum polisiye, daha doğrusu polisiye niyetine okuduğum ilk kitap, Victor Hugo’nun Sefiller’inin bir özeti olmuştur sanırım. Mazlum Jan Valjan’a karşı acımasız Javert! Çizgi roman günah, klasikler makbul, hafif kitaplar –polisiye adı bugünkü kadar jenerik değildi- mekruhtu…
Üzerinde kedi kafalı logosuyla Akba’dan çıkan Aytaşı ise , okuduğum ilk gerçek [...]
Polisiye roman okumaya ne zaman başladım? Yaş 50’ye gelince bir solukta yanıtlamak kolay değil. Ama polisiye roman merakımın babamdan geçtiğini, henüz okumayı sökmediğim yıllarda, gözüme ilk ilişen kitaplar arasında polisiyelerin bulunduğunu söyleyebilirim. Çocukluğumun o döneminde polisiye, macera ve korku türüne merak salmamda sinema daha etkiliydi. Özellikle Christopher Lee’nin canlandırdığı Dracula serisi unutulmazlarım arasındadır.
Okuyucu olarak polisiye kültürüm(!) romanlardan önce çizgi romanlar sayesinde başlamıştır. Gazetelerdeki gündelik çizgi bantlar, Ceylan, Zıpzıp ve Doğan Kardeş’teki detektif maceraları ilk göz ağrılarım. Okumayı ilerletince, polisiye kurgusundan ziyade serüven ve maceraya ağırlık veren çocuk romanları ilgimi çekmişti. Kuşkusuz ilk sırada Jules Verne romanları yer alıyor.
Daha sonra babamın kütüphanesine dadandım. Özellikle ilkokul üçüncü sınıftayken Siirt’e taşındığımızda başgösteren kitap sıkıntısını gidermenin en iyi yolu babamın polisiyelerini okumaktı. Televizyonun olmadığı, gazetelerin kış mevsiminde sürekli aksadığı yıllarda polisiye romanlar ev halkının ortak zevkiydi. [...]
Yaş beş ya da altı; okuduğum ilk resimsiz kitaplar, aynı zamanda okuduğum ilk polisiye romanlar olmalı: Enid Blyton’ın Afacan Beşler ve Gizli Yediler serileri… O zamanlar işin polisiye boyutundan çok ağaç evlerin, zencefilli kurabiyelerin ve limonataların büyüsüne kapıldığımı itiraf etmem lazım. Bir de kahramanların suçluları takip ederken gürültü yapmamak için giydikleri lastik tabanlı ayakkabılar aklımda kalmış. Yaz tatillerinde Kıbrıs’a gidenlere kaçak Converse ayakkabı sipariş ettiğimiz yıllardan bahsediyorum.
Ortaokulda ilgim korku ve bilimkurgu alt-türlerine kaydı. Tabii bir yandan da elime geçen bütün Agatha Christie’leri okudum. Aslında onları romandan ziyade bir nevi sudoku olarak kabul ediyorum, fakat On Küçük Zenci’yi ayrı bir yere koymam lazım. Okuduğumda öyle etkilenmiştim ki, oldum olası kusursuz polisiye romanın o olduğunu düşünürüm. Kim bilir, şimdi tekrar okumaya kalksam belki hayal kırıklığına uğrarım. Bir de Pınar Kür’ün Bir Cinayet Romanı’ndan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Hem eli yüzü düzgün yerli bir polisiye olmasından, hem de zamanında çok yenilikçi sayılacak postmodern kurgusundan [...]
Polisiye roman beni çocukluk yıllarımda sardı. Belki oradan başlamalayım anlatmaya: 1970′li yıllarda, “Kare As” serisiyle. Başkan Yayınlarından yayınlanan, yazarı Fransız polisiye edebiyatı Grand Prix ödülü sahibi Odette Sorensen, çevirmeni Ali Topaloğlu, yeşil kapaklı kitapçıklardaki dört genç kız arkadaşın detektiflik maceralarını, yayınlandıkça hiç aksatmadan aldığımı ve tekrar tekrar keyifle okuduğumu hatırlıyorum. Şimdi düşününce, 30 Şubat’ın kahramanı Afsane’ye “Kupa Ası” adını takmam da böyle bir çocukluk esintisi olduğunu hissettim.
Ergenlik dönemimde ise beni hakikaten avcuna alan ilk polisiye “Fosforlu Cevriye”dir. Suat Derviş’in kaleminden Beyoğlu’nun fosforlu hikayesi, kahramanları ve her kelimesiyle işlediği romantik aşk, her bakıma, buram buram bir “noir’ı ilk tattığım eserdir. Ondan sonrasını her polisiyede aynı “noir” lezzeti, aynı keyfi yeniden ve yeniden yakalamak macerası diye özetleyebilirim.
