Yorkshire Puding dedikleri puf ekmekten başka bir şey değilmiş!..

“Aman Tanrım, yağ ne kadar kızmış. İçine ne koymayı düşünüyorsunuz?”
“Yorkshire puding yapıyorum.”
“Bildiğimiz Yorkshire pudingi. Yanında bir de eski İngiliz usulünde pişirilmiş rozbif; bugünkü yemek bu mu?”
“Evet.”
“Cenaze yemeğini andırıyor. Güzel kokuyor.”

Yorkshire Puding (6 kişilik)

2 yumurta
1 kap un
1 kap süt
1 çay kaşığı zeytinyağı
Tuz, karabiber

Fırını 400°’de ısıtın.
Önce yumurta sarılarını beyazlarından ayırın ve iyice çırpın. Çırptığınız bu yumurta sarılarına azar azar unu ekleyin, sonra zeytinyağı ve süt ile kıvamını açıp, tuz ve karabiberi karıştırın. Krema kıvamını alıncaya kadar tekrar çırpın.
Diğer tarafta bekleyen ve katı hal alıncaya kadar çırptığınız yumurta beyazlarını yavaşça hamura yedirin. Kızgın etsuyu damlattığınız tepsiye dökün, yarım saat kadar, altın sarısı bir renge bürünüp iyice kabarana kadar pişirin.
Kızarmış et ile servis edebileceğiniz Yorkshire puding için önemli bir püf noktası, bütün malzemelerin oda sıcaklığında olmasıdır, yoksa ekmeğiniz kabarmaz.

Hepsi mutfağa doluşmuşlardı. Gazocağında patatesler neşeyle kaynıyordu. Fırındaki böbrekli böreğin kokusu eskisinden daha fazlaydı.

Dışarıda kış tüm sertliğiyle sürer ve kar, zaten yolları kapatmış olmasına aldırmadan lapa lapa yağmaya devam ederken bu sıcacık mutfakta olmayı kim istemez? Peki, bu mutfağın her yerden üç kilometre uzakta ve şiddetli rüzgârın telefon tellerini koparttığı, odaları bir türlü ısınmayan eski bir köşkte olduğunu söylersek? “Sorun değil, biraz soğuktan insana zarar gelmez.” diyenler olacaktır, o zaman hemen sözkonusu köşkün sakinleri arasında, diğerlerini öldürmeye and içmiş, acımasız ve sinsi bir katilin de bulunduğunu ekleyelim. “Bernie Rhodenbarr varsa no problemo, hiç olmazsa ölürken güleriz.” diye atılanlar için ziyadesiyle müteessiriz; zira Molly, kocası Giles ve bu genç çiftin birbirinden tuhaf pansiyonerleriyle başbaşa kalacaksınız maalesef. Fakat bu durumun iyi bir yanı da yok değil; Molly tüm zor koşullara rağmen önünüze karnınızı doyuracak iyi bir yemek koymak için can havliyle çabalayacaktır.

Molly dimdik ve hareketsiz duruyordu. Kızarmış olan yanakları alev alev yanmaktaydı. Bir iki dakika vücudu kaskatı durduktan sonra ağır ağır sobaya doğru gitti. Yere diz çökerek fırının kapağını açtı. Burnuna nefis bir yemek kokusu geldi. Genç kadın biraz keyiflendi. Sanki birdenbire alelade şeylerle dolu o sevgili, bildik dünyaya dönüvermişti. Yemek, evişi, yuva kurmak… Sıradan, heyecansız bir hayat…
Ta ilk çağlardan beri kadınlar erkekleri için yemek pişirmişlerdi. Tehlike ve delilikle dolu öbür dünya ortadan kaybolmuştu. Mutfağında çalışan kadın güvenlikte demekti… Her zaman orada güvenlikte demekti…

Aynı şekilde Poirot da Hastings ile İngiliz yemekleri hakkında dertleşirken, yanlarına gelen sevgili dostunun kızı Judith’e, bakın ne tür öğütler veriyor:

“… Sonra, yemekler… İngilizlerin o en kötü yemekleri burada pişiriliyor. Brüksel lahanaları tam İngilizlerin sevdiği gibi koskocaman ve kaskatı. Patatesler haşlama. Bunlar ya sert kalıyor ya da parça parça oluyor. Sebzeler su tadında. Daima, daima su tadında. Hiçbir yemeğe tuz ve biber koymuyorlar…” Arkadaşım anlamlı anlamlı sustu.
“Yemeklerin korkunç olduğu anlaşılıyor,” dedim.
Poirot mırıldandı. “Ben şikâyet etmiyorum…” Ardından şikâyet etmeye koyuldu.

Poirot, “Ona yemekleri anlatıyordum,” dedi.
Judith sordu. “Yemekler çok mu kötü?”
“Bunu sormaman gerek, yavrum. Yani sen deney tüpleri ve mikroskoplardan başka hiçbir şey düşünmüyor musun? Orta parmağına mavi odun alkolü bulaşmış. Midesiyle ilgilenmemen kocan için hiç de hoş bir şey olmaz.”
“Evleneceğimi hiç sanmıyorum.”
“Pekâlâ da evleneceksin. Tanrı seni neden yarattı?”
Judith, “Birçok şey yapmam için yarattığını umarım,” dedi.
“Bunların başında da evlilik gelir.”
Judith, “Pekâlâ,” diye mırıldandı. “Siz bana iyi bir koca bulun. Ben de onun midesiyle yakından ilgilenirim.”
Poirot, “Benimle alay ediyor,” dedi. “İlerde bir gün yaşlıların ne kadar akıllı olduklarını anlayacak.”

Kuşkusuz ki Poirot ile hiç karşılaşmamış olsalar bile Miss Marple, zarifçe başını eğerek ona hak verecektir. Zira kendisi de eski hizmetçisi Cherry’e, “Kızım kocana çok iyi bakman lâzım. Dikkat et, ona elinden geldiği kadar iyi yemekler hazırla. Akşamdan bir konserve açıp adamın önüne koymayasın. Erkeklerin iyi gıda almaları gerekir.” diye sıkı sıkı nasihat etmiştir.

