‘Umutsuz’ kasabanın sırrı / Sevin Okyay

Lee Child’ın alışılmadık kahramanı Jack Reacher’ı sevenler, serinin yeni romanı “Kaybedecek Bir Şey Yok”u da sevecek.
Lee Child adıyla yazan Jim Grant’in kahramanı Jack Reacher, polisiye tanımını hak eden kitaplarda yer almasına rağmen, daha çok gerilim karakterlerini andırır. Yeriyle, ailesiyle, arkadaşlarıyla da ilişkiler kuracağımız türden bir esrar çözücü değildir. Reacher sert bir adamdır. Yıllar önce askeri polisten ayrıldığından beri iş edinmemiştir; adresi de yoktur, çantası ya da valizi de. Bu durum genellikle şüphe nedeni olur.
Reacher aldırmaz. Fazla konuşmaz zaten, duygularını da belli etmez. 1.96 boyunda, 115 kiloluk bir devdir. Soğuk bakışlı mavi gözleri vardır. Bir de, delici, deşici cinsten bir merakı. İşte bir fincan kahve içilmesine izin verilmeyen kasabaya da zırt pırt dönmesine bu merak sebep olur. Çok kötü şeyler görmüş, işe yaramaz çok insan tanımıştır. Böyle durumlardan şüphelenir. Despair / Umutsuzluk kasabasından az ilerideki Hope / Umut kasabasına geçer. Geri dönüp onu niçin kasabada istemediklerini öğrenmeye kararlıdır. Hope’un polis örgütünden, kendisi de esrarengiz bir hanım olan Vaughan’dan başka desteği yoktur.

Kasaba konuk sevmiyor
Child’ın son Reacher macerası, onun aynı karakterle kaç kitap yazarsa yazsın, her seferinde bambaşka bir muamma yarattığının son kanıtı. Bıkkınlık da vermiyor, bence bu sonuncu kitap Reacher kitaplarının en heyecanlısı, en gözükara ilerleyeni. Girişi onu izleyenleri şaşırtmasın, çünkü pek Reachervari bir giriş değil, ama nasılsa sonradan hikmetini anlayacaksınız.
Colorado’nun bu bölümüne gelen kahramanımızın dikkatini çeken şey ise şu: Hope’a istediğin gibi girip çıkıyorsun, Despair’de ise yabancıları istemiyorlar. İyi de, neden? Gözünü budaktan esirgemeyen, her düşündüğünü söyleyen kahramanımız, onu dışarı atmaya çalışan dört şerif yardımcısına, birazdan içlerinden birinin diğer üçünü hastaneye taşıyacağı ihtarında bulunuyor. Çünkü Reacher’ın tek marifeti iri-yarı olmak değil, kendisi bir askeri polis binbaşısına yakışacak şekilde, gayet de iyi dövüşüyor.
Sonunda, onun gibi serserilik suçlamasıyla kasabadan atılan başkaları da olduğunu öğreniyor, hatta bir tanesi gencecik bir kız. Kayıp kocalar ve sevgililer de söz konusu. Despair bir fabrika kasabası, yani burada fabrikanın sahibi ne derse o oluyor. Gerçi herkesin fabrikada çalışmaya ihtiyacı var ama, yakınlarda iş bulunabilecek başka kasabalar da var. Öte yandan aşırı dindar fabrika sahibi sanki adamlarını, bütün kasaba halkını bir sırla birbirine kenetlemiş gibi.

Irak Savaşı’nın etkileri
İngiliz Jim Grant (doğumu 1954), nam-ı müstearı Lee Child ile tanınıyor. İlk romanı “Killing Floor” ile Anthony Ödülü aldığı bu seriye 1997’de başladı. Hukuk okuyup uzun süre televizyonda çalıştıktan sonra, ‘eğlendirmenin en saf türü’ olduğunu düşündüğü için, yazmaya karar verdi. Ertesi yıl, ABD’ye göç etti. Bütün kitapları Jack Reacher’ın maceraları üzerine kurulu.
Karizmatik kahramanımız bu kitapta da esrar çözme, sonuç çıkarma yeteneklerini kusursuz şekilde çalıştırıyor. Lee Child onun önüne heyecan verici bulmacalar atıyor. Formatı aynı olsa da, olaylar birbirine benzemiyor, şahıslar zaten mütemadiyen değişiyor. Child’ın iyi bir yanı da, ayrıntılara düşkün olması ve bu konuda çok özenli davranması. Bu kitapta Irak Savaşı’nın etkileri de esrarın parçalarından biri. Reacher’ı seviyorsanız eğer, “Kaybedecek Bir Şey Yok”u da seveceksiniz. Tanımıyorsanız, tanışma vakti gelmiştir belki.

Milliyet, 10.05.2011

Vicdanlı ve cesur bir dedektif / Sevin Okyay

“Uyuyan Güzel”, toplumun çeşitli kesimlerinden yansımalarla dolu, sağlam diyalogları olan, bütün esrarın sonunda tertemiz şekilde bir noktada toplanıp açıklandığı, birinci sınıf bir polisiye.

Özel dedektif Lew Archer, bir çarşamba günü uçakla evine dönerken, okyanustaki petrol sızıntısını ilk kez fark eder. Kaynağı, Lennox ailesine ait olan, açıktaki bir petrol platformudur. Sahile inince, petrole bulanmış bir kuşu kucaklamış, öfkeli ve güzel bir genç hanımla karşılaşır. Adı Laurel’dir, petrolcü Lennox ailesinin bir ferdidir.
Archer onu arabasına alır ama kız, onun evindeki bir kutu uyku ilacıyla birlikte kayıplara karışır. Kendini sorumlu hisseden Lew Archer, onu bulmak için yollara düşerken boğazına kadar muhtelif aile tarihlerine ve sırlara gömülür; ama yılmadan bu sırların cevaplarını arar.

Polisiyeyi aşan edebiyat
Onu tanıdığımız için, hiç şaşırmıyoruz. Sam Spade ile Philip Marlowe da aynı şeyi yaparlardı. Ross MacDonald nam-ı müstearıyla yazan Kenneth Millar, polisiye roman erbabına göre, Amerikan edebiyatındaki üç büyük ‘hard-boiled’ yazarından biri.
Diğer ikisi, elbette Dashiel Hammett ile Raymond Chandler. İkisi de, dedektifler ve polislerin kahraman olduğu kitaplara tepeden bakanlar tarafından bile, polisiyeyi aşıp gerçek edebiyat yapan yazarlar diye kabul olunur. Bu janra itibar etmeyenler, bazı yazarları tenezzülen bu rütbeye layık görmüştür.
Biz gene Lew Archer’a dönelim. Sondan bir önceki kitabı “Uyuyan Güzel” ile karşımıza çıkan dedektifi ilk kez edebiyat vasıtasıyla değil, sinema perdesinde tanıdık zaten.
Lew Archer’ın ilhamıyla yaratılan Lew Harper karakterini, “The Moving Target”ta Paul Newman oynamıştı. Aktör aynı karaktere “The Drowning Pool”da da can verdi. Archer ayrıca kısa ömürlü bir TV dizisinin de kahramanıydı. MacDonald/ Millar’ın onunla sağlam bir karakter yarattığından şüphe yok.
Archer’ın vicdanı, cesareti, yoksulları sömüren zenginlerin karanlık sırlar içeren dünyalarında dolaşması ve fikirlerini her zaman açıkça ifade etmesi, onu bu türün inanılır bir kahramanı yapıyor. Gerçi bazı eleştirmenlerin, yazarı diğer iki ustadan da usta görmelerine katılmıyorum ama, ‘hard-boiled’in hakkını verdiği de inkâr olunmaz. Buna karşılık ben, daha yalnız olan, kendi seçimiyle ‘kaybetme’ye her zaman daha yatkın Philip Marlowe’u tercih ederim.
Yazarın, “Uyuyan Güzel”de ele aldığı aileye hoşgörülü davrandığı söylenemez. Para, iktidar onları yozlaştırmış. Sadakat nedir bilmiyorlar; sadece eşlerine değil, anneleriyle babalarına ve çocuklarına da sadık değiller. İçlerinde vicdan sahibi tek kişi Laurel’miş gibi görünüyor, o da kayıp.

