Altın Ahududu Kapakları

Altın Ahududu Ödülleri, 1980’den beri en kötü filmleri onore etmeye devam ediyor. Neden ahududu? Çünkü İngilizce’de “Blowing a raspberry” deyimi dilimizi iki dudak arasına koyup o “pffft!” sesini çıkarmamızı anlatan bir deyim. Dolayısıyla Golden Raspberry, kısaca Razzie, deyim yerindeyse “rezil” gibi filmlere verilen bir ödül.

Eğer katalogumuzdaki yedi bine yakın kitaptan, sadece kapaklarına bakarak, bu tür bir ödül dağıtmak isteseydik, sayıları hiç de az olmayan aday arasında birinciyi seçmekte epey zorlanırdık sanıyorum.

Gerekçeli aday listemi sizlere sunuyorum; sizlerin favorilerini de merak ediyorum.

Irving Wallace’a memleketimizde doğru dürüst bir ilgi oluşmadıysa bunun başlıca müsebbibi Altın yayınları olsa gerek: kapakların hepsi birbirinden beter!

İşte Titreşim ! ABD Başkanının karısına şaşırtıcı derecede benzeyen Rus ajanı, first lady’nin yerine geçiyor. Kapak da birbirine geçmiş görüntülerle sunulmuş. Güvercin Dosyası’nın da aşağı kalır yanı yok. Bu da uzun yaşamın sırrını bulmayı başaran bir Sovyet bilim adamının öyküsü, Wallace’ın kalburüstü gerilim romanlarından. Gölgeler hakkında bir fikrim yok, ama bu abi ve ablanın nasıl bir kompozisyon ile bu pozu verdiklerine akıl sır ermiyor!

Jak Brown maceraları, yanılmıyorsam üç adet, 1970 yılından meçhul bir kapak ressamımızdan bizlere hediyedir. Kalıbımı basarım, işbu satırlar dışında da haklarında bir yazıda bir cümle dahi kurulmamıştır. Kapakların hepsi birbirinden iç gıcıklayıcı olup, Esrar ve Büyü’yü aralarında bir adım öne çıkartan da sigara tüttüren abimizin hülyalı bakışlarıdır.

Jak Brown, serinin karakterinin adı. Yazar adı ise Lomax Quinn gözüküyor. İki isme de literatürde rastlamak olası değil. Yerli üretim olması muhtemel.

Öldüren Miras, Agatha Christie’nin “Mavi Trenin Esrarı” romanının Taner yayınevi imzalı baskısı. Roman hakkında söylenecek bir şey yok, ama kapaktaki çizim feci. Aşk Virajı, polisiye seriler içinde koleksiyonerlere fazla zorluk yaşatmayıp, bir iki James Hadley Chase ve hatta taa 72’de basılmış bir Lawrence Block içermesi ile vazgeçilmez olan Anten Heyecan dizisinden bir parça. Listemize kapak resmi ile değil, sağ alttaki tanıtım yazısı ile giriyor:

“Bir katil var ama bulana aşkolsun!”

Sırada Yeşilçam esintili bir Mayk Hammer romanımız var: Sarı yüzlü İblis. Ablamızdaki yüz ifadesi iblisin ne menem bir şey olduğu konusunda bir fikir veriyor. Bir Sevda Yüzünden’de ise katil o kadar korkunç olmasa gerek, zira müstakbel maktulümüz korkmaktan ziyade katile sinirlenmiş gibi görünüyor. Hanım kızımız ise heyecandan olsa gerek, olaya bakamıyor.

Thomas Tryon, Altın yayınevinde 70’lerin başlarından 80’lerin ortalarına dek çalışma fırsatı bulan o insafsız kapak tasarımcısının bir başka kurbanı. Tryon’ın Öç romanının iki baskısında da bir samanlıkta çıplak bir kadın resmi var. Samanlığın ve kadının aynı olduğunu tahmin ediyorum ama bunu anlamak kolay değil, sizlerin de tahminini merak ediyorum.

Son olarak Tatmin’de, Irving Wallace’daki grafik tarz benimsenmiş gibi görünüyor. Bu arada bu romanı görürsem kapağına bakmadan alacağım, zira referansları sağlam gözüküyor.

İyi polisiye, iyi edebiyattır : SIMENON ve MAIGRET Üzerine

XX. yüzyılın en büyük yazarlarından biri, kuşkusuz Simenon’dur. 1989 yılında öldüğünde, geride kendi adıyla 193, on sekiz farklı takma isimle yazdıklarını da sayarsak dört yüzü aşkın roman bıraktığı için, bu sıra dışı yazarın edebi niteliği kimilerince tartışmalı bulunmuştur.

Dünya çapında beş yüz milyonu aşkın satışa ulaşan bir yazar, aynı zamanda nitelikli bir edebiyatçı olabilir mi? Bu soruya Nurullah Ataç da yanıt bulamamış:

“Ama ne kadar çok yazmış! O kadar çok yazan adamın her kitabı iyi olamaz elbette!” (Akt. Salâh Birsel, “Fantoma Geliyor”, Soyut, sayı 92, Haziran 1976)

Ne de olsa Simenon, romanlarını yazarken edebi kaygılar taşımadığını defalarca vurgulamıştır. Bu yaklaşımını da Colette’e borçlu olduğunu söyler. Colette, o günlerde Le Matin dergisine kısa öyküler yazan genç Simenon’a, yazdıklarının “fazla edebi” olduğunu söylediğinde, Simenon ona hak verir. Romanlarını gözden geçirirken yaptığı ilk iş, bu tür “fazlalıkları” kırpmaktır:

– Neyi kesip atıyorsunuz, hangi tip sözcükleri?

– Sıfatlar, zamirler ve yalnızca bir etki yaratmak için orada olan her sözcüğü. Bilirsiniz, güzel bir cümlen mi var – at onu! (Carvel Collins, “Simenon’la Söyleşi”, The Paris Review, 1955)

Yazarın bu görüşünü destekleyen bir savı, romanlarında faydalandığı kelime dağarcığının iki bini aşmadığı yönündedir. Türk okurları ellili yıllardaki Ataç çevirilerinde pek fark edememiş olsa da, Simenon romanlarının dili gerçekten basittir. Yine de iki bin kelime çok iddialı bir rakam. Nitekim geçen yıllarda Simenon okurlarının yaptığı bir çalışma, yazarın –görece daha yalın olan– Maigret romanlarında bile bu rakamın neredeyse iki katına ulaştığını ortaya koydu.