Mutfağının sıcaklığında güven bulan Molly ve kocasına taze yemek pişirmekten başka bir şey düşünmeyen Cherry benzeri evli kadınlar ile Oxford matematikten yüksek dereceyle mezun olmasına rağmen ev hizmetçiliğini tercih eden Lucy’nin yanında, Anne Beddingfeld, Lady Eileen Brent (Bohça) gibi serüven peşinde koşan genç kızlarla tamamen farklı karakterler yaratmış olan Agatha Christie, yemek olgusunu polisiyelerinin arka fonunda sürekli kullandı. Yemek, insanların zehirlenerek, boğularak, tabancayla ateş edilerek, türlü türlü yollardan çeşitli şekillerde, değişik nedenlerle öldürüldüğü bu kitaplarda normal düzeni anımstan öğelerin başında gelir. Çünkü hayat her türlü şartta devam ediyordur; siz ne kadar acı içinde olursanız olun, uyumak, yemek yemek gibi temel yaşamsal işlevleri gözardı edemezsiniz.

Gece 3’te tabanca sesiyle yatağınızdan fırlamış, merdivenlerden koşarak aşağıya inmiş, kütüphane kapısı önünde dizilerek, sabahlıklarına sarınmış, korku ve endişe içerisinde bekleyen leydileri nazikçe bir yana iterek, içeriden kilitli kapıyı bir omuz darbesiyle açmış ve evsahibini başı kanlar içinde, koltuğuna yığılmış bir halde bulmuşsunuzdur. Ve akabinde uşak Jeeves’e bağırarak karakola telefon etmesini emretmişsinizdir. Polis gelmiş, notlar almış, suç yerini incelemiş, ahçı kadının hemen hazırladığı sıcak çay ve kurabiyeler eşliğinde tanıklarla konuşmuş, sabahın ilk ışıklarıyla tekrar dönmek üzere köşkten ayrılmıştır. Yorgunluktan ayakta duramıyorsunuzdur, odanıza çekilmeye, biraz da olsa uyumaya karar verirsiniz, ertesi gün için güç toplamanız lazımdır. Gözünüzü henüz kapatmışsınızdır ki, kapı gıcırdayarak açılır…

Jeeves sessiz adımlarla içeri süzülür, ağır kadife perdeleri açar, sabah çayınızı komodinin üzerine koyarken; “Ne güzel bir gün, değil mi efendim?” diye mırıldanır o duygusuz sesiyle. “Be adam!,” diye bağırmak gelir içinizden, “daha birkaç saat önce senelerdir yanında çalıştığın, bunca ekmeğini yediğin Sir Cozy öldürüldü, günün neresi güzel?” Ama bu tür lakırdılar amcasının Güney Afrika’daki elmas madenlerini denetlemekten henüz dönmüş genç bir centilmene yakışmayacağı için susarsınız.

Kahvaltı için aşağı indiğinizde büfenin her zamanki gibi çok zengin olduğunu görürsünüz. Cinayet ve diğer ufak tefek işler, ahçı kadın Susan’ın daha az çeşit çıkarmasına mazaret teşkil edemez asla. Tabağınıza bir şeyler alıp kahvenizin doldurulmasını beklerken, göz ucuyla Binbaşı Barnaby’in tabağına bakmaktan kendinizi alamazsınız, o da ne! Kaç akşamdır anlata anlata bitiremediği Afganistan Harbi hatıralarıyla herkese fenalıklar geçirtmiş olan bu yaşlı askerin tabağında, böbrek ve biftek sote, jambonlu yumurta, kazciğeri, salam, çörek, bal, marmelat, iki çeşit reçel, tereyağı, hepsi birbirine karışmıştır. Görünen o ki Sir Cozy’nin öldürülmesi o muazzam iştahından bir şey kaybettirmemiştir, aksine… Sol tarafınızda bulunan genç ve zarif Lady Claire ise bir parça kızarmış ekmeği, çay fincanından aldığı küçük yudumlar eşliğinde çiğneyip duruyordur. Öyle ya ne de olsa Claire bir hanımefendidir ve herkesçe bilinen bir gerçektir ki hanımefendiler çok yemezler, zaten şimdiye kadar hiç kimse Claire’i bir dilim greyfurt ya da kızarmış ekmekten başka bir şey yerken görme onuruna erişememiştir.

Kahvaltıdan sonra Müfettiş Japp ve ekibi çıkıp gelirler, tekrar tekrar aynı soruları sorup, pencerede parmak, bahçede ayak izlerini araştırırlar. Kafalarını sallayarak ayrılırlar ama gönlünüzü ferah tutunuz, onlar ki dünyanın son umudu, soyları tükenen birer çılgındırlar, muhakkak ki tekrar döneceklerdir. Biraz kafanızı dinlemek, olanlar üzerine düşünmek için bahçeye çıkarsınız. Ellerinizi golf pantolonun cebine sokup, dalgın dalgın ıslık çalmaya henüz başlamışsınızdır ki, bahçıvan yamağı James beliriverir önünüzde. “Sizi öğle yemeğine bekliyorlar, Sir.” der. Çaresiz yemek odasına doğru yollanırsınız, bahçeye açılan terasın Fransız kapılarına ulaştığınızda gözünüze çarpan ilk şey parlak, siyah rugan ayakkabılar olur. Bu papuçlar yumurta kafalı, gür siyah bıyıklı, her lafının arasına olur olmaz mon ami sıkıştıran ufak tefek bir yabancıya aittir. “Oh, mon dieu! Hindi içine doldurulmuş kaz içine doldurulmuş tavuk içine doldurulmuş jambon içine doldurulmuş mantar! Ah Lady Charlotte, bu zamanda böyle bir ahçınız olduğu için kendinizi şanslı addetmelisiniz!” der kocası dün gece öldürülmüş evsahibesine.