Sosyal konulara hassasiyet
Millar’ın kendisine gelince… Dickens’in kitaplarından çıkma bir çocukluk geçirmiş. Sonraları sorunlu kızına hep sahip çıkmış ama, Santa Barbara halkı o kızın, yani Linda’nın üç kişiye arabayla çarpıp kaçması olayı nedeniyle onlara çok tepki göstermiş.
Millar’ın kendisi, bir aile babası olarak kitaplarında eleştirdiği aile büyükleri gibi davranıp, suçlu olup olmadığına aldırmadan kızına kol kanat germiş. Neyse ki işlerin sonradan düzeldiği anlaşılıyor.
“Uyuyan Güzel”, toplumun çeşitli kesimlerinden yansımalarla dolu, sağlam diyalogları olan, bütün esrarın sonunda tertemiz şekilde bir noktada toplanıp açıklandığı, birinci sınıf bir polisiye. Yazarının sosyal konulardaki hassasiyetine tanıklık ediyor. Zaten olay örgüsünü dantel gibi örse de, MacDonald/ Millar için esas mesele muamma meselesi değil.
Erol Üyepazarcı’nın iki ciltlik kitabı “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes”da belirttiği gibi, cinayet, ‘toplumsal ve psikolojik nedenleriyle anlatılması ve anlaşılması gereken’ bir şey.
Yazarın Bilge Kültür Sanat’tan iki kitabı daha çıktı. Hepsi tavsiye olunur.

Milliyet, 10.02.2009

Mektupla yazılan roman / Sevin Okyay

Birinin zaten hayranıyız. Andrea Camilleri’nin kahramanı Salvo Montalbano, şu dilde bu dildeymiş demeden maceralarının peşinden koştuğum bir karakterdir.
Televizyon dizisi de varmış, onu da yeni öğrendik. Carlo Lucarelli’nin kitaplarını okumadım, ancak onun da Camilleri gibi ülkesi İtalya’nın en iyi polisiye yazarlarından biri olduğu anlaşılıyor. Safkan erkek Montalban’a karşı, onun Grazia Negro adlı bir kadın polis müfettişi var. Ancak, Montalban ile Negro, aynı kumaştan dokunmuşa benziyorlar.

Kafa dengi yazarlar
Yazarları da anlaşıyor olsa gerek. Ne de olsa, oturup birlikte “Kırmızı Balık Cinayeti / Acqua in Bocca”yı yazdılar. Karakterlerini aynı muammanın peşine saldılar. Andrea Camilleri 1925 doğumlu, Carlo Lucarelli ise 1960’ta doğmuş. Aralarında 35 yaş fark var. Ama bu durum kafa dengi olmalarını engellememiş.
Bir belgesel çekimi sırasında bu kitabı yazma fikri birden gökten zembille inmiş gibi ortaya çıkınca, ikisi de kabul etmiş. Kitapta, “edebiyata yaklaşımları aynı ve mesleklerine olan aşklarının ne kadar gerçek olduğunu açık yüreklilikle yaptıkları itiraflarla ortaya koyuyorlar” deniyor.
2005 ilkbaharında çekilen belgeselin yapımcısı Daniele di Gennaro, onlara Salvo Montalbano ve Grazia Negro’nun aynı soruşturmada yer alsalar nasıl davranacaklarını, şüphelileri nasıl sorguya çekeceklerini sorunca gözlerini bile kırpmadan cevap vermiş, karakterlerinin tanımlamasını yapmışlar: “Grazia tam bir erkek avcısı, inatçı, harekete hazır ve kararlı. Salvo ise daha filozoftu, stratejist ve korumacı.”
Ve Camilleri ile Lucarelli hemen oracıkta bir hikâye yazmaya başlamışlar. Di Gennaro da, hemen yapımcı kimliğinden editör kimliğine geçerek, şansını denemiş: “Bu böyle bitmez, o zaman bu hikâyeyi yazacaksınız!” İkisi birden, elbette yazacaklarını söylemişler. Ama nasıl?
“Kırmızı Balık Cinayeti”, bize onların nasıl bir yöntem izlediğini gösteriyor. 1936 tarihli ve Dennis Wheatley imzalı “Miami’de Cinayet” gibi bir mektup-roman. Montalban ile Negro, polis tutanaklarını, adli tıp raporlarını, soruşturmanın gelişimine dair bilgileri birbirlerine postayla yolluyorlar.
Lucarelli ile Camilleri de, aynı şekilde mektuplaşarak, düzeltmeler yaparak, birbirinin stratejisini keşfetmeye çalışarak, “Kırmızı Balık Cinayeti”ni tamamladılar.
Kitap, bir cinayet konusunda amirlerinden farklı düşünceleri olan başmüfettiş Grazia Negro’nun, meslektaşı Salvo Montalbano’ya yazdığı mektupla başlıyor. Grazia, Kırmızı Balık Cinayeti soruşturmasında yetkilerinin elinden alındığını, amirleri tarafından engellendiğini yazıyor. Kimseye bahsetmemesi şartıyla, ona olay yerine ilk giden polis ekibinin raporunu, onaylanmış ilk soruşturma belgelerini ve eldeki bulguların kopyasını da yolluyor.
Polis, ihbar üzerine girdikleri binanın üçüncü katında, Magnifico Arturo’nun cesedini yerde bulmuş. Şüpheli bir durum yok, ancak ölünün omuzları ve başı ıslak. Başının hemen yanında da havasızlıktan ölmüş üç küçük kırmızı balık var. Ortada akvaryum falan görünmüyor, hem Arturo’nun balıklara karşı alerjisi de varmış.

Satranç maçına dönüşüyor
Montalban, önce bir mektup yazıp Negro’yu bir güzel azarlar ama sonra, içine bir sayfa ekleyip meslektaşından özür diler, istediği bilgileri yollar. Sevgilisi Livia kıskanmıştır. Tepesinde dolaştığı için de, Grazia’nın teklifine karşı çıkar gibi davranmak zorunda kalmıştır.
Zarfı açıp içine bir şeyler koyma yöntemini iki taraf da benimser. Derken, “35 yaşlarında, çok zarif ve göze batan göğüslere sahip kızıl bir kadın” da işin içine karışır. Üstelik, artık Negro’nun kör sevgilisi Simone de kıskançlık belirtileri göstermektedir.
Biri yaşlı, biri genç iki polisiye ustasının kitabının, yazılış şekli itibariyle, bir satranç maçına dönüştüğü anlaşılıyor. Camilleri hayranlarına hararetle tavsiye olunur. Bakalım bu işbirliğini mi tercih edecekler, yoksa üstadın tek tabanca çalışmasını mı?