Benzer bir çalışmayı, yazarın on bin kadınla cinsel ilişkide bulunduğu iddiası için de yaptılar mı acaba? Okumaya bu noktada ara verip, kısa bir hesaplama yapan meraklı Virgül okuruyla aynı görüşteyim: Bu dudak uçuklatıcı rakam gerçek olamaz. Ama ne önemi var! Simenon uçuk herifin tekiydi; yerli yersiz iddialarda bulunmayı severdi. 1937 yılında Nobel’i kazanacağını ileri sürmüştü:

349 roman yazdım, ama bunların hiçbir değeri yok. Gerçekten yazmak istediğim romana henüz başlamadım. 40 yaşımda ilk gerçek romanımı yazacak, 45 yaşımda, yani 1947’de de Nobel ödülünü kazanacağım. (The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham, Penguin, 2003)

1957 yılında Camus’ye verilen Nobel Ödülünü duyduğunda yazara savurduğu küfür meşhurdur. Sonradan Nobel’den niye vazgeçtiğini de açıkladı:

1946’da aday gösterilmeme ramak kalmıştı. Ama vazgeçtim. Madalya istemiyorum çünkü. Sergilenecek türden bir hayvan değilim. Madalyalar için inekler ve boğalar var. (LIRE, Mayıs 2003 sayısında yayınlanan söyleşiden çeviri, Esra Özdoğan, Virgül sayı 64)

Oysa aday gösterilmesine değilse de, sergilenmesine ramak kalmıştı Simenon’un. 1927 senesinde Paris Matinal gazetesinden Eugene Merle ile imzaladığı kontrat, yazarın halka açık bir yerde, cam bir hücreye yedi gün boyunca kilitli kalıp, tefrika edilmek üzere bir romanı tamamlamasını içeriyordu. Gazete kontratın imzalanmasından kısa bir süre sonra battığı için, cam hücre asla kurulmadı. Kurulsaydı, elbette bu denemeden alnının akıyla çıkardı Simenon. Roman yazmaktaki hızı meşhurdur. Öyle ki, Hitchcock telefon açınca sekreterinin “Simenon şimdi bir roman yazıyor, bitirene kadar sizi hatta bekleteyim,” dediği rivayet edilir. Bu kadar çok yazan adamın her yazdığı elbette iyi olamaz!..

Gelgelelim, Simenon cephesinin de eli güçlüdür. Öyle ya! Koskoca André Gide kendisini “Hepsinin en iyisi, edebiyatımızın en hakiki romancısı,” diyerek övmüş; eserleri Dostoyevski, Balzac ve Dickens ile kıyaslanmış; aralarında Céline, Colette, Cocteau, Jean Renoir, Fellini, Charles Chaplin, Henry Miller ve T.S. Elliot’ın da bulunduğu birçok önemli ismin hayranlığını kazanmıştır.

Jean Renoir, Simenon’a yazdığı bir mektupta, şu sözlerle över yazarı:

Tanrı sizi yazmanız için yaratmış; nasıl ki babamı resim çizmesi için yarattıysa. İkiniz de bu yüzden, işinizi çok iyi yapıyorsunuz. (The Man Who Wasn’t Maigret / Patrick Marnham, Penguin, 2003)

Eserleri elli beş dile çevrilmiş, dünya çapında yarım milyarı aşan satış rakamlarına ulaşmıştır. Bu alanda rakibinin, Jules Verne ve Shakespeare’le beraber, sadece İncil olabildiği söylenir. 1972 tarihli bir UNESCO araştırmasına göre ise, Lenin’in ardından, yapıtları en çok dile çevrilen ikinci yazar Simenon’dur.

SIMENON ÜZERİNE

Simenon 1903’te Liege’de doğdu. Bir ve sekiz yaşlarındayken ailesi adres değiştirdi; ama elli yaşına dek Simenon yirmi altı ayrı evde yaşayacaktır, o yüzden üzerinde durmaya değmez. 1918’de babasının kalp krizini bahane ederek okulu bırakıp Liege gazetesinde çalışmaya başladı.

1921’de ilk romanı yayınlandı, bir sene sonra şansını Paris’te denemeye karar verdi. 1923 yılında Tigy ile evlendi. Aynı sene Le Matin editörü olan Colette’i öykülerini yayınlamaya ikna edişi onun için bir dönüm noktasıdır. Takip eden yıllarda farklı isimler altında birçok aşk, macera ve polisiye öyküsü yayınladı.

1929 Eylülünde Delfzijl’de Komiser Maigret tiplemesini yarattı. İki sene sonra ilk gerçek Maigret romanı yayınlandı: Pietr-le-Letton. Bu, aynı zamanda kendi adıyla yayınlanan ilk romanı idi. Maigret’den sonra Simenon, kendi deyimiyle hiç aç kalmadı.

1933’te İstanbul’a geldi; Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki ile Paris-Soir için röportaj yaptı. Aynı yıl, Maigret romanları yazmayı bırakmaya karar verdi, kendini edebiyatta kanıtlamak istiyordu. 1939’da ilk oğlu Marc Simenon dünyaya geldi.

1940’ta orduya yazılmaya karar verdi, ancak onun yerine, La Rochelle’deki mülteci kampı komiseri olarak görevlendirildi. Aynı sene doktoru yanlış bir teşhis sonucu en çok iki yıllık bir ömrü kaldığını bildirdi. 45’te Kanada’ya yerleşti. Sekreter olarak Denise’i tuttu ve onunla ilişkiye girdi. 49’da Denise’in hamile kaldığını öğrenince Tigy’den ayrıldı. Aynı yıl ikinci oğlu John doğdu.

50’li yılların ilk yarısını, Denise ile beraber yerleştikleri Shadow Rock çiftliğinde geçirdi. Tek kızı Marie-Jo 1953’te, üçüncü oğlu Pierre ise 1959 yılında doğdu. Simenon, 1961’de hizmetçi olarak işe aldıkları Teresa ile de kısa zamanda ilişkiye girdi. Sonraki yıllarda önce Denise, ardından da on üç yaşındaki Marie-Jo psikiyatrik tedavi görmeye başladılar.

1972 yılında son Maigret’sini tamamlamasının ardından, yazarlık yaşamına son verdiğini duyurdu. 1974’te Teresa ve Pierre ile yaşamaya başladı. 1978’te Marie-Jo’nun intiharı üzerine, kızına hitaben Intimate Memoirs’ı kaleme aldı. Oğulları, 4 Eylül 1989’daki ölümünü radyodan haber aldılar.

 

MAIGRET ÜZERİNE

1963 yılında verdiği bir söyleşide Simenon, “Polisin de genelde, suçlu ile aynı mahallede doğmuş olduğunu unutmayın,” der: “Suçlu ile benzer bir çocukluk geçirmiş, aynı dükkândan şekerleme aşırmıştır… İçten içe, polis suçluyu anlar, çünkü çok kolaylıkla kendisi de onun gibi olabilirdi.”

Maigret olayların gelişimi boyunca herhangi bir şey yapmıyormuş izlenimi verir. Olay yeri incelemesidir, parmak izidir, önemsemez bunları. Sorulduğunda hiçbir fikri olmadığını söyler, yargıya varmaktan kaçınır; bunu da sık sık vurgular. Bunun yerine suçluyu, rakibini tanımak ister. Soruşturma süresince motivasyonu budur, büyük ölçüde yöntemi de budur. Maigret Tuzak Kuruyor’da, soruşturma boyunca nasıl biri olduğunu merak ettiği katili tuzağa düşürdüğünde şöyle seslenir ona: “Siz bir insansınız!”