Güçbela öğle yemeğini atlatırsınız, ama önünüzde size bekleyen çok daha zorlusu vardır. Şu Amerikalı pişkin hafiyelerinin kafaları ellerindeki viski bardağı ile orantılı çalışırken, sizin gibi kır köşkü polisiye sakinlerinin en büyük gizli silahları zarif ve ince çin porseleninden yapılmış çay fincanlarıdır. Ve bu fincanlar genelde akşamüstü 5 sularında ortaya çıkarlar. Akşam çayından kaçmak için otomobilinize atlayıp, köye inmek istersiniz ama nafile! Garaja giden yolda, “Bertie! Bertie, hadi ama kuzum, çaya bekliyorlar.” sesini duyarsınız, on beş yaşından beri sizinle evleneceği günün hayallerini kuran, Sir Cozy’nin at suratlı kızı Hortense’dır bu. İçinizi çekip, idama giden bir tutuklu adımlarıyla ağır ağır terasa çıkarsınız.

Pamuk saçlı, pembe yüzlü, omuzlarında dantel şal, elinde kırmızı bebek patiği örgüsü bulunan yaşlı bir kadıncağız yarımay gözlüklerinin üstünden sizi şöyle bir süzdükten sonra, Claire’e dönerek konuşmasına devam eder.

“İnsanın başına bazen böyle şeyler geliyor. Geçen yıl Bertram Oteli’nde kalırken -bildiğiniz gibi Bertram’ın o eski ihtişamı kalmadı artık kapıcılar bile öyle saygısızlar ki. Düşünün mesai başında sigara içiyordu birisi, üstelik üniforma ceketinin omuzundaki yaldızlı sırmalardan biri kopuktu. Bertram’ın eski müdürü Bay Saunders hayatta olsaydı, eminim böyle bir skandala asla izin vermezdi. Sevgili yeğenim Raymond, biliyorum söylememe gerek yok ama hatırlatayım yeniden, belki -hiç ihtimal vermiyorum ya- bilmeyenler olabilir, kendisi çok ünlü bir yazardır. Sevgili eşi Joan da çok ünlü bir tiyatro oyuncusudur aynı zamanda, evet ne diyordum, ikisi de çok ünlüdürler. Geçen gün elma almak için gittiğim manav George, “Miss Jane. İstediğiniz gibi elmaları seçin, hiç sakıncası yok.” demez mi, şaştım kaldım. Çünkü manav ürünlerini kimseye ellettirmez, kendisi seçer, alta da çürükleri doldurur bazen. Halbuki her Pazar karısı ile kiliseye giderler bir de. Neyse, meğer manav ile eşi, Joan’ın –biz aile arasında kısaca ona Joyce deriz- hayranlarıymış, her Paskalya Yortusu’nda Devonshire’da sahnelenen…”

Claire size doğru yaralı köpek bakışları fırlatarak, gözleriyle kurtar beni diye yakarıyordur ama sizin değil Claire’i, kendinizi kurtaracak haliniz kalmamıştır, adınızı sorsalar iki dakika düşünüp ancak yanıtlayacak (ki o da yanlış!) bir hale getirilmişsinizdir. Kapıya doğru dönerek, “Efendim Jeeves? Telefon? Bana mı, derhal geliyorum.” dersiniz boşluğa. Belinizden iki büklüm kıvrılıp reverans yaparak, arka arkaya odadan çıkarken; Jeeves nerede diye bakınan leydilerin görüş alanından kaybolursunuz.

Odanıza çıkarsınız bir koşu, merdivenlerde kimseye, özellikle elinde tepsi ile bir orta hizmetçisine, yakalanmadığınız için derin bir oh çekersiniz. Kendinizi yatağa yüzüstü atıp, evsahibini kimin ve niçin öldürdüğünü, Hortense’dan nasıl kurtulabileceğinizi, Claire’i yaşlı kadının yanında bırakmakla bir cinayetin daha işlenmesine neden olup olmadığınızı düşünürsünüz. Günboyu çektiğiniz stress ve yorgunluk yüzünden gözleriniz ağır ağır kapanmak üzeredir ki, heyhat! Derinden gelen bir gong sesi yankılanır köşkte. Herkes bilir ki gongun üçüncü çalışında herkes resmi akşam kıyafetlerine bürünmüş bir halde, yemek salonunda hazır ve nazır bulunmalıdır. Siz Bertie, yıldırım hızıyla fırlarsınız yataktan, alelacele traş olup, yakası kolalı, önü fırfırlı beyaz gömleğinizi giyip, yakut kakmalı kol düğmelerinizi takarsınız. Yemek salonuna indiğinizde, Tommy ve Tuppence Beresfordların da davetli olduğunu görürsünüz her ne hikmetse.

Bütün leydiler, hatta Hortense bile uzun gece elbiseleri ve mücevherlerle son derece şıktırlar. Somon füme,fırınlanmış kuşkonmaz, rosto ve yorkshire pudingini, çikolatalı sufle ile gorgonzola peyniri takip eder. Yemek esnasında cinayetten konuşmak görgü kurallarına uymayacağından, bu seneki Derby yarışlarında büyük atak yaparak herkesi şaşırtan Kont Edwards’ın atı Sarıkanat’tan, artık herkesin yazı Cannes’da geçirebiliyor olmasından, İskoçların Shakespeare sahnelemeyi asla beceremeyeceğinden konuşursunuz. Yemekler yenildikten sonra leydiler Mavi Salon’a çekilirler, centilmenler de porto şarabı eşliğinde pürolarını içip, Sarıkanat’ın jokeyinin ne uslanmaz bir kumarbaz olduğu, Cannes’daki gece klüpleri, Lady Macbeth’de oynayan şu İskoç aktrist Mary’nin Lord Curzon’un metresi olup olmadığı gibi daha ciddi konuları tartışırlar. Sonra briç oynamak için Mavi Salon’da bekleyen leydilerin yanına dönerler, briç masalarının hemen yanındaki ayaklı sehpalar üstünde kazciğeri sürülmüş kanapeler, bir lokmalık tereyağlı salatalık sandviçleri, çilekli kekler, daha neler neler yoktur ki.