Milliyet, 12 Mayıs 2011

Başkomser Nevzat / Sevin Okyay

Daha önce onu Ahmet Ümit’in iki kitabında ve iki dizide tanımıştık, görmüştük. Kitaplar, ‘Şeytan Ayrıntıda Gizlidir’ (dizilerden birinin adı da buydu) ile ‘Çiçekçinin Ölümü’. İkinci dizinin adı ise, ‘Karanlıkta Koşanlar’dı.
Üstadı birinde Çetin Tekindor oynuyordu, birinde Uğur Yücel. Gene de benim Başkomiser Nevzat’ıma en yakın olan ‘görsel Nevzat, ‘Çiçekçinin Ölümü’ çizgi romanında ve İsmail Gülgeç’in imzasını taşıyor.
Ahmet Ümit’in son kitabı ‘Kavim’de de Başkomiserimiz gene birlikte çalıştıkları ekibiyle, Ali ve Zeynep’le birlikte. Ümit, “Bu karakteri ayrıntılı olarak anlatmam gerekiyordu,” diyor. En azından, herkesin merakını gidermek için. Nevzat’ı kafasında canlandırırken aklına, 12 Eylül öncesi öldürülen Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul gelmiş. “Adalete inanan, çok iyi bir adamdı. Karanlık güçler tarafından vuruldu.” Bir de ‘Seven’daki Morgan Freeman karakterinden etkilenmiş. Yani, “Artık suçla baş edemeyeceğini bilen ama elinden de başka bir iş gelmeyen polis!” (Erdem Öztop söyleşisi.)
Nevzat, alaturka bir İstanbullu.
Balat’ta oturuyor. Zaman zaman onu yolda bırakan 58 model bir Chevrolet’si var. Osmanlı mutfağı ile Türk sanat müziğine düşkün. Sevgilisi Evgenia’nın işlettiği Tatavla meyhanesine gittiğinde, rakı refakatinde Müzeyyen Senar şarkıları dinliyor. Süper bir kahraman olmaktan da uzak. Gerçi başarılı bir polis ama, kendi karısıyla kızının katillerini bulamamış. Yalnız, hüzünlü, suskun bir adam.
‘Kavim’, belki de şimdiye kadarki en iyi Ahmet Ümit kitabı. Bu toprakların çeşitli kültürlerini, tarihini, dinlerini hem günümüzle, hem sağlam olay örgüsü olan bir hikâyeyle birleştirmesi, ustalık gerektirdiği gibi, okurun ilgisini daha da çeken bir özellik. Belli ki Ümit, ‘öteki’ni kabul etmemenin, kendini ispat etmek, öne çıkarmak için onu ortadan kaldırma eğilimi duymanın ne kadar tehlikeli (aslında ne kadar da nafile) bir yaklaşım olduğunun farkında. Bu toprakların bütün kültürlerini bağrımıza basarak daha zenginleşeceğimizi düşünüyor. Bir polisiyeden söz edip esrarı hiç anlatmamak olmaz.
Başkomiser Nevzat ve ekibi, Elmadağ’daki bir cinayet mahalline gittiklerinde, haç şeklinde kabzası olan bir bıçakla öldürülmüş adamın cesedinin bulunduğu odada ortasından açılmış, bir cümlesinin altı maktûlün kanıyla çizilmiş bir Kitabı Mukaddes bulurlar. Sayfa boşluğuna da, gene kanla, ‘Mor Gabriel’ yazılı. Maktûl Süryani. Bir dostu, Nusayri asıllı ama agnostik. Bir başka dostu ise kendini Aziz Pavlus sanan bir Antakyalı. Bu arada cinayetler de birbirini izliyor, elbette.
Dinsel semboller gene sürüyor. Esrarı iyi kurulmuş, oturtulmuş, dili çok akıcı bir kitap.
Ama bizim esas meselemiz, Başkomiser Nevzat. Onun, polisiye edebiyatın bellibaşlı polisleriyle başa çıkacak sağlam ve yürek burkucu bir karakter olduğunu düşünüyorum. Celil Oker’in Remzi Ünal’ını da severim ama o polis değil, malum. Barbara Nadel’in Çetin İkmen’i de bana hep yapay gelmiştir. Başkomiser Nevzat ise, öyle değil. Onda Maigret’nin, Wexford’un, Brunetti’nin kumaşı var. Namuslu bir polis, haksızlıklara başkaldırıyor. Bazen üstelerinden geliyor, bazen gelemiyor. Yaşlandıkça, dünyayı değiştirme umudu daha da azalıyor, gözlerindeki ışık biraz daha soluyor. Başkomiser Nevzat, o ışığı yardımcısı Ali’nin gözlerinde görüyor ama bu idealist gencin hevesi ve inancı moralini düzeltiyor mu dersiniz?
Ne gezer! Polisin rüyasının sokaklara inince sona erdiğini düşünen kahramanımız, bu kuralın birkaç istisnasına ‘gerçek kahramanlar’ diyor. Ne yazık ki Ali gibiler gözlerini budaktan sakınmadıkları için pek uzun yaşamazlarmış. Peki, ‘Kavim’ karamsar bir kitap mı? Hayır, değil. Ümit, Nevzat konusunda da, kültürler konusunda da halen ümitli…

İfademi Martin Beck alsın lütfen / Sevin Okyay

Martin Beck’e yeniden kavuştuk çok şükür. Üstadın maceraları yıllar önce Milliyet Yayınları’ndan çıkmıştı, sanırım altı tane. Tamamı da on tanedir zaten. Türkçeye Aydın Arıt çevirmişti. Yayımlandığı dönemde bayağı heyecan yarattı. İsveçli gazeteci yazar bir karı kocadan, Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’den oluşan iki kişilik ekibin elinden çıkma kitapların epeyce meraklısı vardı. Ben yıllar sonra, iki tanesini sahafta bulmayı başarmıştım. Bir yıldır bir arkadaşın sözünü tutup geri kalanını bekliyordum ki, Martin Beck’in maceraları İnkılap’tan çıkmaya başladı.
İsveç’te polisiye 1940’lı yıllardan beri hayli popüler. Türkçede ise, İsveç polisiye örnekleri, sanırım Martin Beck dizisi ve eşsiz Henning Mankell’in beş kitabıyla (Altın Kitaplar) sınırlı. Mankell ve dedektifi Kurt Wallander de, tıpkı Ruth Rendell’in Müfettiş Wexford’u, Simenon’un Maigret’si ve Donna Leon’un Commissario Brunetti’si gibi, birer ‘polis soruşturması’ üstadı. Martin Beck de öyle. Ayrıca, yurttaşları Wankell ve İtalyan Brunetti gibi, sosyal duyarlılığa sahip. Ama Brunetti ve Wexford’un, hatta Maigret’nin aksine, başarısız bir evliliği var. Hepsinin ortak noktaları ise, işlerini yaparken disiplinli, özenli davranmaları ve insani özellikleri elden bırakmamaları.