Komiserimizin genelde tüm yaptığı, olaya karışmış kişilerin mahremiyetine sızmaktır. Etrafta dolaşıp densiz densiz sorular sorar; gerek görürse eşyalarını karıştırır, izler onları. Biriyle konuşurken sözünü kesmekten ya da onu utandıracak sualler sormaktan çekinmez. Düpedüz kaba biridir Maigret.

Sonra bir an gelir, okur bunun hangi ipucundan ötürü olduğunu da kestiremez, sağa sola caka satmaya başlar komiserimiz. Olayı ana hatları ile çözmüştür. Eşhas sırlarını açmıştır Maigret’ye. Bazen Maigret’nin muammayı çözmesi, istenmeyen sonuçlar doğuracak niteliktedir. Bir aile düzeninin veya bölgenin zengin ve hatırşinas çevrelerinin köküne dinamit koyacak bir skandalı açığa çıkarıverir Maigret. Üstelik suçun örtbas edilmesi ya da çapulcunun birinin üstüne yıkılması yönündeki baskılara karşın, burnunun dikine giderek yapar bunu. Hollanda’da bir Cinayet’te Maigret’yle Prof. Jean Duclos’un konuşmasını hatırlayalım:

Duclos:

– (…) Siz ise, buraya geldiğinizden beri burnunuzun dikine gidiyorsunuz, yakışık alır mı, almaz mı demeden.

Maigret:

– Örneğin suçlunun bulunmasını istiyorlar mı, istemiyorlar mı, aldırmadan!

Duclos:

– Neden olmasın? İğrenç bir cinayet söz konusu değil… Yani suçlu profesyonel bir katil ve hırsız değil… Toplumu korumak için ille de içeri tıkılması gereken bir kişi değil…

Simenon’un kebikeçi (ex libris) üzerinde şu sözler yer alır: “Anla, ama yargılama!” Boşuna değildir bu; yazar bütün hayatını insan yaradılışını tanımaya adamıştır. Kendisini, romanlarındakine benzer bir trajedinin kurbanı olmadığı için şanslı sayar.

TÜRKÇEDE SİMENON

Simenon’un dilimizdeki macerası, 1944 yılında basılan İsyan (Long cours) ile başladı. Orijinali 1936 tarihli romanın çevirisi, dönemin ünlü gazetecilerinden, sonradan milletvekilliği ve kültür bakanlığı da yapmış olan Cihad Baban’ın imzası taşıyordu.

O gün bugündür, Simenon’un ünlü isimler tarafından çevrilmesi bir gelenek halini almıştır. Oktay Akbal, Oktay Rifat, Sait Faik, Nurullah Ataç, Çetin Altan, Bilge Karasu, Hamdi Varoğlu, Erhan Bener, Cihad Baban, Selami İzzet Sedes, Samih Tiryakioğlu, Eşfak Aykaç, Oğuz Alplaçin (namı diğer Hayalet Oğuz) ve Sosi Dolanoğlu, Simenon çevirmenlerinden bir kısmı.

İlginçtir, Türk okurun, yazarın meşhur komiseri Maigret ile tanışması ancak 1960 yılında, Ataç imzalı Polis Müfettişi Kadavra ile olmuştur. Elbette, gazete tefrikalarını saymazsak. Bundan sonra da, 1986’da Sungur Yayınevinin Maigret serisine dek sadece dört Maigret yayınlanmış. Sungur’un Hüseyin Boysan çevirileri de iki kitapla sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla Maigret’nin hakkını veren ilk yayınevi Nisan’dır, diyebiliriz. Nisan Yayınevi 1992-99 yılları arasında ilk derli toplu Simenon serimizi yayınladı. On dört kitaptan oluşan serinin sekizi Maigret romanıydı.

 

KABALCI’DA SİMENON

Geçtiğimiz yıl bayrağı devralan Kabalcı, dört kitapla iddialı bir Simenon serisine başladı. Maigret romanlarını yazılış sırasına göre numaralandırarak bir seride, Maigret’siz Simenon’ları ise ayrı bir seride düşünen yayınevi, 2008’in sonlarında her iki seriden ikişer roman yayımladı.

Bella’nın Ölümü

Bella’nın Ölümü, bir kasaba öğretmeninin, Spencer Ashby’nin trajik öyküsünü anlatır. Yerleştiği kasabada saygın bir okulda öğretmenlik yapan Ashby, kasabanın yerlilerinden Christine ile evlenmiş, düzenli bir hayat sürmektedir. Bella’nın ölümü bu düzenin sonu olur. Bella, Christine’in bir arkadaşının genç kızıdır ve kısa bir süredir Ashby’lere misafir gelmiştir. Öldürüldüğü akşam Bella sinemadan dönmüş, işliğinde çalışmakta olan Spencer’a duyamadığı birkaç cümle söyleyip ayrıldıktan sonra odasında ölü bulunmuştur. Christine geceyi bir briç partisinde geçirdiği için Spencer bütün şüphelerin hedefi haline gelir. Bu andan itibaren, düzenli ve sıradan bir hayatın nasıl önlenemez biçimde, parça parça dökülüp çöküşe geçtiğini okuruz. Simenon’un mutat konularındandır bu.

Başlangıçta masumiyetinden elbet şüphe edilemeyecek olan Spencer, giderek toplumun dışladığı biri haline gelir. Kasabanın yerlilerinden olmayışı, bu dışlanmayı kolaylaştırmış gibidir. Aslında en baştan beri yabancı olduğunu fark eder Spencer. Zamanla, dışlanmaya direnen değil, kendisine biçilen rolü benimseyen, hatta bunu seçen birine dönüşmesini okumak büyüleyicidir.

Bella’nın ırzına geçip onu öldürmüş olabileceğine inanılması, Spencer için kışkırtıcı bir deneyimdir. Bir yandan topluluğa suçsuzluğunu ispat etmeye çalışırken, bir yandan da ömür boyu bastırdığı güdülerin bu olayla su yüzüne çıkmasına tanık olur Spencer.

     

Kanaldaki Ev

Oktay Rifat’ın başarılı çevirisi ile Kanaldaki Ev’in ilk basımı Varlık Yayınlarından 1959’da yapıldı. Yazarın doğumunun yüzüncü yılı şerefine 2003’te Koç Kültür Sanat tarafından yeniden basılan roman, şimdi de Kabalcı etiketiyle okura sunuluyor.

Yine bir trajediyi anlatır Simenon. Köklü bir Flaman ailesinin, birkaç yıl içerisinde nasıl dağılıp gittiğini okuruz. Yaşanan dramı tetikleyen şey, Flaman Van Elst kardeşlerin yetim kalan kuzenleri Edmee’nin gelmesiyle beraber, babalarının da beklenmedik ölümüdür. Ailenin, mülkün, geniş toprakların yönetimi kardeşlerin en büyüğü olan Fred’e kalır. Fred, böyle bir yükümlülüğü kaldıracak yaradılışta olmadığından, kadınlara ve lükse düşkünlüğü ile ailenin çöküşünü hızlandırır.