Bitti sanıyorsunuz değil mi, hayır daha gece yarısı sıcak kakaoları var ama yok, yüreğim dayanmayacak. Yazımızın kahramanı Bertie’yi bu son zulümden maruf tutarken, sizleri sevgili dostum Poirot’un sözleri başbaşa bırakıyorum, lütfen dikkate alınız.

“Her ne yaparsanız yapın, asla kütüphanede çay içmeyin. Ve akşam yemeklerinde tetikte olmayı kesinlikle bırakmayın, yalvarırım size. Ne yiyip içtiğinize dikkat edin. Asla ama asla yatmadan önce uyku ilacı veya bir fincan sıcak çikolata istemeyin, İngilizlerin deyimiyle belayı çağırmış olursunuz. Bu gibi durumlarda her zaman birileri, birilerini zehirlemeye calışır neredeyse. Hizmetlilerin nasıl olduklarını ise söylememe gerek var mı, bir fincan rahatlıkla başkasınınkiyle karıştırılabilir.
Öylelerini biliyorum ki, böyle bir hafta sonunda yanlarında kendi yiyeceklerini götürür ve odalarında kilit altında tutarlar. Evsahiplerine belki bir fincan papatya çayı için güvenebilirler ama bu da çok nadirdir. Biraz abartı mı dediniz? Belki öyle. Eh, insan kendisi yaşayıp görmeli,
non?”

Kaynaklar:
Agatha Christie – 16:50 Treni, Fare Kapanı, Ve Perde İndi, Ve Ayna Kırıldı, Cinayetler Oteli
Dick Riley (ed.) , Pam McAllister (ed.) – The Bedside, Bathtub & Armchair Companion to Agatha Christie

Kahvaltı günün en önemli öğünüdür, Watson!

Zencefilli Greyfurt Kebabı

Greyfurt
(her bir greyfurt yarısı için)

* 1 çorba kaşığı esmer şeker

* 1/3 veya 1/2 çay kaşığı zencefil tozu

* 1 çay kaşığı bal

 

Greyfurtları ortadan ikiye bölün. Şeker ve zencefil tozunu iyice karıştırıp, meyvelerin üstüne serpiştirin. 1 çay kaşığı balı her bir yarımın üzerinde gezdirdikten sonra greyfurtları fırının üst gözüne koyun. 2-3 dakika, meyvelerin üstleri kızarana kadar tutun.

Sherlock Holmes hiçbir zaman bir gurme olarak tanınmak istemezdi ama genel inanışın aksine yemek konusunda çok da ilgisiz değildi, bilgisiz ise hiç değildi. Zaten Sherlock Holmes’un bir konu hakkında, bu her ne olursa olsun bilgisi olmadığını düşünmek abesle iştigal olur. Sırf yemek üzerine fazla konuşmuyor diye, veya Baskervillerin Köpeği’nde sarf ettiği; “Bir somun ekmek ve temiz bir gömlek, bir adam daha başka ne ister?” gibi cümlelerinden yola çıkarak Holmes’un sıradan bir damak tadı olduğunu söylersek Watson gibi yanılmakla kalmaz, büyük detektife haksızlık da yapmış oluruz.

Aslında Holmes tam bir gurme idi, öyle olmazsa Asil Bekâr’da meselenin çözümü için çağırdığı konuklarına çulluk, sülün, kaz ciğeri ezmesi ve antika şişeler içinde şaraplardan oluşan bir sofra hazırlatır mıydı? Veya Dörtlerin İmzası’nda, detektif Athelney Jones’a, yemeğe kalmasını önerirken; “Sadece akşam yemeğini bizimle yemeni isteyeceğim. Yarım saat içinde hazır olur. İstiridye ve ormantavuğu var, yanında çok zengin olmasa da, beyaz şarap çeşitleri. Watson, henüz aşçılık meziyetlerimi bilmiyorsun.” der miydi?

Holmes için aldığı davalar her şeyden önce gelirdi. Sofrada iş konuşulmasına tahammül etmediği gibi, çoğu zaman öğünleri tümden atladığı da olurdu. Kadim dostu Watson, Norwood’lu İnşaatçı olayından bahsederken şöyle diyor: “Dostum kahvaltı etmedi. Bu da onun diğer tuhaflıklarından biriydi, olayların en ateşli zamanlarında yemekten uzak durur, güçsüzlükten baygın düşene kadar acı gücünden şüphe etmezdi. “Şu anda yemek ve sindirim için enerji harcayacak durumda değilim,” diye cevap verirdi, bir doktor olarak tavsiyelerime kulak asmayarak. Bu yüzden birlikte Norwood’a hareket etmek için evden ayrıldığımızda, sabah kahvaltısına dokunmadığını görmek beni şaşırtmamıştı.”

Watson anıları arasından bir başka seferi, Beş Portakal Çekirdeği meselesi ile cebelleşmelerini hatırlıyor: “Bütün gün kendi işlerimle uğraştım ve ancak akşam geç vakitte Baker Sokağı’na dönebildim. Sherlock Holmes henüz gelmemişti. Eve girdiğinde ise saat ona geliyordu. Solgun ve yıpranmış görünüyordu. Dolaptan bir parça ekmek çıkararak oburca yuttu ve bol bol su içti.
“Açsın galiba,” dedim.
“Hem de kurt gibi. Bütün gün aklıma bile gelmedi. Kahvaltıdan beri hiçbir şey yemedim.”
“Hiçbir şey mi?”
“Bir parça bile. Yemeği düşünecek vaktim olmadı.”