Stockholm’ün en fedakar polisi
Stokholmlu polis Martin Beck, İnkılap’tan çıkan ve dizinin ilk kitabı olan ‘Kanaldaki Ölü/Roseanna’ ile ikinci kez karşımıza geliyor. Memnuniyetle öğrendiğimize göre, yayınevi dizinin geri kalan kitaplarını da yayımlayacakmış. Umarız ne kadar çok sayıda polisiye meraklısının duasını aldıklarının farkındadırlar. “Hani balkonda kalmış biri vardı,” (‘Balkonda Bir Adam Vardı’/Mannen Pa Balkongen) “İtfaiye arabalı bir şeydi” (‘Uçtu Uçtu İtfaiye Arabası Uçtu’ /Brandbilen Som Försvann) gibi umarsız hafıza yoklamaların ardından, bir sahaf seferinde bu iki kitabı buldum. ‘Roseanna’yı hatırlıyordum ama, onun da hangi adla çıktığını bilmiyordum. Şimdi böyle kaygılarımız kalmadı, şükür. Stokholm’un en fedakar polisi, sorgulama üstadı Beck’e kavuştuk. Üstelik, İnkılap da Sjöwall ve Wahlöö’nün dizisini, tıpkı Milliyet Yayınları gibi, Aydın Arıt’ın tertemiz Türkçesi’yle yayımlıyor.

‘Kanaldaki Ölü’de, elbette kanalda bulunmuş bir ceset var. Genç bir kadın cesedi, ne var ki hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Soruşturma ilerledikçe, Martin Beck, cesedin bulunduğu taşra kenti Motala’daki meslektaşı Gunnar Ahlberg ve sonunda adının Roseanna McGraw olduğu anlaşılan kızın memleketi Lincoln-Nebraska’dan Amerikalı dedektif Komiser Kafka (evet, Kafka), bilgilerini bir araya getiriyorlar. Kızı, yanında bir adamla gösteren bir fotoğraf bulunuyor. Beck’e göre, katil kesinlikle bu adam. Ancak, Sjöwall ve Wahlöö, sorgulamalarını hiç eksiksiz kurgularken, tesadüfün de büyük bir rol oynamasına izin veriyorlar. Aslında Beck’in de talihin yardımına ihtiyacı var, çünkü hem elindeki cinayet hayli esrarengiz ve zorlu bir olay, hem de komiserimiz, işini çok iyi yapsa da, sonuçta sıradışı bir kahraman değil, normal bir insan.

Martin Beck, polis teşkilatına 1940’ların ortalarında katılmış. Müstakbel karısı İnga ile de 1951 yılında bir kano gezisinde karşılaşmış. Evlenince, Kungsholmen’e taşınmışlar. Beck, karısına tahammül etmekte güçlük çekiyor. Onlarınki tam anlamıyla mutsuz bir evlilik, ancak bu konuda bir şey yapmayı düşünmüyor. Ne de olsa, kızıyla oğlu artık büyümüş olsa bile, düzeni bozmamak gerek. Gerçi zaman zaman onların annelerine çektiklerini düşünüyor ama, çocuk işte, atsan atamazsın, satsan satamazsın. Bu durumda en iyisi dört elle işine sarılmak. Beck de öyle yapıyor, ama yükselme adına değil, sadece işini iyi yapma adına. “Martin Beck Cinayet Masası şefi değildi ve olmak için de bir hırs beslemezdi. Arada Başkomiser bile olacağından kuşkuya düşerdi ki, gerçekte ancak ölüm ya da görevinde çok büyük yanılgılara sapması onu bu yolda köstekleyebilirdi. Ulusal Polis kadrosunda Başdedektif rütbesinde bir Komiserdi ve sekiz yıldır Cinayet Masası’nda çalışıyordu. Onu ülkenin en başarılı sorguya çekme ve ifade alma uzmanı olarak gören kişiler vardı.”

Maj Sjöwall ile Per Wahlöö’nün Martin Beck dizisinin ilk kitabı ‘Roseanna’, 1965 yılında yayımlandı. Onuncusu ‘Terroristerna/Teröristler’ ise 1975’te. Demek, hemen hemen her yıl bir kitap yazmışlar. Dizinin sona ermesinin nedeni ise, Per Wahlöö’nün vakitsiz ölümü. Eşi Maj Sjöwall, o olmadan Martin Beck kitaplarını sürdüremeyeceğine karar vermiş. Anavatanları İsveç’te kitapların altı tanesinden TV filmi, iki tanesinden de sinema filmi yapıldı. Bu filmlerin ikisinin senaryolarını Per Wahlöö yazdı. Stuart Rosenberg ise ‘Gülen Polis’ten aynı adlı (The Laughing Policeman, 1973) bir Amerikan filmi çekti ama hem Walter Matthau’nun oynadığı dedektifin adı Jake Martin’di, hem de olaylar Stokholm yerine San Francisco’da geçiyordu. İşin tadı kaçmıştı yani.

1935 doğumlu Maj Sjöwall, halen gazeteci/yazar olarak çalışmakta. Eşi Wahlöö ise 1926’da doğmuş, öğrenimini tamamladıktan sonra gazetecilik yapmaya başlamıştı. İkisi 1961 yılında, aynı şirketin yayımladığı dergilerde çalışırken tanıştılar. Ertesi yıl evlendiler. Büyük bir itinayla planladıkları polisiye dizilerini de akşamları, çocukları yatırdıktan sonra yazmaya başladılar. Wahlöö, niyetlerinin “polisiye romanı, ideolojik olarak yoksullaşmış, ahlâki durumu tartışılır nitelikteki burjuva tipi sözümona refah devletinin karnını açmak için bir neşter olarak kullanmak” olduğunu söylerdi. İlk üç kitabı, dört dörtlük birer polis soruşturması/police procedural olarak gelişen Martin Beck dizisinde, önceleri biraz kenarda kalan sosyal olaylar, sorunlar, daha sonra kitapların ön planına gelip yerleşir.

İhmal edilmeyen ayrıntılar
Yazarlara göre, kitapları İsveç’ten çok A.B.D. ve Fransa’da popüler olmuş. Eh, başka birinin ülkesinin eleştirildiğini görmek daha keyif verici, tabii. Ne de olsa, 1960’lı yıllarda bile bu türden bir radikalizm pek hoş karşılanmıyordu. Öte yandan, yazarların siyasi anlayışının olaylara ve kişilere sonradan eklenmiş gibi durmaması, insanda ‘sosyalist bir yama’ hissi uyandırmaması da, kitapların olumlu puanlarından biri. Hem polis soruşturması alt türü büyük bir inanılırlıkla, titizlikle kurup geliştirilmiş, hem de toplumun aksaklıklarıyla sorunları, bunlar sanki kişilere özgü kabahatlermiş gibi ön plana getirilmiş. Ne var ki, arkadan arkaya korkutucu bir toplum fonu da yaratılmış. Tedirginlik duygusu, sıradan polisiyeyi (yazar Michael Dibdin’in deyişiyle) “nihayetinde ideolojik olduğu kadar varoluşçuymuş gibi de görünen” bir mertebeye yükseltiyor. Martin Beck’in yaratıcıları, gazetecilik deneyimlerinden de yararlanarak lafı uzatmıyor, buna karşın ayrıntıları da ihmal etmiyorlar.