Kuzen Edmee’nin iki erkek kardeş, Fred ile Jef arasında kalması, zaman zaman Jef’i ağabeyine karşı kışkırtması, kaprisleri, sonun başlangıcı olur. Roman boyunca okur her an hissedecektir bu gerilimi. Romanın ortalarındaki şu paragraf, malumu ilandan başka bir şey değildir:

Sallanıyordu ev. Herkesin yerli yerinde durması sadece bir alışkanlıktı. Bunu teyze hissediyor, ilk gevşeyecek kimseyi anlamak ister gibi, herkesin ayrı ayrı yüzüne bakıyordu.

 

Flamanların Evinde

Simenon, romanlarında Flaman halkına sıkça yer veriyor. Yazarın anne tarafı, Brüll ailesi, köklü bir Flaman ailesidir. Simenon Flamanların yaşayışına bu yüzden yabancı değildir; ama onları romanlarında dışlanan, yabancı sayılan bir kesim olarak işleyecektir.

Romanda Maigret, karısının kuzeni aracılığı ile kendisinden yardım dileyen genç bir Flamanı, Anna Peeters’i geri çeviremez. Anna, Belçika sınırında ticaretle uğraşan Peeters ailesinin üç çocuğundan biridir. Ailenin tek oğlu Joseph, bir cinayetin faili olmakla suçlanmaktadır. İlişkiye girdiği ve bir de çocuk sahibi olduğu bir kızın kayboluşundan dolayı zan altındadır. Peeterslar, oğullarının masumiyetini kanıtlamak için Maigret’den medet umarlar. Bunun üzerine Maigret, Givet’ye gelir ve resmi yetkisi olmaksızın olayı soruşturmaya başlar.

Flamanların Evinde, Türkçede okuma şansı bulabildiğimiz Maigret romanları içerisinde iyilerden biri. Erken dönem Maigret’lerinden, yani Simenon’un I. Dünya Savaşından evvel yazdığı on dokuz Maigret romanından. Bu on dokuz Maigret, savaştan sonra, özellikle de Simenon’un Amerika’da Castle Rock çiftliğinde ününün doruğunda iken yazdığı Maigret’lerden biraz farklı bir kimlik taşıyor. Belki biraz da birbirlerine benzedikleri söylenebilir. Bunlar genel itibariyle Paris değil, taşra romanlarıdır.

Elimizdeki roman da, Altın Yayınevi tarafından basılan Oktay Akbal imzalı Cinayetler Limanı ile çokça benzerlik taşıyor. Orada da Maigret, bir kanal limanı kasabasında, benzer şekilde şüphelerin bir gemi üzerinde yoğunlaştığı bir soruşturma yürütmektedir. Cinayetler Limanı’nı, Simenon’un bu romanla aynı yılda (1932) yazdığını da belirtelim.

Flamanların Evinde’yi Cinayetler Limanı’ndan iki gömlek üstte kılan şey, kuşkusuz Anna Peeters karakteridir. Maigret’nin Anna’yı derinlemesine incelediğini görüyoruz. Soruşturmanın gerektirdiğinden biraz fazla bir ilgi bu. Ailenin erkek evladı için kendi duygularından tamamıyla feragat etmiş, üstelik de bunu sorgulamayan, çok tabii gören Anna; bu aşırı ilgiye mazhar olan, ancak ne kadar kaldırabildiği veya ne ölçüde hak ettiği şüpheli Joseph; Anna’yı şimdiki durumuna mahkûm eden feodal koşulları anlayan, ancak sindiremediği için giderek gerginleşen Maigret, son derece başarıyla resmedilmiş. Kısacık, ancak bir cinayet soruşturmasından ibaret olmayan, zengin bir roman bu. Nitekim, katilin tespiti ile sona ermiyor; Maigret’nin Anna ile son karşılaşmasına kadar uzatılmış bir finale sahip.

Romanla ilgili ilginç bir nokta da, Maigret’nin gerçek katili ortaya çıkardığı halde bunu dillendirmeyip, suçun örtbas edilmesine göz yummasıdır. Aynı Doğu Ekspresinde Cinayet’in Poirot’sunun yaptığı gibi.

 

Hollanda’da Bir Cinayet

Bir Fransız profesör, Jean Duclos, seminer vermek için gittiği bir Hollanda kasabasında işlenen cinayetin baş şüphelisi olarak alıkonulunca, Fransız emniyeti de bu soruşturmayı takip etmesi için Maigret’yi görevlendirir.

Gittiği kasabanın insanlarıyla aynı dili konuşmayan Maigret, güç bela yürüttüğü soruşturmada, suçluyu ortaya çıkarmaya polis dahil kimsenin istekli olmadığını, suçun yabancı bir gemiciye yıkılmaya çalışıldığını fark eder. Bu isteksizliğin sebebi, kasabanın saygın burjuva ailelerinden birinin adının böylesi bir skandala karışmasından çekinilmesidir.

Maigret’nin, çok şükür, böyle dertleri yoktur. Flamanların evinde toplumun mahkûm etmeye çalıştığı birini kurtaran komiserimiz, Hollanda’da ise toplumun kurtarmaya çalıştığı bir şahsı mahkûm etmekten çekinmez.

Hollanda’da Bir Cinayet en iyi Maigret’lerden biri değil. Duclos’la Maigret’nin suç ve toplum düzeni üzerine çağrışımlara açık olan diyaloğu hariç, verebileceği çok şey yok.

 

Geceleri Yalnız Yatamayan Adam

Kabalcı, önümüzdeki aylarda Simenon serisine “Kaçak” ve “Trenlerin Geçişini İzleyen Adam” ile devam edecek. İlki Tahsin Yücel’in, ikincisi Sait Faik’in daha önce yayınlanmış çevirileridir. Sait Faik’in çevirisi, daha önceki baskılarında Yaşamak Hırsı başlığını taşıyordu. Kabalcı, romanın isminin tam karşılığını tercih etmiş.

Aslında bu kitabın yeni basımı, Sait Faik’in tercih ettiği başlığı –ilk kez– kullanmak için bir fırsat olabilir. Özdemir Asaf, Sait Faik’in bu Simenon çevirisini şöyle anlatıyor:

Bir gün baktım, elinde Georges Simenon’un L’Homme qui regardait Passer Les Trains (Trenlerin Geçişini Seyreden Adam) romanı var. Hayrola, dedim Lautréamount’un pabucu dama mı atıldı? Lautréamount en çok sevdiği yazarlardan biriydi. Öyle severdi. Eline nereden geçmişse, Simenon’u okumuş, beğenmiş. Çok iyi yazar, dedi. Benim Simenon’u beğendiğimi bilirdi.

Kumkapı’ya indik, Kör Agop’ta oturduk. Ben bu kitabı çevireceğim, dedi. Destekledim. Aradan çok bir zaman geçmedi, baktım çeviri bitmiş. Onun öyle uzun uzadıya masa başında oturup çeviri yapmayacağını çok iyi biliyordum, şaşırdım. Dedi ki, gülümseyerek:

– O kadar çok sevdim ki, tuttum bir forma kadar okudum, başladım yazmaya. Baktım, üç dört formalık yazı yazmışım. Biraz daha okudum, gene devam ettim. Atlaya-atlaya biraz daha da okudum ve yazdım. Kitap bitti.