Aslında Holmes ile Watson’un yemek pişirme konusunda kafalarını yormalarına hiç gerek yoktu. Ev sahibeleri Bayan Hudson, evi temiz tutup üç öğün yemek pişirdiği gibi dertlerine çare arayan sayısız ziyaretçiyi kapıda karşılayıp yukarıya, Holmes’un yanına çıkarırdı. Tuhaf davranışlarına alışkın olduğu kiracılarının beklenmedik saatlerde yiyecek istemelerine alışkındı, zaten Baker Sokağı 221B numaralı evin mutfağı, son anda yemeğe kalan konuklar ve her türlü ani isteği ziyadesiyle memnun edecek kapasiteydi.

Diyelim Holmes kahvaltısını sabah 7’de edeceğini söyledi, Bayan Hudson bundan en az iki saat önce kalkar. Ekmeği mayalar, bir tarafa kabartmaya bırakır. Sonra kömür fırınını baştan aşağı siler, odun ve kömürü taşır, ateşi yakar. Gerçi o dönem Londra’da gaz fırınları yok değildi ama kiracılarının ödediği ‘cömert’ miktara rağmen Bayan Hudson’un bu yeniliğe para ayırdığını sanmıyoruz. Her an patlamaya hazır, sabit yağ fırınlarına ise Holmes’un hiç sıcak yaklaşmadığına emin olabiliriz.

Bayan Hudson ateş yavaş yavaş harlanırken, çaydanlığı çalkalar, kaynatmak üzere yeni su koyar. Fırının düzgün pişirmesi için biraz zaman geçmesi gerekmektedir. Hamarat kadın bu bekleme süresini boşa geçirmez. Bir koşu kahvaltı odasına çıkar, ortalığı siler süpürür, toz alır, paspasları çırpar. Tüm bunları henüz gün ağarmadan yapar ki, maazallah ya o merdivenleri süpürürken Müfettiş Lestrade çıka gelse? Yıllarca kalbinde taşıyacağı ağır bir utanca mahal vermemek için , kargalar bile gözlerini açmadan uyanmak şüphesiz ki en doğrusu.

Bayan Hudson tüm bu hazırlıkları yapadursun, nihayet Holmes veya Watson, artık hangisi erken kalkmışsa zili çalıp kahvaltıyı ister. Bu genelde Holmes olur ama bayan Hudson çok iyi bilir ki; eğer kahvaltısı zamanında hazırlanmamışsa Watson asabileşir: “O sabah her zamankinden daha erken kalkmış ve Sherlock Holmes’u hâlâ kahvaltısını yaparken yakalamıştım. Ev sahibesi, geç kalkma huyumu çok iyi bildiğinden dolayı, sofrada, benim için kahvaltı hazırlanmamıştı. Anlamsız bir huysuzlukla zili çaldım ve ters bir şekilde kahvaltıya hazır olduğumu söyledim.” Halbuki Bayan Hudson, Kızıl Soruşturma’yla meşgul olan kiracılarıyla daha yeni tanışmıştır, ne bilsin huylarını sularını kadıncağız.

Kahvaltı masasını topladıktan sonra Holmes’e gelen – çok nadir de olsa bazen de Watson’a- bitmez tükenmez ziyaretçilerin kapı çalışlarına cevap verir. Kadıncağız daha nefes almaya fırsat bulamadan, bu sefer de öğlen ve akşam yemeklerinin hazırlıklarına başlar. Gerçi Holmes, genelde akşam yemeklerini dışarıda yer, Watson ise askerlik anılarını paylaştığı kulüptedir çoğu zaman.

Kahvaltı Holmes ve sevgili dostu için günün en önemli öğünüdür. Holmes uzmanı, gastronom John Bennett Shaw, oturmuş saymış: Sherlock maceralarında 73 kez kahvaltının bahsi geçmişken, öğlen yemeği 30, akşam çayı 3 ve 58 kere de akşam yemeğinin sözü ediliyor.

Kahvaltıların belirli bir saati olmadığı gibi, çoğunda bir şeyler yenildiği bile şüphelidir. Belki biraz tost ve kahve.  Zaten gecenin geç yarılarına kadar süren takipleri yüzünden Sherlock sabahları geç kalkar, bazen de hiç uyumaz. Veya o sıralar artık hangi davayı almışsa, onun üzerine (veya Irene Adler hakkında, kimbilir) koltuğunda öylesine derin düşüncelere dalmıştır ki, Watson kahvaltıya indiğinde onu kesif bir sigara dumanı altında, gözlerinin altında koyu halkalar, koltuğunun çevresindeki halı, sigara izmaritleri ve sabah gazeteleriyle dolu bulur.

Bazen de Watson uyandığında Sherlock çoktan kahvaltısını yapmış, çıkmıştır bile. Watson bunu masanın üzerindeki ekmek ve yumurta kırıntılarından anlar. Yumurta Viktorya Çağı’nın olmazsa olmaz yiyeceklerdendir ve Bayan Hudson da doğrusu bunu mükemmel bir şekilde pişirir. Kara Peter Vakası’nda “Gerçekten özür dilemeliyim, Hopkins,” der Sherlock Holmes; “Korkarım çırpılmış yumurtalarımız soğudu. Her neyse, kahvaltının geri kalanını yine de afiyetle yiyeceksin, öyle değil mi? Sonuçta vakayı mükemmel bir şekilde çözdüğünü düşününce…”

Gelin, bir bahar günü, soğuk bir sabah vaktinde, Bay Sherlok Holmes ile Doktor John H. Watson’a, Baker Sokağı 221 B no.lu evlerinin oturma odasında hazırlanmış kahvaltı sofrasında katılalım. Kül rengi evlerin arasından akan yoğun sisin koyu sarı dumanları yüzünden, karşı evlerin pencereleri ancak cisimsiz karaltılar halinde görülebiliyor. Havagazı lambası, henüz toplanmamış masanın üzerindeki örtünün ve porselenlerin üzerinde parlıyor. Holmes her zamanki gibi kahvaltı öncesi piposunu tüttürüyor. Watson’un okul arkadaşı, Phelps de kahvaltıya davetlidir.