Huzurumuza ‘Kanaldaki Ölü’ adıyla gelen ‘Roseanna’nın, kimi ‘En İyi 100 Polisiye’ listelerine girmişliği vardır. Dizinin kitaplarından ‘Den Skrattande Polisen/Gülen Polis’ (1968) ise 1971’de, Amerikan polisiye yazarlarının verdiği saygın Edgar ödülüne layık bulunmuştu. Yazarlar, inandırıcı heyecan uyandırıcı olay örgülerinin yanısıra, sağlam karakterler yaratmayı da başarmış. Beck’in ekibini, şiddetten nefret eden, sabık paraşütçü ve gurme Lennart Kollberg, yüksek sosyetenin karakoyunu, 1.90 boyunda, 120 kiloluk, “motosikletçi suratlı herif” Gunvald Larsson, İsveç’in kuzey köylüklerinden Einar Rönn (Wahlöö en çok onu severdi), bir filin hafızasına sahip ama idrar kesesinden şikayetçi olduğu için ikide bir tuvalete giden Melander, iki devriye: Krastiansson ve Kvant tamamlıyor.
Umarız, bütün maceralar birbiri ardınca basılır. Çevirilerin çoğu hazır nasılsa. Polisiye seven okurlar Martin Beck’i de severse, gözbebeğimiz Brunetti’de olduğu gibi kitapları açık arayla okumak zorunda kalmaz, hasretimizi çabucak gideririz.

Vicdan Sahibi Bir Dedektif / Sevin Okyay

Kate Atkinson’ın ‘hafiye’si Jackson Brodie, okurların karşısına ilk kez, geçmişte kalmış üç esrarı çözmesi beklenen “Suç Dosyaları” ile çıkıyor.

Kate Atkinson’ı polisiye okurlar “Acayip Hisli/ Emotionally Weird” adlı kitabıyla tanıdı. Özgün adı aslında “Hissen Acayip” anlamına gelen kitap; üniversite öğrencisi, kızıl saçlı, kendi halinde Effie ile annesi Nora’nın anlattığı hikâyeler üzerine kuruluydu. Bu seferki kitap ise üç hikâyeyle, üç felâketle açılıyor.

Üç boyutlu karakterler

Elli sayfa boyunca, üç aile trajedisine tanık oluyoruz. Üç yaşındaki bir kız kayboluyor, bir avukatın kızı öldürülüyor, bir kadın baltayla kocasına saldırıyor.

İlki 1970’de meydana gelen bu üç olayın en yenisinden on yılı aşkın süre sonra, özel dedektif Jackson Brodie, geride kalan şahısların ona başvurmasıyla trajedilere dahil oluyor: Küçük Olivia’nın ablaları Julia ve Amelia, genç Laura’nın babası Theo ve Michelle’in kayıp kızının bulunmasını isteyen, kardeşi Shirley.

Kimileri, bunun herhangi bir yazarı zorlayacak bir başlangıç olduğunu söyledi. Doğrusu, Kate Atkinson’ı zorlamıyor. Önce kısa bir neye uğradığını şaşırma ânı geçiriyorsunuz ama, olaylar ve özellikle anlatımları sizi kapıp götürüyor. Karakterler de… Çünkü Atkinson üç boyutlu karakterler yaratmasını bilen bir yazar.

İkincil karakterler olsalar bile…

Öte yandan, kendisini önceden tanıyanlar için, evet, bu biraz farklı bir kitap. Önemli bir yenilik de, yazarın özel dedektif karakteri Jackson Brodie’yi ilk kez burada sunması.

Brodie daha sonra da, eğlenceli bir kitap olduğu başlangıçtaki adından da anlaşılan “A Jolly Murder Mystery” (Neşeli Bir Cinayet Muamması), şimdiki adıyla “One Good Turn”de (Bir İyilik) ortaya çıkıyor. Atkinson’ın yola onunla devam etme kararı vermesi çok sevindirici.

Vicdan sahibi bir şahıs olan Brodie, sevdiğimiz tür dedektiflerden. Daha önce polismiş, sonra meslekten ayrılmış, özel dedektif olmuş. Kitabın başındaki aile faciaları, onu işin içine sokuyor, Brodie varlığıyla onları da birleştiriyor.

Karmaşık bir aile dramı

Kendi hayatında da ciddi sorunlar var. Karısı Josie’den ayrılmış, onun birlikte olduğu adamı kıskanıyor, küçük kızı Marlee ondan uzaklaşacak diye korkuyor. Dişlerini yaptırıyor, Cambridge’de yaşıyor ve bir gün Fransa’da yaşamak istediği için Fransızca öğreniyor. Ne var ki, daha elli yaşında bile değil, yani bir süre daha çalışması gerek. Onu tanıdığımızda, kocasının şüphelendiği genç bir hanımı izliyor.

Ancak, Jackson Brodie’nin en önemli özelliği bence, bir ‘noir’ (kara) dedektifinin adalet duygusuna, yer yer de karamsarlığına sahip olması. Adaleti bir şekilde tecelli ettirebileceğine, en azından, küçük bir fark yaratabileceğine inanıyor. Mütevekkil bir şahıs olması, onu elinden geleni yapmaya çalışmaktan alıkoymuyor.

Daha önce de dediğimiz gibi, vicdan sahibi. İşinin insanları kötü oldukları için cezalandırmak değil, iyi olsunlar diye onlara yardım etmek olduğuna inanıyor. Kendisini pek çok yönüyle Philip Marlowe’a benzettim (ki, kalben bağlı olduğumuz bir dedektiftir).

Gerçi içinde bulundukları çevreler farklı, “Suç Dosyası” bir noir ortamında geçmiyor ama, insanlar her yerde melanetlerini sürdürebilir, tabii. Biz şimdilik Brodie’yi Brunetti, Maigret, Beck, Wallander, Wexford ve sair gözde dedektifler galerimize yerleştiriyoruz.

Kate Atkinson’a gelince, yazar dikkati ilk kez “Behind the Scenes at the Museum” (Müzenin Perde Arkasında) adlı romanıyla, yeni bir kalem erbabı olarak çekmişti. Bu kitap, Salman Rushdie gibi yazarları da geride bırakıp 1995 yılının Whitbread Ödülü’nü kazanınca bir anda fazlasıyla meşhur oldu.

Genelde çok iyi eleştiriler alan “Suç Dosyaları/ Case Histories” üzerine yazılmış birtakım blogların nefret saçmasından, bu ödülü hazmedememiş olanların bazılarının halen aynı hisleri muhafaza ettiğini anlıyoruz. Hiç fark etmez. Kate Atkinson’ın, birinci yılını geride bırakan Meridyen Yayın- evi’nden çıkan kitabı hem heyecanlı bir polisiye hem de karmaşık bir aile dramı.

Suç Dosyaları (Case Histories , 2004) / Kate Atkinson (Çev: Murat Karlıtağ, Meridyen Yayınları, 2008)

18/11/2008 tarihli Milliyet’te yayımlanmıştır.

Yoksul bir asilzade / Sevin Okyay

Nicolas Remin’in kitabı Venedik’te Karın daha başında kahramanı Alvise Tron hakkında gereken bilgileri ediniyoruz. Aslında, adını daha sonra öğreniyoruz ama annesi Kontes ile, köşkün uşağı ve kâhyası olan uzun boylu ak saçlı Alessandro ile tanışıyoruz. Tron’un edebiyat, özellikle şiir düşkünlüğünü hemen anlıyoruz; çünkü Remin, Emporio della Poesia dergisinin satışlarının, Tron’u kederlendirecek kadar yavaş gittiğinden dem vuruyor. Hem de Tron her fırsatta yeni aboneler kazanmak için çalıştığı halde. O da biriken dergileri bir yığın halinde Palazzo Tron’daki odasında saklıyormuş.