İş sırası kitabı yayınlamaya geldi. Pazarlamasını yaptık. Hemen (Şehir Matbaası, Turgut) ele aldılar. Çabucak dizildi, basıldı, renkli (trikromi) alacalı, bulacalı bir de kapak hazırlandı.

Kitaba Geceleri Yalnız Yatamayan Adam adını vermişti. Yayıncıya da el yazması öyle sunuldu:

Georges Simenon – Çeviren: Sait Faik. Ama ne gezer. Kitap çıkıverdi: Bir sabah ondan önce Babıâli’de ben gördüm. Kapak şöyle:

Yaşamak Hırsı… Yazan: Sait Faik. Kim-kime, dum-duma, kitap Sait Faik olarak ve ayrıca halk kitabı satış düzeyinde (galiba on bin adet) satıldı, bitiverdi. (Milliyet Sanat, Mayıs 1979, “Sait Faik’in Kişiliği ve Son Günleri” / Özdemir Asaf)

Asaf’ın aktardıkları ilgi çekici. Zira romanın kitaplaşmadan beş sene evvel Yedigün dergisinde tefrika edildiğini biliyoruz. Bu tefrika Geceyarısı Trenleri başlığını taşıyor.

Sait Faik, başlık tercihini dergiye de kabul ettirememiş olmalı!

Nero Wolfe’un Kızı

Ülkemizde 80’li yıllarda Atlantis, uzunca bir süredir de orjinal seriye sadık kalarak Martin Mystere adı ile yayınlanan İtalyan çizgi roman serisinden bir anekdot, Nero Wolfe’un kızı ile ilgili.

İlk kez Rex Stout’un “Over My Dead Body” romanında arz-ı endam eden Carla, Wolfe’un evlatlığı aslında.

Kaynak : Martin Mystere Dev Albüm 8 / Şeffaf Gölgelerin Sırrı, Oğlak Maceraperest Çizgiler, 2003

okuryatar.com’dan

Çok yazarlı ve etkileşimli bir kitap inceleme topluluğumuzu kurduk. 9 Şubat 2011 tarihinde yayına başladık. 100’ü aşkın yazımız var. Düzenli olarak yayınlanacak yazılarımızla karşınızdayız.

Peki, nasıl bir topluluğuz?

Kitapların incelendiği,
Karşılıklı yorumların yapıldığı, çok çok yazıldığı, sevildiği,
Belirli zamanlarda belirli şehirlerde buluşup gergin sohbetlerden uzak, gülen, hediyeleşen, yepyeni insanların katıldığı,
Giderek büyüyen, bol bol kitap kokan ama hiç eskimeyen,
Siz de yazın diyen,
Kimsenin yabancı kalmadığı ya da kimsenin eski olmadığı, bir topluluğuz biz.

Okuryatar ne demek?

Kitap okumadan uyuyamayan kimse demek. [Bu sözcük, Hakan Yaman’ın Kelimenü (Elma Yayınevi, 2007) adlı kitabından alınmıştır.]

Gizem Avcıları yeniden aramızda / Sinem Çelebioğlu

Geçtiğimiz ayın en güzel sürprizi, Enid Blyton’ın Gizem Avcıları serisinin Doğan Egmont tarafından, düzgün sırayla, özenli bir baskıyla yayınlanmaya başlaması oldu.

Önceki aylarda Artemis zaten Afacan Beşler ile Gizli Yediler’i tamamlamış, Macera serisini de yarılamıştı. Doğan Egmont’un da Gizem Avcıları’na el atması ile, eli yüzü düzgün bir Blyton külliyatına kavuşmuş oluyoruz. Fazla uzatmadan, sözü dizinin editörü Sinem Çelebioğlu’na bırakalım

 

Altmış sekiz yıl önce kaleme aldığı Gizem Avcıları adlı serisiyle, bugün hala çocukların kalbini kazanmaya devam eden bir yazar Enid Blyton. Müziğe olan yeteneği ve eğitimci kimliğinin yanı sıra şiir ve kısa öyküler de yazan İngiliz yazarın ilk kitabı, 1923 yılında basılmış. Çocuklara olan sevgisini yazı yazma tutkusuyla birleştirerek yaklaşık 700 kitabı yayımlanan, pek çoğu yabancı dillere çevrilen ve günümüzde halen kitapları basılmakta olan Blyton’ın evrensel dili ve ünü tartışılmaz.

Enid Blyton, özellikle çocukların dünyasındaki serüvenlere odaklanmayı ve kendilerine güvenen kahramanlar yaratmayı tercih ediyor. Araştırmacılığı ve cesaretiyle öne çıkan bireylerin yaşadığı maceralar da bu bağlamda çocuklara örnek teşkil ediyor.

Dostluğun anlamını bilen, birbirlerine yardım etmeyi ön planda tutan çocukların dünyasını ise genellikle dominant karakterlere sahip yetişkinler çevreliyor. Böylece Blyton, çocukların, yetişkinlerin müdahalesi olmadan ve hatta kimi zaman onlara rağmen pek çok başarıya imza atmasını örnekliyor.

Enid Blyton’ın 1943-1961 yılları arasında yazmış olduğu Gizem Avcıları serisi, bir kasabada yaşayan ve genellikle yaz tatillerinde bir araya gelerek gizemli olayları çözen beş çocuk ile bir köpeğin maceralarına odaklanıyor. Merakı ve heyecanı ayakta tutmayı başaran kurgusu, karakterlerin canlılığı, yazarın esprili ve akıcı dili sayesinde serüvenlere dahil olmak hiç de zor değil.

Karşılaştıkları her gizemi layığıyla çözen ve çözerken okuru bile şaşırtan ana karakterleri kısaca tanımak gerekirse:

Aralarında yaşça en büyük olan Larry (Laurence Daykin), Gizem Avcıları çetesinin kurucusu ve lideri. Cesareti ile arkadaşlarının gözünde önemli bir yere sahip.

Larry’nin kız kardeşi Daisy (Margaret Daykin), ilginç fikirleriyle olaylara ışık tutarak gizemleri çözmelerinde büyük rol oynuyor.

Pip (Philip Hilton), sert mizaçlı anne ve babasından bir miktar korkan, kimi zaman kız kardeşi Bets ile geçinemese de her türlü soruna karşı onu gözeten bir karakter.

Takımın en küçüğü ve Pip’in kız kardeşi Bets (Elizabeth Hilton) sempatik tavırları ve çoğunlukla şans eseri de olsa yakaladığı ipuçları ile takımın göz bebeği.  

Gizem Avcıları‘na en son katılan Tombik, ilk başta diğer üyeler tarafından pek istenmese de sivri zekası ve şaşırtan yetenekleriyle takımın bel kemiği haline dönüşüyor. Özellikle kılık değiştirme, kilitli odalardan kaçabilme ve görünmez mürekkeple mektup yazma gibi becerileriyle herkesi kendisine hayran bırakan Tombik’in en önemli artısı ise dünyalar şekeri bir köpeğinin olması.