Phelps’in Kayıp Antlaşma ile ilgili büyük bir problemi vardır. Öyle ki derdinden yataklara düşmüştür, gücünü biraz topladığında hemen arkadaşı Watson aracığılıyla Sherlock’tan yardım istemiştir. Watson’un ağzından dinleyelim:
Kahvaltı sofrası hazırlandı ve tam da zili çalmak için uzandığım sırada, Bayan Hudson kahve ve çayla odaya girdi. Bir kaç dakika sonra da kapaklı üç tabakla geri döndü ve üçümüz de – Holmes açlıktan kudurmuş, ben meraklı ve Phelps de depresyonun eşiğinde üzgün bir şekilde – sofraya oturduk.
“Bayan Hudson bizim için erken uyandı,” dedi Holmes, kapağını kaldırarak baharatlı tavukla dolu bir tabağı ortaya çıkararak. “Yemek yapma konusunda çok yaratıcı değildir, ama bir İskoç olarak nefis kahvaltı hazırlıyor doğrusu. Senin tabağında ne var Watson?”
“Jambonlu yumurta,” diye cevap verdim.
“Güzel! Ne yiyeceksiniz Bay Phelps – baharatlı tavuk mu,yumurta mı, yoksa kendi tabağındakileri mi?”
“Teşekkür ederim. Hiçbir şey yiyebileceğimi sanmıyorum,” dedi Phelps.
“Ah, hadi ama! Önündeki tabakta ne olduğuna bir bakın.”
“Teşekkür ederim, bir şey yememeyi tercih ederim.”
“Pekala,” dedi Holmes, yüzünde yaramaz bir ifadeyle, “eminim bana bir şeyler vermeye itiraz etmezsiniz, değil mi?”
Phelps, Holmes’un isteğine boyun eğip tabağının kapağını kaldırırken birden çığlık atmaya başladı. Yüzü, en az bakakaldığı tabak kadar beyaz bir halde olduğu yerde oturdu.

Ah , Sherlock için kendini beğenmiş, soğuk nevalenin teki diyenler utansın. Halbuki ne kadar da muzip biridir o!..

Kaynak:
Julia Carlson Rosenblatt –  Dining with Sherlock Holmes : A Baker Street Cookbook
Arthur Conan Doyle – Bütün Eserleri

Fıstık Ezmeli ve Turşulu Sandviç’in U’su

Fıstık Ezmeli ve Turşulu Sandviç

  • 4 dilim yedi-tahıllı ekmek
  • Jif Ekstra Kıtır fıstık ezmesi
  • 6 adet salatalık turşusu

İki dilim ekmeğin üzerine bolca fıstık ezmesi sürün. Salatalık turşularını bu karamel çamurunun üstüne, büyük yeşil benekler şeklinde yerleştirin. Diğer dilimleri kapatıp, çaprazlamasına kesin. Bıçağınızı yalayarak temizleyin ve sandviçi bir kağıt peçeteye koyun. Böylece bulaşık çıkarmamış olursunuz.
Fıstık ezmeli ve turşulu bu muhteşem sandviçin yanında bir kadeh Chardonnay veya bir kutu Diet-Cola için, afiyet olsun.

Adım Kinsey Millhone. Çok sandviç yerim ve bunların başında da fıstık ezmeli ve turşulu ile peynirli turşulu gelir. California eyaletinde ruhsatlı özel detektifim. Santa Teresa’da küçük bir bürom var ve doğduğumdan beri, otuz yedi yıldır orada yaşarım, iki kere evlenip boşandım, kimi zaman sinirli olduğumu itiraf ederim ama aslında iyi huyluyumdur.

Lise mezunuyum, polis akademisini bitirdim ve başkasının yanında çalışma yeteneğinden yoksunum, bu da inatçılığımla birleşince özel detektifliği iyi beceririm. Faturalarımı zamanında öderim, çoğunlukla yasalara saygılıyımdır ve başkalarının da öyle olmasını isterim.

Küçük ve çevresi kapalı mekânlar için özel bir zaafım vardır pek de saklanamayan ana rahmine dönüş özlemi. Annemle babamın ölümlerinden sonra hiç evlenmemiş teyzemin yanına gittiğimde, kendime içine battaniyeler ve yastıklar doldurduğum ve altmış mumluk bir abajurla aydınlanan bir karton kutuda küçük bir dünya yaratmıştım. Yediklerim konusunda çok titizdim. Kendime peynirli ve turşulu ya da Kraft zeytinli ve peynirli sandviçler yapar, ekmek dilimlerini dört uzun parçaya bölüp bir tabağa dizerdim. Her şeyi kendim yapardım ve hepsinin belirli bir biçimde yapılması gerekirdi. Teyzem bana hiç karışmazdı. O sonbaharda okula başladım…

Teyzem bana tabanca kullanmasını sekiz yaşımdayken öğretmişti. Hiç evlenmemişti ve çocuğu olmamıştı. Kadın karakterinin oluşumu hakkındaki garip fikirlerini benim üzerimde denemişti. Tabancayla ateş etmenin bana güvenliğe ve isabete değer vermeyi öğreteceğine inanırdı. Aynı zamanda iyi bir el-göz koordinasyonu geliştirmemde yardımcı olacaktı ki, bunun çok yararlı olduğuna inanırdı. Ayrıntıları görebilmek ve sabırlı olmak için bana örgü örmesini öğretmişti. Sıkıcı olduğu ve beni sadece şişmanlatacağı için yemek yapmasını öğretmemişti.

Her şeyin başında gelen Birinci Kural mali bağımsızlıktı. Bir kadın bir başkasına, özellikle de bir erkeğe asla bağımlı olmamalıydı. Çünkü bağımlı olduğu an tacize uğrayabilirdi. Mali bakımdan bağımlı insanlar mutlaka kötü davranış görürlerdi ve bundan kurtulma yolları yoktu. Bir kadının her zaman bir kurtuluş yolu olmalıydı. Teyzem her kadının paraya çevrilebilir beceriler geliştirmesinden yanaydı ve bunların karşılığında ne kadar çok para alabilirse o kadar iyiydi. Sonuçtaki amacı kendi kendine yeterliliği taşımayan bir kadın uğraşı gözardı edilebilirdi. “Erkeğini Nasıl Elde Edeceksin” onun listesinde olmayan bir şeydi.