Bir çift solgun mavi göz
Ailede tek bir dük çıksa bile asil kanlarını kuşaktan kuşağa, yüzyıldan yüzyıla aktaran, yok olup gitmemeyi beceren Tron ailesinin son iki ferdi yaşlı Kontes ile Commissario oğlu. Yoksullar ama hem henüz saraylarının ana katını ya da La Fenice’deki localarını kiralayacak hale gelmemişler, hem de maskeli balo geleneğini sürdürüyorlar.
Tron kendini bildi bileli Palazzo Tron’da her şubat ayının üçüncü cumartesi günü bir maskeli balo düzenlenirmiş; Avusturyalıların kenti kuşatma altına aldıkları dehşetli 1849 yılında bile. Avusturyalılar halen şehirde, hatta bizzat İmparatoriçe Elisabeth de (ki sonraları daha ziyade Sissi olarak tanınacaktır) orada.
Remin, komiserinin yüzünü bize ilk kez, porselen testiden dökülmüş lavanta kokulu, sıcak sudan yükselen buharın alt kısmını buğulandırdığı bir aynadan gösteriyor. Bu nedenle de, sadece üst dudağının yukarısını net olarak seçebiliyoruz: “Büyük burnu ve yukarısında bir çift solgun mavi göz, onu hafif kapanmış göz kapaklarının altından seyreden ve yorgunlukla kuşku duygusunu yansıtan iki göz.”
Kırmızı Kedi Yayınevi’nden (ne güzel ad!), İ. Yunus Soner’in çevirisiyle çıkan Venedik’te Kar, bizi on dokuzuncu yüzyıla götürüyor. 1862 yılında Venedik’teyiz. Venedik, henüz İtalya’ya dahil değil. Bir başka Commissario’nun, Guido Brunetti’nin zaman zaman hatırladığı şanlı Serenissima gerilerde kalmış olsa da, Tron’un dönemindeki Venediklilerin, hâlâ Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’ndan ayrılmak, Torino’ya da katılmamak gibi özlemleri var.
Donna Leone’nin İtalyanca yerine kendi Venedik lehçeleri Veneziano’yu konuşan modern Venediklilerine kadar uzanacak bir sadakatla Veneziano konuşuyorlar, kendilerini de İtalya’nın geri kalanından ayrı ve üstün görüyorlar.

Kıyıdan kenardan araştırma
Evet, yıl 1862, Venedik düşman ordunun ve karın pençesine düşmüş. Derken, Trieste ile Venedik arasında sefer yapan buharlı gemi Arşidük Sigmund’da Avusturya’nın bir saray müşaviri iki kurşunla öldürülmüş olarak bulunuyor. Yanında taşıdığı önemli evrak da kayıp. Üstelik yanıbaşında işkence görmüş ve boğularak öldürülmüş bir kız yatıyor. Cinayeti çözme işi, yoksul düşmüş asil bir Venedikli ailenin oğlu, son varisi olan Commissario Tron’a düşüyor.
Ne var ki, Avusturya ordusu çok geçmeden meseleye el koyuyor. Öte yandan Tron, tutkun olduğu Principessa di Montalcino’nun teşvikiyle ve adaleti ille de tecelli ettirmeye çalışan namuslu polis içgüdüsüyle, kıyıdan kenardan, olayı araştırmayı sürdürüyor.
Venedik’te Kar, Commissario Tron’un ilk macerası. Daha sonra dizinin diğer kitapları geliyor: Venedik Nişanı, Camdan Gondollar ve bu yıl yayımlanan San Marco’nun Maskeleri.
Remin, ilk kitabını geç denecek bir yaşta yazdığı halde büyük ilgiyle karşılaştı ve gelen talep üzerine, Commissario Tron’un diğer maceraları da okurlarla buluştu. Tarihi esrar türünün çok zevkle okunan bir örneğini vermiş. Özellikle kadın karakterleri çok güçlü, tarihi ayrıntıları da zengin.