İskoç teriyeri olan Bastır, takımın en sevimli üyesi. Sürekli olarak tavşan peşinde koşan Bastır, takıldıkları noktada dostlarına yardım ediyor.

Elbette ana karakterlere bazen destek bazen de köstek olan yan karakterler de var. Bunlardan en önemli iki karakter ise Bay Goon ile Müfettiş Jenks.

Polis Bay Goon, gerek sert tutumu, gerekse çocukların başarılarını göz ardı etme huyu ile önemli bir rol oynuyor. Gizemli olayları çocuklardan önce çözmeye çalışıp sürekli olarak onlara “Çekili Nordan” dese de, hiçbir olayı başarıyla çözememesiyle ünlü.

Çocukları birer yetişkinmiş gibi dinleyen ve çözdükleri her gizem karşısında hayranlığını saklamayan Müfettiş Jenks ise Bay Goon’un tezat karakteri.  İri gövdesi, ciddi tavırları ve dürüstlüğüyle herkesin beğenisini toplayan Bay Jenks, küçük arkadaşlarına olan güveni sayesinde olayları çözüme bağlıyor.

Yanmış Kulübenin Gizemi‘nde, Bay Hick’in kulübesini kimin yaktığını; Kayıp Kedinin Gizemi‘nde, ortadan kaybolan ödüllü bir Siyam kedisinin akıbetini; Gizli Odanın Gizemi‘nde, Milton Konağı’ndaki gizli odanın gerçek anlamını; İsimsiz Mektupların Gizemi‘nde, kasabada yaşayanlara gelen mektupları kimin yolladığını ve Kayıp Gerdanlığın Gizemi‘nde tehlikeli soyguncuların çaldıkları gerdanlığın yerini canla başla ve bir o kadar da eğlenerek çözen Beş Gizem Avcısı ve Bir Köpek’e ortak olmak son derece keyifli.

Çıkarın kağıtları

Sınavlar bölümümüzü on sorudan oluşan ortaya karışık bir sınavla açıyoruz. Polisiye bilginizi sınayabilirsiniz.

Kendi sınavınızı oluşturup cinairoman@gmail.com adresine yollarsanız, seve seve yayınlarız.

Sanıyorum epey kazık bir sınav oldu. Sıfır çekenler moralini bozmasın; daha kolay sınavlar hazırlamak için elimizden geleni yapıyoruz.

Ağustos 2011 Sınav -1

Başla
Tebrikler - Ağustos 2011 Sınav -1 adlı sınavı başarıyla tamamladınız. Sizin aldığınız skor %%SCORE%% en yüksek skor %%TOTAL%%. Hakkınızdaki düşüncemiz %%RATING%%
Yanıtlarınız aşağıdaki gibidir.
Geri dön
Tamamlananlar işaretlendi.
12345
678910
Son
Geri dön

Üç yeni Mike Hammer

Titan Books Mickey Spillane’in yeni keşfedilmiş üç roman taslağının dünya çapında yayın haklarını aldığını duyurdu. Taslaklar CSI dizisi yazarı Max Allan Collins tarafından tamamlanarak yayınlanacak.

İlk roman Lady, Go Die! başlığı ile önümüzdeki yılın Mayıs ayında yayınlanacak. Bu romanı birer yıl arayla Complex 90 ve King of the Weeds izleyecek.

Collins, taslakların öyküsünü anlatıyor: “Mickey Spillane çocukluğumdan beri kişisel ve mesleki olarak hayatımın önemli bir parçasını oluşturdu. 80’lerin başında arkadaş olmuştuk. Sonraki yıllarda Mickey bana bazı taslak metinlerini emanet etmişti. Bunlar arasında iki yarım Mike Hammer romanı da var. Ölümünden kısa bir süre önce karısı Jane’e ‘Ben öldüğümde bir hazine avı başlayacak. Max’i ara, o ne yapılacağını bilir.’ demişti.”

Bu üç romandan herhalde en heyecan verici olanı, Collins’e göre, Lady, Go Die! ismindekidir. I, the Jury’den (Kanun Benim) hemen sonra, My Gun is Quick’ten önce başlanmış bir roman bu.