Ben ortaokuldayken Ev Ekonomisi dersinden “Ev belası” olarak söz ederdi ve kötü not aldığımda sevinirdi. Erkeklerin Ev Ekonomisi, kızların Oto Teknisyenliği ve Marangozluk dersleri almasının çok daha mantıklı olacağını söylerdi. Teyzem bana yemek yapma konusunda hiçbir şey öğretmemişti ama hazır kek karışımları kullanmanın bayalığı hakkında uyarılarını da hiç eksik etmiş değildi.

En çok sevdiğim sandviçlerin başında gelen fıstık ezmeli ve turşuluyu annem öğretmişti. Uzun yıllar sonra çok isteyerek olmasa da tekrar görüşmeye başladığım kuzenlerimden biriyle konuşurken şöyle demişti:

“Elbette. Hatırlamıyor musun? Dördünüz -Gin Teyze, annenle baban ve sen- Burt ve Grand kırk ikinci evlilik yıldönümleri için yolculuğa çıktıklarında gelmiştiniz. Aslında kırkıncı yıldönümleri olacaktı ama hazırlıkları iki yıl sürmüştü. Bütün kuzenler oyun oynadık ve sen kaydıraktan düşüp dizinden yaralanmıştın. Ben yedi yaşımda olduğuma göre sen dört yaşında falan olmalıydın. Belki biraz daha büyük ama okula gitmediğini hatırlıyorum. Senin hatırlamıyor olmana inanamam. Rita Teyze bize fıstık ezmeli ve turşulu sandviç yemesini öğretmişti. O gün bugündür o sandviçlere bayılırım. Bir iki ay sonra yine gelecektiniz. Burt ile Grand döndüklerinde.”

“Ama bizimkiler gelemediler.” Tanrım, fıstık ezmeli ve turşulu sandviçler bile artık benim değil diye düşünmüştüm.

Kimi zaman o kadar sinirli olurum ki, gündüzün yemek yemeyi unuturum, sonra geceleri yemek yemediğimi hatırlayınca, aç olmasam bile kalkıp aç kurt gibi ne bulursam yutarım.

Bir gün buzdolabında fazla bir şey olmadığından aslında başka bir yemeğe sos olarak katmak için aldığım kuşkonmaz çorbasını açmıştım. Acemi aşçıların böyle yaptıklarını duymuştum. Domuz pirzolası üzerine kereviz çorbası boca et ve 350 derecede bir saat pişir. Aynı süre ve derecede köfte üzerine mantar çorbası. Tavuğun göğüs eti ve yarım fincan pirinç üzerine tavuk kreması çorbası. Doğrusu seçenekler sonsuzdur ve en iyi yanı da bunu bir kere konuğunuza yedirdiniz mi bir daha kendisini görmeyeceğinizdir. Bu saydıklarım dışında yumurta haşlarım ve gayet güzel ton balığı salatası yaparım ama hepsi o kadar işte. Buğday ekmeği üzerine katı yumurta dilimleriyle mayonez yemeye de bayılırım. Ama aslında bence yemek yapmanın tek nedeni başka bir şey düşünürken ellerinizi meşgul etmektir.

Dün fıstık ezmesi kavanozunun dibi görünüyordu Bir bıçak alıp kavanozun kenarlarını kazıdım, odanın içinde dolaşırken bıçağı yalamaya koyuldum. “Çok acınacak haldesin” diye söylendim ama aslında umurumda bile değildi. Tatlı olarak da vişne tadında öksürük şekeri attım ağzıma.

Neyse ki çevremdeki erkeklerin çoğu iyi ahçıdır. Bunların başında evsahibim Henry gelir. Seksen sekiz yaşındaki evsahibim Henry Pitts eski bir fırıncıydı ama şimdi müthiş derecede güç bulmacalar hazırlar ve onları önce benim üzerimde denemekten zevk alırdı. Aynı zamanda iri somunlar yapar ve bunları eski bir Shaker beşiği içinde odamın önüne bırakırdı. Henry ekmeklerini ve diğer hamur işlerini yakınlardaki bir lokantaya yemek karşılığı yapardı ve son günlerde kupon kesmekte epey ustalaşmıştı. İyi bir günündeyse elli dolarlık bakkaliye malzemesini 6,98 dolara almakla övünürdü. Bu alışveriş düşkünlüğü her nasılsa ona bir sürü külotlu çorap sağlardı ki, onları da bana verirdi. Henry Pitts’e yarı yarıya âşık olduğum söylenebilirdi.

Geçen Cumartesi Henry arka bahçede, indirimli satışlardan aldığı yuvarlak piknik masasının başında otururken, fıstık ezmeli ve turşulu sandviçimi alıp yanına gittim. “Bir parça ister misin?” diye sordum. “Teşekkürler, öğle yemeğimi yedim” dedi. Sandviçimi yerken ordan burdan, özellikle benim duygusal yaşamımdaki gelişmelerden konuştuk. Yumuşak fıstık ezmesinin dokusu, ekmek ve salatalık turşususunun kıtırlığı ile çetin bir tezat oluşturuyordu. Çapraz kesim, dikey kesime göre içindekileri daha çok gösteriyordu ve tuzluluk oranı ekşilik ile aynıydı. Bu neredeyse elbiselerinizi çıkarmadan seks yapmakla eşit düzeyde yer alıyordu.

Alçak bir sesle inledim, neredeyse keyiften kendimden geçecektim. Henry bana baktı. “Şundan bir lokma ver.” Ortadaki tombul bölümü uzattım ama yandan da parmaklarımı öyle bir tuttum ki, fazla koparamasın.