Peter Straub sunar / Sevin Okyay

Uzun süre, radyodaki ‘Cinayet Masası’ programı için Türkçeye çevrildiği iddia edilen üç kitabını aradım Peter Straub’un. Bulmak nasip olmadı. Ama ona bakarsanız, Dick Francis’in de gene Türkçeleştirildiği iddia edilen üç kitabını bulamamıştım ve kendim çevirmiştim. Peter Straub’da ise kurtarıcım, Stephen King’le birlikte yazdıkları ikinci kitap (ilki Talisman/Tılsım) Kara Ev oldu. Kendisi, yer yer birbirlerinin üslubunu taklit ettiklerini iddia ettiği hâlde, çok belirgin şekilde, King kitabı olmaktan çok Straub kitaplarıdır onlar. Bilmiyorum, o sözde Türkçeye çevrilmiş olan üçlemesi ‘Blue Rose’ üçlemesi midir? Yani, Koko, Mystery ve The Throat. Ama nihayet Yitik Oğlan Yitik Kız geldi. Üstelik, İthaki yayınları bütün Straub’ları dilimize çevirtmeyi planlıyor.
Ben onu ‘Cinayet Masası’nın çerçevesi içine sokmaya çalışsam da Peter Straub aslında bir korku yazarı. Çok incelikli, ölçülü cinsinden. Kan gövdeyi götürse, cesetler birbirini izlese de o sizi, sahiden de fısıltıyla korkutur. İzini bırakan, unutulmaz bir korku.
Bram Stoker 2003 Ödüllü Yitik Oğlan Yitik Kız’ın esas kahramanı, gene yazar Tim Underhill. Onu ‘The Blue Rose’ üçlemesinden tanıyoruz ama, bu hikâyeyi daha sonra anlatalım. Şimdilik, yeni kitabın özetine bir göz atalım: Korku romanları yazarı Tim Underhill, ‘gıcık’ ağabeyi Philip’in sessiz karısı Nancy’nin intihar ettiğini haber alır. Nedeni bilinmez. Tim’in çok sevdiği on beş yaşındaki yeğeni Mark da (merhumenin oğlu), annesinin intiharından bir hafta sonra ortadan kaybolur. Tim, işin esrarını çözmeye çalışınca, dikkati yıllar önce bir seri katilin sığınağı olmuş, metruk ev üzerinde yoğunlaşır. Mark bir gün aniden bu evin varlığını fark etmiş ve artık başka bir şey düşünemez olmuştur. En yakın arkadaşı Jimbo’nun gönülsüz yardımıyla, bu lanetli eve girmeyi kafasına koymuş; dahası, bu evle kendi aile tarihi arasında bağlar kurmuştur.
Bir seferinde de, Michigan Caddesi’nin yukarısında dikilen bir adam görür. “Sırtı dönük bu gölgeden habis bir his yayılıyordu. Mark adamın yakasından aşağı inen dağınık, kıvırcık saçlarını ve dizlerine dek demir bir levha gibi sarkan siyah paltosunun örttüğü geniş sırtını gördü. Adamdan dışarı azimli, güçlü bir kötülük buhar misali püskürüyordu.” Sonraları, bu iri kıyım gölgenin karanlıkların içinden onu gözlediğini düşünür. Bu arada, onun ve Jimbo’nun yaşıtları erkek çocuklar, birer birer ortadan kaybolmaya başlamıştır.
Mark belki durumun farkında değil ama biz Mill Haven’ın tekinsiz bir yer olduğunu biliyoruz zaten. Milwaukee, Wisconsin’lı Peter Straub’un, Milwaukee’ye çok benzeyen bu kurmaca kenti, seri katil yatağı. Örneğin, Pigtown doğumlu, vaktiyle St. Alwyn Oteli’nde (o da bilinen bir Straub mekânıdır) çalışmış Bob Bandolier, oğlu Fielding (Fee) Bandolier, hayattaki başarılarını anlatmaya bayılan Walter Dragonette, Timothy Underhill’in çocukluk arkadaşı John Ransom, karda yürüyüp izini belli etmeyen ve bizim de şu an adını vermek istemediğimiz bir başka seri katil ile usta marangoz, psikopatın hası Joseph Kalendar.
Bunlar genellikle, ‘sır’sız katiller değil; karanlığın, meçhulun, içine girip de kaybolunan ama yok olunmayanın varlıkları. Sizinle bağlantı kurmak istedikleri zaman bir anda somut bir hâl de alabiliyorlar. Varlığından bihaber olduğun insanları (hatta canavarları) böylelikle görüyorsun, yıllardır burnunun dibinde durmuş metruk eve bir kere bile göz atmamışken, bir daha unutmamacasına, peşini bırakmamacasına farkına varıyorsun.
Straub’un fısıltıları
Sadece korku edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olmakla kalmayan, aynı zamanda çok iyi bir yazar olan Peter Straub (bu ayrımları yapmaktan, böyle mazaretlerde bulunmaktan nefret ediyorum ama ‘ciddi’ edebiyatın muhafazakâr yandaşları elimizi ayağımızı bağlıyor işte), ustası Henry James’in etkilerini, mesleğinin bu olgunluk döneminde de reddetmiyor. O esrarını, atmosferini daha çok üstadın Turn of the Screw’undaki gibi bir korkuya borçlu. Kimsenin olmadığını, olamayacağını bildiğiniz bir yerde, hayatınızın en sıradan, küçük mekânlarından birinde, tercihen karanlıkta, birden sizi buz gibi donduran bir fısıltı duyuyorsunuz. Ne dediği önemli değil. Peter Straub okuyucusunu işte bu tür fısıltılarla korkutuyor.
Peki, ya Tim Underhill? Straub gibi yazar; onun aksine, Vietnam’da savaşmış. Eski kitaplarda Vietnam hikâyeleri de ağırlığını hissettirir zaten. Yazarının favori alterego’su. Straub’a göre, kendisinden yüzde yirmi daha yakışıklı ama bu orantının kayda değer bir orantı olmadığını düşünüyor. Yazarı kadar çok kitap yazmamış. Straub onun filmlerdeki yardımcı erkek oyunculara benzediğini söylüyor. Hani birden belirir de, ‘Haa, o adam’ dersiniz. ‘Bunun adı neydi yahu, dilimin ucunda…’
Koko’nun gizli, The Throat’un ise açık kahramanı Tim Underhill, Peter Straub için bir ölçüde gerçekliğe sahip, ondan hoşlanıyor. Yazdığı kitapları ona mal etmekten de. Tim’in Koko’da ortaya çıkışını ise şöyle anlatıyor. “Kitabın temelinde, iyice yoldan çıkmış eski yoldaşlarını hizaya getirmek için Uzakdoğu’ya dönen adamlar var. Tim Underhill de geri kalanıyla birlikte ortaya çıktı. O sırada harıl harıl kitap üstünde düşünüyordum, böyle bir görevi üstlenecek adamları gözümün önüne getirmeye çalışıyordum. Çoğunun adlarını düşündüğümde olduğu gibi görüyordum onları. Tim Underhill’i ise göremedim. Ancak Michael Poole sonunda Bangkok’ta onu yakalayınca bütünüyle görebildim. Hayalet gibiydi; uzun boylu, zayıf, kır saçlı, sakallı bir adam, at kuyruğu var. Fevkalade düzgün bir insan olduğunu hemen anladım. Aşırılıklarına rağmen, ahlâklı bir hayat sürdürüyordu. Sonunda, bıraktım konuşsun. Ona anahtarı verdim ve ‘Kapıdan geç’ dedim.”
Bir başka muamma
Tim o gün bugündür yürüyor. Hatta Straub’un Yitik Oğlan, Yitik Kız’dan sonra yazdığı, onun devamı niteliğindeki In the Night Room’un da kahramanı. Burada Tim’in, bir önceki kitabı yazmaya çalışıp bir türlü yazamayışına da tanık oluyoruz. Onun hikâyesine paralel akan bir başka hikâye daha var. Gene e-postalar, bu sefer ölülerle haberleşmeler, vesaire…
Nedir peki Yitik Oğlan, Yitik Kız? Bir hayalet hikâyesi mi, bir tür aşk macerası mı, esrar mı, gerilim mi, düpedüz korku mu? Aslında, bu da bir başka muamma. Öyle bir muamma ki, kitabın ne kadar iyi yazıldığının gözümüzden kaçmasına yol açabilir. Kitap, soruşturmacı Tim Underhill’in bakış açısından anlatılıyor. Ama bazen de genç ve kayıp kahramanımız Mark’ın açısından görüyoruz olayları. Straub kitabın finalini de bir başka ve en büyük muamma ile mühürlemiş. Herkes kendi sonucuna varmakta serbest. Bu arada yazarın, Yitik Oğlan, Yitik Kız ile gotik geleneği seri katillerin üstüne ne kadar ustaca örttüğü de işin bir başka yanı.
Yazar bizi, dünyanın yekpareliğini de, romanın güvenilirliğini de sorgulamaya, yüzeyin arkasına bakmaya itiyor. Böylece romana olan güvenimiz tazeleniyor. Bir kez daha, eğlenceden başka şeyler de sunduğuna inanıyoruz. Kitaplar kapaklarıyla değerlendirilmezmiş. Peter Straub bize onların türleriyle de değerlendirilmemesi gerektiğini gösteriyor. Ama kitaplar onları satmaya çalışanların ve okuyanların klişeleriyle de anlatılmamalı. Yüzeyi kazımama alışkanlığı edinmiş kişi, layığını bulur. Bu arada kurunun yanında yaş yanmasa, keşke. Henry James damarından, esas karanlığın efendisi bir yazarın, Peter Straub’un layık olduğu ilgi ve saygıyla karşılanmasını diliyoruz. Umarız İthaki Yayınları sözünü tutar ve kitaplarının hepsi artık Türkçe olarak da bulunur.

İlk Okudukları Polisiye / Sevin Okyay

Esrarengiz şeyleri hep sevmişimdir. Mesela son zamanlarda hayatımda da çözülmedik bir esrar var. İki ay kadar önce, ilk okuduğum polisiyeler üzerine yazdığım kısa yazı, nereye gitti? Ben Cinai Roman’a yolladım sanıyorken, oradan adıgeçen yazıyı mümkünse göndermemi rica eden bir yazı gelmesiyle birlikte, esrarın göbeğine daldım. Aradım, taradım, maalesef bulamadım. Gerçekten, ne evde, ne işteki bilgisayarlarımda yok. Oysa yazdığımdan eminim. Ne yapalım, günün birinde sevdiğimiz polis ya da dedektiflerden birinin, örneğin Sid Halley ya da Commisario Guido Brunetti’nin yolu buralara düşerse, bir aratırız.