Kaynak : titanbooks.com

Cinai Alıntılar: Şanslı Ceset / Craig Rice

Baş Komiser Daniel Von Flanagan: “Ben öyle her şeye üzülüp endişelenen insanlardan değildim” diye homurdandı. “Şöyle hoş, basit bir cinayet… Bunu anlarım. Zaten katillerin ekserisi aptaldır, bu yüzden beni fazla sıkıntıya da sokmazlar. Mesela bir iki ay önce yakaladığım o kadın. Sevgilisinin başka bir kadınla gezmesine kızıp, herifin göğsüne ekmek bıçağını sokuvermiş! Aptalca bir şey değil mi? Öbür kadını bıçaklasaydı, belki bu işin kendisine bir faydası dokunurdu. Zeki, kurnaz bir avukat – mesela senin gibi biri Malone, kadını kurtarırdı. Böylece o da hem sevgilisine kavuşmuş, hem de rakibesini ortadan kaldırmış olurdu. Dedim ya, katiller salaktır! Muhakkak ters iş yaparlar.”
Malone başını salladı: “Senin için ters, onlar için doğru. Ne yazık ki katiller, cinayet şubesinin işini kolaylaştırmayı düşünmezler.Tabii maktulün hislerini de göz önüne almazlar. Kimse öldürülmeyi istemez.”
Von Flanagan üzüntülü üzüntülü: “Benim polis olmayı istemediğim gibi.” diye içini çekti. Döner sandalyesini tehlikeli bir şekilde arkaya yatırarak, kaşlarını çattı. İri yarı, kır saçları iyice seyrelmeye başlayan, yuvarlak yüzlü bir adamdı baş komiser. Hislerinin galeyana geldiği anlarda da çehresi iyice morarırdı. Şimdi de suratında morarma emareleri gözükmekteydi.
Helene, “Adınızın polis ismine benzemesini istemediğiniz gibi” dedi, “Bu yüzden de mahkemeye gidip, Flanagan soyadının başına bir ‘von’ ilave ettirdiniz.”
Daniel von Flanagan, gülmemeye çalıştıysa da dayanamadı: “Doğrusunu isterseniz, bu meslekten artık bıktım. Yakında çekileceğim. Hakikaten kârlı bir işe girmek niyetindeyim.” Yüzündeki morluk kayboldu ve gevşeyiveren baş komiser, Malone’un uzattığı sigarı aldı.
Jake “İşte bu iyi,” diye tebessüm etti. “Son görüşmemizde sihirbazlık öğrenip sahneye çıkacağını söylemiştin”
Von Flanagan elini azametle şöyle bir salladı: “Ondan vaz geçtim. Sihirbaz, illüzyonist pek bol. Hayır, bu defa mükemmel bir meslek buldum.” Öne doğru eğilerek, ellerini masanın üzerinde kovuşturdu: “Ben artık psikanalist olacağım.” Bu kelimeyi büyük bir dikkatle, fakat doğru bir şekilde telaffuz etmişti.
Malone haykırdı: “Ne olacaksın ne?”
Von Flanagan ciddi bir tavırla ona döndü: “Dinle, psikolojinin ne olduğunu biliyorsun. Biz polisler de bunu şu ya da bu şekilde daima tatbik ederiz. Yengemi tanıyorsun değil mi? Zack’in karısını söylüyorum.”
Malone, sigarını yaktı. “Tabii tanıyorum. Şu her dakika hasta olan kadın değil mi?”
Von Flanagan neşeyle güldü: “Gördün mü? Halbuki aslında kadıncağız hasta değildi. O … şey, deli de sayılmazdı. Yani, aklından zoru yoktu. Birkaç tahtasının eksik olduğunu da sanmayın. Yalnız yengemin …” Elini havada çevirerek, manalı bir hareket yaptı, “… hafifçe terelelli olduğu anlaşıldı. Onun üzerine Zack kendisini psikanaliste yolladı. Adam ne yaptı biliyor musunuz?”
Helene “Ne yaptı?” diye sordu. “Meraklanmaya başladım.”
Von Flanagan “Hiç bir şey yapmadı. Sadece yengem konuştu, o dinledi. Üstelik bu iş için saatte yirmi beş dolar aldı. Hem de haftada beş defa! Evet, Zack’in çöp işi yolunda, onun için bu parayı da verebilir. Fakat şu psikanalistlerin kazancını görüyor musunuz? İşte ben de artık bu mesleğe gireceğim. Evvela psikoloji kültürümü şöyle bir tazeleyeceğim. Hoş buna da lüzum yok ya! Dediğim gibi biz polisler psikolojiyi yutmuşuzdur. Sonra gayet lüks bir muayenehane kiralayıp, çalışmaya başlayacağım. Parayı siz hesaplayın. Saatte yirmi beş dolar, haftada beş gün… Yahu insan yarım gün çalışsa yine de zengin olur!”
Jake “Fevkalade,” dedi, “Yalnız bir psikanalistin doktor ruhsatı olması şarttır.”
Daniel Von Flanagan elini salladı: “Kolay canım, belediyede bu kadar tanıdığım var. Bana yirmi dört saat içerisinde bir ruhsat vermezler mi sanıyorsun? Bana? Benim gibi psikolojiyi hazmetmiş bir adama?” Derin nefes aldı: “Ben şunu anlatmaya çalışıyorum. Mesela, ben dün gece Joe the Angel’ın barında olsaydım, kimse o kadar korkmazdı.”
Malone sigarının ucuna bakarak düşünceli bir tavırla: “Dün gece Joe the Angel’ın barında kim korkmuş?” diye sordu, “Bu korkunun sebebi neymiş?”
Baş komiser doğruldu: “İşte sana psikoloji! Bundan daha mükemmel bir misal bulunamaz. Bardaki sarhoşlardan biri hayalet gördüğünü sanmış. Pekala, pek güzel… Ama bu kadarla kalmıyor ki! Biri hayalet gördüğünü sanınca diğerleri de hayalet gördüklerini sanmışlar! Şimdi, ben orada olsaydım…”
Malone kaşlarını çattı: “Çok tuhaf. Ben dün gece oradaydım ama hiçbir şey görmedim.”
Von Flanagan hayretle: “Ha?” dedi, “Duyduğuma göre kadın, … ” Birdenbire duraklayarak Helene’e döndü. “Afedersiniz, sizi korkutmak istemezdim.”
Helene dişlerinin arasından “Korkmadım” diye fısıldadı. “Fakat, kimin hayaletiymiş o?”
Baş komiser cevap verdi: “Canım, şu dün gece elektrikli sandalyede ölen kızın!”
Jake hafifçe inledi. Yüzü kül gibi olmuştu.
Malone ciddi bir tavırla: “Saçma, ” diye homurdandı. ” Dediğin gibi, Flanagan. Psikoloji. Herhalde sarhoşlardan biri kızın gazetedeki resimlerine çok baktı. Sonra da kadehinden pembe kanatlı yeşil cücelerin çıktığını göreceği yerde, Anne Marie’nin hayaletini gördüğünü sandı.”
Baş komiser, herkesin işini güçleştirdiğine dair uzun bir nutuk çektikten sonra, “Mesela o herif” diye bitirdi.”Kendisini bir yerde boğazlıyorlar. Fakat ismini söylemediği yetmiyormuş gibi, bir de seni istiyor Malone!”
Malone “Ha?” dedi. Jake sordu: “Kim öldürüldü? Nerede?”
Von Flanagan’ın yüzü tekrar morarmaya başlamıştı: “Eğer bu suallerin cevabını bilseydim, Malone’a o herifin kim olduğunu sormak mecburiyetinde de kalmazdım. Bugün ikiyi yirmi geçe santrale telefon edilmiş. Bir adam ‘İmdat! Polisi verin!’ diye bağırıyormuş. Santraldeki kız hattı derhal buraya bağlamış. Adam bu defa da bizim memura ‘Yalvarırım, ‘ demiş, ‘bana yardım edin! Beni öldürecekler! Malone’a haber verin!’ Tam o sırada hafif bir gürültü olmuş ve birdenbire bir silah patlamış! Sonra karşı taraftan biri telefonu kapamış…”
İçini çekti: “Tabii telefonlar otomatik kadranlı olduğu için, şirket numarayı tespit edememiş. İşte deminden beri size bunu anlatmaya çalışıyorum. Herifler birbirlerini öldürecekleri zaman polisin işini güçleştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar!” Masanın üzerinden eğilerek, adeta böğürdü: “Fakat herif neden ‘Malone’a haber verin!’ diye bağırmış?”
Kısacık boylu avukat, omzunu kaldırdı: “Emin ol, bilmiyorum. Belki adam arkadaşlarımdan biriydi. Veya katilinin müdafaasını üzerime almamı istiyordu…”
Von Flanagan, cevap vermeyerek, hiddetle masasındaki zile bir yumruk attı. Kapı açılır açılmaz da kükredi. “Bugün o telefon haberini alan memuru yollayın!” Sonra da ateş saçan gözlerle Malone’a baktı. “Dahası var! Dahası var!”
Genç bir polis, endişeli bir tavırla içeri girdi. Von Flanagan “Bu pezevenge, ” diye gürledi, “Bana anlattıklarını tekrarla!” Sonra aklı başına gelerek telaşla Helene’e döndü: “Afedersiniz…”
– “Ben…” Genç polis tereddütle duraklayarak yutkundu. “Şey, bu bana biraz acayip geldi. Onun için rapora da geçirmedim. Neticede yanılmış olabilirim.”
Helene mırıldandı: “Psikoloji…”
Malone sakin sakin “Kes sesini” dedi. Sonra da genç memura döndü: “Ne işittiniz?”
– “Şey, bana adam ‘Beni öldürecekler’ demiş gibi geldi. Sonra… Sonra ‘Malone’a haber verin. Anne Marie …’ dedi. Hemen bu sözlerin arkasından hafif bir gürültü aksetti ve bir silah patladı.”
Odaya derin bir sessizlik çöktü. Von Flanagan genç memura döndü. “Gidebilirsin, Dugan.” Delikanlı dışarı çıkarak, kapıyı usulca kapadı. Başkomiser ise yine düşünceli bir tavırla Malone’u süzmeye başlamıştı.
– “Zaten derdim çok! Bir de seninle uğraşmayayım. Biri vurularak öldürüldü! Adamın kim olduğunu bilmiyorum! Katilin kim olduğunu bilmiyorum! Cesedin nerede olduğunu bilmiyorum! Maktulün cesedi ta Kansas City’nin postahanesinde sandıklardan birinin içinde bulunana kadar da bir şey yapamam! Onun için bana maktül hakkında bildiklerini anlat. Yoksa yemin ediyorum, seni içeri tıkacağım!”