Bir süre çiğnedikten sonra, “Çok garip, ama kötü değil.” dedi. Zaten ne zaman değişik bir şeyler yemeyi denese hep aynısını söylerdi.

Halbuki Dietz ameliyatından sonra bende kalırken hiç de anlayışlı davranmamıştı. Açlıktan ölmek üzereymiş gibi buzdolabının kapısını açmış bakınırken söylenmişti.

“Nasıl yiyecek hiçbir şeyin olmaz? Ben yokken yemek yemiyor musun?”

Savunmaya çekilerek, “Yiyecek var ya.”  diye yanıtlamıştım.

“Bir kavanoz salatalık turşusu.”

“Sandviç yapabilirim. Dondurucuda ekmek ve rafta yarım kavanoz fıstık ezmesi var.”

Sanki sümüklüböcek lapası önermişim gibi bir bakış fırlattı ki bana görecektiniz.

Aynı şekilde artık emekliye ayrılmış Teğmen Dolan ve yine emekli polis memuru arkadaşı Stacey’e en yakındaki markete gidip sandviç malzemesi almaya gönüllü olduğumu söylediğimde, beni bir dövmedikleri kalmıştı.

Halbuki Jonas öyle miydi? Ya Cheney?

Kafeterya saat onda kapanmıştı ama sandviç, yoğurt, taze meyve, dondurma, sıcak ve soğuk içeceklerin bulunduğu otomatlar vardı. Cheney iki kutu Pepsi, iki jambonlu peynirli sandviç ve iki parça vişneli pasta aldı. Bir köşedeki bölmelerden birinde boş bir masaya oturdum. Cheney yiyecekleri, kamışları, peçeteleri, plastik çatal bıçağı ve tuz, biber, mayonez ve salça paketlerini yüklediği tepsiyi getirdi. “Aç olduğunu umarım” diyerek hepsini kâğıt peçetelerin üstüne yerleştirdi.

“Az önce yemiş gibiyim ama neden olmasın?” dedim. “Böyle bir fırsat kaçırılmaz.”

“Bir şölen bu” diye gülümsedim. Parmağımı kaldıramayacak kadar yorgundum. O paketleri açıp sandviçleri çıkarırken bir çocuk gibi izliyordum.

“Bunları iğrenç bir hale getirmeliyiz” dedi.

“Neden?”

“O zaman ne kadar yavan olduklarını farketmeyiz.” Plastik paketleri dişleriyle yırtıp parlak kırmızı ve sarı sıvıları etin üzerine sıktı. Üstüne de tuz biber ve mayonez

Ah, bir de az sayıdaki arkadaşlarımdan biri olan Vera var, hani şu her çıktığı erkeği bana yamamaya çalışan Vera.

Cuma günü işten sonra buluşmaya karar verdiğimizde çok sevinmiştim.

“Teşekkür ederim. Sonra da yemek yeriz. Ben ısmarlarım.”

“Ben peynirli sandviç yemek istemiyorum.” demesin mi bana!

Yemek ve ben konusunda atlamamam gereken biri varsa, o da Rosie’dir, aslında ilk söz etmem gereken kişi o iken sona kaldı nedense.

Rosie bizim mahallede bir lokanta işleten altmış yaşlarında, kısa boylu, iri göğüslü, boyalı kızıl saçlı bir kadındır. Tam bir otokrattır -sözünü sakınmaz, herkese üstünlük taslar ve yabancılara kuşkuyla bakar. Canı istediği zaman mükemmel yemekler pişirir, ama genelde herhangi bir öğünde ne yiyeceğinize kendisi karar vermek ister. Koruyucudur, kimi zaman eli-açıktır, genelde sinir bozucudur. En iyi arkadaşınızın kafadan kontak ninesi gibi huzuru sağlamak için katlanmak zorunda kaldığınız bir insandır. Lokantası benden yalnızca yarım blok ötede ve gösterişsiz olduğu için giderim. Rosie lokantasına gelmemin kendisine bana tahakküm etme hakkı verdiğini hisseder ki, genelde bu da doğrudur.

McDonalds, Rosie’nin en büyük rakibidir. Özellikle acelem varsa. Zamanında yemek yemekte epey güçlük çekerim doğrusu. Aç olmam gerektiği saatte ya aç değilimdir ya da acıktığım zaman durup yiyeceğim bir yerde değilimdir. Bu kilo kontrolünü mümkün kılıyorsa da, sağlığım için hiç iyi değil. Evet, bunca sandviçten sonra beni şişkonun teki sandığınıza bahse girerim. Halbuki bir müşterim beni Twiggy’e benzetmişti.

Fakat sağlığım ve mesleğim için yaptığım en iyi şey koşmaktır. Yaz-kış, sabahın erken saatlerinde kalkıp birkaç kilometre koşmaya çalışırım. Özelikle bu alışkanlığım A’da hayatımı kurtardıktan sonra sabah koşularım benim için vazgeçilmez oldu.

Yalnız aramızda kalsın, bana öyle geliyor ki, Sue benden bıkmış gibi. Her yeni maceramda beni biraz daha pasifleştiriyor, sanırım Zero’nun Z’sine kadar gün sayıyor. Artık maceralarımın en büyük gerilim unsurunu, muamma ve aksiyondan çok annemin ailesi ile olan ilişkimiz oluşturuyor. Mesela U’da olaylarla başa çıkış şeklimi ben bile beğenmedim ama ne yaparsın, patron o.

Sahi geçenlerde duydum ki Türk okurlarım M, N, O, P ve Q maceralarımın çevrilmesini beklerlermiş hâlâ, bir de bana ve sandviçlerime tuhaf derler, hah!

*Kinsey alıntılarının büyük çoğunluğu Sue Grafton’un Oğlak/ Maceraperest Kitaplar’dan çıkan Alfabe Serisi ve çevirmen Mehmet Harmancı’ya ait olup diğerleri ise henüz dilimize çevrilmeyen Kinsey kitaplarından derlenmiştir.