İlk okuduğum polisiye roman Mickey Spillane’ den Kemal Tahir’in F.M.İkinci takma adıyla çevirdiği “Kanun Benim” dir. O zaman 15 yaşlarında bir yeni yetme delikanlı adayı idim. Çağlayan Yayınları çoğu erotik yayınlar olmak üzere ilginç bir yayıncılığa başlamıştı.
Yıl 1953-54. Parlak, tahrik edici kapakları olan ve 1 TL’sına gazete bayilerinde satılan kitaplar çıkarırdı. Bu kitaplardan ilkönce Charles Royer diye ikinci sınıf bir Fransız yazarının “İnsan Harası” diye bir romanını almış ve beğenerek okumuştum. “Kanun Benim” in ilk önce kapağı beni cezbetti. Elinde tabanca adamın biri koltuğa oturmuş karşısında da sarışın bir kadın soyunuyor(!). Bu o dönemler için bayağı iyi şeyler vaat eden bir kapaktı. Aldım, yer gibi okudum, sonra diğer Mike Hammer öyküleri yayınlandı, onları da aldım. Bilindiği gibi sonra işin suyu çıktı. Bizim yerli yazarlar yüzlerce sahte Mike Hammer öyküleri yazdılar, ben de Mike Hammer’den sıkılıp bıraktım.
Asıl polisiye roman tutkunluğum ise Georges Simenon ile tanıştıktan sonradır ve hâlâ onun üstüne yazar [...]
Levent Cantek, editörlüğünü üstlendiği Çizgiroman araştırmaları dergisi Serüven‘deki tanıtıma göre “Eski fanzinci, on yıla yakın süredir de akademisyen” Biz düzeltelim, eski fanzinci ve akademisyen, halihazırda İletişim yayınevi editörüdür kendisi. En son 2008′de 1945-50 yılları arasını mercek altına aldığı “Cumhuriyetin Büluğ Çağı” kitabı yayınlanan Cantek’in, Türkiye’de Çizgiroman, Erotik ve milliyetçi bir ikon: Karaoğlan, Çizgili Hayat Kılavuzu, Çizgili Kenar Notları, Markopaşa: Bir mizah ve muhalefet efsanesi gibi incelemelerde yazar ve editör olarak imzasını görüyoruz. Cantek, sanki doğru yerden, Sherlock Holmes’ten başlamış polisiye okumaya.
Avantür edebiyatının iştahla tüketildiği bir evde büyüdüm. Serüven romanlarından, best seller yazarlarından uzun uzadıya bahsedildiği, filmlerin önemli vakitler ayrılarak izlendiği bir evdi bu. Babam, yetmiş aşını yeni devirdi, günde en az iki film izlemeyi, aralıklarla da olsa tarihi romanlar okumayı halen sürdürüyor. Böyle bir evde çocuk olunca lanetlenmiş türlerle ister istemez hısım akraba oluyorsunuz.
İlk okuduğum polisiye, “Şarlok Holmes”ti. Hadise Yayınlarından çıkmış, 1960 öncesinden bir kitaptı galiba. İtiraf etmeliyim ki karıştırıyor [...]
Yazar ve eleştirmen tanıdıklara, ilk okudukları polisiyeyi sorduk. Kimi kısa, kimi daha uzun, yanıtlar aldık; şimdi bu soruşturmamıza gelen yazıları geliş sırasına göre yayınlıyoruz. İsmail Güzelsoy, özellikle “para üçlemesi” ile, forum sakinlerimizin en sevdiği yazarlardan biri.
POLLY-SİYE
İsmail Güzelsoy
Gençlik çağlarında iyi bir polisiye okuru olduğumu söyleyemem. Üç sanat dalı benim için ucuz, sakil alanlardı. Bunlar; sinema, caz müziği ve polisiye edebiyatıydı. Sinema ve caz ile tanışıp yanılgımı anlamam çok kolay oldu. Özellikle Sinema beğenim, Yılmaz Güney ve Fellini sayesinde büsbütün değişmişti. O aralar sınıf arkadaşlarımdan birinin okuduğu, caz tarihini anlatan bir kitapla bu müzik türüne bakışımın ne kadar yanlış olduğunu anladım ve aslında hissettiğim ergen hüznüne çok uyarlı bir müzik türünü sırf züppelikten reddettiğimi fark etmiş oldum. Polisiye edebiyatla barışmam çok daha geç bir dönemde gerçekleşti.
On yedi yaşımda Marquez, Kafka ve Orwell’ı okuduğumda iki şeyi çok iyi anladım: 1. Yalnızca [...]
|
0kapaklar/kapak6705.gif
kapaklar/kapak6703.gif
kapaklar/kapak6700.gif
kapaklar/kapak6699.gif
kapaklar/kapak6696.gif
0kapaklar/kapak540.gif
kapaklar/kapak38.gif
kapaklar/kapak2116.gif
kapaklar/kapak114.gif
kapaklar/kapak352.gif
Rastgele bir kitap 
|
Son Yorumlar