Polisiye bir koli vakası / Kanat Atkaya

Önce bir büyüğüm bana beş koli polisiye ganimeti gönderdi. Haliyle benimkiler eve sığmaz oldu. Ben de kendiminkilerden iki koli ayıklayarak, sevdiğim birine gönderdim. Şimdi onun gözünde çok kral bir insanım

Yaklaşık üç saat önce bu yazıyı yazmak için gerekli tertibatı oluştururken (çay yap, müzik ayarla, kediyi öteleyerek kanepede yer aç vb) kapı çaldı. Son üç-beş yıldır bahsi geçen, efsaneye dönüşen ganimet beş koli halinde eve ulaştı.
Ganimet derken durumu abartmadığımı, polisiye romanlara biraz olsun hayranlık besleyenler çok net anlayacak!
Hikaye şöyle gelişti…
Yıllar önce, o zamanki evime yakın oturan bir büyüğümün evine muhabbete gitmişim. İlk kez gidiyorum ama namını duymuşum; sayılı polisiye roman koleksiyonerlerinden birinin evi bu. Daha önce bu konuda epeyce laflamışlığımız var.
Eve girer girmez kitaplara yöneliyorum haliyle…
Kimileri bende var, kimilerini duymuşum ama ilk kez görüyorum, kimilerinden hiç haberim yok!
Özellikle 1950’ler ve 1960’larda başlayıp hemen ‘gümlemiş’, yok olmuş seriler dikkatimi çekiyor.
Bir, bilemediniz iki sayı çıkmış nefis cep romanları.
Kapak resimleri über-kitsch, baskı kaliteleri, ciltleri şişirme yapılmış ama çok iyi korunmuşlar.
Bir nevi polisiye roman cennetine düştüğümü anlamam için 1962’de yayına başlayan Akba Polis Romanları Serisi’nin tam takımından -hem de iki adet- bulunduğunu görünce anladım.

KEDİ LOGOLU KİTAPLAR

1979’da basılan 127’inci kitaba kadar izini bilirim ‘kedi logolu’ Akba Polis Romanları’nın.
Evde tek tük vardır ama hiç tam seri görmemiştim.
R.L. Goldman’ın ‘Mikrofondaki Cinayet’ini Davut Hayon çevirmiştir ve bu ilk kitap olmuştur.
Sonra yıllar içinde Carter Dickson, Ellery Queen, Len Deighton, Raymond Chandler, Erle Stanley Gardner, Conan Doyle gibi isimler ‘kuşaklar boyu polisiye’ şeklinde listeye katılmış.
Rahmetli Huysuz’un (Oğuz Aral’ın en sevdiği polisiye (daha çok kara mizah) romanlardan biri olan ‘İyi Ama Harry’yi Kim Öldürdü?’nün bu seriden çıktığını çok iyi biliyorum.
Çünkü Huysuz, Hitchcock’un film yaptığı bu hikayeyi (The Trouble With Harry, J.T.Story) bana hediye etmişti.
Neyse misafirliğe gittiğim eve dönelim.
Büyüğüm, kitaplar üzerine laflarken “Bir gün düzenleme işini yapacağım; çiftleri sana postalayacağım” diyor; “Bana uyar” cevabını veriyorum.
İçimden “Yollanır mı o kuzular?” desem de çaktırmıyorum.
İşte üç saat önce o kuzular 5 koli halinde eve ulaştı.
İlk koliden ‘Nik Farley’ (Gizli Ajan Yayınları) çıkınca kafadan sersemledim.
Ümit Deniz’in kahramanı Murat Davman’ın özellikle ‘Tanrının Gözyaşları’ adlı kitabını severdim, evde duruyor zaten.
Fakat aynı kahramanın ‘Günün Kitapları’ serisinden çımış ‘Sessiz Harp’ ve ‘Azrailin Habercisi’ni bilmiyordum; koliden çıkınca evde Apaçi dansı yapmak istedim.
Milliyet’in meşhur Kara Dizi’sinden eksiğim kalmadı, fazlam var. Yani ikinci koli itibariyle durum bu!
Kartal Yayınları’nı bilmezdim, Senton Blake’i tanımamıştım, müşerref oldum.

MİLYONLARIN OKUDUĞU GÜZELLİKLER

‘Dü-De-Ro’ yani ‘Dünya Detektif Romanları’ serisinden hiç görmediğim kitaplara ulaştım.
‘Aydabir Polis Romanları’, ‘Ekicigil Yayınları’, ‘Hadise Yayınları’ndan çıkan mini Conan Doyle’lar, ‘Milyonların Okuduğu Eserler’, ‘Nebioğlu’ güzellikleri, Yalçın Ofset klasikleri…
Vâ-Nû’nun AK Kitabevi’nden çıkan enfes kapaklı ‘Tuzaktaki Kaplan’ı…
Tabii her nimetin bir külfeti var. Mesela nereye koyacağım ben bu kadar kitabı?
Böyle bir alan yok evde. Zaten son üç taşınmada kademeli olarak konvansiyonel silahlarda kademeli azaltma yapmışım, kitap ve dergi koleksiyonları dağıtmışım…
Zor durum, zor seçim!
Sonunda sıkı bir tasnif, sıkı bir ayıklama operasyonu kararı aldım.
Bende olanları ayırdım, kendi içinde çift olanları ve ilgi alanıma ‘çok’ girmeyenleri de ekleyince yarısını yeniden kolilemiş oldum.
Fakat yetmez. Kalbim kan ağlayarak Nick Carter, Hayat Polisiye Serisi ve bazı Ian Flemming’leri falan filan da ayırdım.
Neticede iki kolilik malzemeyi kendime ayırdım, gerisini kolilere yerleştirdim.
Operasyon sonrası, kitapları yollayan büyüğümü aradım ve rapor sunduktan sonra “Ne yapacağım bu kolileri?” diye sordum.
“Sen de seven birine vereceksin” dedi.
Sözünü dinledim…
Şu anda bir arkadaşımın gözünde dünyanın en kral insanıyım!

Kaynak: Hürriyet