İlk polisiye romanımı Beşiktaş’taki evde okumuş olmalıyım. O evin birinci katında (müstakil bir evdi), arka taraftaki odanın, babamın çalışma odasının bir duvarı boydan boya bir kitaplıkla kaplıydı. Kitaplar, yazar soyadına göre dizilmiş, dört ayrı renkte ciltlenmişti. Orada okumuş olmalıyım, en azından Mickey Spillaine’in Mike Hammer’lerini orada okuduğumdan eminim, çünkü annem onlardan hiç hazetmezdi. Demek ki babam almış. Bir sonraki evde (Çiftehavuzlar) babam olmadığı için, bir tek Mike Hammer bile yoktu. Mike bana da biraz fazla sert ve terbiyesiz gelirdi. Pat Chambers’ı daha çok severdim. Ama, sinemada Eddie Constantine’in oynadığı Peter Cheyney kahramanı Lemmy Caution’a hayrandım.

Dame Agatha’ya gelince, Beşiktaş’tan beri hayatımda olmalı. Adını çok eskiden duymuştum. Sonra Çiftehavuzlar’da bütün Akba kitaplarıyla, bir miktar Ak kitabı okumuştum. Akba’nın çevirilerini (daha o zamandan, kolejin orta bölümündeyken) özenli, Türkçeleri doğru diye beğenirdim. Erle Stanley Gardner, John Dickson Car, Ellery Queen (adıyla yazan kişiler), o evde mevcut bütün maceralarını okuduğum yazarlar. Ve elbette Suveren kardeşlerin çevirdiği Agatha Christie’ler. Simenon’un da en başlarda hayatıma girdiğinden eminim. Maigret ilk gerçek anlamdaki dedektifim olabilir. Eğer Poirot değilse, tabii. O zaman onun o kıymetli beyin hücrelerine ‘gri’ değil, ‘kurşuni’ hücreler denirdi. Annemin sevdiği Wilkie Collins’i ise, çok küçük yaşta okumuş olma ihtimalim kuvvetli. Tam olarak polisiye sayılmasa da, bu janrın müjdecisi sayılan “sansasyon romanları”nın yazarıydı Collins.

Bizden kısa bir yazı istendiğine göre, daha fazla uzatmayayım, en iyisi. Polisiye, hatırlayabildiğim geçmişe kadar, hayatımda mevcuttu. Hiçbir zaman da, ikinci sınıf bir edebiyat janrı olduğunu düşünmedim. Çok iyi örneklerini okudum da ondan. İyi yazılmış her kitap edebiyat eseridir. Benim kıymetli polisiyelerim arasında da bu tanımı hakeden pek çok kitap var.

Not: Bu arada Sid ile Guido kardeşlerime gerek kalmadı. Yazıyı bir daha kaybetmişken buldum. Yoksa yolladım da kaybettim mi sandım? Eh yani, esrara ben düşkün olmayayım da kim olsun?

Jerzy’nin namusunu kurtarmak / Sevin Okyay

Geçenlerde, normalde okumadığım bir gazete karşıma çıktı, merak ettim, açtım baktım. Gazetenin bir köşe yazarı bir vesileyle Jerzy Kosinski’yi yerin dibine batıran bir anekdotu ikinci elden nakletmiş. Diyor ki, sözde Jerzy (kendi dilinde ‘Yeji’, Amerikancada ‘Cörzi’ diye telaffuz ediliyor) İstanbul’a geldiğinde Yazarlar Sendikası Selahattin Hilav’ı onu gezdirmekle görevlendirmiş. Bir pavyonda kavga çıkıp ‘sakaletin şairi’ Jerzy masanın altına saklanınca Hilav onu ensesinden yakalayıp çıkarmış ve kendisine ‘Hergele!’ diye hitap ederek, asıl bunları yazmasını tavsiye etmiş.

Hiç de akla yakın değil. Bir defa, kimsenin Hilav’ı herhangi bir şeyle görevlendirme cüretinde bulunması söz konusu olamaz. İkincisi, gerektiğinde insanı bir bakışta yerine mıhlamasını bilen Selahattin Hoca, değil bu şartlar altındaki korkmuş bir insana, hiç kimseye böyle hitap etmez. Üçüncüsü, Jerzy dokuz yaşından itibaren bundan bin beterini görmüştür. Ayrıca o gece kendi tecrübelerinin etkisiyle önce hafiften siner gibi olsa da, hemen ardından kurşun sesleri arasında öyle bir aslan kesildi ki, birincisi ‘Otur oturduğun yerde!’ olan üç cümle ile kendisini yerine oturtmak bana nasip oldu. Son olarak da, o gecenin mimarı Yazarlar Sendikası falan değil, Jerzy Kosinski’nin İstanbul’a geldiğini duyan, onunla temas kuran şahıs, Ömer Madra’ydı.

Yani biz de işe onun sayesinde dahil olduk.

Ömer, ‘dünyanın bütün büyük kentlerinde geceleri seks ve şiddet kokan arka sokaklarda dolaşıp duran, belki biraz da ‘belasını arayan’ Jerzy Kosinski’yi çakırkeyif İstanbul geceleri’ne ‘yeraltı uzmanı’ ve felsefeci Selahattin Hilav’la nasıl çıkardıklarını ‘Rüzgâra Karşı’da şöyle anlatıyor: (Pardon ama Ömer, sana Hilav’ı kim önerdi, Selahattin Hoca’yı kim kandırdı, yanınızda hangi nezih hanımefendi vardı? Teessüf ederim.)

“…İşte en az doksan kilo çeken güzel yüzlü, cıvıl cıvıl renkli, saten tuvaletli yosmaları ve yüksekçe sahnesindeki unutulmaz şişman şarkıcılarıyla ‘Marmara Saz’… Biz hiç yaşamadık elbette, ama İkinci Cihan Harbi’nden kalma ‘nostaljik’ bir hava içine giriveriyoruz şaşkınlıkla ve burunlarımızın direği sızlıyor.

Bütün o şişman kadınların, palabıyıklı erkeklerin ve garsonların ve sürekli gülümseyen melek yüzlü pavyon sahibinin. Hepsinin, hepsinin, gerçekdışı bir hali var. Sanki, oradan çıktığımız andan itibaren, orayı bir daha bulamayacakmışız, daha doğrusu orası hiç yokmuş, zaten olmamış gibi.

“Dumanlı havaların kurdu’ Jerzy o saat havaya giriyor tabii, zaten bir Türk’ten ayırdedilemez fizik yapısı ile oranın ayrılmaz bir parçası oluveriyor hemen, her zamanki seri hareketleriyle birkaç satır not alıyor, birdenbire bir kavga çıkıyor derken, masalar itiliveriyor gürültüyle, bardaklar kırılıyor, birinin yüzü kanıyor, Jerzy savaş yıllarından kalan bir içgüdüyle önce siner gibi oluyor, ama sonra onu yerine oturtabilene aşkolsun, sonra kavgacılar dışarı çıkartılıyor, salon o eski nezih havasına bürünüyor, nezih ve hüzünlü, Jerzy ile rakı içiyoruz ve Jerzy kral bir herif aslında.”

Aynen…


8/10/2002 tarihli
Radikal’de yayınlanmıştır.